M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 436.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men kâle "sübhanallâhi ve bi-hamdihî" ğaresa'llâhu lehû bihâ elfe şeceretin fi'l-cenneti asluhâ min zehebin ve fer'uhâ dürrün ve tal'uhâ ke-sedyi'l-ebkâri elyenü mine'z-zübedi ve ahlâ mine'ş-şehdi küllemâ uhize minhu şey'un âde kemâ kâne.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerinden bir miktar Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabının 436. sayfasından, mim harfinden devam edeceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamazdan önce, evvelen ve hâsseten Peygamber Efendimiz'in ruh-i pâki için, sonra onun cümle ashabı, etbâı, ahbâbı âl'inin ruhları için; sâir enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyâullahın ve hâsseten sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ervâhı için, halifelerinin, müritlerinin, muhiplerinin ruhları için; Hocamız Muhammed Zahid-i Bursevî'nin ruhu için, eserini okuduğumuz Gümüşhaneli Hocamız'ın ruhu için; bu eserin içindeki hadîs-i şerîflerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan râvilerin, alimlerin ruhları için; bu beldeleri fethetmiş olan şehitlerin, fatihlerin, gazilerin ruhları için; cümle ashâb-ı hayrât u hasenâtın ve hâsseten şu camiyi yapan, yaşatan, bu ana gelmesine yardımcı olan, maddeten mânen destekçi olanların ruhları için; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere buraya gelmiş olan cemaatimizin, kardeşlerimizin, sizlerin âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için; biz yaşayan müslümanların da rızâ-i İlâhi'ye uygun ömür sürüp huzûr-u Rabbi'l-izzete sevdiği ve razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olması için buyurun bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Birinci hadîs-i şerîf Sübhanallâhi ve bi-hamdihî mübarek sözü ile ilgili. Bu sözle ilgili müteaddit hadîs-i şerîfler geçmiş idi.

Burada Peygamber Efendimiz Enes radıyallahu anh'ten rivayet olunduğuna göre, Deylemî'nin Müsnedü'l-firdevs'inde kaydettiğine göre buyurmuş ki;

Men kâle sübhanallâhi ve bi-hamdihî. "Her kim ki sübhanallâhi ve bi-hamdihî der, bu sözü söylerse..." Ğaresa'llâhu lehû bihâ elfe şeceretin fi'l-cenneti. "Bu söylemesi üzerine Allah onun için cennette bin ağaç diker." Asluhâ min zehebin ve fer'uhâ dürrün. "Bu ağaçların kökleri altındandır, dalları iri incidendir." Tal'uhâ ke-sedyi'l-ebkâri. "Meyveleri bakire kızların göğüsleri gibi iridir." Elyenü mine'z-zübedi. "Kaymaktan daha yumuşaktır." Ve ahlâ mine'ş-şehdi. "Şekerden daha tatlıdır." Küllemâ uhize minhu şey'un âde kemâ kâne. "Ondan ne zaman bir şey kopartılsa, cennette sahibi o meyvelerden yemek isteyip koparsa kopardığı yerde yeniden biter. Azalmaz, yerine hemen yenisi çıkar, meydana çıkar."

Bu sözün mânası ne ki bu kadar mükâfatlar verilmiş?

Geçtiğimiz haftalarda biraz izah etmiştik. Burada belki o haftalar gelmeyen kardeşlerimiz vardır, onlara izah edelim.

Sübhanallah bir sözdür ki hayranlık ifade eder. Hayretten, hayranlıktan, çok beğenmeden, güzel bulmaktan dolayı hayret ifade eder. "Allah Allah ne kadar güzel!" dediğimiz zaman sübhanallah diyoruz. Hayret edilecek şeyler için söylenir.

Mânası:

"Sübhan, mastardır." diyorlar. Yüsebbihu-sübhanallah. Yüsebbihu gizli fiilinin mef'ûlun mutlakı.

"Allah'ı öyle bir tesbih edişle tesbih ederim ki hiçbir noksan O'na isnad etmem. Her türlü noksandan pak bilirim, münezzeh bilirim. Her türlü kemâlat ile muttasıf bilirim. Her türlü güzelliğe sahip bilirim. Her şeyini hoş bilirim. Öyle tanırım, öyle inanırım."

Ve bi-hamdihî. "Ve O'nun hamdi ile iştigal ederim. O'nun hamdini, O'nu methetmeyi, övmeyi kendime iş edinirim."

Bu sözler; "Allahu Teâlâ hazretlerinin her işi, her şeyi güzeldir, hoştur, mükemmeldir ve ben O'na övgüler söylemekle, övmekle meşgul olurum." gibi bir beğenmeyi, bir de övmeyi ifade ediyor.

Sübhanallah beğenmeyi, hayran kalmayı; ve bi-hamdihî de övmek, methetmeyi ifade ediyor. İnsan sübhanallah dediği zaman Allah'ın her şeyini beğendiğini ifade etmiş oluyor.

Lütfu güzel, kahrı güzel, yaratıkları güzel, takdiri güzel, çiçekler güzel, dağlar güzel, ağaçlar güzel, pınarlar güzel... Çünkü O yaratmış. Hakikaten güzel yaratmış. Kelebekler, kokular neler düşünürseniz...

Bu çok kıymetli bir sözdür.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri âyet-i kerîmelerde buyurmuş ki;

Sebbaha lillâhi mâ fi's-semâvâti ve'l-ardi. "Yerde gökte ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eylediler."

İyi, eylediler. Bir de bazı âyet-i kerîmeler var ki;

Yüsebbihu lillâhi mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ardi. "Her şey Allah'ı zikr u tesbih eyliyor." "Edip durmakta, hâli hazırda ediyor." mânasına.

Ulemâ demişler ki;

"Acaba bu lisân-ı hâl ile bir tesbih midir?"

İnsan mesela birisinin kapısına gitti, kapısını çaldı, boynunu büktü, hiçbir şey demiyor; belli ki bir şey istiyor. Bu ağzını açıp bir şey söylemedi ama boynunu büktü, durdu; "Sen bilirsin, bir şey verirsen memnun olurum." demek istedi.

Söylemedi, nereden biliyorsun?

Hâlinden, duruşundan öyle anladım. Ona "hâl dili" derler.

Bir insan bazen birisine bakar, hiçbir şey demez; gözlerinden belli, seviyor. Bazen bir başka insan bir başka insana bakar; gözlerinden belli, kızıyor. Lisân-ı hâl ile kızgınlığını ifade ediyor. Çocuğa bir bakarsın, çocuk yapacağı şeyi hemen yapmaz, elini geri çeker. "Babam kızıyor, dedem kızıyor..." Yani anlar. Söz söylemeye lüzum yok, hâlden anlar.

Onun gibi, "Cümle mahlukât Allah'ı tesbih ediyormuş, acaba lisân-ı hâl ile mi?"

Keşfi açık evliyâullahın, kendisine itimat edilmesi eserlerinden, sözlerinden, yaşayışından câiz olan büyük alimlerin bu hususta mütaalalarına göre lisan ile söylüyor. Lisan ile sübhanallah, sübhanallah, sübhanallah… Hâl ile değil, yani susarak değil, söyleyerek söylüyor.

O sesleri duyan duyar. Ama cahiller, gafiller, kalp gözü kapalı olanlar, gönlü paslı olanlar, daha etraftan bîhaber olanlar, Müslümanlığın özünü aslını anlayamamışlar, onlar duymaz.

İnsanoğlunun duyguları vardır, sanır ki her şeye sahip, her şeyi bilir, her şeyi görür. Ama bizim kulağımız bazı sesleri alıyor, bazı sesleri almıyor. İlim bunu tespit etmiş. Hatta seslerin dalga boylarını tespit etmiş; şu dalga boyundan yüksek olursa almaz, şu dalga boyundan alçak olursa almaz, şununla şunun arasındaki sesleri bu kulak sezer, öbür tarafta davul çalsan duymaz. Öteki sesleri duymaz. Ama başka mahlukâtın kulağı başka türlü yaratılmış. Mesela at, sahibi öyle sakin sakin dururken birden kulaklarını diker, bir tarafa döner, bakar; onun kulağı aldı. Öteki [insanın] almadığı [sesi], bunun kulak yapısı başka türlü olduğu için aldı.

Gözde de böyle, renklerde de böyle, ışıklarda da böyle. Biz bazı renkleri, bazı ışıkları, bazı dalga boyundaki şeyleri görmeyiz. Mesela sobanın etrafına da bir şeyler yayılıyor. Derimiz sıcaklığını hissediyor ama o sıcaklığı göz görmüyor. O da bir dalga, onu görmüyor. Fakat ışık olsa ışık hâlinde olduğu zaman görüyoruz. Hâsılı bunu fizikçiler, erbâbı bilir.

Diyorlar ki;

"Kalp gözü açık olan duyar, basireti açık olan duyar."

Hatta anlatırlar:

Hocası dervişlere demiş:

"Çiçek toplayın bakalım."

Herkes hocasına bir demet çiçek getirmiş. Bir tanesi hiç, dolaşmış dolaşmış dolaşmış, bir tane solgun çiçekle gelmiş, tek, sapı kırık.

"Oğlum, kır tepe bayır her taraf çiçek dolu, niye bir tanecik böyle getirdin?"

Ötekilerine ibret olsun diye soruyor, masustan, biliyor da soruyor.

"Efendim" demiş, boynunu bükmüş, mahçup;

"Hangi çiçeğe baktıysam tesbihte gördüm. Zikr ü tesbih ediyor; koparmaya kıyamadım. Bunun boynu kırılmış, bunun tesbihi bitmiş, bunun tesbihi bittiği için bunu aldım getirdim."

Tasavvuf kitaplarını okuyanlar, duyanlar bilirler ki derviş bir noktaya geldiği zaman cümle eşyanın zikr ü tesbih ettiğini duyar.

Cümle âzâm Hakk diyor, gönlüm Allah'a döndü.

İlâhiden bilirsiniz. Her âzâsı "Hakk" der, etraftaki her şey "Hakk" der, nereye baksa öyle Hakk'ı görür, Hakk'ı duyar. Öyle bir hâl gelebilir.

Keşfi açılan insanlar diyorlar ki;

"Söylüyor, söylüyor ama sen duymuyorsun."

Böyle dediği zaman, bu güzel sözler Allah'a sevgiyi, saygıyı, hayranlığı, O'nu övmeyi, edebi, terbiyeyi, kuldan Rabbine karşı edebi gösteriyor. Onun için böyle deyiverdi mi bir kul, Allah ona cennette bin tane ağaç diker.

Başka hadîs-i şerîflerde evvelki haftalarda geçti, hatırlarsınız:

"Cennetin arazisi düzdür." diyor Peygamber Efendimiz , "çıplaktır" diyor.

Diyelim ki sen gittin şehrin dışında "ev yapacağım" diye bir arsa aldın. Bu arsa nedir; tarla, ekilmemiş, dümdüz; bakıyorsun ne ağaç var, ne çiçek var, ne yeşillik var, bir şey yok. Ama arazi senin; tamam, on dönüm, almışsın, güzel. Etrafını çeviriyorsun, ondan sonra bir sürdürüyorsun. Ondan sonra getiriyorsun; "Hadi şu ağaçtan alayım, bu ağaçtan alayım, şundan dikeyim..." Bir zaman sonra, on sene sonra oradan geçenler bakıyorlar; "Ooo ne güzel bahçe!" diyorlar, "Oh şu ağaç ne kadar güzel olmuş. Altına otursak birazcık serinlesek... Şu meyvelerden yesek." diyorlar.

Ne oldu?

O arsa, o tarla çıplak alınmıştı ama sahibi işledi, dikti.

Peygamber Efendimiz de diyor ki;

"Cennetteki arsalar, yerler çıplaktır; siz orasını dikeceksiniz."

Namaz kılacaksınız, tesbih çekeceksiniz, ibadet edeceksiniz, ne kadar ibadetiniz Allah indinde makbul, güzel olursa cennetteki yeriniz o kadar güzel olacak, zînetlenecek. Çünkü bir sübhanallâhi ve bi-hamdihî diyorsun, Allah bin tane ağaç dikiyor.

Yer çok mu geniş?

Cennete en son girecek olan insan, cehennemden en son çıkacak insandır. Bazı günahkâr müslümanları günahlarından dolayı Mevlâ cezalandırmak için cehenneme atacak; yanacaklar, kömür olacaklar... Kömür birbirine girer. Kok kömürü yanar yanar yanar... Hani sen bunları kürek kürek atarken ayrı ayrıydı, bunlar bir araya geldi, birbirine kilitlendi, kenetlendi, bir kara hâle geldi. Öyle yanacak yanacak, o hâle gelecek. Ondan sonra Allahu Teâlâ hazretleri onların cezası bitince onları cehennemden çıkarttıracak, hayat suyuyla yıkayacak; o zaman değişecekler, tekrar hâl, şekil kazanacaklar. Ondan sonra cennete girecek.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfte en son giren insanın macerasını anlatmış.

Diyor ki;

Kul, imanlı ama çok kabahat işlemiş, çok hataları var, cehenneme girmiş, ondan önce çıkanlar çıkmış da farkında değil bu, en sonuncu artık, mü'minlerden en sonuncu. Bu çıkacak, başka içeride mü'min yok. Kâfirler;

Hüm fîhâ hâlidûn. "Cehennemde ebedî kalacaklar, onlara çıkmak yok."

Bu çıkacak, dermiş ki;

"Yâ Rabbi! Beni bu azaptan kurtar, senden gayri hiçbir şey istemem."

"Peki."

Mevlâ takdir etmiş zaten, cennete [sokacak]; çıkartıyor.

Çıkartıyor ama cehenneme bakmak bile o kadar eza verici, azap verici, o kadar korkunç bir şey ki;

"Yâ Rabbi! Yönümü şu cehennemden döndür, başka bir şey istemem!"

"Peki."

Allahu Teâlâ hazretleri emir buyuruyor, yönünü cehennemden döndürüyorlar, cehennemi artık görmüyor. Ama bu sefer karşısında cenneti görüyor. Cenneti görünce;

"Yâ Rabbi! Beni buraya sok, başka bir şey istemem!" diyor.

Ondan sonra oraya sokuluyor, giriyor... Ve kendisine o kadar çok yer verilecekmiş ki bu yeryüzü kadar, bu gökler kadar. O kadar geniş yerler verilecekmiş ki... O zavallı sanacakmış ki -zavallı değil, yine bahtiyar çünkü cennete girdi- "Allah cennette en büyük mülkü bana verdi." sanacakmış…

Ooo senden daha nice yüksek kullar var, nice âlî makamlara ermiş, nice geniş yerleri elde etmiş kullar var ama, en sonuncu ama bu yerler bu gökler kadar yere sahip olacakmış.

Onun için sübhanallâhi ve bi-hamdihî dediği zaman Allah bin tane ağaç diker.

Ama nasıl bu ağaçlar?

Kökleri altındandır, dalları iri incidendir, dürrdendir. Meyveleri de iri iri demek ki. Tabii ifadede çok incelikler var. Kaymaktan daha yumuşaktır ve şekerden daha tatlıdır. Baldan, şekerden daha tatlıdır. Şehd, "bal" demek. Şimdi biz şeker deyince aklımıza kesme şeker gelir, çay şekeri gelir, toz şeker gelir. Bal demek. Baldan daha tatlıdır. Ne zaman meyvesi kopartılsa, yense -tabii çok tatlı olacak, çok lezzetli gelecek- hemen arkasından yeniden çıkıverir, o dal boş kalmaz.

Sübhanallâhi ve bi-hamdihî, sübhanallâhi ve bi-hamdihî...

Allah bizi bu sevgiden, bu edepten ayırmasın.

Men kâle hîne yusbihu "Mâşâallah lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah eşhedü enna'llâhe alâ külli şey'in kadîr" ruzıka hayre zâlike'l-yevmi ve surife anhu şerruhû ve men kâlehâ mine'l-leyli ruzıka hayra tilke'l-leyleti ve surife anhu şerruhâ.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Her kim ki sabaha çıktığı zaman, sabaha erdiği zaman, sabahladığı zaman şu sözleri söylerse;"

Mâşâallah lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah eşhedü enna'llâhe alâ külli şey'in kadîr.

Bir daha söylüyorum:

Mâşâallah lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah eşhedü enna'llâhe alâ külli şey'in kadîr.

Üç cümle:

Mâşâallah, lâ havle ve lâ kuvvete illa billah, eşhedü enna'llâhe alâ külli şey'in kadîr.

Mânasını sonra söyleriz.

"Kim böyle derse..."

Ruzıka. "Kendisine rızık olarak verilir, yani bahşedilir, ikram olunur, ikram edilir."

Ne verilir?

Meçhul fiilin nâib ani'l-fâili:

Hayru zâlike'l-yevmi. "Bu günün hayrı kendisine ikram olunur."

Öyle başladığı o günün sabahında dedi ya, o günün hayırları kendisine bahşolunur.

Ve surife anhu şerruhû. "O günün şerri ondan sarf olunur, alınır."

O gün takdir edilen, o günün içinde mevcut olan hayırlardan o hissesini alır, istifade eder; o gün içinde mevcut olan şerlerden mahfuz olur.

O günün içinde ne şer olabilir?

Diyelim ki Allah zelzele yazmış; o gün yeryüzü bir sallanacak ki on katlı binalar yerin dibine geçecek. Veyahut Allah bir beldeyi yerin dibine batıracak. Veyahut bir yanardağ bir püskürecek, bir şehir baştan aşağı alevler içinde kalacak, mesela. O günde takdir edilmiş bir şer.

O günün şerrini Allah onun üstünden çeker alır, yani o günün şerri ona isaber etmez. O günün hayrına o şahıs erer. Ne gibi hayırlar takdir etmişse o günde Allah, kullarını nelere erdirecekse o hayırlar kendisine ikram olunur, şerler kendisinden def olunur.

Ve men kâlehâ mine'l-leyli. "Bir insan geceden bir bölükte bunu söylerse..."

Bunu sabahtan söyledi, akşama kadar o günün hayrı kendisine verilir, o günün şerrinden kendisi mahfuz olunur, yani o günün şerri üzerinden alınır. Gece derse, gecenin bir vakti derse bu gecenin hayrı kendisine ikram olunur ve o gecenin şerri kendisinden alınır. Eşkiyâ bastırmış, yangın çıkacak... Ona bir şey dokunmaz.

Kapalıçarşı yangını oldu. Allah rahmet eylesin, orada bizim ihvânımızdan bir kimse vardı, ayakkabıcılık, terlikçilik yapardı. Müslüman bir insan, derviş bir insan, "Allah" diyen bir insan. Kim bilir, işte bak bu sözler nasıl [onu zikrettiriyor.]... Yangın gelmiş gelmiş gelmiş gelmiş, tam dükkânının yanına... Kapalıçarşı'yı tamir için tahta perde koydular, tahta perde onun dükkânının yanındandı. Mübarek, dükkânına bir şey olmamış, yangın oraya gelmiş durmuş.

Birisinin, -Basra'da mı- eski İslâm şehirlerinden birinde büyük yangın çıkmış, demişler ki;

"Senin dükkânının bulunduğu çarşı cayır cayır yanıyor!"

"Ben zekâtını verdim, bir şey olmaz." demiş.

Aradan bir zaman geçmiş, yanına gelmişler:

"Ya hakikaten her taraf yandı, bir senin dükkânın ayakta, hiçbir şey yok." demişler.

O zaman da demiş:

"Elhamdülillah!"

Sevinmiş. İnsan tabii yanmadığına sevinir. Sonradan da bir düşünmüş;

"Allah Allah..."

Bak ne edepli, terbiyeli, hassas insanlarmış, biz de nasılız, kendinizi kıyas edin. Ondan sonra bir utanmış:

"Ya ben bütün komşularımın dükkânları yanıyor da üzülmüyorum, bir benimki yanmadı diye 'elhamdülillah' diyorum."

Ömrünün sonuna kadar onun üzüntüsünü çekmiş. "Niye o zaman 'elhamdülillah' dedim? Niye o zaman ben sevinç gösterdim?" diye.

Bak kendisine iyilik geldiği hâlde başkalarına kötülük gelince ona iştirak etmediğine üzülüyor.

Eskiden muhabbet böyleymiş.

Allah bize o muhabbetleri tekrar nasip etsin.

Men kâle ve hüve sâcidun selâse merrâtin "Rabbi'ğfirlî, Rabbi'ğfirlî" lem yerfa' hattâ yuğfere lehû.

Ebû Said el-Hudrî'den Deylemî kitabına yazmış.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Her kim ki secde hâlindeyken, secdeye kapanmış bir hâldeyken üç defa Rabbi'ğfirlî, Rabbi'ğfirlî derse..."

Rabbi'ğfirlî sözünü iki defa söylüyor, ifade böyle. Aynen muhafaza ederek söylüyoruz. Ama diyor ki;

"Kişi üç defa Rabbi'ğfirlî, Rabbi'ğfirlî derse..."

Ne olur?

Lem yerfa'. "Kaldırmaz kendisini." Hattâ yuğfere lehû. "Mağfiret olunmadan kendisini kaldırmaz."

Secdeye vardı da secdede Rabbi'ğfirlî, Rabbi'ğfirlî, Rabbi'ğfirlî dedi mi daha başını kaldırmadan Allah onu avf u mağfiret eder.

Ne demek Rabbi'ğfirlî?

Rabbi, sonunda 'mütekellim ye'si yani "benim Rabbim", Rabbî, ye varmış, düşmüş, Rabbi diye telaffuz ediliyor.

"Ey benim Rabbim!"

İğfirlî. "Sen beni mağfiret eyle."

Secde hâlinde başını yere koymuş:

"Ey benim Rabbim! Beni mağfiret eyle. Ey benim Rabbim! Beni mağfiret eyle. Ey benim Rabbim! Beni mağfiret eyle." diyor; daha başını kaldırmadan Allah mağfiret eder.

"Mağfiret eyle" ne demek?

"Eyle"yi anladık, Türkçe, "mağfiret" ne demek?

Mağfiret, "örtmek" demek.

Başı örten âlete, savaşta kılıç gelmesin, ok gelmesin, kurşun gelmesin diye başa giyilen çelik âlete, demir âlete ne diyorlar?

"Miğfer" diyorlar; başı örtüyor.

İşte mağfiret de günahların örtülmesi; üstü kapatılıyor, örtülüyor. Kimse görmüyor. Allah onu biliyor, kul günah işlemiş ama üstünü kapatıyor, tamam, artık belli değil. Affediyor, kimseye göstermiyor, bildirmiyor. İşte bu demek. Af ile beraber düşünülebilir. "Mevcut günahların üstüne bir çizgi çekilmesi, bir örtü örtülmesi ve saklanması" demek. "Tamam, artık ortada yok, bitti" mânasına.

Üç defa söylemekte bir fayda var. Hemen bir şeyi bir defa söyleyip de peşini bırakmamalı. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri duada ısrarı sever.

Bir hadîs-i şerîfte geçiyor ki:

"Kul der ki; 'Yâ Rabbi!' Allahu Teâlâ hazretleri ona nazar etmez."

Günahkâr, edepsiz, kusuru çok; bakmıyor. O "Yâ Rabbi!" diyor, Allah bakmaz.

"Kul yine devam eder; 'Yâ Rabbi!' Allah yine bakmaz."

Hadîs-i şerîfte öyle diyor.

"Kul yine devam ediyor; 'Yâ Rabbi!..'"

Ağlıyor, üzülüyor, tekrar tekrar [yalvarıyor]. O zaman Allahu Teâlâ hazretleri - hadîs-i şerîfin bildirdiğine göre- buyururmuş ki;

"Ey meleklerim! Şahit olun, ben bu kulumu affettim. Çünkü bu kulum benden gayri rab olmadığını, kendisinin benden gayri rabbi olmadığını bildi, bana yöneldi, ısrarla 'Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!' diye seslenip duruyor. Şahit olun ki ben onu affettim."

Israr edeceğiz. Kabahatliyiz, kusurluyuz, edepsiziz, eksiğimiz gediğimiz çoktur. Zaten yapsak yapsak ne yapabiliriz? Ateş olsak cirmimiz kadar yer yakarız. Zaten her şeyimizi Allah vermiş. Allah'ın verdiği şeyden bizim neyimiz var ki? Duadan gayri neyimiz var?

Hiçbir şeyimiz yok.

Onun için ısrarla istemeli. Üç kere istemeli, onun faydası var.

Sonra, kulun Allah'a en yakın olduğu hâl secde hâlidir.

"Hocam Allahu Teâlâ mekândan münezzeh değil mi?"

Münezzeh. Allah'a mekân isnad edemezsin. Mekândan münezzehtir, her yerde hâzır ve nâzırdır. Ama o hâl Allah'a en yakın hâldir. Çünkü şu pak alnını, şerefli yüzünü koydun yere, eğildin Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda; tevazu gösterdin, kulluğunu bildin, O'nun azametini, dergâhının ululuğunu bildin, rabliğini bildin, başını yerlere koydun; "Yâ Rabbi!" diyorsun. İşte o hâl en yüksek hâldir.

Onun için dua ederken secde hâlinde, kula Rabbinin en yakın olduğu zaman olduğundan dua makbul oluyor. Daha başını kaldırmadan Allah onu, suçlarını bağışlayıveriyor, günahlarını örtüveriyor.

Men kâle külle yevmin merreten "Sübhâne'l-kâimi'd-dâim sübhâne'l-hayyi'l-kayyûm sübhâne'l-hayyi'llezî lâ yemût sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî subbûhun kuddûsun rabbü'l-melâiketi ve'r-rûh sübhanallâhi'l-aliyyi'l-a'lâ sübhânehû ve teâlâ' lem yemut hattâ yerâ mekânehû mine'l-cenneti ev yüra lehû.

Bu hadîs-i şerîf Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz bize yine bir tesbih öğretiyor.

Önce o tesbihin sözünü -açıklamayı sonraya bırakıp hadisin bütününden ne mâna çıktığını- onu anlatalım.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Her kim ki günde bir defa..."

Külle yevmin. "Her gün." Merreten. "Bir defacık."

"Günde bir defa şu sözü söylerse..."

Sözü okuyorum;

Sübhâne'l-kâimi'd-dâim sübhâne'l-hayyi'l-kayyûm sübhâne'l-hayyi'llezî lâ yemût sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî subbûhun kuddûsun rabbü'l-melâiketi ve'r-rûh sübhanallâhi'l-aliyyi'l-a'lâ sübhânehû ve teâlâ.

Biraz uzunca, sübhâne sübhâne sübhâne biraz fazla, altı-yedi ibare geçiyor.

"Her günde bir defa kim bunu derse..."

Lem yemut. "Ölmez." Hattâ yerâ mekânehû mine'l-cenneti. "Cennetteki mekânını görmeden ölmez."

Bu ne demek?

Cennete girecek, bir de dünyada cennetteki mekânını Allah gösterecek, "Senin yerin burası, bak bakalım beğendin mi?" gibilerden...

Ev yürâ lehû. Veyahut da "ona gösterilmedikçe" mânasına olabilir. Veyahut "Onun için bir başkasına gösterilmedikçe..."

Belki kendisi görmez de bir başka hoca efendiye, bir ârif kimseye, bir kâmil kimseye gösterilir, o da gelir; "Ya seni şöyle gördüm." diye bildirir. Allah bir başkasına göstertir, haber verdirtir veyahut bizzat kendisine göstertir. Cennetteki mekânını kendisi görür veyahut ona göstertilir, onun için göstertilir.

İbare bu.

Demek ki cennetteki yerini gösterecek bir dua imiş. Biraz uzunca. İnsan günde bir defa bunu demeli.

Şimdi mânasını söylemeye başlayalım:

Sübhâne'l-kâimi'd-dâim.

Sübhâne, -biliyoruz ki- "Yâ Rabbi! Her şeyin mükemmel, tamsın, her şeyin güzel, her noksandan münezzehsin." demek.

Sübhâne'l-kâimi'd-dâim. "Dâim ve kâim olan Allah her türlü noksandan münezzeh." demek.

Kâim ne demek?

"Kendi kendine duran" demek. "Duruşu bir başkasına bağlı olmayan, başkasının desteğine muhtaç olmayan" demek.

Allahu Teâlâ hazretleri kâim bi-zâtihîdir, kendi zatıyla kâimdir, yani bir başka varlığın desteğine muhtaç değildir.

Biz neyiz?

Allah bize hayat verecek, imkân verecek, hava verecek, su verecek... Biz birçok şeylere muhtacız. Onlarla yaşarsak yaşayabiliriz.

Allahu Teâlâ hazretleri kâim bi-zâtihîdir, hiç başka bir varlığın bakmasına, beslemesine, desteklemesine lüzum kalmadan bizzat kendi kendine kâimdir.

Ve dâimdir. İnsanoğulları için "Şu kadar yaşadı, ondan sonra öldü." diyoruz veyahut "Şu zaman doğdu, şu zaman öldü, Allah rahmet eylesin.", "Doğumu şu, ölümü şu." diyoruz. Allah öyle değil; ne doğmuştur ne ölmüştür, ne öyle beşer için olan sıfatlar O'na yakışır. Dâimdir.

Sübhâne'l-kâimi'd-dâim. "Kendi kendine kâim olan ve dâimî olan Allah her noksandan münezzehtir." Bir.

Sübhâne'l-hayyi'l-kayyûm. "Hayy ve Kayyûm olan Allah her türlü noksandan münezzehtir."

Hayy, "diri, hayat sahibi" demek.

Allahu Teâlâ hazretlerinin sıfatlarından birisi de hayydır. Allahu Teâlâ hazretleri kör bir kuvvet değildir, ölü bir kuvvet değildir. İki şeyi bir araya getirirsen kimyevî bir reaksiyon yaptırtıyorsun. Aralarındaki münasebet kör bir şey, öyle oluyor. Şunu şöyle yapıyorsun... Isıtıyorsun, buz sıvı oluyor. Şunla şunu bir araya getiriyorsun, oksijen meydana geliyor, klor meydana geliyor... Böyle değil. Ateş gibi, elektirik gibi, şunu gibi bunu gibi kör, zapt u rabt altına giren öyle bir kuvvet değil. Hayy; hayat sahibi, hayatı kendisine mahsus, bizim gibi değil, ölümlü bir hayat değil, kendi kendine hayy.

Allahu Teâlâ hazretleri Hayy'dır ve Kayyûm'dur.

Tabii bunlar Allahu Teâlâ hazretlerinin sıfatları olduğu için her birisi üzerinde insan ne kadar dursa o kadar [güzel] olur.

Kayyûm, "bir şeyin başında idareci, müdebbir, mütevelli" mânasına geliyor.

Bütün kulların işlerini kim idare ediyor?

Allahu Teâlâ hazretleri. Her şey O'ndan. Her şey O'nun dergâhına arzolunur. Her işi Allahu Teâlâ hazretleri görür. O Kayyûm'dur. Bütün başka varlıklar gelir, O'nun emrine dayanır. "Ol" derse olur, "öl" derse ölür, "dur" derse durur, "git" derse gider, "yaşa" derse yaşatır; hep O'ndan. Müdebbir ve mütevelli; "işi yürüten, işin sahibi" demek.

Allah Hayy ve Kayyûm'dur.

Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî'nin güzel Farsça şiirleri vardır. Bir Farsça şiirinde diyor ki;

"Ey şaşkın olan bizler bir kilci çamuru gibiyiz, çömlekçinin çamuru gibiyiz; Allahu Teâlâ hazretleri bize şekil verip duruyor."

Lâ teşbih ve lâ temsil Çömlekçi çamuru alır, çarka oturtur, testi yapar, çanak yapar. O çamura elini suya batırıp batırıp şekil verir. Bu çamurdu, böyle bir yığındı; oraya koyduğu zaman eliyle şöyle yapar böyle yapar, parmağıyla oraya bastırır burayı sıkar, hop bakarsın bir testi meydana gelir.

"Biz, Allahu Teâlâ hazretlerinin elinde çömlekçi kili gibiyiz." diyor Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî.

"Bize şekil verip duruyor da biz hâlâ 'Nerede bizim çömlekçimiz?' deyip duruyoruz." diyor.

Elindeyiz, şekil verip duruyor, yaşatıyor, öldürüyor, uyutuyor, uyandırıyor, besliyor. O'nun tarafından her işimiz olup bitiyor, hâlâ "Nerede bizim sahibimiz, nerede bizim sahibimiz?.."

Gaflete bak.

Şairin birisi de demiş ya:

O mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.

"O balıklar ki suyun içindeler, suyu bilmiyorlar." Sudan haberleri yok. Ya suyun içindesin, çipil çipil oynadığın su işte, senin etrafın su...

Demek ki; "Hayy ve Kayyûm olan Allah her türlü noksandan münezzehtir, O'nu tesbih ederim." demiş oluyoruz.

Sübhâne'l-hayyi'llezî lâ yemût. "Hayat sahibi olup ölmek kendisine layık olmayan, ölmeyen o Allah'ı tesbih ederim. O her türlü noksandan münezzehtir."

Hayy. Hayyi lâ yemût.

Hayat sahibi oldu mu bir insan, biz biliyoruz ki her yaşayan muhakkak ölecek.

Kim için bu?

Senin benim gibi mahlukât için.

Doğan ölecek. "Her yaşayan ölecek." diyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri öyle değil.

Hayyi'llezî lâ yemût. "Öyle bir Hayy'dır ki, öyle bir hayat sahibi ki ölümü yok, ölüm yok."

"Ölümsüz olan o Hayy u Kayyûm olan Allah'ı tesbih ederim."

Sübhanallâhi'l-azîm. "Azamet sahibi olan Allah'ı tesbih ederim."

Azamet ne demek?

"Büyüklük" demek.

Celal ne demek?

"Büyüklük" demek.

Kibriya ne demek?

"Büyüklük" demek.

Vah fakir Türkçe vah!.. Kaç tane kelime var, "büyüklük" demek, "büyüklük" demek, "büyüklük" demek... Farkları, bu kelimelerin arasındaki incelikler ne?

O Arapça'da.

Allah Kur'an'ı Arapça indirmiş. Çeşitli incelikleri var.

Azîm demek, "şan ve şeref bakımından ulu" demek.

Kebîr demek, "hacim vesaire bakımından büyük" demek. "Bu bundan daha büyüktür." "Maddeten büyük" demek.

Bu bundan azîmdir; "bu bundan şeref, haysiyet bakımından daha yüksek" mânasına.

Kebîrin zıddı sagîrdir, "küçük" demek. Azîmin zıddı hakîrdir, hor hakir. Bu azîm, o mânaya.

"Azîm olan Allah'ı tesbih ederim."

Ve bi-hamdihî. " Ve O'na hamd ederim."

Subbûhun kuddûsun.

Bu subbûh ve kuddûs, "kendisine her çeşit zikr ü tesbih yapılan Zât-ı Celîl" mânasına.

Kuddûs de "pak" demek ama "öyle bir pak ki her türlü düşünceden, yanlış fikirden, sıfattan, kulların yanlış telakkilerinden pak" demek. Kuddûs, "pak, münezzeh" mânasına. Yani "tahir" demek.

Kullar bir şeyler düşünüyorlar... Mesela yamyamlar putlara tapmışlar, ağaçlarıyla yaptıkları totemlere tapmışlar, Hintliler öküzlere tapmışlar, filanca kavim yıldıza tapmış, falanca kavim aya tapmış, Japonlar güneşe tapıyor yirminci yüzyılda, bilmem kimler bilmem neye tapıyor... Bunlar "Allah, Rabbimiz" diyorlar, ibadet ediyorlar ama yanlış şeylere...

Allahu Teâlâ hazretleri onlardan hep pak, münezzeh; onların o sözlerinden yüce, üstün, temiz. Onların o çirkef sözleri ulaşmaz, yani Allahu Teâlâ hazretlerine yakışmaz. O mâna var.

Sonra;

Rabbü'l-melâiketi ve'r-rûh. "Allah, meleklerin ve ruhun rabbi."

Rabbü'l-melâiketi. "Meleklerin sahibi, rabbi."

"Ve ruhun sahibi."

er-Ruh. "Ruh çok büyük bir melek." demişler. "Ruh" adlı meleğin sahibi.

"Cebrail'dir." diyen var. Cebrail'den ayrı çok büyük bir melektir.

Melekler zikrediliyor hep, o meleklerin karşılığında bir de ve'r-ruh deniliyor.

Tenezzelü'l-melâiketü ve'r-rûhu fî hâ bi-izni rabbihim.

Kadir sûresinde de öyle geçiyor.

Bu Ruh nedir?

"Fevkâlade büyük, azametli bir büyük melektir." demişler. Mahiyetini Allahu Teâlâ hazretleri bilir. Veyahut da Cibril-i Emin'in bir sıfatıdır. "Cebrail" demek.

"Cebrail ve sâir meleklerin rabbi."

Sübhanallâhi'l-aliyyi'l-a'lâ. "Yücelerin yücesi olan Allah'ı tesbih ederim." demek.

Aliy, "yüce" demek. A'lâ, "en yüce" demek.

"En yücelerin daha yücesi olan Allah'ı tesbih ederim."

Sübhânehû ve teâlâ. "O'nu tesbih ederim, O her türlü noksandan münezzehtir, yücedir, yüksektir."

Teâlâ, "yüksek oldu" mânasına.

İşte bir insan bu güzel sözleri Rabbine ifade ederse, Rabbinin bu güzel sıfatlarıyla O'na tesbih ederse cennetteki mekânını görmeden ölmez. Veyahut cennetteki mekânı bir başkasına onun için gösterilir. Cennetlik olduğu dünyada kendisine bildirilir.

Bir daha yazmak isteyenler için söylüyoruz:

Bir; sübhâne'l-kâimi'd-dâim.

İki; sübhâne'l-hayyi'l-kayyûm.

Üç; sübhâne'l-hayyi'llezî lâ yemût.

Dört; sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî.

Beş; subbûhun kuddûsun.

Altı; rabbü'l-melâiketi ve'r-rûh.

Yedi; sübhanallâhi'l-aliyyi'l-a'lâ.

Sekiz; sübhânehû ve teâlâ.

Böyle sıralayacak, bölecek olursak sekiz küçük cümle. Bunu ezberlerseniz cennetteki yerinizi görür öyle ölürsünüz inşaallah.

Men kâle li'mre'etihî "Enti tâlikun inşâallah' ev ğulâmihi "Ente hurrun inşâallah" ev aleyhi'l-meşyu ilâ beytillâhi inşâallah felâ şey'e aleyhi.

İbn Abbas radıyallahu anh'ten.

Şimdi mevzu değişti. Bu mevzular Ramazan'da açılmıştı, hep Peygamber Efendimiz'in kâle, kâle diye başlayan, men kâle diye başlayan hadisleri sıradaydı ama Ramazan'a denk geldi. "Kim şöyle derse şu sevabı alır, kim şu duayı okursa şu sevabı alır..." Şimdi o fasıl bitti. Artık o hadisler şurada bitti. Demek ki öğrettiği hadisler şimdi burada [bitiyor]. Artık başka mevzuya geçiyoruz.

Şimdiye kadarki dersleri dinleyenler dinledi, anlayanlar anladı, o hadisleri öğrenenler öğrendi, defterine yazanlar yazdı... Ramazan'da Allah'ın hikmeti başladı, böyle güzel duaları öğretmesi, şimdi bitti artık.

Bu hadîs-i şerîfte başka bir mevzu var. İbn Abbas radıyallahu anh'ın bildirdiğine göre Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Bir kimse karısına 'İnşaallah sen benden boşsun.' derse veyahut kölesine 'Sen hürsün inşaallah.' derse..."

"Allah dilerse sen benden boşsun." "Allah dilerse sen hürsün, hürriyetini sana verdim..."

Veyahut;

Ev aleyhi'l-meşyu ilâ beytillâhi. Bu sözü söyleyen kimse diyor ki; "Benim üzerime yayan haccetmek inşaallah borç olsun."

İnşaallah inşaallah'la ekleyerek söylerse;

"Bu bir hüküm ifade etmez."

"Allah dilerse boşsun, Allah dilerse hürsün, Allah dilerse hacca yaya gideceğim." Bu bir mecburiyet ifade etmez. Çünkü inşaallah, "Allah dilerse"; yapmadığına göre dilememiş ki yapmadın, dilemiş olsaydı yapacaktın. Bir mâna ifade etmez.

Bu sözler boynuna bir mükellefiyet getirmez. Kölesi hür olmaz, karısı boş olmaz, yaya hacca gitmesi de mecburî olmaz.

Söze dikkat lazım. Söz önemli. Sözün söyleniş tarzı önemlidir.

İnşaallah sözü söylenir ama bu gibi yerde söylenmez.

"İnşaallah yarın seni ziyarete geleceğim."

"İnşaallah şu borcumu yarın sana ödeyeceğim."

"İnşaallah yarın şöyle yaparız böyle yaparız..."

Böyle diyeceksin. Böyle dememek doğru değil. Peygamber Efendimiz, kendisine ehl-i kitaptan birkaç kişi geldiler, dediler ki;

"Şu soru şu soru şu soru, bunların cevaplarını bize ver."

O cevapların verilişine göre onun peygamber olup olmadığını anlayacaklardı.

Peygamber Efendimiz de dedi ki;

"Size yarın bu hususta bilgi vereyim."

Yarın oldu, öbür gün oldu, öbür gün oldu, öbür gün oldu, öbür gün oldu, öbür gün oldu... Aradan iki hafta kadar geçti, Allah vahiy etmedi. Çok sıkıldı, çok utandı, çok terledi, çok üzüldü...

Ama arkasından âyet-i kerîme nâzil oldu, buyurdu ki Allahu Teâlâ hazretleri;

Ve lâ tekûlenne li-şey'in innî fâilun zâlike ğaden. İllâ en yeşâallah. "Sakın ha, olmaya ki bundan sonra 'Bir şeyi yarın şöyle yapacağım.' deme; 'İnşaallah deyip, Allah dilerse yapacağım.' de."

Dobra dobra, doğrudan doğruya "Şöyle yapacağım, geleceğim, gideceğim..."

"İnşaallah gelirim, inşaallah yaparım, inşaallah yapacağım." de.

"Allah dilerse" sözünü ekle çünkü Allah dilemezse yapamazsın, yalancı çıkarsın. Yarının sahibi Allah. Sen yaşayacak mısın, varabilecek misin, yapabilecek misin?

Onun için "inşaallah" öyle [durumlarda] denilecek, âyet-i kerîmenin emri.

Nasreddin Hoca'nın da hikâyesi vardır.

Sabahleyin çıkmış. Hanımına demiş ki;

"Hanım, bak bizim eşeği, merkebi aldım, karşıdaki koruluğa gideceğim, odun getireceğim, öğleden önce buraya geleceğim."

"Efendi, 'inşaallah' desene."

Hoca sinirlenivermiş.

Hoca tabii insanlara bazı meseleleri anlatmak için misal.

Sinirlenmiş;

"Canım 'inşaallah'ı 'mâşaallah'ı mı var! İşte karşıda görünen koru, yakın. Hemen oraya gideceğim, öğleden önce gelirim."

"Uzak yer değil" demek istiyor ama aslında itirazı Kur'an'daki edebe aykırı. Karısının dediği doğru.

O hatun, bu erkek... Bu işler çok olur. Bazen çocuk haklı söyler, kadın haklı söyler; bey kabadayılık yapar, olmaz. Hak neyse büyükten de gelse küçükten de gelse dinlenilecek.

"Efendi, hani sen geçen gün vaazda söyledin ya, 'İnşaallah demek lazım.' dedin ya, ben ondan hatırlattım."

Bu sefer;

"Canım bana hocalık taslama!" demiş.

"Sen bilirsin." demiş.

"Fesübhanallah! Sabah sabah insanın canını sıkıyorlar, damarına basıyorlar." diyerek çıkmış, koruya gitmiş.

Hemen baltayla pat küt pat küt odunları denklemiş, hazırlamış, merkebine sarmış, geri dönmeye başlamış. İçinden de diyormuş ki;

"İşte bak, dediğim vakitten de erken varacağım. Sabahleyin beni sinirlendirdi boş yere..."

Fakat dönemeçte karşısına üç tane atlı, tepeden tırnağa zırhlı, silahlı, oklu, kılıçlı Moğol askeri çıkmış.

"Dur!" demişler. O da durmuş.

"Buyurun ağalar." demiş.

"Konya'ya nereden gidilir?" demişler.

Akşehir'de ya hoca, Konya Akşehir arası kaç menzillik, kaç günlük yol.

"Konya'ya nereden gidilir?"

"Efendiler, işte şu yoldan şöyle giderseniz, önünüze bir çeşme çıkar, sağa saparsınız, oradan tepeye sararsınız, oradan inince çatallaşınca şöyle olur..."

"Bizim aklımız karıştı" demişler, "düş önümüze!"

"Etmeyin ağalar." demiş, "Uzak yol, yormayın oraya, ihtiyarım..."

"Düş önümüze!"

Silahlı adamlar. Boynu bükük düşmüş önüne...

Üç gün gitmiş, üç gün gelmiş. Bir hafta, hoca koruya gitti, yok.

"Hocayı herhâlde kurtlar yedi." demişler, aramışlar bulamamışlar, ne oldu ne kaldı... Evde hanım kapıyı dayaklamış, arkasını kapatmış.

Hoca eve altı gün sonra gelmiş ama kapıyı yoklamış, kapı kapalı, açılmıyor. 'Tak tak' vurmuş, içeriden hanım sesleniyor:

"Kim o?"

Hoca efendi buradan diyormuş ki;

"Aç hanım aç, inşaallah ben geldim."

İnşaallah'ı öğrendi. Allah dilemeyince bak karşı korudan bu tarafa gelinmiyor. Moğol askeri çıkartır, şu olur bu olur, kurt da yiyebilirdi, her şey olabilirdi.

Her şeyin yerini, zamanını, söyleniş şeklini bilmek lazım.

Köle âzat etmekte, nikâhlanmakta, boşanmakta şaka olmaz.

"Şakacıktan söylemiştim."

Geçmiş ola, gitti. Bu işin şakası olmaz.

Ama bu ifadeyle boşama olmuyor. Bu ifade ile hürriyet olmuyor.

Men kâle fi'l-Kur'âni bi-ğayri ilmin fe'l-yetebevve' mak'adahû mine'n-nâri.

Bu hadîs-i şerîf sahihtir, Tirmizî'de sahih olduğu rivayet edilmiş, belirtilmiş.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Men kâle fi'l-Kur'âni bi-ğayri ilmin. "Kim Kur'an mevzuunda ilmi olmadan konuşursa..."

Kur'ân-ı Kerîm hakkında "Bu âyette şöyle diyor, şu âyette böyle diyor..." bir şeyler uyduruyor, yakıştırıyor ama aslı esası yok çünkü ilmi yok. Mânayı kaydıracak, Kur'ân-ı Kerîm'i insanlara başka türlü anlatacak. Cahil, iyi niyetli olsa da kâfi değil.

"Kim Kur'an'da kendisinde ilim olmadan bir şeyler söylerse cehennemde oturacağı yeri hazırlasın bakalım."

Cehenneme düşer. Allah'ın kelâmı, oyuncak değil.

"Allah böyle buyurdu, Kur'an'da böyle buyurdu..."

Oyuncak değil. Ya iyi bilirsin, tefsirleri karıştırırsın, okursun, ya bir bilene sorarsın. Öyle kendin eğri büğrü laf söylemek olmaz.

Men kâle fi'l-Kur'âni bi-re'yihî fe-esâbe fe-kad ahta'a.

Altındaki hadîs-i şerîf de bu mevzuda.

"Her kim ki Kur'ân-ı Kerîm'i kendi fikrine göre, kendi re'yine, kanaatine göre tefsir eder söylerse doğru söylese bile, isabet etse bile, mânayı doğru yakalamış olsa bile hatadadır."

Çünkü o rey ile olmaz. Alacaksın, açacaksın, iyice bileceksin. Allah'ın kelâmı oyuncak değildir.

Onun için rahmetli Ömer Nasuhi Bilmen Hoca, -büyüklerimiz anlatırlar- müftülükte birisi gelip bir şey sorduğu zaman; "Dur bakalım evladım, kitap ne diyor?" dermiş. Kitabı indirirmiş oradan, açıp ona okuyuverirmiş. Hâlbuki az önce bir başka kimse geldi, aynı şeyi sordu. O hoca onu biliyor. Yine bir kişi daha gelse, "Dur bakalım, kitap ne diyor?" diye indirir öyle [cevap verirmiş].

Kitaptan olunca sağlam olur. Hem gelen kimseye kanaat gelir hem de sen eğri yanlış söylememiş olursun.

Kur'ân-ı Kerîm çok mühim bir kitaptır, öyle olur olmaz söz söylemek olmaz.

Men kâme ize'sta'leti'ş-şemsü fe-tevedda'a fe-ahsene vudûahu sümme kâme fe-sallâ rek'ateyni ğufire lehû hatâyâhu ev kâle kâne kemâ veledethü ümmühû.

Ahmed b. Hanbel'in eserinde nakledilmiş bir hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Men kâme ize'sta'leti'ş-şemsü. "Her kim ki güneş yükseldiği zaman, harareti zâhir olduğu zaman, ufuktan doğu tarafından yükseldiği zaman kalkarsa..."

Fe-tevedda'a. "Abdest alırsa." Ve ahsene vudûhahû. "Ama abdestini de usûlüne, erkânına uygun, saltanatlıca, güzelce, hoş bir tarzda, âdâbına riâyetle, her tarafına suyunu vardırtarak alırsa..."

Çünkü bazen şapur şupur... Ya gözünün burası ıslanmadı, yanağının şurası kaldı, alnının şurası kaldı. Abdestin ehemmiyetini bilmiyor; alelacele [alıyor].

"Bak oğlum, dirsek tarafın hiç ıslanmamış. Bak kolumu yıkadım sanıyorsun, hâlbuki dirsek yıkanacaktı."

Böyle güzel, hiç [aceleye getirmeden] abdestini alır.

Sümme kâme fe-sallâ rek'ateyni. "Sonra kalkıp iki rekât namaz kılarsa." Ğufire lehû hatâyâhu. "Onun bütün hataları, günahları bağışlanır."

Ev kâle. "Yahut da Peygamber Efendimiz buyurdu ki bu hususta:"

Kâne kemâ veledethü ümmühû. "O kişi anasından doğduğu gün gibi olur, yani günahı hiç kalmaz."

Demek ki sabah namazından sonra... Sabah namazının asıl vakti güneş doğmadan evveldir, fecir attıktan sonra, gece artık ağarmaya başladıktan sonra, güneş doğmadan evveldir.

O vakitte sabah namazını kıldı, ama yattı, ama işe gitti, aradan bir zaman geçti, güneş doğdu. Güneş doğduktan sonra -istağlet "Biraz daha yukarıya çıktı, yükseldi."- iki rekât namaz kılarsa buna "duhâ namazı" derler.

Güneşin hemen doğduğu zaman kılınırsa "işrak namazı" derler.

Güneş kaçta doğuyor takvime göre?

5 buçukta.

6'da kıldı, 6'yı 10 geçe kıldı. Ona "işrak namazı" derler.

Bir-iki saat geçtikten sonra, harareti galip geldiği zaman, sabahın serinliği gitti de harareti belli olduğu zaman kılınırsa ona "duhâ" derler. O öğlenin kerahat vakti gelinceye kadar, gündüzün dörtte biri geçtikten sonra. Diyelim ki bugünkü [takvime] göre 9'dan 12'ye kadar kılınabilen, o da duhâ namazıdır. Evvelkisi işrak namazıdır. Bu duhâ namazı da iki kılınır, dört kılınır, sekiz kılınır, on ikiye kadar kılınabilir. İşte insana böyle sevap kazandırır.

Üç hadîs-i şerîf kaldı, çabucak onları [okuyuverelim].

Men kâme makâme riyâin ve süm'atin râya'llâhu teâlâ bihî yevme'l-kıyâmeti ve semmea bihî.

"Kim gösteriş ve şöhret makamına kâim olursa, peşine düşerse, o işi yapmaya düşerse Allah da kıyamet gününde ona gösterir ama vermez, işittirir ama vermez."

Sen misin riya yapan, süm'a yapan; Allah da ona riyasının, süm'asının cezasını âhirette verir.

Allahu Teâlâ hazretleri o riyakâr kimseyi cennetin yanına kadar yaklaştıracakmış. O riyakâr baya bir heveslenecek;

"Dur bakalım, ha cennete giriyorum galiba..."

Ondan sonra:

"Döndürün cehenneme!"

Diyecekmiş ki;

"Yâ Rabbi! Keşke bana bu cenneti göstermeden cehenneme atsaydın. Şimdi harareti, içimin yangını daha arttı."

Çünkü cennetin güzelliğini gördü, kokusunu duydu, ondan sonra tekrar cehenneme gidiyor.

"Ee... Sen dünyada böyle yaptın. Sen de gösteriş yaptın. Gösteriş yaptın, içinden müslüman olmadın. İçinden müslüman olmadığın için ben de sana cenneti gösterdim ama vermedim."

Gösterişe gösteriş...

Riya ne demek?

Ra'yâ-yüraî-riyâen-mürâ'aten; gösteriş yapmak, başka insanlara caka satmak. İbadet yapıyor; koca kavuk [takmış], cübbe giymiş, Allahu ekber diyor, yanıp yakılıyormuş gibi 'ah'lar 'vah'lar.. Yok öyle bir şey! Gösteriş. Görsünler diye... Arkasından yardım, şunu bunu, ne diyecekse artık veyahut işini yürütecek bir şey... Gösteriş yapıyor, içinden geldiği için değil. Buna "riya" derler. Gösterişin Arapçası riyadır.

Bir de süm'a var ki semia kökünden gelir, yani "işittirmek". İstiyor ki namı dillere düşsün, dilden dile söylensin, herkes işitsin. Ondan yapıyor.

"Yap şuraya bir cami, koy baş tarafına benim ismimi. Yap şuraya bir minare, koy altına kitabesini: "Hacılardan filanca efendi bunu yaptırmıştır..."

Biz Ankara'da, mahallemizde bir cami yapacağız. Paramız yok. Duyduk ki bir yerde, bir köyde bir hacı teyze varmış, köyünden yol geçtiği için tarlaları satılmış, zenginmiş. Dur dedik, ona gittik. Ankara'nın vaizlerinden kuvvetli bir ekiple gittik, para alacağız. Oraya gittik, bizim vaiz efendi şöyle bir konuşma tutturdu, dedi ki;

"Hacı teyze, paran varmış. Allah senden razı olsun. Bizim mahallemizde cami yapılacak, sen şu parandan biraz verirsen istersen camiye senin ismini veririz..." deyince,

"Dur evladım, dur..." dedi, kadıncağız boynu bükük duruyor; "Parayı vereceğim, ben isim misim istemem." dedi.

Allah bilsin.

İyilik yap, at denize; balık bilmezse de Hâlık bilir.

Başkasına göstermeye ne lüzum var? Allah bilsin, kâfi.

İbadetin gizlisi makbul. Hayrât u hasenâtın gizlisi makbul. Öyle gösterişe lüzum yok.

Eskiden sahâbe-i kirâm sağ elinin verdiği hayrı sol eli duymayacak kadar gizli verirlerdi. Bir hayır yapar, o kadar saklı verir, kimse anlamaz. "Acaba musafaha mı etti? Elini tutar gibi yaptı." Para verdi yahu... Ama kimse anlamadı. Yani sessiz sedasız cebine koyuverdi, parayı verdi, geçti gitti. Veya hiç belli etmeden, kim olduğu belli değil, bir yerden para geliveriyor, adamcağız işini görüyor; "Allah razı olsun kim gönderdiyse..." Meçhul. "Adım bilinmesin." diyor mesela, ne güzel.

İşte böyle yapana ne mutlu. Böyle yapmayana "riyakâr" derler. Şöhret için yapana "süm'a" derler.

Böyle yapanlara Allah âhirette, kıyamet gününde onlara riyalarının karşılığında gösteriş yapacak, vermeyecek. İşittirecek, vermeyecek.

el-Cezâu min cinsi'l-amel. "Kişilerin uğradıkları cezalar, karşılıklar, amellerinin karşılıkları amelinin cinsine göredir."

Sen gösteriş mi yaptın?

Gösteriş yaptın.

Âhirette de sana cennet gösterilecek, verilmeyecek. O cinsten.

Bir kimse bir müslüman kardeşinin işini gördü. İyi, güzel, Allah da âhirette onun işini görecek. Bir kimse dünyada bir müslüman kardeşinin başından bir sıkıntıyı aldı. Tamam, Allah da kıyamet gününde onun başından bir sıkıntıyı alacak. Cinsine göre aynen, aynısını görüyor.

Onun için Hz. Ali Efendimiz bir tatlı söz söylemiş, nükteli bir söz:

"Hiç kimseye iyilik yapmadım, kötülük yapmadım." demiş.

Hz. Ali, koca Hz. Ali radıyallahu anh ve kerremallahu vecheh, Allah'ın arslanı, Allah şefaatine nâil eylesin, hayrât u hasenât yapmamış olur mu?

Demek istiyor ki;

"İyilik yaptıysam kendime, kötülük yaptıysam kendime. Kimseye yapmadım, kendime yaptım."

İyilik yapmışsa sevabı kendisine gelecek. "Hiç kimseye iyilik yapmadım, hiç kimseye kötülük yapmadım." demiş. İyilik yaptıysa sevabı kendisine gelecek, kendisine sayılır. Kötülük yaptıysa vebali kendisine gelecek, kendisine sayılır. Ne güzel...

Men kâme ramadâne îmânen vahtisâben ğufire lehû mâ tekaddeme min zenbihî.

Ramazan geçti. Allah ötekisine erdirsin. Ramazan'la ilgili bir hadis.

"Kim Ramazan'ı Allah'a inanarak, imân-ı kâmil ile..."

Vahtisâben. "Allah'tan sevabını umarak..."

"Şöyle yapayım da Allah sevap versin." diyerek ihyâ ederse...

Geceleri kalkar, teravihleri kılar, ibadetlerini yapar, gündüzleri oruçları tutarsa...

Ğufire lehû mâ tekaddeme min zenbihî. "Eski günahları bağışlanır."

Allah nice Ramazanlar'a sıhhatle âfiyetle erdirsin.

Bu Ramazan çok tatlı geçti, çok da hızlı geçti. Yine kadrini kıymetini bilemedik. Yine ümidimiz öteki Ramazan'da kaldı.

Men kâme leylete'l-kadri imânen vahtisâben ğufire lehû mâ tekaddeme min zenbihî.

Sayfanın son hadîs-i şerîfi. Sayfa da bitti.

"Her kim Kadir gecesini ihyâ ederse..."

"Kadir gecesinde namaz kılarsa..."

Nasıl ama?

İmânen. "Kâmil imanla inanarak." Vahtisâben. "Sevabını Allah'tan bekleyerek, umarak."

"Allah onun geçmiş günahlarını afv u mağfiret eder."

Allah nice Ramazanlar'a, Kadirler'e erdirsin. İçinde bulunduğumuz zamanların kadrini bilmeyi de nasip etsin.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı