M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 471-472.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmanirrahîm.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Lâ tes'eli'r-racule fîmâ darabe'mre'etehû ve lâ tes'elhu ammen ya'temidu min ihvânihî ve lâ ya'temiduhum ve lâ tenem illâ alâ vitrin.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünya ve âhirette sizlerin üzerinize olsun.

Peygamberimiz, rehberimiz, numûne-i imtisâlimiz Muhammed-i Mustafâ aleyhissalâtu vesselam Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet, bir buket okuyup izah etmek için bu mübarek camide toplanmış bulunuyoruz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına başlamazdan önce, sevgimizin saygımızın, bağlılığımızın bir nişânesi, vefamızın sadakatimizin bir emâresi olmak üzere, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ruhuna hediye olsun diye ve onun cümle âl'inin, ashabının, etbâının, sâir enbiyâ ve mürselîn ve evliyâullahın; ve bilhassa Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri olan, Peygamber Efendimiz in hakiki varisleri olan, ulemâ-i muhakkıkîn, sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ervâhına âcizâne nâçizâne hediyemiz olsun diye; ve okuduğumuz hadîs-i şerîfleri bize kadar nakil ve rivayet eylemiş olan hadis râvilerinin ve alimlerinin ruhlarına, eseri cem' ve telîf eylemiş olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi Hocamız'ın ruhuna, kendisinden yetişip feyz aldığımız Hocamız Muhammed Zahid Bursevî hazretlerinin ruhuna; bu beldeleri fetheden fatihlerin, başta Fatih Sultan Muhammed Han olmak üzere cümlesinin ruhlarına, şehitlerin, gazilerin, mücahit ve muvahhid askerlerin ruhlarına; beldemizin medâr-ı iftihârı enbiyâ Yûşâ aleyhisselam, sahabe Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretleri ve sâir tâbiîn ve evliyâullahın ruhlarına hediye olsun diye; cümle hayır sahiplerinin ve içinde toplanıp bu hadisleri okumaya muvaffak olduğumuz şu İskenderpaşa camisinin bânisinin ve ondan sonra tecdit ve tamir ederek yapanların, genişletenlerin, yaşatanların, içini cemaat olarak doldurup imar edenlerin kendilerine ve geçmişlerine rahmet olsun diye; biz yaşayan müslümanlar da Rabbimiz'in rızasına uygun yaşayıp, Peygamber Efendimiz in sünnetine ittiba eyleyip, onun şefaatine nâil olup, imân-ı kâmil ile göçüp Rabbimiz'in huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varalım diye, buyurun bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Geçen haftadan 472. sayfanın sonunda kalmış olan hadîs-i şerîftir ki Ahmed b. Hanbel'de, Neseî'de, İbn Mâce'de, Müstedrek'te, Beyhakî'de ve sâir kaynaklarda Hz. Ömer radıyallahu anh tarafından rivayet edilmiş.

Efendimiz buyuruyor ki;

Lâ tes'eli'r-racule fîmâ darabe'mre'etehû. Lâ tes'el nehy-i hâzırdır, muhatabı olan râviye veyahut bir başka sahabiye Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; "Adama karısını neden dövdüğünü, niye ona vurduğunu sorma." Ve lâ tes'elhu. "Adama yine sorma;" Ammen ya'temidu min ihvânihî ve lâ ya'temiduhum. "Müslüman kardeşlerinden hangisine itimat ediyor, hangisine itimat etmiyor diye sorgu sual açma."

"Sen bu etrafındaki arkadaşlardan hangisine güveniyorsun? Hangisi çürük, hangisi sağlam?.." Böyle bir sorgu sual açma.

Ve lâ tenem illâ alâ vitrin. "Vitr-i vâcib -dediğimiz- gece namazını kılmadan uyuma."

Lâ tes'eli'r-racul nehy-i hâzır, çünkü bazıları meçhul siygasıyla harekelemişler ki olmaz; çünkü 'te' var başında. O zaman lâ yüs'elü demek lazım gelir. Onun için 'te' olduğundan nehy-i hâzır olduğu muhakkak.

Adama karısıyla neden kavga ettiği, ona neden vurduğu sorulmaz.

Neden?

Ailenin mahremiyeti var.

Yakınlarımdan bir kız, çok hoşuma gitti; kocasıyla evlendiği zaman karşılıklı sözleşmişler, demişler ki; "Biz evlendik ya, eh hayatın binbir türlü hâli var. Sen evin sırrını gidip başkasına söylemeyeceksin, ben de evin sırrını gidip başkasına söylemeyeceğim. Söz mü?"

Söz.

Hiçbirisi ötekisinden şikâyet etmiyor. Kol kırılır yeni içinde kalır, belli olmaz, başkası anlamaz. Evin içinde "tıs tıs" ne olduysa oldu ama dışarıda kimse bilmiyor. Prensip çok hoşuma gitti.

"Bunu kimden öğrendin?" dedim.

Allah'ın ilhamı, söylenmiş de değil, anası babası söylemiş de değil ona ama aralarında güzel bir anlaşma yapmışlar.

Muhterem kardeşlerim!

İslâm'da aile yuvası çok önemli. İslâm'da birçok emir ve yasak aileyi korumak için konmuştur. Aile yıkılmasın, duvarları sağlam dursun, temelleri sağlam olsun, duvarları sağlam esaslar üzerine kurulsun diye aileyi korumak için İslâm'da çok hükümler gelmiştir. Ama bu aziz müessesenin... İçtimâî müessese, kapısında levhası olan, Türkiye Cumhuriyeti filanca bakanlık falanca müessesesi değil; içtimâî, İslâmî bir müessese. Bu müessesenin kıymetini pek çok kimse bilmiyor. Zaten bilmeyen bilmiyor. Kâfirlerden, cahillerden, gayrimüslimlerden bilmeyen bilmiyor, tamam. Zina ediyor, aileye hıyanet ediyor, şöyle oluyor böyle oluyor...

Geçen gün gazetede okudum, artık bu çeşit şeyleri de gazeteler yaza yaza insanda -okuyucularda- ar damarını da çatlatıyorlar. Mesela "İsveç'te kadınların yüzde ellisi ailesini aldatır." diye yazmış. "Yüzde ellisi, yüzde ellisinden fazlası..." diye yazmış. Korkunç rakamlar, çok kötü şeyler...

Bilmeyen bilmiyor.

Peki müslümanlar?

Müslümanların çoğu da bilmiyor. Çünkü bana geliyorlar, konuşuyoruz, dert yanıyorlar. Kadın, kocanın hürmetini kıymetini bilmiyor. Erkek, vazifelerini şefkat tarafını bilmiyor. "Erkek oldum" diye kazaklığa, kabadayılığa kalkıyor.

Neden?

Ötekisi daha zayıf, kavga etseler ötekisi daha kuvvetli.

Onu yenecek. Onun için çat pat küt!..

Öyle şey yok.

Neden öyle şey yok?

Bugün burada yaparsın ama yarın Allah sorar. Yarın Allah'ın huzurunda sıra ona geçtiği zaman o senin yakana yapışır.

Hesap var mı?

Var.

Âhiret var mı?

Var.

Cennet cehennem hak mı?

Hak.

Amellerin tartılması olacak mı?

Olacak.

Hakların alınması verilmesi olacak mı?

Olacak.

Bu dünyadayken tedbir alacaksın. Velev çocuğun olsa bile hakkını çiğnememeye çalışacaksın. Bir çocuğunu kucağına alsan fazla sevsen ötekisinin karnı ağrır, kıskanır. Ve ona haksızlık etmiş olursun. Sevmede bile adalet edeceksin. Bir çocuğuna fazla mal versen ötekisine vermesen olmaz. Karına zulmetsen olmaz. Karın sana zulmetse o da olmaz. Karşılıklı.

Avrupa'da kadın haklarını ilk önce çok çiğnediler Avrupalılar, çok çiğnediler! Kadının miras hakkı yok, ticaret hakkı yok, mal edinme hakkı yok, hiç adamdan sayılmıyor. Adam öldüğü zaman malları erkek çocuklara kalıyor. Böyle iken, sonradan kadınlar bir hakları elde ettiler, bu sefer öteki aşırılığa, hızla bu tarafa doğru geldiler, çizgiyi geçtiler, ta öbür aşırı uca kadar gittiler. Bu sefer de kadın kocasını aldatsa da kocanın yapacak bir hâli yok, bir şey yapacak hâli yok.

Neden?

Kanunlar kadının arkasında; evin kocasının canına okuyor!

Bizim askeri ataşelerden bir tanesi Paris'e gitmiş. Ciddi bir arkadaş, -sağ salim hâlâ- kıymetli bir kimse. Orada Fransızlar sevmişler onu, bazı dostluklar olmuş. Bir Fransız dostu bir gün gelmiş, suratı bir karış asık;

"İntihar edeceğim." diyor.

Demiş ki;

"Niye?"

"Karım beni aldatıyor. Tespit ettim, âşikâr; aldatıyor."

Madem öyle, boşa gitsin."

"Yok bizim dinimizde boşamak yoktur."

"Kanunlarda boşamak yok mu?"

"Laik kanunda boşamak var ama Katolik kanununda boşamak olmadığından bu cemiyet beni aforoz eder, bu papazlar benim canıma okur."

"Ne olacak?"

"İntihar edeceğim."

Demiş ki;

"İslâm dini canı çok aziz tutar, insan kendisine kıyamaz, yasaktır. İntihar etme, şöyle yap böyle yap..." diye ona bazı yollar öğretmiş, göstermiş.

Onlar aşırılığın öbür tarafına gitmiş.

İslâm, itidal-denge dinidir. İslâm'ın emirlerini iki taraflı incelediğin zaman anlaşılır.

Soruyorlar:

Madem her şey eşit de niye İslâm'da kadına mirastan yarım hisse verilmiş? Hah, yakaladım seni, kıpırda bakalım şimdi, ver bakalım cevabı!"

Dikleniyor.

"Niye kadına yarım hisse verilmiş?"

Şundan verilmiş ki; ailenin geçinme vebali, mesuliyeti erkeğin omzunda.

Nasıl omzunda?

Kadın evde oturur, erkek mecburen ona yiyeceğini getirecek, içeceğini giyeceğini getirecek, ona barınacak bir yer temin edecek. Kadının hakkıdır. Hiç çalışmak mecburiyetinde değildir.

Avrupa'da öyle değil. Ben İsveç'te okuyan bir kardeşimize kanunlarını sordum. İsveç'te, kanunları biliyor. Diyor ki; "Evin masrafları kadınla erkek arasında eşit bölüşülür." Kadın da çalışacak erkek de çalışacak, masraflar iki tarafa taksim olunacak.

Bak gördün mü?

Güya eşitlik var ama kadınların canına okuyor.

İslâm'da bir eşitsizlik var ama kadınlar el üstünde. Çünkü ötekisine mecbur tutmuş; sen bunun yiyeceğini, içeceğini, giyeceğini, hayâtî ihtiyaçlarını sağlamakla vazifelisin, hadi bakalım çık dışarıya, gez dolaş, ticaret yap, helalinden eve getir.

İslâm'ı iyi tanımak için dört tarafından incelemek lazım. Bir tarafından bakıp "Aa! Burada bir sertlik var, burada bir sivrilik var!" dersen olmaz. Dört tarafını dolaş, incele gör, o zaman anla.

Ailenin bu mahremiyetini, bu kıymetini bilmiyorlar kardeşlerimiz; hemen bir 'dır dır', bir gürültü, bir patırtı, bir boşanma; böyle gidiyor. Kadın kocaya itaate razı gelmiyor. Koca kadının kıymetini bilmiyor, kendi selahiyetlerini kötüye kullanıyor.

Herhangi bir selahiyet ki kötüye kullanılır, Allah o kötüye kullanan kimseyi sorguya suale çeker, velev devlet reisi bile olsa... Halife-i rûy-i zemin olsa Allahu Teâlâ hazretleri; "Sen bu tebaana nasıl muamele ettin?" diye soracak. Hadislerde sabit;

Küllüküm râ'in ve küllüküm mes'ûlun an ra'iyetihî.

Buhârî'de olan bir hadîs-i şerîf, herkesin bildiği, kimsenin itiraz edemeyeceği bir [hadis]. "Ben komutan oldum, ben devlet reisi oldum, ben amir oldum, ben emir oldum..." Öyle yağma yok. Hepsi vebal, hepsi mesuliyet mesleğidir.

Aklı başında olan insan vazifesini güzel yapmaya çalışır. Yapmadığı takdirde Allah soracak. Kocaya da soracak, kocaya da ailesinin fertlerine karşı vazifelerini doğru yapıp yapmadığını soracak.

İki tarafta bir eksiklik var. Aile eğitimimize dikkat edelim, muhterem kardeşlerim. Karınızı, haklarını çiğneyerek hayatından bezmiş hâle getirmeyin. Kadınlar -vaazımızı dinlerler, şurada kadınlar kısmı var- kocalarınıza hürmet edin. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Bir kimsenin bir kimseye secde etmesi yoktur."

Çünkü ona hürmet göstermek için secde etmek istediler. Huzuruna girdiği zaman gelenler Peygamber Efendimiz'e secde etmek istediler.

"Hayır! İslâm'da bir kimsenin bir başka kimseye secde etmesi yoktur." dedi. Arkasından da hemen, o hadiseden bir ders vermek için dedi ki;

"Eğer bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim."

İslâm böyle. Kadın kocasına hürmet edecek, saygı gösterecek.

Ailenin reisi ve yükü taşıyıcı hamalı erkek. Dışarıda gidecek, soğukta sıcakta, çamurda bilmem nerede, sıcağın altında, tarlada, fabrikada, oksijen kaynağının karşısında gözlerine gözlük takarak, yanağından şakağından terler damlayarak çalışacak ki karısı, çoluk çocuğu evde rahat etsin diye. İslâm'ın nizamı böyle.

Her şeyin bir modeli var. Arabaların bile hepsi insanlar binsin, bir yere gitsin diye yapılmıştır ama kaç çeşit araba var. Ama bir en güzeli var, en kıymetlisi var, milyonlar olanları var, kaç milyon olanları var, bir de basitleri var. Dünyada da pek çok hayat nizamı vardır. Bunların en güzeli, hatta mukayese edilmeyecek kadar güzeli İslâm nizamıdır. Çünkü İslâm nizamının her tarafı tamdır, her tarafı tam olan bir nizamdır.

Bir evin cephesi çok güzel olsa; çok güzel boyanmış, tertemiz, pırıl pırıl... İçine girsen; merdivenleri pis, ahşap, köşelerde örümcekler, duvarları çatlamış... Cephesinin güzelliğine bakar mısın?

Bakmazsın.

İçi güzel olsa, dışı çirkin olsa; olmaz. İçi ve dışı güzel olsa damı aksa, çatısı kötü olsa; olmaz. Çatısı damı, önü arkası güzel olsa, temeli çürük olsa; olmaz.

Adam;

"Ya bu evin temeli çürük, ben bunu satın almam." der. "Temeli kayıyor, toprağında çürüklük var, killi toprak üzerinde, kayıyor bu..." der. Her tarafı sağlam olacak.

Bu dünya nizamlarının ya temeli çürüktür, ya duvarı yıkıktır, ya önü vardır arkası yoktur, ya sağı vardır solu yoktur, ya topaldır, ya kördür, ya çolaktır... Bunlardan bir hayır gelmez ki!

İnsanı en iyi bilen yaratıcısıdır. Yaratıcısı, hâlıkı Allahu Teâlâ hazretleri; insanoğlunun hem ruhuna hizmet eden, hem bedenini koruyan, hem ailesini kollayan, hem cemiyeti intizama sokan, hem dünyasına hem âhiretine hitap eden bir mükemmel, dörtbaşı mamur nizam koymuştur ki adı İslâm. Daha ne istiyorsun?

Elhamdüllilâhi alâ ni'meti'l-İslâm! İslâm nimetine hamd ü senâlar olsun ki ondan büyük nimet yoktur. İnsanoğluna, sana verilmiş nimetlerin sayısını sayamazsın.

Ve in te'uddû ni'metallâhi lâ tuhsûhâ.

Bu nimetlerin en büyüğü hangisidir?

Senin müslüman olman nimetidir.

Bak şu anda müslümansın ya, mü'minsin ya, ölsen imanla cennete gideceksin, daha ne istiyorsun? Ebedî cenneti kazanmışsın; köşkler, bahçeler, havuzlar, hûriler, köleler, ğılmân, meyveler, gözlerin görmediği kulakların işitmediği, kimsenin hatırına hayaline sığmadık nimetler, izzetler, itibarlar sana bana geliyor; senin gibi benim gibi fakir fukaraya Allah iman sayesinde âhiretin ebedî saadetini veriyor, daha ne istiyorsun? Garantiye almışsın, cebine koymuşsun, kalbine yerleştirmişsin. Lâ ilâhe illallah Muhammedu'r-Resûlullah, en büyük nimet budur.

Allah bizim bu nimetin kadrini kıymetini bilmemizi nasip eylesin.

Bu nimetin kadrini bilmenin bir şekli de bunu güzel kullanmaktır. İşte bu ailemizi de numune bir aile olarak yürütmeliyiz. Zulmetmeden, zulme uğramadan, yanlış yola kaydırtmadan dosdoğru götürmeliyiz. Direksiyonu bize vermişler; arkamıza hanımımızı, çocuklarımızı emanet etmişler, uçurumlu bir yoldan gidiyoruz. Bu arabayı uçuruma devirirsek bu aileye yazık olur. Bu aileyi cehennem çukuruna düşürmeden, bu evlatları imansız, kâfir, sarhoş, ayyaş, zinakâr, âsi, mücrim kul olarak yetiştirmeden, şeytana kaptırmadan dosdoğru cennet yoluna götürmek lazım. İşte o senin omzunda vazife, annenin omzunda vazife... Hepimizin bu vazifeyi güzel idrak etmemiz uygun olur. Ailenin saadetine ihtimam etmemiz münasip olur.

Hocamız -kitabın müellifi, şârihi- şerhte diyor ki;

"Buradaki emir anne ve babaya da şâmildir."

Haa, bir şey daha anlıyoruz... Açıklamasında diyor ki;

"Bu yasak, bu emir, 'Sorma, karışma, aralarına girme!' sözü anne ve babalara da şâmildir."

Buyurun, burasına da dikkat edin.

Kız senin kızın, benim kızım. Kız bizim eve geldi mi, damat gündüz işe gidiyor ya;

"Ah kızım yavrum nasılsın? İyi misin, hoş musun? Bu damat olacak herif sana zulüm mü ediyor, iyi mi bakıyor kızım?.."

O da tabii anasını babasını gördü mü hafifçe şımarır;

"Ah anacım, sorma da, istediğim eve gelmiyor da, mutfak tam takır da geçen gün dallı fistan istedim gelmedi, güllü diba istedim olmadı..."

Ondan sonra kaynana damada diş biler;

"Hmm... Bir elime geçsin, ben ona gösteririm!"

Ara bozulur.

Sormayacaksın. Sen ona sormayacaksın, o da bu tarafa söylemeyecek. Ailenin mahremiyeti var. Arada geçer.

"Nasılsınız?"

"Elhamdülillah, çok şükür, Allah razı olsun anne, beni iyi bir kimseyle evlendirmişsin." diyecek.

Oğlanın babası anası;

"Oğlum nasıl bu gelin, iyi mi? Hiç üzülme evladım, elini sallasan ellisi gelir... Sen ne güzel yetişmiş bir adamsın, tahsilin var, terbiyen var, işin yerinde; elini salladın mı elli tanesi gelir... Kadın dediğin nedir ki?.."

Bunu ben edebiyat olsun diye söylemiyorum, bu sözü çocuğuna söylemiş insanlar olduğundan onu söylüyorum. Olmuş bir şeyi söylüyorum. "Evladım iyi geçin" demiyor da; "Evladım kadın dediğin nedir ki, elini sallasan ellisi gelir, başını sallasan tellisi gelir..." Olsun dedin mi hemen bir gelin getiririz demek istiyor; "Korkma, boşa onu, al berikisini..."

Allahu Teâlâ hazretleri, le'ana'llâhu zevvâkîn, zevk için evlenen boşananlara lanet ediyor. Öyle şey var mı?

Yok.

Onun için anne baba, aile yuvasını bozacak şey yapmaktan da kaçınsınlar.

Lâ tes'el. Sorma. Sen de sorma çocuğuna kızına, ben de sormayayım ki karışmayalım. Müdahale ettik mi; sen oğlunu seviyorsun karşı taraf da kızını seviyor, o sevgiden maraz oluyor, ortaya maraz çıkıyor, maraza çıkıyor, kavga çıkıyor, gürültü çıkıyor. Ayıkla pirincin taşını; yuva devam etmek gerekirken devam etmiyor.

Biraz tatlı dil öğreneceğiz. Siz de öğreneceksiniz, ben de öğreneceğim. İki taraf da tatlı dili öğrenecek, güzel sözler söyleyecek. İnsanın eti yenmez, derisi post filan olmaz, ayakkabı cüzdan yapacak bir işe yaramaz. Ne eti yenir, ne derisi giyilir; insanın bir tatlı dili vardır. Tatlı dille güleç yüzle...

Hocamız bir güzel söz söylerdi, hoşuma giderdi. Hocamız kahraman babayiğit bir insandı, rahmetullahi aleyh. Derdi ki:

"Bir kadını idare edemeyecek erkeğe ben erkek mi derim!"

Hadi bakalım gel de bu lafın altından kalk... Öyle derdi.

Hiç divan edebiyatı okumadın mı?

Birkaç tatlı söz söylersin, gönlünü alırsın. Kadın da öyle... Kadın da erkek delişmen olur, bizim memleketin tabiriyle "aferin delisi" olur. O da birkaç tatlı söz söyler; "Efendi, Allah razı olsun. Sen olmasan bizim hâlimiz nice olur? Allah seni bizim başımızdan eksik etmesin. Kahveyi şekerli mi içersin sütlü mü içersin?.." deyiverdi mi erkek gevşer. İşte birkaç söz... "Söz ola kese savaşı" diyor ya Yunus Emre; ne güzel söylüyor. Bir güzel söyler, söz ola bir savaşı keser. Adam içeri burnundan soluyarak gelir, kavga çıkaracak belli, vazolar kırılacak, tabaklar havada uçacak...

Bir arkadaş bir arkadaşın evine gidecekmiş de, telefon etmiş;

"Ya çoktandır görüşemedik, geleyim mi?"

"Aman bugün bizim eve gelme, bizim evde fırtına var, kavga gürültü olacak."

Sen onu kapıdan geldi mi, sezdin mi artık iş dil hünerine kalacak. Tatlı dille, güleç yüzle hoşuna gidecek şeyi yapıverirsin.

Bir şey daha hoşuma gitti, insan hayatta böyle enteresan şeyleri yazmalı:

Bir kütüphane müdürü vardı; ben kütüphaneye ders çalışmaya, yazma eserleri incelemeye giderdim, adamın konuşmasından ders yapamazdım. O kadar konuşkan bir adam ama güzel sözler de söylerdi. O evlenmiş, karısına demiş ki;

"Hanım bak, şimdi el bebek gül bebek, iyi günlerimizde, balayımızda ben sana söylüyorum. Ben bir şeye kızdığım zaman, velev haksız da olsam sen kızgınlığım geçinceye kadar 'gık' deme, 'evet' de, 'doğrudur' de. Söz; ben de sana sen kızdığın zaman kızgınlığın geçinceye kadar bir şey demeyeyim. Kızgınlık geçtikten sonra, oturur sakin sakin, o zaman 'Biraz haksızdın...' diyelim. Ama şu anda 'haksızsın' dedin mi, 'vay!' 'pat küt!' ortalık karışır..."

Biraz bu şeylerden ibret alalım, yuvayı korumaya dikkat edelim.

"Zaten ben senin yanına geldiğimden beri gün yüzü mü gördüm?"

Görmedin mi? Ne inkâr ediyorsun? Nankörlük değil mi bu? Ne güzel günler gördün...

"O ilk senelerimiz fena mıydı? Eve güzel yemekler getirdiğimiz zamanlar fena mıydı? Sana bayramlık seyranlık; hediye yüzük, küpe, bilezik aldığım zaman fena mıydı?"

"Ah ah anamın evi..."

"Ananın evi neydi?.."

Bir kızdığı zaman bütün iyiliklerin hepsini silip atıyor.

Erkek de öyle; "Yahu işte senle evlendikten beri şöyle oldu..." Hayır, öyle değil. İyilikleri insan çabuk unutuyor, kötülükleri hatırında tutuyor. Öyle olmayacak.

Hâsılı, burada Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinden ibret alacağız; Efendimiz "'Neden onlar kavga etti?' diye sormayın." diyor ki ailenin mahremiyeti ortaya saçılmasın. Ailenizin sırrını kimseye açmayın.

Kâide: Sırrınızı kimseye söylemeyin, aranızda kalsın.

Çünkü bu karı koca, neden kavga ettiği belli olmaz, söylenmez de. Söylenmediği için fazla ısrar edersen yalan söyler, başka bir sebep bulur. Halbuki işin içinde başka bir şey var. Sır çünkü, kapalı bir kutu, onu Allah biliyor. Mahşer yerinde o zaman çıkacak ortaya.

Ve hiçbir taraf öbür tarafa zulmetmesin. Kadın kocaya zulmetmesin, erkek karıya zulmetmesin, herkes hakkını haddini bilsin.

Peygamber Efendimiz hanımlarına çok iltifatkâr ve mülayim davranırdı. Kazaklık iyi bir şey olsaydı Peygamber Efendimiz yapardı. Peygamber Efendimiz'in böyle bir dövdüğü, vurduğu filan yok. Biz sinirlenince vuruyoruz. Vuruyorsak, bizim memlekette töre olmuşsa yanlış bir şey. Çat pat küt, pat!..

Neden?

O zayıf, küçük diye...

Bakın ne kadar acayip alışkanlık ki insan alıştı mı, alışmış kudurmuştan beterdir;

Harem-i Şerif'te, o hani direkli Osmanlı [kubbelerinin] yanında, müezzin mahfilinin bu tarafında; adam gerilmiş karısına bir tokat aşk etmiş, patlatmış... İkisi de ihramlı! Harem-i Şerif'te kadın dövüyor! "Alışmış kudurmuştan beter." derler. Ya hacda kavga var mıydı, yasak değil miydi? Kavga olmayacaktı ya hani?! Karısını orada dövüyor.

Neden?

Biraz geç gelmiş, kaybolmuş.

Kalabalık, kolay değil. Belki bir sıkışmıştır, abdest tazelemesi gerekmiştir... Kadın orada kıpkırmızı olmuş, herkesin önünde dayak yediğine... Doğru bir şey değil.

Bizim bulunduğumuz şehirde -yerini söylemeyelim de isim anlaşılmasın- karısını dövmesinden alttaki üstteki, sağdaki soldaki komşular, feryat figandan ayağa kalkıyorlar. Halbuki karısı da örtülü, namuslu bir kadın.

İyi değil! Bu tarzda bu zulüm bayağı bir zulüm; insana hiç hoş gelmiyor!

Ama öbür taraftan da kocasına itaat etmeyen kadınlar var...

"Ya hanım böyle çıkma, kolların başın çıplak... Sütçünün karşısına böyle çıkma. Balkona elbise asmaya böyle [çıkma]. Benim demediğim yere gitme, benim istemediğim insanı eve alma. Çarşıya pazara dolaşma, süslenip püslenip..."

En iyi şeyler Şişli'de, hadi yallah Şişli'ye... Hadi bakalım filanca yerde ucuzluk varmış, hadi oraya...

E sen kimin için süsleniyorsun?

Hanımlar da onu yapmasın.

Karşılıklı kabahatler oluyor, yuvalar yıkılıyor.

Allah bize sabır versin, itidal versin, güzel huy versin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

"İnsanları cennete sokacak huyların en başta geleni, ekseriyetle insanı cennete sokan güzel huydur." Güzel huy da geçimlilik, tatlı dillilik, güleç yüzlülük, hoş hâllilik, sabırlılık demektir.

Lâ hayre fî men lâ ye'lefu ve lâ yu'lefü. "Kendisi başkasına sokulmayan, başkasının kendisinin yanına yanaşamadığı, geçimsiz, huysuz, sert tabiatlı insanda hayır yoktur." diyor Peygamber Efendimiz.

Yumuşak olacağız, yumuşak başlı olacağız, tatlı dilli olacağız, güleç yüzlü olacağız. İnsanı ekseriyetle cennete sokan huy bu; tatlı dillilik, güleç yüzlülük.

Hadisin öteki cümlesi:

Ve lâ tes'elhu ammen ya'temidu min ihvânihî ve lâ ya'temiduhum.

Se'ele, an ile geldiği zaman "soru sormak" mânasına geliyor.

Ve lâ tes'elhu. "O adama sorma;" An men ya'temidu min ihvânihî ve lâ ya'temiduhum. "İhvanından kime itimat ediyor kime itimat etmiyor diye de sorma."

O da bir fitne oluyor.

"Bu cemaatin içinde şu polis, bu casus, şu MİT'in ajanı, bu bilmem nenin nesi..."

Doğru değil. Sen bütün insanları iyi bilirsin, arasında eğer böyle bir şey varsa Allah onun hesabını görür. Normal olarak, hüsnü zan ederek [davranırsın]. Yanlış bir şeyini gördüğün zaman, samimi olarak yanına gidersin; "Aziz kardeşim, ben seni severdim ama bir hareketini gördüm, mânasını anlayamadım, beğenmedim, sen bu işi niye böyle yapıyorsun? Böyle yapma, ben bunu doğru görmedim. Seni sevdiğim için söylüyorum." dersin. Açık kalplilik...

İslâm nedir? Din nedir?

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Din açık kalpliliktir, sâfî kalpliliktir, samimiyettir."

Müslüman kardeşine de samimi olacaksın. Yüzüne başka ardına başka olduğu zaman, ona "ikiyüzlülük" derler, o da iyi olmuyor. Hiç iyi olmuyor! İyi olmuyor sözü hafif kalır. Hiç iyi olmuyor! Hüsnü zan edeceğiz.

Ama birisinin bir kabahatini yakalarsan, bir yanlış hâlini yakalarsan, bir kovuculuğunu yakalarsan, nemmamlığını yakalarsan; o zaman da yakasına yapış, dobra dobra söyle. "Ya senin bu yaptığın edebe sığar mı? Senin bu yaptığın insanlık mı, bu ne biçim iş?" diye o zaman da dobra dobra söyle. Çünkü o zaman haklısın.

O bakımdan, arada ihtilaf çıkmasın diye, "Kime itimat ediyorsun kime itimat etmiyorsun diye sorma." demiş.

Ama burada bir şey daha var muhterem kardeşlerim;

Râvi Hz. Ömer. Hz. Ömer'e Peygamber Efendimiz aşere-i mübeşşereden olduğunu, cennetlik olduğunu bildirdi. Mübarek cennetlik, Peygamber Efendimiz'in kabrinde yatıyor, aynı kabirde yatıyorlar, kabir arkadaşlığına rütbe olarak seçilmiş bir sahabe. Ona münafıkların adlarını Peygamber Efendimiz bildirmedi.

Neden bildirmedi?

Hz. Ömer çok yiğitti, çok babayiğitti, güçlü kuvvetli insandı, münafığı bildiği için döver öldürür, hatta gider vurdu mu canını çıkartır, pestilini çıkartır diye bildirmedi Peygamber Efendimiz. O bakımdan...

Sonra birisi hakkında...

Peygamber Efendimiz'in ashabı içinde münafık vardı kardeşlerim. Peygamber Efendimiz'e dediler ki;

"Şu münafıkların reisi falancayı öldürelim."

Ellerinde iktidar var; devlet onların, Medine-i Münevvere onların... İsterlerse suçundan dolayı... Çünkü o devrin münafıklığı imandan nifak-kâfirlik demek.

İnne'l münâfıkîne fi'd-derki'l-esfeli mine'n-nâr.

O devrin münafığı cehennemdeki en aşağı mertebeye inecek.

Hem karşısında pırıl pırıl Resûlullah var, Allah'ın hak peygamberi var, hem de hâlâ münafık kalmış. İmanı yok, kâfirden de beter. Hem de mü'min görünüyor. Hem kâfir hem öyle. Onun için onun durumu çok fena...

"Onları öldürelim yâ Resûlallah!" dediler. Hatta oğlu geldi, dedi ki;

"Yâ Resûlallah, ben duydum ki babam -münafığın öldürülmesi isteniyormuş. Eğer öldürmek gerekirse -başkası öldürse bizim kabile kan davası güder- müsaade et ben öldüreyim." dedi.

İslâm'ın hâli bir başka türlüdür. Peygamber Efendimiz müsaade etmedi. Münafıkların reisi besbelli, müsaade etmedi. Dedi ki;

"'Muhammed ashabını öldürtüyor!' dedirtmem."

Onlar silindi gitti, İslâm büyüdü gitti.

Allahu Teâlâ hazretleri münafığın hakkından gelir. Sen Allah'a sımsıkı sarılmaya bak. Sen Allah'a sımsıkı sarılırsan senin içindeki casus sana zarar vermez, münafık sana zarar vermez, hain sana zarar vermez, Bulgar casusu, İngiliz casusu, Amerikan casusu, Rus casusu sana zarar veremez, Allah onu duru çıkartır.

Birisi Mekke-i Mükerreme'ye yola çıktı, Medine-i Münevvere'den ayrıldı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki sahabesinden falanca zâta;

"Git falancayı yakala, üzerinde mektup var, al."

Müslüman adam...

Peşinden gitti, filanca yerde yakaladı, kenara çekti, dedi ki;

"Üzerinde mektup var, Resûlullah bildirdi, o mektubu çıkart ver bana!"

"Yok, ara üstümü..." dedi.

"Bana bak, seni en mahrem yerlerine kadar soyarım, çünkü Resûlullah 'var' dedi. Senin üstünde şu mektup var, çıkar şunu ver!" dedi.

Baktı ki tehdit pahalıya mâl olacak, bilmem neresinden çıkarttı mektubu verdi ki; müslümanlar hakkında Mekkeliler'e bilgi veriyor.

Bak Allah celle celâlüh nasıl bildiriyor?

O bakımdan sen İbrahim b. Ethem rahmetullahi aleyh hazretlerinin -Allah evliyâullahın himmetlerine, teveccühlerine, şefaatlerine bizleri nâil eylesin- sözüne dikkat et. Demişler ki;

"Yâ İbrahim b. Ethem, gel yağmur duasına çıkalım. Topraklar çatladı, susuz kaldık, hayvanlar zayıfladı, otlar sarardı, kıtlık olacak. Yağmur yağsın, yağmur duasına çıkalım. Gel, senin duan makbuldür, dua edelim, gökten yağmur yağsın."

Şöyle baktı kalabalığa, dedi ki;

Ekîmû bi-ubidiyyetiküm fe-innehû a'lemu bi-rububiyyetihî. "Siz kulluğunuzu doğrultun, doğru düzgün kulluk yapın, O rabliğini bilir."

Bu kıtlık sizin edepsizliğinizden. Siz güzel kulluk yapın, Allah gökten yağmuru nasıl yağdırır...

Gündüz güneş çıkartır gece yağdırtır, gündüz güneş çıkartır gece yağdırtır, gündüz güneş çıkartır ortalık yemyeşil olur.

Kulluğa dikkat edeceğiz.

Allah bizi güzel kulluk yapmaya, kendisinin nimetlerine güzel şükretmeye, kendisini güzel zikretmeye, gafil cahil olmamaya muvaffak eylesin.

Üçüncüsü de buyurdu ki Efendimiz:

Ve lâ tenem illâ alâ vitrin. "Vitir namazı kılmadan uyuma. Vitir namazı kıl, öyle uyu. Başka türlü uyuma." dedi.

Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi.

Tabii bizde eskiden vitir namazı nasıl kılınırdı?

Cemaat yatsıyı kılarlardı, evlerine giderlerdi. Yatma zamanında, uyuyup uyandıktan sonra vitir namazı kılarlardı. Çok kimse kaçırdığı için yatsı namazının arkasından kılınıyor. Hemen evvele getirildi. Biz de elhamdülillah vitir namazını kılıyoruz, Efendimiz'in bu tavsiyesine uymaya gayret ediy

oruz.

Başından toparlayıp bir daha söylersek:

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki muhatabına;

"Adama karısına neden vurdu diye sorma. Yine adama, arkadaşlarından kime itimat ediyor kime itimat etmiyor diye de sorma. Vitir namazı kılmadan da uyuma."

Hadîs-i şerîf bu. Kaynakları çok, sahih bir hadîs-i şerîf.

Gelelim 473. sayfanın başındaki ikinci hadîs-i şerîfe. Sıra ikinci hadise geldi.

Ama bu birinci hadisten öğrendik ki; dinimiz aileyi korumaya çok dikkat ediyormuş. Bu hadîs-i şerîften ailemizin saadetini korumak ve aile fertlerini dünyada âhirette mesut etmek için çalışmak azmimiz bilendi. Ondan sonra; ihvânımızın arasında nifak çıkmasın, kavga gürültü olmasın, itimatsızlık olmasın, has hâlis arkadaşlık olsun diye kimsenin ayıbını araştırmamak terbiyesini almış olduk. Bir de gece ibadetini, namazı kılıp yatmayı öğrenmiş olduk. Güzel şeyler öğrendik.

Muhterem kardeşlerim!

Birbirimize hakiki sevgiyi yapamazsak yanarız, şap gibi cayır cayır yanarız! Bizim mutlaka has hâlis arkadaşlar olmamız lazım. Samimi kardeşler olmamız lazım. Çünkü Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"İnanmadıkça cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de hakiki müslüman mü'min olup da Allah'ın sevdiği bir duruma gelemezsiniz."

Ve lâ tu'minû hattâ tahâbbâ. "Birbirinizi sevmedikçe mü'min olamazsınız."

Onun için birbirimizi seveceğiz.

Şimdi bizde sanki Peygamber Efendimiz "Birbirinizin kusurunu arayın, bir bahane bulun birbirinizi sevmeyin." demiş gibi yaygın bir sevgisizlik var. Kimse kimseyi sevmiyor. Herkes herkese yan bakıyor. Herkes herkese bir kusur buluyor. Herkes herkesin bir ayıbını ortaya atıyor. Grup grup, parça parça, fırka fırka, bölük bölük, düşman düşman, hasım hasım öyle yaşıyoruz. Hem genel mânada İslâm âlemine tepeden topluca baktık mı parça parça, hem biraz daha bize yakın bölgede, Türkiye'ye baktık mı parça parça, hem bizim mahalleye baktık mı parça parça, hem bizim camiye baktık mı parça parça...

Safın şurasının şöyle olmasının, burasının böyle olmasından cemaat birbiri ile kavga ediyor. Ön safa sen geldin ben geldim, kavga ediyor. Safı çok sıkıştırdın, kavga ediyor. Ya sahâbe-i kirâmın elbiseleri -elbisesi yok ki örtü, üstüne kaç tane, bizim gibi değil o zaman elbise- omuzlarından eskirmiş. O kadar sıkışık olurmuş ki saf, sıkışıklıktan sürtüne sürtüne elbiselerin, o zamanki örtülerin omuzun yan tarafları eskirmiş. Sen biraz bakıyorsun; hacı babalar ferah ferah durmuş, geniş geniş durmuş, orası gevşek; Efendimiz de "Safları sık ve muntazam yapın." buyurdu diye araya girmek istiyorsun. Bir yan bakıyor ki bakışından seni eritecek! Öyle bir bakıyor... Anlamazsan o bakıştaki kızgınlığı, hışımla bu sefer o kendisi geri gidiyor. Hışım, kızgınlıkla… Kızıyor, en arka safa gidiyor. Çok kızdı, niye? Sen saf biraz sık olsun, biraz boşluk var diye yanına gelmişsin.

Ne kızıyorsun ya? Ne var?..

Yersiz... Şeytan körüklüyor. Hani nasıl demirci körüğü bilmem gördünüz mü; 'huh huh huh huh' yaptıkça demir erir kıpkırmızı olursa, şeytan onu körüklüyor, kızgınlığından safı terk ediyor.

Neyi terk ediyor?

Sevaplı yeri terk ediyor, sevapsız yere gidiyor. Akıl kârı mı? Bak, şeytan onu sevaptan düşürüyor. En ön safta sevabı çok olacaktı, arka safta sevabı çok olmaz.

Ne olur sıkışık oluversin biraz..

.

Sen hiç hacca umreye gitmedin mi, bayram namazı kılmadın mı? O zaman nasıl sıkışık oluyor?

Farz et ki bu ikindi bu öğle namazı da biraz böyle, birazcık dişini sıkıver, sabrediver. Sabredemiyor, hışım duyuyor. "Ya hava zaten sıcak!" diyor. E sıcaksa ne yapalım, sabret biraz; cehennem ateşi daha sıcak!

İkinci hadîs-i şerîfe başlayalım.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Bu ikinci hadîs-i şerîf de Taberânî'den rivayetle buraya alınmış. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Lâ tes'eli'n-nâse şey'en ve leke'l-cennetü. Lâ tağdab ve leke'l-cennetü. İstağfiri'llâhe fi'l-yevmi seb'îne merreten kable en teğîbe'ş-şemsü yağfir leke seb'îne âmen. Kâle: Leyse lî zenbun seb'îne âmen. Kâle: Fe li-ebîke. Kâle: Leyse li-ebî zenbu seb'îne âmen. Kâle: Fe li-ehli beytike. Kâle: Leyse li-ehli beytî. Kâle: Fe li-cîrânike.

Bu hadîs-i şerîfi iyice dinleyin, mümkünse yazarsınız, hafızanızda iyi tutun.

Efendimiz râviye, muhatabına -muhatap tekil, tek bir şahıs, ifadeden öyle anlaşılıyor- diyor ki;

Lâ tes'eli'n-nâse şey'en ve leke'l-cennetü. "İnsanlardan, halktan hiçbir şey isteme; el açma, dilenme; sana cennet var."

Böyle yaparsan cennete girersin. İnsanlardan bir şey isteme, cennete girersin, o zaman sana cennet var.

İkincisi; lâ tağdab. "Kızma, gazaplanma, sinirlenme, asabîleşme." Ve leke'l-cennetü. "Öyle yapabilirsen sana cennet var."

İstağfiri'llâhe fi'l-yevmi seb'îne merreten. "Bir günde Allah'a yetmiş defa istiğfar eyle." Kable en teğîbe'ş-şemsü. "Güneş batmazdan evvel yetmiş defa istiğfar eyle." Yuğfer leke seb'îne âmen. "Böyle yaparsan yetmiş yıllık günahın mağfiret olunur."

İnşaallah hatırımızda tutup tatbik edelim.

Leyse lî zenbun seb'îne âmen. " 'Benim yetmiş yıllık günahım yok.' dersen, babanın günahları avf u mağfiret olunur."

Sen masum paksan babanın günahları affolunur.

"'Babamın da yetmiş yıllık günahı yok.' dersen, aile efradının günahları avf u mağfiret olunur. ' Aile efradımın da günahları yok, ben onları iyi yetiştirdim, hep âbid, zâhid, Allah'ın sevgili salih kullarıdır.' diyecek olursan, komşularının günahları affolunur." diyor Peygamber Efendimiz.

Şimdi bunun üzerinde biraz daha duralım çünkü duruldu mu hatırda daha iyi kalıyor, biraz daha duralım.

Efendimiz buyurdu ki;

"İnsanlardan bir şey isteme, böyle yaşayabilirsen sana cennet var."

Muhterem kardeşlerim!

Hakiki müslümanın şânı budur. Allah'tan ister, gayriden istemez. Allah'tan bekler umar, gayriden bir şey ummaz. Hem de bunu günde kırk defa en aşağı söylüyoruz:

İyyâke na'budu ve iyyâke nesta'în, iyyâke na'budu ve iyyâke nesta'în diyoruz. "Ancak sana ibadet ederiz, ancak senden yardım isteriz!" diyoruz. Ondan sonra da başkasından medet umuyoruz, başkasına el açıyoruz, başkasından istiyoruz, dileniyoruz vs. vs. İşte bu yok. "Eğer istemezsen sana cennet var." diyor Peygamber Efendimiz.

Bir başka hadîs-i şerîften biliyoruz ki, böyle dilenen bir kimseye Peygamber Efendimiz dedi ki;

"Git falanca eşyanı sat, bir ip al, git dağdan tepeden çalı çırpı odun topla, getir pazarda odunu sat, onunla geçin. B u senin için dilenmekten daha hayırlıdır."

İnsanın çalışması çabalaması, helalinden kazanması dilenmesinden daha hayırlıdır, velev hamallık yapsa bile...

Şimdi hamal olsak biz;

"Ne meslektesin?" deseler, "hamalım" demekten utanırız.

Oğlumuz, "Babam hamaldır." demekten utanır.

Ne var?

Alnının teriyle, ıhlaya ıhlaya, yük taşıyarak kazanıyor; ne mutlu! Kendi emeğiyle... "İşçi" dese; e ne güzel işte, tarlada çalışıyor, ter dökerek kazanıyor. Bu güzel, dilenmek güzel değil.

Efendimiz bazı sahabi ile dilenmemek üzere ahdetti, "Hiç kimseden bir şey istemeyeceksin." diye bey'at etti. Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerine hitabında buyuruyor ki;

"Hiç kimseden bir şey istemeyeceksin, tamam mı? Eğer devenin üzerindeyken kamçın yere düşse bile inip alacaksın, onu birisinden istemeyeceksin."

Sadece avuç açıp "Allah rızası için biraz bir şeyler verin." demek değil; kamçın yere düşse bile "Şunu bana alıver, bana uzatıver." demeyecek. Devenin üstünden inecek, alacak, tekrar binecek.

Kimseden bir şey istememek... Fakir olabilir insan; Allah'tan istersin, kimseden bir şey istemezsin.

Sayfanın sonunda başka bir hadîs-i şerîf daha var, belki bugün gelemeyeceğiz oraya...

Muhterem kardeşlerim!

İnsanın rızkı tamamlanmadan Allah insanın canını almaz. O rızık illa sana gelecek, senin boğazından geçecek, yiyeceksin, öyle öleceksin. Daha rızık var, şurada duruyor; demek ki daha ömrün var. Rızık sana taksim edilmiş, belli, muhakkak gelecek. O bakımdan kimseden bir şey isteme. Aç açık kalacağım diye korkma. Helalinden çalış çabala.

Hadîs-i şerîfin öteki kısmı:

Lâ tağdab ve leke'l-cennetü. "Kızma, gazaplanma, böyle yapabilirsen sana cennet var."

Muhterem kardeşlerim!

Bu gazaplanmamak kolay bir şey değil. İnsanın üzerinden bu duyguyu atması kolay değil. İnsan açken, oruçluyken, bir şeye canı sıkılmışken çarçabuk kızıveriyor, olmadık şeye de kızıyor, parlayıveriyor. İşte bu huyumuzu dizginleyeceğiz, frenleyeceğiz. Mümkün olduğu kadar asabî olmamaya, kendimize hâkim olmaya gayret edeceğiz. Cennete girmenin bir şartıdır bu; insan böylece cennete girer. Onun için gazaplanmamaya, kızmamaya -gazabın Türkçesi "öfke" demek- öfkelenmemeye dikkat edeceğiz. Sakin sakin...

Geçen gün arkadaşlar İsveç'ten videobandı getirdiler. İki tane müslüman kız, başörtülü; birisi aslen Danimarkalı, ötekisi de aslen İsveçli. Müslüman olmuşlar, nasıl örtünmüşler; çiçek gibi, sadece yüzleri görünüyor, her tarafları uzun mantolu, güzelce örtünmüşler. Türk değil, oranın yerli ahâlisinden, müslüman olmuşlar.

Birisi yedi senelik müslümanmış, ötekisi dört senelik müslümanmış. Televizyonda açıkoturum yapıyorlar. Onları şuraya oturtmuşlar, bu tarafa da 15-20-30 kişi salonda kademeli sıralara oturmuşlar; elinde mikrofon, spiker bir ona gidiyor soru soruyor, bir ona gidiyor soru soruyor, karşılıklı İslâm üzerine konuşuyorlar.

Dikkat ettim, ne kadar hücum olsa bizim bacılar -orada iyi yetişmişler maşallah- hiç sinirlenmeden öyle cevaplar veriyor ki karşı tarafı bıktırıyor, belini büktürüyor, kafasına tokmak inmiş gibi çökertiyor. O bir şey soruyor; o güzel, sakin, mütebessim çehre ile İslâm'a yakışan bir [şekilde] bir güzel cevap veriyor; tamam, çöküp kalıyor, karşı tarafın mecâli kalmıyor.

Papaz efendi var, papazla evli rahibe efendi var, hanımefendi, rahibe filanca var, falanca var, falanca var, falanca var; hepsinin hakkından geldi iki bacımız, elhamdülillah. Kızmamak çok güzel. En sert şekilde şey yapıyorlar, kızmadan bir cevap veriyor, puan kazanıyor; gayet güzel.

Onun için kızmadan, sakin sakin... Düşündüm; ya biz böyle bir açıkoturum yapsak, açıkoturum değil bir misafirliğe gitsek, birbirine muhâlif üç beş arkadaş orada toplansa, kavga ederiz ayrılırız. Burnumuzdan soluya soluya ayrılırız. "Bir daha senin evine ayak basmam!"; evden çıkar gideriz. Kızmadan, sakin sakin alışacağız, sükûnete alışacağız.

İşte bunlar, bakın görüyorsunuz, Peygamber Efendimiz pekâlâ ne söylerse haktır gerçektir; "Namazları kılın, şu kadar ibadet edin." demiyor, dikkat edersiniz ahlâkî bir şey söylüyor: "Kızma; mukabilinde sana cennet var. Sinirlenme, öfkelenme, kendine hakim ol; sana cennet var." diyor.

O zaman madem böyle, o hâlde kendimizi tutmaya çalışmak gerekmiyor mu bize?

Namaz kılmaya çalıştığımız gibi... Allah razı olsun, burada hacı ağabeylerimiz amcalarımız var, kendilerine hayran olduğumuz büyüklerimiz var, sakallarını ağartmışlar, belleri iki kat olmuş, beş vakit namaza bastonunu kaka kaka geliyor, burada Allahu ekber namaza geliyor. Alıştırmış kendisini, İslâmî bir hayat, hep gelip burada namazını kılıyor. Güzel, namaz kılmayı öğrenmişiz. Siz de öğrenmişsiniz ben de öğrenmişim, namazı ezanı duyduk mu camiye gelmeyi öğrenmişiz.

Kızmamayı da öğrendik mi? Öfkelenmemeyi de öğrendik mi?

Ben daha tam öğrenemedim. Bazen kendime hayret ederim; "Niye bu kadar kızdım?" diye. Geçtikten sonra ama, o zaman değil... "Ya bu kadar da kızılacak bir şey yoktu, laf aramızda..." diye kendi kendine insan [hayıflanıyor].

Kızmamaya, kendimize hâkim olmaya da çalışalım. Namaza çalışır gibi, oruca çalışır gibi kızmamaya çalışalım. Hanım bir laf söyledi, çocuk bir söz söyledi; kıyamet kopuyor. "Niye böyle yaptın?" diyorsun. "Hocam, ben biraz sinirli adamım." diyor.

Lâ tağdab ve leke'l-cennetü. O siniri bir kenara bırak, öfkelenme kızma; sana cennet var.

Cennetin peşinde değil miyiz hepimiz? Niye bu namazı kılıyoruz, niye bu hadisleri okuyoruz?

Hepimizin asıl maksadımız cennete girmek, cehennemden kurtulmak, onun için çalışmıyor muyuz?

Haa, onun için çalışıyoruz, o hâlde öfkelenmemeye de alışacağız. Derin bir nefes almaya, sakin cevap vermeye, sakin sakin düşünmeye, karşılığını ona göre vermeye kendimizi alıştıracağız.

Büyüklerimiz söylemiş;

"Öfkeyle kalkan zararla oturur."

Ya bu camlar ne oldu? Bu masanın niye ayağı kırık? Bu sandalyenin hâli ne? Bu tabaklar niye böyle yerlerde?

"İşte sorma hocam. Ne sen sor ne ben söyleyeyim. Bir kızdım, bir öfkelendim; işte bunlar oldu."

Hadi öde bakalım. Bir sandalye 4 bin - 5 bin lira. Bir masa şu kadar, bu camların camcı geldiği zaman metrekaresi şu kadar, takılması bu kadar. Ne oldu bu kadar para? Öfkenin parası, akıl parası. Öfkelenmenin cezası olmuş oluyor.

Öfkelenmeyeceğiz, sinirlenmeyeceğiz.

Tamam, bu zor bir şey, kolay değil. İnsanın canı çıkmayınca huy çıkmaz. Öfkeli bir insan, öfkesiz insan olacak. Geveze insan, sakin insan olacak. Şakacı bir insan, ciddi bir insan olacak. İnşaallah. İnşaallah olur.

İnşaallah olur ama çok zor.

Şairin birisi; "Kırk gün oldu, kaynatırım kaynamaz." diyor. "Kırk gün" demek, hoca erbaîne sokmuş dervişi, uğraşıyor ki kalp gözü açılsın da iyi bir insan olsun. Hâlâ öyle; eski hamam eski tas. Kazın etinin kazana koyup da kaynat kaynat, kaynat kaynat pişmediği gibi, lastik gibi, hâlâ pişmedi... Kırk gün değil kırk yıl oluyor, pişmiyor adam! Kırk yıl oluyor, pişmiyor!

Sen derviş miydin?

"Elhamdülillah, Hasip Efendi'den ders almıştım."

Maşâallah.

"Aziz Efendi'den ders almıştım."

Maşâallah.

"Mehmed Efendi'den ders almıştım."

Maşâallah.

E ne bu hâl? Sen bu tekkeden ne öğrendin, bu dervişlikten ne anladın?

İşte bu.

Yunus Emre ne güzel anlamış:

Dövene elsiz gerek,

Sövene dilsiz gerek,

Derviş gönülsüz gerek,

Sen derviş olamazsın.

Derviş bağrı baş gerek,

Gözü dolu yaş gerek,

Koyundan yavaş gerek,

Sen derviş olamazsın.

İnsan güzel huyları alacak, bu sükûneti alacak, bu güzel ahlâkı alacak, gözü yaşlı hassas bir insan olacak. Öyle çok akıllılık iyi değil, çok bilgiçlik iyi değil, çok gevezelik iyi değil, çok sinirlilik iyi değil. Ama herkes sinirine bir bahane buluyor.

"Hocam şöyle yaptı da ondan kızdım, haklı değil miyim?"

Değilsin. Sakin sakin yapsaydın çok daha güzel hâllolurdu.

Hatırınızda kalsın diye söyleyeyim:

Güya rüzgar ile güneş iddialaşmışlar. Adamın birisi palto giymiş, yolda gidiyormuş. Demişler ki; "Bu adamın sırtından paltoyu ben çıkartırım." Ötekisi demiş; "Sen çıkartamazsın, ben çıkartırım." Sen çıkartırsın, ben çıkartırım...

Rüzgarla güneş konuşur mu, iddialaşır mı?

İddialaşmaz, konuşmaz ama ders çıkacak sonunda.

Rüzgar adamın paltosunu çıkartmak için bir esmiş, eteğinden biraz kaldırmış. Biraz daha esmiş, üst tarafını da kaldırmış.

Adam "Oo rüzgar çıktı!" demiş, yakasından tutmuş, paltosuna biraz daha sıkı sarılmış.

Rüzgar vay bu sefer olmadı, biraz daha hızlı esmiş 'vuuuvvv' diye.

Adam biraz daha sıkı sarılmış. Fırtına olmuş, biraz daha sıkı sarılmış. Bora olmuş, evler sarsılmaya başlıyor, adam girmiş bir köşeye, paltosuna daha sıkı sarılmış.

Palto çıkmadı. Adam gittikçe daha fazla sarılıyor...

Güneş demiş ki;

"Beceremedin işte bu işi, sen çekil kenara." Fırtına çekilmiş kenara. Güneş çıkmış; bir tatlı tebessüm. Ohh adam şöyle bir paltosunu düzeltmiş. Ondan sonra biraz daha, bir tatlı tebessüm daha, biraz daha...

Adam kendiliğinden paltoyu çıkartmış, eline almış; "Ya ne güzel, güneş çıktı fırtınadan sonra..." diye.

İşte bak, palto da tatlılıkla çıkıyor; fırtına gibi olmakla, bora gibi olmakla çıkmıyor.

Bundan ders alınsın diye...

"Allahu Teâlâ hazretleri unf ile şiddet ile yapılmayacak elde edilmeyecek çok şeyleri hilm ile yumuşak başlılık ile hâsıl eder." diyor Peygamber Efendimiz.

Onun için hilm sahibi olacağız. Halim selim olacağız. Halim selim olmak; yani gazaplı olmamak, sakin olmak.

Sahabeden bazı kimseler hilmiyle mâruf. Sonra devletin başına da geçtiler. Bunların karşısına bazı adamları getirmişler, suçlu, suçlarından dolayı cezaya çarptırılmışlar. Adam el kaldırmış, demiş ki;

"Bir şey soracağım yâ halife."

"Sor."

"Siz, insanlar arasında hâlim selim olmakla tanınıyorsunuz. Biz bu suçları başka bir hükümdara yapsaydık ne yaparlardı?"

"Benim verdiğim cezayı vermeleri lazımdı, yine verirlerdi."

"Peki, o zaman sizin hâlim selim olduğunuzun kıymeti farkı nerede kaldı?" demiş.

Şöyle bir düşünmüş.

"Hadi affettim sizi bu sefer. Gidin, bir daha yapmayın." demiş.

Halim selim olacağız. Sakin olacağız. Bunda çok fayda var.

Hilm hakkında çok hadîs-i şerîfler var. Gazabın fenalığı hakkında çok hadîs-i şerîfler var. İşte bu cümle yeter bize;

Lâ tağdab ve leke'l-cennetü. "Gazaplanma; sana cennet var." Gazaplanmazsan, öfkelenmezsen cennet var.

Gelelim üçüncü cümlesine. Orada Efendimiz buyuruyor ki... Bu kolay, bunu herkes yapar, sen de yaparsın ben de yapabilirim:

İstağfiri'llâhe fi'l-yevmi seb'îne merreten kable en teğîbe'ş-şemsü. "Güneş batmadan evvel günde yetmiş defa estağfirullah de, Allah'tan tevbe ve istiğfar iste. " Yuğfer leke seb'îne âmen. "Yetmiş yıllık günahın mağfiret olunur."

Kolay bir şey, yaparız.

Niye "ikindiden sonra" dedi? Niye "güneşin batmasından az evvel" dedi?

Mânevî bir sebep var;

İnsanın vazifeli müfettiş melekleri, gece meleği gündüz meleği vardır. Gündüz melekleri gece meleklerine insanı o vakitte teslim eder. Meleklerde nöbet değişimi oluyor. O nöbet değişimi esnasında sen tevbe ve istiğfar ediyorsun.

"Yâ Rabbi! Beni affet. Yâ Rabbi! Benim günahlarımı bağışla. Yâ Rabbi! Beni avf u mağfiret eyle." diyorsun.

Öyle deyince tabii insan affolunuyor. İnsan yeni meleğe temiz, günahsız teslim ediliyor.

Bir de istiğfar ederken giden meleğe Allahu Teâlâ hazretleri soracak, her şeyi bildiği hâlde;

"Kulumu nasıl bıraktın ey meleğim?"

"Tevbe ve istiğfar ediyordu yâ Rabbi." diyecek.

O bakımdan bu ikindi ve akşam arasının kıymetini iyi bilin. O zamanda Allah'a iyi kulluk etmeye dikkat edin.

Allahu Teâlâ hazretleri, müfessirlerin bazılarının beyanına göre, ve'l-asr diye ikindi namazına yemin etti. Tabii başka teviller, tefsirler de var da, ikindi namazının ehemmiyetini müfessirler ve'l-asr sûresinde anlatmıştır.

Neden ehemmiyeti çok?

Çünkü ikindi vakti insanların ticarete daldığı, dünya işlerini "Aman akşam olmadan bitireyim..." diye acele acele yapmaya çalıştıkları zamandır. O zamanda Allah'ın huzuruna gelip de ibadeti yapabilmek zor olduğundan kıymetli oluyor.

İkindi vaktine dikkat edin ve ikindiyle akşamın arasında yetmiş defa -bu hadîs-i şerîfi duyduğunuza göre- istiğfar edin. Otuz üç, altmış altı, estağfirullah estağfirullah tesbihin iki tarafını tamamlarsınız, dört tane daha eklersiniz; yetmiş. Yetmiş tane estağfirullah.

Yetmiş yıllık günahı affoluyor.

İnsan diyebilir ki;

"Ben daha yetmiş yaşında değilim veya yetmiş yıldır günahkâr değilim. Bebekken daha günahlar yazılmıyordu..."

Efendimiz buyuruyor ki;

Kâle: Leyse lî zenbun seb'îne âmen. "Yetmiş yıllık günahım yok." dersen, diyecek olursan, öyle bir itiraz olursa...

Bunu herhâlde dinleyen diyemiyor. Dinleyen nasıl diyecek ki Resûlullah'a "Benim yetmiş yıllık günahım yok." diye. İyi bir müslüman kendisinin hatasını kusurunu bilir, böyle diyemez. Demek ki bu bir üslup, anlatım şekli oluyor. Hani biz de bazen vaiz olarak konuşurken deriz ya, karşılıklı konuşma yapıyor gibi yaparız.

"Benim yetmiş yıllık günahım yok."

O zaman babanın günahı affolunur.

"Babamın yetmiş yıllık günahı yok."

O zaman ev halkının günahı affolur.

"Ev halkının o kadar günahı yok."

O zaman komşularının günahı affolur.

Konuşma, muhtemel itirazları düşünerek bazen vaiz, nasihatçi o itirazı dile getirir, cevabını verir. Allahu âlem bu hadîs-i şerîfte o durum var.

"Benim yetmiş yıllık günahım yoktur." dersen ey benim nasihatimi dinleyen kişi, babanın varsa günahı o affolur. "Babamın da yoktur." dersen, o zaman evindekilerin günahı affolur. "Evindekilerin yoktur." dersen komşularının günahları affolur.

İyi insanın komşuluğu da ne kadar kıymetli, görüyorsunuz.

Allah bizi iyi komşularla komşu eylesin. İyi insanlarla bir arada olmayı nasip etsin.

İnşaallah şu cemaat olarak mahalleler kuralım da namazlı niyazlı insanlar bir arada oturalım. Perakende dağılmanın da bazı zararları oluyor, yetişmek bakımından.

İyi komşunun da bak etrafına ne kadar faydası oluyor. Durduğun yerden bir de bakıyorsun günahların silinmiş. Nereden olduğunu bilemezsin.

Neden?

Komşun istiğfar etti, sevabı faydası sana da düştü.

Onun için burada iyi insanlara yakın olmanın kıymeti anlaşılıyor, komşunun kıymeti anlaşılıyor.

Bunu da hatırınızda iyi tutun. Bir kere daha özetleyivereyim. Bitmiş vaktimiz ama bir kere daha özetleyivereyim:

İnsanlardan hiçbir şey isteme; sana cennet var. "İstemezsen" demek. Kızma; sana cennet var. Kızmazsan cennetlik olursun. Her gün güneş batmadan evvel yetmiş defa tevbe ve istiğfar et, yetmiş yıllık günahın affolur. "Benim yetmiş yıllık günahım yok." dersen, babanın yetmiş yıllık günahı affolur. "Babamın öyle günahı yoktur." dersen, ev halkının ehli beytinin günahı affolur. "Ehli beytimin öyle günahı yok." dersen, komşularının günahı affolur. "Derece derece etrafa senin hayrın bereketin yayılır..." demek.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi sevdiği razı olduğu güzel huylarla mütehâllik eylesin. Ârif, kâmil, zarif, edip, hoş hâlli, güzel huylu, tatlı dilli, geçimli müslüman olmayı cümlemize nasip eylesin.

Neden?

Çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, aziz kardeşlerim, buyurdu ki;

Buistü li-ütemmime mekârime'l-ahlâk. "Ben güzel ahlâkı insanlara öğreteyim de eksikleri tamamlatayım, insanlar güzel huylu olsunlar diye peygamber gönderildim."

Sen güzel huyu ne sanıyorsun? Kıyıda, kenarda köşede, olsa da olmasa da olur bir şey mi sanıyorsun?

Senin dindarlığından gaye, güzel huylu bir insan olman.

Hanımını kenara çektiğimiz zaman, seni sorduğumuz zaman, "İyi insandır." diyecek.

Birisi öldü, hanımı diyor ki;

"Şu kadar yıllık beraberlik, evlilik hayatımızda bir kere incinmedim."

Hanımına böyle dedirtebiliyor musun?

Bu önemli. Komşuna seni sordukları zaman;

"Nasıl bilirsin? Bizim bu adamla biraz bir iş yapmamız lazım, hakkında nasıl bilgi verirsin bize?"

"Allah selâmet versin, çok iyi insandır, melek gibidir. Kırk yıllık komşuluğumuz oldu, bir kere incinmedim."

Dedirtebiliyor musun?

Arkadaşlık yaptığın insanlara dedirtebiliyor musun?

Bu, güzel huylu olmak; etraftan beğenilmek.

Allah cümle geçmişlerimize rahmet eylesin.

Çok kıymetli bir kardeşimiz vardı, Muammer Dolmacı, geçen gün vefat etti. Götürdük Isparta'da gömülecek. Bilmiyorum, gazetelerde filan fotoğraflarını çektiler, belki de çıkmıştır. Öyle bir kalabalık toplandı ki, öyle Allah'ın hoş hâlli kulları, sevimli müslümanlar toplandı ki oraya, insan o gelenlerin hepsine baktıkça iftihar ediyor. O kardeşimizin de, o kadar geniş, insanlara kendisini sevdirmesi kendisinin hüsnü hâline alâmet oluyor...

Sayfa Başı