M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Cüneyd-i Bağdâdî

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm.

El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Muhammedini'l-Mustafâ. Ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ.

Emmâ ba'd…

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Çok mühim bir tasavvufî eser olan Tabakâtü's-sûfiyye'yi okumaya devam ediyoruz. Tabakâtü's-sûfiyyye'nin şahane güzel bir baskısı var. Nureddin b. Şüreybe tarafından baskıya hazırlanmış. 157. sayfanın 5. paragrafına kadar okuduk. Şimdi oradan devam edeceğiz.

Dersimize başlamadan önce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in rûh-i pâkine, bizlerden bir bağlılık nişânesi olsun diye ve onun âline, ashâbına, etbâına, ahbâbına, sâdât-i meşâyih-i turuk u aliyyemiz ve evliyâullah büyüklerimizin cümlesinin ruhlarına, şu kitabı yazan ve şu kitapta isimleri yazılan mübareklerin ruhlarına, bu beldeleri fetheden fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına, bu beldelerde medfun bulunan enbiyâullah, evliyâullah, sahabe-i kirâm ve salihlerin ruhlarına ve uzaktan yakından bu dersi dinlemeye gelen siz kıymetli kardeşlerimin âhirete göçmüş bütün müslüman geçmişlerinin ruhlarına hediye olsun, bizler de Rabbimiz'in rızasına nail olalım. Ömrümüzü rızâ-i Bârî'ye uygun geçirelim, Rabbimiz'in huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varalım diye, bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Cüneyd-i Bağdâdî'nin hayatı hakkında bilgileri geçen haftalarda okuduk. Hadis rivayet ettiği de olmuş. Bir hadîs-i şerîf rivâyetini de okuduk. Mübarek sözlerine geçtik; onları okumaya devam ediyoruz. Müellif merhum Sülemî hazretleri şöyle diyor:

Semi'tü Ebâ Bekrin Muhammede'bne Abdillahi'bni Şâzâne yekûl; semi'tü Ca'ferani'l-Huldiyye yekûl; semi'tü'l-Cüneyde yekûl.

Cafer el-Huldî Cüneyd'den duymuş. Ondan Ebu Bekir Muhammed b. Abdilllah b. Şâzân duymuş. Müellif de anlatmış. Müellif de bu Ebû Bekir Muhammed b. Abdillah b. Şâzân duymuş ki Cüneyd-i Bağdâdî şöyle buyurmuş, mübarek sözlerinden bir söz:

Yâ zâkira'z-zâkirîne bimâ bihî zekerûh. Ve yâ bâdie'l-ârifîne bimâ bihî arafûhu. Ve yâ muvaffika'l-âbidîne li-sâlihi mâ amilûhü, men ze'llezî yeşfeu indeke illâ bi-iznik? Ve men ze'llezî yezkürüke illâ bi-fadlik.

Yâ zâkira'z-zâkirîne. "Ey zikredenleri zikreden!"

Biliyorsunuz, Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri bize bildiriyor.

Fe'zkurûnî ezkürküm. Ve'şkürûlî ve lâ tekfürûn. "Siz beni zikredin; o zaman ben de sizi zikrederim."

İşte bu, zikrin en şerefli tarafı. Yani kul Allah'ı zikredince Allah da kulu zikrediyor; daha hayırlı bir şekilde... Tabi Allah'ın kulu. Zikri ona çok hayır getirir, çok menfaat sağlar.

Kul Allah'ı içinden zikrederse Allah da o kulunu kendisi zikreder. Kul Allah'ı cemaatte, topluluk içinde zikrederse Allah da o kulunu daha hayırlı bir topluluğun içinde zikreder.

O daha hayırlı topluluk mensupları kimlerdir?

Allah'ın yakın melekleri. Melek-i mukarrebler, Hamele-i arş gibi büyük melekler ve daha hayırlı o meleklere zikreder.

Nasıl zikreder?

Der ki;

"Bakın benim kulum beni zikrediyor, görüyor musunuz? 'Ben yeryüzünde âdemoğlunu yaratacağım.' diye bildirdiğim zaman siz ne demiştiniz?"

E tec'alü fîhâ men yüfsidü fîhâ ve yesfikü'd-dimâ. "Yâ Rabbi! Sen orayı berbat edecek olan ve kanlar dökecek olan bir mahluk mu yaratıyorsun?"

"Şu insan cinsini mi yaratıyorsun?" demiştiniz ya, bak görün, onların içinden ne ârifler ne salihler geldi. Ne mübarek mertebede olanlar var. Bak, beni nasıl zikrediyorlar." diye Allah da meleklerine o kulu zikreder. Zikrin en büyük şerefi budur. Zikreden, Allah tarafından zikredilmek şerefine mazhar oluyor.

"Ey zikredenleri zikreden!" demek budur.

Yâ zâkira'z-zâkirîne bimâ bihî zekerûhu. "Onlar Allah'ı nasıl zikrediyorlarsa Allah da onları ona münasip bir şekilde zikreder."

Allah'ın kulunu zikri, kulun zikrine göredir. Samimi ise ihlâslı ise ona göredir; gevşekse zayıfsa ona göredir. Tek başına ise ona göredir; kalabalıkta ise ona göredir.

el-Cezâü min cinsi'l-amel. "Allah kullarına mükâfâtı, yaptıkları işin durumuna göre verir."

Hepsine aynı vermez. Aynı camide, aynı imamın arkasında namaz kılan insanların sevapları farklı olabilir. Birisi bir sevap alırken, ötekisi bin sevap alabilir; Peygamber Efendimiz bildiriyor.

Bu fark nereden meydana geliyor?

O Allah'a yöneldi; Allah ona mükâfâtını çok veriyor. Ötekisi aklını dağıttı, gönlünü başka şeylere taktı; o zaman sevabı az oluyor.

Mısır'da Kahire'yi ziyarete gittiğim zaman; "Falanca camide çok iyi, alim bir hoca var, gidelim." dediler. Duasını almak için gittik, tanıştık. Namazı kıldıracak, döndü:

"Ey cemaat-i müslimîn! Saflarınızı düzgün tutun." dedi.

Tamam, hocalar bunu hep söylerler. Çünkü safların düzgün, düz, müstakim, intizamlı olması, gevşek olmaması, namazın tamamındandır, ikamesindendir. Namazın dosdoğru kılınmasının şartlarındandır.

Saf eğri büğrü oldu mu namazın sevabına tesir eder, düşürür. Saf gevşek oldu mu, gevşek insanların arasından şeytanlar girer, dolaşır. Şeytanın girdiği, dolaştığı yerde de insanın aklı karışır. Camide aklına başka şeyler gelir. "Allah" der, aklına başka şeyler gelir.

Neden?

Şeytanlar dolaşıyor.

Birisi ihlâs ile ibadet ediyor, sevabı çok olur. Ötekinin şuuru yok, bilgisi az, irfanı eksik; sevabı az alır. Herkes kabiliyetine göredir. Mükâfat kulun ihlâsına, derinliğine ve duygularının güzelliğine göredir. Bütün ameller öyledir.

Onun için biz de yapacağımız işleri, ibadetleri, hayrı ve hasenâtı kaliteli, vasıflı, seviyeli, güzel yapmaya çok dikkat etmeliyiz. Savruk, devrik, kırık, dökük, çökük, göçük olmamalı. Özene özene abdest almalı; özene özene, dualarla camiye gelmeliyiz..

