M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 458.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Nahmeduhû bi-cemîi mehâmidih. Lehü'l-hamdü kemâ yenbeği li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ hayra halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Vellezî nefsî bi-yedihî inne'r-racüle min ehli'l-cenneti le-yufdiye fi'l-ğadâti'l-vâhideti ilâ mieti azrâ'.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek ehadîs-i şerîfesinden bir demet Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis mecmuasının 458. sayfasının başından, birinci hadisten itibaren okumaya ve izah etmeye çalışacağız inşaallah.

Bu hadîs-i şerîflerin izahına geçmeden önce, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ümmetliğimizin, sevgimizin, saygımızın, bağlılığımızın bir nişânesi olmak üzere hediye edelim diye ve onun cümle âl'inin, ashabının, etbâının ve sâir enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyâullah ve mukarrabînin ve bilhassa Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri olan, verese-i enbiyâ olan sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhlarına hediye olsun diye; okuduğumuz eseri cem' ve telif eylemiş olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn hazretlerinin ruhuna hediye olsun diye, kendisinden feyz aldığımız Hocamız Muhammed Zahid Kotku b. İbrahim el-Bursevî'nin ruhuna hediye olsun diye; bu hadîs-i şerîfleri nakletmiş olan râvilerin ve hadis alimlerinin ruhlarına hediye olsun diye, bu beldeleri fethetmiş olan fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye; cümle hayır sahiplerinin ve bilhassa şu içinde ibadet yapıp hadis okuduğumuz, ilim öğrendiğimiz caminin bânisi İskender Paşa'nın ve diğer ondan sonra bu caminin ayakta kalmasına yardım edenlerin, fikren, bedenen, mâlen yardımcı olanların kendilerine ve yakınlarına hediye olsun diye; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu ilim meclisine cem' olmuş olan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ayrı ayrı ruhlarına hediye olsun diye; ve biz yaşayan müslümanların da Rabbimiz'in rızasına uygun Resûlullah Efendimiz'in sünnetine muvafık yaşayıp huzur-u izzetine Rabbimiz'in sevdiği razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olsun diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf hediye eyleyip öyle başlayalım.

Sallu alâ Rasûlina Muhammed.

Sallu alâ tabîbi kulûbunâ Muhammed.

Sallu alâ şefîi zünûbunâ Muhammed.

Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebiahu bi ihsânin bi adedi külli ma'lümin leke.

Dersin başında metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf, Abdullah b. Abbas radıyallahu anh'ten Hannat tarafından rivayet edilmiş. Orada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Vellezî nefsî bi-yedihî. "Canım, nefsim kudreti elinde olan; hayatım, ölümüm, yaşamam kalmam kendisine bağlı olan Allahu Teâlâ hazretlerine yemin olsun ki..."

"Cennet ehlinden bir er kişi, adam, bir sabahta yüz tane hûri kızını dolaşır."

Yüz tane hûri kızı ile bir arada bulunur.

Böyle buyurmuş.

Kur'ân-ı Kerîm'de de, âyet-i kerîmelerde de bildirilmiş ki mü'minlere Allahu Teâlâ hazretlerinin ikramı olarak cennette hûriler var.

Hûri, ahver kelimesinin müennesi olan havrâ sözünün cem'i, huur ve ona ismi nisbetle bağlı, "onlardan birisi" demek olan. İştikakı öyle. "Gözünün akı ak, karası kara, iri gözlü, güzel gözlü" demek. Ama bu güzellik sadece gözünün güzelliği değil.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Fî hinne kâsırâtu't-tarfi lem yatmishünne insün kablehüm ve lâ cânn.

Rahmân sûresinde: "Cennette öyle hûri kızları var ki gözlerini daha bir başkasına çevirip bakmamışlar." Gözleri sadece o cennetlik mü'minlere açılmış, onlara bakmışlar ve hiç kimseyi görmemişler, onlara tahsis olunmuşlar. "Hiç kendilerine daha evvel insanlardan veya cinlerden bir kimse yanaşmamış."

Muhterem kardeşlerim!

Hadîs-i şerîflerde ihbar edilmiş ki; insan besmelesiz hanımının yanına varırsa şeytan evladına ortak oluyor. Allah etmesin. Ondan sonra o şeytanın çocuğu olan çocuklar doğunca âsi, mücrim, itaatsiz, edepsiz, ahlâksız kimseler oluyorlar.

Biz her şeyimizi Allah'ın rızasına uygun yaparız ve onun nişânesi olmak üzere besmeleyi çekeriz. Allah'tan sığınırız, her şeyi temiz, pak, abdest ile, iyi niyetle yaparız. Hanımlarla olan, hanımların da beylerle olan normal cinsiyet dolayısıyla evlilik hallerinde de aynı nezaket, aynı zerafet, aynı taharet, aynı güzellik, aynı asalet olması lazım. O tarzda yürürse hayır ve bereket olur.

Cennet ehline tahsis edilmiş, kendisine cin ve ins daha önce yaklaşmamış, gözlerini efendilerine açmışlar, başka kimseye hiç bakmamışlar, başka kimse tarafından görülmemişler; Allah'ın ikram olarak bahşettiği hûriler olacak.

Burada, Gümüşhaneli Hocamız şerhte yazmış ki:

Onlar diyecekler ki;

Tekûlu küllün min hünne. "Onlardan her birisi efendisine, öyle saygılı olacaklar, öyle itaatli olacaklar ki, her birisi, müslüman olan o cennetlik efendisine, zevcine diyecek ki;

Ve izzeti rabbî. "Rabbimiz'in izzetine and olsun ki, yemin olsun ki..." Mâ erâ fi'l-cenneti şey'en ahsene minke. "Şu cennette senden daha güzel bir şey görmedim." diye yemin edecek.

Hûri kızı o cennetlik kimseye böyle yemin edecek. "Cennetin içinde senden daha güzel bir kimse görmedim vallâhi, billahi..." diye Allahu Teâlâ hazretlerinin izzetine yemin edecek.

Öyle anlaşılıyor ki Allah cennette mü'min kuluna ne güzellik verecek ki o hûri kızları cennetin içindeki başka nimetlerle kıyas ediyor da efendisine "Cennette senden daha güzel bir kimse görmedim." diyor. Sadece efendisini görüyor, sadece efendisine bağlı, sadık, sadece efendisine gözünü açmış; başka bir yerle hiç daha önceden [münasebeti] olmamış. Böyle imkânlar...

Bunları Allahu Teâlâ hazretleri bize Kur'ân-ı Kerîm'de bildirmiş.

Ben atlayayım mı? Niye atlayayım?

Atlamam, söylerim. Cemaat duysun, bilsin. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri bilinmesini istemeseydi Kur'an'da söylemezdi. Bilinsin.

Ey cemaat-i müslimîn!

Bilin ki Allah yolunda gider, cennete girerseniz bu nimetler var, bu imkânlar var. Eğer bu dünyanın fâni lezzetlerine aldanırsanız, bu dünyanın yalan yanlış güzelliklerine aldanırsanız, bu dünyanın yüzü gözü boyalı sahtekârlarına aldanırsanız orayı kaybedersiniz.

Eğer cennet ehlinden bir hûri kızı bir parmağının ucunu dünya ehline gösterseydi yerler gökler nur dolardı, insanların akılları başlarından giderdi. Öyle bir güzellik. Daha parmağı, yüzü değil!

Şehit olacaklardan bir tanesine hûri kızlarından bir tanesi rüyada görünmüş. Şehit olasıcanın gözünü dünya görmüyor. Olmamış da rüyada görünmüş; "Efendim ne zaman geleceksin, seni bekliyorum." diye rüyada görünce ondan sonra gözünü dünya görmemiş. Cihada girmiş, şehit olmuş. Hadîs-i şerîfte anlatılıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi ehli cennet eylesin. Cennetin türlü türlü, akla gelmedik, hayale sığmayan nimetleriyle mütena'im eylesin.

Muhterem kardeşlerim!

İslâm'da el-Cezâu min cinsi'l-amel diye bir kâide vardır. "Mükâfat veya ceza, yapılan işe uygun düşer."

Mesela münafığı Allah cezalandıracak. Münafık ya, ikiyüzlü ya; yanardöner, bir öyle görünüyor, bir öyle görünüyor.

Nasıl cezalandıracakmış?

Hadîs-i şerîften öğreniyoruz ki:

"Gel bakalım münafık!" Cennetin yanına kadar sokuyor. İçine değil, yanına kadar. Kokusunu duyuruyor. Güzelliklerini, köşklerini gösteriyor. Pırıl pırıl nuraniyetini, nimetlerini dışarıdan görüyor. "Hadi alın bunu cehenneme götürün!"

Münafık, riyakâr diyecekmiş ki;

"Yâ Rabbi! Beni cehenneme atsaydın ama şu cenneti göstermeden atsaydın, şu cenneti görmeden atsaydın. İçimin hasreti çok daha fazlalaştı, içimin yangını daha da arttı. Gördükten sonra gitmek lazım."

"Sen dünyada böyle yaptın da ondan. Gösteriş, münafıklık yaptın; iyi göründün, için başka türlü oldu... İşte cennet, gör; girmeyeceksin, mahrum kal, cehenneme git!" İşe karşılık…

Bu dünyada şehvetine hâkim olan, bu dünyada arzularına gem vuran, bu dünyada Allah'ın emrine uygun yaşayan, Allah'ın istediği tarzda duygularını kullanan âhirette o mükâfata erecek. Onun için yapılan işin cinsinden mükâfat olduğundan dolayı hûri kızları da var.

Muhterem kardeşlerim!

Gerek erkek olsun gerek kadın olsun,Allahu Teâlâ hazretleri erkekli dişili yaratmış ya, iki tarafa birbirine karşı meyil ve alaka duygusu vermiş. İki tarafta bir muhabbet, bir meyil, bir alaka var. Buradan oraya, oradan [buraya] doğru bir alaka var.

Bu neden?

İnsanoğlu evlat yetiştirsin, nesiller devam etsin diye.

Kuşların öyle birbirlerine karşı alakası var, çiçeklerin alakası var, kelebeklerin alakası var, böceklerin alakası var. Her mahlukâta bu hissi koymuş ki nesiller devam etsin.

Tebâreka'llâhu ahsenü'l-hâlıkîn.

Allahu Teâlâ hazretlerinin sanatına hayran kalmamak mümkün değil. Sun'una, hılkatına, yaratışına hayran kalmamak mümkün değil.

Böyle bir arzu koymuş. O arzudan dolayı insanlar birbirleriyle evleniyor. Dinimiz evlenmeyi de emretmiş, tavsiye eylemiş. O arzu ile evlatlar oluyor, o arzu ile evlatlar büyütülüyor, kahrı çekiliyor, bezi yıkanıyor, sütü emziriliyor, hastalığı çekiliyor... Kanun böyle. Allahu Teâlâ hazretleri çok güzel kanun koymuş. Buna göre yürüyor.

İşte insanın içine konulmuş bu arzu, "şehvet" diye adlandırıyoruz. Arapça'da "şehvet" denen arzu... Arzu demektir, Her şeye, mesela şehvetü't-taam; "yemeğe karşı iştiha" demek. Ama Türkçe'de "şehvet" dendiği zaman ille "erkekse kadına, kadınsa erkeğe karşı duyulan arzu" mânasına geliyor. Neyse...

Bu şehvet denilen arzu çok kuvvetli bir arzudur. Şiddetli bir arzudur. Çünkü neslin devam etmesi için zorluk çoktur. O zorluğu yensin diye o arzuyu Allahu Teâlâ hazretleri yaratmış. Her şeyi güzel, her şeyi yerli yerinde. Rabbimiz öyle yaratmış.

Bu arzu... Masallarda hani Alaaddin'in lambası içinde cin varmış da dışarıya çıkıyor ya, o dev oluyor ya, öyle anlatılabilir. [insan masaldaki şeyle.] İnsanın içinden çıktı mı, dev gibi insanı yerden yere çalar. Burnundan yakaladı mı... Ayının burnuna halka takıyorlar da götürüyorlar ya, öyle götürür insanı. Allah etmesin. Yerden yere çalar. Oyun oynatır. Rezil rüsva eder. Bu devin çaydanlığın içinden çıkmaması lazım. Çıktı mı zaptetmek mümkün olmaz.

Onun için İslâm tesettürü emretmiş. Kışkırtma. Devi çaydanlıktan dışarı çıkartma, kışkırtma. Onun için kadın erkek ayrı otursun, haremlikli selâmlıklı diye...

"Efendim var mı bu İslâm'da?"

Elbet var!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yanında mübarek sahabesinden cennetlik insanlardan birkaç kişi ile cennetlik kızı Fatımatü'z-Zehra radıyallahu anhâ'nın evine giderken kapıdan sesleniyor:

"Ey kızım! Perdenin arkasına geç, yanımda bazı kimseler var." diyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in huzurunda gayrimeşru bir şey mi olur? O sahâbe-i kirâm, o mübarek zât Peygamber Efendimiz'in kızına yan mı bakar?

Hayır! Bakmaz ama kanun öyle.

Sen ne oluyorsun şimdi?! Sana ne oluyor?!

Bir şehre gidiyoruz, oraya yeni tayin olmuş bir vaiz kardeşimiz var. "Nasıl?" filan diye sordum.

"Hocam biraz sıkıntılı." dedi.

"Niye?"

Öteki din görevlileri evine gitmişler de hanım erkek beraber oturmadılar diye buna darılmışlar.

Tövbe estağfirullah! Ne günlere kaldık ya gazi hünkar... Ya bari siz yapmayın, siz anlayış gösterin.

Bu cin, bu dev, bu şeytan o şeyin içinden çıktı mı o insanı öldürtür, başka insanı öldürtür... Gazetelerde geçen haftalar gördünüz ki kardeşini öldürmüş, kızcağızı öldürmüş... Sonra daha evvelki haftalardan birçok maceralar... Bu ilericilik gericilik, nefis terbiyesi, bunların hepsi masaldır. Bu cin bu şeyin içinden dışarı çıktı mı insanı yerden yere çalar.

Bunun şeriatin hududu içinde kalması lazım, ölçü içinde kalması lazım.

"E baskı altında mı tutalım?"

Hayır, hayır. Genç yaşta evlen.

"E nasıl geçineceğim?"

Şimdi nasıl geçiniyorsun? Aç mı kalıyorsun, açık mı kalıyorsun? Allah rızkını veriyor. O zaman da verir, bereket de verir.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Hanımlarla evlenin, hanımlar bereket getirir, mal getirir."

Çeyiz olarak değil. Beş parasız hanımla da evlensen eve hayır gelir, mal gelir. Çeyiz olduğundan değil, hayır olduğundan, bereket olduğundan. Allah o işi bereketlendirir.

Evlen, normal yoldan adam gibi ol. Gayrimeşru yoldan, onun kızına bak, ötekisinin karısını ayart, öbür tarafta gayrimeşru iş yap; cemiyet altüst olur, nesil bozulur, veled-i zina çoğalır. Terbiye ortada kalır, terbiyesiz insanlar hâkim olur. Kıyamet ondan kopar.

İslâm bunu biliyor, onun için engelliyor.

Bu kuvvetli duygunun engellenmesi için evlenirsin. Eh, pekâlâ.

Peki, evlenemedi; ne olacak?

O zaman da oruç tutar. Çünkü bu azgınlıklar hep bu tokluktan oluyor. Karnı doydu mu o zaman insanoğlu azar, gezecek yer arar, etrafta dolaşır, çare arar. Oruç insanın arzularını kırar. İbadet o arzularını kırar, Hakk'a yöneltir.

Sonra, büyük mükâfatları düşünen insan evvelki küçük sıkıntılara katlanır. Talebe niye bu tahsili görüyor? Yarın bir sürü talebemiz imtihana girecek. Niye bu kadar meşakkât?

Yarım milyon insan tahsile girecek, dört-beş senede okuyacak, geceleri uykusuz kalacak, lambaları yakacak, imtihanlara girecek, imtihan kapılarında heyecan çekecek...

Bu sıkıntıyı çekmesin, girmesin, okumasın.

"Yok hocam, sen cahil misin? Hiç okumasın denir mi? Bunlar okuyacak. Bu sıkıntıları varsın çeksinler."

E niye?

"Sonra büyük adam olacaklar."

Haa! İleride büyük mükâfat olacak diye demek beride meşakkâtler çekiliyormuş. Onun bir misali.

Tamam. Bu dünyada sabredersen, en kuvvetli duygu olan, bu şehvânî duygu denilen nefsânî duyguya bu dünyada Allah rızası için sabredersen, kendine hâkim olursan, el-Cezâu min cinsi'l-amel ya, "mükâfat amelin cinsinden" ya...

"Sen neye sabrettin kulum?"

"Yâ Rabbi! Şu başbelası şehvet arzusunu dizginledim, harama bakmadım, nâmahreme kuşak çözmedim, kötü işler yapmadım yâ Rabbi! Yanlış yola sapmadım yâ Rabbi!"

"Peki kulum, al. O güzel amelinin mükâfatı olarak o amelin cinsinden bir mükâfat sana..."

Onun için hûriler var. Yoksa cennetin içinde en güzel nimet, Cemalullah'ı görmek. Cemalullah'ı görmenin üstüne büyük nimet yok. Allah'ın has kulları, Cuma günü emsali olan günde Allah'ın has divanına toplanacaklar. Allahu Teâlâ hazretleri Cemâl-i bâ kemâlini gösterecek. Mest olacaklar. Tariflere sığmaz lezzetlere gark olacaklar. Cennetin içinde nimetlerin âlâsı var. Ama bu dünyada şehvetine hâkim olursan cennete girersin, o nimetlere erersin diye o mükâfat ondan.

Özetleyeyim ki:

İnsanın içindeki en kuvvetli duygulardan biri bu şehvet duygusudur. Bunu Allah bir başka sebeple koymuş. Nesiller devam etsin, insanoğlu kıyamete kadar yeryüzünde yaşasın diye ondan bunu koymuş. Bunu kötü yola saptırtmamak, çığırından çıkarttırmamak, günah yoluna döndürtmemek lazım. Bu işi sevaplı yoldan yapmak lazım. Evlenirsin; tamam, düğün dernek, dost arkadaş, ziyafet... Bak alnın açık rahat rahat, tamam, olur biter. Ama zinaya saparsan, flörte saparsan, başka şeye saparsan hem bu dünyada cemiyet bozulur, nesil bozulur, dünya altüst olur, edep, namus, ar, haya duygusu kalmaz, cemiyetler çöker; hem de âhirette kişi cehenneme gider.

Bu çok önemli bir duygudur. Bu önemli duyguyu dizginlemeyi öğrenin. Mükâfatın büyüklüğünü bilin. Allahu âlem ondan Allahu Teâlâ hazretleri önceden haber vermiş ki "Bak böyle büyük mükâfatlar var, kendinize sahip olun." mânasına. Onun için bu hadîs-i şerîfi okudum. Utana utana okudum ama hadîs-i şerîf böyle, okudum... Çünkü Efendimiz bildiriyor.

.

Vellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî mâ amile ehadün kattu sırran illâ elbesehu'llâhu ridâen alâniyeten in hayren fe-hayrün ve in şerren fe-şerrün.

Bir başka hadîs-i şerîfe geçtik.

Râvisi Hz. Osman radıyallahu anh.

Bu Hz. Osman kimdir diye baktım şerhe de; emiri'l-mü'minîn Hz. Osmân-ı Zinnûreyn, Peygamber Efendimiz'in iki kez damadı olmuş olan aşere-i mübeşşereden cennetlik o zât-ı muhteremin rivayet ettiği hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

Vellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî. "Muhammed'in nefsi elinde olan Zât'a yemin olsun ki..."

"Allah'a" demek istiyor.

Peki Muhammed diye kendi adını niye anıyor?

Buna "tecrit" derler. Edebî bir sanattır. İnsan kendisini söylerken başka bir şahıstan bahsediyormuş gibi söyler. Mesela âciz bir şahıs geldi, senden bir yardım istedi, sen de onu reddettin. "Olur mu böyle ahbaplık?" dersin. bir kimseye. Sen gidip bir yardım istedin, o da yapmadı. Kendinden bir üçüncü şahıs gibi bahsedip söylersin. Bu bir edebî sanattır. Buna "tecrit sanatı" derler. Kendisini tecrit ediyor, başka bir şahısmış gibi, üçüncü bir şahıstan bahsedermiş gibi konuşuyor ama maksat kendisi ve söyleyen de kendisi.

Vellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî. "Muhammed'in canı elinde olan Allah'a yemin olsun ki..."

Kim söylemiş bu sözü?

Yine Muhammed'in kendisi, sallallahu aleyhi ve sellem. Edebî bir üslup ile, kibar, zarif bir tarz ile söylemiş.

"Şu Muhammed denilen Allah'ın kulunun canı O'nun elinde, Allah'ın elinde, O'na and olsun ki..." diye kendisinin adını zikretmek suretiyle tevazu gösteriyor. Yoksa şerefli insanların adı zikredilmez, unvanı söylenir. Peygamber Efendimiz'e etrafındakiler;

Fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah! derlerdi. "Allah'ın resûlü" derlerdi. Veyahut başka kimseler, mesela yahudilerden birisi gelmiş bile olsa Peygamber Efendimiz'e, Yâ Ebe'l-Kâsım! derdi, "Ey Kâsım'ın babası!"

Künyesiyle söylüyor. İsmiyle hitap etmek şerefli kimselere hakaret gibi olur, onun seviyesinde tutmak gibi olur. Şerefli kimselerin ismini herkes ağzına alamaz. Ama burada kendisi, kendi ismini alıyor ki kulluğunun, tevazuunun bir ifadesi olarak... O da güzel bir ibret alınacak iş.

Neresinden baksan bu güzelliklerin sonu gelmez, gözler kamaşır.

"Muhammed'in nefsi, canı, hayatı, elinde olan kimseye Allah'a yemin olsun ki..."

Bu söz, "vallâhi" demek. "Allah'a yemin olsun ki..."

Mâ amile ehadün kattu sırran illâ elbesehu'llâhu ridâen alâniyeten. "Bir insan gizli bir amel işledi mi, gizlice, hiç kimse görmeden bir iş işledi mi Allah ona âşikâre bir elbise giydirir."

Eğer işlediği iş hayırlı bir iş ise, gizlice işlediği bir ibadetse, tesbihse, bir zikirse, bir sadaka vermekse, sessizce vermiş, gizli, hayırlı bir iş yapmışsa...

"Hayır ise giydirdiği elbise de şerefli, hayırlı bir elbise olur."

O kimsenin nâmı yürür. "İyi insan, büyük insan, cömert insan..." Gizli yaptı ama Allah âşikâreye çıkartıyor. O gizli yapıyor, o sevabı Allah'tan bekledi, kullardan alkış istemedi, mükâfat istemedi ama Allah âşikâre eder. Öteki kullara onu sevdirir, beğendirir, nâmını yürüttürür.

Allahu Teâlâ hazretleri bir kulu sevdiği zaman gök ehline seslenir;

"Ey gök ehli! Ben filanca kulumu seviyorum, siz de sevin!"

Onlar severler. Melekler, gökteki bütün Allah'ın varlıkları, yaratıkları o insanı severler. Onlar da yer ehline seslenirler;

"Ey yer ahâlisi! Allahu Teâlâ hazretleri filanca kimseyi seviyor, siz de sevin!"

Yer ehli de sever.

Gök ehli de, yer ehli de sever. Allah gizlisini âşikâreye çıkarttırır. Gizli yaptı ama Allah âşikâre etti.

Kötülüğü gizli yaptı; onu da âşikâreye çıkartır. Bir rezalet elbisesi giydirir, nâmı tepetaklak gider, kötüye iner. Bu işi gizli yapmıştı. Otel odasında basılır, yakalanır. Rüşveti verirken yakalanır. Şöyle olur böyle olur... Mahvolur gider.

Neden? Neyin cezası?

Sen o tenhada Rabbinin seni gördüğünü bilmedin mi?! Niye yaptın? İnsanlardan korktun, gizli yapıyorsun. Gizli yapışının sebebi, insanlardan korktuğun için. Rabbinden korkmadın mı?

"Hadi bakalım... Sen misin saklayan? Al, ben de âşikâre ediyorum; senin rezaletini cümle cihan duysun!"

Allah duyurur!

Allahu Teâlâ hazretleri bizi edepli kul eylesin.

Suçumuz kabahatimiz yok mu? Edepsizliğimiz az mı?

"Her dem hatadır kârımız."

Her zaman işimiz kusurdur.

Rabbimiz Settâr ismi hürmetine cümlemizi bağışlasın, günahlarımızı örtsün.

Ama bundan sonra bize edep versin. Edip, ârif, zarif kul olalım. Bu edepsizliği koyalım. Bundan bir hayır fayda yok. Niye biz buna sımsıkı yapışmışız? Sanki bu edepsizlik çok iyi bir şey mi? Bu işin niye peşini bırakmıyoruz, niye elini bırakmıyoruz? Niye vazgeçmiyoruz, bilmem ki!

"Hiçbir şey gizli kalmaz. İyilik yaparsan yayılır, kötülük yaparsan yayılır." demek. Bilirler, kimse söylemese yine bilinir. Çünkü Allah duyurtur.

Onun için Rabbimiz'e biz gizlide de itaat edelim. Gizlide de, âşikârede de itaat edelim. Rabbimiz'e her halükârda ibadetimizi güzel yapalım.

Büyüklerden bir zât kitabına yazmış, çok güzel yazmış doğrusu, Allah rahmet eylesin, büyüklerimizin şefaatine nâil eylesin. Diyor ki;

"İnsanların yanında edepsizlik yapmazsın, uslu uslu durursun. İnsanlar gitti mi türlü türlü edepsizlikleri yaparsın. Peki senin vücudunda üç yüz altmış tane vazifeli melek var, hafaza melekleri var, yaptıklarını yazıyorlar. Mânevî bakımdan etrafın boş değil, gözünden perde kalksa göreceksin. Nerede kaldı senin meleklere inandığın?!"

"İnsanlara inanıyorsun, insanların yanında edebini bozmuyorsun. İnsanlar gider gitmez edepsizliğe başlıyorsun. Nerede kalsın senin meleklere inandığın?" diyor.

Bak işi nasıl tutuyorlar.

Hepimiz okumadık mı? Hepimiz bilmez miyiz? Amentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî... Hepsini biliriz. Saymaya gelince biz de sayarız. Öğretmeye gelince herkesin hocası da oluruz, herkese hocalık da ederiz, akıl da satarız. Ama bak onu ötekisi nasıl değerlendiriyor. İnsan ârif oldu mu nasıl değerlendiriyor:

"Madem melek var, madem omzumda kirâmen kâtibin var, amellerimi yazıyor; madem vücüduma Allah melekler vazifelendirmiş, her eklemime, her kemiğimin eklenti yerine bir melek yerleştirmiş; o halde onların huzurunda da edepsizlik yapmayayım." diyor. Bak!

Öyle büyük insanlar duydum ki yaşayan, yakında vefat etmiş, Allah mekânlarını cennet etsin, şefaatlerine erdirsin; "Yatakta ayağımızı boylu boyunca uzatıp da edepsizlik etmeyelim!" diye dizlerini bükerlermiş, dizlerine ip veya sargı geçirirlermiş. Yatakta yatarken, uyuduğu zaman farkına varmadan ayak uzatmak edepsizliği olmasın diye.

Şu edebe, şu zerafete bak! Ne insanlar gelmiş geçmiş... Rabbine ne güzel kulluk eden insanlar geçmiş...

O insanlar gelmiş geçmiş, meydanlar boşalmış, arslanların kükrediği yerler, sahralar boş kalmış; şimdi topal tilkiler dolaşıyor.

Allah onlara verdiği marifeti, muhabbeti bizlere de ihsan eylesin. O edepleri bizlere de ihsan eylesin. Cümlemizi edepli kul eylesin.

Bakın bu sözün Hz. Osman tarafından söylenmesi ne kadar önemli...

Hz. Osman deyince hatıra ne geliyor?

Haya. Utanma duygusu. Arlanma duygusu. Zerafet. Hatıra o geliyor.

Kur'ân-ı Kerîm'i okurken şehit ettiler. Sakalına yapıştı birisi de elinde kılıç, "Ey filanca!" dedi, "Baban seni bu halde görse çok üzülürdü!" dedi.

Ne insanlar... Allah şefaatlerine erdirsin. Öteki insanlar da ne biçim insanlar ki böyle insanlara kılıç çekiyorlar. Onlar da ne biçim... İnsan mı?.. Nasıl insan?

İnsan ama...

Hepimizin bildiği şeyi yeri gelmişken bastıra bastıra söyleyelim.

Bu insan denilen şeyin elinin ayağının, gözünün kulağının, dudağının olması yetmiyor. Bu insanın terbiyesi lazım geliyor. Bu insan terbiye görmezse, nefsinin elinde esir olursa, şeytana maskara olursa her türlü haltı karıştırır. Her türlü edepsizliği, zulmü yapar.

Biz içimizdeki bu düşmanları yenmeyi öğreneceğiz. Şu "nefis" denilen, içimizde kendi nefsimiz var ya, kendimiz, canımız, nefsimiz; i şte o en büyük düşman. Çok şeyi o yaptırtıyor. Şeytan; çok şeyi o yaptırtıyor.

Bir insan işte buna karşı durmayı öğrenirse insan olur. Nefse ve şeytana karşı durmayı öğrenemezse hayvandan da aşağı gider.

Ülâike ke'l-enâmi bel hüm edal. "Daha aşağı gider, hayvandan beter olur."

Mahallenin çocukları kaplumbağayı vurmuşlar vurmuşlar, kabuğunu kıramamışlar. Yaralamışlar ama kabuğu sert, taşı vurmuşlar vurmuşlar, kıramamışlar. Çocuklarımızı merhametli yetiştireceğiz. Merhametsiz. Vurmuşlar, kıramamışlar. Orada bir at arabası duruyormuş, sütçü beygiri, arabasının tekerinin önüne koymuşlar. Sütçü geldiği zaman atı çekecek, tekerin altında kalacak, bakalım ne olacak diye haylazlar, yaramazlar kenardan bakıyorlar.

At başını eğimiş, kaplumbağaya bakmış, şu tarafa doğru bir gitmiş, ondan sonra tekeri onu ezdirmeden dolaştırmış.

Hayvanda merhamet var; insanın oğlunda terbiye görmediği zaman merhamet yok. Terbiye olmadığı zaman böyle olur.

Bu insanların terbiye edilmesi lazım, yetiştirilmesi lazım.

Nereden terbiye edelim? Kaç tane yumurta kırmak lazım, sirkesi kaç kaşık katılacak, sarımsak dövülecek mi içine?

Öyle terbiye değil bu. Bu insanın yetiştirilmesi için küçükten başlayacaksın. Terbiyenin ilk malzemesi helal süt. Çocuğa helal süt vereceksin. Haram oldu mu, sen istediğin kadar uğraş. İçine pislik gittikten sonra dışarıdan sil bakalım, temizlenecek mi? Karası çıkar mı?

Çıkmaz ki; haram yedirdi.

"Bizim çocuk yola gelmiyor hocam."

Gelmez. Helal yedirmedin ki, haram yedirdin, ondan.

İlk önce helal sütle besleyeceksin. Ondan sonra da Kur'ân-ı Kerîm'ini öğreteceksin. Ondan sonra sen kendin ona numune olacaksın.

"Oğlum kapıda gelen adama söyleyiver, 'Babam evde yok.' deyiver."

"Tamam."

O çocuktan ondan sonra sen doğru söz söylemek bekle bakalım. Söyler mi?

Söylemez.

"Babam evdeyken 'Evde yok.' dedirtti." Tamam, o da bir ayağının üzerinde, bir topuğundan dönerken bin tane yalanı kıvırttırır. O, çocuğun babasından aldığı terbiyedir.

Kendimiz adam olacağız. Kurdun oğlu sonunda kurt olur. Başka çaresi yok. Kendimiz insan olacağız, kendimizi terbiye edeceğiz. Evladımızın üstüne titreyeceğiz, onu hayırlı evlat yetiştirmeye çalışacağız. Çok mesuliyetimiz var. Çok boş kafa gezdiriyoruz, çok veballer yükleniyoruz.

Allah bizi affetsin.

Bizim kurtulmamız çok zor, meğer ki Rabbimiz kurtara... Çünkü O, kurtarmasını da bilir. Yoksa helâk oluruz.

Gece gündüz ağlayalım da gözyaşı hürmetine cehennemin ateşi sönermiş de belki Rabbimiz bizi cehennemden inşaallah lütfuyla keremiyle halâs eder; gözyaşlarımız inşaallah ıslahımıza vesile olur.

Vellezî nefsi bi-yedihî lâ yuslimu abdün hattâ yuslime kalbuhû ve lâ yu'minu hattâ ye'mene câruhu bevâikahû. Kîle ve mâ bevâikuhû? Kâle ğaşmuhû ve zulmuhû.

Bildiğiniz bir hadîs-i şerîftir. Râvisi Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh.

Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

Vellezî nefsi bi-yedihî. "Nefsim kudreti elinde olan Allah'a and olsun ki..." Lâ yuslimu abdün hattâ yuslime kalbuhû. "Kul müslüman olmaz, kalbi müslüman olmadıkça." Kalbi selâmette olmadıkça kendisi müslüman olmaz.

Ve lâ yu'minu. "İman ehli de olmaz, imana sahip mü'min bir kul da olmaz." Hattâ ye'mene câruhu bevâikahû. "Komşusu zulmünden, şerrinden emniyette olmadıkça o kişi hakiki mü'min olmaz."

Kîle ve mâ bevâikuhû? "Bu bevâikuhû dediğiniz şey nedir yâ Resûlallah?" diye kelimeyi sordular.

Dedi ki:

Ğaşmuhû ve zulmuhû. "Yaptığı gadirler, zulümler, haksızlıklara bevâik derler."

"Komşunun başına ördüğü çoraplar, açtığı gâileler" demek.

"O gâileleri yaparsa iyi mü'min olmaz, onlar olduğu zaman imanı tamam olmaz" demek.

Muhterem kardeşlerim!

Burada Peygamber Efendimiz iştikak sanatıyla, edebî sanatla anlatıyor. Esleme-yuslimu, "müslüman olmak" demek. Aslında ef'ale bâbı Arapça'da, Arapça bilenlere biraz bir bilgi olsun, ef'ale bâbından birtakım fiiller "bir semte gitmek" mânasına gelir. Mesela eş'eme, "Şam tarafına gitmek" demek. Ey'mene, "Yemen tarafına gitmek" demek. En'cede, "Necid tarafına gitmek" demek.

Esleme, "selâmet tarafına gitmek" demek. A'mene, "iman ve emniyet tarafına gitmek" demek.

İştikak bakımından kelimenin bu hâlet-i ruhiyyeye isim olarak verilmesinin sebebini anlamakta faydası olur diye söylüyorum. Esleme, "selâmet tarafına gitmek" demek.

Bir insan müslüman oldu, ne demek?

"Selâmet yolunu tutturdu" demek. "dünyada âhirette selâmete erecek" demek.

Mü'min oldu, ne demek?

"Kendisini emniyete aldı" demek. "Dünyada ve âhirette emniyete erişti. Emana kavuştu. Allah'ın emanına erdi. 'Ey kulum sana eman verdim, cehennemden korudum, sana azap etmeyeceğim, korkma!' O dereceye erdi." demek.

Kişi ne zaman müslüman olamıyor?

Lâ yuslimu abdün hattâ yuslime kalbuhû. "Kalbi selâmette olmadıkça kişi müslüman olmuyor."

"Hocam müslümanım elhamdülillah, mü'minim..."

Ama kalbin nasıl?

"Kalbim de temiz hocam! Sen benim kalbime bak."

Ah bir açıp da bakabilsem! Ah bir açıp da bakabilsek!

Yüzünü boyamış, gözünü boyamış, eteği kısa, kolu açık, bacağı açık, işi karışık, karmakarışık; "Kalbim temiz." diyor. Biliyor, kalbini açamayacağımızı bildiğinden; "Sen benim kalbime bak, temiz!" diyor. Açılacağını bilse demez, o zaman korkar. "Gel işte, aç bakalım, gör!" O zaman demez. Açılmayacağını bildiği için;

"Sen benim kalbime bak!"

Senin kalbine bakan bakıyor zaten, senin kalbinde bir hayır yok ki!

Hayır olsaydı alâmeti üzerine aksederdi. Sende ne hayır var?

Kalbi temizmiş!

İnsanın kalbi sâlim olcak, nereden?

Kötü huylardan, kötü duygulardan, kötü maksatlardan, ikiyüzlülükten, riyakârlıktan, nifaktan, münafıklıktan kalbi selim olursa, pak olursa, temiz bir kalbi olursa, iyi niyetli bir kalbi olursa tamam, o zaman müslüman olur. Öyle olmadığı takdirde boşuna " müslümanım" diye efe efe dolaşmasın ortalıkta. Allah insanın içine bakar.

İnna'llâhe lâ yenzuru ilâ suveriküm ve ecsâmiküm. "Allahu Teâlâ hazretleri sizin cesetlerinize, cisimlerinize, suretlerinize bakmaz." Velâkin yenzuru ilâ kulûbiküm ve a'mâliküm. "Kalplerinize, niyetlerinize bakar ve o niyetlerle yaptığınız işlere bakar."

Ne niyetle yapmışsanız [ona] bakar. Nereye gidiyorsun, ne tarafa doğru gidiyorsun oradan belli. Tutturduğun [yol] oradan anlaşılır.

Muhterem kardeşlerim!

Kalbimizi müslüman edeceğiz. Kalbimizi sâlim edeceğiz. İçinde kötü huy, kötü duygu olmayacak. Karşımızdakine kin, haset, buğz olmayacak; adâvet, riya, gösteriş, haksızlık, zulüm olmayacak. Bu kalbi temizleyeceğiz.

"Eyvah hocam! Bu nasıl temizlenecek?"

Gerçekten zor. Temizlenmesi kolay olsaydı bütün bu insanları yakalar yakalar, temizler, dışarıya salardık, herkes temiz kalpli olurdu, memleket gül gülistan olurdu. Zor. Eğitim istiyor.

Eskiden Mevlevî tekkesine girenleri yüznumaraya gönderirlermiş, "Git, yüznumara, helâ temizle." Orada kaç sene çalıştıktan sonra; "Gel, mutfakta patates ayıkla, soğan soy." Seneler senesi... Bilmem kaç sene sonra derviş dede olurmuş, derviş olurmuş, Mevlevî dervişi olurmuş...

Başka tarikatlerde de öyle... Bursa'nın hâkimine, kadısına Üftade hazretleri ciğer sattırmış;

"Hadi git, ciğer sat."

Satar mısın?

Bugün çok kimse yapamaz. Bugün çok kimse mevkiine uymayan bir şeyi teklif etsen yapamaz. Yapamıyor. O satmış. Tam teslim olmuş, nefsini ezmiş. Nefsine hâkim olmayı öğrenince de hocası selahiyet vermiş;

"Tamam, sen bu işi başardın. Sen nefsin oyununa gelmezsin, nefsin oyununa gelip de insanları aldatmazsın. Dinini, âhiretini satıp da dünyalık devşirmeye kalkmazsın. Sen Allah'tan korkarsın. Hadi bakalım git, Allah'ın kullarına Allah'ın dinini öğret." diye İstanbul'a göndermiş.

"Umarım ki padişahlar senin atının dizgininden çeker de, üzengisini tutar da sana hürmet eder..." demiş.

Üftâde hazretlerinin o dervişi, Aziz Mahmud-u Hüdâyî Üsküdar'da dolaşıyormuş. Padişah da oraya teftişe çıkmış. Hocaefendi hazretlerini görünce atından atlamış aşağıya, şeyhinin, hocasının elini eteğini öpmeye... Ondan sonra da;

"Efendim, benim atıma bin!" diye ısrar etmiş. Şeyh efendi;

"Yok, estağfirullah..." demiş.

Yaya gidiyormuş. Padişah atta, ötekisi yaya. "Yok" filan dediyse de çok ısrar edince gülmüş, demiş ki;

"Binmezdim ya, Hocamız'ın duası yerine gelecek anlaşılan..." demiş.

Padişah üzengisini tutuveriyor, o da "Bismillâhirrahmânirrahîm..." ayağını koyuyor, ata biniyor. Padişah dizgininden tutuyor, önünden yürüyor. Arkasından hocaefendisi, şeyh efendisi, Aziz Mahmud-u Hüdâyi hazretleri atın üstünde...

Tabii öyle terbiyeler, öyle mürşitler, öyle müritler olmuş.

Allah'ın lütfu dâimdir, her devirde olur inşaallah.

Kalbi sâlim olacak.

Başka?

Komşusu emniyette olacak.

Komşusuna insan ne yapar?

Çalgı çalar, radyoyu açar, çöpünü atar, tarlasına tecavüz eder. Hududu biraz kaydırır, sapanını sürerken biraz şu tarafa yıktırtır, oradan bir karış kazanmayı kâr sayar. Tam getirir, onun yanına bir garaj yapar. Onun tarlasını, bahçesini gölgelendirir. Aldırmaz, kendisinin işini yapıyor ya, gerisine bakmaz. Girerken çıkarken çiçeğini kopartır, meyvesini kopartır. Kızına bakar, karısına bakar.

Böyle komşuluk olur mu?

Olmaz.

Olmazsa Müslümanlık da olmaz, mü'minlik de olmaz.

Senin kardeşin, komşun, senden emin olacak. Kapısı açık olduğu halde sana karşı emniyet duygusu duyuyor mu?

Benim komşum karıma kızıma bakmaz, malıma tecavüz etmez, bana haksızlık etmez diye emniyette mi?

Emniyetteyse sen o zaman mü'minsin. Eğer senden kuşkuda ise, sana itimat edemiyor ise ve senin zulmün, cevrin ona ulaşıyor ise sen daha mü'min değilsin.

Çünkü bizim dinimiz komşuya hürmet etmeyi çok emretti. Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi geldi, komşu haklarını tavsiye etti. Geldi geldi, komşu haklarını tavsiye etti. Efendimiz diyor ki;

"O kadar çok geldi ki, sandım ki Allahu Teâlâ hazretleri hüküm indirecek, komşuyu komşuya mirasçı edecek."

"O kadar tavsiyenin arkasından galiba öyle bir şey mi gelecek diye düşündüm." diyor.

Dinimizin bu komşuluğa bu kadar önem vermesi nedir?

İnsanlar birbirlerine sargın olsun, muhabbet etsinler diye. Adâvet olmasın, buğz olmasın diye.

Ama dinin bu gayesi de unutulmuş. Bugün ger komşu her komşuyla ihtilafta. Hudut ihtilafında, bilmem ne ihtilafında, bilmem şöyle böyle, herkes bir şey... Eskiden komşusunun evinden daha yüksek yapmazlarmış. Komşusu komşusunun avlusuna pencere açmazlarmış. Hanımı çıkacak, çocuğu çıkacak, çamaşır yıkayacak, patates kızartacak, patlıcan kızartacak, görünmesin diye kimse kimsenin evine doğru cam açmazmış. Görünecek tarafına cam açmazmış, kibarlık olduğu zamanda...

O Bursa'nın eski Hisar semtine gidin, Malatya'ya gidin, Erzincan'a gidin, nereye giderseniz müslümanın evinin duvarı yüksektir, bir avlusu vardır ve o avluya bir başka evin camı bakmazdı bir zamanlar. Masal, yani bir zamanlar böyleydi. Bakmazdı.

Sonra?

O komşunun evinden daha yüksek ev yapmak bile o komşunun hakkına tecavüz sayılırdı. Sonra işler değişti.

Nasıl değişti?

Batı'dan samyeli esti, bütün yeşillikler kurudu. Batı'dan samyeli esti, kızgın bir yel, her şeyi yaktı...

Karşındakinin yüreği daha çok hoplasın. Şeytan... Biz onu gidip taklit ediyoruz. Öyle şey olur mu? Onun aklı fikri şeytanlıkta. O rahmânî bir şey düşünmez ki. Sen onu ne diye taklit ediyorsun? Sen mü'minsin, o kâfir; sen cennetin gülüsün, o cehennemin odunu. Arada ilgi yok ki, sen niye onu taklit edeceksin?

"Peki kimi taklit edeyim hocam?"

Sen Peygamber Efendimiz'in yolunda yürü. Bu hadisleri ondan okuyoruz. Sen onun izinde yürü. Sen cennete gideceksin. Sen ona ne bakıyorsun?

"Ama hocam füzeleri var, havaya gidiyorlar, uçakları var."

Başlarına çalınsın!

Bizim kabahatimiz. Bizim de olabilirdi, biz darmadağın dağıldık. Onlar bize bir şey yapmıyor, Allah bize ceza veriyor. Onların bize bir şey yapmaya gücü yetmez, yetmiyordu eskiden. Allah yolunda yürürken güçleri yetmiyordu. Biz üstündük, bizi gördükleri zaman kaçacak delik arıyorlardı. Biz Allah'ın yolundan döndüğümüz için Allah bizi cezalandırıyor. Cezanın şekli onların elinden geliyor. Onlarla cezalandırıyor. Bizi düşmanla tedîb ediyor. Biz Hakk'ın yoluna dönsek yine yardım eder.

Osman Gazi vasiyetinde oğlu Orhan'a diyor ki;

"Ey oğlum! Benden ibret al ki bu diyara bir zayıf karınca gibi geldim."

Zayıf karıncacık gibi gelmiş Osman Gazi, böyle diyor oğluna vasiyetine.

Sonra ne olmuş?

Devleti üç kıtaya yayılmış bir imparatorluk olmuş.

Neden?

Edebi sayesinde, hürmeti sayesinde, Kur'an'a bağlılığı sayesinde, karşısında el pençe divan durması bereketine, ulemâya hürmet etmesi yüzü suyu hürmetine, hayırlıların duasını almanın bereketiyle...

"Hayırlının duası ne olacakmış!.."

Ondan sonra böyle tepetaklak gitti.

Din, iman, ahlâk, edep bir tarafa atıldı.

Edirne'ye geldikleri zaman Bulgarlar'dan bir tanesi bizim Edirne'deki müslümana demiş ki;

"Biz neden bu Edirne'yi aldık, biliyor musunuz?"

"Yoo, bilmiyorum." demiş.

"Biz sizin ahlâkınızı aldık, siz bizim ahlâkımızı aldınız." demiş.

"Sizden biz duyardık ki bir çocuk, anasının babasının bir yatakta yattığını hiç görmez."

O kadar edebe riâyet ediliyor. Uyuyorlar, bir şey yok. Ama bir arada yattığını dahi görmezlerdi. Öyleydi.

"Siz bu edebi bıraktınız, terbiyesizliğe düştünüz ama biz de edebe riâyet ettik." diye anlatıyorlardı.

Doğrudur. Edepten ayrılan, işi gevşeten, tedbiri bırakan, gayreti unutan, güzel yolu bırakan kötü yola düşer. Hidâyetten çıktı mı insan nereye gidecek? Nereye çıkarsa çıksın, hidâyetten sonra ne olacak? Dalâlet olur, başka bir şey olmaz. Hidâyeti bıraktı mı bir insan, eline bir hayır geçmez.

Evet, komşusunun şerrinden emin olmadığı kimse hakiki mü'min olmaz.

Vellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî inne'l-abde le-ye'tî yevme'l-kıyâmeti ve lehû hasenâtün emsâlü'l-cibâli'r-revâsiyyi yezunnu ennehû seyedhulu bihe'l-cennete felâ tezâlü mazlimetuhû te'tîhi hattâ mâ yebkâ lehû hasenetün ve hattâ yüc'ale aleyhi emsâlü'l-cibâli'r-revâsiyyi ve yü'meru bihî ile'n-nâri.

Cabir b. Abdullah hazretlerinden bir hadîs-i şerîf ki âhiretin ahvâlini anlatıyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

"Muhammed'in nefsi elinde olan o Zât'a yemin olsun ki, Allah'a and olsun ki kıyamet gününde kul gelir."

Ve lehû hasenâtün emsâlü'l-cibâli'r-revâsiyyi. "Yüce dağlar emsali haseneleri olduğu halde kıyamet gününde kul gelir."

Dağlar yüksek, sapasağlam duruyor, kum yığını gibi değil. Böyle yerinde sabit duran dağlara râsiyât derler, râsiye derler. Revâsî' diye cem'i gelir.

O yüce, yüksek, yerinde sabit böyle göğsünü germiş, karşında azametle duran dağlar gibi öyle sevaplarla kul kıyamet gününde gelir.

Nereye gelir?

Söylenmiyor ama amellerin tartıldığı mizanın başına gelir. Kulun hesabı görülecek.

Yezunnu ennehû seyedhulu bihe'l-cennete. "Sanır ki bu getirdiği dağlar gibi sevaplar sayesinde cennete girecek."

O zanla oraya, mizanın başına gelir.

Neden?

Namaz kılmıştır, oruç tutmuştur, hatim indirmiştir, Kur'an okumuştur, sadaka vermiştir...

İyi. Öyle umarak oraya gelir.

Sonra ne olur?

Felâ tezâlü mazlimetuhû te'tîhi. "Yapmış olduğu zulüm ve haksızlıkların sahipleri, o zulüm ve haksızlıklara mâruz kalan kimseler, hak sahipleri gelmeye başlarlar."

"Yâ Rabbi! Bu benim hakkımı yemişti. Bu benim kalbimi kırmıştı. Bu bana şöyle etmişti. Bu beni sövmüştü, dövmüştü. Şöyleydi böyleydi..."

Hak sahipleri uğradığı haksızlıktan şikâyet edip hakkını istemeye bu adama gelmeye başlar. Dağlar gibi sevapları var, mizanın başına getirmiş. Gelirler, istemeye başlarlar. Ama o kadar çok işlemiş ki günahı...

Hattâ mâ yebkâ lehû hasenetün. "Herkes hakkını alıp gittikçe bu dağ azalır, azalır, azalır, hiçbir iyiliği kalmaz."

O dağlar gibi sevapların hepsi tükenir de mizana koyulacak bir hasenesi kalmaz adamcağızın, zavallının... Hepsi hak sahipleri tarafından alınır gider.

Ve hattâ yüc'ale aleyhi emsâlü'l-cibâli'r-revâsiyyi. "Kendisinin aleyhine başkasının günahları o sabit, göğsünü germiş yüce dağlar gibi mizanına yığılmış olarak kalır."

Neden?

Hasenâtı kalmadığı zaman, hak sahibi bir kimse "Ver hakkımı!" diye geldiği zaman, "Yâ Rabbi! Hakkımı versin, bana zulmetmişti." dediği zaman sevabı yoksa kişinin ne olacak?

Ona "Senin günahından o sevaba kadar denk olacak miktarı buraya bırak." derler. O kendi işlediği günahtan o kadarını bırakır, oraya öyle gider. Hafiflemiş olur. Zaten hasene alsaydı o günahın o kadarını söndürecekti. Hesap öyle denk geliyor. Onun günahı ona yığıldı. Sevabı bitti, bir günah yığıldı. Arkasından bir başka şahıs gelir, o da hak ister. Sevap yok; "Hadi sen de günahı biraz bırak..." O miktarda o da bırakır. Ötekisi de bırakır, ötekisi de bırakır, ötekisi de bırakır... Günahlar bu sefer yığılır. Bu günahları bu adam işlemedi. Ötekiler işledi ama hakkı geçmiş, başkalarının hakkını yemiş, kul hakkı yemiş. Kullara zulmetmiş, hakkını yemiş. O hakkı yenik kimseler gelip istediği için hakkını veremediğinden sevap olarak onların günahları buraya devroluyor. Böylece o kişi dağlar gibi günahlarla başbaşa kalıverir.

Ve yü'meru bihî ile'n-nâri. "Bu durum üzerine de kendisi için emrolunur; 'Atın bunu cehenneme!' diye, cehenneme atılır."

Günah işlemedi ama kul hakkı yedi, haksızlık yaptı, mazlime eyledi, yani zulmeyledi diye bu böyle olur.

Muhterem kardeşlerim!

Onun için sen kendin içki içmedin, sen kendin zina etmedin, sen kendin kumar oynamadın, sen kendin şöyle yapmadın, böyle yapmadın ama kul haklarından ne haber? Herkesin hakkına riâyet ediyor musun? Hakları yiyor musun? Aldırmıyor musun? Başkalarının hakkını çiğniyor musun? Başkalarını mânevî yollarla üzüyor musun? Rencide ediyor musun?

Onlara dikkat et çünkü onlar senden gelip... "Boynuzsuz koyun boynuzludan hakkını alacak." deniliyor ya, o günde herkesin birbirinden kaçtığı, ananın babanın evlattan, karının kocanın birbirinden, kardeşlerin birbirinden kaçtığı günde kul hakkı insanı çok zarara uğratır. Zulüm kıyamet gününde zulümât olur. Onun için bunlara çok dikkat etmemiz lazım. İnsanın işlediği sevaplar elinden gidiyor.Başkasına gidiyor. Kendisinin işlememiş olduğu günahlarının veballeri mizanına konuluyor da cehenneme düşüyor.

Onun için Müslümanlık, güzel huy demektir, hakka adalete uymak demektir. Hepimiz birer sivil hâkim olacağız. Hepimiz elimizde terazi, hep hakkı tartacağız, hakkı söyleyeceğiz, hakkı işleyeceğiz. Haksızlığın karşısında duracağız. Haksızlığa bulaşmayacağız. "Yoo ben ona gelemem, ben onu yapamam, yok öyle şey!" diyeceğiz. Öyle dese herkes, ortalık iyi olur. Çok az insan böyle yapıyor. Çok az kimse...

Bizim mahallenin bakkalına gidiyorum:

"Hocam, sabahleyin erken saatte sütçü kasayı getiriyor, bırakıyor. Geliyorum bakıyorum, birkaç şişe gitmiş."

Haramdan korkmuyor, alıyor gidiyor.

Böyle haram-helal diye aramadığı gibi "Bu haramdır." dediğin zaman diyor ki; "Haramsa ver bana, ben yiyeyim." diyor. Kimisi de öyle. "Haram" diyorsun, "Sen yemezsen, ver bana, ben yiyeyim." diyor. Edepsiz yani pervasız...

Vellezî nefsî bi-yedihî lâ yedhulu'l-cennete illâ rahîmun. Kâlu: Küllünâ rahîmun. Kâle: Lâ hattâ yerhame'l-âmmete.

Bu hadîs-i şerîf de merhametle ilgili.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Nefsim elinde olan Zât'a yemin olsun ki cennete ancak merhametliler girecek."

Çok şefkatli, merhametli kullar girecek.

Onun üzerine sahâbe-i kirâm dediler ki;

Küllünâ rahîmun. "Yâ Resûlallah, her birimiz merhametliyiz!"

"Merhametsiz, katı kalpli değiliz, müslümanız. Hepimiz merhametliyiz."

Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

Lâ. "Hayır." Hattâ yerhame'l-âmmete. "Herkese merhamet etmedikçe olmaz."

Herkes ne demek?

Müslüman suçlusu suçsuzu, haklısı haksızı, herkesi sevecek, herkese merhamet edecek. Umuma karşı...

"Ben suçluyu nasıl severim?"

Suçluyu seversin, suçundan kurtarmaya çalışırsın. İnsan olduğunu bilirsin. Senin de zaman zaman istemeye istemeye hatalar yaptığını bilirsin. Onu doğru yola getirmek için çare ararsın. Kusurunu örtersin. Gidersin "kardeşim" dersin, nasihat edersin, politika güdersin.

Bizim bir arkadaşımız;

"Ya filancadan ben neler çektim..." diyor.

"Ne çektin?" dedim.

"Onu yola getirmek için az mı futbol oynadım..." diyor.

"Futbola çok meraklıydı bu" diyor, birisini anlatıyor. "Çok meraklıydı futbola, ben onu futboldan çekip de..." Hocası emretmiş; "Kardeşlerinizi alın getirin, buraya kazandırın, doğru yola getirin." diye. "Bu çok futbol severdi. Ben de onun yanında futbol oynar gibi yaparak, ahbaplığı yaparak yakasına yapışıp tekkeye getirip adam edinceye kadar ne çektim..." diyor.

Politika bu…

Bizim arkadaşlarımızdan birisi diyor ki;

"Hocam ben açık bir kız aldım."

Etme yahu, niye öyle yaptın?

"Bilerek yaptım." diyor.

Neden?

"Açığı alacağım, kapatacağım diye yaptım."

Kapattın mı?

"Kapattım elhamdülillah. Okuttum, anlattım. Allah'ın emirlerini yasaklarını söyledim. Şimdi başını kendiliğinden kapatıyor."

Sonra?

"Şimdi hedefim kaynanam. Kaynanamı da örttüreceğim."

Onu da örtmüş.

"Şimdi hedefim baldızım." diyor.

"Bütün bu sülaleyi örttüreceğim, yola getireceğim." diyor.

Politika, zihniyet, bir niyet... Allah razı olsun.

İnsan böyle politika güdecek, çare arayacak ki Allah'ın dinine kendisinin bir faydası olsun.

Herkese merhamet edeceğiz.

Günahkâra da merhamet edilir mi?

Ya ne yapılır? Günahkâra acınmayacak da kime acınacak?

Cehennemde çıra gibi yanacak bu adam. Yazık değil mi?

Anası babası, Ali, Veli, Ahmet, Mehmet... Kendisi de müslüman evladı, bak nerelere gidiyor... Cayır cayır, kütük gibi yanacak, dumanlı dumanlı yanacak.

Yanmasın diye acımak gerekmez mi?

Zaten günahkâr bir insanı günahından dolayı ayıplasan olmaz. Günahından dolayı "Vah! Yuh! Yazık! Edepsiz! Arlanmaz! Utanmaz! Allah kahretsin!" Öyle desen o iş senin başına gelmedikçe Allah senin canını almaz. "Ayıplayan kimse ayıpladığı şey burnunda bitmedikçe, başına gelmedikçe Allah onun canını almaz." Bu bir kâide. Onun için kimseyi ayıplamayın. Günahkârı da ayıplamayın.

"E ayıplamayacağız, peki başkasının yanında söylediği zaman?.."

Gıybet olur. "Filanca adam şu günahı işlemiş." Söylemeyeceğiz. Günahını örtmeye çalışacağız. Yutkunacağız, lafı eveleyeceğiz geveleyeceğiz, onun ayıbını ortaya dökmemeye çalışacağız, örteceğiz. Söylersen gıybet olur.

Gıybet denilen şey ne ki zaten?

Birisinin bir günahı olacak, ayıbı olacak, onun gıyabında söyleyeceksin. Söylersen gıybet olur.

Razı olursa?

"İyiki yapmış, oh olmuş yapmış..."

O zaman da yapmadığı halde bu sefer o günaha ortak olur. Razı oldu çünkü… "Ben de olsaydım ben de yapardım, iyi yapmış." deyince hadi günaha ortak oluverir.

O bakımdan günahkârı ayıplayamayız; yasak. Günahkârı çekiştiremeyiz; yasak. Günahkârın günahına razı gelemeyiz; yasak.

Ya ne yapacağız?

Elimizde bir ihtimal kalıyor: Acımak, dua etmek, doğru yola çekmeye çalışmak.

Biz böyle olsaydık, böyle hayırlı insanlar olsaydık ne iyi olurdu! Bak camiler dolusu müslümanlarız...

Bizim Ankara'da Hacıbayram camiinde bir namaz kılınır; sokaklarda üstünde namaz kılsınlar diye kağıt satarlar. Caddeler, her taraf insan dolar, caddelerde namaz kılınır. Cami az gelir, avlusu az gelir, caddeler dolar. Bizim fakültede namaz kılınır, mescit dolar, koridorlar dolar, sınıflar dolar; cemaat koca binanın her tarafına yayılır. Cemaat çok.

Bu kadar çok insan, herkes bir düşmüşün elinden tutsa kaldırsa çok iyi olur. Herkes bir kişiyi kurtarsa, bir sene uğraşıp kurtarsa bile bir senede aktif müslümanın sayısı yüzde yüz artar.

Var mı yüzde yüz kâr eden başka bir iş?

Yüzde yüz artar. İkinci senede onlar da çalışsalar iki misli olacağı için, ikinci seneye müslümanlar yüzde dört yüz olur. Üçüncü senede artık insanın aklı hesaba ermez... Üç senede ortalık düzelir.

Hepimiz çalışacağız.

"Hocam ben elin adamına gideyim de onu doğru yola çekeyim desem dilim dönmez, işi beceremem, aklım yetmez."

Senin aklının yeteceği insan ailendir, çoluk çocuğundur. Onları idare ediyorsun ya. Hanımına söylersin, çoluğuna çocuğuna söylersin, ahbabın olan kimseye söylersin, dostun olan komşuna söylersin; onu çekersin, sen de öyle faydalı olursun. Herkesin bir fayda sağlamak için çalışması lazım. Bu böyle. Damlaya damlaya göl olur. Herkes çalışınca olur.

Şimdi siz hepiniz müslümansınız, camiye gelmişsiniz, hadis dinliyorsunuz. Asıl bu hadislerin camiye gelmeyen, kahvede olan insanlara gitmesi lazım. Onlar da buraya gelmez, biz de oraya gitmeyiz. Hadi bakalım bir çıkmaz içinde... Ben kahveye gitmem, onlar camiye gelmez.

Peki bu işin çıkış noktası ne?

Siz!

Arada onu siz yakalayacaksınız. Hocayı görünce korkar, sakallıyı görünce korkar, ürker, çekinir, "Aman beni müslüman edecek!" diye ödü patlar. Çekinir, hocadan korkarlar.

Müslüman olmuş çocuğu, anası babası akıl öğretiyor;

"O kadar da müslüman olma!" diyor.

Ne kadar? Müslümanlık böyle gram gram ölçülecek dozajı, öyle mi?

İnsan ya tam müslüman olur ya olmaz. "O kadar müslüman olma!" diyor.

"E nasıl olacağım hacı amca veyahut amca?"

"Eh işte zamanı gelince içki içersin, zamanı gelince ibadet edersin..."

Yazıklar olsun senin mantığına! Böyle mantık mı olur?

Öyle diyor. Var böyle diyenler, çok hem de! Bu dışarıda, bu camide değil. Bu camideki bilir ama dışarıdaki insanın kafası bozulmuş, çarpılmış, terazisi oynamış, doğru tartmıyor.

Onun için yavaş yavaş, yumuşaklıkla, kızmadan, darılmadan... Allah razı olsun bazı arkadaşlar, hapse giren kimseleri anlatıyorlar, hapisten kazanmış çıkıyor. Hapiste herkesi tevbe ettirmiş, namaza başlattırmış, cemaatle namaz kılmışlar. Allah sokmuş oraya ki oradakiler faydalansınlar biraz...

Bizim arkadaşlardan bir tanesi Almanya'dan gelirken Bulgaristan'da bir kaza yaptı. Bulgarlar dışarı çıkartmadılar; muhakeme olacak filan diye bir ay, iki ay orada kaldı. Hoca kendisi. Bulgarlar çıkartmıyorlar kaçmasın diye. Ama Allah nasip etmiş, o da orada Ramazan gelince namaz kıldırmış, vaaz etmiş. Oradaki müslümanlar "Seni bize Allah gönderdi, Allah senden razı olsun!" demişler durmuşlar. Demek ki trafik kazasında başka bir şey var. Yoksa Bulgarlar insanı bir ay tutarlar mı memleketinde? Bir kapıdan girip öbür kapıdan hemen çıkarttırmaya bakıyor. Yan yola sokturtmuyor...

Hâsılı, hepimiz çalışacağız. Çalışırsak iyi olur inşaallah.

Bu hadisi unutmayın.

Peygamber Efendimiz;

"Cennete ancak merhametli insan girecek." dedi.

Sahâbe-i kirâm da dediler ki;

"Yâ Resûlallah, hepimiz merhametliyiz!"

"Hayır, umuma karşı, herkese karşı merhametli olmadıkça olmaz!" dedi.

Herkesi seveceğiz. Günahkârıyla, namazlısıyla namazsızıyla, hatalısıyla kusurlusuyla, sana yan bakanıyla beraber hepsini seveceksin. Herkesin hayrını isteyeceksin. Herkese acıyacaksın, merhamet edeceksin.

Neden?

Bu eğri yolda giderse cehenneme gider diye.

Öyle olmadığı zaman olmaz.

İmam Gazzâlî hazretleri diyor ki;

"İyi kimseleri arkadaş edin, salih kimselerle arkadaş ol. Kötü insanlarla arkadaş olma."

Bunu hep deriz, çocuklarımıza deriz, kendimiz de dikkat ederiz.

Peki iyi kimseyle arkadaş oldum, o iyi kimse sonradan bozuldu, ne yapacağım şimdi?

Namaz kılıyordu bıraktı, içki içmezdi içkiye başladı, sapıttı oynattı... Yanlış gidiyor.

Ne yapacağım?

İmam Gazzâlî diyor ki;

"İşte senin arkadaşlığının o zaman işlemesi lazım. Sen o arkadaşın yanlış yola gidiyor, ölecek, cehenneme gidecek, cezalara uğrayacak diye onu o yanlışından döndürüp doğru yola getirinceye kadar uğraşacaksın, peşini bırakmayacaksın."

Bizim memleketimizde kapı kapı dolaşıyorlar da bâtıl hıristiyan mezheplerini telkin ediyorlar.

Geçen gün gazetede vardı, "Benim yuvam yıkıldı." diyor bir baba, "Aman siz dikkat edin!" diyor. "Benim iki çocuğumu elimden aldı, hıristiyan mezhebi, çocuklarım gitti, yuvam yıkıldı." diyor.

Onlar kapı kapı dolaşıyorlar da yuva yıkıyorlar, evlatlarımızı elimizden alıyor; bizim pak inancımızı bıraktırıp bâtıl, saçma sapan puta taptırıyorlar. Onlar öyle çalışıyor, biz çalışmıyoruz.

Bizim hacı dedelere, hacı amcalara bakıyorum; caminin avlusuna oturmuşlar. Bir kasabaya gidiyorum, bir köye gidiyorum; kavak ağacını kesmişler, devrilmiş, üstüne oturmuşlar, kumrular gibi sıra sıra, sıra sıra dizilmişler, oturmuşlar, ellerinde değnek, malayani konuşma...

Ya gir içeriye tesbih çek, Kur'an oku! Veyahut içeri girme, dışarıda dolaş, bir işe yara. Bilgin var, görgün var, sakalın ağarmış, hayatı görmüş geçirmişsin.

Tesiri kalmamış.

Yaşlılar eskiden cemiyetimizin direğiydi. Söz onlarındı. Küçüklere; "Kenarda dur, büyükler varken küçükler konuşmaz!" denilirdi.

Şimdi büyüklere deniliyor ki; "Küçükler varken büyükler konuşmaz, susun." İş tersine döndü. Sakallı hiçbir şeye karışmıyor. O da kaderine razı gelmiş, tamam, büyüklerin sözünü dinleyen yok, o da konuşmuyor. Öyle şey olur mu?! Sen babasın, dedesin, amcasın... Müdahele edeceksin, çalışacaksın, hayrı öğretmeye gayret edeceksin, üzerine düşen hizmeti yapmaya çalışacaksın.

Allahu Teâlâ hazretleri mesuliyetini idrak eyleyip yolunca çalışmayı cümlemize nasip eylesin.

Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı