M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 64.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve mededinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ecmaîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-sennedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İzâ nezeltüm bi-kavmin fe emerû leküm bimâ yenbeği li'd-dayf fakbelû. Ve in lem tef'âlû fe huzû minhüm hakka'd-dayf ellezî yenbeğî lehüm.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem cemaat-i müslimîn!

Değerli kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünyada, âhirette üzerinize olsun.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerini büyük şeyhimiz Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerinin telif eylemiş olduğu Râmûzü'l-ehâdîs kitabından takip ediyoruz.

Hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamadan önce evvelen ve hasseten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ruh-u pâkine hediye olsun diye; Allahu Teâlâ hazretleri bizi ona sevdiği ümmet eylesin diye; Peygamber Efendimiz'in sevgisine, rızasına, şefaatine erelim diye; ve Peygamber Efendimiz'den, ashâb-ı kirâmından, ezvâc-ı tâhirât ümmühât-ı mü'minîn validelerimizden, Efendimiz'in zürriyet-i tayyibesinden; makâm-ı irşadının varisleri ulemâ-i muhakkıkîn, sâdât ve meşayih-i turuk-u âliyemizin cümlesinin, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliyy-i Murtezâ'dan müteselsilen Hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî'ye kadar turuk-u âliyemiz silsilelerinden güzeran eylemiş olan cümle sâdat-ı meşahiyimizin ruhlarına hediye olsun diye; beldemizin medâr-ı iftihârı Yûşâ aleyhisselam'ın, ve sâir enbiyâ ve mürselînin, salavatullâhi ve selâmuhû aleyhim ecmaîn, cümle evliyâullah u mukarrabînin; bu beldeleri fetheden Fatih Sultan Muhammed Han'ın ve ordusu mensubu mübarek şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin; başta Ebû Eyyûb el-Ensârî Halid b. Zeyd hazretleri olmak üzere beldemizde metfun bulunan sahâbe-i kirâmın ruhları için; cümle hayrât u hasenât sahiplerinin ve içinde şu hadis dersini yaptığımız İskenderpaşa Camii'ni bina etmiş olan İkinci Bayezid-ı Velî'nin itimatlı veziri İskender Paşa hazretlerinin ruhu için; bu camiyi o asırlardan bu güne kadar hizmette tutan, tamir eden, tevsi eden, bakımını yapan, küçük büyük yardımlarını, desteklerini esirgemeyen cemaatin ruhları için; bu camiden güzeran eylemiş olan imamların, hatiplerin, vaizlerin, kayyımların, müezzinlerin, cemaatlerin ruhları için; caminin çevresinde metfun bulunan mü'minlerin ruhları için; uzaktan yakından hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere camiye gelmiş olan kardeşlerimizin ve şu anda bu yayını dinleyen bütün dinleyicilerin geçmişlerinin ruhları şad olsun, kabirleri nur dolsun, makamları âlâ, mertebeleri yüksek olsun diye, kabirleri cennet bahçesi olsun, ruhları şâd olsun diye; biz yaşayan, sağ, hayatta olan mü'minler de Rabbimizin rızasına uygun yaşayalım, sevdiği işleri işleyelim, ömrümüzü hayırlı ve verimli bir şekilde geçirelim, hüsn-ü hâtime ile âhirete göçelim, ve Rabbimizin huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varalım, cennetiyle cemaliyle müşerref olalım diye saydıklarımızın ruhlarına bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf hediye edelim.

Ukbet'ubni Âmir rad‎yallahu anh'ten Ahmed b. Hanbel tarafından rivayet olunmuş. Efendimiz buyuruyor ki:

İzâ nezeltüm bi-kavmin. "Ey benim ashabım! Bir insan topluluğunun, bir cemaatin diyarına, beldesine, ikamet mahalline, mahallesine gittiğiniz zaman, oraya indiğiniz, bir yere uğradığınız, konakladığınız zaman, onlar da misafire Müslümanlıkça yapmak gereken ikramları yapmayı emrederler ve o ikramları yaparlarsa kabul edin!" Yolcusunuz, Medine'de değilsiniz, bir vazifeyle çıkmışsınız, kalabalıksınız. Yolculuk hâli; insan giderken bir mahalleye, bir köye, beldeye, bir yere uğrar. Ve in lem tef'âlû fe huzû minhüm hakka'd-dayf ellezî yenbeğî lehüm. "Ev sahibi hakkını yapmadı, ağırlama hakkını yapmadı; o zaman onların boynuna borç olan misafire ikram hakkını onlardan siz alın, onlar yapmazlarsa siz alın!"

Hadîs-i şerîfin söylendiği zamanı, yeri, söylendiği şartları düşünürsek daha kolay anlarız. Çöl, mahrumiyet diyarı ve insanlar şimdiki gibi organize olmamış; beldeler gelişmemiş, ticaretler tam sağlam geniş bir şekilde yapılmıyor; süpermarketler yok, bakkallar, kasaplar, fırınlar yok. Bir yere gidiyorsunuz, birkaç tane çadır var veya birkaç tane topraktan yapılmış, üstü hurma dallarıyla örtülmüş köy evi var, başka bir şey yok! Sokağı yok, caddesi yok. Uzaktan gördünüz, orada kümelenmişler; tamam burada insan topluluğu var, iyi elhamdülillah, kumların arasında kalmaktan kurtulduk. Şu köşede birileri oturuyor. Gidelim bakalım yanına, dediniz, gittiniz.

Paranız ya olur ya olmaz, gidenin de parası olmayabilir çünkü onların hayatlarından biliyoruz ki çok mahrumiyetli hayatları vardı. Bazen bir hurmayı bile bölüşüyorlardı. Bazen bir hurmayı bile yutmuyorlardı da; biraz birisi emiyordu, ötekisine veriyordu, o emiyordu, ötekisine veriyordu, o emiyordu… Demek ki çok mahrumiyet var. Çekirge yiyorlardı, çekirgeyi toplayıp yiyorlardı. Su bulamıyorlardı…

Gidenlerin parası da olmayabilir. İnsanın kesesinde parası çok oldu mu, göğsü kabarık durur, başı dik durur: "Kes şuradan bir koyun, al parasını, çok konuşma!" gibi bir eda ile insan parasıyla bir şeyler yaptırabilir, ama mesela parası da yok.

Gitti, orada 5-10 çadır var. Tamam, anlaşılan çölde bir bedevi obasına uğradı. Ama bakkalı yok, kasabı yok. Her şey o çadırların içindeki insanların çadırlarının içinde, kendi mülkiyetleri altında.

Ne olacak?

Bunlar aç, susuz, yorgun ve Allah'ın sevgili kulları, bunlar Peygamber Efendimiz'in ashabı. bir vazifeyle çıkmışlar, gelmişler.

Peygamber Efendimiz; "Bu adamlar bunlara ev sahibinin misafire yapması gereken ikramı yaparlarsa ötekiler kabul etsin!" diyor. "Buyurun efendim, oturun; yiyecek bir şeyler buyurun, içecek bir şeyler buyurun, devemizden biraz süt sağdık, için…"

Bir şey ikram ederlerse kabul edin, reddetmeyin. Hani bazen biz; "Teşekkür ederim, estağfirullah, sağ olun, var olun…" filan diyoruz, istemiyoruz.

"Hayır, kabul edin!"

Vermedi, şimdi ne yapacak?

