M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İslâm Dini Laf Ebelerini Sevmiyor

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Cumanız mübarek olsun, Allahu Teâlâ hazretleri bu güzel mübarek günün hayırlarından feyizlerinden cümlenizi azami derecede istifade ettirsin.

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ten rivayet olunduğuna göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlar ki;

Mâ ubidallahe bi şey'in efdale min fıkhin fi'd-dîn. Ve le-fakîhun vâhidun eşeddü ale'ş-şeytâni min elfi âbidin. Ve li-külli şey'in imâdün ve imâdü haze'd-dînü'l-fıkhü.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Bu hadîs-i şerîf dinde, sezgisi, bilgisi tam ve kuvvetli olmak konusunda. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:

"Allahu Teâlâ hazretlerine dinde fakîh olmaktan, dini iyi kavramaktan, dinî mâlumatı doğru, sağlam ve derinlemesine iyi sezip bilmekten daha güzel bir şekille ibadet olunmadı. Allahu Teâlâ hazretlerine en güzel ibadet bu yolla olur.

Ve le-fakîhun vâhidün eşeddü mine'ş-şeytân min elfi âbid. "Bir tek bilgin, fakîh kişi, şeytana bin tane âbidden daha büyük ve şiddetli tesir eder, şeytanı yener ve tesirini izale eder."

Ve li-külli şey'in imâdün. "Her şeyin bir direği var." Ve imânu haze'd-dîn. "Bu dinin direği de fıkıhtır, din ilmidir, dinde doğru, sağlam anlayıştır."

Gezdiğimiz şehirlerde çeşitli insanlarla karşılaşıyoruz, onların çeşitli soruları oluyor, böylece halkı yakından tanıma fırsatını buluyoruz. Dindarların çeşitlerini, tabakalarını, guruplarını, zümrelerini de görmüş oluyoruz. Böylece hakikaten insan bazen fevkalade büyük üzüntülere düşüyor. Çünkü din ve dindarlık namına öyle şeyler var ki halkın arasında inanılan veya "Ben dini iyi biliyorum." diye ortaya atılan öyle kimseler var ki, o kadar saçma şeyler söylüyorlar ki, bunların bir kısmını belki sizler de televizyonlarda yapılan açık oturumlarda konuşmacıları dinlerken de misal olarak görüyorsunuz. Detayına ben fazla girmek istemiyorum ama dinin ana ölçülerini, farzlarını, esasını, ruhunu kavrayamamış insanlar var ve bunlar kendi cahilliklerine, yanlış anlayışlarına ve kavrayışlarına bakmadan bir de insanların önüne çıkıp önderlik iddiasında bulunuyorlar. "Gelin bana tâbi olun, benim yolumu tutun." diyorlar.

Mesela bir tüccar arkadaşım anlatmıştı. Onun iş yerinin bulunduğu iş hanında bir genç varmış. Sakallı, dindar, gayretli bir genç. Yani kendisi de o genci her bakımdan beğeniyormuş. Çünkü beş vakit namazını camide kılmaya gayret ediyormuş, işini bırakıp işinin arasında cemaati ihmal etmiyormuş, camiye gidebiliyormuş. Ayrıca etrafındaki gençlerle meşgul oluyormuş, onları doğru yola çekmeye, kötü alışkanlıklarından vazgeçirmeye çalışıyormuş. Sakallı, mütedeyyin, -gözünüzün önüne gelmiştir bu anlattıklarımdan- mübarek bir genç, gayet iyi durumu, fakat sonradan bir şahsa tâbi olmuş. "Bir şahıs" diyorum daha güzel bir başka sıfat ona yakıştırmıyorum. Çünkü bu şahsa tâbi olduktan sonra, bu güzel genç sakalını kesmiş; bu kötü bir alâmet. Camiye gitmeyi bırakmış; bu daha kötü bir alâmet. Fikirlerinde büyük bir değişme olmuş.

Hem de bu değişme ne olarak?

Bu değişme; din namına daha iyi bir dindarlık gibiymiş düşüncesiyle takınılmış yeni bir tavır oluyor. Bu çok acı bir durum, büyük bir gerileme. Fakat bizim tüccar arkadaşımız, onu bu hale getiren, güya böyle dinî lider durumunda olan şahsın da toplantısına gitmiş. O toplantıda anlamış ki; ağzı kalabalık namaz kılmayan bir adam bu şahıs. İnsanların hoşuna gidebilecek tatlı sözler var. Mesela sevgiden, müsamahadan, hoşgörüden bahsetmek, herkesi hâliyle kabul etmek… Ama İslâm'da böyle bir şey yok. Dinimizde Hakkı söylemek, haksız olan insanın haksızlığını ifade etmek, doğru olanın doğru sözünü tasdik etmek, doğru olan işi alkışlamak, eğri olanın da eğriliğini, yanlışlığını söylemek var. Ve bunu bizim eski âlimlerimiz, Peygamber Efendimiz'in mübarek ashabı hiç taviz vermeden yapmışlar.

Hatta bu bizim meşhur ve sevgili büyüğümüz Ebû Eyyûb el-Ensârî, -Eyüp Sultan semtinde camisi bulunan- mübarek, mücahit sahabe Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ'nın düğününe gitmiş. Bakmış ki; düğün evinin duvarına bir kumaş asılmış. Demiş ki;

"Biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanında duvara böyle bir örtü asmıyorduk size teessüf ederim, dinde yeni bir şey çıkartmaya kalkmışsınız, sizden ummazdım." demiş ve düğün yerinden kalkmış.

"Efendim, siz lütfen oturun, sizin istediğinize göre biz o kumaşı oradan indiririz."

"Hayır, artık ben burada duramam." demiş ve kalkmış gitmiş.

Halbuki Abdullah b. Ömer de ashabın ileri gelen kişilerinden, Hz. Ömer'in oğlu. Biz ufak bir hareket gibi düşünebiliriz. Nihayet süsleme olsun diye düğün evinin duvarına bir kumaş asılmış, fakat Resulullah zamanında yapılmadığı için Ebû Eyyûb el-Ensârî onu dahi uygun görmediğinden, bu kanaatini de söylemiş. Gerçek dindarların tavrı budur.

Böyle herkese müsamaha, hoşgörü, herkesi sevmek…

Hayır!

İslâm'da böyle bir şey yok. Ama bu ara herkesi sevmek çok modalaşmış. Niye kötüyü seveyim, kötü olan bir işi destekleyeyim, onu hoş göreyim, göz yumayım, devamına müsamaha edeyim.

Bu yanlış bir şey fakat insanlar böyle şeyden hoşlanıyorlar. Varsın günahına devam etsin ve hocalar, din bilginleri veyahut yakınları bunun bu kötülüğünü söylemesin, kendisini tenkit etmesin. O haliyle onu kabul etsin. Camiye gitmesin, Allah'ın emirlerini tutmasın, haram lokma yesin, etrafındakiler onu o haliyle kabul etsin, ticareti dinî bakımdan yasak cinsten bir kazanç şekli olsun, herkes bunu hoş görsün. Böyle bir şey yok, böyle bir şey dinin yıkımı demektir, hakkı söylemek ve bâtılı reddetmek lazım.

Bunun için elimizde ölçü nedir?

Neyi beğeneceğiz, neyi tenkit edeceğiz, neyi alacağız, neyi reddedeceğiz?

Bunun ölçüsü hiç şüphe yok ki Allah'ın kelâmı Kur'ân-ı Kerîm'dir, bir. İkincisi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnetidir. Bu iki ana kaynaktan gelişen icmâ-ı ümmet, kıyâs-ı fukahâ gibi edille-i şer'iyye dediğimiz dinî deliller. Bunların hepsine birden biz şeriat, şeriat-ı garrâ-i Ahmediyye diye isimlendiriyoruz, yani İslâm şeriati diyoruz.

İslâm şeriati nasıl teşekkül etmiştir?

Fakîhlerin, müçtehitlerin, büyük âlimlerin, büyük hukukçuların, ciddi insanların ilmin her yönüyle, her sahasında, derinlemesine bilgi sahibi olmuş, selâhiyetli kimselerin konuşması ile.

Bu söz avamın ağzına düşmemeli, dinî konular avamın çözeceği konular değildir. Çünkü dinî konulardaki yanılma insanları dünya ve âhiret felaketine düşürür.

Bunu şöyle bir misalle dinleyicilerime anlatmak isterim:

Mesela bir büyük santrali düşünün. Bu büyük santralin elektrik hatlarını, bilmeyen insana kurcalattırır mıyız? Mütehassıs olmayanları o santralin içine sokar mıyız, bu devrelerle herkesin istediği gibi oynamasına müsaade eder miyiz? Veyahut bir posta, telgraf, telefon binasının içine bir insanı, bir çocuğu sokup "Burayı istediğin gibi karıştır." der miyiz? Selâhiyetli olmayan kimselere bu gibi şeyler verilir mi?

Veyahut doktor olmayan insanın eline neşteri verip; "Al, bu hastanın karnındaki uru kes, orayı çıkar." der miyiz? Buralarda mütehassıslara müracaat ediyoruz ve katiyen ötekilere aman vermiyoruz. Diplomasız doktorları polis takip ediyor. Mütehassıs olmayan kimselere böyle hassas aletleri teslim etmiyoruz.

Din hassas aletlerden daha hassastır, daha kıymetlidir ve önemlidir. İnsan vücudundan çok daha önemlidir. Toplumun istikbali, salâhı ve ferahı bahis konusudur. Fakat bu konuda herkes bir takım sözler söylüyor.

Dün akşam bir hanım, kocası kendisini bir yola davet etmiş, soru soruyor diyor ki;

"Ben o yola gideyim mi?"

"Peki, neymiş o yoldaki insanların özellikleri?" dedim.

Bunlar, isim söylemiyorum, şu meşrepten insanlarmış; kılık kıyafete, ibadete, zâhire önem vermezlermiş. Başka bir arkadaş da ilave etti;

"Namazları kılmıyorlar, şu işleri yapmıyorlar, bu işleri yapmıyorlar."

Anlaşılan bâtıl, yanlış bir yol ama o kadar iddialı konuşuyorlarmış:

"Niye sakal bırakmıyorsun?"

"Benim nurdan sakalım var."

Nurdan sakal; yani kesik olduğu halde görünmeyen bir sakal.

Böyle şey olur mu?

Böyle bir şey olsaydı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yüzünde olurdu. Peygamber Efendimiz'in yüzünde mübarek, gerçek sakalı olduğuna göre ve traş olduğu zaman berberden arta kalan o güzel sakallar biriktirilip hatıra olarak günümüze kadar geldiğine göre, Kadir gecelerinde camilerde salât ü selâmlar getirerek onları öpüp yüzümüze gözümüze sürdüğümüze göre, demek ki doğru olan gerçek sakalı olması, gerçek sakalı yok, ondan sonra;

"Benim nurdan, görünmez sakalım var."

Böyle şey olur mu?

Bu yalan, sünnet-i seniyyeye uymamanın mazereti olabilir; memuriyeti vardır, öğrencidir vesaire ama mazereti olmadığı halde sünnet-i seniyyeye uymayıp da;

"Benim nurdan sakalım var, sen anlamazsın" demek yalandır, iftiradır dini ve insanları aldatmacadır.

İşte buna benzer şeyler olabiliyor, yani söz sahtekârların, yalancıların ağzına düşmüş oluyor. Halkta onların sözlerine kanabiliyor.

Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; "Allahu Teâlâ hazretlerine dinde fakîh olunarak, din iyi bilinerek, ibadet edilir. Din bilgisinden daha güzel bir şeyle Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet edilmemiştir. Bir tane fakîh, şeytana, bin tane âbidden daha fazla, ezici ve zafer kazanıcıdır. Daha şiddetlidir, şeytanı defedicidir."

Demek ki; âbid, dindar insan, kendi başına bir takım ibadetler yapıyor, Allah'ın rızasını kazanmak için gece uyku uyumuyor, namaz kılıyor, gündüzleri oruç tutuyor ama bir tane fakîh yani dini doğru bilen bir insan, onun bin tanesinden daha üstün ve kıymetli oluyor.

Neden?

Çünkü din yerinden kaydırılmamış, rayından çıkartılmamış, yanlış bilgiler halkın arasında yayılmamış oluyor. İşin doğrusu öğrenilmiş ve öğretilmiş oluyor. Allahu Teâlâ hazretleri onun için âlimlere, fakîhlere [çok değer yüklüyor.]

Fıkhı, İslâm hukukunu, İslâm şeriatini iyi bilen insanlara fakîh diyoruz yani alim ama bilgisi sağlam ve doğru.

Birçok konuda herkesin birçok sözü var. Bu çeşitli ilimlerde bizim karşılaştığımız bir olaydır. Üniversitedeki hayatımızdan da biliyoruz; doktora yapılır bir konuda, o konu üzerinde çeşitli görüşler olabilir, doktora yapılmış olmasına rağmen karşıt fikirde olan insanlar çıkabilir.

Mesela, vitaminler faydalı mıdır, zararlı mıdır?

İlaçlar kullanılmalı mı, kullanılmamalı mı?

Ziraat için sunî gübre toprağı zehirliyor mu, iyi mi, kötü mü?

Bunların münakaşası yapılıyor ve hepsi aletlerle ölçülerek, istatistiklerle, ilmî çalışmalarla, kendisinin ortaya attığı iddiasını teyit etmeye çalışıyor. Çeşitli fikirler çıkabilir [ama] sonunda âlimlerin ispat ettiği taraf kazanır ve o gerçek olarak kabul edilir. Yanlıştan dönülür düzeltmeler yapılabilir.

Dinde de, dinin üzerinde de herkes çeşitli sözler söyleyebilir, biz bunlardan etkilenmemeliyiz. Mesela, Allahu Teâlâ hazretleri hakkında ileri geri sözler söyleyen olabilir, varlığı hakkında kabul edenler, etmeyenler olabilir. Allahu Teâlâ hazretlerinin niceliği, niteliği ve sıfatları konusunda çeşitli dinlerin çeşitli görüşleri var. Ama ilim ve araştırmalar ortada. Sonra Kur'ân-ı Kerîm'in ortaya koyduğu gerçekler, âyet-i kerîmeler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in söylediği sözlerle eski dinlerin hatalı tarafları anlatılmış, yanlış, bâtıl, bozulmuş olan inançları gayet güzel ifade edilmiş.

Şimdi bunlar böyle güzel ifade edilmişken, İslâm namına "Müslümanız" diyen toplulukların içinden bir takım insanlar çıkar da âyetleri reddederse, Allah'ın emrettiği şeylerin yapılmasını "Yapılmasa da olur." gibi bir şeyle karşılarsa "Allah'ın yasakladığı bir takım haramları da yapabilirsiniz, mahsuru yoktur, devir yirminci yüzyıldır." gibi bir takım safsatalarla yaptırmaya çalışırsa, tâbi olmaz.

Bunların karşısında halkın hakem olması ve ilme değer vermesi lazım. Karşısındaki insandan yaptığı şeyin şeriat, din, kuran ve hadis yönünden delilini sormasını lazım ve eğer yanlışsa o şahsa prim ve destek vermemesi lazım. Hatta tebessüm etmemesi, dosdoğru gerçeği söylemesi lazım.

Eyüp Sultan hazretlerinin veya Halid b. Zeyd hazretlerinin türbesine kadınlar ziyarete gitmiş. Orada bir yaşlı ihtiyar bunlara sormuş durumlarını ve onlar da anlatınca bir güzel azarlamış bunları.

Neden?

Aksakallı, kimseden bir fayda menfaat beklemeyen, sırf konuşmasını Allah rızası için yapan bir insan, elbette söyleyecek. Kadınlar ondan sonra hatalarını anlamışlar, kendilerini düzeltmişler.

Dün akşamdan beri ben bir hayli üzüldüm bu anlatılanlara. Bâtıl, yanlış olan bir şeyi, bir takım geveze insanların, böyle yaldızlı, yalan sözlerle halkı aldatmasına üzüldüm.

Muhterem kardeşlerim, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bu konuda pek çok hadisleri vardır. İslâm dini laf ebelerini sevmiyor. Yani cafcaflı söz söyleyen, edebiyat parçalayan insanları sevmiyor.

"Doğru söz sözün en güzeli, hakkı olduğu gibi sade ve açık bir şekilde ifade eden sözdür." diyor.

Onun için laf cambazlarını, hakikatleri edebiyatın güzellikleri, edebi sanatın cambazlıklarıyla örten kimseleri tenkit ediyor. Peygamber Efendimiz bunların doğru olmadığını beyan ediyor. Onun için hepinizden bu hususta uyanık olmanızı istiyorum rica ediyorum.

Bir kimse din namına bir şey söylediği zaman, o kimsenin selâhiyetini düşünün. Bu konuda bilginliği nedir, ne kadar okumuş, dinî ilimleri tahsil etmiş mi, etmemiş mi, ümmî mi, cahil mi?

Bizde deniliyor ki; bir insan ümmî olduğu halde, Allahu Teâlâ hazretlerinin evliyasından olmuşsa, sevgili kulu olmuşsa, bazı şeyleri bilebilir. Doğru, gerçekten Allahu Teâlâ hazretlerinin kudretine nihayet yoktur. Bir insanı elbette dinin hakikatlerine âşinâ kılabilir. Onun gönlüne bir takım gerçekleri söyleyebilir.

Ama hiçbir velî cahil değildir. Büyüklerimiz "Allah hiçbir cahili velî edinmemiştir" diyor. Eğer velî edinmişse, onu cahil bırakmamıştır, öğretmiştir. O, kitapları karıştırmadan dahi gerçekleri söyler. Netice itibariyle ağzından çıkan söz yanlış olmaz; doğru olur, gerçek olur.

Şimdi bakıyorsunuz; çok yaldızlı sözler söylüyor, belki güzel giyiniyor, kravat takıyor, güzel tıraş olmuş, başına fötr şapka giymiş, ayakkabıları boyalı, pantolonu jilet gibi ütülü, gösterişli olabilir. Ama söylediği sözler eğer Kurân-ı Kerîm'e ve hadîs-i şerîfe uymuyorsa kıymeti yoktur ve öyle insanlara tâbi olarak Allahu Teâlâ hazretlerine güzel ibadet edilmez.

Allah'a en güzel ibadet dini iyi bilerek, doğru bilerek yapılır. İnsan doğru olarak, sünnet-i seniyyeye muvâfık olarak, Kur'ân-ı Kerîm yolunda, Peygamber Efendimizin açtığı yolda, az ve sade bir ibadet bile yapsa, büyük sevaplar kazanır da; sünnet-i seniyyeye aykırı, dînin ruhuna aykırı, dini bozan, yanlış istikametlerdeki çalışmalardan, ibadetlerden bir sevap almaz. Aksine büyük veballer yüklenir, günaha girer. Böyle kimselerin de etrafında toplanmak ve onlara yüz vermek de doğru değildir.

Bazıları da diyorlar ki;

"Biz aşkullahı, muhabbetullahu anlatıyoruz. İşin dış şekline, zâhiri amellere ne lüzum var."

Eğer onlara lüzum olmasa idi Allahu Teâlâ hazretleri onlar hakkında ahkâm indirmezdi. Eğer zâhir önemli olmasaydı kadınların tesettürünü, örtünmesini Allahu Teâlâ hazretleri emretmezdi. Her meselede dinin bir zâhire ait hükmü vardır; o da önemlidir. Bir de bâtıla yönelik hükmü vardır; o da önemlidir.

Abdest aldığımız zaman mesela zâhiren bedenimizi yıkıyoruz; bu da önemli. Yüzümüz temiz oluyor, terimiz gidiyor, elimiz, ayaklarımız temiz oluyor. Gusül abdesti aldığımız zaman terimiz gidiyor, pırıl pırıl tertemiz oluyoruz, evet bu zâhir. Ama bir de abdestin manevi, bâtınî faydaları var; günahları dökülüyor insanın, ruhu sâfîleşiyor. Zâhiri de, bâtını da var. Ama zâhir de bâtın da inkar edilmez Allahu Teâlâ hazretleri her şeyi zâhiriyle bâtıniyle, görünen görünmeyen yönleriyle, yerli yerinde hikmetle emretmiştir. Allahu Teâlâ hazretlerinin emrinin büyük önemi vardır.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın emri olarak namaz o kadar emredildiği halde bazı beyler namazı küçümsüyorlar dudak büküyorlar; "Bu zâhirî ameldir." diyorlar. "Asıl [olan], insanın gönlünün temiz olmasıdır." diyorlar. İyi, güzel ama namaz kılmak gönlün temiz olmasına götüren bir ameldir. Ve namazın da kendine göre bâtınî pek çok esrarlı faydaları var.

İşte bu misaller gibi çeşitli şekillerde; safsatalarla, velev basit gibi görünen, dinin bir ahkâmını, sağlam sahih bir hadîs-i şerîf ile tespit edilmiş olan bir hususunu bile bir insan inkâr ederse, onun öyle dinî liderlikle, evliyalıkla, vesaireyle ilgili olması mümkün değildir. O şeytanın dostudur. Şeytanın insanların içinde kılık değiştirmiş hizmetkarıdır, ajanıdır.

İnsanları dinden soğutmaya, Kur'ân-ı Kerîm'in yolundan ayırmaya çalışıyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in müslümanlara vermek istediği formu, deforme etmek istiyor. Onlara öğretmek istediği şekilleri inkar ediyor. Binaenaleyh bu gibi insanlara asla yüz vermemek lazım, yüz vermek de bir vebaldir ve onlara hatalarını söylemek lazım.

Bir insanın yanlışlığı, bir tek hadîs-i şerîfin karşısında diretmesinden dahi anlaşılır. Diyormuş;

"Amcaların çocukları birbirleriyle evlenemez."

Evlenebilir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanında misalleri var. Kimin kiminle evlenemeyeceğini fıkhımız, şeriatimiz bildirmiş.

"Sen kim oluyorsun, bunu nasıl söylersin, neye dayanarak söylersin?"

"İşte bu böyledir." diyorsan.

"Demek ki sen dinde kendi bildiğine bir takım yalanlar, safsatalar uyduruyorsun. Kendin de belki yaptığın şeyin ne kadar feci olduğunun farkında değilsin, sen kendini kurtaracak durumda bir insan değilsin. Ben senin yanına niye geleyim ve niye senin sözüne itibar edeyim?" deyip hakkı onun yüzüne çarpmak lazım.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi boşuna kürek çekmekten korusun. Çalışıp çalışıp da sonunda eline insanın hiç bir şey geçmemesi çok acıdır, hüsrandır. Peygamber Efendimiz ikaz ediyor; "Nice geceleyin kalkıp ibadet eden, gece namazı kılan insan vardır ki, eline geçen sadece uykusuz kalmaktır. Nice gündüzleri akşamlara kadar oruç tutan insan vardır ki, akşama kârı sadece aç ve susuz durmaktan ibarettir. Yani Allah onun o ibadetini kabul etmemiştir." buyuruyor.

Bir de insan güya bir tasavvufî yola giriyorum diye böyle bâtıl, zındık, Râfızî, doğru yoldan sapmış bir yola girer, bir de iyi dindarlık yapıyorum sanarak ömrünü geçirip sonunda da eli boş kalırsa hakikaten çok acı olur.

Onun için bu konuda çok uyanık olmanızı ve Kur'ân-ı Kerîm'in ve şeriatın hakemliğine başvurmanızı, o teraziyle, o ölçüyle insanları tartmanızı, çok ehemmiyetle sizlere ikaz ediyorum, ihtar ediyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri belki insanlara farzları eda ettikten sonra amellerin az olmasından dolayı bir ceza, herhangi bir mahsur [günah] yazmaz. Ama akidesi bozuk oldu mu, ana meselelerde hata etti mi, o zaman yaptığı şeyler de tamamen boşa gider.

Hebâen mensûrâ "Amelleri hebâ olur, âhirette de çok ziyan eder."

Onun için fıkha önem verelim. Yani dini doğru anlamaya [gayret edelim] ve şeriatın ahkâmına saygı duyalım. İster farz olsun ister vacip, ister sünnet, ister müstehab, bunların hepsine çok riayetkar olalım. Haramlardan, mekruhlardan şiddetle kaçınalım ve kim din namına bir söz söylemek istiyorsa, onun selâhiyetini soralım.

"Sen ne kadar selâhiyetlisin bu konuda?" diye, bu bir.

İkincisi de;

"Söylediğin sözün delili nedir?" diyelim ki yanlışlara ve şeytanın ajanlarının avucuna düşmeyelim, doğru yoldan sapmayalım. Ömrümüzün sonunda;

"Vay bizim yolumuz yanlışmış, ömrüm boşa geçmiş." diye bir durum olmasın.

Yine geçen haftaki seyahatim içinde bir hanımefendi anlattı: Kendisi on beş yıl böyle bir yanlış grup içinde, yanlış işler yapmış ama iyi niyetli. Daima Allah'tan hakkı isteyen, yalvaran yakaran bir insanmış. Sonra rüyasında yolunun yanlışlığını, Allahu Teâlâ hazretleri ona göstererek, onu doğru yola sevk eylemiş.

Buradan da şu kâideyi çıkartıyoruz; sözümün sonunda onu da belirteyim. Siz aşk, şevk ve samimiyetle Allah'tan;

"Ya Rabbi! Beni şaşırtma, doğru yoldan ayırma, böyle iyi bir şey yapıyorum sanarak yanlış işler yapmaktan, doğru yolda gidiyorum sanarak yanlış yola sapmaktan koru."

diye aşk ile yalvarırsanız, Allahu Teâlâ hazretleri size bir vesile ile yanlışınızı anlatır ve samimi iseniz sizi doğru yola çeker. Ama doğrular anlatıldığı halde kulak tıkarsanız, o zaman cezanız ağır olur. Allahu Teâlâ hazretleri ikazları tutmadığınız için ondan sonra sizi artık ikaz etmez. Burnunuzun doğrusunda gidip sonunda pişman olursunuz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi dinde doğru yol üzerinde, sırât-ı müstakîmde, sebîl-i reşatta, hak yolda eylesin. İtikadımızda bozukluğa düşmekten korusun ve dinî anlayışlarımızda yanlış bâtıl fırkaların, sapık cahil insanların, dini bilmediği halde biliyormuş gibi halkın önüne çıkan sahtekârların şerlerinden korusun.

Her şeyin aslını, özünü, hâlisini, hakikisini nasip eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun, şeksiz şüphesiz Kur'ân-ı Kerîm'in yolunda ve Peygamber Efendimizin izinde geçirmeyi cümlemize nasip eylesin. Öyle bir ömür geçirmek nasip etsin ki; sonunda geriye dönüp baktığımız zaman, âhir ömrümüzde pişman olmayalım, memnun olalım, mutlu olalım.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi hayatımızdaki güzel niyetlerimizle, yaptığımız karınca kararınca âmâl-i sâliha ve hayrât ü hasenât ile rahmetine nail eylesin. Cennetiyle, cemaliyle cümlemizi, cümlenizi müşerref eylesin. Allahu Teâlâ hazretleri iki cihanda gönüllerinizin muratlarını ihsan eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

Sayfa Başı