M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Biz Sizin İyi, Kalifiye Eleman Olmanızı İstiyoruz

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yuhibbu ve yerdâ ve yenbeğî li-celâli vechihi'l-kerîm.

Ve's-salâtu ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, şefîi'l-ümmeti nebiyyi'r-rahmeti Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ. Emma bâ'd:

Çok değerli kardeşlerim!

Sohbetime Rahman ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle başlarım.

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi hem dünyada hem âhirette üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi dâreynde bahtiyar eylesin.

Derinliklerini tespit edemediğimiz bir fezanın ortasında, O'na göre küçücük olan bir dünyada gözümüzü açmışız, aklımızı ve idrakimizi kullanmaya çalışıyoruz. Yaşamak denilen bir olayı sürdürüyoruz. Çevremizdeki insanların aramızdan birer birer ayrılmasıyla bu yaşamanın da sonlu olduğunu görüyoruz.

Gelişimizi pek merak etmesek bile -çünkü ortada bir anne ve baba sebep olarak görünüyor- doğum diye bir hadise var. Kısır düşünen insanların sorularını cevaplandırmakta birazcık kâfi geliyor. Kısa düşünen insan için "İşte annemden dünyaya gelmişim, doğmuşum." deyince sanki her şey hallolunmuş gibi oluyor.

Ama "Öldükten sonra ne oluyoruz?" diye sorulunca durum farklılaşıyor. "Benden önceleri, bu işin evveli nereye kadar dayanıyor? Babamdan, dedemden, dedemin dedesinden, daha evvelkilerden, en evvelkinden evvel bu iş nasıldı?" gibi sorular artık filozofların, düşünenlerin, meraklıların, merak etmese bile endişesi kuşkusu olanların üzerinde durdukları konulara giriyor. İnanmayan insanlar veya bu soruların cevabını bulmak için yaptıkları çalışmalardan yorulanlar, "boşver" gibi bir duruma düşmüşler.

Hâfız-ı Şîrâzî'nin bir şiiri var; Farsça; "Hayat, başı da kopmuş sonu da kopmuş bir kitaptır."diyor. Nasıl başladığı belli değil. İlk birkaç fasikülü kopmuş, başı belli değil, konu yarım. Sonu da kopmuş, sonucu da belli değil. İnanmayan insan için sadece çevresine bakan insan için bu böyle.

Ama biz ve bizim gibi birçok insan; "Bu işin evveli nasıldır, sonu nasıl olacak?" biliyoruz. Çok tatmin edici, çok mâkul, insanları çok olumlu istikametlere götüren, çok müsbet, faydalı hayırlı kimseler haline gelmesine sebep olan cevaplar verilmiş. O cevaplar mutluluk kaynağı, huzur kaynağı, sükûn kaynağı, iyilik kaynağı, hayır kaynağı, sevap kaynağı olmuş. Tabi gayb var. Gerçekten sayfalar kopmuş ama sayfaların kopması o kitabın hiç bilinmemesi mânasına gelmiyor. Başka yerde nüshaları var, asıl nüshası var. Sendeki nüshanın cildi ve sayfaları kopmuş ama elinde başı sonu tamam nüshalar olan insanlar var.

Biz şuna inanıyoruz ki hayat sadece bu hayat değil. Bundan sonra, bundan çok daha uzun, devamlı -ona ebedî diyoruz- bir başka hayat var. Ve o hayatta bu dünyanın bir sorgusu, suali, hesabı var; cezası veya mükâfatı var. Bunu çok net biliyoruz. Şu salondaki insanlar, şu ülkedeki insanlar, şu bölgedeki insanlar. Umumiyetle biz, bunu bilen insanlarız.

Bilmeyen, kabul etmeyen veya buna inanmayan insan muazzam bir boşluk içinde, çok muazzam bir stres içinde, çok tarifsiz bir huzursuzluk içinde mahvoluyor. Sorulara güzel cevap verememişse intihar ediyor. Mesela Friedrich Nietzsche intihar etmiş. Hadiseleri nihilist bir felsefe ile çözümlemeye çalışmış. "Yok" demekle iş bitmediği için, "yok" cevap olmadığı için, "yok" demekle karın doymadığı için adam sonunda intihar etmek zorunda kalmış.

Kardeşimizin okuduğu âyet-i kerîmeler bugünkü sohbetin kısmetleri olduğu için onun üzerinde sözümü geliştirmek istiyorum.

el-Hamdü li'l-lâhi'l-lezî fâtırı's-semâvâti ve'l-ard. Fatara, "yaratmak" demek. Fıtrat, hilkat, yaratılış mânasına geliyor.

"Şu yeryüzünü, yerküreyi ve bunun çevresinde bulunan semaları halk etmiş, yaratmış olan Allah'a hamd olsun veya hamd O'na, yerleri ve gökleri yaratmış olan Allah'a aittir."

Hamd, övgü ama reel olan, elle tutulur, gözle görülür bir iyiliğin, bir nimetin, bir şeyin, vâkıanın karşısında nimetten dolayı, elde edilen şeylerden dolayı, ihsanlardan, ikramlardan dolayı yapılan bir sevgi. Kuru bir sevgi değil. Palavradan dalkavukluk değil. Karşı taraf onu hak ettirecek bir şeyler yapmış da bunun üzerine bu taraf medyûn u şükrân olmuş, şükran duygularıyla dolmuş; ondan dolayı övgüsü, övgü duyguları cûşa gelmiş. Allah'ın da üzerimizde nimetleri sonsuz olduğu için o nimetlerin karşısında insanoğlu da şükran duygularıyla dolduğundan tabi hamd edecek. Hatta sadece iyi durumlara değil her hâle hamd edecek. Kötü dediğimiz durumların içinde bile çeşitli güzellikler olduğu için, çeşitli hikmetler olduğu için hamd edecek.

el-Hamdü li'l-lâhi alâ külli hâl. Şu anda bana biraz acı ve ızdıraplı gibi görünse bile "Her hâlükârda hamd Allah'adır."

Şimdi "hamd olsun" diye bizim bir temennimiz de olabilir; sen ister temenni et ister etme, ister mü'min ol ister kâfir ol; o önemli değil ama hamd Allah'adır. "Her türlü övgü, her türlü senâ Allah'ındır." mânasına da gelir. Tabi bu daha güzel. Hani bir insan duygusallığından dolayı "teşekkür ederim" diyebilir. Ama teşekkür etse de etmese de ortada teşekkür edilecek bir durum varsa o daha önemli.

Onun için Allahu âlem elhamdülillah dediğimiz zaman, el-hamdü li'l-lâhi'l-lezî dendiği zaman, "Allah'a hamd olsun" diye bir dua mânasından ziyade; "Bak bilin, haberiniz olsun ki siz kabul etseniz de etmeseniz de; anlasanız, idrak etseniz veya etmeseniz de her türlü övgü, medh ü senâ, şükür hep Allah'adır, Allah'a gider." diyoruz.

Neden?

el-Hamdü diyor; kelimeyi tüm mânasıyla, bütün cinsi ihata edecek bir tarzda söylemiş. "Her çeşit hamd, her çeşit övgü Allah'a gider."

"Yapma ya! Nasıl gidiyor?" "Gider!"

Gülü görürsün, koklarsın, mest olursun; "Ne güzel koku!" dersin. Nereye gider?

Övgü güle mi gitti, gülde mi kaldı?

Hayır! Gülü yaratana gider. Kara topraktan gül gibi bir çiçeği yaratana gider. Rengine bakarsın, yaprağının kadifeden daha güzel oluşuna bakarsın; "Mâşaallah!" dersin. Biz mü'min olduğumuz için öyle diyoruz, "Ne güzel yâ Rabbi!" diyoruz.

Öyle demesen bile "Ne güzel!" dediğin zaman o sevgi yaprağa mı gidiyor?

Hayır! Yaprağı yaratana gidiyor. "Hava ne güzel!" Havayı yaratana gidiyor. "Güneş ne kadar tatlı!" Güneşi yaratana gidiyor.

Onun için elhamdülillah çok muazzam bir sözdür. Yerleri, gökleri dolduran bir sözdür. İnsan elhamdülillah'ın şuuruna varıp da elhamdülillah dedi mi temleü'- mîzân "yerleri, gökleri içine alacak kadar büyük olan âhiretteki o Mîzân-ı Kübrâ'nın kefesi dolar; bastırır, ağır gelir. Yani o duyguda olan bir insan çok büyük sevap elde eder. Elhamdülillah böyle bir şey.

Ve bizim Kitabımız elhamdülillah diye başlıyor. el-Hamdü lillahi rabbi'l-âlemîn ile başlıyor. Yani ilk öğrenmemiz gereken şey. Önce; Bismillahirrahmânirrahîm diyoruz, "Allah'ın adıyla" ondan sonra elhamdülillah duygusu geliyor. Demek ki kulda çevreyi inceleme, çevredeki güzellikleri anlama, kendisine yapılan iyilikleri sezme ve bu iyiliğin karşısında iyiliği yapana karşı bir bağlılık, bir sevgi, bir şükran duygusu duyma en önemli olay. İlk önemli iş bu.

Bizim de hemen bu duygu içine girmemiz lazım. Çünkü münevver insanız, tahsil görmüşüz. Kimimiz doktoruz, kimimiz mühendisiz. Baktığımız zaman etrafı taş olarak, ağaç olarak görmüyoruz. Biliyoruz ki taşın molekülleri var, moleküllerin atomları var. İnce bir yapılaşmanın, bir düzenin sonucu olduğunu biliyoruz. Ağacı, odunu gördüğü zaman bir başkası odun der hatta kimisi hakaret makamında kullanır; "Odun!" dediği zaman karşı taraf sinirlenir, kıpkırmızı olur. Ama biz ağacı, odunu gördüğümüz zaman ondaki hücreler örgüsünü, muazzam yapıyı görürüz. İncelediğimiz zaman o düzensizliğin içinde muazzam bir düzen olduğunu görürüz.

Biz onun için hamd duygusuna erişmekte mutlu bir nesiliz. Çünkü münevver bir nesiliz, cahil değiliz, her şeyi dümdüz görmüyoruz. Derinliğini ilmen biliyoruz veya elimize mikroskop geçmişse müşahede yoluyla biliyoruz veya kitlesel büyüklükleri görebiliyorsak uyumu fark ediyoruz.

Mesela, Süleymaniye camiini beğeniyorlar. Kitlelerin uyumu var. Kubbenin minarelerle, duvarlarıyla, istinat teşkil eden kısımlarıyla çevresine çok güzel bir uyumu var. "Şahane bir mimarî zevk var." diyorlar. Valide camii gibi dışında çok süs yok ama onun o sade duruşu, oturmuş bir kaplan gibi duruşu fevkalâde beğeniliyor. Mimarîden anlayan insanlar için hoş bir şey.

Bizim hamd duygusuna sahip olmamız lazım. Yaratanımız olduğunu idrak etmiş insanlar olmamız lazım. Mü'min insanlar olmamız lazım. Ondan bir adım öte, bizi yaratanın bize iyilik ettiğini anlamış olmamız lazım. Çeşitli iyiliklerinin içinde yüzdüğümüzü, varlığımızın O'nun iyiliklerinden kaynaklandığını, onunla devam ettiğini idrak içinde olmamız lazım. İşte hayatın en mühim işi bu. Tahsil değil, kazanç değil, kazancını keyfince harcamak değil, keyif yapmak değil;en önemli duygu bu. Tahsilin de aslı esası bu. İlmin de aslı esası bu duyguya erişmek.

Sizin de bu duyguyu yakalamış olmanız lazım. Bu duyguyu, "elhamdülillah" duygusunu bel kemiği yapmanız, temel yapmanız lazım. Ama düz bir duygu olarak değil de derinlemesine, şuuruna vararak. "Elhamdülillah" dediğiniz zaman sevgi ve hayranlık dolu olan bir insanın "elhamdülillah" demesine ulaşmanız lazım.

Hani aktörlük yapacak insanlara jestleri, mimikleri, sesin tonunu, vurgularını derinlemesine öğretirler. Mesela; "alo" demekten "alo" demeye fark vardır.

Telefon çalar, birisi telefona bakar; "Alo!" Yani âdetâ "Beni niye rahatsız ettin? Ne istiyorsun, hadi söyle!" der gibi. Kabadayıca bir "Alo!" der. Veyahut "aloo." Ha, bunu kibar bir kızcağız açmış. Belki bir aktör sizin karşınızda otuz türlü "alo" der ve hepsinde de hangi duyguyla söylemiş olduğunu sezersiniz.

"Ne akıllısın sen!"

"Ha, bu bana hayran, aklımı çok beğendi, böyle diyor." dersiniz.

"Ne akıllısın sen!" Bu kızıyor, alay ediyor; anlarsınız. "Sen menfaatini gözetiyorsun güya kurnazlık yapıyorsun ama ben senin niyetini anladım." demek istiyor, değil mi? Ton farkı var. Duygu; söylenen sözün üslubuna, vurgusuna, tonuna tesir ediyor. Oradan anlıyoruz.

İnsan da "elhamdülillah" derken nasıl demeli?

Bu konuşmadan sonra tek başınıza kaldığınız zaman "nasıl elhamdülillah diyeceğinizi" bir talim edin bakalım.

Fâtıri's-semâvâti ve'l-ard. Güç kuvvet sahibi, sanat ve sonsuz bilgi sahibi. Mühendislerin doktorların, atom alimlerinin, filozofların, tarihçilerin bilgileri; her türlü bilgi lafta kalmamış semâvât ve arz meydana gelmiş. Karşınızda muazzam bir eser var. Muntazam, tıkır tıkır çalışıyor. Üstelik "Tıkır tıkır" yapmadan çalışıyor, sesi bile yok, ses bile sıfıra indirilmiş. Güneşin dönüşünü hesaplıyorsunuz; ay tutulmasını, güneş tutulmasını, güneşin doğuş saatini, batış saatini, baharı, mevsimi hesaplayabiliyorsunuz. Çünkü nizam var, güveniyorsunuz.

"İleride böyle olup olmayacağı ne mâlum?"

"Canım işte ortada bir nizam var. Bir düzen olduğu için böyle olacağı belli." diyorsunuz.

İşte bu nizamın bir tanzim edicisi vardır. Ortada bir düzen varsa, dizim varsa, bir dizi varsa, bir dize varsa bunun düzenleyicisi vardır. Bir mısra okuyorsunuz.

"Bunu kim yazmış?"

"Kimse yazmamış."

"Ne demek kimse yazmamış?"

"Çocuk okumayı yazmayı öğrensin." diye bir torba harf götürdüm, harfleri masanın üstüne şöyle bir döktü, sıraladı, bir mısra meydana geldi.

Buna inanır mısınız?

Mümkün değil.

Harflerin çocuk tarafından tesadüfen masaya dökülmesinden ve yan yana tren gibi dizilmesinden bir mısra, bir şiir meydana gelir mi?

Olmaz. Gelmez, mümkün değil. Bir isim bile zor meydana gelir. Milyarda bir ihtimal. Beş-altı harfli bir isim bile kim bilir ihtimaller hesabına göre kaç milyarda bir oluşur. Yani muhakkak bir intizam var, o intizamı tanzim eden var.

el-Hamdü li'l-lâhi fâtıri's-semâvâti ve'l-ard. Yerleri ve gökleri yaratan Allah'a hamd edeceğiz. "Niye hamd edeceğiz?" diye bir duygu içine düşersen yerlere, göklere bak. Yere bir bak! Yüksek bir tepeye çık, Yûşâtepesi'ne çık; Boğaz'ın bir Kuzey tarafına bak, bir de Güney tarafına bak. Gör, Allah nasıl güzel yaratmış. Dağlar var, denizler var, çiçekler var, ağaçlar var, rüzgâr var, kokular var.

Bunlar nasıl oluyor? Hücre yığınından, atom yığınından bu kadar çeşitlenme nasıl oluşuyor?

Bir çuval hücre yok da ortada, bir ton hücre yok da, greyderle yığılmış hücre yok da bu güzellik, bu intizam ve bu gaye nasıl oluyor? Çam ağacı belli; çalışıyor, büyüyor, yaprakları, kozalakları var. Kozalakların içinden çam fıstığı yere düşüyor, oradan yavru çamlar meydana geliyor.

Tesadüf mü? Mümkün mü?

Değil.

Fâtırı's-semavâti ve'l-ard. "Bu gökleri, bu yeri ve bunların muhtevalarını, muhteviyatlarını –nereden başlarsan başla- yaratana hamd olsun."

Hamd Yaratan'ındır. Sen kabul etsen de etmesen de hamd etsen de etmesen de hamd O'nundur.

Şu, kendi kendine mi oldu?

Hayır, bu bir fabrika eseri. Mutlaka bir fabrika eseri; kendi kendine olması mümkün değil. Semavat ve arz da kendi kendine olmaz. Tabiatın eseri! "Tabiatın eseri" diyenler bir yorum getirmiyorlar, sadece inatlarından ismi telaffuz etmek istemiyorlar. Tabiatın eseri değil Allah'ın eseri ama "Allah" demek pis ağızlarına nasip olmadığından Allah onlara "Allah" dedirtmiyor.

Tabiatın eseri!

Tabiat ne? Tabiat dediğin ne?

Câili'l-melâiketi rusülâ. Ülî ecnihatin. "Nice kanatları olan melekleri elçi yapan." Mesnâ ve sülâse ve rubâa. "Üç, dört."

Yezîdü fi'l-halki mâ yeşâü. "Daha da dilediğini, daha fazla da yapar."

İnna'l-lâhe alâ külli şey'in kadîr. "Her şeye kâdirdir, sonsuz derecede kâdirdir, hiçbir şey ile mukayese edilmeyecek derecede, önünde imkânsızlık olmayan bir kudretle kâdirdir. Her şeyi; hilkati, yaratılışı arttırmaya, çeşitlendirmeye sonsuz güç sahibidir. Hamd; melekleri de iki kanatlı, üç kanatlı ve daha fazla kanatlı varlıklar olarak elçi olarak gönderen, gökleri ve yeri yaratan Allah'ındır."

Melekleri zikretmesinin hikmeti nedir?

Bizim görmediğimiz varlıklar var, biliyoruz. Göremediğimiz bazı varlıkları alet, edevat vasıtasıyla tespit edebiliyoruz. Görmememiz sebep değil; görmediğimiz pek çok şey var ama gerçekte var olduğunu biliyoruz. Onların varlığını biliyoruz. Melekler de öyle varlıklar.

Şu anda burada melek var mı?

Var.

Senin vücudunda melek var mı?

Var; 360 kadar melek var. Yerde gökte melekler var. Ve Allah, bunların bir kısmını elçiler olarak gönderiyor. Peygamberlerine elçi olarak göndermiş. Peygamber Efendimiz'e Cebrail aleyhisselam'ı göndermiş. Tabi bu da muazzam bir iş. "Melekler" diye varlıkları var, bu da enteresan. Bu varlıklar da insanlara haber getiriyor, peygamberlere Allah'ın emrini getiriyor. O da enteresan, şâyân-ı dikkat bir olay.

Mâ yeftehı'l-lâhu li'n-nâsi min rahmetin felâ mümsike lehâ. "Allah insanlara bir rahmet imkânı açtı mı onu kimse tutamaz, engelleyemez, mâni olamaz." Allah bir hayır kapısı açtı da, bir kuluna hayır vermeyi murat etti mi onu kimse engelleyemez. Peygamber Efendimiz'i seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn yapmış. Kimse engelleyemez; ne yahudisi ne hıristiyanı ne Kureyşîsi, ne mecûsîsi. Ne krallar, ne ordular ne katiller hiçbir şey yapamaz. "Allah, insanlara bir rahmet kapısı açtı mı o rahmet kapısını açmayı murat etti mi kimse engelleyemez, kimse mâni olamaz."

Vemâ yümsik felâ mürsile lehû min ba'dihî. "Men etmişse, vermemeyi murat etmişse, kimse de o rahmeti, o engeli kaldırıp da insanlara ulaştıramaz." Mümkün değil. Verirse O verir, keserse O keser. Verdiğini hiçbir kimse engelleyemez. Engellenmiş olan, vermemeyi murat ettiği bir şeyi de kimse sağlayamaz.

Ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî mina'l-lahi teâlâ'yı gösteren bir âyet-i kerîme. Birçok âyetler arasında bir tanesi de bu. Allah; "Bak dilersem yaparım, dilemezsem yapmam; dilersem veririm, dilemezsem vermem." diyor.

Bizim fakültede birisi doktora tezi yapmış. "Kur'an'a Göre İmanın Esasları" "Kur'ân-ı Kerîm'de ‘kader' kelimesi geçiyor ama geçtiği âyetlerde o kelimeler ölçü ve miktar mânasına kullanılıyor." diyor.

Ve enzelnâ mine's-semâi mâen bi-kader. "Biz gökten su indirdik." Bi-kader "kader ile indirdik, ölçü ile indirdik." diyor. Binâenaleyh, kendisi Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinde kaderi görememiş.

Mâna bazen kelimelerde olmaz, paragraflarda yatar. Bazen bir kitabın "bir ana fikri" vardır. Kelime olarak hiç söylenmez ama o kitabın "ana fikri" vardır. Âyetin "ana fikri" vardır.

Şu âyet-i kerîmeyi görmüyor musun?

"Allah insanlara bir rahmetin kapısını açtı mı kimse engelleyemez, vermeyecek oldu mu da kimse verdiremez." diyor.

Bu kader değil mi?

Kader.

Muhterem kardeşlerim!

Allah insana gerçekleri anlayabilecek nur vermeli. "Basîret" dediğimiz, "gönül gözü" açık olmalı. Gönül gözü kapalı oldu mu bu gözlerin görmüş olması kıymet ifade etmiyor. Âyeti görüyor ama atlıyor. Görüyor ama mânasını kavramadan geçiyor.

O halde birkaç hakikati buradan hemen çıkaralım: Bir kere "Müsterih olun, rahat olun; rızık için, geçim için, meslek için endişe etmeyin. Allah size bir rahmet nasip etmişse kimse engelleyemez,gelecek. Rızkınız sizi eceliniz gibi arıyor."

Ecelden kaçabilir misin?

Kaçamazsın.

Rızkından kaçabilir misin?

Kaçamazsın. Gelir ağzına girer. Uyurken ağzına akıtırlar. Mutlaka gelir. Bir kere bu rahatlık içinde olun; harama, yanlış kazanç yollarına hiç tenezzül etmeyin.

Neden?

Sana rızık gelecek.

Niye haramdan gelsin?

"Haramdan gelmesini istemiyorum." de, rahat dur.

Haramdan gelmesini istemeyince helalden gelecek.

Allah insanın önüne iki imkân çıkarır; bir helal imkân bir haram imkân. Ama gelecek olan aynı şeydir, aynı miktardır. Eğer acele ederse, edepsizlik, imansızlık, günahkârlık, âsîlik ederse haramdan gelir. "Yok, ben helalinden istiyorum." derse aynı rızık döner dolaşır, helalden gelir.

"Hocam, misal ver!"

"Böyle şeyleri nereden biliyorsun? Oturduğun yerden koca koca lafları nasıl söylüyorsun?"

Yusuf aleyhisselam'ın hikâyesine bakalım. Yusuf aleyhisselam'ın Zeliha validemiz ile mâcerâsını düşünelim. Bir mâcerâsı oldu. Yusuf aleyhisselam esir olarak saraya girdi ama çok güzel, çok ahlâklı bir insan, erkek güzeli, güzeller güzeli. Köle olarak satın alındı, evlatlık olarak benimsendi. Zeliha onu gördü, dayanamadı. Aklı gitti, gönlü takıldı. Ve kapıyı kapattı.

Ve kâlet heyte lek. "‘Haydi gel!' dedi."

Ama o ne dedi?

"Ben Allah'tan korkarım" dedi, Allah'tan korktu. Bir kadına kavuşacak; imkân var, kadın asil, belki birçok kimsenin temenni edip de ele geçiremediği cinsten, müstesna, asaletli, soylu bir kadın.

Ama Yusuf aleyhisselam ne diyor?

"Ben Allah'tan korkarım."

Kadın hücum ediyor, Yusuf aleyhisselam kaçıyor. Kadın gömleğine yapışıyor, o zorluyor; gömleği arkadan yırtılıyor.

Tam kapıda da kadının kocası kapıyı açıyor, o manzarayla karşı karşıya geliyor.

"Bu ne hal?" diye soruyor.

Kadın diyor ki;

"Senin karın için kötülük isteyen bu kölenin hali ne olur?"

"Bu bana tecavüz etmek istedi, sen bunu cezalandır." diyor, yani bocalayıp durumu kurtarmaya çalışıyor.

Yusuf aleyhisselam gayet sakin, diyor ki;

"Hayır! O teşebbüs etti, ben de kaçtım."

O mu doğru söylüyor, bu mu doğru söylüyor?

Birisi diyor ki; "Bunun çözümü kolay; gömlek önden yırtılmışsa o zaman kadın doğru söylüyor, demek ki erkek saldırmış, kadın ‘yapma, etme' derken gömleği yırtmış. Tamam, o doğru. Arkadan yırtılmışsa erkek doğru söylüyor, kadın yalancı."

Bakıyorlar ki gömlek arkadan yırtılmış.

Sonra ne oldu?

Seneler geçti ama sonunda Yusuf aleyhisselam ile Zeliha hatun evlendiler. Kocası öldü, dul kaldı, o hapisten çıktı, neticede yine evlendiler. Demek ki kader bunların evliliklerini yazmış. Yazmış ama bu evlilik ya haramdan olacaktı ya helalden olacaktı. Yusuf aleyhisselam diretti, helali tercih etti; Allah helalinden nasip etti.

Ama orada bir ayrıntı var:

Ve lekad hemmet bihî ve hemme bihâ levlâ en raâ burhâne rabbihî. "Eğer Rabbinin burhanını, delilini, alâmetini, işaretini görmemiş olsaydı. Yusuf aleyhisselam'ın da canı çekmişti, o da onu istemişti." deniliyor. Ama Rabbinin burhanını, delilini gördü de onun üzerine durdu.

Nedir o bürhan? Ne gördü Yusuf aleyhisselam?

O da biraz bizim tasavvufla ilgili. Tabi bilemeyiz, eski zamanın bir hadisesi, Peygamber Efendimiz'den de çok önceleri olmuş bir olay. Ama kitaplarda böyle bir rivayet var, sıhhatini Allah bilir. Karşısında Yakub aleyhisselam'ın hayalini görmüş; Yakub aleyhisselam elini ısırıyormuş. "Evladım! Ne yapıyorsun sen?" gibilerinden. "Ne oluyor? Sen peygamber çocuğusun, sen bu işe bulaşacak bir insan değilsin, bu ne hal?" demek istiyor.

Yakub aleyhisselam Filistin'de, Kenan ilinde.

Yusuf aleyhisselam'ın başından geçen bu olay Mısır'da oluyor.

Arada çok büyük mesafeler var, kilometreler var. "Yakub aleyhisselam, ‘Ne yapıyorsun evladım?' diye görünmüş, o da babasını görünce aklını toparlamış." deniliyor.

Doğru rivayet, eğri rivayet, sağlam rivayet, çürük rivayet o başka fakat buna, "uzak mesafeden görünebilmek" diyorlar. Olağanüstü bir hadise. Evliyânın kerâmâtı, enbiyânın mûcizâtı var. Bu böyle "olağanüstü bir olay" olarak zikrediliyor.

Olur mu?

Olur.

Kadere inanmış olacağız, rızık için endişe etmeyeceğiz. Çünkü Allah, rızkı da takdir etmiş. O da bir ölçü ile sana gelecek. Helali tercih edeceksin. Gelmeyene üzülmeyeceksin, esef etmeyeceksin; gelenin şükrünü eda etmeye çalışacaksın. Lütuf ve rahmet Allah'tandır. Onun için insanın o şuur içinde olması lazım.

Ve hüve'l-azîzü'l-hakîm. "Allahu Teâlâ hazretleri izzet sahibidir." Kimse O'nun fevkinde olamaz. Aziz olan O'dur, galip olan O'dur, sözü geçen O'dur, dediğini yaptırtan O'dur. Hakîmdir, her şeyi hikmetle yapar. Allah'ın her olayında, her hadisesinde hikmet vardır. Siz münevver kimseler olarak onları anlamaya çalışın.

Yâ eyyühe'n-nâsü'zkürû ni'meta'l-lâhi aleyküm. "Ey insanlar! Allah'ın size bahşetmiş olduğu nimetleri unutmayın, hatırlayın." "Benim üzerimde Allah'ın ne nimetleri var?" diye düşünün.

Falanca insan hasta, sen sıhhatlisin. Sıhhat bir nimet! Falanca adamın gözü kör, senin gözlerin görüyor. Göz bir nimet! Falanca adam tahsilini tamamlayamadı, ben üniversiteye geldim. Bu bir nimet! Falanca adam komünistlerin arasına düştü, dağda, şimdi jandarmayla çatışıyor, benim arkadaştı, okuldan tanıdığım kimseydi; elhamdülillah ben mü'minim. İman büyük nimet!

Nimetleri hatırlayın, Allah'ın nimetlerini unutmayın. Tabi o nimetlerin sahibine karşı vazifeniz de olacak.

Hel min hâlikın gayru'l-lâhi yerzükuküm mine's-semâi ve'l-ard. "Gökten, yerden sizi çeşitli nimetlerle rızıklandıran başka bir hâlık, yaratan mı var?"

İşte Allah!

Yerden otları, sebzeleri bitiren, ağaçlarda meyveleri tatlandıran, gökten yağmuru yağdıran, güneşi çıkaran başka biri mi?

Hepsini yapan Allah. Lâ ilâhe illâ hû "O'ndan gayrı ilâh yok."

Fe ennâ tü'fekûn. "Ey insanlar! Nasıl da bu gerçekleri göremiyorsunuz, anlamıyorsunuz da aldatılıyorsunuz, kandırılıyorsunuz." Nasıl böyle bir iftiraya, Allah'a karşı yapılan yalan isnatlara kapılıyorsunuz, onları esas sayıyorsunuz.

Âyetin başında yâ eyyühe'n-nâs demesini şimdi anladık. "Ey insanlar!" diyor. Yani daha ziyade inanmayan insanlara ve tüm insanlara bir ihtar var.

"Ey insanlar! Şu etrafınıza baksanız gerçeği göreceksiniz. Nasıl oluyor da bu gerçekleri kavrayamıyorsunuz da kâfir olarak kalıyorsunuz, imana gelmiyorsunuz. Bu gerçekler varken nasıl aldanıyorsunuz?"

Demek ki insan aklını, duyu organlarını kullanırsa, mukayeseler yaparsa, çevresini iyi incelerse gerçekleri görebilecek. Bu, ifade ve işaret olunuyor, bu isteniyor. Dikkat edilirse Allah'ı tanımamıza, Allah'ın bize çok nimetler verdiğini anlamamıza teşvik var. Bizden bu isteniyor. Hayatın en mühim olayı budur, ilk mühim olay budur. Bunda bir kusurumuz, eksiğimiz varsa ötekilerin hepsi boşa gider, hiçbir şey elde edemeyiz. Bu husus en önemli husustur.

Biz de bunu anlamış insanlarız; elhamdülillah. Müslümanlar ve mü'minler olarak hayatımızın gayesi, temeli, bütün duygularımız, düşüncelerimiz odur.

Bizi bu salonda toplayan da iman duygusudur. Bizi öteki gençlerden farklı kılan; sporla, sinemayla, eğlenceyle meşgul etmeyen, sorumluluk duygusu taşıtıp da halkımıza karşı, öbür ortadan insanlara, nâsa karşı, sıradan insanlara karşı görev duygusuna sahip kılan Allah'a hamd olsun! Bu güzel bir şey, teşvik ediliyor. En mühim işimiz bu.

Sonra, Peygamber Efendimiz'e bir teselli var:

Ve in yükezzîbûke fe-kad küzzibet rusülün min kablike. "Ey Muhammed! Ey resûlüm! Ey benim elçim! Ey mübarek insan! Ey güzel ahlâklarla mütehallik olan; hassas, duygulu, herkesin iyiliğini isteyen, ‘herkes imana gelsin de cennete girsin' diye çırpınan peygamberim! Onlar seni reddederlerse sözlerini yalan sayarlarsa, yalan söylüyorsun sanırlarsa, sen doğru söylüyorsun ama onlar seni tekzip ederlerse, yalan söylediğin kanaatiyle sana öyle yan yan bakarlarsa, inanmadan bakarlarsa; bak, bu ilk defa senin başına gelen bir olay değil.

Fe-kad küzzibet rusülün min kablike. "Senden önceki peygamberlere de böyle bu muamele yapıldı." İnsanoğlu karşısındakine kolay inanmıyor.

Hocamızdan bana bir vazife geldiği zaman, ihvanımızın hizmeti vazifesi verildiği zaman ben de çok üzülüyordum.

Hâdimü'l-fukarâ diyorlar.

Ne demek?

Fukarâ, "dervişler" demek. Hâdimü'l-fukarâ, "Dervişlerin hizmetçisi, hizmetçi." demek. Bu hizmet vazifesi geldi. Tabi "madem biz hizmet yapıyoruz, binaenaleyh şöyle olsun, böyle olsun." filan derken çeşit çeşit laflar, ileri geri bir sürü şeyler oluyor. Ben de üzülmemeyi öğrendim. Peygamberlere bile böyle şeyler oluyor.

Ve ila'l-lâhi türceu'l-ümûr. "Bütün işler Allah'a döndürülür, Allah'a râcîdir." Sonunda Allah'ın huzurunda iş belli olacak.

Peygamber Efendimiz'in; "Bu peygamberdir, peygamberlik müessesesinden mezun olmuştur." diye bir şehadetnamesi, vesikası, belgesi; mühürlü, çerçeveli, kenarı süslenmiş bir diploması var mıydı? Böyle bir şey var mı?

Yok. Onlar "sen peygamber değilsin" dedikleri zaman Peygamber Efendimiz ne diyor?

Kefâ bi'l-lâhi şehîden beynî ve beyneküm. "Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter."

Sen ister kabul et ister kabul etme.

Ve ila'l-lâhi türceu'l-ümûr. Sonunda Allah'ın huzuruna gideceksin, orada belli olur. "Er yarın Hak divanında belli olur." diyor şair. Er, yarın Hak divanında belli olur! Şimdi öyle deniliyor, böyle deniliyor. İftiracılar o zaman mahzun olacaklar, mahrum olacaklar. Yanlış söz söyleyenler görecekler.

Yâ eyyühe'n-nâs. İnne va'da'l-lâhi hakkun. "Allah'ın vaadi doğrudur, haktır." Allah "âhiret var" dediyse olacak. "Cennet var" dediyse vardır. "Ceza ve cehennem var dediyse, o da var. "Mîzan ve hesap var" dediyse, tartma ölçme var.

Saz şairi; "İçinde mi dışında mı, püskülünün ucunda mı? Şeytan bunun neresinde?" diyor, dalga geçiyor.Vaiz; "saz çalgıdır, doğru değil" demiş. "Şeytan içinde mi dışında mı?" diye soruyor.

Hem içinde hem dışında, hem sende, hem senin kafanda hem kalbinde, hem senin çevrende, püskülünün de ucunda, her yerinde. Sarmış, yığılmış. Dalga geçiyor; "Kadı gibi haram yemez, mahkemedeki hâkim gibi haram yemez, durduğu yerde durur." diyor. Durur ama içki meclisinde herkesi keyiflendirir. "Off be! Bir kadeh daha ver, çok efkârlandım." dedirtir.

İnne va'da'l-lâhi hakkun. "Allah'ın vaadi haktır, gerçektir, hakikattir; olacak."

Felâ teğurrennekümü'l-hayâtü'd-dünyâ. "Sizi şu andaki, hayatınızın içindeki olaylar, meşguliyetleriniz, şu andaki rahatınız keyfiniz aldatmasın." Eviniz var, barkınız var, çevreniz var. İnkâr ediyorsunuz ama başınıza taş yağmıyor, bir şey olmuyor; yaşıyorsunuz. Hayâtü'd-dünya burada yeryüzü mânasında değil; "şu yakın hayat, içinde yaşamakta olduğunuz hayat" demek. Âhiret olacak, Allah'a döneceksiniz, işler Allah'ın huzurunda hallolacak, Allah'ın vaadinin hak olduğunu o zaman göreceksiniz. Bu dünya hayatındaki olaylar ve şu andaki imkânlarınız sizi aldatmasın.

"Yaşıyorum" diyorsunuz.

Öleceksiniz be! Toprak olacaksınız! Kemiklerinizle çocuklar oynayacak, mezarınız çökecek, üstüne ayyaşlar, esrarkeşler gelecekler. Geçen gün gazetelerde vardı. Bazı açıkgözler çıkmışlar, mezarları kazıyorlarmış. Kafa tarafından uç tarafını açıyorlar, eski ölülerin kafatasını çıkarıyorlarmış. Altın diş varsa onları soyuyorlarmış. Yani mezar soygunculuğu. Eskiden kefen soygunculuğu oluyordu, "bezdir" diye kefen soyuyorlardı. Şimdi ölünün altın dişini soyuyorlar. Bir zamanlar ne adamdı ama şimdi kafatası hırsızlarının elinde geziyor, dişlerini söküyorlar. Allah'ın vaadi haktır, âhiret var; dünya hayatı sizi aldatmasın!

Velâ yeğurranneküm bi'l-lâhil ğarûr. "Allah'ın azabından, gazabından, cezasından şeytan sizi gafil etmesin."

Bazıları; "Allah gafûrdur, rahîmdir" diyor, Allah'ın rahmetine aldanıyor, cezasını unutuyor.

Bu günahı niye işliyorsun? Niye böyle açık saçık geziyorsun? Niye içki içiyorsun?

"Allah gafûrdur, rahîmdir, boş ver. Allah benim gibi bir kulu mu cezalandıracak?" diyor, rahmetinin genişliğine aldanıyor. Bu bir aldanma. Veya bazısı da; "Yok öyle şey canım! Hayat ancak bu hayattır, başka hayat yok. Yaşayacağız, öleceğiz; ölünce her şey bitecek, arkasından ikinci bir hayat gelecek değil. Vur patlasın, çal oynasın!" diyor. Usta bir aldatıcı olan şeytan veya çeşit çeşit aldatıcılar sizi Allah'ın cezasından da, azabından da, ikâbından da aldatmasın.

Dünya hayatı aldatıcıdır. İnsanı birkaç türlü aldatır. Keyifler, zevkler, manzaralar, mesire yerleri. Nerede güzel manzaralı bir yer varsa oraya bir gazino kurulur; panaromik, döner mekanizmalı. Bakarsın içki, dansöz, kumar ve her türlü günah! Orada Allah'ın kudretini temaşa edip de ibadet etmek yerine olmayacak şeyler var. Eskiden nerede bir dağ başı varsa orada bir ibadethâne yapılmış. Bir âbidin, bir râhibin, bir zâhidin ibadethânesi olmuş. Şimdi nerede bir manzaralı yer varsa belediye orada bir döner gazino yapıyor. Antalya olsun, Afyon olsun her yerde, şimdi en manzaralı yerlerde günah işleniyor. Allah insanı şaşırtmasın!

İnne'ş-şeytâne leküm adüvvün fe'ttehızûhü adüvvâ. "Aldatıcıların başı, insanı asıl aldatan şeytandır.O sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman edinin."

"Benim esas düşmanım şeytandır." diye siz de bu şuura erin ve şeytanın düşmanlığına karşı siz de ona düşmanlık edin.

"Seni kör şeytan seni! Sen beni aldatmaya çalışıyorsun, seni hınzır seni!" -Hınzır da değil tabi, daha fena- diye müslüman ona düşmanlık edecek ve onun dediğini yapmayacak.

İnnemâ yed'û hizbehû li yekûnû min ashâbi's-saîr. "O insanları kendisinin tarafına, kendisinin partisine çağırıyor." Hizb; "parti, grup" demek. "Kendi ekolüne, grubuna, partisine çağırıyor."

Li-yekûnû min ashâbi's-saîr. "‘Cehennem ateşi sahiplerinden olsun, oranın ahalisinden olsun' diye insanların ayağını kaydırmaya çalışıyor, ‘cehennemlik olsunlar' diye uğraşıyor."

Ellezîne keferû lehüm azâbün şedîd. "Kâfirlere Allah'ın şiddetli bir azabı vardır." Kâfir olanlara; gerçekleri, imanı inkâr edenlere.

Ve'l-lezîne âmenû ve amilü's-sâlihâti lehüm mağfiretün ve ecrün kebîr.

Ve'l-lezîne âmenû. "O kimseler ki iman ettiler" Ve amilü's-sâlihâti. "Salih, iyi icraatta bulundular, hayırlı işler yaptılar." Lehüm mağfiretün ve ecrün kebîr. "Onlar Allah'ın mağfiretine erecekler, onlara Allah'tan mağfiret ve büyük ecir vardır." İman ve imanının gereği olan eylem ve çalışma. Amilü's-sâlihât. "Çok, çeşitli, uygun icraatlar, hayırlı işler, sevaplı faaliyetler." Bir tane değil, tek yönlü değil; çeşitli ve çok yönlü.

Onun için çok yönlü çalışacaksınız! Fevkalâde aktif olacaksınız!

"Efendim, dervişler miskin olur!"

O senin iftiran. Yalan!

Savaşta çarpışan derviş, nefsiyle çarpışan derviş. "Cami yapılsın" diye sessiz sedasız taş taşıyan derviş. Geceleyin kimse görmeden hayır, sadaka veren derviş. "Gösteriş olmasın" diye salih icraatını zikretmeyip boynunu büküp sessiz sedasız, hiçbir şey bilmiyormuş gibi duran derviş. Kendisini senin karşında "ben âciz, ben nâçiz, ben günahkâr, ben fakir" diye küçük gösteren, "kibre, gurura düşmesin" diye mütevazı davranan derviş. Ama buna rağmen ne iş olmuşsa dervişlerden olmuş! Hangi hayırlı faaliyet olmuşsa dervişlerden olmuş. Onu eskiler de biliyor. Savaşlarda da öyle. Derviş; "Allah yolunda şehit olayım." diye gelmiş ve çarpışmış.

Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullah ile,

Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyyetim!

Padişahlar "Allah'ın fazl u keremiyle ve her birisi erenlerden olan, ricâlullah olan erler ile evliyâ ile ehl-i küfrü kahretmek durumunda olduklarını" biliyor. Ordusunda erenlerin, evliyânın, dervişlerin, Allah ehli insanların olduğunu, onlarla zafer kazandığını biliyor.

Onun için salih ameller, salih icraatlar yapacaksınız. Salih, iyi işler yapacaksınız. Hayırlı işler yapacaksınız. Sizden öncekiler yaptılar, gittiler. Size camiler, vakıflar, medreseler bıraktılar. Şimdi bir tanesini kiraladığımız zaman sevincimizden uçuyoruz. Çeşmeler, yollar, köprüler yaptılar. O zamanın imkânlarıyla cihat ettiler, düşmanı defettiler. İmanın yayılması için gayret gösterdiler. Diyar diyar gezdiler. İnsanlara hakkı anlattılar, hayrı anlattılar. Allah rızası için daha bizim bilmediğimiz nice nice hayır hasenât işleri yaptılar. Açları doyurdular, çıplakları giydirdiler. Değil insanlar, yaralı hayvanları bile tedavi ettiler. Uyuz hastalığına tutulmuş hayvanı merhemlediler, köpeklere baktılar; ayağı kırık, kanadı kırık kuşları tedavi ettiler. Tüm insanlardan ayrı, tüm canlılara yönelik bir duygu içinde oldular.

Şeyh efendinin birisi müritlerine "çiçek toplayın" diyor. Herkes kucak kucak çiçek toplayıp getiriyor. Bir tanesi tek bir çiçekle geliyor.

"Evladım, sen niye bir tanecik çiçekle geldin bakalım?" diye soruyor.

Biliyor ama "ötekiler anlasın" diye ona söylettirecek.

"Efendim, hangi çiçeğe elimi uzattıysam, zikrini tesbihini sezdim, koparmaya kıyamadım. Baktım bu çiçek kırılmış, tesbihi bitmiş; onun için bunu aldım, getirdim." diyor.

Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdihî velâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm. "Allah'ı zikr ü tesbih etmeyen hiçbir varlık yok ama siz onun zikrini, tesbihini sezemiyorsunuz." "Kuş da, ağaç da, çiçek de zikrediyor." diye Kur'an söylüyor. Şairler söylemiyor; edebî bir benzetme değil, duygusal bir yaklaşım değil.

Tabi o da bir varlık. Sen de bir varlıksan. Aslında sen bir varlık değilsin, milyar varlıksın. Senin içinde kan hücreleri, deri hücreleri, kemik hücreleri var. Sen bir konfederasyonsun. Federasyon bile az gelir! Sen bir âlemsin, sen bir kâinatsın. Sen bir devletsin. Sen bir imparatorluksun! Senin vücudun birçok şeyden müteşekkil. Çiçekte daha az var.

Sen Allah'a kulluk edersin de o etmez mi? Sen Allah'ı zikredersin de o etmez mi?

O daha iyi eder çünkü onda nefis yok, çünkü onda Allah'ın emrine aykırı hareket etme temayülü yok. Allah ne derse ancak onu yapıyor. Allah sana bir kabiliyet vermiş, bir hürriyet vermiş, bir irade-i cüz'iyye vermiş; kâh hayra gidersin kâh şerre, kâh o tarafa yalpalarsın kâh bu tarafa.

Evet, bir âlemsin ama farkında değilsin. Kendi kıymetinin, izzetinin, sana verilen nimetlerin şükründe değilsin. Yaratanının sana iyiliklerini kavramış değilsin. O'na kulluk etmenin gerektiğinin zarafetine, edebine ulaşmış değilsin de ondan yapıyorsun. Evet, birçok meziyetlerin var ama taştan bile gerisin, hayvandan bile gerisin çünkü Allah'ı tanımıyorsan, Allah'ı bilemiyorsan, O'nu bulamamışsan, sevememişsen, hamd duygusu içinde değilsen, "elhamdülillah" derken sevgiden coşup gözlerin yaşarmıyorsa, Kur'an âyetlerini okuduğun zaman tüylerin diken diken olmuyorsa sıfırsın, hayvan gibisin, belki hayvandan da aşağısın.

Ülâike. "O kimseler." Ke'l-en'âmi. "Hayvanlar gibidir." Bel hüm edal. "Bilakis daha da sapıktırlar."

Çünkü hayvanlar hiç olmazsa yaradılışına uygun, standart bir çizgide gidiyor. Ama sen Allah'ın senden istediğini yapmadığın zaman yaratılış gayene aykırı yola sapmış oluyorsun. Daha beter bir duruma düşmüş oluyorsun. "Sen" dediğim, günahkâr insanlar. Onlar o duruma düşmüş oluyor.

Muhterem kardeşlerim!

İşte hayat bu. İşte iman, işte din bu; Allah'ı bilmek, bulmak, sezmek, sevmek, ona kul olmak, salih icraat yapmak; şeytanın düşman olduğunu bilmek onunla savaşmak, inkârın çıkmaz olduğunu, uçurum olduğunu bilmek, o tarafa yanaşmamak. İmanın hayat olduğunu nur olduğunu bilmek, ona yapışmak. Hayatın önemi, aslı, esası, gayesi, hedefi bu.

Li-yeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ. "Allah bizi, ‘hangimiz daha güzel icraatta bulunacak, o ortaya çıksın.' diye, ‘imtihan olunmak için' yaratmış, dünyaya göndermiş." Bunu belirtmek için. Yani "biz bilelim" diye, yoksa elbette her şey O'nun mâlumudur. Acaba hangisi daha iyi amel icra edecek, salih amel işleyecek, hayırlı işler yapacak? Hangisi daha üstün kul olacak? Yarışacaklar. Bu hayat böyle devam etmeyecek; ne sizde ne bizde.

Bir bitmeyecek zevk verirken beste…

Bir tel kopar, âhenk ebediyyen kesilir!

"Bu hayat bir beste gibi çok zevkli bir tarzda devam edip dururken bitiverecek. Tel kopacak, ses kesilecek, ömür bitecek."

Ne zaman bitecek?

Kim bilir belki yarın,

Belki yarından da yakın.

Böyle bir toplantı oluyor, oradan çıkıyor. Allah korusun, hıfzeylesin, karşı sokağa geçerken araba çarpıyor. Az önce toplantıda beraberdik!

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn.

İzâ mâte'l-insânü fe-kad kâmet kıyâmetühû. "İnsan öldü mü onun kıyameti kopmuş demektir." "Özel kıyameti, şahsî, kişisel kıyameti kopmuş" demektir. İnsan öldü mü, öldü. Tamam. Onun kıyameti kopmuş, onun işi bitmiş.

İşte bu kıyamet hepimizin başında. Ama millet bu kıyametten hiç endişe etmiyor.

"Acaba Saddam'ın Ortadoğu'daki karıştırmalarından kıyamet kopacak mı?" diye tir tir titriyor. Korkma! Bir buçuk ay daha var. Ne korkuyorsun? Adama bir buçuk ay müsaade verdiler; "buradan çık" dediler. Nasreddin Hoca'nın dediği gibi; "ya Timur ölür ya eşek ölür ya ben ölürüm" demiş. Daha bir buçuk ay var, dur bakalım.

Bakalım bir buçuk ay yaşayacak mısın? Yaşayacak mıyız?

Allah bilir.

Sen asıl özel kıyametine hazırlan! Şahsî, kişisel kıyametin senin başının ucunda, akbaba gibi dönüp duruyor. Sen ona hazırlan!

Ama insanlara bundan güzel fırsat olmaz. Fevkalâde, nefis bir fırsat. İşte Saddam, dünyaya meydan okuyor. İşte Amerika, Suudi Arabistan'a asker yığıyor. Şaka mı yapıyor, blöf mü yapıyor? Söylemeyeceğim. Meraktan çatlasanız söylemeyeceğim. Ne olduğu belli değil. Ama bir oyunlar dönüyor.

Ne yapacaksın?

Eğer Allah sana bir işaret vermişse o işarete göre hareket edersin.

Allah herkese özel işaret vermemiş. İnsan o zaman ne yapacak?

Aklını kullanacak. Allah zaten akıl vermiş, yetmiyor mu? Aklını kullanacak.

İki türlü hazırlanacaksınız.

Bir; en ters ihtimale göre.

İki; en müspet ihtimale göre.

Madem ikisi de muhtemeldir; o halde o ihtimali nazar-ı dikkate alıp tedbir alacaksınız.

Ben aylar önce bir yazı yazdım. Dedim ki;

"Erzak depo edin, silah alın. Av tüfeği alın, fişek alın. Gidin avcılar klübüne kaydolun. Hazırlık yapın. ‘Olmadık bir durum olursa ne yaparız? Sular kesilirse ne yaparız?' diye düşünün, tedbir alın."

Bazıları bizimle alay etmişler, bu konuda bazı sözler söylemişler. Söyler tabi, herkesin ağzı torba değil ki büzesin. İp çekip kapatıp çevirdikten sonra "içindeki pirinç dışarıya çıkmayacak" diyemezsin. İnsanın ağzı torba olmadığından, büzülemediğinden herkes bir şey söylüyor. Ama insanlar ağzından çıkan her sözün sorumlusu oluyor. Sözün vebali var.

Allah hayırlı sözler söylemeyi nasip etsin.

Halkımızı, genel olarak Türkiye halkını çok gafil olarak görüyorum. Çünkü o Kuveyt hadiseleri ilk olduğu zaman millet yine plajdaydı, kumardaydı, keyifteydi, zevkteydi. "O taraftan bu tarafa kurşun gelmez." diye düşünüyor. Bir kurşun atılsa Kuveyt'ten bu tarafa gelmez. O burada rahat. Denizde keyfine, zevkine, içkisine, kumarına, eğlencesine devam ediyor. Bu yanlış bir şey. İnsan her an olağanüstü birtakım şeylerle karşılaşabilir, hazırlıklı olması lazım.

Başka ülkeleri ben sizden biraz daha fazla gezmiş olabilirim. İslâm ülkeleri içinde özel bir konumumuz, saygınlığımız var. Ve bir de kalitemiz, seviyemiz var. Herhalde Suriye'den daha ileriyiz, Irak'tan daha üstünüz; eleman bakımından Mısır'dan daha fazla gelişmiş durumdayız. Hilâfetin bizde olduğu zamanlarda ülkemiz; dünyadaki İslâm ülkelerinin, reisi, lideri, yöneticisi durumundaydı ve herkes bize saygı duyuyordu. Hâlâ o sebepten saygı duyuyor. Bu saygınlık içindeydik. Onun için bizim elbette yalnızca Türkiye'nin menfaatleri için düşünmememiz lazım.

"Türkiye'nin menfaatleri" dediğimiz zaman Almanya'daki işçilerimizi ihmal edebilir miyiz?

Edemeyiz.

Suud'daki işçilerimizi, Irak'taki şirketlerimizi ihmal edebilir miyiz?

Edemeyiz.

Kerkük'teki, İran'daki, Azerbaycan'daki soydaşlarımızı inkâr edebilir miyiz? İhmal edebilir miyiz?

Edemeyiz.

Soydaşımız değil de dindaşımız; Afganistan'da, Bangladeş'te Hintliler eziyor. Altın Tapınak çevresinde, Keşmir'de ezâ cefa ediyorlar.

Üzülmüyor muyuz? Üzülmemeli miyiz, ilgi duymamalı mıyız?

Bir yazar bizim hakkımızda 50-60 sayfalık bir yazı yazmış. Diyor ki;

"İslâm Mecmuası Nikaragua'yla, Orta Amerika'yla ilgilenmemiş."

Doğru. Hem bilmediğimiz bir âlem olduğu için hem de bize çok uzak olduğu için bizi doğrudan doğruya ilgilendirmediğinden. Ama zulüm her yerde zulümdür. Biz yakın çevremizdeki şeylerle ilgilenmişiz. Belki orayla da ilgilenmek gerekir ama tabi doğruyu söylemek için gitmek araştırmak lazım. Biz onları yapamamışız; Cumhuriyet yapmış, belki başka solcu gazeteler yapmış olabilir. Biz yapmamışız; "Daha evrensel olsa, zulmün karşısına daha geniş ölçüde çıksa" diye bizim mecmuayı tenkit etmiş.

Onların istediği genişlikte olmasak bile çok yerlere karşı sorumluluğumuz var. Çok kimsenin bize ümit ve bel bağlamışlığı var.

Bulgaristan'da Bursalı bir tüccar arkadaşımız hapse girmiş. Oraya gitmiş, içeri almışlar, hapsetmişler. "Hapiste bir adam var, gardiyanlara meydan okuyor." diyor. "Osmanlılar gelecek, ben dışarı çıkacağım, o zaman ben size gösteririm." diyormuş. Bulgaristan'daki mahpus hâlâ bizim gidip de kendisini kurtaracağımızı düşünüyor. O ne düşüncede, biz ne havada! Bunun için biraz üzülmeliyiz. Yunanistan'daki, Azerbaycan'daki kardeşimiz bizden medet umuyor; bize ihtiyacı var.

1976-77 senesinde Bağdat'ta bir asker benim yanıma geldi.

"Siz Irak'ta Türk kardeşleriniz olduğunu biliyor musunuz?" dedi.

Kerkük şivesiyle Türkçe konuşuyor.

"Elbette biliyoruz." Dedim.

"Hayır! Bilmiyorsunuz!" dedi. Birden sinirlendi.

"Kardeşim, biliyoruz." dedim.

"Bilmiyorsunuz!" dedi, çok asabîleşti.

Yüzbaşı geldi; "Ne oluyor?" dedi. Asker oradan geçen bir yolcuyla münakaşa ediyor, hemen yüzbaşısı geldi. Tabi biz Türkçe konuşuyoruz, yüzbaşısı Arap. O gelince bir şey demedi. Adam bize küskün, kırgın. "Kerkük'te sizin gibi Türkçe konuşan insanlar var mı?" diye bana soruyor. Ben de "var, biliyorum" diyorum. "Hayır, bilmiyorsunuz!" diyor. "Bilseniz böyle yapmazsınız!" demek istiyor. Ümidi bizde. Ezildikçe, katliama uğradıkça "ah!" diyor ve "biz bir şey yapamadık" diye bize kalp kırıklığı, gücenmesi olduğu anlaşılıyor. Üzüldüm, acı bir hatıra olarak bende öyle kaldı.

Kaldı ki biz burada şeftaliyi ağacından toplamayız, "para etmiyor" diye mahsulü yerinde bırakırız, domatesi denize dökeriz. Ama oralarda aç kardeşlerimiz var. Dünyanın birçok yerinde aç insanlar var. Çok hizmet imkânı var. Ortadoğu'da harp olduğu için ihracat yapamıyoruz. Afrika tok mu sanki? Afrika'da kardeşimiz yok mu? Sudan'da, Eritre'de, Habeşistan'da, Somali'de, başka nice yerlerde yok mu? Var. Ama ilgilenmemişiz. Kendimiz ayağa kalkmamışız ki başkasının elinden tutup kaldıralım. Kendimiz muhtacız! Nerede kaldı gayrıya himmet edelim. Öyle bir durumumuz yok. Çünkü kendimiz muhtacız.

O bakımdan sizlerden ısrarla her toplantıda istediğimiz şu;

"Önce kendini sâhil-i selâmete çıkar, kendini bir kurtar."

Nasıl kurtaracaksın?

İmanın sağlam olsun, işin âmâl-i sâliha olsun, icraatin salih icraat olsun. Sen önce Allah'ın bir sevgili kulu haline gel bakalım. Ondan sonra da başka müslümanlara elini uzat. Tabi başka müslümanlara el uzatabilmek için kendin kuvvetli olmak zorundasın. Maddeten kuvvetli olmak zorundasın; paran olacak, pulun olacak, hayır hasenât yapacaksın, onlara yardım edeceksin, bağışta, ikramda bulunacaksın. Bilgin, görgün, tecrüben, meslekî becerin, başarın olacak.

Ders çalışmaz, iş becermez, yaptığı işi yüzüne gözüne bulaştırır, verdiğin bir görevi başarısızlıkla sonuçlandırır; böyle bir kadro ile nereye varılır? Hiçbir yere varılamaz. Sahabe-i kirâm gibi iman dolu olması lazım. Bu olmadan olmaz.

Garaudy'nin kitaplarını okudum, "müstakbel İslâm âlemi, dünyanın İslâm'a ihtiyacı" konularında yazılarını okudum. "Bu halle İslâm, âleme fayda verecek." diye ummayın. Şu mevcut halimizle, bu külüstür, döküntü, teneke, tangır tungur halimizle İslâm'ı yüceltemeyiz. Kaliteli olmamız lazım, kalifiye olmamız lazım. Avrupalı'yı geçmemiz lazım.

"Milletler yarışmasında asrı yakalamak" diyorlar, bana çok ayıp geliyor. Bir kere "Batılılaşmak" sözüne müthiş içerliyorum! Ben niye Batılılaşayım? Ben Batılı değilim ki Doğuluyum. Niye ben Batılılaşayım? Batılı Doğululaşsın.

Niye ben onun gibi olacağım? Niye öyle olayım?

Onda bir meziyet varsa ben o meziyetleri alıp geliştirmeliyim.

İlim.

Tamam; ilmi alıp geliştireyim.

Araştırma; geliştireyim.

Çalışma; geliştireyim.

Teknoloji; bir işin metodunu, usulünü geliştireyim.

Ama niye Batılılaşayım! Niye onun gibi çatal tutayım, niye onun gibi giyineyim, niye onun gibi oturup kalkıp yatayım. Niye aile düzenim ona benzesin? Ne münasebet!

Bizde tam aksi yapılmış. Almamız gereken şeyler alınmamış, öğretilmemiş bile. Almamamız gereken şeyleri de kültür plantasyonu ile kafamıza ekmişler, yeşertmeye çalışmışlar. Onlardan asıl almamız gereken şeyi almamışız da onların uydusu, onların ferdi ama onlardan geri, onların kötü bir taklidi olmamız için gereken her şeyi almışız. Ya da onlara uydu olmamız için her şey ayarlanmış.

Biz istiyoruz ki mü'min olarak şahsiyet sahibi olalım. Geride ecdadımızın 1400 asırlık uygulaması var.

Müslüman olan bir insanın hayatı nasıl olur?

O uygulamayı göz önüne alalım.

Fatih nasıl bir insandı? İstanbul'u nasıl fethetti?

Biliyoruz ki asrının bütün teknolojik imkânlarını kullanmış. Herkes bunu söylüyor. Fatih'in bir sürü lisan bildiğini söylüyorlar.

Siz Rumca'yı, Bulgarca'yı, Latince'yi, Batı dillerini öğrendiniz mi?

Arapça, Farsça bilir misiniz?

Dininizin lisanı, Kur'an'ın lisanı olan Arapça'dan haberiniz var mı?

Fatih Sultan Mehmed 22 yaşındayken Arapça, Farsça, Rumca ve birçok dil biliyormuş. Çalışmış, yetişmiş. Kimsenin Fatih'e söz söyleyecek hali yok. Kimse tekniğinin karşısında duramamış. İman ve ilim bir arada ama ne Macar'a ne Rum'a ne Fransız'a ne de bir başkasına benzemiş. Topları dökmek için Macaristan'dan usta getirmiş olabilir ama giyimiyle, kuşamıyla, kıyafetiyle, sarayıyla, örfüyle, töresiyle her şeyiyle müslüman olarak kalmış.

Pakistanlı bir bilim adamının bir kitabını okudum, orada şöyle diyordu: "Japonlar Amerika'ya yenik düşünce bizden çok farklı bir metot uyguladılar. İkinci cihan harbinde yenildiler, istilaya uğradılar, hürriyetlerini kaybettiler. Esaretmiş, hürriyete kavuşmakmış gibi meseleleri bıraktılar, bir çalışma içine girdiler. O çalışma içinde mesleklerini, ekonomilerini geliştirdiler. Ondan sonra bir zaman geldi ki para, ilim, kadro ve eleman var. Altyapı tamam. İşte o zaman Amerikalılar'la masaya oturdular, harp etmeden onları ülkelerinden çıkardılar."

Biz şimdi altyapıyı kurmamışız, altyapımız yok. İslâmî altyapı yok, kadro yok, İslâmî zenginleşme yok, müesseseler yok. Bir şey yapmak istiyoruz, yapamıyoruz. Olmaz ki! Evin inşaatına bacadan başlanmaz. Zaten olmaz, havada durmaz ki. Temelden, altyapıdan başlayacaksın. Altyapıyı kurup yukarıya doğru inşa edeceksin. "Japonlar, bunun planını öyle uyguladılar." diyor. Almanlar'ın da öyle yaptığını görüyoruz. Onlar da istiladaydı. Almanya'ya gittiğimiz zaman görüyorduk; her türlü üstünlüğe sahip, Amerikan garnizonları vardı. Almanlar 50 sene çalıştılar, çalıştılar. Şimdi ayağa kalktılar, pazarlık yaptılar, Berlin Duvarı'nı yıktılar, bir birlik meydana getirdiler. İnsanın bünyesi kuvvetli olmadan mücadeleyi yenmesi mümkün olmuyor. Onun için yapısal görünümümüzü mutlaka kuvvetlendirmeliyiz.

Bu nasıl olur?

Kuvvetli fertlerle olur.

Bu binanın arkasına bir mescit yapılmış, tuğlaların üzerine bir tavan dökülmüş. İnşaat bakımından tavanın ağırlığı tuğlalara yükletilmiş.Kuvvetler bir beton direk üzerine alınmamış. "Acaba çeker mi çekmez mi?" diye mühendisler orada onu konuşuyordu, onun münakaşasındaydı.

Neden?

Çünkü tuğlanın bir yük taşıma kapasitesi var. Yukarıdan aşağı bastırma yükünü o tuğla çeker. Ama briketten yapılsaydı o ağırlığı çekmezdi. Demek ki briket malzemesiyle o duvar yapılmaz. Şimdi tuğladan yapılmış.

"Bu tuğla sağlam." dedim de;

"Yukarıdan baskıya iyi ama yandan sallanmaya bir şey yok. Konstrüksiyonu yekpare tutacak bir tedbir yok, oradan endişe ediyoruz." diyor.

Yukarıdan baskı olmasa da tuğlalar bir sallanmada yıkılabilir.

Misalden ana konuya geçmek istiyorum.

Tek tek kaliteli elemanlardan kurulu bir kadro kaliteli işler yapar. Yani kadro olacak ve kaliteli olacak. Verdiğin işi güzel yapacak. Bir işin yapılması için sonsuz sayıda teknik ve imkân olabilir veya belirli sayıda imkân olur. Bunların hepsi hesaplanır. Sonra en rantabl olanı seçilir. Bir işin yapılmasında sistem budur.

Dün akşamki konuşmamızda mühendis bir kardeşimizle görüşüyoruz:

"Rusya'nın çöküşü neden? Rusya'da hiç rantabilite hesabı yapılmıyordu. Devrim dolayısıyla herkes çalışma mecburiyetinde olduğu için ve ‘bir iş mutlak yapılacak' diye global olarak sonuca bakıldığından, hiç rantabilite hesabı yapılmadığından; işler rantabilitesi, kârlılığı olmayan, ucuz ve kestirme olmayan şekillerle yapıldığından bu yükler görünmez bir şekilde devletin kendi bütçesine ve bünyesine yüklendi. Rantabl olmayan çalışmalarla imparatorluğun bütün yükleri devletin omzuna yüklendi. Devlet bu yükün ağırlığı altında ezilmeye başladı, kaldıramaz oldu. ‘Perestroika ve glasnost' dedikleri çalışma ‘etrafındaki yükleri savurup atma çalışmasıdır.'" diyor.

Yani; "Ne haliniz varsa görün. Bundan sonra ben size ne ekmek getiriyorum ne yiyecek veriyorum ne yardım ediyorum. Başınızın çaresine bakın." deme durumuna gelip "kendisini kuvvetlendirme çalışmasıdır" diyor. Çünkü imparatorluk merkeziyetçiliği dolayısıyla Özbekistan'a da yardım etmesi lazım. Yardım etmeyince ona karşı isyan olacak. Özel bir hürriyet veriyor gibi görünüyor ama aslında kendisi sorumluluktan kaçıyor, yükü onun üstüne atmış oluyor. "Ne halin varsa gör" demiş oluyor. Kış gününde, ayazda çocuklarını sokağa atmış bir gaddar anne baba gibi. Hiçbir hazırlık yapılmamış, evde çok fazla şey de yok; "Çıkın dışarıya! Ne yaparsanız yapın!" demiş oluyor.

Biz de Türkiye'den bakarken; "Rusya'da bir yeniden yapılanma var, hürriyetler veriliyor." sanıyoruz. Adam hürriyeti verir mi? Azerbaycan'da verdi mi? Hemen tankları gönderdi, ezdi gitti. Yükü, onlara karşı olan sorumluluğunu üzerinden atıyor; "ne haliniz varsa görün" diyerek rahatlık tarafını tercih ediyor. Biz de "hürriyet var" sanıyoruz, seviniyoruz. Meseleleri doğru görmek lazım.

Ama o duruma neden gelmiş?

"Rantabilite hesabı yapmadığından" gelmiş. Her şeyin bir ölçüye, hesaba dayandığından gafil olduğu için sistemi dolayısıyla bunu başaramadığından o noktaya gelmiş.

Türkiye bir kalkınma hamlesi içinde, ben onun değerlendirmesini yapmak istemiyorum. Beni ilgilendiren, Türkiye'nin de hudutlarının çok ötesine taşan bir milyar insan, İslâm âlemi. İslâm âlemindeki gelişme. Hıristiyan âlemine, yahudi âlemine, komünist bloğa ve daha başka bloklara karşı mü'min kardeşlerimize yardım. Ötekilere karşı da irşat, tebliğ, İslâm'ı tanıtma ve onları doğru yola çekme çalışması. Bunların hepsi yeni nesil olarak sizlere bağlı.

Sizler Anadolu'nun muhtelif yerlerinden İstanbul'a gelmiş, Türkiye'nin tahsilli gençlerisiniz. Yarın öbür gün her biriniz iş arayacaksınız, bir devlet dairesine gireceksiniz. Yarının yöneticilerisiniz. Ve İran belki bizim kadar elemanı bol olan bir ülke değil. Irak, Suriye öyle değil. Libya'ya, Suriye'ye, Irak'a mühendislik ihraç etmeye başlamıştık. Belki İran'a da ihraç edebilirdik. Pakistan'ın da çeşitli yönlerden bize ihtiyacı var. Diğer İslâm ülkeleri de o tarzda olabilir.

O bakımdan biz, sizlerin mü'min-i kâmiller olmanızı istiyoruz. Kalp gözü açık insanlar olmanızı istiyoruz. Vicdan sahibi ve Allah'ın sevgili kulları olan erenlerden, evliyâdan olmanızı istiyoruz. Bu, bir.

Ondan sonra mesleğini bilen insanlar olmanızı istiyoruz. Doktorsanız doktor olun. Ama adam gibi doktor olun. Yarım doktor olup da candan etmeyin. Mühendisseniz yaptığınız salonun tavanı çökmesin. Ziraatçıysanız başarılı bir ziraatçı olun. Veterinerseniz başarılı bir veteriner olun. Hangi işi tuttuysanız güzel yapın. Çünkü "Allah tuttuğu işi güzel yapan kimseyi sever." diye hadîs-i şerîf var.Meslekî kalite istiyoruz. Biz sizin iyi, kalifiye eleman olmanızı istiyoruz. Hangi meslekteyseniz onu en güzel tarzda yapmanızı istiyoruz. Videocu, en iyi videocu olacak. Film banyocusu, en iyi banyoyu yapacak. Bir imalat, en kaliteli imalat olacak. İmalatın ismi ve garantisi olacak. "Ha o mu? Tamam, onunki güzeldir." Bu tarzda olması lazım.

Sonra Allah'ın size verdiği o vicdan ile iman ile İslâmî bilgilerle, İslâm'ı iyi bildiğiniz için müslümanların ve insanlığın hizmetine yönelmenizi istiyoruz.

İnne'l-lezîne âmenû ve amilü's-sâlihât. "İman, imanın arkasından iyi icraat, hayırlı işler" isteniyor.

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

Eser isteniyor sizden. Yapacağınız bir şeyler olsun. Arkada bırakacağınız, "İşte bu da benim hayrâtım, hasenâtım, amel-i sâlihim." diyebileceğiniz şey isteniyor. Biz bunu istiyoruz.

Türkiye'de bu yapılmadan, öteki taraflara da fayda kolay kolay gitmeyecek gibi görünüyor. Çünkü o ülkelerin yapısı bizden biraz daha zayıf. Bizim nüfus potansiyelimiz var, kültürel bakımdan daha çabuk gelişmişiz. Eskiden imparatorluğun merkezi olduğumuz için göreneğimiz daha yüksek. Başka ülkelerde saygınlığımız var.

Niye Afrika'ya bu kadar yabancı kalmışız? Niye Ortadoğu'ya ihracat yapamayınca Adana'nın narenciyecileri kan ağlamaya başlamış? Niye dünyayı daha iyi incelememişiz?

Mısır'daki ehramın içinde araştırma yapan Japon araştırıcısı, arkeoloğu. Türkiye'nin bilmem neresindeki yazma eseri inceleyen,Kur'ân-ı Kerîm hakkında yazı yazan Japon alimi.

Japon'un burada ne işi var? Konya'da Mevlânâ müzesinde ne işi var? Niye inceliyor?

Çünkü adam ilmin önemini, kıymetini ve verimliliğini anlamış, çalışıyor.

Bizim de tüm dünya ile ilgimiz var. İslâm Mecmuası'nda onu vurgulamaya çalıştık. İmkânlarımız mahdut olduğundan, çeşitli sıkıntılarımız olduğundan tam yapamıyoruz. Dış dünyada, hudutların dışında sizi seven, sizden olan kimseler var. Biz bu hudutları engelleyici duvar olarak görmüyoruz. Dışarıda da ilgimizi çeken şeyler var, onları tanımamız lazım.

Burada kuvvetlendikten sonra Almanya gibi, Japonya gibi, daha başka ülkeler gibi onlara da yardım etmek istiyoruz. Çünkü "İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır." biliyoruz. "Peygamber Efendimiz bizden böyle memnun olacak, Allah bizden böyle razı olacak." diye teşvik görmüşüz.

Onun için sizleri ciddi çalışmaya davet ediyorum. Mesleğinizde en üstün kişi olmaya davet ediyorum. Birinci olmaya, şampiyon olmaya davet ediyorum. Mazlum ve mâsum insanların yardımcısı olmaya davet ediyorum. Sadece kendi ülkeniz içinde değil, dünyanın her yerindeki insanlara yardım elinizi, himmetinizi geniş tutmanızı istiyorum. Sorumluluğa, alın terine, çalışmaya, Allah'ın razı olacağı büyük işleri yapmaya davet ediyorum. Allah gayretinizi ziyade etsin, muvaffak etsin.

İstihbaratlarınız kuvvetli olmadığı için oyunların nasıl planlandığını belki tam değerlendiremezsiniz. Bakarsınız bu da bir oyundur, daha senelerce devam edecektir. Bakarsınız bir harp darp olur; Türkiye de bu işin içine girer, çıkar. Türkiye'nin zayıf durumunu görürse Yunanistan saldırır. Bulgaristan kaynıyor, oradan bir şey olur. Rusya fırsat kolluyor, her şey olabilir.

Bunun çaresi nedir?

"Hazır ol cenge, eğer ister isen sulh u salâh."

Çok güzel söylemiş. Yapılması gerekeni şiir kalıbına dökmüş. "Eğer sulh istiyorsan, iyi durum istiyorsan, iyi hal istiyorsan ne yapacaksın? Cenge hazır olacaksın." Başka çaren yok, kuvvetli olacaksın!

Daha önce de söyledim; şu Türkiye'nin yönetimi bende olsa her apartmanı bir askeri birlik yaparım. Her apartmanın savunmasını bir komutan alır, bodrum katına bir cephanelik kurar ve bütün fertlere, kadın erkek hepsine "Bir düşman gelse nasıl çarpışılır?" diye bilgi verir. Düşman geldiğini farz edelim; hani askerî tatbikatlar ya; kırmızı kuvvetler mavi kuvvetlere saldırıyor, mavi kuvvetler kırmızı kuvvetleri püskürtüyor.

Neden?

"Bilgisi gelişsin" diye, yani "gerçekten öyle olduğu zaman ne yapacağını öğrensin" diye.

Şimdi bir harp olsa senin hanım ne yapar, kız kardeşin ne yapar, çocuğun ne yapar?

Farz edelim ki Saddam; "Türkiye de düşman" diye veya emperyalizmin kışkırtmasından, burada bir cephe açtı. İran'la bir yedi sene harp ettikleri gibi "Türkiye'nin de gücü zayıflasın." diye böyle bir şeyi planladılar, yapmak istiyorlar.

Ne yapacaksınız?

Tabi ilk önce yaptırmamaya çalışacaksınız.

Ama yine de olursa ne olacak?

Türkiye bir harbe girdi mi ekonomisi mahvolur. Bütün dünya devletleri öyle, harbe giren devletin ekonomisi mahvolur. Senelerce belini doğrultamaz. Sonra zayıf görünce her yerden saldırırlar. Kuvvetli olursan herkes korkar.

"Hazır ol cenge, eğer ister isen sulh u salâh."

O bakımdan yekvücut olmamız, çok güçlü kuvvetli olmamız lazım. Birimiz hepimiz için olmalı. Birisi tek başına bir zarara uğradığı zaman ötekisi ilgisiz kalıp öbür tarafta keyfine bakmamalı. Birimiz hepimiz için! Hepimiz birimiz için! Bir kişi için bile hepimiz ayağa kalkabilmeliyiz. "Zulüm olmasın" diye, zulüm yaptırmamak için. Bu şuurla çalışın.

Allah muvaffak etsin. Allah hıfz eylesin.

Ölümden korkmayın, savaştan da korkmayın ama barışı temenni edin. Çünkü insan hayatta bir defa ölüyor.

Cesur insan hayatta bir defa ölür, korkak insan her gün bin defa ölür.

Bir defa öleceğiz. Hemen yarım saat sonra gelecekmiş gibi ölüme hazır olun. Tevbekâr olun, hakları ödemiş olun; zalim olmayın, günahkâr olmayın, abdestsiz olmayın, namazsız niyazsız olmayın; ölüme hazır olun.

Allah uzun ömür versin.

Beli iki kat olmuş, 150 yaşına gelmiş pîrler olun, ak sakallı olun, ak sakalı dizine kadar uzamış insanlar olun ama aynı zamanda yarın ölecekmiş gibi, yarım saat sonra ölecekmiş gibi hazırlıklı olun ki onda fayda var.

Râbiatü'l-Adeviyye hazretleri evliyâullahtan bir mübarek hatun, biliyorsunuz. Her sabah kendi nefsine dermiş ki;

"Bak bugün son günün, bugün öleceksin, onun için ona göre ayağını denk al, çalışmanı ona göre yap." Akşam olunca dermiş ki;

"Hadi bugün ölümden kurtuldun ama bu gece öleceksin, onun için ayağını denk al, geceni Allah rızasına uygun olarak geçir."

Her günü böyle düşünerek geçirirmiş. Bunda bir zarar yok. Uzun seneler yaşamış ama ömrünü böyle geçirmiş.

Siz de buna göre hazırlanın. İhtimalleri de uzak tutmayın. Zayıf görürlerse saldırıverirler, güçlü kuvvetli olursanız saldıramazlar. Sonra Allah'ın iyi kulu olursanız Allah mutlaka korur.

"Allah size bir rahmet kapısı açmak isterse…"

Bak müjde olarak o geldi.

"Allah size bir rahmetin kapısını açarsa kimse onu kapayamaz." Korkmayın. Onun için Allah'ın dostluğunu kazanmaya bakın. "Allah size kızar da, gazap eder de size bir cezayı murat ederse kimse de engelleyemez." Allah'ın cezasına müstahak duruma düşmemeye gayret edin. Bu kadar basit. Ölüm bir defa olacak, kader değişmez. Onun için müsterih olun.

Allahu Teâlâ hazretleri hayırlara muvaffak etsin. Sevdiği kul olmayı, sevdiği kul olarak yaşamayı nasip etsin.

Sayfa Başı