Vermediği zaman ötekisi suçlu oluyor. Çünkü insanlık vazifesi var. Hepimiz insanız; hepimiz yemeğe içmeye muhtacız, mecburuz.

Geçen seneler gazetelerde vardı: bir yerde [galiba] uçak düşmüş de hiç bir şey bulamamışlar, ölmüşler. Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kalanlar ölenlerin etini yemiş! Gazeteler yazıyordu. Hayatın bin bir türlü sıkıntısı olabiliyor. Biz burada şimdi rahatız. En fakirimiz bile o devre göre en zenginiz. En fakirimiz bile; "Hiç ekmek bulamadım." diyemez. Ama ekmeği beğenmeyebilir; kuru, kenarı küflenmiş diyebilir filan da bulamadım demez; çünkü vardır.

Vermediği zaman ne olacak?

Aç kalacak, susuz kalacak, yorgun, perişan olacak.

"O zaman gerektiği kadarını da alın!" diyor. Öyle insafsızlık da olmaz. Biz insanoğlu Hz. Âdem'den beri birbirimizle kardeşiz; sen orada çadırın içinde karnın tok yat, akşam kuzuyu kestin, kebabı yaptın, yedin, yattın; ben de burada misafirim, dışarıda açlıktan kıvranayım!.. Demek ki bu da Allah'ın razı geleceği bir şey olmadığından, Peygamber Efendimiz, "Onlardan misafirlik hakkı kadarını vermeseler bile alın!" diyor. Mâkul; çünkü hayat bu, hayatın devam etmesi lazım, alırsın.

Allah bize çok nimetler vermiş. Bizim beldemiz, bizim Türkiye'miz dünyanın çok güzel yerlerinden birisi. Her şey var! Aynı gün içinde kar yağan yer var, yağmur yağan yer var, güneş olup da denize giren insanların olduğu yer var! Meyveler kamyon kamyon, sebzeler tümen tümen, yığın yığın, ağaçlar yeşil yeşil, yiyecek var, içecek var, tatlı var, tuzlu var, ekşi var, turşu var… Hiç kimse bir şey vermesin, ben dağda gezeyim; karnımı doyururum!

Ama çölde?

Çölde ağaç da yok. Burada pınardan su içerim. Çölde pınar da yok, dere de yok. Uçsuz bucaksız kumlar, sayılamayacak kadar inişli çıkışlı tepeler. Ne yapacaksın? Kum. İş yürüyecek, hayat devam edecek olduğu için Peygamber Efendimiz o zaman;

"Bu gibi zor şartlar altında misafire yapması gerektiği ikram kadarını, vermese de alırsınız!" diyor.

İzâ nezeleti'r-rahmetü alâ ehli'l-mescidi bedeet bi'l-imâm. Sümme ahazet yemînen sümme atafet ale's-sufûf.

Ebû Hüreyre rad‎ıyallahu anh'ten, Peygamber Efendimiz bildiriyor ki;

İzâ nezeleti'r-rahmetü alâ ehli'l-mescidi. "Mescit ahâlisinin, mescide gelip namaz kılan cemaatin üzerine Allah'ın rahmeti indiği zaman…"

İner mi?

İner?

Bütün mescitler Allah'ın evidir.

Ve enne'l-mesâcide lillâh. "Allah için bina edilmiştir!"

Hepsi Allah'ın ibadethanesidir, Allah'ın evidir. Mescitler Allah'ın yeryüzünde sevdiği yerlerdir.

Biz; manzaralı yer diye, sefalı yer diye severiz, gönül bağlarız. Aman dere kenarı, aman söğütlü, ağaçlı, çamlı bir yer, aman temiz havalı bir yer, aman meyvelik, ağaçlık, bolluk, bereketlik… bir yer diye biz öyle severiz. Allahu Teâlâ hazretleri de yeryüzünde mescitleri, kendisine ibadet edilen yerleri seviyor. Bir yer ibadet edilmekle şeref buluyor.

Onun için mescide Allah'ın rahmeti iner. Çünkü mescide gelenler, Allah'ın evine misafir gelmiş demektir. Ev sahibi de misafirlere ikramda bulunur. Allah'ın ikramı da sonsuzdur; rahmetinin haddi hesabı, hududu yoktur. Osmanlı alimlerinden birisi;

Bir lahzada bir fakîr-i bî-ser u pâyi

Fermân fermâ-yı mesned-i şâhî eyler

diyor. "Allahu Teâlâ hazretleri bir fakire nazar-ı rahmetle bir nazar eder, padişah yapar. Bir padişahı da bir anda perişan eder, zindanlara düşürtür, askerlere boğdurtur."

Allah'ın hikmetinden sual olunmaz, kahrından korkulur, rahmeti istenir.

Mescide Allah'ın rahmeti iner.

Nereye iner önce?

İzâ nezeleti'r-rahmetu alâ ehli'l-mescidi bedeet bi'l-imâm. "Mescitteki insanların, mescit ahâlisinin, mescidi dolduran insanların üzerine rahmet indiği zaman imamdan başlar, önce imam rahmete gark olur!" Sümme ahazet yemînen. "Sonra imamın sağına geçer."

İmamdan başlar; İmamın arkasına, tam arkasındakine, arkasındakinden sağına, soluna, önce sağ olmak üzere Allah'ın rahmeti devam eder.

Demek ki ön safta ve imamın arkasında olmak en çok rahmete en evvel nail olmak makamıdır. Tabii önce imama geliyor, imamlık en güzel diyeceğim ama büyüklerimiz imamlıktan korkmuşlardır! Çünkü veballi, mesuliyetli yerdir, en öndür. Allah'ın divanında koca bir kalabalığın önüne geçmişsiniz, onun temsilcisisiniz; gönlünüz sağlam olması lazım, aklınız müstakim olması, duygularınız salim olması lazım, nerede ne yaptığınızın farkında olmanız lazım, divân-i ilâhiyede olduğunuzu unutmamanız, el pençe divan durmanız, sevgiden, saygıdan, takvâdan, huşudan, hududan dopdolu olmanız lazım. Gözünüzün önünde Kâbe-i Müşerrefe olması lazım, Cenâb-ı Hakk'ın size nazar ettiğinden gafil olmamanız lazım. Abdestinizin güzel olması, kıraatinizin güzel olması, her şeyinizin güzel olması lazım. Sorumlu!

Olmazsa ne olur?

Vebal olur!

Müezzinlik kolaydır, çok sevaplıdır. Çünkü Allahu ekber, Hayye âle's-salâh diyorsun, camiye çağırıyorsun, sevap kazanıyorsun. Ama imamlık veballidir. Veballidir ama güzel yaparsa da sevaplıdır. İmamların çok dikkat etmesi lazım.

Önce imamdan başlar, sonra sağına gider.

Sümme atafet ale's-sufûf. "Sonra bu minval üzere öteki saflara intikal eder."

En arkadaki en sonra kalır. Onun için mescide önce gitmek lazım. Mümkünse ezandan önce gitmek lazım. Ezandan önce gidenin ecrine kimse erişemez. Ezandan önce gidenler, daha önceden gidip mescitte oturanlar büyük sevabı alırlar.

İnsan mescitte namaz için oturduğu müddetçe, namazda sayılır, sevabı öyle yazılır. Namaz kılıyor gibi sevabı yazılır. Namazı kılsa insan yüzüne gözüne bulaştırır. Kolay namaz kılınmaz, Allah'ın huzurunda namaz kılmak kolay bir şey değil! Namaz için beklediği zaman namazdakinden daha kârlı olur çünkü mükemmel kılmış gibi sevap alacak! Hâlbuki hakikaten kılsa kusurlu kılar ama beklediği zaman mükemmel kılmış gibi farz edilip sevabı öyle yazılacağı için o daha [iyi]. Erkenden gidip beklemek, tespih çekmek, Kur'an okumak dahi iyidir.

Ama millet öyle yapmıyor çünkü hadîs-i şerîfleri bilmiyor! Sevabın kaynağını, sevapları nereden kazanacağını bilemiyor. Camiye geliyor, tamam; evinden erken çıktı, bastonuna dayana dayana camiye geliyor, caminin şadırvanında oturuyor. Veyahut duvarının dibine bir kütük devirmişler, onun üstüne sıra sıra diziliyorlar. Konuşuyorlar, sohbet ediyorlar; sarı öküzden bahsediyorlar, kara koyundan, boynuzlu koçtan, tavukçuklardan, hindiciklerden bahsediyorlar… Müezzin yukarıdan "Haydin namaza gelin!" dediği zaman içeri öyle giriyorlar. Hâlbuki önceden girse çok sevap alacak.

İzâ nesiye ehadüküm salâten fe zekerehâ ve hüve fî salâtin mektûbetin fe'l-yebde' bi'l-letî hüve fî hâ fe izâ ferağa sallelletî nesiye.

İbn Abbas rad‎ıyallahu anhümâ'dan; Peygamber Efendimiz'in amcası ve amcazâdesi. Allah ikisine de büyük ikramlarda bulunsun, şefaatine erdirsin.

"Sizden biriniz bir namazı unuttuğu zaman sonra bir başka farz namazı kılarken aklına geldiyse içinde olduğu namazı tamamlasın!"

"Ben bir namaz kılmamıştım ya, hay Allah…"

Aklına birden geldi. Bazen dünya telaşından nadir de olsa bazı kimselerde oluyor: "Ya ben bir önceki namazı kılmamıştım, kılacağım demiştim, niyetlenmiştim, ama tam o sırada misafir gelmişti, abdest alacağım derken, şöyle derken telaştan unutmuştum."

Çünkü hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

Accilû bi's-salâti kable'l-fevt. "Namazı kaçırmazdan evvel acele kılıverin!"

Çünkü şeytan kaçırttırır. Şeytan önce kıldırtmamak ister. Kıldırtmamaya muvaffak olamazsa tehir ettirir. Tehir ettirince unutturur, unutturup öyle kıldırtmaz. Şeytanın oyunları çoktur. Tehir ettirdi mi eline bir fırsat geçiyor, o geçen zaman içinde allem eder kallem eder, adamın önüne işleri yığar; namazı unutturur, kıldırtmaz. O bakımdan evvel vaktinde kılmak lazım.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e sorulmuş ki;

"İbadetlerin, amellerin en faziletlisi hangisidir?"

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

es-Salâtu li-evveli vaktihâ. "İlk, ezanın okunduğu zamanki kılınan namaz!"

Geriye kaldı mı sevabı azalır, nuru, feri azalır, insan ta öteki vakte yaklaştığı zaman ancak kıldı mı, farzı eda etmiş olur ama çok faziletleri de kaçırmış olur. Onun için evvelden kılmaya çalışmak lazım.

İkinci namazı kılarken birincisi aklına geldi, ne yapacak?

Peygamber Efendimiz; "İçindeki, başlamış olduğu namazı bitirsin! İçinde olduğu veyahut vakti içinde olan namazı tamamlasın. Onu bitirdikten sonra unutmuş olduğunu kılsın!" diyor.

İzâ nazare ehadüküm ilâ men fuddıle aleyhi fi'l-mâli ve'l-halki fe'l-yenzur ilâ men hüve esfelü minhü.

Ahmed b. Hanbel, Buhârî ve Müslim'den Ebû Hüreyre rad‎ıyallahu anh'ın rivayet ettiği hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

İzâ nazare ehadüküm ilâ men fuddıle aleyhi fi'l-mâli ve'l-halki fe'l-yenzur ilâ men hüve esfelü minhü. "Sizden biriniz kendisinden malca ve yaradılışça daha üstün kılınmış olan bir kimseye baktığı zaman kendisinden daha aşağı olana baksın!"

Şu daha zengin, daha yakışıklı, boylu, poslu, sıhhatli, âfiyetli, hilkatçe, simaca güzel. İnsanda bir burukluk olur. O kendisinden daha zengin, daha güzel, daha sıhhatli…

Onun çaresi ne?

Fe'l-yenzur ilâ men hüve esfelü minhü.
"Bu sefer onu düşünsün!"

"Elhamdülillah, o benden zengin ama hiç olmasa benim de hiçbir ihtiyacım yok. Elhamdülillah, borcum yok, kazancım iyi, evim var, çoluk çocuğum var, bugünkü hâlime çok şükür. Falanca kimsenin evi de yok. Şu anda fabrikadan da çıkarttılar, işsiz. Başında da dokuz tane çocuk, onları nasıl geçindireceğim diye zavallı uğraşıp duruyor. Kış gününde yakacağı yok…"

İnsan aşağısına, kendisinden daha aşağıdakine bakınca o zaman rahatlar, insafa gelir.

Evet, o senden daha zengin ama senden daha aşağıları da var! İnsanın şükrünün artması için böyle yapması lazım. Kendisinin sahip olduğu nimetlere, izzetlere, ikramlara, Allah'ın verdiği ihsanlara sahip olmayan nice insan olduğunu düşünmesi lazım. O zaman rahatlar. "Elhamdülillah, gene Allah bana şunu şunu vermiş, hamd ü senâlar olsun." diye, içinde olduğu nimetleri düşünüp böylece hamd ü senâ etmesi, şükretmesi uygun olur.

Biliyorsunuz insanlar arasındaki bütün çekişmeler, çatışmalar, kavgalar, öldürmeler, yağmalamalar, savaşlar; paradan, puldan, zenginlikten çıkıyor. Bir yerde petrol varsa orada kıyamet kopuyor. Zenginlik varsa bütün devletler üşüşüyor. Veyahut falanca yer zengin, komşu ülkeler fakirse oradan oraya hücum oluyor, hırsızlık, yağmalama oluyor. Hep bu şeylerden oluyor.

Müslüman olarak, biz dünyaya imtihan için geldik, ne yapacağız?

Biz yaptığımız her işin Allah tarafından görüldüğünü ve âhirette de hesabının sorulacağını bilerek dünya ehli başka insanlar gibi hareket etmeyeceğiz, ölçülü hareket edeceğiz. Yaptığımız şeyi düşüneceğiz: "Evet ama ben onun malına el uzatamam, yağmalayamam, haram yiyemem. Eh Allah bana da verir, Allah'a dua ederim…" İslâm'ın müslümana verdiği hâl başka türlüdür.

Avrupa'da kapitalizm denilen sermaye sahibi olmak ve parayı toplayıp büyük endüstri tesisleri kurup büyük paralar kazanmak, zenginleşmek; arkasından neyi meydana çıkarttı?

Komünizmi!

Komünizmi dünyaya kim bela olarak sardırdı?

Kapitalist ülkeler!

Nasıl sardırdılar?

Zengin, parayı kazandı; malikâne yaptı, köşk yaptı, rahatına baktı, öteki insanları kamçıyla köle gibi kullandı. Amerika'da böyle, Avrupa'da böyle, köle gibi kullandılar, zincirle kullandılar. Adamları tarlalarda birbirlerine ayaklarından halkalarla, zincirlerle bağlı olarak şakır şakır kamçıyla, tabancayla kullandılar.

"Neden?"

Tarlada şeker kamışı ekilecek, biçilecek, satılacak; ağa, patron daha zengin olacak!

"Bunlar?.."

Bunlar ölsün, ayakları yara olsun, hastalansınlar vs. Kimsenin aldırdığı yok!

Bu neyi meydana getirdi?

Kapitaliste karşı, sermaye sahibi insafsız zengine karşı hınç meydana getirdi. Aşağıdaki sefil insanları patlattı, onlar da komünizm ideolojisini benimsediler. Dünyanın başına uzun zaman bir dert olarak. Nice nice hanedanlar yıkıldı, nice nice ihtilaller yapıldı, nice nice insanlar sokaklarda sürüklendi, leşlerini köpekler, kargalar yedi… Dünyada çok şeyler oldu.

Neden?

Bu hınçlı, insafsız, imansız; ötekisi de hırslı, vicdansız, merhametsiz! İki zıtlıktan, muazzam kutupluktan milletin başına belalar çıktı.

İslâm ülkelerinde olmamış. Bir hurmayı bir o emmiş, bir o emmiş, bir o emmiş de üzerine giyinecek elbisesi bulunmamış da kendisi sabahleyin namaza gelirken örtüyü bürünmüş, namaz kılmış, çabuk hemen evine dönmüş:

"Hanım sen de bürün, bürünmeden namaz kılınmaz, sen de namazını kaçırma!" diye, setr-i avret olmayınca namaz olmuyor diye bir örtüyle iki insan, karı koca ibadetlerini ancak öyle yapabilmişler. Sefalet çekmiş ama kavga etmemişler.

Neden?

İman var, insaf var! Helal kazanmak, helal yemek istiyorlar, haramı istemiyorlar. Başkasının malında gözü yok. Fakir de olsa gözü tok oluyor; çalışıyor, kazanıyor, onu yemeyi tercih ediyor. Nâhak yere geleni istemiyor, eliyle itiyor.

Avrupa yapmamıştır, zengini İslâm'ın emrettiği şekilde hareket etmemiştir. Kapitalizm, insanları sermayeye ve sermaye sahibi patronlara esir etmiştir. Komünizm de insanları topluma, bâtıl bir ideolojiye esir etmiştir. İkisi de insanlığa mutluluğu getirememiştir.

İnsanlığa mutluluğu getirecek olan, getirmiş olan, fiilen göstermiş olan İslâm'dır, imandır. İslâm dini çok mahrumiyetli bir yere gelmiştir; oranın insanlarını dünyanın en kıymetli insanları haline getirmiştir. En cahil kavme gelmiştir, cahiliye çağı yaşayan; çocuklarını, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen bir kavme gelmiştir; onlardan en merhametli insanlar, en ahlâklı, en dürüst, en faziletli insanlar çıkmıştır. En bilgisiz, okuma yazma bilmeyen kavme gelmiştir; dünyanın cihan durdukça adı hürmetle anılacak alimleri onların arasından çıkmıştır. En kavgacı kavminin arasına gelmiştir; o kabile o kabileye hücum eder, malını ve çoluk çocuğunu yağmalar, esir eder; en güzel kardeşliği tahakkuk ettirmiştir. İslâm kardeşliği; birbiri için yemeyen, yediren, kendisi mahrum kalan, veren, merhamet eden, fedakârlık eden, îsâr eden [kardeşlik]!

Kur'ân-ı Kerîm'de;

Ve yü'sirûne alâ enfüsihim velev kâne bihim hasâsatün. diye methediyor.

Kendisinin ihtiyacı varken arkadaşına veriyor; İslâm, kendisi kıvranırken ona veren insanlar meydana getirmiştir. Ve İslâm âlemi bu zihniyetle mutlu olmuştur, zengin olmuştur, müreffeh olmuştur. Cihan, insanlık mutluluğu tanımıştır, görmüştür.

Sonra niye müslümanlar geri kaldı?

Onu tarihi iyi bir şekilde okursan çok iyi anlarsın! Avrupa'nın fitnecileri gitmişlerdir, Moğolistan'ı kışkırtmışlardır. Moğol müşrikleri İslâm âlemine hücum etmişlerdir, şehirleri yaka yıka Bağdat'a kadar gelmişlerdir, Bağdat'ın nehirlerinden kan akmıştır, su yerine kıpkızıl kan akmıştır! Kütüphanelerdeki bütün kitapları suya atmışlardır, mürekkeplerinden sular simsiyah akmıştır. Moğol istilası İslâm âlemini mahvetmiştir. Bir asır, iki asır bu felaket, bu tırpanlama!

Mesela Gazne şehrine gelmişler, Gazne şehrini yakmışlar yıkmışlar. Artık Gazne şehri ikinci bir yerde, yedi kilometre aşağıda kurulmuş, eski yerinde kurulamamış.

Neden?

Moğollar yaktı. Orta Asya'nın şehirleri, bugünkü Afganistan'ın, bugünkü İran'ın şehirleri, bugünkü Türkiye'nin Sivas'ı… hep yakılmış, yıkılmıştır, harabeye dönmüştür!

Ondan sonra bir haçlı belası gelmiştir. O haçlılar da yakmışlar, yıkmışlar, kesmişler, öldürmüşlerdir. Hatta komutanları insan eti, müslümanın etini pişirip yemişlerdir! Tarih kitapları yazıyor! "Ben bunun için bu sefere çıktım." diye müslümanı kebap edip yemiştir. İftira değil tarih kitapları yazıyor, kendileri yazıyorlar. Zevkle, hınçla yemişlerdir. O bela öyle olmuştur. Şarktan, garptan darbeler, musibetler, felaketler... Hala da görüyorsunuz; Bosna Hersekli kardeşlerimizin ne suçu var. Hiçbir suçu yok. Yan yana oturdukları komşuları mallarını yağmaladılar, kendilerini öldürdüler, kızlarına kadınlarına tasallut ettiler, cihanın yirminci yüzyılda, insanlığın daha beş paralık bir ilerleme yapmadığını, hayvanlar kadar, ormandaki vahşiler kadar vahşi olduğunu gösterdiler.

Neresi medeniyet, nerede insanlık, hani yirminci yüzyıla kadarki çalışmalar, hani tarihten ibret alma?!..

Ne ibret alması, hınç var!

Yunanlı bakanlar diyar diyar geziyorlar, aleyhimizde sözlerine, konuşmalarına bakın. Ermeniler'e bakın, organ satıyor.

Organları nereden buluyor?

Böbrek, kalp, damar, göz… Öldürdüğü müslümanların [organlarını] kesip kesip satıyor. Gazetelerde vardı: Ermeniler dünyanın orasına burasına organ satıyorlar!

Nereden?

Kestikleri Azeri kardeşlerimizin parçalarını satıyorlar. Bosna-Hersek'teki anası-babası ölmüş zavallı yavruları alıp evlerine hizmetçi götürüyorlar. Hristiyan yapacaklar, hristiyan yetiştirmek için alıp götürüyorlar! Aynı vahşet devam ediyor!

"Niye oluyor, biz müslümanız da, Allah'ın gösterdiği doğru yolda yürüyen insanlarız da bu niye oluyor?" derseniz:

Biz Allah'a inanmış mü'min kullarız, ama Allah'ın emrini tutan bir ümmet olmadığımız için bu belalar geliyor!

Kur'ân-ı Kerîm'de Allah ne diyor?

Ve lâ teferrekû. "Tefrikaya, ihtilafa düşmeyin; sonra feriniz kaçar, gücünüz kuvvetiniz kalmaz, başınıza belalar gelir!"

Müslümanlar tefrika hâlinde!

Osmanlı Devleti zamanında Suriye bizimle beraber miydi?

Beraberdi. Şam eyaletimizdi.

Bağdat bizimle beraber miydi?

Beraberdi. Bağdat vilayetimizdi, oraya vali gönderiyorduk.

Mısır bizimle beraber miydi?

Beraberdi. Daha başka yerler, Suudi Arabistan vs. Bizimle beraberdi.

Şimdi ne oldu?

Parça parça! Sen parça parça olursan, parça parça olmakla da yetinmeyip Irak Kuveyt'e, İran'a saldırırsa, falanca şehir filanca şehre saldırırsa, filanca ülke filanca ülkeye saldırırsa [böyle olur].

Aynı ülkenin içinde; Mısır'ı görüyorsunuz. Haberlerde; "Radikal dincilerden iki tanesi daha öldürüldü." Cezayir için; "Cezayir'de şu kadar radikal dinci öldürülmüş."

Radikal: Kökten, sağlam, has Müslümanlığı isteyen insanlar demek. Bozuk değil de, sapasağlam Kur'ân-ı Kerîm yolunu isteyen insanlar demek.

Ordu muhakeme ediyor, öldürüyor. Fransa orada hâkim olduğu zaman yaptığı katliamı orada ordu yapıyor. Muhakeme ediyor, öldürüyor. Seçimle seçildiler, � halk seçti. Ordu el koydu.

Hani demokrasi, hani insanların fikirlerine saygı, hani ekseriyetin dediğinin olması?..

Bunlar, içimizde de tefrika olduğunu gösteriyor dışımızda da, hudutların dışındaki öteki insanlarla da çeşitli itilaflar olduğunu gösteriyor.

Suriye'nin haritalarına bakın, Hatay onların yerinde gösteriliyor! Bizi davet ettiler, 15-20 sene önce Libya'ya gittik. Libya'da Kaddafi'nin karargâhını vs. gezdirdiler. Orada bir harita gördük, İslâm âlemi haritası; Suriye'nin hududu yukarıdan dümdüz İskenderun Körfezi'ne gelmiş, canımız sıkıldı! Elimize mürekkepli kalemi aldık, burası Türkiye'dir diye Hatay vilayetini aşağı kadar çizdik. Sonra geldiler, haritadaki değişikliği gördüler, bir şey diyemediler. Bizim yaptığımız belli, besbelli ki biz yapmışız. Bir şey diyemediler.

Sen orayı niye Suriye'ye ait gösteriyorsun?

Suriye zaten buranındı. Farkı yoktu ki, kardeştik. Hududun öbür tarafında aynı aşiretin arazisi ve bir bölüğü, bu tarafında aynı aşiretin bir bölüğü var. Ta Lazkiye'ye kadar hudutta, huduttan aşağı bir sürü Türk köyü var. Bizim memlekette de bir sürü Arap, Arapça konuşan, Arap asıllı vatandaşlarımız var. Kardeşiz; Arap olsun, Kürt olsun, Türk olsun; asırlarca yaşamışız.

Bu ayrılık niye, niye bu ayrılık?

İşte onlardan dolayı bu belalar başa geldi. Mademki lâ ilâhe illallah diyoruz, mademki Kur'ân-ı Kerîm'e inanıyoruz; Allahu Teâlâ hazretleri bizi, Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmına da uymaya muvaffak eylesin. Mademki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizdir, peygamberimizdir, rehberimiz, önderimizdir; biz onun sünnetine sarılarak yaşamak istiyoruz, diyoruz, bid'atlerden uzak durmak istiyoruz. O hâlde onun emirlerini tutmamız, o yolda yürümemiz lazım.

Yürümeyince, bir yürümezsin; "Hem ben Allah'ın emrini tutmadım hem de başıma bir bela gelmedi." dersin. Bir daha gene bir kusur işlersin, yine; "Yine ben bir günah işledim, başıma bir bela gelmedi." dersin. Bir daha bir şey yaparsın; "Gene bir şey olmuyor." sanırsın. Birikir, sonra bir bela gelir!..

Selin yukarıdan damla damla sularla birikip de dağdan geldiği zaman aşağıda arabaları üst üste katıp insanları önüne alıp kaç tanesini boğarak ne kadar ovaları sular altında bırakarak şu kadar felakete sebep olduğu gibi büyük bir felaket olur!

Neden?

Senin o günahların birikti de sel oldu, bu diyarı o günahların seli aldı götürdü, denilebilir. Sen Allahu Teâlâ hazretlerinin âyet-i kerîmesini duymadın mı?

Fe men ya'me'l-miskâle zerretin hayran yerahu ve men ya'me'l-miskâle zerretin şerren yerahu. "Zerre kadar hayrı işleyen, zerre ağırlığınca hayır işleyen karşılığını görecek; zerre kadar şer işleyen karşılığını görecek!"

Hem dünyada hem âhirette! Günah işleyenin vebali, cezası dünyada da gelir! Allah onu kahreder âhir; işin sonunda, kahreder ve cezasını verir ve ibretiâlem eder.

Demek ki Allah kâfirlere iflah ettirmiyormuş, yanına koymuyormuş!

Hani Firavun, hani Nemrut, hani Şeddad, hani Karun?!..

Bir müddet zenginlerdi, bir müddet saltanatları vardı.

Sonları ne oldu? Allah cezaları göstermedi mi?!

Hani Âd kavmi, hani Semud, hani Lut kavmi?..

O günahları işlediler, işlediler... Bir gün işlediler, iki gün işledir ama sonra yerin dibine batırılmadılar mı?

Hani Pompei, hani Sodom-Gomore?..

Demek ki Allah bu dünyada da cezasını veriyor âhirette de veriyor.

Ne zaman veriyor?

İhmal etmiyor, ihmal yok, Allah'ın işinde ihmal olmaz! Her şeyi kâmildir, her şeyi tamdır.

"İmhal" derler, mühlet veriyor. Belki tevbe ederler diye, tevbe etmelerine fırsat olsun diye rahmetinden, günahkârların cezasını günahı işlediği zaman pattadak vermiyor.

O hâlde bir insan bir hata, bir günah işledi mi birden cezası gelmiyor diye cezanın birden gelmemesine aldanmamalı! Bilakis korkmalı! "Eyvah, eyvah, demek ki birikiyor, demek ki büyük bir felaket tarzında kafamda patlayacak, ensemde boza pişecek!.." diye korkmalı, secde-i Rahman'a kapanmalı, gözlerinden yaşlar akıtmalı! "Aman yâ Rabbi!" diye tevbe ve istiğfar eylemeli. Yoksa ihmal yoktur; zalim bir gün mutlaka dünyada da -âhirette olacağı muhakkak- âhirette de belasını, cezasını çeker.

Zâlimlere bir gün dedirir Hazret-i Mevlâ

Tallâhi lekad âserekallâhu aleynâ

Kim zulmetmişse sonunda pişman olur! Yusuf aleyhisselam'ın kardeşleri sonunda nasıl geldiler Yusuf aleyhisselam'ın önünde secde ettiler, özür dilediler, mahcup oldular. "Allah seni seçmiş, hata eden biziz, affet!.." demek zorunda kaldılar. Öyle olur. Onlar ibrettir.

Allah Kur'ân-ı Kerîm'de niye onları anlatıyor?

İbret alalım diye!

Hadislerden sebep nedir? Kur'ân-ı Kerîm âyetlerindeki kıssalardan sebep nedir?

İbret almak içindir, kıssadan hisse almak, ibret almak içindir.

İzâ nazara'l-vâlidü veledihî nazraten kâne li'l-veledi idle itki nesemetin. Kîle yâ Resûlallahi. Ve in nazara selâse mietin ve sittîne nazraten? Kâle: Allahu ekber.

Taberanî, İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet etmiş. Babası sağ olan evlatlar için önemli bir hadîs-i şerîf! Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;

İzâ nazara'l-vâlidü veledihî. "Baba evladına memnunlukla bir bakış baktığı zaman evlat için bir köle âzat etmek kadar sevap hâsıl olur!"

Nasıl bakış?

Sevgiyle bakış, teşekkürle, memnunlukla bakış.

Babası evladına bir severek baktı mı; "Aferin bizim oğlana, maşallah, iyi yetişmiş, sevdim, güzel iş yaptı. Hem müslüman, namazında niyazında mâşaallah hem de başarılı…" vs. filan. Babası memnun, severek bakıyor.

"Severek bir baktı mı, bir bakışında evlada bir köle âzat etmiş kadar sevap hâsıl olur!"

Neseme, "köle" demek. Bir köleyi âzat etmek kadar sevap hâsıl olur.

Efendimiz'in etrafında sahabesi var, sözlerini dinliyorlar, hemen merak ediyorlar.

Kîle yâ Resûlallâhi. Ve in nazara selâse mietin ve sittîne nazraten. "Denildi ki; 'Ey Allah'ın elçisi, ey Resûlullah! Üç yüz altmış defa bakarsa?..'"

Çocuk babasının yanında, baba çocuğunun evinde; kapıdan girdi baktı, çıktı baktı, mutfağa gitti baktı, geldi baktı, bahçeye çıktı baktı, bakkala gitti geldi baktı…

Üç yüz altmış defa bakarsa ne olacak? Bir defada bir köle âzat oluyordu, çok bakarsa ne olacak?

Kâle Allahu ekber. "Resûlullah Efendimiz buyurdu ki; Allahu ekber!"

"O kadar bakarsa o kadar köle âzat etmek gibi olur. Allah büyükler büyüğüdür, verir. Ne mutlu o gence! Ne mutlu! Ne kadar büyük mükâfat!" demek.

Allahu ekber, "Allah en büyüktür!" diye cevap vermiş.

Sahâbe-i kirâm Allahu ekber'i ne zaman derlerdi?

Çok hayret edilecek, çok hoşlarına giden bir şey olduğu zaman, o zaman yüksek sesle Allahu ekber diye bağırırlardı. Peygamber Efendimiz'e de "Baba evladına 360 defa bakarsa?.." deyince, o da Allahu ekber demiş, "Mâşaallah, o kadar sevabı alacak!" demek .

Allah kâdirdir! Bir geceye bin ayın sevabını veren Allah;

Leyletü'l-kadri hayrun min elfi şehr. "Kâdir gecesi Bin aydan daha hayırlıdır!"

Bir geceye bin aydan daha büyük sevap, hayırlılık vermeye kâdir olan Allah; bir bakışa bir köle âzat etmiş sevabı vermeye kâdir olan Allah, 360 defa baksa 360 köle âzat etmiş sevabını vermeye kâdir değil mi?

Kâdirdir, Allahu ekber. Daha fazlasına da kâdirdir.

Muhterem kardeşlerim!

Bu neyi gösteriyor?

Baba evladından hoşnut olursa, evlat çok kazançlı çıkıyor. O hâlde evlatlar babasına güzel evlatlık yapsınlar; iyi hizmet etsinler, hürmetkâr olsunlar, gönlünü almaya çalışsınlar. Kendisine babasının severek bakmasını sağlamaya çalışsınlar, sevgi gözüyle görmesini, memnunlukla bakmasını sağlamaya çalışsınlar. Bunun için ne yapmak gerekiyorsa yapsınlar. Şeker mi alacaklar, çikolata mı alacaklar, horoz şekeri mi, elma şekeri mi, mest mi alacaklar, mendil mi, hırka mı, takke mi, yün çorap mı alacaklar… Babalarının durumunu evlatlar kendileri bilir; ne yapıp yapıp bir şeyler yapacak, o sevgiyi [kazanacak]!

Biz elhamdülillah, her sabah okula giderken giyinirdik, çantamızı hazırlardık, çıkarken büyüklerimizin elini öper öyle çıkardık. Çıkarken duasını alırdık. Gelince bir el öperdik, bir duasını alırdık filan. Bizim evde bir el öpme merasimi vardı. O büyüklerin dualarının büyük faydaları vardır.

İzâ nease ehadüküm fi's-salâh fe'l-yerkud hattâ yezhebe anhü'n-nevmü. Fe inne ehadeküm izâ sallâ ve hüve nâisün lâ yedrî leâllehü yezhebu yestağfiru fe yesübbü nefsehû.

İmam Malik, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mace, İbn Hibban ve sâir [kaynaklar] Hz. Aişe-i Sıddıka validemizden rivayet etmişler. Söyleyen Peygamber Efendimiz; rivayet eden Peygamber Efendimiz'in mübarek zevcesi, müslümanların annesi, Hz. Aişe validemiz.

Hz. Aişe validemizi numune olarak arz ederim: Hz. Aişe-i Sıddıka validemiz genç bir kadındı. Peygamber Efendimiz'in genç zevcelerindendir. Peygamber Efendimiz'e babası verdi. Peygamber Efendimiz'in çok kabiliyetli, alim zevcesidir. Her şeyi bilirdi; fıkıh bilirdi, tefsir, hadîs-i şerîf, hatta tıp bilirdi. Tıbbı, tedaviyi çok iyi bilirmiş.

Bazı bilgiç kadınlar vardır, bizim bugün de böyle. Mesela kadın çıkıkçı oluyor; doktorların yapamadığı şeyi, bakıyorsun, tahsil görmediği halde -doktorlar darılmasın da- becerikli kadın, kırığı çıkığı yerli yerine oturtup gayet güzel yapabiliyor.

Peygamber Efendimiz'in zevcesi Aişe-i Sıddıka validemiz rivayet etmiş. Efendimiz buyurmuş ki;

İzâ nease ehaduküm fi's-salâh fe'l-yerkud hattâ yezhebe anhü'n-nevmü. "Sizden biriniz namazda uyuklarsa, uyursa uykusu geçinceye kadar çekilsin bir kenara uyusun!"

Bazen uyuklama durumu oluyor. Farz namazda nereye çekilecek, farz namazı cemaatle kılması lazım; anlaşılıyor ki farz namazlarda değil de nafile namazlar var ya sevaplı, gece namazı vs.

"Ben şu sevabı da kaçırmayayım…" diye namaza geliyor ama uyukluyor, kaç rekât kıldığını bilmiyor, hay Allah yeniden başlıyor vs.

Herhalde gece namazı gibi farz olmayan namazlar.

"Bir namazda uyukladığı zaman uykusu geçinceye kadar yatsın, uyusun. Uykulu uykulu kılmaya çalışacağına uykusu geçinceye kadar yatsın, uyusun!"

Fe inne ehadeküm izâ sallâ ve hüve nâisün lâ yedrî leâllehü yezhebu yestağfiru fe yesübbu nefsehû. "Çünkü sizden biriniz uykuluyken namaz kılarsa, bilemez ki… Tevbe ve istiğfar etmeye niyet eder, dua etmeye kalkar, belki uykuda nefsine küfretme, sebbetme, ters cümleler kullanma durumuna [düşebilir]. Ne söyleyeceğini bilemez, kendi aleyhine sözler söyleyebilir. Onun için uykusu geçsin!"

Namazda olunca, zikirde de böyledir. Zikri yapacağım diye yatsıdan sonra seccadesine oturuyor, uyukluyor: "Hay Allah, nerede kalmıştık…" Elinden tespihi düşüyor, yeniden alıyor filan.

Ne yapacak?

Biraz dinlenecek, keyfi, neşesi yerine geldiği zaman kalkacak, ibadetini neşeli neşeli yapacak, şen şen, canlı canlı, diri diri yapacak. Uykulu uykulu, ne yaptığını, ne söylediğini bilmeden namaz kılmak, zikretmek uygun olmuyor. Hadîs-i şerîften o anlaşılıyor.

İnsanın normal olarak ne zaman uyuyacağını, ne zaman uyanık olacağını da planlaması lazım. Hadi özel durumlar oluyor: Mesela biz dün Afyon'daydık, paldır küldür 435 km yolu geldik. Akşam Erenköy'de vaaza yetiştik. Hani seyahatte vs. biz uyuklasak kimse bizi ayıplamaz çünkü seyahatten geldik. Ama normal olarak bir insanın da ne zaman uyuyacağını, ne zaman uyanacağını bilmesi lazım.

Ben size bu hususta bir prensip de söyleyeyim: Yatsı namazından sonra hemen uyumaya gayret edin. Efendimiz'in tavsiyesi böyledir. Yatsıdan sonra çok oyalanmayın.

"Hocam televizyon var, Galatasaray maçı var, şampiyonluk var…"

Bırakın bu işleri. Yatsıdan sonra çabuk uyumaya gayret edin, teheccüt vaktinde kalkmaya gayret edin. Çünkü gecenin teheccüt vakti çok mübarek bir vakittir; göğün kapılarının açıldığı zamandır, Allah'ın kullarına;

"Yok mu bir şey isteyen; haydi istesin, istediğini vereceğim!" diye kendisinin teşvik ettiği zamandır. Gecenin o vaktini kaçırmamak, sabah namazını kılmak lazım.

Peygamber Efendimiz sabah namazından sonra uyumayı da tavsiye etmiyor. Ben bazen dayanamıyorum; midem ağrıyor, hasta oluyorum veya gece yolculuk yapmış oluyoruz, iki buçukta, üçte yatmış oluyoruz vs. Yatıyorum.

İşin doğrusu hani yapmadığı şeyi başkasına söylemek durumu değil; sünnet-i seniyye olan durumunu söylüyorum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sabah namazından sonra insanın çalışmaya gitmesini tavsiye ediyor. Uyumayı tavsiye etmiyor. O halde nasıl yapacaksak dedelerimizin yaptığı bu planı, programı uygulamaya çalışalım.

Şimdi sabahleyin işe gidilmiyor, herkes uyuyor.

Neden?

Gece televizyon seyretti, saat birde, ikide yattı. Güzel film vardı, haber vardı, maç vardı, boks vardı… derken gece uyumuyorlar. Eğer sabah namazını kılıyorsa kıldıktan sonra [hemen] yatağa yatıyor; saat 10.00-11.00'e kadar uyunuyor. Hatta bazılarını duyuyoruz: Yatıyorlarmış, öğle geçiyormuş, ikindi kalkıyormuş!

Tersine döndü, gündüzler gece oldu. İş tamamen tersine döndü. Böylelerini de duyuyoruz. Gece poker oynuyormuş; al papazı, ver kızı, çat çut, pat küt derken gündüz uyuyormuş. Böylelerini duyuyoruz. Genel müdür işe gelmiyor. Saat 10.00-11.00 olmuş, ortada yok!

Niye?

Genel müdür, kim hesap soracak!?! Kimse hesap sormuyor. Ama Allah soracak!

Neden?

Geceleyin toplandılar, öteki müdürlerle poker oynadılar, hanımlar da vardı vs. Ondan sonra gündüzün yarısı gidiyor. Öyle olmayacak. İş ve ticaret hayatı erkenden başlayacak.

Bir ara bizim üniversite bizi görevlendirdi, tetkikat yapmaya Almanya'ya gittik. Küçük çocuğumuzu da götürdük, onu da Türk okuluna ilkokula kaydettik, oraya gidip geliyordu. Emin olun, Türk okuluna hava kapkara karanlıkken servise bindiriyorduk, öyle gidiyordu! Erken, erken gidiyordu! İşçilerimiz işe öyle gidiyorlar ki sabah namazı vakti girmeden gidiyorlar, orada kılıyorlar. Almanlar çalışmaya erken başlıyor; bizimkiler gibi değil, tıkır tıkır. Pazar günü bakıyorsun, ortada kimse yok!

Neden?

Yarın iş günü, sokaklar tenhalaşıveriyor.

Bizde geceleyin Galatasaray bir şampiyonluk kazanıyor, sabaha kadar korna seslerinden, bağırtıdan, çağırtıdan millet sanki Sırat'ı geçmiş de cenneti kazanmış gibi bayram yapıyor! Deliye her gün bayram demişler, gecesi gündüzü de bayram! Öyle olmaz! Alman ne zaman çalışacağını biliyor. İzni olduğu zamanda " Şu kadar daha fazla saat çalışacağız, ihtiyaç var!" diyorlar, o kadar daha fazla çalışıyorlar.

Biz sanki çok zengin bir milletmişiz gibi, çalışmaya ihtiyacımız yokmuş gibi, cumartesinin yarım gününü de kaldırdık; millet haftanın iki günü keyif yapıyor. Cumartesi ve pazar günü çalışmıyor. Sâir günlerde onda, on buçukta giderse ne olur?!..

Suudi Arabistan'da bir arkadaşımız Avrupalılar'ın yapmış olduğu istatistiği incelemiş. Keşke yazsaydım, rakamlar iyi hatırımda kalsaydı. Suudi Arabistan'da memur, verimli olarak 46 dakika çalışıyormuş. Suud'da bir memurun bir günlük yaptığı işi, tam çalışan biri 46 dakikada yaparmış, o işi bir güne yayıyor. Yatıyor, dairesinde uyuyor. Bizim Türkiye'de tam çalışması dört saatmiş. Bizim de tam verimli değil.

Kaç saatti?

Sekiz-dokuz saatti, demek ki P fire veriyoruz.

Daha başka ülkeleri sayıyor derece derece; maalesef en verimsiz çalışan, e n az çalışan yine geri kalmış ülkeler. En çok çalışan, ileri ülkeler! Hâlbuki artık ilerlemiş; rahatlasın, nasıl olsa ilerdeyim [diye] yan gelip yatsın… Hayır, tersine olması lazımken ilerleyen daha çok çalışıyor, daha ileri gidiyor; gerileyen daha az çalışıyor, daha geriye kalıyor!

O rakamları, inşaallah bir daha sorayım da, onun kupürü mü var, nesi varsa keselim alalım. Bir daha tam söyleyeyim:

Dehşete düştüm! İslâm ülkelerinde sekiz saat mesaide 45 dakikaya sığacak kadar iş yapıyorsa yazık! O aldığı para haram, helal değil! Çalışmıyor, memur vazifesini yapmıyor. Gidiyorsun, "Yarın gel." diyor. Şimdi yap!

Şimdi çay içiyor, şimdi çay içecek. Bacağını öteki masaya uzatmış, oturuyor, arkadaşıyla sohbet ediyor. "Yarın gel, öbür gün gel…" filan. Bizde böyle!

Ben Almanya'da bir devlet dairesine gümrüğe gittim. Dedim ki;

"Şu bizim arabamızın işlemlerini burada yapıverin."

"Hudutta da yapılır." dediler. Hudutta yapılır ama ben burada yapıp herhangi bir pürüz olmadan huduttan geçmek istiyorum. Tekrar hudutta inip de bir pürüz çıkar da geriye gelirsem diye korkumdan, işi burada bitirmek istiyorum. Dedik ki;

"Biz burada yapmak istiyoruz."

"Hudutta yapın." dediler.

Bize baktılar, biz yabancıyız, bize öyle [muamele ediyor]. Dışarıda kar yağıyor, arabamız dışarıda. Arabanın yanına gidecek, kaporta numarasını ve motor numarasını yazacak, imza atacak. Gümrük memuru bir işlem yapacak.

"Hudutta yapın." diyor. Çıkmak istemiyor. Biz bir-iki defa üstelik, o da bir-iki defa reddetti.

Ben yanımdaki Almanca bilen arkadaşa dedim ki;

"Bu herif bizim işi yapmayacak, gidelim bari..." dedim. Af edersiniz, dedi ki;

"Ben şimdi ona eşek gibi yaptırırım." Çok af edersiniz.

Onların durumunu anlatmak için [söylüyorum]. Almanca [olarak];

"Memur Bey, sizi göreve davet ediyorum, görevinizi yapmıyorsunuz!" dedi.

"Eyvah! Şimdi adam cetveli alacak, bizim yakamıza yapışacak, herhalde burada bir kavga olacak, dur bakalım…" dedim.

Adam bir sert çıkışı [görünce] yüzümüze bir baktı, hazan yaprağı gibi sapsarı sarardı. Ayağa kalktı, bir tek kelime söylemedi! Hayır, vs. bir şey diyemedi. Bizimle beraber dışarı çıktı. Numaraları yazdı, mühürü mühürledi, imzayı imzaladı, verdi. Tek bir itiraz veya tek bir iğneleyici söz bile söylemeden yerine oturdu. Biz de gittik.

Hayret ettim, bu adamları öcüyle mi korkutuyorlar, bu adamlara ne oluyor, bunları pastırma mı yapıyorlar, sucuk mu yapıyorlar, fillerin önüne mi atıyorlar, ayaklarının altlarında mı ezdiriyorlar, kaplanlara mı parçalattırıyorlar da bu kadar itaatli?!..

Bizimkiler efe; vazife yapmaz, iş yapmaz…

Bir kardeşimiz yirmi sene önce miras, veraset ve intikal işini yapmaya Ankara Belediyesi'ne gitmiş. Komünist herif;

"Biz mirasa inanmıyoruz, senin alnının teriyle kazanman lazımdı, senin işlemini yapmıyorum!" demiş. Yahu fesubhanallah! Gırtlağına sarılsan hırsını alamazsın!

"Yapmıyorum!" demiş.

Kime derdini anlatacaksın?! Eşkıyâ!

Onun için, geri kalmanın sebebi ne olduğu anlaşılıyor, ileri gitmenin sebebi ne olduğu anlaşılıyor. Adamlar tıkır tıkır çalışıyor. "Görevini yap!" dediği zaman sapsarı kesiliyor ve yapıyor. "Yapmıyorum işte, nereye şikâyet edeceksen et!" diyemiyor. Biz de diyorlar. "Kime şikâyet edeceksen et!" diyor. Adam milyonları çalmış, yutmuş, hâlâ görevde! Fesubhanallah! Dünyanın hiçbir yerinde görülmüş şeyler değil. Dünyanın en acayip işleri bizim Türkiye'de oluyor!

İzâ ne'ase ehadüküm ve hüve fi'l-mescidi yevme'l-cumu'ati fe'l-yetehavvel min meclisihî zâlike.

Bu da Tirmizî'nin 'Hasen ve sahih hadis.' dediği, İbn Ömer rad‎ıyallahu anhümâ'dan -daha başka râviler de var- rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf.

İzâ ne'ase ehadüküm ve hüve fi'l-mescidi yevme'l-cumu'ati fe'l-yetehavvel min meclisihî zâlike. "Sizden biriniz cuma gününde uyuduğu, uyukladığı zaman uyukladığı yerden kalksın, yerini değiştirsin. Oradan kalksın, başka yere otursun!"

Ne hikmetse bütün uykular cuma günü hatip hutbeye çıktığı zaman insanın başına üşüşür. Hatta yanındaki dirseğiyle dürtmese horultusundan meclis ayağa kalkacak kadar rahat! Orada insan otururken nasıl uyuyor bilmem. Yatakta uyuyamıyor; bir o tarafa bir o tarafa dönüyor. Fakat cuma günü imam minbere çıktığı zaman, hatip hutbe okuyacak, dinî bir bilgi öğrenecek; şeytan bütün ağırlığıyla insanın üzerine çöküyor, uyku bastırtıyor. Onun için o durumda durumunu değiştirsin, uyumamak için gerekli tedbiri alsın, demek oluyor.

İyi yerlerde, iyi hâllerde, iyi durumlarda dişini sıkmak lazım.

Ne demiştik?

"Evet, insanın uykusu gelebilir." demiştik. Sabah erken kalkacak. Peygamber Efendimiz öğle uykusu uyurdu. Öğleyin uyku uyurdu; öğle namazından az evvel, az sonra. Bu sıhhate çok uygun bir uykudur. Ayrıca geceleyin insanın ibadet yapmasına da güç ve kuvvet verir, insanı tazeler. Mümkünse, özelse işiniz, imkânınız varsa öğleyin uyuyun. Resmî işiniz bile olsa namazı kılın, vakit ayırın, bir yerde 15-20 dakika bir uzanın. Öğle tatilinde dinlenebilirseniz çok dinç olursunuz. Böyle hareket ettiği zaman da insanın olmadık yerde, uyanık olacağı yerde uyuma gibi durumu olmaz.

Allahu Teâlâ hazretleri öğrendiklerimizle amel etmeyi, rızasını kazanmayı, Peygamber Efendimiz'in şefaatine ermeyi nasip eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı