M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Cüneyd-i Bağdâdî_1

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdülillahi rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.

Emmâ ba'd:

Bir hayli zamandır mübarek, salih kulların hayatlarıyla ilgili gerçekten kıymetli bir ilmî eser olan Tabakâtü's-sûfiyye'yi okuyoruz, elhamdülillah birinci tabakayı bitirdik. Tabakât; "tabakalar" demek. Tabakâtü's-sûfiyye; "sufilerin, mutasavvıfların çağ çağ, asır asır, tabaka tabaka anlatıldığı eser" demek. Şimdi birinci tabaka bitti. İkinci tabakanın başına geldik. Bu yeni mevsime çok büyük bir mutasavvıfla giriyoruz.

Ebu'l-Kâsım el-Cüneyd, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin terâcim-i ahvâli bu akşam başlıyor. Bu mübarek zâtların hayatı hakkında bilgilerin okunmasına, sözlerinin izahına geçmeden önce başta Peygamber Efendimiz'in rûh-i pâkine hepimizden birer hediyye-i Kur'âniye olsun diye ve Peygamber Efendimiz'den itibaren âlinin, ashâbının, etbâının, ahbâbının, evliyâullah büyüklerimizin, Tabakât-ı sûfiyye'nin, asır asır gelmiş geçmişlerinin, bu beldemizde beldemizin medâr-ı iftihârı olarak bulunan sahabe-i kirâmın, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin, evliyâullahın, salihlerin hatta enbiyâullahın, fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin, cümle hayır hasenât sahiplerinin ve şu güzel camiyi yaptıranların geçmişlerinin, uzaktan yakından -biliyorum ki civar şehirlerden de gelenler oluyor- bu ilmî toplantıya gelen siz sevgili, değerli, kıymetli kardeşlerimin de âhirete göçmüş olan bütün müslüman geçmişlerinin; tarihin derinliklerine kadar gelmiş geçmiş bütün müslüman âbâ-i ümmühât, ecdâd u ceddât, akrabâ ü taallükât, evlâd-ı zürriyâtlarının ruhlarına bizden birer hediyye-i Kur'âniye olsun diye, Allah bu vesile ile bize de onların hürmetine fazl u kereminden dünya ve âhiretin hayırlarını ihsan eylesin, bizim de gönüllerimizi nurlandırsın, gönül gözlerimizi, basiretlerimizi açsın, biz de hakkı hak olarak görüp hakka, rızasına uygun olarak ibadet edelim, ömrümüzü Allah'ın rızasına uygun geçirelim ve Rabbimiz'in huzuruna -Bir gün gelip hepimiz, bu imtihan bitince huzuruna gideceğiz. bu dünya hayatı sona erecek âhirete varacağız huzuruna gideceğiz bu dünyada yaptıklarımızın hesabı orada görülecek; yüzü ak anlı açık varalım, Allahu Teâlâ hazretleri bizi rahmetine erdirdiği kullarıyla beraber cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin diye bir Fâtiha on bir İhlâs-ı Şerîf'i bu mübarek saydığımız büyüklerimize hediye edelim, öyle başlayalım.

Tabakâtü's-sûfiyye kitabının zaten güzel bir baskısı var. Prof. Nureddin b. Şureybe, Arapça dipnotlarla çok güzel hazırlamış. O kitabın 155. sayfasında ikinci tabakanın, ikinci devir sûfilerinin, mutasavvıfların birincisi olarak Ebu'l-Kâsımi'l-Cüneyd hazretlerine gelmiş bulunuyoruz. Onun hayatını okumaya başlayacağız

Ebu'l-Kâsım künyedir. Arapça'da isimlerin gruplarını anlatmıştık. Kişinin bir adı, bir künyesi vardır. İsmi başka, künyesi başka. İsmi Cüneyd, künyesi Ebu'l-Kâsım. Peygamber Efendimiz'in ismi Muhammed, künyesi de yine Ebu'l-Kâsım.

Başka nesi vardır?

Nisbesi vardır; yani bu adam nereye mensup, nereli?

Ebu'l-Kâsım el-Cüneyd, tamam.

el-Bağdâdî. "Bağdatlı."

İnsanların başka çeşitli lakapları olabilir. Cüneyd-i Bağdâdî'nin bir lakabı var; Seyyidü't-Tâife. Yani seyyidü'l-ârifîn demek. "Âriflerin, mutasavvıfların efendisi, en başta geleni, en yükseği" demek olur. Bunu şu bakımdan söylemişler; bütün tarikatlerin silsileleri bu zâttan geçiyor. Oradan da gelse, buradan da gelse bunun üzerinden bize doğru tarihin derinliklerinden, bu halkadan geçiyor. Yolların birleşme noktası, ana yolların kavşak noktası gibi bir şahıs, büyük bir zât.

Müellif diyor ki;

Minhüm Cüneydü'bnü Muhammedin Ebu'l-Kâsımi'l-Hazzâz.

İşte bu evliyâullahtan, salihlerden, mutasavvıflardan birisi de minhüm, "onlardandır."

el-Cüneydü'bnü Muhammed. "Muhammed oğlu Cüneyd." Demek ki babasının adı Muhammed, kendisinin adı Cüneyd imiş.

Biliyorsunuz size bir şey daha hatırlatmıştık: Arapça'da bir kelime elif lâm'lı olur, başına el gelir veya gelmez. Babası çocuğa elif lâm'lı isim koymuşsa isim elif lâm'lıdır. Elif lâmsız koymuşsa elif lâm'sızdır. Bu önemlidir. Bunu birçok kimse bilmiyor. Türkçe eser neşredenler, Arapça'dan Türkçe'ye tercüme edenler bunların çoğunu bilmiyor. Ancak çok ciddi müesseselerde, üniversitelerde, İslâm ansiklopedilerinde bunun kıymeti biliniyor, buna harfiyen riayet ediliyor; başkaları pek riayet etmiyor.

Türkçemizde de elif lâm pek kullanılmaz; biz Cüneyd-i Bağdâdî deriz. el-Cüneyd demeyiz ama el-Cüneyd ise el'in olması lazım, kullanmak lazım. Cüneyd kelime olarak "askercik" demek. Cünd asker, Cüneyd askercik demek. Arapça'da ism-i tasğir sîgası derler o sîgadandır, "askercik" mânasına geliyor.

el-Cüneyd "askercik" demek; babası öyle koymuş. Demek ki babası "İslâm'ın askerlerinden bir mücahit kul olsun." diye temenni etmiş, o ismi vermiş veya dedesi mi vermiş kim verdiyse o niyetle vermiş. "Oğlum, evladım, bu yeni bebek, İslâm yolunda hayırlı olsun, çarpışsın, cihat etsin." diye bu ismi vermiş. O da hakikaten mücahitlerin başı olmuş. Çünkü en büyük cihat, nefisle yapılan cihattır. Düşmanların en büyüğü insanın nefsidir. Bunu kimse bilmiyor. Bu devirde müslümanlar bilmiyor; biliyor, başkaları biliyor. Düşmanını Sırp, Rus, Yunan sanıyor. Halbuki insanın en büyük düşmanı şu içindeki nefsidir.

Neden?

İnsanı insan yapan da o, insanlıktan çıkaran da o. Allah'ın sevgili kulu yapan da o, şeytana uydurup cehennemlik yapan da o. En büyük düşmanı ekseriyette şeytan tarafına çalışmak, "şehevât" dediğimiz şeylerle şeytan tarafını seçmek.

Nefsin nesi vardır?

Şehevâtı vardır.

Şehevât ne demek?

"Şiddetli arzular" demek. Yemek, içmek ister; keyif, eğlence ister; istirahat ister vesaire. Onların hepsi de insanın gelişmesi için düşmandır. İnsanın gelişmesi için kendisini aşması, kendisini yenmesi, kendisine hâkim olması lazım; iradesini güçlendirmesi, nefsini iradesinin emrine sokması, zabt u rabt altına alması lazım.

Men dâne nefsehû ve amile limâ ba'de'l-mevt. "Akıllı; nefsini zabt u rabt altına alan, âhiret için hazırlayandır."

Nefsine hâkim olamayan beceriksizdir, âcizdir, şaşkındır, ahmaktır; çünkü nefsini yenemiyor, o zaman o da cezalara uğrar. Evet demek ki ismini koyan babasının, dedesinin arzusu gibi mübarek olmuş. Tarihe en büyük mutasavvıflardan birisi olarak geçmiş.

Babasının adı Muhammed, kendisinin ismi Cüneyd. el-Cüneydü'bnü Muhammed. Künyesi Ebu'l-Kâsım, el-Hazzâz; Hazzaz da bir meslektir. İpekçilik, ipek koza ile meşgul olmak. Onu suda kaynatıyorlar, alıyorlar, iplik yapıyorlar, ipekli dokuyorlar.

Ve kâne ebûhü yebî'u züccâc. "Babası Muhammed cam eşyası satardı."

"Züccaciye dükkanı" diyoruz; bu kelimeyi şimdi de kullanıyoruz.

Fe li-zâlike kâne yükâlü lehû el-Kavârîriyyü. el-Kavârîriyyü iki tane "r" var onun için Cüneyd el-Kavârirî denirdi. Kavarîr; karure'nin çoğuludur. O da "billurdan, camdan yapılan eşya" demek. Babası dükkanında cam eşyası sattığı için Cüneyd'in bir nisbesi de neymiş?

Oturduğu şehirden dolayı Cüneyd-i Bağdâdî diyoruz. Mesleğinden dolayı da el-Kavârîriyyü denirmiş.

Aslühû min nehâvend. "Soyu, sopu, kökü İran'ın Nihavent şehrindendir."

Bu nihavend de okunur, aşağıda "Nehavend de okunur, nühavend de okunur. diyor. Aşağıda şöyle söylemiş:

Müsellesetü'n-nûn.

Kardeşlerimiz bunu da bilsin; müsellesetü'n-nûn. Nûn harfinin üçlüsüyle.

Ne demek?

"Nûn harfi üstün okunsa da, ötre de okunsa da, esre okunsa da olur." demek. Yani "Nehavend" de diyebilirsiniz. Zaten musikide bir makam da var; Nehavend makamı, Nihavend de diyebilirsiniz; Nühavend de deseniz yanlış değildir.

Aslı Nihavend şehrindenmiş. Bu Nihavend de Hemedan şehrine üç günlük mesafede olan bir şehirmiş. Hemedan da meşhur; İran'ın ta eski Sâsâniler zamanında çok önemli bir şehri. Hemedan'da bu kisraların sarayları ekbatan denilen yerde duvar kabartmaları, asker kabartmaları gibi sanat tarihine giren eserler var. Nihavend şehri; İslâm orduları tarafından ilk fethedilmiş yerlerden birisi. 19 hicrî yılında veya 20 hicrî yılında yani; 641 veya 642 senesinde Hz. Ömer zamanında fethedilmiş. İslâm orduları buraları fethetmişler; aslı o şehirden.

Ve mevlidühû ve menşeühû bi'l-Irak. "Mevlidi ve yetiştiği yer Irak.

Mevlidi ne demek?

Daha önceden söylemiştik; "doğduğu yer" demek. Mevlid kelimesi "doğduğu yer" manasına gelir, "doğduğu zaman" manasına gelir, bir de "doğumu" manasına gelir. Peygamber Efendimiz'in doğumu ile ilgili şiirlere de biz "mevlid şiiri" "doğum şiiri" diyoruz. Mevlid şiirlerinin en güzeli, en meşhuru bestelenmiş. Camilerde okunanı Süleyman Çelebi'ninki.

"Allah adın zikredelim evvela." diye başlayan Mevlid kitabı.

Mevlid kitabı ne demek?

Mevlidü'n-nebî; Peygamber Efendimiz'in doğumunu anlatan kitap. Ama mevlid kelimesi hem "doğumu" hem "doğduğu zaman" hem "doğduğu yer" mânasına gelir. Araplar buna ism-i zaman, ism-i mekan, mastar-ı mîmî diyorlar.

Mevlid-i bi'l-Irak. "Mevlidi yani doğduğu yer, Irak'ta idi."

Demek ki Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin aslı Nihavent'ten ama kendisi Irak'ta doğmuş.

Kezâlike semi'tü Ebe'l-Kâsimi'n-Nasrâbâziyyü yekûlü. "Ben Ebu'l-Kâsım Nasrâbazî isimli büyük alimin böyle dediğini işittim. O da böyle söylüyordu."

Yani bu bilgi onun tarafından da teyit ediliyor, "Doğru, Bağdatlıydı." demek.

Ve kâne fakîhen.

Cüneyd-i Bağdâdî nasıl bir insanmış? Fakîh bir insanmış.

Fakîh ne demek?

"Dini, fıkhın ahkâmını çok iyi bilen bir insan" demek.

Fıkıh nedir?

Fıkıh; "Bir insanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir." derler. Yapması gerekeni, yapmaması gerekeni bilmesi. Şunu şöyle yapsam mı yapmasam mı, doğru mu yanlış mı, sevap mı günah mı, Allah sever mi kızar mı? Bu bazı yerde kolaydır, bazı yerde incedir; insan tereddüt eder, kolay anlayamaz. O zaman gider, alimlere, müftülere sorar.

"Hocam, ben bunu nasıl yapayım? Şaşırdım." Bazen müftü de şaşırır; kolay değil. Çünkü karmaşık olur. Program basit olunca çözülür.

"Hocam, içki içsem mi içmesem mi?"

Tamam, içme. Bunu herkes bilir. Kime sorsan "İçki içme, tamam." der.

Kumar oynasam mı, oynamasam mı?

Tamam, oynama.

Peki, borsadan alışveriş yapsam hisse senedi alsam satsam caiz mi, değil mi?

Dur bakalım, borsa nedir? Borsa senedi nedir? Bu işte neler döner, aslı nedir, faslı nedir, aldığın hisse senetleri hangi fabrikanındır? O fabrika haram iş mi yapıyor, helal iş mi yapıyor? İçki satıyorsa sen onun hisse senedini aldın mı içkici bir şirketin ortağı oldun, hapı yuttun.

"Yok hocam, içki satmıyor da mermer satıyor."

Ha iyi, gel bakalım, mermer satıyorsun ama faizli iş yapıyor musun, haram iş yapıyor musun, yapmıyor musun? Haram iş yapıyorsa adam isterse mermer satsın, isterse ekmek satsın. Haram ticarî muamele yapıyorsa sen haram ticarî iş yapan bir şirketin vebalinin ortağısın. Onun için "Ben bu borsa işlerine kısaca, yuvarlakça bakıp kaçmak istersem helal iş gören fabrikanın hisse senedini almak satmak olabilir." dersin. Ama bir de orayı tahlil et.

"Falanca güzel fabrikanın hisse senedini aldım."

Ama o fabrika nasıl çalışıyor, bankadan kredi almış mı, faiz alıyor mu, faiz veriyor mu? Bankada hissesi var mı? Kazancı öyle mi, böyle mi? O mühim. Ortak oluyorsun, kolay mı?

Senin bir arkadaşın olsa; "Gel benimle, beraber bir manifatura dükkânı açalım." dese o arkadaşınla nasıl sözleşirsin?

"Bak arkadaş, ben müslümanım, haram işleri yapmamak şartıyla seninle ortak olurum." demez misiniz? Bir fabrikaya ortak oluyorsun, ona da dikkat etmen lazım.

Sonra ayrıca ben aciz kardeşiniz bu soruyu çok sordukları için bu borsa işlerine baktım, baktım, baktım... Hisse senedi alıyor, hisse senedi satıyor, kazanıyor, kaybediyor, fırt zengin oluyor, fırt beş parasız yoksul düşüyor; onun için ben borsa oyunlarına "mega kumar" dedim.

Ben de bir kelime uydurdum; herkes uyduruyor, ben niye uydurmayayım?

Borsa nedir?

"Mega kumar."

Bana katılır mısınız bilmiyorum. Mega da bir kelime ama bu lügatte olamaz. Mega "çok büyük" demek ama ne kadar büyük demek bilemiyorum. Mega kumar; çok muazzam bir kumar.

Neden?

Bir oynuyorsun hop milyonlar, milyarlar cebine giriyor. Bir oynuyorsun cup uçurumun dibine gidiyorsun, beş parasız kalıyorsun. Böyle çok arkadaş gördüm; iflas etmiş, kediye bile yükleyecek sermayesi kalmamış. Hani kedi yük taşımaz ya o yüzden; "Sermayeyi kediye yükledi." derler; o kadar bile sermayesi kalmamış. Kumar gibi kullanılıyor.

Hisse senedi almak caiz, vermek caiz çünkü hisse senedi alıyorsun, satıyorsun.

Alış veriş haram mı?

Değil. Bunun da incelikleri var. İşte bu fıkıh; yani işi derinlemesine anlamak, müşkül bir sorunun tam cevabını vermek..

Çünkü "yap" dersin bir türlü, "yapma" desen caiz olan bir şeyi engellesen o da başka bir türlü.

Ne yapmamız lazım?

İşin erkekçe sözü; haram yemeyen firmaların, haramla iştigal etmeyen şirketlerin borsasında bizim olmamız lazım.

Borsa ne işe yarıyor?

Turgut Özal bunu niye memleketimize getirdi, kurdu?

"Halkın sermayesi işletmelere girsin, işletmeler kredi temin etsin, Türkiye'nin ekonomisi büyüsün." diye düşündü. Yani âtıl tasarruflar halkın sandığında, bileğinde, bileziğinde olan paralar sermaye piyasasına girsin. Evet, giriyor. O hisse senetlerini sermaye piyasasından satın aldıkça siz o şirketlere kredi sağlamış oluyorsunuz ama o şirketlerin hangisi sizin kredi sağlamanıza layık. Hangisi dost, hangisi düşman? Bu çok önemli. Patriğin bir sürü papaz dostu gelmiş, Rahmi Koç ağırlamış; gazeteler öyle yazıyor.

Kâne fakîhen.

Cüneyd-i Bağdâdî neydi?

Fıkhı iyi bilen fakihti, alimdi. Hah işte şimdi beş yıldızı aldı.

Cüneyd-i Bağdâdî herhangi bir insan değil. Zaten sen ister kabul et ister kabul etme İslâm âlemi biliyor; Cüneydi- Bağdâdî çok büyük zât da, bir insan fıkıh biliyorsa yaşadı tamam, aferin. Çünkü mâlehû ve mâ aleyhi hangi şey lehinedir, hangi şey aleyhinedir, hangi şey sevaptır, hangi şey günahtır biliyor; o ilmi öğrenmiş.

İlimlerin en yükseği fıkıhtır, neden?

Hadisten, tefsirden, tarihten istifade eder; sonucu bulur. İşin en sonunda "yapacak mıyım, yapmayacak mıyım?" onu bilir, onu bulur, onu çözer.

Bu bakımdan en kıymetli ilim bu. Bir insan fakihse fıkıh öğrenmişse aferin. Fakih değilse vah vah, ne yazık!

Neden?

Lehine olanı, aleyhine olanı, yapması gerekeni, yapmaması gerekeni bilemiyor; yazık!

Sen bu dünyaya niye geldin?

İmtihana geldin.

İmtihanda doğru cevap vermek esas değil mi?

Doğru cevabı bilmiyorsun. Olmadı! Fakih doğruyu biliyor.

"Bunu yapayım mı, yapmayayım mı? Doğru mu, yanlış mı?"

"Şu doğru, şu yanlış."

Aferin! Onu biliyor aferin; imtihanı kazanacak. Fakîh hayat imtihanını kazanacak, cenneti kazanacak, Allah'ın sevgili kulu olacak.

Muhterem kardeşlerim!

Bir de bizim tasavvuf dalına gelince fakih olmak daha da büyük önem kazanıyor. Çünkü tasavvuf yolu, uçsuz bucaksız bir âlemdir. Yani perde açılıyor. Karşında uçsuz bucaksız, esrarengiz, sırlarla dolu bir âlem. Tehlikelerle dolu bir yolculuk.

İnsanın seyr-i sülûku diyoruz, ne demek?

"Girdiği yolda hareketi." demek. Tasavvuf yoluna giriyor. Nereye gidiyor? Allah'ın rızasını kazanmaya, Allah'ı bilmeye, Allah'ın sevdiği kul olma hedefine doğru gidiyor. İşte bu yolun tehlikeleri var; virajları, uçurumları, yol kesicileri, haramileri var. Haramisi var; yolu kesiyor, silahı çekiyor, soyuyor, insanı öldürüyor. Yol kesici haydutları var.

"Hocam, tasavvuf yolunun haramisi, haydutu, hırsızı olduğunu ilk defa senden duyuyorum."

Haydut, alçak, âhiret yolunun haramisi; kendisi tasavvuf yoluna âşina olmadığı halde böyle bir iddia ile insanları etrafına toplayandır. Bilgisi yok, bir de "Ben sizi Allah'a erdireceğim." diye insanları etrafına topluyor. "Ben kılavuzluk yaparım; bu yolları biliyorum." diyor, bilmiyor, kendisi bilmiyor. Yalan yanlış.

Ankara'da bir çocuk, kendiliğinden tasavvuf reisi olmaya heveslenmiş. Tasavvufu Konyalı birisinden öğrenmiş; o da mehdilik ilan etmiş. İsmini söylemek lazım değil ama ismi, Mehdi'nin ismi değil. Peygamber Efendimiz Mehdi'nin ismini hadîs-i şerîfinde bildirmiş. Herif mehdilik iddiasına çıkmış; ya hasta, ya deli, ya sahtekar, ya cahil. Ama alim değil, hakiki değil. Çünkü mehdilik iddia etmiş; etmeseydi ne olduğu meçhul kalacaktı. Edince cahilliği ortaya çıktı, sahtekarlığı veya hasta olduğu, kafasının üşütük olduğu ortaya çıktı. Onun talebesiymiş, "Ben bu işin liderlerindenim." diye meydana çıkmış. İlk işi hemen dört tane hanım almış. Daha genç; İslâm'da da dört kadına kadar müsaade var ya ilk istifade oradan; derhal dört tane hanım almış. Sonra da etrafındakileri bu gibi şeylere teşvik etmeye başlamış. Ondan sonra da; "Biz kardeşiz; kadın erkek beraber oturalım." diyormuş.

İşte senin de sahtekârlığın ortaya çıktı. "Peygamber Efendimiz ile görüşüyorum, emri oradan alıyorum." diyormuş. Yalancının tekisin sen. Seni sahtekâr, yalancı, alçak, namussuz seni!

Peygamber Efendimiz Fâtımatü'z-zehrâ anamızın evine giderken, yanında sahabesi varken kızına seslendi:

"Yâ Fatıma, canım kızım, yanımda misafirler var, perdenin arkasına geç." dedi. Peygamber Efendimiz babası; yanındakiler, cennetlik sahabe; evin sahibi, cennetlik Fatıma anamız. Peygamber Efendimiz; "Örtünün arkasına geç kızım." diyor; haremlik selamlık yapıyor.

Sen o haremlik selamlığı ne hakla kaldırırsın, alçak! Peygamber Efendimizle konuşuyorsan Peygamber Efendimiz hayatında kendisinin yapmadığı işi sana söyler mi? Sahtekârlığın ortaya çıktı. Çok akıllıymış da etrafı kandırıyormuş. Çok akıllı da olsa bir kâtil, bir cani. Polis onun ipucunu bulur, onun caniliğini ispat eder. Bak çıktı ortaya. Sen misin "Kadın erkek beraber oturalım, mahzuru yok, kardeşiz." diyen? Senin sahtekarlığın ortaya çıktı.

Neden?

Peygamber Efendimiz böyle dememiş, böyle yapmamış; ölçü o.

Kadın erkek bir araya gelirse ne olur hocam?

Bir de senin kafanda dört kadın almaya kalkarsa o buna bakar, bu ona bakar; ondan sonra işler karışır.

"İşte ben çok namusluyum, çok dürüstüm, çok akıllıyım, çok fikirliyim."

Fatma anamızdan daha mı namuslusun, daha mı akıllısın, daha mı dürüstsün? Peygamber Efendimiz'in sahabesinden de mi daha akıllı, daha namuslu, daha dürüstsün?

Değilsin! Onların ayağının tozu olamazsın. Bak onlar böyle yapmış; sen de öyle yapacaksın. Ne olursa olsun öyle yapacaksın.

Neden?

Onlar öyle yaptıkları için. Biz Peygamberimiz'in izinden gidiyoruz. Biz kendi kendimize ortaya din koymuyoruz.

Sonra bir insanın Peygamber Efendimiz'i görmediği halde; "Peygamber Efendimiz'i görüyorum; o sözleri bana söylüyor." demesi ne kadar büyük bir yalancılıktır! İşte din yolunun haramisi karşına çıktı, sen de "Peygamber Efendimiz'i karşısında görüyormuş, onunla konuşuyormuş, emri ondan alıyormuş." diye ona kanarsan. İşte alçak seni kandırdı, seni doğru yoldan saptırdı. Al işte âhiret yolunun haramisi! Tamam mı?

Dünya yolunun haramisi insana ne zarar verir?

Dünya yolunun yol kesicisi, haramisi insana silah çeker. Eski devirde kılıcı çekiyorlarmış, okları, mızrakları çekiyorlarmış, yola çıkıyorlarmış. Şimdi kalaşnikofları, tabancaları çeker, "Dökül paraları! Eller yukarı, cepler dışarı!" der, paranı alır. Ses çıkaramazsan. "Dön arkanı, yat yere!" der, ellerini bağlar, gider. Malın gitti. Veyahut takır takır tarar, öldürür. Tanınmamak için veya zalimlikten, hunharlıktan, gaddarlıktan takır takır tarar, öldürür.

Kim kazandı; öldüren mi, öldürülen mi?

Peygamber Efendimiz; "Malı için öldürülen şehittir." diyor. Öldürülen cennetlik oldu. Öldüren derdine yansın; o cehenneme gidecek.

Demek ki dünya yolunun haramisi insana ne yapıyor?

Nihayet malını alıyor, canını da katlederse şehit ediyor.

Âhiret yolunun haramisi; insanın kafasını bozup imanını aldığından, cehennemlik ettiğinden daha fena! Onun için tasavvuf büyüğünün, tarikat büyüğünün, mutasavvıfın fakîh olması çok mühim bir sıfat.

Cüneyd-i Bağdâdî fakîhti, fıkhı bilirdi. İşte bu çok önemli çünkü daha ileride sözleri gelecek. Sağ olursak önümüzdeki hafta okuyacağız; neler söylediğini göreceksiniz.

Bu yolun tehlikeleri çoktur. Bu yol çok tatlıdır, çok keyiflidir, cazibelidir; bu yolun müşterisi çoktur.

Keramet satmaya başlayın; camiler, meydanlar müşteri dolar. Keramet satmaya kalktınız mı etrafınızda binlerce insan toplanır. Tarihte bizim Nakşibendî büyüklerinden birisi var; Muhammed Emin et-Tokâdî en-Nakşibendî hazretleri diye geçiyor. Hayatını okuyordum; elini öpmeye kalkana müthiş kızarmış, ağır da sözler söylermiş, hakaret edermiş, yaptırmazmış. Mütevazı; kendisine rağbeti, teveccüh gösterilmesini istemiyor. Allah'tan bekliyor.

"Ben kimim estağfirullah" diyor, "âcizâne, ben fakir" diyor. Kimsenin malını istemiyor, fakirlere yardım ediyor, hayır yapıyor, bir lokma bir hırkayla yetiniyor.

Günlerdir beni tesir altına aldı. Ben ne yapacağımı kara kara düşünüyorum. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz.Ali Efendimiz'in evine gelmiş, duvarda bir örtü görmüş, geri dönmüş. Ben bunu anlatmak zorundayım, kitapta okudum:

Hz. Ali Efendimiz peşinden koşmuş; "Yâ Resûlallah! Niye geri döndün? Bizim eve doğru geliyordun, misafir olacaktın, niye geri döndün?" demiş. " "O örtüye mi kızdın? Örtü örtülmüş; ona mı kızdın?"

"Evet, onu satıp parasını fukaraya tasadduk edebilirdin." demiş.

Süs eşyası istemiyor, lüzumsuz eşya istemiyor.

Biz ne yapacağız, bizim evlerimiz ne olacak, bizim eşyalarımız ne olacak? Bosna orada, Çeçenistan şurada, Somali burada, Afrika şöyle perişan, Keşmir şöyle fakir, Bangladeş şöyle muhtaç, Cezayir şöyle perişan, Bosna hersek şöyle ihtiyaç içinde kıvranıyor!

Bizim halimiz ne olacak?

Biz hep zenginlere çatmaya alışmışız; parası pulu var, hayır yapmıyor. Peygamber Efendimiz dört dirhemlik örtü için kızının evine gitmekten, damadının evine girmekten dönüyor, vazgeçiyor.

Kuyudan su çeke çeke, bir de el değirmeninde gıldır gıldır buğday öğüte öğüte elleri yara olmuş; Fatıma anamız almış, un yapmış, onunki de yara olmuş. Ellerini gösteriyorlar, diyorlar ki;

"Babacığım, kuyudan su çekmekten, el değirmeni çevirmekten ellerimiz yara oldu. Harpte alınan esirlerden bize bir köle versen de kuyudan su çekse, değirmeni o çevirse de rahat etsek." demişler. "Veremem kızım, veremem yâ Ali!" demiş. "Evet, elimde birkaç tane esir var ama onları satacağım, parasıyla Ashâb-ı Suffa'nın ihtiyaçlarını karşılayacağım."

Ashâb-ı Suffa kimdir?

Peygamber Efendimiz'in mescidinde yatıp kalkan ilim âşıklarıydı, garibanlardı. Kabilesini bırakmış, "Resûlullah'ı duyalım, hadislerini öğrenelim, İslâm'ı anlayalım." diye gelmiş, yeri yurdu yok, mescitte yatıp kalkıyorlar.

Bunlar mescitte yatıp kalkan 70-80 fakir, muhacir insandı. "Onların ihtiyaçlarını göreceğim, onlar aç" diye kızına:

"Tesbih çek, Allah kolaylık verir; 33 sübhânallah de, 33 elhamdülillah de, 33 Allahu Ekber de; ondan sonra kuvvet verir." diyor.

Peygamber Efendimiz'in merhametine bak, kızını sevmez mi? Kızı gelince ayağa kalkıp alnından öperdi. Çok severdi kızını, sevmez mi, Peygamber Efendimiz merhametli; seviyor ama merhameti o kadar fazla ki yoksullar şurada aç dururken buradakine ilave bir ikramda bulunmaktansa önce onların karnını doyurmayı düşünüyor. "Örtü burada duracağına satılsın da şunların karnı doysun." diye düşünüyor. Gündüz geleni yanında geceletmezdi, dağıtırdı. Gece geleni, sabaha çıkarmazdı, dağıtırdı, hemen fakirlere verirdi. Efendimiz mal biriktirmezdi. Hepimiz "Peygamber Efendimiz'in sünnetine uymak" diyoruz ya sakal sünnet ama asıl sünnet bu! Yapabilirsen asıl bunu yap. İslâm'a, müslümanlara bu sevgiyi, bu merhameti göster; işte Allah'ın sevdiği sünnet bu.

Onun için ve kâne fakîhen demek, "Bu zât-ı muhterem fakîhti." demek, çok büyük bir sıfat, çok büyük bir meziyet. Keşke bize de deseler."

"O adam fakîh bir adamdı." deseler, keşke size de "Fıkhı biliyor." deseler. Çok seviyorum; birkaç kardeşim var, hemen fıkhı tavsiye ediyorum. Ben böyle din yolunda olanlara "Fıkhı bilsinler." diye onu tavsiye ediyorum; çok güzel bir ilim.

Tefakkaha alâ Ebî Sevriin. "Fıkhı Ebû Sevr isimli alimden öğrenmiş."

Tefakkaha, tealleme gibi, yani "İlmi Ebû Sevr isimli zâttan öğrendi."

O kimmiş bakalım, okuyalım.

İbrahimi'bnü Hâlidi'bni ibni'l-Yaman Ebû Sevrini'l-Kelbiyyü'l-fakîh.

Fıkhı ondan öğrendi ya, bu da fakihmiş.

Min ehadi'l-eimmeti'l-müctehidîn. "Müçtehit imamlardan bir tanesi. Sıradan değil; müctehid imamlardan, içtihat makamına çıkmış büyük fakihlerden birisiydi."

Kâne min eimmeti'd-dünyâ. "Dünyanın imamlarındandı."

Kâle anhü Ahmedi'bni Hanbel.

[Burada metin atlaması var. Yeniden dinlenmesi iyi olur]

Ârifühû bi's-sünneti münzü hamsîne sene. Ahmet b. Hanbel bu müctehid imamı, yani Cüneyd hazretlerinin hocasını, yani fıkıh öğrendiği kimseyi methetmiş.

Ne demiş?

"Ben onu elli seneden beri sünnet-i seniyyeye tam bağlı bir insan olarak biliyorum." demiş.

Ve hüve indihî fî salâhi's-Sevri. "Benim nazarımda o Süfyân-ı Sevrî kadar büyük bir alimdir." demiş.

Süfyân-ı Sevrî de bir başka imam, başka müçtehit. Hatta biliyorsunuz; Süfyân-ı Sevrî hazretleri; Hanefî, Malikî mezhebi gibi mezhep kurmuş. Ama onun mezheplerinin taraftarları zamanımıza kadar gelmemişler. Yani Hanefîler, Şafîler kadar yayılmamış.

Bizim şimdi bahsettiğimiz Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, iyi bir hocadan fıkıh öğrenmiş. Sonra;

Ve kâne yüftî fî halkatihî. "Onun dersinde, halkasında fetva verirdi."

Halkatihî hû zamiri de Ebû Sevr'e gidiyor. Ebû Sevr büyük fakih, camilerde onun halkasında -halka halka otururlardı, ilmi öyle öğrenirlerdi- fetva verirdi.

Konuşabilecek kıvamda, bir konu hakkında, fıkıh meselesinin çözümü hakkında söz söyleyebilecek durumda. Biliyorsunuz cahil cahille konuşur ama âlim geldi mi susar. Neden? Âlimin yanında edep susmaktır diye. Bak onun yanında da söz söyleyebiliyor. Hocasının halkasında da kendisine fikir sorulduğu zaman; soru, mesele sorulduğu zaman cevap verebiliyor. Bu neyi gösteriyor? Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin bayağı iyi bir fıkıh bilgisi sahibi olduğunu gösteriyor. Bu çok güzel bir şey.

Muhterem kardeşlerim!

Fıkıh ilmi biraz zor bir ilimdir. Hukuk gibidir, Hukuk Fakültesi gibidir. Mesela bizim Edebiyat Fakültesini düşünelim; Edebiyat Fakültesi şiirdir, romandır, hikâyedir, vesairedir. Tatlı şeyler. Ama Hukuk Fakültesi kanundur, ezberdir, vesaire, zor. Birçok meselesi vardır. Avukat olmak, hâkim olmak kolay değil.

Eski devirde fakih olmak, kadı olmak kolay değil. Çünkü çok şeyler öğrenip bilmesi lazım. Zor bir ilimdir. Biraz da herkes tadını hazmedemez. Herkesin tadına vardığı bir ilim değildir.

Biz hadis dersi veriyoruz. Bir de Tabakâtü's-sûfiyye diye bu dersi açtık. Bir de fıkıh dersi açsak fıkıh dersine gelenler daha az olur. Neden? Anlamaz, işin ucunu kaçırır. Biraz da zevkine varamaz, biraz da ezber ister, biraz da hafıza ister, sayı azalır. Hanımlar gelmez, beylerin bir kısmı gelmez. Ancak eleme insanlar kalır. Zor bir ilimdir ama önemlidir. İşin can damarıdır.

Ve sahibe's-Seriyyü's-Sakatî. "Serî es-Sakatî hazretlerinin sohbetine erişmiş, yetişmiş, onun sohbetlerinde bulunmuş."

Başka;

Ve'l-Hârise'l-Muhâsibiyye. "Hâris el-Esed el-Muhâsibî hazretlerinin de sohbetine yetişmiş, bulunmuş, istifade etmiş."

Ve Muhammede'bne Aliyyini'l-Kassâbe'l-Bağdâdiyye. "Muhammed b. Ali el-Kassâb el-Bağdâdî'nin sohbetinde, meclisinde de müdavim olmuş, bulunmuş, ondan da istifade etmiş." Bu üçüncünün terceme-i hâlinde bir söz var. O mühim, onu okuyalım.

Kim?

Hâris-i Muhâsibî'yi okuduk, biliyoruz. Serî es- Sakatî'yi de okuduk, bu geçtiğimiz sayfalar içinde. Onların hayatları geçti, okuduk.

Bu kimmiş?

Muhammed b. Ali el-Kassâb el-Bağdâdî.

Bu da sûfî imiş.

Kâle Ebû Abdirrahman Muhammed ibni el-Hüseyin; kâne üstaze'l-Cüneyd.

Bunun hakkında "Cüneyd'in üstadıdır." demiş.

Ve kâne Cüneydü yekûlü.

Cüneyd-i Bağdâdî diyormuş ki:

en-Nâsu yünsibûnenî ilâ Seriyyin. "Halk beni Serî es-Sakatî'ye mensup sayıyor, onun talebesi diyor, onun yetiştirmesi diyor. Ona mensup diye düşünüyor, söylüyor."

Ve kâne üstâzî Muhammedeni'l-Kassâm. "Halbuki benim asıl üstadım Muhammed el-Kassam idi."

"Bu son şahıstı." diye söylemiş. Bu önemli. Ben de Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin Seri es-Sakatî ile ilgili bazı menâkıbını biliyorum. Onun da meclisinde bulunmuş ama asıl üstadı bu Muhammed b. el-Kassâm es-Sûfî imiş.

Mâte Ebû Câfer el-Kassâm senete hamsin ve seb'îne ve mieteyn.

Bu üstadı 275 senesinde vefat etmiş.

Demekki fakih insanlardan, zamanın müctehid imamları olan insanlardan fıkıh öğrenmiş, onların halkasında söz söyleyip fetva verecek seviyeye yükselmiş Cüneydi Bağdadi hazretleri. Serî es-Sakatî gibi, Hâris-i Muhâsibî gibi ve Muhammed b. el-Ali Kassâm el-Bağdâdî gibi büyük sûfîlerden de istifade etmiş, tasavvuf ilminin inceliklerini öğrenmiş.

Ve gayrehum.

Sadece bunlar değil, daha veseire vesaire başkalarından istifade etmiş.

Ve hüve. "Bu Cüneyd-i Bağdâdî." Min eimmeti'l-kavmi ve sâdetihim. "Kavmin imamlarından idi."

Burada kavm dediği mutasavvıflar. Burada el-kavm dediği elif lam'lı, o insanlar o grup dediği; mutasavvıflar.

"Cüneyd-i Bağdâdî mutasavvıfların önderlerinden imamlık makamına, önderlik, liderlik makamına çıkmışlarından idi."

Ve sâdetihim.

Sâde veya sada, seyyid kelimesinin çoğuludur. Sâdetihim, "onların seyyidlerindendi." demek. Sâdetün veyahut sadatün. Bu seyyid kelimesinin çoğulu. Biz daha ziyade sâdât'ı kullanıyoruz. Mesela seyyidü's-sâdât şefîü'l-usât fî yevmi'l-Arasât Muhammedini'l-Mustafâ râ salavât diyoruz. Seyyidü's-sâdât diye kullanıyoruz. Bakıyorum Araplar Eyyühe's-sâdâti'l-kirâm diyorlar. Sâde kelimesini kullanıyorlar. Sada, o da sâdât demek. Araplar daha ziyade onu seviyorlar. Makbûlün alâ cemîi'l-elsine.

Neymiş?

Cüneyd-i Bağdâdî bütün insanların dillerinde kabul görmüş, methedilmiş bir insanmış. Demek ki şimdi herkesin kıymetini bildiği, övdüğü, sevdiği bir zât-ı muhteremin hayatını okumaya başladık.

Hayatı ile ilgili bilgileri aldık. Nihavent aslındanmış. Nihavend'i de Hz. Ömer zamanında İslâm orduları 19 veya 20 hicrî yılında fethetmişler. Oralıymış ama kendisi Irak'ta Bağdat'ta doğmuş. Demek ki soyu oradan; Bağdat'a gelmiş, yakın yerler. Bağdat'a gelmiş, orada çok büyük alimlerden ilim irfan öğrenmiş; hem tasavvufu hem fıkhı öğrenmiş.

Bu çok güzel, çok önemli. Çünkü dinin aslı fıkıhtır. İnsan onu öğrendi mi tasavvufta şaşırmaz. Fıkıh olmazsa tasavvuf yolunda şaşırır, zındıklaşır, zındıkça sözler söylemeye başlar. Onun için diyorlar ki;

Men tasavvefe bi-gayri fıkhın tezandaka. "Kim fıkıh bilgisi olmadan tasavvuftan dem vurmaya başlarsa mutasavvıflık taslarsa zındıklaşır."

Neden?

"Ben evliyâyım." der, "Şöyle oldu, böyle oldu." der ve rüyasında da bir şeyler görür. Rüya delil değildir. Bu iş oyuna gelmez.

Arapça'da fiil öne gelir.

Kâle Resûlullah.

Biz ne diyoruz?

"Resûlullah dedi." Biz faili öne alıyoruz, fiili daha sona bırakıyoruz. Araplar fiili öne alıyor, faili sonra getiriyor.

297 senesinde vefat etmiş.

Yevme neyrûzi'l-halîfe. "Halifenin neyruz gününde" ölmüş.

Neyruz ne demek onu da bilmiyorum. Tahta geçme günü müdür? Kutlama günü müdür? Nevruz gibi ama ona da bir lügatten bakalım. Neyruz çıkacak mı? Arapça bir kelime değil, Farsça bir kelime de ondan. Arapça olmadığı için de lügatlerde de biraz zor bulunur. Sonra bakıp size söyleyeceğiz. Herhalde "tahta geçtiği gün" "kutlama günü" gibi bir şey olsa gerek.

Yevme's-sebt, "Cumartesi günü" vefat etmiş.

Ve kîle tüveffiye fî âhıri sâatin min yevmi'l-cüm'ati. "Ve denildi ki; Cuma gününün en son saatlerinde öldü."

Mübarek Cuma gününde öldü.

Ve düfine yevmi's-sebt. "Cumartesi günü defnolundu." deniliyor.

Semi'tü Ebe'l-Haseni'bni Miksemin yezküru zâlike. Kitabı yazan alim; "Ben Ebu'l-Hasan b. Miksem'in böyle dediğini duydum." diyor.

Her şeyi nereden aldığını söylüyor.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri hadis okumuş, hadis rivayet etmiş, hadis râviliği de yapmış. Bu kitabı yazan alimin metodunu biliyorsunuz; hayatını anlattığı kişinin öyle bir huyu da varsa oradan da bir hadis alıp söyler. Şimdi burada da diyor ki;

Ve esnede'l-hadîs. "Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri hadis de isnad etti, hadis de rivayet etti."

"Birisinden hadisi aldı, yazdı daha aşağıya onu rivayet etti. Hadis rivayet zincirinde kendisi hadis râvilerinden alıp vericilik, nakilcilik yaptı." Bu işi de yaptı.

Haddesenâ Muhammedü'bnü Abdullahi'l-Hâfız. "Hafız Muhammed b. Abdillah bildirdi ki;" Bunun hayatı hakkında bilgi var.

Kimmiş?

İmâm-ı ehli'l-hadîsi fî asrihî, "Zamanında hadis ilminin önderiymiş."

Bu Sülemîye; bunu anlatan zât-ı muhterem Nisaburluymuş. Hafız demek, "hadis hafızı" hadiste şu kadar bin hadisi bilene "hafız" derler, sıradan insana "hafız" demezler.

Kuran hafızı başka, hadis hafızı başkadır. Hadis hafızlığı, Kuran hafızlığından çok daha zordur. Kuran hafızı bulunur; aramızda da birkaç tane vardır. Bu gün Türkiye'de Hadis hafızını belki bir tane bile bulamayız. Zor. Bu öyle bir zât imiş.

Neymiş?

Ve'l-müellifü fîhi kütübü'lletî lem yüsbak ilâ mislihâ. "Hakim el-Nisaburî öyle hadis kitapları yazmış ki;"

O konuda onun yanına yanaşacak, onun kadar büyük bir hadis alimi olmamış.

Kâne âlimen, ârifen, vâsia'l-fıkh. "Alimdi, ârifti, fıkıh bilgisi çok geniş bir kimseydi." Vülide fî şehri rebîi'l-evvel senete ihdâ ve işrîne ve selâse mie. "321 senesinde doğmuştu." Ve tuvuffiyi bihâ yevme sülesâ. "Yine rebîülevvel ayında bir salı günü ölmüş." Sâlise safer. "Safer ayının üçünde." Senete hamsin ve erbaa mie. "405 senesinde…" diye bilgi veriyor.

Cüneyd-i Bağdâdî bu alimden duymuş. Tabi bu alimlerin hayatını okuyunca -Allah şefaatlerine nâil etsin.- ne kadar büyük insanlar olduğunu görüyoruz. Öyle kitaplar yazmış ki; emsalsiz. Allah şefaatlerine erdirsin.

Ne demiş?

Kâle haddesenâ Bükeyr ibnü Ahmede'l-Haddâde's-Sûfî. "Sûfî Haddad Bükeyr b. Ahmed bize rivayet etti." demiş.

Sülemî'ye nakleden bu büyük alim, o da hadisi Mekke'de öğrenmiş.

Mekke'de de insanın bir alimden hadis ilmi öğrenmesi ne tatlı. Yer mübarek, ilim mübarek herşey güzel. Mâşallah

Haddesene'l-Cüneydü'bnü Muhammed. O da; "Bize Cüneyd bildirdi." demiş. Mekke'deki alimden...

Ebu'l-Kâsım sûfi. "Sûfi olan Ebu'l-Kâsım Cüneyd-i Bağdâdî bize bu hadisi nakletti." demiş.

Haddesene'l-Hasenü'bnü Arafe. "Arefe oğlu Hasen, Cüneyd-i Bağdâdî'ye söylemiş."

Bu şahıs 257 senesinde vefat etmiş, 120 sene yaşamış; mübarek uzun ömürlüymüş. Bu hadisi Cüneyd-i Bağdâdî'ye nakleden adam 120 yıl yaşamış.

Ve kâlû anhü innehû sıkatün. "Güvenilir bir hadis alimiydi." diyorlar; bu da öyle. Cüneyd-i Bağdâdî'ye bu hadisi rivayet eden kimse.

Haddesene'l-Muhammedü'bnü Küseyyirini'l-Kûfî. "Kûfeli Küseyyir oğlu Muhammed ona söylemiş."

O da Kûfeliymiş, Bağdat'a gelmiş bir kimseymiş, orada hadis ilmi öğretmiş; "Onun ilmi konusunda beis yok, anlattıkları zararsız, iyi" diye hadis alimleri değerlendirme yaparlarmış.

An Âmiri'bni Kaysini'l-melaai. "O da bu zâttan duymuş."

An Atiye. "O da Atiyye'den duymuş."

An Ebî Saîd. "Bu Ebû Said."

Ebû Sayyidini'l-Hudrî radıyallahu anh. "O da ondan duymuş."

Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. O demiş ki: "Resûllullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:"

İhzerû firâsete'l-mü'min. "Mü'minin ferasetinden sakının, korkun."

Fe-inne yenzuru bi-nûrillâhi teâlâ. "Çünkü o, Allahu Teâlâ hazretlerinin nuruyla bakar." demiş.

Baktığı zaman onun ferasetinden korkun; öyle gizli kalacak sanmayın, ciğerinizi okur.

İşte bu âyetteki el-mütevessimîn, "'Feraset sahibi kimseler' demektir." diye izah etmiş. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, işte bu hadîs-i şerîfi rivayet etmiş.

156. sayfanın sonuna geldik.

Bu hadisle ilgili benim kulağımda kalmış olan bir menkıbeyi nakledeyim:

Cüneyd-i Bağdâdî rahmetullah aleyh vaaz veriyormuş; -benim çıktığım gibi kürsüde herhalde- Vaaz verirken camide adamın birisi gelmiş, demiş ki;

"Ey Üstaz, ey imam, ey efendi!

Resûllullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:

İttekû firâsete'l-mü'min diye de geçiyor.

Buradaki rivayette ihzerû diye geçiyor.

Resûlullah böyle buyurmuş;

"Mü'minin ferasetinden korkun. Çünkü o, Allahu Teâlâ'nın nuruyla bakar. Baktığı yeri görür, basiret gözüyle bakar, gizli şeyleri anlar."

Bu ne demek? Bu hadis sahih midir?" diye sormuş. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri şöyle mütebessim bakmış:

"Hadi bakalım, şimdi kelime-i şehâdet getir, mü'min olma zamanın geldi!" demiş.

Adam müslüman kıyafetliymiş ama gayrimüslim, Mecusî imiş. Camiye gelmiş; kıyafeti, tavrı müslüman. Müslüman gibi geliyor, hocaya soru soruyor. Hoca da gülüyor.

Hocaların hocası Cüneyd-i Bağdâdî de diyor ki;

"Hadi bakalım, kelime-i şehâdet getir, artık müslüman olma zamanın geldi!"

İki keramet gösteriyor:

Bir:

"Ferasetiyle adamın müslüman elbisesinde mecusi olduğunu görüyor."

İki:

"Onun artık Mecusîlikte zamanının bittiğini; ondan sonra imana geleceğini biliyor."

"Hadi bakalım müslüman ol, müslüman olma zamanın geldi." diyor.

Ne yapıyor?

Mü'minin feraset sahibi olduğunu bizzat gösteriyor.

Hadisin manası neydi?

"Müslümanın ferasetinden kork, çünkü o, Allahu Teâlâ'nın nuruyla bakar."

Adam o hadisi soruyor ya; bir taraftan da kendisi o mü'minlerden olduğunu gösterip onun mecusî olduğunu söyleyip ona keramet gösteriyor. "O hadis sahihtir, bak öyledir." diye değil. "Ben senin mecusî olduğunu sana söyleyivereyim de mü'minin ferasetle baktığı zaman anladığını anla." diye ona da misal oluyor. Adam da bu kerameti görünce sarsılıyor, kelime-i şehâdet getiriyor, müslüman oluyor.

"Kelime şu mânaya gelir de, şu rivayet etmiştir de, sahih hadistir, zayıf hadistir." vesaire demiyor. O, hadisi soruyor. O da ona;

"Sen kelime-i şehâdet getir; hadi bakalım şimdi mü'min olma zamanın geldi!" diyor.

Menkıbe ile burada bitirelim. Çünkü ders saati doldu, zil çaldı; maşallah teneffüs olduğu halde kalkmıyorsunuz. Allah razı olsun; "Hoca darılmasın." diye teneffüse kalkmıyorsunuz. Teşekkür ederim, Allah hepinizden razı olsun.

Fâtiha-i şerîfe meal besmele.

Sayfa Başı