Kahire'deki o imam döndü, ne dedi?

"Saflarınızı muntazam tutun. Safları sık yapın, muntazam yapın."

Tamam.

"Yönünüzü Kabe'ye dönüyorsunuz, gönlünüzü de Allah'a döndürün!" dedi.

O zaman benim tüylerim diken diken oluverdi. O sözünden çok duygulandım, bana çok tesir etti.

"Yönünüzü Kabe'ye dönüyorsunuz, gönlünüzü de Allah'a döndürün!"

Allah'ı düşünün, Allah'ın huzurunda olduğunuzu düşünün! O şimdi sizi görüyor, siz ona Allahu Ekber diyorsunuz.

Allahu Ekber; Cenâb-ı Mevlâ'yı tekbir ile selamlamadır. Huzuruna selam arz ederek giriyorsunuz, Allahu Ekber diyorsunuz, huzurundasınız. Namaza o şuurda girmek lazım, gönlü Mevlâ'ya döndürmek lazım.

Öyle söyleyince ben şöyle bir ürperdim.

"Ey zikredenleri zikreden!"

Nasıl zikreden?

Bimâ bihî zekerûhu. "Onlar Allah'ı nasıl zikrediyorlarsa ona uygun olarak öyle zikreden."

Burada Arapça bilen kardeşlerime bilgi de veriyorum. Bildiğim kadar anlatmaya çalışıyorum. Bu bimâ'daki bi'ye, bâ-ı mukâbele derler. Mukâbele be'si, "mukâbele manası veren be" demektir.

İyi anlayacağınız bir misalle anlatayım:

İnna'llâhe'şterâ mine'l-mü'minîne enfüsehüm ve emvâlehüm bi-enne lehümü'l-cenneh.

Allah Tevbe suresindeki bu âyet-i kerîmede ne buyuruyor?

İnna'llâhe'şterâ mine'l-mü'minîne. "Allah müminlerden satın aldı." Emvâlehüm ve enfüsehüm. "Mallarını ve canlarını satın aldı."

Satın almayı teklif ediyor.

Allah; "Canınızı, malınızı benim yoluma, benim dinime verin; canınızı, malınızı benim rızam yoluna verin." diye müşteri oluyor. Ver canını bakalım!

İnna'llâhe'şterâ mine'l-mü'minîne enfüsehüm ve emvâlehüm bi-enne lehümü'l-cenneh. "Canlarını ve mallarını satın aldı." Bi-enne lehümü'l-cenneh. "Mukabilinde cenneti vermek üzere."

Size cennetimi vereceğim; siz de bana canınızı, malınızı verin bakalım!

Ba'ı mukâbele.

"Ben şunun mukabilinde size şunu vereceğim."

Burada da öyle. Allah zikredenleri, dervişleri, zikir erbâbını, eli tesbihlileri nasıl zikrediyormuş.

Bimâ bihî zekerûhü. "Onlar Allah'ı nasıl zikrediyorlarsa ona uygun tarzda zikrediyormuş."

Gafletle zikrediyorlarsa sevapları az; irfanla, aşk ile şevk ile gözyaşı ile zikrediyorlarsa ona göre...

Gözyaşı hakkı içün âşıkların.

Bağrı bâşı hakkı içün sadıkların.

dediği gibi; severek, gözyaşları içinde, titreye titreye, ürpere ürpere, tüyleri diken diken ola ola, âyetlerden duygulana duygulana, hassas bir şekilde zikrediyorsa ona göre. Nasıl zikrediyorsa ona uygun bir tarzda...

"Ey zikredenleri zikirlerinin şekline göre; seviyesine, derecesine, vasfına göre zikreden Allah!"

Ve yâ bâdie'l-ârifîne bimâ bihî arafûhü. "Ey ârifleri bildikleri bilgiye göre öne geçiren, yükselten, ilerleten."

Ârifin mertebesi irfanının miktarına göredir.

Ne kadar ârif, ne kadar biliyor? Ne derece biliyor?

İlkokul çocuğu da bir bilgi bilir. İlkokul mezunu da, ortaokul mezunu da, lisedeki de, üniversitedeki de, profesör de bir şey bilir. Çok büyük alim de başka bir şey bilir. Hepsi biliyor ama bilgileri farklı.

İrfan da öyle. Âriflerin irfanının seviyesi de; Allah'ı bilmesinin, idrakinin derecesi de farklı.

"Ârifleri irfanının seviyesine göre öne geçiren Mevlâ!"

Ve yâ muvaffika'l-âbidîne li-sâlihî mâ amilühû. "Ey âbidleri işledikleri sâlih amelleri işlemeye muvaffak kılan Mevlâ!"

Demek ki âbidlerin de ibadet etmesine kuvveti, kudreti veren yine Allah. O kuvveti, kudreti, imkanı lütfetmese o da onu yapamaz.

Men ze'llezî yeşfeu indeke illâ bi-iznih. "Senin yanında, huzurunda, senin iznin olmadan şefaat edebilecek kimmiş?"

Mümkün mü?

Kimse yapamaz.

Allah'ın izni olmadan kimse kimseye şefaat edemez. Allah izin verecek, lütfedecek, teklif edecek;

"Hadi kulum, istediklerine şefaat et!" diyecek.

O zaman şefaat eder.

Allah'ın izni olmadan kim şefaat edebilir?

Şefaat haktır. Kur'ân-ı Kerîm'de vardır, hadîs-i şerîf de vardır. Maalesef piyasada inkârcıları da vardır, "Dindarım." diyen insanların içinde de "Şefaat yoktur." diyenler vardır. Bu âyetlere, bu hadislere rağmen şefaati inkar edenler de vardır ama işin hakikati Allah bazı kullarına şefaat şerefini ihsân etmiştir, edecektir.

Başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şefaati olacak.

Şefâati li-ehli'l-kebâiri min ümmetî. "Ümmetimin günahkârlarına şefaat edecek."

Kim günahsız burada?

Hepimiz günahkârız.

Hepimiz az çok, büyük küçük, hatalı, kusurlu, günahlı kullarız. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz günahkâr kullara şefaat edecek;

"Yâ Rabbi! Bu kulunu bağışlayıver." diyecek, şefaat edecek hem de müteaddit mevkilerde, mütaaddit defalar şefaat edecek.

Peygamberler şefaat edecek. Öbür Peygamberler, şehitler, alimler şefaat edecek. Demek ki şefaat müsaadesi, şerefi ihsân edilmiş insanlar vardır; olacak. Ama bunların hepsi Allah'ın izni ile şefaat edecekler.

"Senin iznin olmadan şefaat edebilecek kimmiş?" diyor.

"Kimmiş?" diye sormak, "Kimse edemez." demek.

Bu çeşit soruya istifhâm-ı inkârî derler veya istifhâm-ı istinkârî derler. Soruyor ama "olmayacak" mânasına olmayacağını belirtmek için soruyor.

"Sen bunu yapacağını mı sanıyorsun?"

Yani "Yapamazsın; Allah'ın izni olmadan şefaat edebilecek olan kimmiş?" demek. "Kimse edemez." demek.

Bu çeşit sorulara istifhâm-ı inkârî derler, "inkar mânası ifade eden sorular."

Tabi böyle soru şekli de olunca inkar daha tesirli olur; karşı tarafı sarsar, sallar.

"Sen ne sanıyorsun, bunu yapacağını mı sanıyorsun?"

Karşı tarafı düşündürür, tesirlidir, beliğ bir ifadedir.

Ve men ze'llezî yeşkürüke illâ bi-fadlike. "Kimmiş senin fazl u keremin olmadan seni zikreden?"

Yani "Senin fazlın olmasa kimse seni zikredemez."

"Zâkirim" diyenler de, dervişler de zikredemez. Sen lütfediyorsun, müsaade ediyorsun da o ondan zikrediyor; fazl u kereminle imkan bahşediyorsun da ondan seni zikrediyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Onun için bunu kafanıza, gönlünüze, defterinize yazın ki bir insan Allah'ı zikretmiyorsa Allah müsaade etmiyor da o yüzden o şereften mahrum, bunu bilin. Bir insan camiye gelmiyorsa Allah onu evine kabul etmiyor da ondan gelmiyor, bunu bilin. Bir insan imana, İslâm'a gelmemişse Allah onu sevmiyor da iman şerefini ondan vermiyor, bunu bilin.

Ve lev şâe rabbüke le âmene men fi'l-ardı küllühüm cemîâ.

Ne kadar mühim bir âyet-i kerîme!

Ve lev şâe rabbüke. "Rabbin isteseydi." Le âmene. "Muhakkak iman ederdi." Men fi'l-ardı. "Yeryüzünde ne kadar insan varsa; insanlar, cinler, imana muhatap olan yaratıkların hepsi" Le âmene. "Mutlaka iman ederlerdi." Küllühüm. "Hepsi birden." Cemîâ. "Toptan."

"Hiç istisnası olmadan hepsi iman ederdi."

Hepsine o şerefi vermiyor.

Neden?

Edepsiz, günahkâr da ondan.

Sen sevildiğini bil, sen mü'min olduğun için sevildiğini bil. Sen zikredebiliyorsan Allah'ın sana zikir müsaadesi verdiğinden zikredebildiğini bil. Allah'a daha sevgi ile ibadet et, O'na teşekkür et.

"Seni zikretmeye beni muvaffak kıldın yâ Rabbi, çok şükür yâ Rabbi!" diye ona şükret.

Çünkü başkaları zikredemiyor, canı sıkılıyor, patlayacak gibi oluyor, camiye giremiyor.

Mevlâna Celâleddin Rûmî kaddesallahu sırrahü'l-azîz Mesnevî'sinde bir hikaye anlatmış. -İnşallah niyetimiz var; Allah nasip ederse bir yerde Mesnevî derslerine de başlarız. "Âmin" deyin. Allah muvaffak etsin inşaallah. Çünkü bize vazife oluyor.-

Bir hikaye anlatıyor:

Bir zengin varmış. Bir de onun para ile satın aldığı kölesi varmış. Zengin maalesef ibadetten, taatten uzak. Köle de şâyân-ı hayret ki çok dindar, çok ârif, âşık-ı sâdık bir insan.

Allah Allah, neden böyle oluyor?

Çünkü

Kellâ inne'l-insâne le yetğâ en raâhü'stağnâ. "İnsanoğlu kendisini müstağnî gördü mü, zengin gördü mü, parası pulu oldu mu Allah'ı çok anmaz, unutuverir."

Fakir oldu mu, muhtaç oldu mu, imtihana girecek mi Allah'ı anar. Talebe o zaman nasıl dua eder, tesbihler çeker; "Hocam, bizi duadan unutmayın." der. İhtiyaç bitti mi kesilir.

Gemi denizde dalgaya tutuldu mu, -dalgaya bir giriyor, bir çıkıyor; bir öyle sallanıyor, bir böyle sallanıyor; ha battı, ha batacak- o zaman herkes bıdır bıdır, bıdır bıdır dua ediyor, bakarsın herkes zikrediyor.

Ben gördüm; bizim burada Kadıköy vapurunda lodos olduğu zaman -siz de köprüden Kadıköy vapuruna binin- ama azılı bir lodos olacak, geminin bir burnu girecek, bir arkası girecek, bir görün bakın; o zaman bütün Kadıköy ahalisi dindardır, herkes dindardır. Bıdır, bıdır, bıdır herkesin dudakları kıpırdar; açık saçıklar, kapalılar, boyalılar, hepsi dua eder.

Neden?

Can korkusu. Can pazarı var. "Gemi batarsa boğulacak." diye Allah'a dua ediyor.

Fe lemmâ neccâküm ile'l berri a'raftüm.

Sizi fırsatçılar sizi. Karaya çıkınca yüz çevirirsiniz ha!

"Karaya çıktı mı unutursun!"

Denizdeyken, gemi sallanırken;

"Yâ Rabbi! Sana kurban keseceğim; sen beni buradan kurtar da, yaşayayım da, selâmetle karaya çıkayım da, adağım olsun da…" bilmem ne. Ama dışarı çıkınca unutur.

Müstağnî oldu mu, zengin oldu mu Allah'ı unutur; ihtiyacı oldu mu Allah'a tazarru ve niyazı çok olur. Bunlar doğru değil!

Hangisi doğru?

Her ne halde olursa olsun Rabbine kulluk vazifesini güzelce yapmak doğru. Zengin de olsa fakir de olsa, Allah mal verse de vermese de, sıhhat verse de vermese de, sevinç verse de vermese de, iyi günde de kötü günde de, hastalıklı halinde de sıhhatli halinde de, darlıkta da genişlikte de her zaman Allah'a güzel kulluk etmek lazım. Âşıklığın, sâdıklığın şanı budur.

Ötekisi sadakatsizlik alâmetidir, alçak tabiatlılık alâmetidir, seviyesizlik alâmetidir. Er kişi, mert kişi, sâdık kişi, âşık kişi, her zaman Mevlâ'sına güzel ibadet eder. Zikri de yaptıran, ibadeti de yaptıran, yapmaya muvaffak eden Allah'tır.

Mesnevî'de anlatılan hikayede o zengin ve kölesi yolda gidiyorlarken ezan okunmuş. Köle, efendisine bakmış:

"Efendim, müsaade ederseniz camiye gideyim." demiş.

Köle bu, esir. Ötekisi de patron, efendi ama o zamankiler şimdiki patronlardan daha cadaloz, dediği dedik; kölenin hâli daha fena, hürriyeti yok. Şimdikiler patronuna kızarsa işten çıkar, işi bırakır:

"Allah Allah! Başka iş mi yok, gider başka dükkânda, başka patronla çalışırım." diyebilir.

O zaman durum biraz daha kötü; adam esir.

"Peki git bakalım!" demiş.

Mübarek esir içeri girmiş, namazı kılmış, duaları yapmış, tesbihleri çekiyor vesaire… Ötekisi de dışarıda bir o tarafa bir bu tarafa gidiyor, eli arkasında, göbeği önünde; -tabi hep göbek öndedir de biraz şişkin olarak.- Bir öyle bir böyle gidiyor; sıkılmış.

"Yahu, bu adam da içeri girdi, bir türlü çıkmıyor." Kapıya gelmiş:

"Hey ya falanca! Niye hala dışarıya çıkmıyorsun? Bir izin istedin, izin verdik, içeri girdin. Niye dışarı çıkmıyorsun?" demiş.

O da içeriden cevap vermiş:

"Seni içeri sokmayan, beni de dışarı bırakmıyor." demiş.

Doğrudur. Onu içeri sokmuyor, nasibi yok. Bu da nasipli; "Sevap kazanayım." diye bunun da canı dışarı çıkmak istemiyor.

Neden?

Mü'min camide, suda balık gibidir; keyifli olur. Suyun içinde balık keyifli keyifli dolaşır. Akvaryumda, denizde görüyorsunuz. Balık suda keyiflidir; sudan çıkınca çırpınır.

Mü'min camide suda balık gibidir. Rahat; işte onun yaşayacağı yer. Bak ne güzel ibadet yeri, elhamdülillah!

Mü'min camiden memnundur; suda balık gibidir. Münafık ise camide, kafeste kuş gibidir. Kafesteki kuş oraya buraya uçmak ister; kapısı açıksa pır dışarıya kaçar. Münafık da içeride durmak istemez, hemen kaçmak ister.

"Seni içeri sokmayan beni de dışarı bırakmıyor." demiş.

Mevlâ'sı onun gönlüne neler ihsan ediyor; ibadet ederken ne zevkler duyuyor, kendine ne tecellîler oluyorsa oluyor; o zevkten dışarıya çıkamıyor. "Biraz daha durayım. Biraz daha durayım." diyor.

O da dışarıda gezinmekten bıkmış; "Hey, dışarı çık!" diyor.

O içeri girmiyor.

Sen de gir; namazını kıl, tesbihini çek. Onu içeri sokmuyor çünkü Allah nasip etmiyor; işin aslı o. Sana İslâm'ı nasip etmiş, çok şükür, elhamdülillah alâ nimet'il-İslâm.

Sana itaati, ibadeti nasip etmiş, elhamdülillah ki yapabiliyorsun. Ötekisi yapamıyor. Demek ki bir kabahati var, cezası var da ondan yapamıyor.

Hatta denenmiştir. Mesela iyi bir insan, beş vakit namazına devam eden bir insan, sabahleyin uyanamaz, camiye gelemez. Camiyi kaçırdı.

Neden kaçırdı?

Akşam nereye gitti, ne iş yaptı, kiminle neler konuştu, dikkat etsin. Bir edepsiz, yakışıksız söz söylemiştir, Allah'ın hoşuna gitmemiştir:

"Ya öyle mi? Ben de seni sabahleyin huzuruma çağırmıyorum, huzuruma almıyorum!" deyiverir Allah.

Onun için edebe riayet etmek lazım. Bu böyledir. Sen de dikkat edersen bunun böyle olduğunu anlarsın.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri de öyle söylüyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Tabi bu bilgiler, yüksek ihtisas bilgileri.

Cüneyd-i Bağdâdî büyük alim, evliyâullahın büyüklerinden, ârif kimse, ince şeylerden yani derin konulardan bahsediyor.

Semi'tü, Muhammede'bne'l-Hasani'l-Bağdâdiyye yekûl: Semi'tü'l-Cüneyd. "Müellif, Muhammed b. Hasan el-Bağdâdî'den duymuş. O râvi Cüneyd-i Bağdâdî'nin şöyle dediğini naklediyormuş:

Ve süile meni'l-ârif. "Cüneyd-i Bağdâdî'ye 'Ârif kime denir?' diye soruldu." Yekûl. "Cüneyd-i Bağdâdî de şöyle buyurmuş:" Men nataka an sırrike ve ente sâkit. "Sen sustuğun halde senin kalbinin derinliğinin meselelerini sana cevap olarak söyleyendir."

"Ârif odur ki gönlünden geçeni bilip de gönlünün sualini cevaplandırır." demiş oluyor.

Ârifi öyle tarif etmiş oluyor.

Muhterem kardeşlerim!

Kelimeleri biraz izah edelim. Arefe Arapça'da "bilmek" demektir. Ârif "bilen" demek. Mârifet de yine "bilmek" demek. Ona Mastar-i mîmî derler. İrfan da "bilmek" demektir. İrfan, mârifet, "bilmek" demek. Bilene de "ârif" derler ama tasavvufta âriflik bir mertebedir.

Tasavvufta mertebeler vardır. Mü'min insan ibadetlerini yapıyor işte, Allah kabul etsin. Namazını kılıyor, orucunu tutuyor, buna âbid derler; ibadet ediyor, o seviyede.

İbadetleri yapıyor, âbid. Bu, şeriati uygulamaya çalışan insan.

İkincisi; meseleleri anlamakta biraz derinleşmiş, dünyanın faniliğini, âhiretin kazanılması gerektiğini anlamış, dünyayı boş veriyor, dünyaya meyletmiyor, dünyaya gönül bağlamıyor, âhireti istiyor, âhiret aşkı ve şevki var. Buna da zâhid yani "zühd sahibi" derler, âbidden biraz daha üstün.

Âbid sadece ibadetlerini yapıyor; zâhid artık âhireti de istiyor, dünya menfaatlerine de pek aldırmıyor.

"Sana para verelim de şöyle yap."

"Paran senin olsun, ben onu istemiyorum." diyebiliyor.

"Şöyle yapmazsan mevki makam vermeyiz."

"Yapmazsan yapma, Allah Allah! İstersen yap istersen yapma, benim mevkide makamda gözüm yok ki."

Hani ârifin birisi bir kenara oturmuş, vezirin birisi de gelmiş. O hiç istifini bozmuyor, öyle oturuyor. Vezir bakmış; "Allah Allah! Bu ayağa kalkmadı, selam çakmadı, eğilmedi." Sinirlenmiş.

"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" demiş.

Yani "Niçin kalkmıyorsun?" demek istemiş.

"Yok bilmiyorum."

"Ben vezirim yahu!" demiş.

"Peki, sonra ne olacaksın?"

"Padişahımız müsaade ederse daha da ilerlerim, belki sadrazam olurum."

"Sonra ne olacaksın?"

İşte böyle "Sonra ne olacaksın, sonra ne olacaksın?" diye bir kaç kez soruyor.

En son;

"Hiç" diyor.

Oradan ötesi yok.

"Padişah olacağım." diyemez ki padişah kafasını keser.

"Ben şimdiden hiçim!" demiş. Senin bir şeyler, bir şeyler geçtikten sonra varacağın o noktaya ben şimdiden gelmişim. Ben senden yükseğim." demiş. Sırtını yine dayamış.

Evet, yani zâhid dünyaya aldırmıyor, vezire aldırmıyor.

"Para vermem!"

"Vermezsen verme!"

"Seni yükseltmem!"

"Yükseltmezsen yükseltme! Ne yapalım?"

Dinini satmıyor, âhireti tercih ediyor.

Şimdi bu devirde bu devrin insanına; sizin, bizim tanıdığımız çevremizden insanlara, günahkârlara sorun;

"Bunu neden yapıyor?"

Bir menfaatten yapıyor.

"Yahu bu adam, iyi adam. Niye susuyor?"

"Kendine bir zarar gelmesin." diye.

"Bu adam iyi adam, niye şunu yapmıyor?"

"Yükselemem." diye korkuyor da ondan.

"Bu adam iyi adam, hoş adam, ama niye camiye gelmiyor?"

"Şöyle olur, böyle olur, işinden atılır." diye.

Öyle patronlar var ki bugün, işçisine; "Camiye gidersen seni işten atarım!" diyor; o da korkuyor.

Öyle müesseseler var ki resmî veya özel adam dindarlığını saklıyor. Dindar olduğunu söylese işinden atılacak.

Zâhid ne yapar?

Dünyaya aldırmaz.

"Vermezsen verme, ne olursa olsun! Ben bildiğim yolda giderim." der.

Bu daha üstün. Dünya menfaati, dünya sevgisi yolunu çelemiyor. "Bu tarikat erbabıdır." demişler. Bu tarikatı da biliyor, uygulamaya çalışıyor.

Üçüncü, daha yüksek seviyedeki ârif. Ârif "bilen" demek, ama neyi biliyor?

Mârifetullahı biliyor, Allah bilgisini biliyor. Herkes bir şey biliyor ama ârif, Allah bilgisini biliyor, Allah'ı biliyor; bu daha yüksek.

Zâhid, âbidden yüksek. Ârif zâhidden yüksek. Çünkü Allah'ı tanımış, Allah ile tanışmış, elhamdülillah!

Bundan da yükseği var mı?

Var.

Bundan da yükseği âşık.

İnsan bildi mi Allah'a yakınlığı, bilgisi, tanıması arttıkça aşkı, muhabbeti artar. O zaman âşık olur; Yunus Emre gibi, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî hazretleri gibi olur, diğer büyük evliyâullah gibi olur. Her tarafını Allah sevgisi kaplar, hiç kimseden korkmaz, her işi Allah rızası için yapar.

Bunlar önemli sıralamalar...

"Ârif kimdir?" diye sormuşlar.

"O da keramet ehlidir." demek istiyor.

"Sen sormadan gönlündekinin cevabını veren, senin kalbinin derinliklerindeki meseleleri sen sustuğun halde sana anlatan" demek.

Hayatımızdan misal verelim.

Ankara'dan Kastamonu'ya gidiyoruz. Yanımızda bir hâkim var. Temyiz mahkemesi hâkimi. Bir diyanet müfettişi, bir ziraat mühendisi, bir müftü var. Bir de ben kardeşiniz varım. Beş kişi Kastamonu'ya gidiyoruz. Arabayı kullanan arkadaş dedi ki;

"Ilgaz'da Ahmet Efendi var. Mübarek bir zâttır, babamın da dostudur, meşâyih-ı kirâmdandır, tarikat şeyhidir; ona da uğrayalım." dedi.

"İyi olur, elini öperiz, duasını alırız." dedik.

Ilgaz'a uğradık ama Ankara'dan Ilgaz'a gelinceye kadar da otomobilde çeşitli mevzuları, meseleleri konuştuk. Ahmet Efendi merhuma uğradık, elini öptük, bizi çok tatlı karşıladı, çok güzel, güleç yüzle karşıladı, çok iltifat buyurdu. Rahmetli;

"Yemek yemeden bırakmam." dedi.

"Zahmet buyurmayın." dedik.

"Yok" dedi.

Sofra kurdu. Tatlı tatlı, güleç yüzle biz Ankara'dan Ilgaz'a gelinceye kadar otomobilde neler konuştuysak bir bir o meseleler hakkında söz söyledi. Bir bir hepsini söyledi.

Başka bir misal: Necip Fazıl'ın intisap ettiği şeyh, Abdülhakim Efendi rahmetli, cennet mekan, Allah cümlesine rahmet eylesin. Beyazıt camiinde vaaz verirmiş. Böyle benim gibi bir kitap takip edermiş; kaldıkları yerden ertesi hafta devam ederlermiş. Üç kişi demişler ki;

"Şu Abdülhakim Efendi'ye evliyâ diyorlar; eğer evliyâ ise bizim üç sorumuzu cevaplandırsın."

Üç meselede üç soru düşünmüşler, birbirlerine söylemişler. Şu, şu, şu meseleler. Beraberce gitmişler. Hocaefendi derse oturmuş, kitabı açmış:

"Ey cemaat-i müslimîn!" demiş. "Geçen hafta falanca yere kadar okumuştuk. Bu hafta da şuradan başlamamız lazım ama önce üç sorunun cevabını vereyim." demiş. Tek tek, üç sorunun cevabını söylemiş, öyle başlamış.

Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz ne diyor?

Ârif kimdir?

Ârif; "senin sırrını –sır; kalbin derinliği, aşağı derin mertebesi demek- senin kalbinin, gönlünün içini sen konuşmadan sana söyleyen" demek. Ârif odur.

Neden?

Geçen hafta Peygamber Efendimiz'in Cüneyd-i Bağdâdî'nin rivayet ettiği bir hadisini okuduk.

Peygamber Efendimiz ne buyuruyordu?

"Müminin ferâsetinden korkun; o Allah'ın nuru ile bakar."

"Allah bir kulunu sevdi mi onun gören gözü, söyleyen dili, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur."

Her şeyi olağanüstü olur. O zaman Hz. Ömer'in yaptığı gibi minberden Medine'den İran'a talimat verir. Hz. Osman'ın yaptığı gibi gelen insanın gözünden yolda gelirken nereye baktığını söyler.

Bir zât Hz. Osman'ı ziyarete geliyor.

"Ben senin gözünde zina izleri görüyorum." demiş.

"Selamünaleyküm, yâ emîre'l-mü'minîn!"

Halife Hz. Osman şöyle bir bakıyor;

"Aleykümselam, ama ben senin gözünde günah alâmetleri görüyorum, zina alâmetleri görüyorum." diyor.

Sarsılıyor.

Diyor ki;

"Peygamberlik kesilmedi mi yâ emîrel-mü'minîn?"

Kesildi ama Peygamber Efendimiz'in mucizeleri vardı. Sahabenin, evliyâullahın kerâmetleri vardır.

Hz. Osman yolda gelirken harama baktığını gözünden fark ediyor.

Göze ne oluyor ki fark ediyor?

Evliyâ olduğundan Allah onu anlattırıyor işte. Bunlar olmuş hâdiseler, sağlam hâdiseler. Böyle şeyler oluyor. Olduğunu biz de gördük.

Mehmed Zâhid (Kotku) hocamızdan her gün bir çok keramet görürdük. Her dakikası kerametti.

Arkasından gelen insana dönerdi; "Öyle şey olur mu?" derdi.

O arkadan gelirken bir şey düşünüyor, cevabını verirdi. Odasından caminin avlusu görünürdü. Caminin avlusuna gelmiş birkaç kişi oturmuş, kendi aralarında konuşuyorlarmış:

"Şimdi Hoca'nın yanına gireriz, elini öperiz, duasını alırız, intisap ederiz. Bizim de mevkimiz, makamımız, ilmimiz var. Hoca bize vazife verir." diyorlarmış.

Üçü şadırvanda konuşuyorlarmış. Hocamız onlara evinden hizmetlisini göndermiş;

"O şadırvanın orada oturanlar boşuna beklemesinler, içeri kabul buyrulmayacaklar!"

O kendi kendilerine; "İçeri girelim de şöyle yaparız, böyle yaparız." diyerek niyetlenenlere; "Onlar boşuna heveslenmesinler, gitsinler, içeri kabul olunmayacaklar." diye haber göndermiş.

Neden?

Allah bildirince öyle olur. İnsan ârif oldu mu öyle olur.

Semi'tü Muhammede'bni Abdillahi'r-Râziyye yekûl; Semi'tü Ebâ Muhammedini'l-Cerîriyye yekûl; Semi'tü'l-Cüneyd yekûl. "Cüneyd-i Bağdâdî'den Ebû Muhammed el-Cerîrî duymuş; ondan da Muhammed b. Abdullah er-Râzî duymuş, müellife söylemiş. Cüneyd hazretleri şöyle buyurmuş:"

Râzî sözünü duyarsınız; onun hakkında bilgi vereyim. "Râzî" keskin ze ile yazılı re gibi olan. Dal zel, re'den sonra gelen ze; râzî bu.

"Rey şehrine mensup, Rey şehrinden" demek.

Rey şehri neresi idi?

Şimdiki Tahran var ya İran'ın başşehri, eskiden onun adı "Rey" idi. Rey şehrine mensup olanlara "râzî" derler.

Bunu neden söylüyorum?

Bayağı bilgili insanlar var. Râzî kelimesini tutuyorlar, dad ile yazıyorlar; râdî gibi. Hayır o râdî başka, rızâ kökünden Arapça, bu Râzî "Rey şehrine mensup" demek. Meşhur râzî'ler var.

Bir tanesi Fahrettin er-Râzî; çok büyük bir tefsir yazmış; ilm-i kelâm malumatı kuvvetli olan Tefsîr-i Kebîr'i yazmış.

Sonra meşhur bir kimyâger var, Ebû Bekir Muhammed b. Zekeriyya Er-Râzî; o da Avrupalıların bile bildiği bir büyük kimyacı ama biz bilmeyiz, Avrupalılar bilir.

Biz kendi kıymetlerimizi, kendi alimlerimizi, kendi değerlerimizi bilmeyiz. Avrupalılar bilirse o zaman bilgiç bilgiç sırıtırız; "Bak bunlar biliyor." deriz. Bugünkü gazetelerde vardı, Avrupalının birisi;

"Köktendincilik müslümanların medâr-ı iftiharıdır." demiş.

Kim?

Meşhur Fransız filozofu Jan Poul Sarte. Eksiztansiyelizm'i ortaya koyan filozofu yani mümessili olan adam beğenmiş. Elin Fransız filozofu Jan Poul Satre, "Bu tutarlı bir şey." diye beğenmiş.

Bizimkiler, tepeden tırnağa, baştan ayağa hepsi kökten dinciliğin karşısında. İnsan dindar oldu mu köktendinci olur; bunun saptan dinciliği olur mu?

Elbette köktendinci olacak, hepiniz kökten dinci olmak zorundasınız, hepimiz köktendinciyiz.

Neden?

Köktendincilik olmasa köksüz dincilikten hiçbir şey olmaz, köksüz ağaçtan bir şey olmaz.

Köksüz dinci nasıl olur?

Köksüz dinci bira içer, umursamaz. Köksüz dinci faiz yer, umursamaz, aldırmaz. Köksüz dinci plaja gider, umursamaz. Hamama gider bohça çalar, mahkemeye gelir yalan söyler. Çünkü köksüz dinci.

Etrafımızda bir sürü köksüz dinci var, bıktık ya. Köksüz dincilerden bıktık. Köktendinci olmak lazım. Jan Poul Satre onu anlıyor, bizimkiler anlamıyor. Yöneticiler de anlamıyor. Yöneticilerimiz uyuyor mu?

Kalorifer kazanları yanmadı, yöneticilerimiz uyuyor mu acaba?

Biz kendi değerlerimizi, kendi büyük şahsiyetlerimizi bilmiyoruz. "Uyumayalım." diye biraz latife yapıyorum. Yoksa uyursunuz.

Gümüşhane şehrine gittik. Gümüşhane'de ilmî konferanslar, toplantılar, konuşmalar, programlar yaptık. Bir ilmî toplantı tertipledik.

Niye böyle düşüne düşüne konuşuyorum?

Yabancı kelime konuşmama kararı verdik. Yabancı kelime konuştuk mu yüz lira ceza yiyoruz. "Kongre" desem, "sempozyum" dersem ceza yiyeceğimden demiyorum. "İlmî toplantı" diye kelime bulmaya çalışıyorum, zorlanıyorum.

Yabancı kelime kullanmayacağız, yabancı malı kullanmayacağız. Bundan sonra inat edeceğiz; artık inat bayrağını açtık. Evvelallah sapasağlam olacağız; yabancı kelime de yabancı malı da kullanmayacağız.

Ağabeyim çanta aramış. Çantacılarda üstünde gavurca yazı olmayan çanta bulamamış. Hepsinde bir takım yazılar.

"Ben yazısız istiyorum." demiş.

"Bulamazsın ağabey, boşuna uğraşma." demişler. Gömleklerde yazı, tişörtlerde yazı. Eyvah tişört dedik, yüz lira gittik. "Kolsuz kıyafet" neyse artık düşüneceğiz.

Gümüşhane'ye gittik.

"Biz burada ilmî bir toplantı yapacağız, iki gün sürecek." dedik.

Üniversite hocalarını çağırdık; onlar ilmî konuşmalar yapacaklar.

Tabi vali, belediye başkanı geldi, eşraf ve âyân geldiler. Biz toplantıları yaptık. Gümüşhaneliler diyorlar ki;

"Ya Allah Allah, demek bizim Gümüşhane'mizden böyle bir insan yetişmiş, ha!"

Bilmiyor. Gümüşhaneli Ahmet Ziyaüddin Efendi'nin ismi ansiklopedilere geçmiş. Eyvah, "ansiklopedi" dedim, bahru'l-muhît demem lazımdı. Oralara ismi geçmiş bir insan. Cümle cihan halkı tanıyor. Bizim Gümüşhaneliler Gümüşhane'den böyle bir insanın yetiştiğini bilmiyorlar. Biz orada toplantılar yaptık; oradan anladılar.

"Vay, demek ki bizim Gümüşhane'den böyle medâr-ı iftihârımız büyük bir zât yetişmiş!" dediler.

Sonra Düzce'ye gittik. Düzce'de Muhammed Zâhid Kevserî hazretleri için iki gün yine böyle ilmî bir toplantı tertipledik. Yer yerinden oynadı.

Düzceliler;

"Yahu, demek bizim böyle bir alimimiz varmış." dediler.

Evet, sizin böyle bir aliminiz var, cümle cihan halkı biliyor, Malezya'da, Mısır'da, Tunus'ta talebeleri var; bütün kitaplar, hakkında yazı yazıyor. Çok büyük bir alim. Memleketimizin yüzünü ağartmış. Çok kıymetli eserler yazmış; onlar bilmiyor.

"Tamam, biz bundan sonra bu zâtı bırakmayız." dediler.

Biz kendi kıymetlerimizi bilmiyoruz.

Üniversitede Edebiyat Fakültesi'nde Avrupalı bir hocam vardı, Alman bir hocam vardı. Bize ders okuturdu, derse gelirdi. Derste Nimet-i İslâm kitabını yazan Mehmed Zihni Efendi'nin ismi geçti. Kitabı okurken çok derin Arapça konuları çözemiyorduk. Sîbeveyh'in el-Kitâb'ını okuyorduk. Altın yaldızlı, kocaman muazzam bir eser, çok kıymetli bir eser. Sîbeveyh isimli âlimin el-Kitâb'ını okuyorduk. Arap dil bilgisi için çok derin bir kitap. Bazı yerlerinde "Acaba bu ne demek?" falan diye takılıyorduk.

Bizim rahmetli Nihat Çetin Bey sonradan profesör oldu, o zaman asistandı; sessiz sezsiz, fıs fıs söyleyiveriyor. Alman profesör şöyle bakıyor. Alman profesör de yamandı. Arapça'yı, Farsça'yı, Türkçe'yi çok iyi bilirdi. Osmanlıca, İtalyanca, Yunanca, Latince, İspanyolca, İngilizce, Rusça bilirdi. Öyle bir adamdı. O adamlar öyle yetişiyorlar.

Bizim asistan söyleyiveriyor; o da şöyle bakıyor.

"Allah Allah, nereden bildin?"

Rahmetli Nihat Çetin Bey sonunda bildirdi;

"Hocam, Mehmed Zihni Efendi'nin el-Muktedât diye bir Arapça dil bilgisi kitabı var. Orada, dipnotlarında bu kitaptan alıntılar, iktibaslar yapmış; oradan okuyorum." deyince şöyle doğruldu. Helmut Ritter isimli Alman profesör dedi ki;

"Ben bu adama hayranım."

Kime hayranmış?

Nimet-i İslâm kitabını yazan Mehmed Zihni Efendi'ye.

Biz mecmuamızda Nimet-i İslâm kitabını hediye olarak verdik, hepinizin kütüphanesinde var. Çok eserleri var, çok kıymetli bir insan.

"Ben bu zâta hayranım." dedi.

O hayransa biz de iftihar ederiz.

"Ama siz kendi kıymetli şahsiyetlerinizin kıymetini bilmiyorsunuz." dedi, bizi azarladı.

Ben o zaman anladım. Hakikaten bizde çok kusur var.

Gittiğim yerde; "Buranın medâr-ı iftihârı, kıymetli şahsı kim? Onunla ilgili ilmî bir toplantı yapalım." diyoruz.

Bunlar nereden açıldı?

Cüneyd-i Bağdâdî'nin sözünden, râzî kelimesinden açıldı. Tefsir yazan bir Fahrettin Râzî var. Bir Ebû Bekir Râzı var, meşhur kimyager; Avrupalılar biliyor ama siz bilmiyorsunuz. Lafı oradan açtık.

Kimyanın birçok meselesini bizim müslümanlar bulmuş; Avrupalılar söylemezse bunu bilmiyoruz. Optik ilminin Fizik'te birçok meselesini müslümanlar bulmuş; Avrupalılar söylemezse bilmeyeceksiniz.

Matematiğin birçok inceliğini müslümanlar bulmuş; Avrupalılar kitapta yazmasa bilmeyeceksiniz. Bizim kitaplarımız yazmıyor; çünkü okuduğumuz ders kitaplarında biz bunları saklarız. Bizim Maarifimiz, Milli Eğitimimiz bunları saklar.

Neden?

Millet; "Ben neymişim ya, meğerse ben ne yüksek bir medeniyete sahipmişim." der de kendine gelir diye korkuyor!

"Kendine gelmesin. Uyuşturucu kullana kullana uyuşsun, ölsün." istiyor.

Sarımsağın seyreği makbuldür. "Bu Türkler dünyada seyrelsin, azalsın!"

"Müslüman kalmasın! Cezayir'de, Bosna'da, Çeçenistan'da keselim. Türkiye'de de afyonla uyutalım. Yunan medeniyetini öğretelim, Yunanlıların tanrılarını öğretelim."

Koca tanrıları varmış. Zeus elinde yıldırımlar bulunurmuş. Şarap tanrısı Baküs, aşk tanrısı Venüs varmış. Ne zırva şeyleri öğrettiler yâ Rabbi… Bir nesli, bir milleti mahvetmek için neleri öğrettiler... Ama güzel şeyleri öğretmezler.

Avrupalılar kitap yazıyor. Avrupa'nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi diye kitap yazıyor.

Doktor Singrid Hunke öyle eser yazmış.

"Müslümanlar Batı ülkelerini ilimle, irfanla nasıl aydınlatmışlar?" diye kitap yazıyor; biz oradan tercüme ediyoruz.

Tercüme olunmasa bizimkiler bilmeyecek. Biz hiçbir şey yapmamışız sanacak. Matematiği, fiziği, tıbbı, aşıyı bulan, geliştiren bizimkiler. Avrupalılar söylemezse "Çiçek aşısını Edward Gener buldu. Kan dolaşımını Harvey buldu." bilecek.

Yalan! Onlardan çok evvel müslümanlar buldu.

Amerika'yı kim buldu?

Herkes "Kristof Kolomb" der.

Kristof Kolomb daha anasından doğmadan beş asır evvel müslümanlar Amerika'ya gittiler. Ama kimse bilmiyor.

Neden?

Öğretilmiyor.

Neden?

Kendi kıymetlerimizi bilmiyoruz.

Neden?

Kendi eserlerimizi okuyacak ilmimiz kalmadı da ondan.

Kaç kişi Arapça, Osmanlıca biliyor? Kaç kişi dedesinden kendisine kalan kitapları okuyabilir? Kaç kişi dedesinin mektubunu okuyabilir?

Ya! Biz mahvolmuşuz!

İyi ki Fahrettin Râzî'nin adı geçti, ben de hınç alacağım yerden hıncımı aldım.

Şimdi Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin sözüne gelelim.

Yorgunum ama daha ölmedim evelallah.

Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz kaddesallahu sırrahü'l-aziz şöyle demiş:

Mâ ehaznâ et-tasavvufe ani'l-kîli ve'l-kâl; lâkin ani'l-cû'i. Ve terki'd-dünyâ ve kat'i'l-me'lûfâti ve'l-müstahsenâti. Li-enne't-tasavvufa hüve safâü'l-muâmeleti ma'allahi teâlâ. Ve aslihü't-taazzüfü ani'd- dünyâ kemâ kâle Hârisün. Azefet nefsî ani'd-dünyâ fe-eshertü leylî ve azmeetü nehârî.

Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz'in sözlerini sonuna kadar okuduk. Bu söz çok mühim.

Cüneyd-i Bağdâdî ne demiş?

Cüneyd-i Bağdâdî kim?

Tasavvuf alimi. Çok büyük alim de ne demiş?

Mâ ahaznâ et-tasavvufe ani'l-kîli ve'l-kâl. "Biz tasavvufu kıyl ü kâl'den öğrenmedik. Tasavvufu kitaplardan öğrenmedik. Tasavvufu laf ebelerinden öğrenmedik."

Tasavvufu teorisinden öğrenmedik, nazariyatından öğrenmedik.

Lâkin ani'l-cû'i. Ve terki'd-dünyâ, ve kat'i'l-me'lûfâti ve'l-müstahsenâti. "Açlıkla öğrendik, dünyayı terk etmekle öğrendik, alıştığımız şeyleri bırakmakla öğrendik. Herkesin hoşuna gidecek şeyleri terk etmekle öğrendik."

Biz tasavvufu böyle öğrendik. Uygulama ile öğrendik. Yaşaya yaşaya, nefsimize baskı yapa yapa, nefsimizi edeplendire edeplendire, riyâzatü'n-nefs yapa yapa öğrendik.

Li-enne't-tasavvufa hüve safâü'l-muâmeleti ma'allahi teâlâ. "Çünkü tasavvuf, kulun Allah celle celalühû hazretleri ile kulluk muamelesinin sâfî yapılması mesleğidir."

Kulluğun tertemiz, saf yapılması mesleğidir.

Ve aslihü't-taazzüfü ani'd- dünyâ. "Kökü de dünyayı terk etmektir."

Dünyaya meyletmemektir, dünyadan yüz çevirmektir; kuvvetini oradan alır.

Nitekim Hâris b. Esed el-Muhâsibî, Cüneyd-i Bağdâdî'nin kıymetli hocalarından biridir. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri öyle kıymetli hocalardan yetişmiştir.

O mübarek hocası ne demiş?

Azefet nefsî ani'd-dünyâ. "Nefsim dünyadan yüz çevirdi."

Fe-eshertü leylî ve azmeetü nehârî. "Gecelerimi uykusuz, gündüzlerimi susuz geçirdim."

Ne yapmış?

Geceleri uyumamış, ibadet etmiş, gündüzleri yememiş, içmemiş, oruç tutmuş da o yüksek mertebelere çıkmış. Dünyayı terk etmiş, nefsi terk etmiş.

Azefet nefsî ani'd-dünyâ. "İnsanın nefsi dünyayı ister."

İnsanın nefsi dünyayı sever; zevki, eğlenceyi sever.

Nefsi istemez hâle gelmiş, nefsi adam olmuş.

Ne demek?

Nefsi müslüman olmuş.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bunun üzerine çok konuşmak lazım. Çünkü bizim milletimiz tasavvufu seviyor. Halkımız tasavvufu seviyor. Sevmemesi mümkün değil. Yunus Emre gibi, Mevlânâ gibi, Hacı Bayram-ı Velî gibi, Eşrefoğlu Rûmî gibi, İbrahim Hakkı Erzurumî gibi büyük alimleri tanımış; hepsi derya, hepsi mübarek insanlar. Hepsi tatlı, şekerli, kaymaklı insanlar. Tabi sevmiş tasavvufu ama tasavvufu bilen az. Tasavvufu gerçek mânası ile tanıyıp uygulayan az.

Derviş çok; sarıklı cübbeli, kuşaklı, değnekli, asalı, tesbihli ama tasavvufun aslını, üstatlarından öğrenmek lazım.

Tasavvuf laf değildir; ilm-i kalbîdir, ilm-i hâldir. Laf ilmi değildir, hal ilmidir. Lafı ile iyi olmak bir şey değil. Hâli iyi olacak insanın.

Bu da nasıl elde edilir?

İnsanın kendisini zorlaması ile nefsini dizginlemesi ile elde edilir. Riyâzetü'n-nefs ile elde edilir.

Bakın şimdi jimnastik kelimesini herkes kullanıyor. Jimnastik; bir, iki, üç, dört; bir, iki, üç dört. Herkes bunu kullanıyor.

Niye jimnastik diyoruz.

Bunun aslı idmandır. Eski adı "İdman dersi" idi. İdman da Arapçadır. Arapçası da "riyâzâtü'l-beden."

İdman; "vücut hareketleri ile vücudu geliştirmek" demek.

İki çeşit riyâzat vardır:

Bir, riyâzâtü'l-beden. "Bedeni çalıştırarak, kabiliyetlerini geliştirmek."

Eğilmek, kalkmak, kaldırma, vurma, koşma vesaire... Vücut kuvvetleniyor. Vücut çalıştıkça kuvvetleniyor. Halteri kaldıra kaldıra seni ensenden tuttu mu kaldırmak kolay geliyor. Hop kaldırıyor, kedi yavrusu kaldırır gibi kaldırıyor.

Neden?

E bu adam halterci.

Riyazet yapa yapa çalışma yapa yapa bedeni kuvvetleniyor.

Bir de riyâzâtü'n-nefs vardır; "nefsi kuvvetlendirmek, nefsi terbiye etmek." İnsanın kabiliyetlerini, iradesini kuvvetlendirmesi. O da tasavvufla, nefsi zabt u rapt altına almakla olur.

O nasıl olacak?

Oruç tutacaksın, aç kalacaksın. Dünyanın zevkini, sefâsını terk edeceksin. Alıştığın şeyleri bırakacaksın.

"Ben gündüzleri uyumaya alıştım."

Bırakacaksın.

"Beş tabak yemeği sıyırmadan benim karnım doymaz. Sofradan kalkamam!"

Bırakacaksın!

Alıştığın her şey doğru değil ki...

Nereden alıştın?

Kötü yerlerden alıştın.

Alıştıklarını bırakacaksın.

Ve'l-müstehsenât. "Herkesin beğendiği, hoşlandığı şeyleri bırakacaksın."

Çalışıp çabalayacaksın, terk edeceksin de öyle iyi sûfî, öyle iyi derviş olacaksın. Aslında bu sözü geçtiğimiz haftalar bir kere daha söylemişti.

Diyordu ki;

"Her nefis ilmin elde edilmesi; elden gelen gayreti sarf etmekle olur."

Bâb-ı külli ilmin nefîsin celîlin bezlü'l-mechûd diye söylemişti. Burada da aynı şeyi söylüyor.

Dikkat ederseniz tasavvufun büyük hocası, büyük mümessili, büyük alimi, evliyâların önde gelen isimlerinden olan Cüneyd-i Bağdâdî ne diyor?

"Kardeşim, çalışacaksın, gayret sarf edeceksin, boş lafla bu iş olmaz!" diyor.

Hakikaten de olmuyor. Adam kırk yıl dervişlik yapmış. Şu kadarcık imtihanı başaramıyor, geçemiyor. Çünkü nefsini terbiye etmemiş. Nefsini yenmeye çalışmamış. Riyâzâtü'n-nefs yapmamış, nefsini yenme çalışması yapmamış; nefsini yenemiyor, yuvayı bozuyor. Anaya âsi geliyor, hocasına küsüyor, namazı bırakıyor, yoldan çıkıyor, raydan çıkıyor; kamyonu deviriyor.

Neden?

Aslını öğrenmediği için.

Çalışacak, dünyayı terk edecek; geceleri uyumayacak, gündüzleri oruç tutacak, ibadet edecek de öyle ârif olacak.

Allahu Teâlâ hazretleri, bizi sevdiği kul olmaya muvaffak eylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin. Cenneti ile cemali ile müşerref eylesin aziz ve sevgili kardeşlerim!

Ahdinize sadık olun, Cenâb-ı Hakk'ın yolunda daim olun. Mevlâm, sırât-ı müstakîmden ayağınızı kaydırmasın. Tarikatin, tasavvufun esrarını öğrenin. Cümlenizi ârif-i hakikîler eylesin, mârifetullah ehli eylesin. Gönlünüze aşkullahı, muhabbetullahı yerleştirsin. Rabbimiz'in sevdiği bir ömür sürüp sevdiği işler yapıp huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varın. Mevlâm cenneti ile cemali ile cümlemizi müşerref eylesin.

Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı