M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 107.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve-li azîmi sultânih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ hayrı halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İnne'l-mütehâbbîne fi'llâhi le-alâ amûdin min yâkûtetin hamrâ'e fî re'si'l-amûdi seb'ûne elfe ğurfetin. İzâ eşrefû alâ ehli'l-cenneti adâ'e husnuhümü'l-cennete kemâ tudîu'ş-şemsü ehle'd-dünyâ fe-yekûlu ehlü'l-cenneti: İntalikû fel-nenzur ile'l-mütehâbbîne fi'llâhi aleyhim siyâbu sündüsin hudrun mektûbun alâ cibâhihim: Hâulâi'l-mütehâbbûne fi'llâhi teâlâ.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve çok muhterem kardeşlerim! Muhterem cemaat-i müslimîn!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı, lütfu dünyada âhirette üzerinize olsun.

Peygamber Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerini her ayın ilk perşembe gecesini cumaya bağlayan yatsı namazının arkasından okuyarak o zamanımızı o mübarek sözlerle şereflendirmiş oluyoruz.

Rabbimiz bizleri Peygamber Efendimiz'in has ümmetleri arasına dâhil eylesin. Sevdiği razı olduğu, şefaat ettiği kimselerden eylesin. Âhirette cümlemizi Efendimiz'e komşu olma şerefine nâil eylesin.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına izahına geçmeden önce, şu mübarek cuma gecesinde başta Peygamber Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri olmak üzere, cümle enbiyâ ve mürselînin ruhlarına; Peygamber Efendimiz'in ve diğerlerinin âllerinin, ashaplarının, etbâlarının, ahbaplarının ruhlarına ve hâsseten cümle evliyâullahın ruhlarına; Peygamber Efendimiz'den sonra Ümmet-i Muhammed'in irşat ve talim ve terbiyesiyle meşgul olmuş olan mürşitlerin, sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin, ulemâ-ı vâsılîn, meşâyih-i kâmilînimizin ruhlarına; bu beldeleri Allah rızası için her şeyini feda ederek, cihat ederek, çalışarak fethedip İslâmlaştırmış ve bize emanet ve yâdigâr bırakmış olan ecdadımızın, fatihlerin, şehitlerin, gazilerin ruhlarına bir hediye-yi şükrâniye olsun diye; şu okuduğumuz hadîs-i şerîfleri nakil ve rivayet eden cümle alimlerin, râvilerin ruhlarına hediye olsun diye, okuduğumuz Râmûzü'l-ehâdîs kitabını cem' eylemiş olan meşâyihimizden Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi hazretlerinin ruhuna, kendisinden feyz aldığımız çok muhterem Hocamız Muhammed Zahid Kotku Efendimiz'in ruhuna, bu beldede medfun bulunan evliyâullahın, Hacı Bayrâm-ı Velî'nin, Hüseyin Gâzî'nin, Tâceddin Sultan'ın ve sâirlerinin ruhlarına; ve sâir mü'minîn-i mü'minât ve müslimîn-i müslimât kardeşlerimizin de dereceleri üzere ruhlarına hediye olsun diye; ve bilhassa uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise zahmetler çekerek, masraflar ederek, sevgiyle koşmuş gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş cümle mü'min geçmişlerinin, sevdiklerinin ruhları şâd olsun, kabirleri pürnûr olsun diye; ve biz yaşayan mü'minler de Rabbimiz'in sevdiği kullar olalım, Peygamber Efendimiz'in şefaatine erelim, âhirette cennete dâhil olup Peygamber Efendimiz'in komşuluğuna, Allahu Teâlâ hazretlerinin ikramlarına nâil olalım diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı şerîf okuyup öyle başlayalım, buyurun.

Okuduğumuz hadîs-i şerîf, Râmûzü'l-ehâdîs kitabının 107. sayfasındadır.

İbn Mes'ûd radıyallahu anh'ten rivayet edilmiştir.

Birbirleriyle Allah rızası için dostluk eden kimseler hakkındadır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu rivayete göre buyuruyorlar ki;

İnne'l-mütehâbbîne fi'llâhi le-alâ amûdin min yâkûtetin hamrâ'. "Hiç şüphe yok ki bu dünyada birbirlerini Allah rızası için, Allah'ın rızasını kazanmak için, Allah emretti diye, dinimizin ahkâmıdır diye dost edinip sevmiş olan, âhiret kardeşi olmuş olan, birbirlerini Allah için sevmiş olan kişiler kırmızı yakuttan amutlar, sütunlar, direkler üzerinde olacaklar."

Dünyanın en kıymetli mücevherâtından olan kırmızı yakuttan sütunlar üzerinde...

Fî re'si'l-amûdi seb'ûne elfe ğurfetin. "Her amudun sütunun başında, üst tarafında yetmiş bin oda olacak."

Bir sütun ama şu caminin sütunu gibi daracık küçük bir sütun değil; bu sütunun üzerinde yetmiş bin odası olacak.

İzâ eşrefû alâ ehli'l-cenneti. "Onlar kendilerine mahsus olan kırmızı yakuttan sütun üzerindeki, yükseklerdeki mübarek köşklerinden cennet ehline göründükleri zaman..."

Balkona veya cama veya pencereye çıktıkları, göründükleri zaman nazar eylediklerinde...

Adâ'e husnuhümü'l-cennete. "Güzelliklerinin nuru cenneti aydınlatacak."

Cennet zaten diyâr-ı nûr, nurlar diyarı ama bunlar oradan göründükleri zaman cennetin rengi daha bir nurlanacak, bunların güzellikleri cenneti aydınlatacak.

Kemâ tudîu'ş-şemsü ehle'd-dünyâ. "Dünya ehlini güneşin aydınlattığı gibi aydınlatacaklar."

Nasıl güneş doğduğu zaman karanlıklar zâil oluyor, her taraf pırıl pırıl ışıklanıyorsa onlar da bu köşklerinden cennet ehline nazar ettiklerinde, onlara çıktıklarında, teveccüh ettiklerinde onların güzelliği güneşin yeryüzünü aydınlattığı gibi aydınlatacak.

Fe-yekûlu ehlü'l-cenneti: "Cennet ehli birbirlerine diyecekler ki:"

İntalikû fel-nenzur ile'l-mütehâbbîne fi'llâhi. "Hadi gelin gidelim şu Allah rızası için birbirlerini dünyada sevip samimi dost olmuş kimselere nazar edelim, bakalım, görelim şu mübarekleri..." diye onları görmeye birbirlerini teşvik ederek koşuşacaklar.

Aleyhim siyâbu sündüsin hudrun. "Üzerilerinde yeşil ipekten libaslar olacak."

Birbirlerini Allah için seven kimselerin üzerilerinde yeşil ipekten, cennet ipeğinden elbiseler olacak.

Mektûbun alâ cibâhihim. "O mübareklerin alınlarında yazılı olacak:"

Hâulâi'l-mütehâbbûne fi'llâhi teâlâ. "İşte bunlar birbirlerini Allah için sevip dost edinmiş kimselerdir!" diye alınlarında yazı yazılmış bulunacak.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Müslümanların birbirlerini Allah rızası için dost edinmesi, samimi sevgili arkadaşlar olması konusunda sahih hadislerden, kıymetli hadis -kaynak- kitaplarında yazılmış çok hadîs-i şerîfler vardır. Sadece bu değil. Ama biz bugün bu sayfaya geldiğimizden, sırada bu hadîs-i şerîf var diye bu İbn Mes'ûd radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş olan hadîs-i şerîfin izahını size yapacağız. Bu konuda pek çok hadîs-i şerîf vardır. Hatta bunlar toplanılıp bir kitap, risâle hâline gelecek kadar çoktur. Bu hususta tereddüt yoktur. Bu iltifatlar, bu ikramlar, bu lütuflar; hakikaten böyle olduğuna başka rivayetler de şehadet ve delâlet etmektedir.

Nitekim ikinci hadîs-i şerîfi de okuyuverelim. O da Muaz radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

İnne'l-mütehâbbîne fi'llâhi fî zılli arşi'llâhi yevme lâ zılle illâ zılluhû yefzeu'n-nâsu ve lâ yefzeûne ve yehâfu'n-nâsu ve lâ yehâfûne.

"Birbirlerini Allah için seven mü'minler Allahu Teâlâ hazretlerinin Arş'ının gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı günde o Arş'ın gölgesinde gölgelenecekler. İnsanlar heyecandan, telaştan mahvolurken bunlarda heyecan, telaş ve korku eseri olmayacak. İnsanlar korkudan titreşirken bunlar gâyet sakin, korkusuz olacaklar."

İkinci rivayet de bu. Peş peşe gelmiş iki hadîs-i şerîf.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın rızasını kazanmak için yapmamız gereken nice sevaplı ibadetler vardır. Bunların çokluğu, Allah'ın bize ikramının çokluğundandır. İslâm; bir zamana mahsus, bir güne, bir aya, bir saate mahsus, belirli periyotlarda, zamanı geldikçe yaşanan yapılan işlerden ibaret olmadığından, bütün ömrü tıklım tıklım dopdolu ihata edip doldurmuş olduğundan hayat boyu insanoğlunun yapacağı çeşitli faaliyetler hepsi İslâm'da bir dereceye konulmuştur, bir hükme bağlanmıştır. İnsan her şeyden sevap kazanabilir.

Çok çeşitli şeyler arasında buradaki ve başka yerlerdeki derslerimizden okunmuş olan bazı rivayetleri size hatırlatayım.

Müslümanın müslüman kardeşinin yüzüne tebessümle bakması sevaptır. O ona bakıyor, o ona bakıyor.

Birbirlerinin elini tutup musafaha ederlerse günahları sapır sapır dökülür. Sonbaharda yaprakların sallanan ağaçtan dökülüverdiği gibi... Çöpçüler aşağıları süpürmekten baş edemezler; sabah süpürürler, akşama yine yaprak dolmuştur. Onun gibi sapır sapır dökülür.

İnsanın annesine babasına hizmet etmesi... Babasının evladına bir sevgi nazarıyla bakması evladın köle âzat etmiş gibi sevap kazanmasına sebeptir. O kadar büyük; kolay.

Kâbe'ye bakmak sevaptır. Annenin babanın yüzüne bakmak sevaptır. Kur'ân-ı Kerîm'e bakmak sevaptır.

Bir müslüman kardeşinin işini görmek çok sevaptır.

Abdullah b. Mes'ûd radıyallahu anh birisinin işini görmek için itikâfı terk etmiş. Ramazan'da itikâfa giriliyor, on gün camiden çıkılmıyor; onu terk etmiş, dışarı gitmiş.

Sevapların miktarı çoktur ve yaşam boyu yaptığımız çeşitli amellerin her birinin sevabı vardır. Daha başka sevaplı işler de hadîs-i şerîfleri okudukça karşımıza gelecek.

Bir günah gördünüz, günahlı bir sahne gördünüz, gözünü kapattınız; sevaptır. Bir insana yardım ettiniz; sevaptır. Hatta bir hayvana acıdınız, yardım ettiniz; sevaptır.

Meşhur bir hadîs-i şerîftir, siz de duymuş olabilirsiniz: Bir kötü kadın, kötü yola düşmüş maalesef, namusunu satmış kötü bir kadın; çölde kendisi susamış, kuyudan su içiyor. Kuyudan dönerken sıcaktan dili dışarıya sarkmış bir köpek görüyor; o köpeğin de çok susamış olduğunu, neredeyse susuzluktan helâk olacağını görünce acıyor. Diyor ki; "Ben kuyudan suyu çekebiliyorum, bu hayvan çekemez. Çöl her taraf... Dili sarkmış, dermanı kalmamış. Ben demin içtim rahatladım, suyu içip içim ferahladı. Şuna da su doldurayım." diye örtüsüne pabucunu bağlayıp kuyudan su alıyor. Pabucunun içinin aldığı kadar suyu köpeğe sunuyor, onun susuzluğu gitsin diye. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde bildiriyor ki; "Bu merhameti hürmetine Allah affediyor."

Sevabın çeşitleri çok.

Fakat bir de sevapların çok fazla olanları var. Fevkalâde yüksek olanları var. Allah'ın en çok sevdiği ameller var. En çok sevdiği ameller hususunda herhalde özel işaretlerde bulunmak, belki kitaplar yazmak lazım.

Mesela ilim öğrenmek; cihattan, namazdan, oruçtan, hacdan, umreden, her şeyden daha sevap. O halde hepimiz ilme gayret etmeliyiz. Kitapları okumalıyız; basılan kitapları, neşrettiğimiz mecmuaları, yazılan makaleleri... Kur'an öğrenmeliyiz, tefsir okumalıyız, hadis okumalıyız, fıkıh bahislerini öğrenmeliyiz. Her gün ilmimize biraz bir şeyler katmalıyız. Çok sevaplı oluyor.

Cihat çok sevaptır. Cihadın sevabıyla ilgili nice hadîs-i şerîfler vardır. Emr-i mâruf nehy-i münker çok sevaptır. Zalim bir sultanın karşısında, zalim bir hükümdarın karşısına çıkıp da canı pahasına gerçeği söylemek çok sevaptır, cihadın en üstün derecesidir.

Fakat bunların hepsi meşakkâtli, dikkat edilirse tehlike var.

Bir de hiç tehlikesiz olup da sevabı son derece fazla olan şeyler var, durup dururken gibi, bedava gibi... Onlardan birisi; müslümanın müslümanı Allah rızası için sevmesidir.

Muhterem kardeşlerim!

Sevmenin bir ücreti var mı? Bir yorgunluğu var mı? Bir sıkıntısı var mı? Bir derdi var mı? Filanca kardeşini Allah rızası için seviyorsun. Bir masrafı var mı? Vergi mi alıyorlar? Ceza mı yazıyorlar?

Hiçbir şeyi yok! Hiçbir sıkıntısı yok! Sıkıntısız, yüzde yüz garantili ve sevabı da çok fazla!

Ne kadar çok fazla?

İşte hadîs-i şerîf karşımızda. Allah yetmiş bin odalı bir köşk veriyor. Kırmızı yakuttan bir sütun üzerinde, cennet ehli bile bu mübareklerin yüzlerini seyrâne gitmeye birbirlerini teşvik ediyorlar; "Varalım da şunların yüzünü görelim!" Çünkü balkona çıktıkları zaman cennet aydınlanıyor. Zaten aydınlık, zaten nurlu, zaten güzel, zaten cennetin içi nimetlerle dolu, zaten aşağıdaki insanlar da çok rahat; ama bunlar kırmızı yakuttan sütunlar üzerinde...

Muhterem kardeşlerim!

Neden zahmetsiz olduğu halde sevabı böyle?

Zahmetsiz ama tahakkuku zor.

Düşünün bakalım; etrafınızda birbirini Allah rızası için, ivazsız, garazsız, maksatsız, art niyetsiz, hesapsız seven var mı? Bu kadar kolay olduğu halde var mı bakalım birbiriyle fedakârca kardeşlik, arkadaşlık eden insanlar?

Maalesef çok az! "Yok" diyemem çünkü bilmiyorum, gaybı Allah bilir. Ama çok az olduğunu biliyorum.

Cami dolusu insanların bile birbirlerine küskün dargın olduklarını, birbirlerinin arkalarından çekiştirdiklerini, birbirleriyle kavgalaştıklarını, küsüştüklerini, komşuların selamlaşmadığını, hal hatır sormadıklarını, kadınların birbirlerine dargın olduğunu, haset ettiğini [biliyorum].

Öyle anlaşılıyor ki sevabı çok ama kolay bir şey değil veya âfeti çok.

Bir bahçeden geçiyorduk; dallarda çok meyveler vardı, henüz daha olmamış, yeşil. "Aman ne kadar bol meyve, mahsul ne kadar bereketli..." dedik. Tecrübeli bir kimse vardı;

-Allah cümle geçmişlerimize ve ona da rahmet eylesin, vefat etti.-

"Hocam, Allah âfetlerinden korusun." dedi.

Mahsul şu anda var ama daha yeşil; bakalım olgunlaşacak, olgunlaşıncaya kadar yağmur mu yağar, dolu mu yağar?.. Bazen dolu yağıyor, yumurta büyüklüğünde oluyor, keklik yumurtası büyüklüğünde oluyor; arabaların camlarını kırıyor, kiremitleri tahrip ediyor. Bakalım dolu mu yağacak, kuraklık mı olacak, böcek mi saracak? Dökülecek mi, sararacak mı, solacak mı? Soğuk mu vuracak, rüzgar mı vuracak?..

Yani âfeti olabiliyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah yolunda kardeşliğin, muhabbetin de âfetleri çok. Çok tatlı olduğu için... Mesela mutfağınızda tatlıyı açıkta bıraksanız, bakarsınız karıncalar düşmüş, bakarsınız dışarıdan sarıcı arılar gelmiş üşüşmüşler; sana bir şey kalmamış. Asmanızda üzüm çok güzelse, bakarsınız arılar sizden önce bitirmiş. Veyahut kükürtlemediniz, hastalıklardan korumadınız diye kararmış dökülmüş... Muhabbet kolay da bir masrafı zahmeti yok, ücrete tâbi değil, vergiye tâbi değil, cezası yok; fakat âfeti çok olduğu için galiba kolay bulunmuyor. Veyahut da bir başka sebep hatırıma geldi: Mü'minler sevap kazanmasın diye, mü'minler cennete girip de Allah'ın büyük mükâfatlarına ermesin diye şeytan hepsini bir yönden aldatıyor. Mü'minleri aldatıyor, birbirleriyle dostluk yaptırtmıyor, bu mükâfatlara ulaştırtmıyor, muhterem kardeşlerim.

Onun için, birbirimizi sevmeye özel bir ihtimam göstermemiz lazım. Müslüman kardeşlerimizi sevmeye hususî bir gayret göstermemiz lazım. Dinimizin emirlerine, Peygamber Efendimiz'in bize öğütlerine, tavsiyelerine çok dikkat etmemiz lazım. Müslümanlar arasında muhabbeti zedelemeye sebep olacak her şeyden çok büyük bir ihtimam ve dikkatle kaçınmamız lazım. Gıybet etmememiz lazım. Dedikodu yapmamamız lazım. Laf taşımamamız lazım. Ara bozuculuk yapmamamız lazım. Şeytanın oyunlarına karşı müteyakkız olmamız lazım. Kalbimize sahip olmamız lazım. Fitne, fesat, gış, kıskançlık ve sâir şeylerden kalbimizi pak eylememiz lazım. Allah için birbirimizi sevme durumunu kaçırmamamız lazım! Çok büyük bir ikramiye, çok büyük bir mükâfat, büyük piyango tâbiri câizse, belki "piyango" sözünü kullanmak doğru değil ama çok büyük ikramiye. Bu çok büyük ikramiyeyi kaçırmamaya çok dikkat etmemiz lazım! Fırsatı iyi değerlendirmemiz lazım. Allah rızası için birbirimizi sevmek hususunda hususî bir gayret göstermemiz lazım.

Acaba ne yaparsak birbirimizi severiz?

Peygamber Efendimiz bir kere selâmı tavsiye ediyor. es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah. Kolay bir şey; bu da ücrete tâbi değil, bunun da cezası yok, zahmeti vesairesi yok. Sevabı çok. Tanışmaya vesile oluyor. Tanışıyorsun, ondan sonra da muhabbet vesilesi oluyor. Sen ona es-selâmu aleyküm diye temennide bulununca o da cevabını veriyor. Bu duaları Allah kabul ederse iki taraf dünyada da âhirette de selâmete eriyor. Selam vermek lazım, bir.

Ondan sonra hediyeyi tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz;

Tehâdev tehâbbu. "Hediyeleşin, birbirinizi seversiniz."

Doğru, hakikaten bir gül ikram etseniz kardeşinize, küçücük bir ikramda bulunsanız bir muhabbet olur.

Hatta ben bugün arabayla geliyorum, her zaman o kadar müsamahalı olamıyorum ama bu sefer sağdan sokaktan çıkan şoföre, yandan içeri şeride girmek isteyen kimseye yol verdim, iyi oldu. O da bir ikram; şoför burnunu çıkartmış sokaktan, trafik akıyor, kimse yol vermiyor, orada bekleyip duruyor. Ben fren yapıp da "geç" deyince adam memnun oluyor, tebessüm ediyor, elini kaldırıyor, işaret ediyor, "teşekkür ederim" makâmında... Böyle bir küçük jest bile gönül almaya sebep oluyor.

O halde gönül alıcı jestlere önem vermeliyiz. Hediyeleşmeliyiz.

Sonra, ziyaretin çok sevabı var. Birbirimizi Allah rızası için ziyaret etmeliyiz. "Bugün nereye gidiyorsun?" "Hiçbir işim yok." Tamam, bir arkadaşını ziyarete git. Askerlik arkadaşındı, mektep arkadaşındı, bir zamanlar sizin mahallede oturmuş, başka bir yere gitmişti... Bir ara bakalım fukarâcığı; hâli nasıl? Yenimahalle'nin arkasında gecekondu semtinde oturuyor; bir gör bakalım gecekondu semtini... Filanca köyde oturuyor, bir git gör bakalım. Hasta mı, sağ mı, esen mi? Bir ihtiyacı var mı yok mu? Veyahut aksine zengin olabilir. Veyahut bir yüksek mevkide makamda bulunabilir. Ziyaret edersin, hâlini görürsün, nasihata muhtaç durumu varsa nasihat edersin. "Ben seni biraz bozulmuş gördüm, mevki makam sana biraz dokunmuş galiba. Çok aziz kardeşim, ben seni severim, aman dünyaya kanma, aman âhireti unutma. Bu mevkiler gelir geçer, bunların hepsi imtihandır. Aman Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kaçıracak şeyler yapma. Kalbini karartacak işler yapma. Cemaatten kesilme. Nasihat edecek insanlardan kopma. Kapını erbâb-ı mesâlihe kapatma. İhtiyacı olan insanları kapıda bekletme..." gibi nasihat edersin, onun da faydası olur. Ziyaretleşmenin çok büyük [faydası] var.

Sonra, gıyabında dua edin. Arkasından o yokken dua edin. Hatırlayın; "Benim hangi arkadaşım vardı? Allah selamet versin, inşaallah hâli iyidir, bazı sıkıntıları vardı, borçları vardı, inşaallah ödemiştir. Allah işine genişlik versin. Kazancı bol olsun..." diye dua edin.

Neden?

Bir kimse bir kimseyi dua ile anarsa baş ucunda bir melek "âmîn" der, ve leke mislihû der, "Allah ona temenni ettiği şeyin aynısını sana da versin." der. Sen kardeşine ne istersen bir misli de senin olur.

Kötü huylardan, bilhassa ara bozulmasına sebep olan kötü huylardan büyük bir dikkatle kaçınalım. Mesela dedikodu, gıybet, birisinin kötülüğünü [istemek], arkasından onu çekiştirmek... Veyahut birisinin lafını ötekisine taşımak. O sana bir şeyler söyledi, sen de o lafı alıyorsun öteki şahsa söylüyorsun. Buna "kovuculuk, laf taşımak" derler; çok büyük günah. "Ama söylediği haklıydı, ben yalan uydurmuyorum, duyduğumu söylüyorum." Duyduğunu saklayacaksın. Göğsün kapalı bir sandık gibi olacak, kilitli bir kasa gibi olacak, açmayacaksın. O sana bir şey söylemiş, sen gidip ötekisine söylemeyeceksin. Haset etmekten, gıybet etmekten, dedikodu etmekten, iftiradan, suizandan kendimizi koruyacağız.

Suizan ne demek?

"Galiba bu adam bu işi şu maksatla yapıyor, galiba niyeti kötü..." Ortada bir şey yok veya küçük bir emare var, kötü bir yorumla "Onu herhalde kötü sebeple yapmıştır." diyor.

Aksine Kur'ân-ı Kerîm hüsnü zannı bize tavsiye ediyor. Bir şey zannederken iyi tarafını zannedeceksin. Adam kötü bir iş yaparken bile [görsen], "Herhalde bunu bir iyi maksatla yapmıştır. Allahu âlem, bu işi yapmaktaki niyeti iyidir." diye hayra yormak lazım.

Demek ki suizandan, gıybetten, hasetten, dedikodudan, küsmekten, darılmaktan, buna benzer şeylerden kendimizi korumaya dikkat edeceğiz.

Niye bu kadar ihtimam, dikkat?

Niye pür dikkat ediyoruz? Sevap çok büyük, onu kaçırmayalım diye. Mükâfat çok büyük olduğu için onu kaçırmayalım, yani mahsülümüz afata uğramasın, zarar görmesin diye dikkat etmemiz lazım. Birbirini Allah için sevmenin iki faydasına işaret edildi. Dünyevi faydaları burada zikredilmedi, sevapları zikredildi. Mü'minlerin birbirlerini sevmelerinin dünyevi faydalarının sayılması mümün değil. Fevkalade büyük faydaları var. Düşünün; muhabbetli bir şey. Köy halkı; hepsi muhabbetli, birbirine sargın, birbirini tutmuş; orası muazzam bir gelişme gösterir.

Bugün anlattılar:

Bir hoca efendiyi sordum, Ezher'de okumuş iyi bir hoca efendidir, bir şehre gittiğim zaman tanışmıştık. O şehirden gelen bir kardeşime sordum, dediler ki;

"Onu kendi memleketinden belediye olan bir yer ahâlisi rica ettiler; 'Gel bize belediye reisi ol.' dediler, belediye reisi yaptılar."

El birliğiyle olunca en iyi insanları başlarına getirmek mümkün oluyor. En güzel hizmetleri ortaya koymak mümkün oluyor.

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.

Mü'minler birbirine sargın oldu mu, düşman oraya zarar veremiyor. Çevremiz güzel oluyor. Ruhumuz rahat oluyor. Sıhhatimiz iyi oluyor.

Haset eden bir insan düşünün, kızan bir insan düşünün, kin tutan bir insan düşünün...

Bana dediler ki; şeker hastalığının -Allah cümle hastalarımıza şu mübarek gece hürmetine şifa versin- bir sebebi de heyecan, stres, gerginlik hâliymiş. Ekseriyâ bu mafyacılarda filan olurmuş. Adam gangster, çifte tabancası var, her attığı adıma dikkat etmek zorunda, hasmı gelip arkadan kurşunlayabilir, tuzak kurabilir; devamlı bir gerilim içinde hasta olur.

Anarşi olduğu devirlerde bazı arkadaşlarımız vardı; bu işin içinde zavallılar kimisi köşede kafalarına sopa vuruldu, kimisi dayak yediler, müslüman oldukları için hücumlara uğradılar, sıkıntılar çektiler. Bir tanesi şeker hastası... "Ya bu şeker hastalığı, genç yaşta?" dedim... "Hocam, bu bazen gerilimden, stresten, devamlı bir çatışma çekişmeden oluyor."

Demek ki muhabbet olduğu zaman sıhhat de yerinde olacak.

Geçenlerde gazetelerde bir haber vardı; bazınız görmüş duymuştur, okumuştur, bazınız görmemiştir. Amerika'da bir kadın çok hayret edilecek büyüklükte meyveler yetiştiriyormuş. Mesela diyelim ki karpuz kadar elma yetiştiriliyor veyahut taneleri elma kadar olan üzüm yetiştiriyor. Unuttum neler yetiştirdiğini de... Gazete resimlerini de çekmiş. Olağanüstü büyüklükte mahsul, meyve yetiştiriyor. Sormuşlar:

"Bunun sırrı nedir?"

Cevabı çok enteresan:

"Ben bunlara özel kimyevî birtakım gübreler filan vermiyorum. Bu bitkilerin gelişmesi özel birtakım kimyevî bir şeyler kattığımdan, kimsenin bilmediği bazı şeyleri dibine döktüğümden değil. Ben bunları seviyorum, onlarla konuşuyorum, tatlı tatlı iltifat ediyorum, saatlerce başında duruyorum, sevgiyle yapraklarını siliyorum. Sevgimi onlara hissettirecek güzel bir bakım yapıyorum, ondan böyle oluyor." demiş.

Muhterem kardeşlerim!

Biz her şeyi çok iyi anladığımızı söylemeyiz. İlmin her şeyi çözdüğünü söyleyemeyiz. Hatta ilim kitaplarında, Bilim Teknik mecmuasında, Avrupa'da Amerika'da yazılan mecmualarda görüyoruz ki bitkilerin de hissiyâtı var, küsmesi var, darılması var, dibinde cereyan eden üzücü hadiselerden rahatsız olması var. Kadın çocuğunu bitkinin yanında tokatlıyor, bitki o sert muameleden bitki rahatsız oluyor.

O bakımdan insan muhabbetli olursa ruhen rahat olur, bedenen sıhhatli olur. Toplum olarak rahat olur, huzurlu olur. Düşmanlarına karşı güçlü kuvvetli olur. Etrafta dirlik düzenlik olur. Sıhhatli bir insanın iş verimi fazla olur. Neşeli bir insanın iş verimi fevkalâde fazla olur. Bir fabrikanın işçilerinin hepsini düşünün ki hepsi şen insanlar, sabahleyin yüzleri güleç geliyorlar, selâmun aleyküm diyorlar, kapıdan içeri giriyorlar, birbirleriyle el sıkışıyorlar, musafaha ediyorlar, hayırlı günler diliyorlar, iltifatlar, sevgiler... Bu fabrika öteki fabrikanın üç misli üretim yapar. Muhabbetle iş fazla olur. Sıhhat yerinde olur. Toplum dirliğe düzene kavuşur. Maddî kalkınma olur, mânevî kalkınma olur. Dünya rahat olur. Âhirette de öyle müstesna mükâfatlar oluyor ki işte bu hadîs-i şerîflerden görüyoruz.

İnsafa gelelim, gözümüzü açalım, menfaatimizi bilelim, kârın nerede olduğunu bilelim; birbirimizi Allah rızası için sevelim. Bu sevginin çaresini arayalım. Sevmeyi öğrenelim.

Bir şiir okumuştum da bu şiirin en son mısraı, sayıyor sayıyor da sonunda diyor ki;

"Sen bu işleri yapacak bir adam değilsin, daha çok gerisin; sen git evvela bir sevmeyi öğren."

Muhterem kardeşlerim!

Galiba sevmeyi de öğrenmek lazım. Herhalde öğretecek okul da lazım.

Ama hangi okulda sevgi okutulur?

Tasavvuf okulunda okutulur. Aşkullah, muhabbetulllah, muhabbet-i Resûlullah tasavvuf mektebinde okutulur.

Yunus'un sevgisi gibi bir sevgiye etrafınızda kolay kolay rastladınız mı? Yunus'un coşkunluğu gibi bir coşkunluğa rastladınız mı?

Mübareğin ilâhilerinin çoğunu duymuşsunuzdur. O coşkunluk, o sevgi, o güzellik, o rahatlık, o fedakârlık, o dostluk havası; yedi asır geçmiş, herkes hâlâ Yunus diyor. Ne bizim televizyon vazgeçiyor, ne bizim mevlithanlar vazgeçiyor, ne bizim çoluk çocuk vazgeçiyor, ne kendimiz vazgeçiyoruz. Arabaya bindik mi kaseti teybin içine koyuyoruz, hadi bakalım bülbül hafızdan Yunus Emre'nin filanca ilâhisi...

Adam nereden öğrenmiş?

Tasavvuftan öğrenmiş.

Tasavvuf olmazsa bu işler öğrenilmiyor.

Tekkeleri kapatalım! Dini yıkalım! Camileri devirelim! Minareleri [yıkalım...]

Fıkralar uydurmuşlar:

Avrupalı'nın birisi gelmiş, İstanbul'a bakmış, ufkunda bir sürü sivri sivri çıkıntılar;

"Oo... Sizin ne kadar çok fabrikanız var!" demiş.

Onlar da demişler ki;

"Bunlar fabrika değil, minare..."

"Ya, vah vah!" demiş.

Güya bunu [küçük görüyor].

Evet, onlar fabrikaydı. O camiler, o minareler fabrikaydı. Oradan muhabbetli, dürüst, has insan yetişiyordu; onlar her türlü başarıyı sağlıyordu. Gemileri Haliç'e karadan geçirmişlerdi. Surları delmişlerdi. Üç ayda kaleler yapmışlardı. Viyana'ya gitmişlerdi, Bavyera'ya gitmişlerdi. Medeniyet götürmüşlerdi. Yıkanmasını bilmeyen insanlara yıkanmayı öğretmişlerdi. Sevmesini bilmeyen insana sevmeyi öğretmişlerdi. Sapık şeylere tapınan insanlara Hakk'a ibadet etmeyi öğretmişlerdi. Onlar cihanın en hayırlı insanlarıydı. En kıymetli ürünleriydi. O fabrikalardan yetişti. Sanki bir kusurmuş gibi...

Almanya'da başka yerde bir sürü fabrika bacası tütüyor da oranın insanı mutlu mu? Oranın insanı ileri mi? Oranın insanı rahat mı? Orası ileri bir ülke mi?

Hayır.

O bakımdan, Allahu Teâlâ hazretleri o Yunus'taki, o Mevlânâ'daki, o İbrahim Hakkı hazretlerindeki, o Eşrefoğlu Rûmî hazretlerindeki, o Hacı Bayrâm-ı Velî'deki o şevki, o aşkı, o muhabbeti, o sevgiyi, o dostluğu bizlere de tekrar öğretsin.

Bunlar bizim kitaplarımızda var, işte hadislerimizde var; ama bunlar unutturulmuş.

Adam Balıkesir'e doğru gidiyormuş, bizim rahmetli Nurettin Topçu da peşinden gidiyor... Yolun kenarındaki -yeni- fidanı çat diye kırmış, dallarını ayıklamış, eşeğine değnek yapmış. Nurettin Topçu dayanır mı, ideal sahibi insan, idealist insan, gitmiş;

"Senin bu yaptığın dine, insafa, imana sığar mı? Ayıp değil mi? Günah değil mi?" diye ona çatmış.

Başından kırdırmamaya gücü yetseydi, arkasından yetişseydi kırdırmazdı ama kırılıp da öyle yaptığını görünce ona gitmiş, çatınca demiş ki;

"Geç beyim geç, biz o işlerin boşluğunu öğrendik!"

Bu dinin, imanın, günahın, vesairenin boş olduğunu güya öğrenmiş!

İşte böyle oluyor; dinsiz imansız yetiştirdin mi sevgisiz, saygısız, edepsiz, tahripkâr, zalim, gaddar oluyor.

"Hadi git, çiçek topla." demişler, çiçek toplamadan gelmiş adam.

Neden?

"Her çiçeğin tesbihini duydum, kıyamadım." demiş. Bir tane sapı kırık bir çiçek getirmiş. Sapı kırılınca tesbihi bitmiş oluyor. Onu getirmiş; tek bir çiçek.

Biz çiçeğin bile tesbihini duyup sevgimizden onu koparmaya kıyamamışız, adam güya öğrenmiş...

Neyi öğrendi?

Şeytanlığı, kâfirliği, imansızlığı öğrendi! Şeytanın maskarası oldu, cehennemin odunu oldu!

Ne öğrendin?

Hiçbir şey öğrenmemişsin!

O bakımdan imanımıza dönmemiz lazım. Tekrar bizim bu güzel kaynaklarımıza sahip olmamız lazım. Tarlalarımızda elmas çıkıyormuş, altın çıkıyormuş, yamaçlarımızda kıymetli madenler çıkıyormuş; biz bunların hepsinin ocağını, kapağını kapatmışız, önüne taşları yığmışız, şimdi aç duruyoruz, yiyeceğimiz yok, ne yapalım?.. Bitli turist gelsin, döviz bıraksın, geçinelim. O hâle gelmişiz. Ya senin tarlan elmas dolu, senin yamacında altın madeni var, gümüş madeni var, platin madeni var; eskiler işletmiş, sen de işletsene! Haberi yok ki... Önüne toprak yığılmış, yeni bir nesil gelmiş, dedelerinin oradan altın çıkarttığından, istifade ettiğinden, zengin olduğundan haberdar değil, gibi bir temsille anlatmak gerekirse bu durumdayız.

Tekrar eski öz kaynaklarımıza dönelim. İmanımıza sımsıkı sarılalım. Hakiki müslüman olalım. Allah'ın emirlerini tutalım. Allah'a mutî kullar olalım. Peygamber Efendimiz'in tavsiyelerine uyalım. Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği insanlar olalım. Hem dünyamız mâmur olacak hem âhiretimiz mâmur olacak. Birbirini seven, gönül ehli, birbirine sonsuz sevgi saygı duyan insanlardan müteşekkil dipdiri bir toplum olacağız. Zamanı boş geçirmeyen, herkese hayır yapmaya çalışan, her günü bir gün öncesinden daha ileri olan dinamik, atılgan, çalışkan [insanlar] olacağız.

Gezdiğimiz yerlerde halkımıza bunu anlatmaya çalışıyoruz. "Ya sen çok zengin bir ailenin çocuğusun. Senin babanın dedenin çok malları vardı. Çok zenginsin. Git o mallarını işlet." diyoruz, "Kaldırımda hırpânî yatma, bırak bu derbederliği." demeye çalışıyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri halkımıza uyanıklıklar nasip etsin.

İnne'l-muhteliâti hünne'l-münâfikâtü ve harrama'llâhu rîha'l-cenneti ale'mre'etin se'elet zevcehe't-talâka.

İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf.

Konu değişti. Konu, boşanmakla ilgili.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ne buyurmuş?

Diyor ki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

"Kocasından boşanmak isteyen kadınlar münafıkların ta kendileridir! Allah onlara cennetin kokusunu koklamayı bile haram kılar."

Cennetin kokusunu bile duymalarını nasip etmez. Onları cennetin kokusunu bile koklamaktan mahrum kılar.

Halbuki başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz; cennetin kokusu sadece cennetin içinden duyulmaz muhterem kardeşlerim, cennetin kokusu cennetten taşar da cennetin sınırlarının dışından 500 yıllık mesafeden duyulur. 500 yıllık mesafeden cennetin kokusu burcu burcu tütmeye başlar. Allah, kocasından ayrılmaya kalkan bir kadına o kokuyu bile haram kılıyor!

Muhterem kardeşlerim!

Bilmediğimiz, dinimizin bize öğrettiği halde sonradan elden çıkarttığımız, cahilleştiğimiz konulardan birisi de aile mutluluğunu korumak. Bunu da unutmuşuz.

Dinimiz neyi emrediyor?

Dinimiz kocaya ağır hamallık yükünü yüklemiş. "Kerata -afedersiniz- geçimi sen sağlayacaksın. Evin yemesi içmesi, hanımların çocukların bakımı barındırılması senin boynunun borcu; ne yaparsan yap, helalinden çalış çabala, bunları rahat ettir." diye yükü erkeğin omzuna yüklemiş.

Neden?

Kadına kıymet verdiğinden!

Kadının dışarıda gidip ırgat gibi çalışması mı kadının kıymetini gösterir; evde hanım efendi hanım efendi oturup da namusunu koruması, çocuklarına hakiki anne olması, çocuklarına ev terbiyesi, anne terbiyesi vermesi, din vermesi, iman vermesi mi? Hangisi daha iyi?

Bizim fakültede profesör arkadaşlardan birisi -fiyakacı bir adamdı, biraz cakayı seven- gelmiş bana;

"Kadın muhakkak çalışmalıdır. Behemahal kadın çalışmalıdır." dedi.

Behemahal Farsça "her halde, muhakkak ve mutlaka" mânasına geliyor. "Her ne olursa olsun itiraz tanımam, mutlaka kadın çalışmalıdır." mânasına geliyor.

Dedim ki;

"Sen behemahal kelimesinin mânasını biliyor musun? Bir kere bu kadar kuvvetli bir kelime kullanıyorsun. Her ne olursa olsun, her şarta rağmen kadın dışarı çıkacak, evinin dışında iş kadını olacak, çalışacak."

"Biliyorum elbet." dedi. Fiyakacı ya kendisi... "Elbet biliyorum." dedi.

Cahilliği kabul eder mi?

Etmiyor.

Dedim:

"Çok deneylerim var, tanıdığım çok aileler var. Çalışan kadınlı evlerde yuvanın sıcaklığı soğuyor. Mutluluk azalıyor. Çocuklara bakım azalıyor. Eve ihtimam azalıyor. Kadın dışarıda erkekleşiyor; kadınlığını kaybediyor, haysiyetini kaybediyor."

Ne oluyor?

Kadın sabahleyin işe gidiyor, erkek sabahleyin işe gidiyor; çocuklar kime kalıyor?

Evdeki dadıya, bacıya, hizmetçiye kalıyor.

Hizmetçi anne gibi yetiştirir mi çocuğu?

Hizmetçi ona ya bakar ya bakmaz.

Bir kere çocuk perişan oluyor. Terbiyesi ana terbiyesinden düşük oluyor. Akşam eve kadın da geliyor erkek de geliyor, yolda itilmiş kakılmış, otobüste ayağına basmışlar, bir köşeye sıkıştırmışlar; ne haysiyet kalmış, ne şunu kalmış, ne bunu kalmış... Eve geliyor yorgun argın, adam da içeri giriyor, hadi bakalım ikisi birden mutfağa dalıyorlar; adam önlüğü takıyor, birisi bulaşık yıkıyor, ötekisi salatayı yapıyor...

Hayat bu mu?

Bizim kadınımız çalışmıyor mu?

Bizim kadınımız senin söylediğin tip kadından daha fazla çalışıyor. Evi düzene sokuyor, çocuğu yetiştiriyor, mutfak işlerini hallediyor, eve ait işleri hallediyor, evin pek çok şeyini hallediyor. Kazak örüyor, eldiven örüyor, çorap örüyor idi. Kumaş dokurdu eskiden. Kışlıkları yapar, tarhana yapar, bulgur yapar, yufka yapar, erişte yapar...

Bizim kadınımız tembel mi?

Bizim kadınımız çalışkanlar çalışkanı!

Ama erkek eve geldiği zaman kapıdan bir içeri girdi mi sıcacık bir yuva görüyordu. Soba yanmış, yemekler hazır, mis gibi kokuyor, "Amman bayıldım! Çok sevdiğim filanca yemek var!" diye adam içeriye iştihası artmış olarak geliyor. Kendisini kapıda karşılıyorlar; "Hoş geldin efendi!" diyorlar. Çocuk terliğini önüne koyuyor, masaya oturuyorlar, muhabbetli bir yemek yiyorlar. Erkeğin ne mutfağa girmesi var, ne sıkıntısı var... Oh, yorgunluğunu atıyor. Hemen hanım arkasından kahvesini getiriyor; "Efendi, yorulmuşsundur, buyur iç. Allah razı olsun, bizim için zahmet çekiyorsun..."

Bu mu daha iyi, ötekisi mi daha iyi?

Sen hanımını gönderiyorsun öbür erkeklerin arasına, o elin erkeği senin hanımına izzet mi ediyor?

Etmiyor. İtişme kakışma, bağırtı gürültü; kadını canından bezdiriyor.

Aile mutluluğunun [esaslarını] unuttuk. Bir kere düzen değişti. Aslında bu işte eski erkeğe göre zamâne erkeğinin himmeti daha az ve şerefi daha az.

Neden?

Çünkü eski erkek karısına da bakıyordu, çocuklarına da bakıyordu, dul teyzesine de bakıyordu, evinde bir sürü insana da bakıyordu, kendisini de geçindiriyordu. Bu şimdi tembelleşiyor, karısını da hizmete sokuyor, maaş çift olsun diye. İşin erkekçesi, dobra dobrası bu. Erkek rahatına bakıyor, kadını rahatsızlığa itiyor.

Başka neler oluyor?

Kadın maaş aldığı için başı daha dik oluyor. "Sana ne! Ben kendim kazanıyorum, istediğim yere harcarım!" diyor. "Benim sana ne ihtiyacım var? İstersen ayrılalım!" diyor. Bakıyorsun; ya çocuklarınız var... Geçinemedik, anlaşamadık; çatır çatır yuva bakıyorsun üç çocuk beş çocuktan sonra yıkılmış, çocuklar perişan olmuş, kadın bir başka havada erkek bir başka havada...

Şüphesiz ben bazı misalleri düşünerek söylüyorum, her yuva böyle değildir. Ama İslâmî yuvalarda da kadın kadınca vazifelerini unutmuş, erkek erkeklik vazifelerini unutmuş ve yuvanın kutsal bir çatı olduğu unutmuşlar ve bunu korumak hususunda gayretleri yok. Müslüman yuvalarda da huzursuzluk, geçimsizlik, saygısızlık, sevgisizlik derken kadın dayatıyor; "Ayrılacağım senden!"

Daha İstanbul'da geçen gün talebelerimizden birisinin beyi karşıma geldi.

"Ben filanca yerde öğretmenim. Sizin ilahiyattan mezun filanca hanım talebenizin beyiyim." dedi.

Dokunsam, idare etmesem ağlayacak. Koca adam, karşımda sesi titriyor. Biraz idare etmesem, idâre-i kelâm etmesem gözyaşları boşanacak.

"Nedir?" dedim.

"Maalesef karım benden ayrılmak istiyor."

"Ne var? Sebep ne?" dedim.

Muhakkak bazı sebepler vardır ama incir çekirdeğini dolduracak kadar büyüklükte değil. Küçük sebeplerden kadın "boşanalım" diyormuş.

Dedim ki;

"Ona hadîs-i şerîfi hatırlat: 'Kocasından kendiliğinden boşanmayı isteyen kadın münafığın ta kendisidir ve cennetin kokusunu dahi koklayamaz!'"

"Hocam ilahiyattan mezun olduğu kadar dinî konuyu benim kadar o da biliyor. Ben ona dinî hususları hatırlatmaya kalkınca 'Bana vaaza başlama!' diyor." dedi.

"Bana vaaza başlama!" diyormuş.

Demek ki bilmek başka, içine sindirip uygulamak daha başka.

Allah bildiklerimizi anlamak, anladıklarımızı uygulamak, rızasına uygun hareket etmek, sevdiği kul olmak nimetine cümlemizi nâil etsin.

Yoksa bilmek, kuru bilgi... Onun yasak olduğunu biliyor, yine de boşanmaya devam ediyor.

Allah rızası için sabredecek.

Eski çok güzel saliha hatunlardan bir tanesi, yüzü çok da güzelmiş, hani dünya güzeli güzel bir hanımmış. Kocası da çirkinmiş. Birisi gitmiş demiş ki;

"Ya senin gibi güzel bir insana böyle çirkin bir koca ne kadar acayip!"

Kadının cevabı da güzel, diyor ki;

"Kocamın kim bilir Allah'a makbul ne ameli vardı ki Allah ona benim gibi bir güzel kadın nasip etmiş. Benim de kim bilir nice kusurum var ki bana da öyle bir koca nasip etmiş."

Sabrediyor. Sabredip sevabını Allah'tan bekliyor.

Burada müteaddit defalar anlattım, İstanbul'da da anlatmışımdır. Benim dinleyicilerim değişebildiği için bir daha anlatayım.

Şimdi herkes birisini evlenmek için arayacağı zaman malının çok olmasını arıyor. Tekerlemesi var;

"Benim aradığım kızın adı Hatçe olsun, gözü gökçe olsun, malı çokça olsun, aklı kıtça olsun..."

bir sürü sıralama yapıyorlar. Ama ilk düşündükleri şey; malının çok olması, gerisine aldırdıkları yok.

Peygamber Efendimiz [üçüncü] hadîs-i şerîfte ne buyuruyor;

İnne'l-mer'ete tünkehu li-dînihâ ve mâlihâ ve cemâlihâ. Fe-aleyke bi-zâti'd-dîni teribet yedâke.

"Kişi bir kadını dindarlığı için almak isteyebilir, malı mülkü için almak isteyebilir, güzelliği için almak isteyebilir. Ey eli toprak olasıca! Sen dini için almaya gayret et, dindar olanını almaya gayret et!" diye tavsiye ediyor.

Demek ki yuvayı kurarken arayacağımız; hanımın dindar olması. Bunun karşısında da kızımızı evereceğimiz zaman dikkat edeceğimiz; damadın dindar olması.

Malının çok olması... Malı çok da adam ayyaş, sarhoş, kumarbaz, Mercedes arabası var ama caminin semtini bulamaz, ömründe camiye gelmemiş. Başına çalınsın o Mercedes! Allah ıslah etsin.

Dindar olanını aramak [lazım].

Birisini anlattılar, sağsa Allah hayırlı uzun ömür versin, vefat ettiyse şu mübarek Cuma gecesinde Allah cennetlik etsin, ruhu şâd olsun.

"Bu çok iyi bir insan. Çok seviyorum. Çok derviş, çok terbiyeli, çok zarif bir kimse. Bunun babasını bir bilseniz..." dediler.

"Nasıldı?" dedim.

"Bunun babası büyük alim, fâzıl, kâmil bir efendi idi. Bu benim beğendiğim zâtın babası; yüksek bir şahıstı, yüksek bir mevkii vardı, çok kibar bir kimseydi, çok terbiyeliydi..."

Onun babası çok büyük bir alimmiş.

Beldesindeki bir eve gidiyor, kapıyı çalıyor. Kapı açılınca ev sahibi bakıyor ki alim, beldenin hürmet ettiği zât-ı muhterem kapısına gelmiş, şeref... Hemen kapıyı açıyor;

"Efendim evimizi şereflendirdiniz, hoş geldiniz, sefa getirdiniz. Buyurun, başköşeye oturun."

Selâmun aleyküm diyor, ciddi bir şekilde alim içeriye giriyor. Konuşuyorlar. Diyor ki;

"Ben buraya bir istekte bulunmaya geldim."

"Efendim isteğinizi emir telakki ederim, başım gözüm üstüne, ne emrederseniz yapabileceğim bir şeyse hay hay..."

Diyor ki;

"Allah'ın emridir, beni ayıplamayın, ben Allah'ın emriyle sizin kızınızı nikâhlamak istiyorum. Kızınızı istemeye geldim."

Adam başından aşağı kaynar su dökülmüş gibi oluyor;

"Hocam, sana kızım değil canım feda olsun. Ama benim kızım sakat, kötürüm, ayakları tutmaz. Şu kusuru var bu kusuru var..." diyor.

Kızcağız hastaymış, hastalıklı bir kızmış.

"Size layık değil. Siz çok daha iyilerine layıksınız. Benim size layık kızım yok." diyor.

"Biliyorum, hasta..."

"Kız kötürüm..." diyor.

"Biliyorum." diyor.

"Size güzel hizmet edemez, başınıza dert olur..." diyor.

"Biliyorum." diyor, yine istiyor.

"Hocam, layık değil size..."

"Biliyorum." diyor, ısrar ediyor ve o kadını alıyor.

Neden almış?

İki sebepten almış:

Bir, Peygamber Efendimiz kendisi evlendi, evliliği teşvik etti; "Evlenin, çoluk çocuk sahibi olun, ben sizin çoluk çocuğunuzun çokluğuyla, ümmetimin kalabalıklığıyla kıyamet günü iftihar edeceğim, mubahât edeceğim." buyurmuş. Peygamber Efendimiz evliliği tavsiye ediyor, bir.

İkincisi, düşünmüş ki; "Bu hastalıklı kızı kimse istemez. Güzel olsa peşinden yirmi tane taliplisi olur. Zengin olsa yine bir sürü taliplisi olur. 'Malının kirasından gül gibi geçinir gideriz, varsın çirkin olsun.' der, yine alırlar. Ama hastalıklı, yoksul olunca kimse almak istemez... Bu kızcağız evde kalır, anası babası öldüğü zaman buna kim bakacak? Ben evleneyim de bunun gönlünü de almış olayım, bir gönül kazanmış olayım, oradan da Allah'ın rızasını kazanayım."

Evlenmişler, işte benim beğendiğim yüksek mevkideki zât onların çocuğuymuş.

Eskiden evliliği nasıl düşünmüşler, nasıl davranmışlar...

Bir misal daha söyleyeceğim muhterem kardeşlerim; çünkü çoğu kimse evliliği kuruyor ve evliliğin önemini bilmiyor.

Aşere-i mübeşşereden, cennetle hayattayken müjdelenmiş mübarek sahabeden bir zât-ı muhterem karısıyla beraber salgında veba

tâun hastalığına tutuluyorlar. Öldürücü bir salgın. Birçok kimse sapır sapır kırılıyor, ölüyor. Bunun da baş ucunda bekleşiyorlar; ağır hasta. "Eşiniz az önce vefat etti efendim." diye haber geliyor. Diyor ki; "Allah rahmet eylesin, iyi kadındı. Allah mekânını cennet etsin."

"Aman!" diyor, "O halde madem vefat etti, beni hemen evlendirin, nikâhlayın!"

Karısının ölüm haberi geldi, daha kendisi yatıyor, hasta; "Aman beni hemen evlendirin!"

Diyorlar ki;

"Efendim, işte şu an yatıyorsunuz. Biraz kalkın, sıhhat kesbedin, inşaallah size uygun bir eş ararız. Düğününüz olur, derneğiniz olur, evlenirsiniz, eşiniz olmuş olur."

"Yok, ben öleceğimi biliyorum, bu hastalığın amansız hastalık olduğunu biliyorum. Hanımımın öldüğü gibi benim de öleceğim âşikâr. Rabbimin huzuruna bekâr gitmeye utanıyorum!" diyor.

Muhterem kardeşlerim!

Bu cümlenin altını çizin, aklınıza iyi yerleştirin.

Bu benim kalbime çok tesir etmiş bir cümledir:

"Rabbimin huzuruna bekâr gitmeye utanıyorum!" diyor, o aşere-i mübeşşereden olan zât.

"Beni filancayla evlendirin" demiyor, "zengin olsun" demiyor, "güzel olsun" demiyor... Zaten düğün yapacak hâli yok, gerdeğe girecek durumu yok. Diyor ki; "Evlendirin, evli gideyim, bekâr gitmeyeyim." Çünkü Rabbi'nin huzuruna sünnete uygun gitmek istiyor.

Her şeyi böyle uygun yapmak istiyor. "Rabbimin huzuruna bekâr gitmeye utanıyorum." diyor. Kim olursa olsun; fakir de olsa, zengin de olsa evlendirsinler. Mühim olan evli olmak diye bildiriyor. Tüm bu söylediğim şeyler İslâm'da evliliğe ne kadar büyük önem verildiğini, yuvanın ne kadar kıymetli olduğunu, kocalığın ne kadar veballi, mesuliyetli, şerefli olduğunu, hanımlığın ne kadar önemli olduğunu, hanımın beyine nasıl itaat etmesi gerektiğini, efendinin hanımına nasıl sevgi saygı göstermesi, hizmet etmesi, dışarıdan ihtiyaçlarını karşılaması gerektiğini gösteriyor. Daha çok sözler söyleyebilirim. Bütün bunlara rağmen biz İslâmî yuvayı kurarken de beceremiyoruz. Çünkü Allah'ın emrine uygun talepte bulunmuyoruz. Aradığımız namzette dindarlığı aramıyoruz, başka şeyleri arıyoruz. Yuvayı devam ettirmeyi de bilemiyoruz. Bu hadîs-i şerîfler cümlemize nasihat olsun. Beyler hanımlarına İslâmca muamele etsinler. Bu sözlerimi hanımlar da dinliyorlar. Hanımlar da efendilerine İslâmca hanımlık etsinler.

Çünkü Peygamber Efendimiz'e birisi geldi, dedi ki:

"Yâ Resûlallah! Müsade buyurun sana secde edelim. Seni çok seviyoruz, sen Allah'ın resûlüsün."

Dedi ki:

"Hayır, insanın insana secde etmesi yoktur. Secde yalnız Allah'a olur. Ama eğer bir insan bir insana secde edebilecek olsaydı, böyle bir müsaade kapısı olsaydı kadının efendisine secde etmesini tavsiye ederdim. Böyle bir şey yok ama olsaydı kadının efendisine secde etmesini emrederdim." diyor.

İslâm, hanıma efendisine saygı göstermeyi tavsiye ediyor, hürmet etmesini emrediyor. Onun için onlar "Efendi" demişler. "Efendi, akşam gelirken şunu getir." demişler. Saygılı olmuşlar, boyun bükmüşler. "Müsaade edersen bugün anamın evini ziyaret etmek isterim biraz hasta olduğunu duydum." demişler. İzinsiz dışarıya çıkmamışlar, izinsiz malını sarf etmemişler, eve izinsiz misafir, kadın bile olsa almamışlar.

Eskiler İslâmî âdâba riayet etmişler. Eski erkekler de hanımlarına yüzde yüz sadâkat göstermişler. Nâmahreme bakmamışlar. Evine kazanç kazanıp da helal lokma getirmeyi sevap bilmişler. Filenin içine doldurulan gıdanın ne kadar büyük sadaka, ne kadar büyük ecir getirdiğini düşünmüşler. Muhabbetli bir yuva kurulmuş. Çünkü İslâm iki tarafa da vazifelerini güzel hatırlatıyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu teâlâ hazretleri cümlemize İslâm'ın emirlerini tam anlayıp her hususta tatbik etmeyi nasip eylesin.

Bir hadîs-i şerîf daha okuyacağım:

İnne'l-mer'ete min nisâi ehli'l-cenneti le-yurâ beyâzu sâkihâ min verâi seb'îne hulleten. Hattâ yurâ muhhuhâ, ve zâlike bi-enna'llâhe Teâlâ yekûlü: Ke-ennehünne'l-yâkûtu ve'l-mercân. Fe-emmâ'l-yâkûtu fe-innehû hacerun. Lev edhalte fîhi silken, sümme'stesfeytehû. Le_raaytehû min verâihî.

Türmizî yine İbn Mes'ud radiyallahu anh'ten rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz burada cennet kadınlarını anlatıyor.

Bu akşam karşımıza sıradan böyle konular geldi. Muhakkak bir hikmeti vardır. Bu okuduğum hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"Cennet ehli olan kadınlardan bir kadın; yani hûrîleri kastediyor. Hûrîlerden bir kadın demek cennet ahalisinden olan bir kadının hiç şüphe yok ki yetmiş tane libasın, cennet elbisesinin altından, yetmiş tane hullesinin altından ayağının aklığı, beyazlığı görülür. Hatta ayağının iliği görülecek gibi o kadar görülür."

Bu şundan dolayıdır ki: Allahu teâla hazretleri Kur'an-ı Kerîm'de buyuruyor:

Ke-ennehünne'l-yâkûtu ve'l-mercân. "Cennet hûrîleri sanki yakut ve mercan gibidir."

Pembe rengi olması dolayısıyla "yakut ve mercan gibidirler" buyurdu.

"Nitekim yakut bir taştır ama içine dizmek için deliğinden iplik soksan, o deliğin içinden geçirdiğin ipliği dışından görebilirsin. Onun gibi cennet hûrîlerini de yakuta benzetmesi o [özelliğinden] dolayıdır. Bu âyetten anlaşıldığı üzere cennet hûrîleri bu kadar güzeldir." diye bildiriyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuşlar ki;

"Bir kimse namazı kılsa, ondan sonra kalksa gitse..."

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah, es-selâmu aleyküm ve rahmetullah... "Verin pabucumu, hadi eyvallah, ben gidiyorum..."

Ne yaptı?

Dua etmedi. Kalktı gidiyor.

Melekler şaşırırmış, hûrî kızları şaşırırmış; namazı kılıp da pabucunu alıp giden kimseye şaşırırlarmış. Melekler -hadîs-i şerîfin, Peygamber Efendimiz'in bildirdiğine göre- derlermiş ki;

"Sübhanallah! Bu ne biçim adamcağız ki zavallı namaz kıldı da Allah'tan cenneti istemedi! 'Yâ Rabbi! Beni cennetine dâhil et!' diye cenneti talep etmedi. Bu ne biçim adam ki zavallıcık cehennemden Allah'a sığınmadı; 'Yâ Rabbi! Senin o kahrının coştuğu, kahır yurdun olan, cezalandıracağın, kulları attığın o cehenneme beni sokma yâ Rabbi! Ateşlere atma yâ Rabbi!' diye cehennemden Allah'a sığınmadı, cenneti istemedi!" diye melekler hayret ederlermiş.

Hûrî kızları da;

"Bu adamcağız namazı kıldı da, Allah'ın sevdiği bir ibadeti yaptı da bizim nikâhımızı Rabbimiz'den istemedi!" diye mahzun olurlarmış.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi.

Onun için, bir hadîs-i şerîfinde Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Namazın arkasından Allahümme ecirnâ mine'n-nâr. 'Yâ Rabbi! Bizi cehennemden kurtar. Cehenneme düşürme, cehennemden uzak eyle!' Ve edhılne'l-cennete mea'l-ebrâr. 'Sevdiğin iyi kullarla beraber bizi cennetine dâhil eyle.' Ve zevvicnâ mine'l-hûri'l-iyn. 'Gözleri çok güzel olan o hûrîlerle, o cennet hatunlarıyla bizi evlendir!' diye dua edin."

Bizim arkadaşlardan, Allah selamet versin, kulakları çınlasın, birisi, namazı cemaat hâlinde kıldık. Allahümme ecirnâ mine'n-nâr. "Yâ Rabbi! Bizi cehennemden âzât eyle." Ve edhılne'l-cennete mea'l-ebrâr. "Sevdiğin kullarla cennetine dâhil eyle."

Ötekisini söyleyemiyor. Arkadaş diyor ki;

"Ya utanma! Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş. Ve zevvicnâ mine'l-hûri'l-iyn. 'Cennet hûrîleriyle de bizi evlendir.' diye söylemekten geri durma!"

Peki bir insan dünyada evliydi, ne olacak hanımı?

Hadîs-i şerîflerden biliyoruz ki; eğer hanımı da dindar, Allah'ın sevgili bir kuluysa cennette o zâtın yine baş tacı zevcesi olacak, en güzel suretli şekilde olacak. Ama cadaloz bir kimseyse, cehennemlik bir kimseyse, kocasına eziyet ettikçe -Öyleleri de var maalesef. İslâm terbiyesi olmayınca insanlar yanlış yanlış şeylere saplanıyorlar. - cennetteki hûrî kızları derlermiş ki;

"Bizim efendimizi ne ezalandırıyorsun be kadın!" diye söylenirlermiş dünyadaki o [kadına].

Muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri yuvamızı Allah'ın bize tavsiye ettiği şeyler nelerse onlara göre yönetmeyi cümlemize nasip eylesin. Hanımlarımızla beylerimizle cümlemizi has müslümanlar eylesin. Yuvalarımızı evlerimizi saadethâne, devlethâne eylesin. Allah cümlemize salih evlatlar, hayırlı kızlar, hayırlı oğlanlar nasip eylesin. Evlatlarımızın güzel günlerini, hoş hallerini görmeyi nasip eylesin. Biz vefat ettikten sonra da onlar hak yolda yürüyüp Allah'ın sevgili kulu olup bize sevap kazandırsınlar, sadaka-i câriyemiz olsunlar. Biz âhirete göçmüşken yaptıkları dualarla, bize gönderdikleri sevaplarla bizim ruhumuzu şâd eylesinler.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi sevdiklerimizle, zürriyetlerimizle beraber cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Dileriz ki şu fitneli fesatlı bozuk asırda, şeytanın her tarafta cirit attığı, televizyon kutularından evlerin içine girdiği şu asırda Rabbimiz bizleri günahlardan mahfuz eylesin. Şeytanın şerrinden mahfuz eylesin. Zürriyetlerimizden, nesillerimizden Allah'ın sevmediği fâsık, fâcir, kâfir, zalim, müşrik, münafık getirmesin. Bizim evlatlarımız, nesillerimiz hep gönlümüzce, aklımızca temenni ettiğimiz, istediğimiz has mü'minler olsunlar. Rabbimiz onlarla beraber cümlemizi cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı