M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 455.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Lehü'l-hamdü kemâ yenbeği li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ hayra halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Helâku ümmetî fi'l-kitâbi ve'l-lebeni. Emme'l-kitâbu fe-yekraûne'l-Kur'âne ve yete'evvelûne alâ ğayri te'vîlihî ve yuhibbûne'l-lebene fe-yebdûne fe-yedeûne'l-cemââti ve'l-cumaa.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi dünya ve âhirette üzerinize olsun. Rabbimiz Teâlâ saadet-i dâreyne sizleri ve bizleri nâil eylesin. Efendimiz'in şefaatine, iltifatına mazhar eylesin. Âhirette kendisine komşu eylesin.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyup izahına geçmeden önce, ona olan sevgimizin, saygımızın, bağlılığımızın, ümmetliğimizin bir nişanesi olmak üzere ve onun cümle pak âl'inin ve temiz ashabının, etbâının ruhlarına, kendisine hüsnü ittiba eden kıyamete kadar gelecek olan kimselerin ruhlarına; sâir enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyâullah ve mukarrebînin ve hâsseten Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri olan verese-i enbiyâ sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ervâhına; sahâbe-i kirâm rıdvanullahi aleyhim ecmaîn hazerâtından kendisinden feyz aldığımız Hocamız Muhammed Zahid Kotku b. İbrahim el-Bursevî hazretlerine kadar silsilelerimizden güzerân eylemiş zevât-ı muhteremenin ve halifelerinin, müritlerinin, muhiplerinin ruhlarına; okuduğumuz istifade ettiğimiz hadîs-i şerîflerin bu kitapta toplayıcısı olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi Hocamız'ın ruhuna, bu hadîs-i şerîflerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan hadis alimlerinin ve râvilerin ve basanların, yayanların ruhlarına; bu beldeleri canlarını mallarını ortaya koyup Allah yolunda dine hizmet etmek aşkıyla çarpışıp fethetmiş olan fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin, salihlerin ruhlarına hediye olsun diye; cümle hayrât u hasenât sahiplerinin ve hâsseten bu camiyi evvela bina etmiş olan İskender Paşa'nın, sonra bu caminin yaşamasına ve bu ana kadar ayakta durmasına hatta gelişip güzelleşmesine, genişlemesine az ve çok candan yardım etmiş ve hizmetine koşturmuş olanlarının kendilerinin ve geçmişlerinin ruhlarına hediye olsun diye; uzaktan ve yakından şu hadislere şevkinden, Peygamber Efendimiz'e sevgisinden, muhabbetinden, bağlılığından şu hadis meclisine koşup gelen siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına hediye olsun, kendileri de bizler de Rabbimiz'in rızasına uygun ömür sürelim ve huzur-u Rabbi'l-izzete sevdiği razı olduğu kullar olarak varalım diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım. Buyurun.

Okuduğumuz hadîs-i şerîfler Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabının 455. sayfasındadır.

Mukaddimede metnini okuduğum hadîs-i şerîf ikinci hadîs-i şerîftir. Ukbe b. Âmir radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş olan, A hmed b. Hanbel'de ve İbn Hibban'da bulunan bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

Helâku ümmetî fi'l-kitâbi ve'l-lebeni. "Benim ümmetimin mahvolması, helak olması Kur'an ve süt yüzünden olacak."

Tabii "Nasıl olur da Kur'an'dan helak olur? Nasıl olur da sütten helak olur?" diye meraktan çatlıyorsunuz.

Efendimiz arkasından izah buyurmuş:

Emme'l-kitâbu. "Allah'ın kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm'den helak olmaları sebebine gelince, onu açıklayayım..." demek istiyor.

Fe-yekraûne'l-Kur'âne. "Ümmetimin şaşkınları Kur'an'ı okurlar." Ve yete'evvelûne alâ ğayri te'vîlihî. "Nâhak yere tevil ederler, mânasını başka tarafa çekerler, teviline kalkışırlar."

"Allah'ın kelâmı şu mânaya geliyor, şöyle oluyor." diye teviline kendileri cüret ederler, kalkışırlar. Ama yersiz, hatalı, yanlış istikamete tevil ederler. Çünkü;

Vemâ ya'lemu te'vîlehû illallah. "Allahu Teâlâ hazretleri, Nazm-ı Celîl'inin muradını, mânasını kendisi bilir."

Kullarından da bildirdiği, öğrettiği, ârif, kâmil, ileri alimler bilir. Öyle önüne gelen iki paralık Arapça bilmekle bu kitabı anlayamaz. Bu kitabın derinliklerine eremez. Bu Kitâb-ı Kerîm'e eğildikçe, insan üzerindeki mânaları anlamaya çalıştıkça, dibe daldıkça daha derinleşir, daha derine indikçe daha derinleşir... İnsan dibini bulmaya imkân bulamaz.

O halde haddini bilmeli, boynunu bükmeli, konuşurken büyük alimlerin sözlerini iyice okuyup da bu Kur'ân-ı Kerîm'in tefsiri hakkında onların bildirdiği şeyleri iyice öğrendikten sonra, ihtiyat ile; "Aman bir hata etmeyeyim! Rabbimin kelâmını tahir etmeyeyim, bozmayayım, yanlış bir mâna vermeyeyim!" diye çok dikkat etmek lazım.

Bir kere ehil olmayanın bu işe hiç karışmaması lazım.

Herkes hoca!

Yahu Arapça bilir misin?

Anlamaz.

Din ilimlerinde bir nasibin var mı, okudun mu?

Okumamış.

Mühendis, doktor, hukukçu...

Yahu sen mühendis olursun ama müfessir olamazsın ki... Hukukçu olursun ama meal yazamazsın ki...

"Ben Lugat-i Nâci kitabını önüme alıyorum, kelimelere oradan bakıyorum, mânasını anlıyorum. Benim kafam çalışır."

Senin kafan çalışır ama eğri büğrü çalışır.

Herkesin kafası çalışıyor. Herkesin bir tarafa çalışıyor; kimisinin şeytana çalışıyor, kimisinin rahmânî tarafa çalışıyor. Kafası çalışmıyor diyen yok. Delinin de çalışıyor ama huniyi kafasına şapka diye geçiriyor. Çünkü deli… O şapka değil, biraz benzettiği için huniyi kafasına öyle geçiriyor. O da öyle yapıyor.

Allah'ın kelâmı oyuna gelmez. Onun için burada herkes haddini bilmeli, çizgisinde durmalı, daha öteye gitmeye kalkışmamalı.

Giderse ne olur?

Helâk olur, helâkine sebep olur.

Allah'ın kelâmına dikkat etmek lazım. Onun için bizim gibi avamdan olan insanlar büyük alimlerin yazmış olduğu, dinimizi iyice hazmetmiş olan, iyice ömrünü verip de anlamış olan insanların anlattığı kitapları okumalı. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'i anlamak kolay bir iş değildir. Anayasayı okumak gibidir. Ona da benzemez ya... Hukukçu olmayan bir insan anayasayı okuyup da ne anlayacak?..

"Al sana Sicilli Kavanin kitabını hediye ettim."

"Hocam ben onu ne yapayım? Avukat olsam anlarım.

Bir sürü cilt, peşpeşe; oku babam oku, bir şey anlaşılmaz. Erbâbı anlar.

Onun için bu işi de erbâbına bırakmalı. Dişçi diş doktoru olmazsa polis takip ediyor. Doktor tıp fakültesi mezunu olmazsa polis takip ediyor. Mühendis eğer hakikaten mühendis değilse tasdikten geçmiyor. Plana bakıyorlar; altında mühendis odasında kayıtlı bir mühendisin numarası, imzası, sicili yazılı mı?

Yazılıysa planı öyle kabul ediyorlar. Planı Karadenizli bir ustabaşı bile yapsa yine gidip bir mühendise gösteriyor, onun imzası olmadan geçmiyor.

Peki bu Allah'ın kitabına ne cüret, cesaret?..

Önüne gelen bir şey söylüyor. İçkinin azı ziyan etmezmiş de, çoğu ziyan edermiş de... Faiz Kur'ân-ı Kerîm'de geçmiyormuş da riba geçiyormuş da, riba başkaymış da, faiz başkaymış da... Allah insanın kalbine bakarmış da, kalbi temiz olursa dışı nasıl olursa olsunmuş da...

Sen dur bakalım! Bunların hepsi yanlış!

Zaman sana uymazsa senin zamana uyman lazımmış da...

Yoo, dinimiz hiç öyle değil. Dinimiz insanın rûhî, bedenî, maddî, mânevî her şeyine bir tarif getirmiş, bir hududu çizmiş, ölçü getirmiş.

"Efendim zaman sana uymazsa sen zamana uy."

Haram olan her şeyi yap! Öyle şey olur mu? Allah'ın haramlarını helal etmeye kimin selahiyeti var?

"İşte azıcık içiversem ne olur?"

Koca profesör bana öyle diyor:

"Ben Ramazan Bayramı'nda arkadaşımın evine gitmişim. Azıcık bana likör ikram etmiş. Azıcık içiversem ne olur?"

Haram olur. Günah işlemiş olursun.

"E azıcık..."

Ya Peygamber Efendimiz buyuruyor, sen okumamışsın, başka sahada profesör olmuşsun;

"Çoğu sarhoş eden bir şeyin azı da haramdır."

Bitti. Taşıması da haramdır, sunması da haramdır.

"Yoo, ben kurnazım, kendim sunmuyorum, hizmetçimi çağırıyorum, 'Al evladım, bunu misafire sun.' diyorum."

Sundurmak da haramdır. Öyle şey yok. Dinimiz her tarafını yerli yerince tarif etmiştir.

Herkes bir şey diyor...

Bizim oralarda -öyle anlatayım, başka nasıl anlatayım?- kedi enciğini yiyecek. Yeni doğmuş, daha gözlerini [açamıyor]. Yiyecek; yavrusunu fareye benzetirmiş. Yemek doğru bir şey değil de "fare bu" diye o niyetle yermiş.

Herkes dinimizin ahkâmını öyle bir şeye benzetiyor, yutuyor. O haramı yapacak da teselli arıyor. Öyle şey yok.

Sen Allah'a teslim olacaksın. "Yâ Rabbi! Ben senin hükmüne razı geldim. Ben senin kulunum. Senin dinini sevdim, ahkâmına tâbiyim. Haram dersen bırakırım. Helal dersen yaparım. Her şeyimi senin [hükmüne] göre tanzim ederim." demesi lazım. Onu demedi mi zaten iyi müslüman olmaz. Kendi başına buyruk…

Hatta eski büyüklerden birisi -kendisi şeyh- diyor ki;

"Derviş üç çeşittir. Birisi mürid-i mutlak, birisi mürid-i mecazî, birisi mürid-i mürted."

Mürid-i mutlak nedir?

Efendisi, hocası ne derse aynen yapıyor; usûlüne uygun çalışıyor, vazifeleri yerli yerinde intizamlı yürütüyor. Tamam, mürid-i mutlak.

Mürid-i mecazî; zâhirde hocasına bağlı ama aslında kendi keyfine bağlı, kendi keyfinde. Hocası bir şey söylese bin tane cevap verir, on tane bahane bulur, dediğini yapmaz, demediğini yapar. O mecâzen güya derviş ama aslında değil.

Bizi Allah mecazî müslüman etmesin, hakiki müslüman etsin.

Teslim olduk mu?..

Müslim "teslim olmuş" demek, kendisini Allah'a teslim etmiş... Askerlik şubesine gitmiş de "Tamam, ben askere geldim, teslim oldum." demiş gibi kendisini Allah'a teslim etmiş. Zaten teslimiz de, zaten hükmünden dışarıya çıkamayız da insanın "Yâ Rabbi! Senin her hükmüne razı geldim." demiş olması lazım.

Bunu demiyor. Kendisi bir yol tutturmuş, bir felsefe benimsemiş.

Nereden aldın bu felsefeyi?

"Fransız filozofu falancadan, Alman filozofu falancadan..."

Tüh sana yazıklar olsun! Ya Allah'ın kelâmı varken başka filozofun lafı mı olur?! Onlar âciz nâçiz insanlar.

"Ama çok güzel felsefe hocam..."

Onun bir yerden bir patlağı, bir zararı çıkar.

Adamların halleri doğru düzgün olurdu; perişan... Avrupa'ya gittiğimiz zaman görüyoruz. Bu beşerî akıllar, her birisi insanı bir tarafa götürür.

Ama insanlığı mutlu edememiş, didişmişler durmuşlar. Komünizm'i de ortaya Avrupa felsefecileri çıkartmadı mı? Onların her birisi her asırda ortaya yeni bir felsefe çıkartır. Birisi "Vitaminler vücuda lazımdır." der, ötekisi "Hayır, vücuda zararlıdır." der, herkes bir şey söyler.

Değişmeyen gerçekler Allah'ın kelâmında, Allah'ın ahkâmında.

Onun için Allah bizi hakiki müslüman etsin. Yoksa öyle mecazî müslüman; müslüman görünüyor da içinden müslüman olmayan veyahut kendisini müslüman sanıyor da aslında Allah'ın kapısına girmeyen, kabule şâyan olmayan insanlardan etmesin.

Şimdi bunu anladık. Efendimiz izah etti. Kur'an'ı demek ki kendi kafasına göre tevil edenler öyle helâk oluyorlar.

Bir de sütten helâk olmak. O ne?

Sütten insan helâk olur mu, süt faydalı bir şey değil mi? O neymiş?

Ve yuhibbûne'l-lebene fe-yebdûne fe-yedeûne'l-cemââti ve'l-cumaa.

"Sütü severler." Süt güzel, yoğurt güzel, kaymak güzel. Hoş bir şey, her zaman hoş, bu devirde de güzel o devirde de beğenilen bir şey. Sütü severler, şehirleri bırakırlar, yaylalara çıkarlar; kırlara, çiftliklere, köylere, bâdiyelere, -oraya göre- develerin olduğu, sürülerin olduğu şehirden uzak yerlere giderler.

Fe-yedeûn. "Bırakırlar, terk ederler." el-Cemââti ve'l-cumaa. "Cemaatleri terk ederler, Cumaları terk ederler de öyle helâk olurlar."

Bakın ne kadar mühim bir yere işaret geldi... Sütü severler, yaylalara, kırlara, bayırlara, çayırlara çıkarlar; cemaatleri terk ederler, Cumaları terk ederler, ana gruptan koparlar, öyle helâk olurlar.

Demek ki Peygamber Efendimiz bize cemaati tavsiye ediyor, birliği beraberliği tavsiye ediyor. Demek ki Cuma namazları kılmayı tavsiye ediyor. Demek ki müslümanların dağların başlarına firar edip edip vazifelerden kaçıp cemiyetleri cemaatleri yardımsız bırakmasını istemiyor.

Müslüman vazifeli bir insandır. Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri bize bildirmiş ki;

Küntüm hayra ümmetin uhricet li'n-nâsi te'murûne bi'l-ma'rûfi ve tenhevne ani'l-münkeri ve tü'minûne billlâh. "Siz en hayırlı ümmetsiniz, insanlar için çıkartıldınız, ortaya konuldunuz. Emr-i maruf yaparsınız, nehy-i münker edersiniz,

Demek ki Allah bizi yeryüzüne vazifeli insanlar olarak göndermiş. "Aman! Öteki zıpırlar, her birisi bir günaha dalıyor. Ey benim has kullarım, siz dine bağlı olun, dini öğretin, öğrenin, yayın." demiş oluyor. "Emr-i maruf yapın, iyi şeyleri tavsiye edin, destekleyin. Bu kadar zıpır insanın arasında Allah yolunda insanları doğru yola çeken götüren insanlar olun. Siz onları doğru yola çağırın. Nehy-i münker yapın. O zıpırlar kimisi müstehcenliği sever, kimisi içkiyi sever, kimisi kumarı sever, kimisi haksızlığı sever, kimisi rüşveti sever... Siz öyle yapmayın da kötülükleri engelleyin, iyilikleri destekleyin, yapın, yaptırın, yapılmasını teşvik edin. [kötülükleri engelleyin.] Allah yolunda cihat edin." diye Allah bize vazife vermiş.

Vazifemiz bu. Gayesiz salma bırakıverilmiş değiliz. Başıboş değiliz. Bizi Allah yeryüzünde müslümansak vazifelendirmiş. Müslüman değilsek, insanlar "müslüman değiliz" diyorlarsa o zaman müslüman olmayan cennete girmeyecek, âhireti mahvolur.

Dünyada istediği yola gider ama müslümansa müslümanlığını bilecek, vazifesi var. Keyif çatamaz. Yan gelip yatamaz. "Bana ne, neme lazım!" diyemez. Aldırmazlık edemez. Yüreği sızlayacak, ürperecek, Allah'tan korkacak. "Rabbim bana bu zamanı sorar; 'Niye bu hususta şu hayrı işlemedin? Neden şu şu vazifeleri yapmadın?' diye sorgu suale mâruz kalırım da cezalara uğrarım, ilâhî tokatlar gelir, yüzüme şamarlar iner. Aman! Ben vazifemi bileyim de hak yolda çalışayım!" diyecek.

Müslümanın mantığı böyle çalışacak.

Bizim arkadaşlarımızdan bir tanesi bir kasabada vazifeli. Bir zenginin kapısını geç bir vakitte tak tak tak tak tak çalmış. Kendisinin de unvanı, rütbesi, üniforması var; oranın yüksek bir adamı. Kapıyı çalmış, bakmış öyle adam. İnmiş;

"Hayrola, gecenin bu vaktinde?" demiş. Karşısındaki büyük adamı görünce telaşlanmış. O da sormuş;

"Ne yapıyorsun?"

"Hiç, istirahat ediyorum."

"Ya yatılacak zaman mı; yürü, iş yap, çalış, çabala. Hizmet bekleyen bir sürü saha var."

"Efendim kim yaparsa yapsın..."

Yoo! hırsızı, arsızı, edepsizi; iyiler kenara çekilirse meydan onlara kalır. İyiler, faziletli insanlar hâkim olacak. Allah'tan korkan insanlar işlere sahip olacak, takvâ ile hareket edecekler, haram yemeyecekler, yanlış iş yapmayacaklar, istismarı önleyecekler, sömürmeyi önleyecekler, hayrı tutup yapacaklar, şerri [kaldıracaklar.] Zayıfın ezilmesine mâni olacaklar, kavînin zorbalık yapmasına mâni olacaklar. Cemiyet gül gülistan olacak, intizama girecek. Haklı olan alnı açık yürüyecek, hak hâkim olacak.

Allah'ın bize yüklediği vazife bu. Dünyanın her yerinde -omzumuzda- vazifemiz bu. Müslüman olduk mu bu vazife, bu sorumluluk oluyor.

"Benim aklım öyle şeylere ermez. Ben etliye sütlüye tatlıya karışmam, bir kenera çekilirim. Bir de güzel manzaralı bir yer olursa, biraz da güzel bir maaşım gelirse yerim içerim, yan gelir yatarım."

Çok büyük vebale uğrarsın. Çok büyük vebal olur. Elinden geldiğince malınla, canınla, dilinle, kaleminle emr-i maruf yapacaksın, nehy-i münker yapacaksın; bu dine hizmet edeceksin, Allah'ın kullarını cehenneme düşmekten geri çevirmeye çalışacaksın, hak yola irşat etmeye çalışacaksın, ortaya bir hayır koymaya çalışacaksın. Çünkü;

Hayru'n-nâs enfeuhum li'n-nâs. "İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olanıdır."

Hiç faydası olmayan ot gibidir ve vebali vardır. Çalışmadığı için Allah boş zamanını niye değerlendirmedi diye mutlaka sorar. Bilin ki sorgu sual vardır. Vazifenizi idrak edin, çalışın.

Demek ki ne buyurmuş, bir kere daha hatırda iyi kalsın, herkese de söyleyin diye bir kere daha mealini zikredelim.

Ahmet b. Hanbel ki Hanbelî mezhebinin imamıdır, bu hadisi kendi kitabına o yazmış, oradan hatırınızda kalsın.

"Benim ümmetimin helâki Allah'ın kitabı olan Kur'an ve süt konusunda olacak."

Kur'an, kitap konusunda şöyle olacak: Kur'an'ı okuyacaklar, onun tevilinin asıl mânasını gayri yöne tevil etmeye yönelecekler, yanlış mânaya çekiştirmeye çalışacaklar. Oradan helâk olacaklar. Sütü sevecekler, şehirleri, yerleşme merkezlerini, hizmet sahalarını terk edecekler, yaylalara gidecekler, cemaatleri bırakacaklar, Cumaları terk edecekler, günahlara girecekler, sevaplardan mahrum kalacaklar, öyle helâk olacaklar.

Bizim işimiz, müslümanın işi cemaatledir, toplulukladır, topluluğa yöneliktir. Öyle "Rabbenâ hep bana!" deyip kenara çekilmek yok.

Gelelim ikinci hadîs-i şerîfe:

Heleke'l-müksirûne illâ men kâle bi'l-mâli hâkezâ ve hâkezâ ve hâkezâ ve kalîlun mâ hüm.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

Taberânî'de var. Ebû Said el-Hudrî hazretlerinden rivayet edilmiş. Başka râvileri de var.

Heleke'l-müksirûn. "Çok mal devşiren, toplayanlar, para biriktirenler , mal biriktirenler helâk oldu, helâk olacaklar."

Heleke'l-müksirûn. "Helâk oldu" diyor. Mâzî siygasını kullanması Arapça'nın dil zevkine göre "helâki muhakkaktır" demek, "muhakkak helâk olurlar" demek. "Helâk olacaklar" demiyor, "helâk oldular" diyor, o "helâk oldu bil" demek. "Böyle giderse sen onları helâk oldu say" demek.

"Helâk oldu."

Kimler?

Müksirûn. "Mal çoğaltanlar, para çoğaltanlar..."

İllâ. İstisnası var:

Men kâle bi'l-mâli hâkezâ ve hâkezâ ve hâkezâ. "Malıyla şöyle şöyle şöyle..." "Paranın bir kısmını al sana verdim, bir kısmını hayra verdim, al bir kısmını şu tarafa verdim... Hadi şu cami yapımına, şu hayır işine, şu fakire..." diye böyle verenler müstesna.

Ve kalîlun mâ hüm. "Onlar da ne kadar azdır!"

Ne kadar azdır onlarda.

İnsan bu paracıkları toplar, mezara götürür, harcayamaz. Sever, kimsenin olmadığı zamanda kesesini açar, altıncıklarını sayar; "bir, iki, üç, oh yirmi oldu, otuz oldu, kırk oldu..." Tekrar torbasına doldurur, sandığın içine koyar. Harcayamaz, yiyemez. Kendisi de yemez, ötekilere kalır. Böyle çok insanlar var.

Ama Peygamber Efendimiz'in hayatına bakacak olursak, sahâbe-i kirâmın hayatına bakacak olursak; ellerinde para tutmamışlar.

Ebû Zerr-i Gıfârî hazretlerine halife çıkartmış dört bin altın vermiş. Ertesi gün yanında yine para yok. Her tarafa dağıtmış. Dört bin tane altın az değil. Para biriktirmeyi uygun görmezmiş.

E yarın ne yapacaksın?

"Bugün veren yarın da verir."

Öyle demişler. Biz diyemiyoruz. şimdi yani [biz diyemiyoruz... Saklamak, saklamak, saklamak, hayra sarf etmiyoruz. Ama çok yaygın bir hastalık; şerre sarf ediyoruz, zevke sarf ediyoruz, şeytana sarf ediyoruz, nefse sarf ediyoruz. Bütün halk olarak, fakiri de zengini de...

Köye gittim. Dediler ki;

"Hocam artık köylüde altın maltın kalmadı. Eskiden kadınların kollarında bilezikleri olurdu, altın sermaye boyunlarında beşibiryerdeler olurdu. Kalmadı, gitti."

"Ne oldu?" dedim.

"Renkli televizyona gitti." dediler.

Televizyonun siyahına bile razı değil, ille renkli alacak. Keyif, zevk... Gazino ayağına geliyor, gazinoya gitmesine lüzum kalmıyor. O şimdi "kelepir" diyor. "Gazinoya gitsem şu kadar para vereceğim. Burada karşımda hânendesi var, sâzendesi var, çalgıcısı var, türkücüsü var, her çeşidi var. Oh evim gazino oldu." diyor.

Evi gazino oldu. Parasını veriyor, renkli renkli seyrediyor. Müslümanlık nerede kalıyor, bilmem.

"Efendim" demiş bir tanesi, "düğmesi elimizde değil mi, müstehcen bir şey oldu mu, açık seçik bir şey oldu mu şıp kapatırız."

Hocamız bir celallenmiş, bir kızmış... Bu sözü söyleyen, o da sakallı, hocalık yapan bir kimse. Evinde televizyon var. Televizyonun zararını söyleyince Hocamız, demiş ki;

"Hocam işte anahtarı elimizde değil mi, şıp çeviririz, kapatırız."

Hocamız arslan gibi oturduğu yerden bir doğrulmuş, sinirlenmiş, kızmış:

"Onu yapmak için evliyâ olmak lazım!" demiş.

Kolay mı, filmin yarısında kapat bakayım, göreyim seni.

Kapatamaz. Çocuklar başlarlar mızırdanmaya, ötekisi başlar mızırdanmaya; "Tam yarısında kaldı baba, ne olursun..." el öper, yanak öper, bilmem ne öper, ille hepsi artık hane sahibinin başına üşüşürler. "Hadi açın bakalım." Açar. Hadi biraz sonra kadın erkeğe sarılır, bilmem ne olur; hadi bu tarafa bakar...

Ne oldu, niye o tarafa bakmıyorsun? Utandın değil mi?

Ama yine utanır, yüzü kızarır, yine geçer. Tabii yüz kızarıklığı hep durmaz ki, biraz sonra yine geçer.

Allah bizi hakiki müslüman etsin.

Nasıl imtihan ediyor Allah?

"Hayra para sarf edin."

Yok, para yok.

"Hocam daha mahsulü almadım da şöyle olmadı da bilmem ne..." bir sürü laf.

Hac vazifeni yaptın mı?

"Daha yapmadım. Çocuğu evlendirmedim de bilmem ne de..."

Ama renkli televizyon oldu mu hepsi gitti Avrupa'ya paraların... Hepsi gitti. Altın maltın kalmadı. İlgililer boşuna yerli finansman kaynağı aramasın; gitti.

Heleketi'r-ricâlü hîne etâeti'n-nisâ'.

Ebû Bekir radıyallahu anh'ten Taberânî ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmiş. Kısa bir hadîs-i şerîf, herkesin hatırında kalır.

Heleketi'r-ricâlü. "Erkekler helâk oldular." Hîne etâeti'n-nisâ'. "Kadınlara itaat ettikleri zaman."

"Kadınlara itaat ettikleri zaman erkekler helâk oldular."

"Helak oldu belle" demek o. İtaat ederlerse onları helâk olmuş bil.

Neden?

Kadınların hiç akıllısı uslusu yok mudur?

Vardır ama ne kadar azdır... Kadın yüzük ister, küpe ister, entari ister, fistan ister, bir tane daha ister, bir tane daha... Biz de isteriz, erkekler de ondan aşağı kalmaz ama kadının zevk tarafı, keyif tarafı, nefis tarafı kuvvetli, yaratılış icabı öyle, kuvvetli. Öyle kuvvetli olduğu için hep -yeni modern tabirle- duygusal dediğimiz o tarafa doğru çalışır. "Şunu da alalım, hadi bunu da yapalım..."

Erkek Allah'ın rızasını düşünecek, ona göre hareket edecek.

Bak deminki meseleye bağlandı. Hanım der ki;

"Efendi, renkli televizyonu alalım."

"Hadi bak, almayalım."

Ötekisi ilk önce biraz nazlanıyor ama içinden de nefis kadın tarafında, o da onu destekler. Yine almayalım.

"Ama efendi işte çocuklar akşam oldu mu komşunun evine gidiyorlar, gitmesi daha mı iyi? Ne yaptığını bilmiyoruz, burada dursun da burada gözümüzün önünde seyretsin."

Nasıl bahaneler bulurlar, avukatlar bulamaz. Avukatların bulamadığı bahaneleri bulurlar. Ötekisi de zaten içi yenik, nefis içeride düşman, o[nun] da yavaşça hayır demesi yavaşlar. Evvelce "Hayır!" demişse sonra "hayır hayır" ondan sonra "eh eh" der, alındığı zaman da herkesten önce seyreder, ön sıraya geçer.

İşte bu insanın nefsi böyledir. Şeytan insanı böyle aldatır. Ondan sonra da bir sürü pişmanlıklar olur.

Bu devrin hakiki müslümanını, nefsine hâkim olan insanını anlamak için çok uzun öyle imtihana lüzum yok. Dervişleri halvetlere sokarlarmış, uzun meşakkâtli işler yaptırtırlarmış. Fıs fıs fıs kulağına, kısaca soracasın:

"Evinde televizyon var mı yok mu?"

"Yok" diyorsa iyi derviş, tamam, ayır bu tarafa. "Var" diyorsa Allah ıslah etsin, Allah akıl fikir versin, Allah kurtarsın.

Helummû ilâ hâzâ resûli rabbi'l-âlemîne. Cibrîlu nefese fî rûî enne nefsen len temûte hattâ testekmile rızkahâ ve in ebta'e anhâ. Fe'ttekullâhe ve ecmilû fi't-talebi ve lâ yahmilennekümü'stibtâu'r-rızki en te'huzûhu bi-ma'siyetillâhi fe-inna'llâhe lâ yünâlu mâ indehû illâ bi-tâatihî.

Huzeyfetübnü'l-Yemân hazretlerinden rivayet edilmiş. Neseî'de mevcut bir hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Helummû ilâ hâzâ resûli rabbi'l-âlemîne. "Buraya gelin. Rabbü'l-âlemîn'den bana gelen elçi Cebrail..." Cibrîlu nefese fî rûî. "Benim içime ilham etti ki, Cebrail vahyetti ki, bildirdi ki..."

Enne nefsen len temûte hattâ testekmile rızkahâ. "Bir kişi, bir nefis rızkını tamamen alıp işini, nasibi olan rızkını tamamen yemeden ölmeyecek."

Nasibi neyse ille o kadar nasibini yiyecek, görecek de ondan sonra ölecek.

"'Nasibini tamamlamadan ölmek yok.' diye Cebrail bana geldi, bildirdi."

Ve in ebta'e anhâ. "Bu rızk kendisinden biraz gecikse bile yazılı olduğu için muhakkak gelecek."

O rızk ona... Allah tarafından "Bu kulum bugün yarım kilo kaymak yiyecek." diye yazılmışsa o kaymak ona gelecek. Muhakkak gelecek. Gelmeden insan ölmez. Yazıldığı için gelmeden ölmek yok.

Fe'ttekullâhe ve ecmilû fi't-talebi. "Madem hakikat budur, o halde Allah'tan korkun, rızkı isteme yolunda günaha sapmayın." diyor Peygamber Efendimiz.

Madem ki rızkı neyse insana muhakkak gelecek, o halde Allah'tan korkun da haram yola kaymayın. Nasıl olsa gelecek. Merak etme ya, gidip ille kaymakçının camına bir taş vurup da oradan çalmak gerekmez; şurada dursan o kaymak sana bir tabakla gelecek, yazılmış. Onun için Allah'tan korkun, rızkınızı isteme yolunu güzel yoldan sağlayın.

Ya güzel yoldan olur ya kötü yoldan. Güzel yoldan sağlarsanız günaha girmezsiniz, sevap kazanırsınız, rahat edersiniz. Haram yoldan sağlarsanız size yine aynı rızık gelir ama o zaman haram olur, günah olur, cezası olur, burnundan fitil fitil gelir.

Ve lâ yahmilennekümü'stibtâu'r-rızki. "Rızkın gecikmiş gibi gelmesi..." En te'huzûhu bi-ma'siyetillâhi. "Allah'a isyan yolundan onu almaya sizi sevk etmesin."

"Biraz gecikti, karnım acıkmaya başladı, rızık nerede kaldı? Gelmeyecek galiba, haramdan sağlayayım..." diye harama dalmayın. O gecikmedi de sana öyle acelenden geliveriyor. "Onu öyle biraz gecikmiş gibi görmen günah yoluna, günaha saparak elde etmeye seni sevk etmesin." diyor Peygamber Efendimiz.

Fe-inna'llâhe lâ yünâlu mâ indehû illâ bi-tâatihî. "Çünkü Allah'ın ecri sevabına, huzur-u Rabbi'l-izzette mevcut nimetlere, Allah'a ancak itaat ederek kavuşulur."

Yoksa günahlara saptı mı insan, âhiret sevaplarından mahrum kalır.

Muhterem kardeşlerim!

Bu hadîs-i şerîf ve başka hadîs-i şerîfler bize çok kesin olarak bildiriyor ki;

Allahu Teâlâ hazretleri rızkı, herkesin nasibini yazmıştır: "Bu şunları yiyecek, bunları yiyecek, şunlara sahip olacak, bunlara sahip olacak." diye o yazılan rızık gelecek. O bakımdan telaşlanmayın. Harama sapmayın.

"Çalışmadan duralım mı?"

"Hayır, çalışın." diyor, Allahu Teâlâ hazretleri. Çalışın, gayret sarf edin, helal yoldan çalışın, bekleyin, az oldu çok oldu, o zaten sana ne yapsan o kadar olacak. Ne kadar uğraşsan o kadar olacak. Bu kader. Kadere inanıyoruz ya, Allah'ın kaderine. O onun bir parçası olarak sana o kadarı nasipmiş, o gelecek. Ne yapsan öyle olacaktı. Helaline bakacaksın. Helal yoldan kazanmaya bakacaksın. Harama kaymayacaksın.

"Şu kadar haram şey alırsam, şu kadar teşebbüs yaparsam şöyle çok daha fazla para kazanırım."

Hayır! Çok daha fazla günah kazanırsın ama rızkın değişmez.

Onun için rızkı isteyişte güzel yolu seçmeye çalışmak lazım.

Her zaman söylediğim bir hadiseyi burada yine nakledivereyim. Birkaç defa daha anlattım ama güzel bir şey, bu mânayı çok güzel ifade ediyor.

Hz. Ali Efendimiz namaz kılacakmış. Kufe mescidine giriyor. Atını bağlayacak bir yer bulamadığı için oradaki adama diyor ki;

"Tut şunun dizgininden, biz namaz kılalım, çıkıncaya kadar atıma bakıver."

İçeri giriyor. Namazı kılıyorlar. Yanındaki maiyetiyle beraber dışarı çıkarken de kesesinden avucuna diyelim ki beş dirhem çıkartıyor, atı tutuveren adama vermek için hazırlık yapıyor. Ama dışarı çıkıyor, bakıyor ki adam yok, at da yok... Biraz daha bakıyorlar; at ileride, tamam atı çalmamış ama atın yanına gidiyorlar, atın dizginini çalmış. Atın dizgini yok, dizginini sıyırmış, ağzından kafasından almış götürmüş. Demek güzel bir dizgin takımıydı, götürmüş.

Hz. Ali Efendimiz maiyetindeki adama:

"E hadi git, bir başka dizgin al." diyor.

O da gidiyor, dolaşıyor, biraz sonra elinde bir dizgin sallayarak geliyor. Atın başına takacaklar, bakıyorlar ki eski dizgin.

"Nereden buldun?"

"Satın aldım." diyor. Adam götürmüş satmış.

"Ben de çarşıda dizgin ararken aynı dizgini gördüm, 'A! Bu bizim dizgin!' dedim."

"Az önce bir adam getirdi, bana beş dirheme sattı." deyince o da beş dirhemi vermiş, almış.

Bunun üzerine Hz. Ali Efendimiz diyor ki;

"Ey cemaat!"

Etrafı kalabalık, meraklı, toplanmış.

"İbret alın şu olan hadiseden: Ben bu adama beş dirhem vermek için camiden çıkarken avucuma hazırlamıştım, bahşiş verecektim, beş dirhem kendisine gelecekti. Ama acele etti, dizgini çaldı, dizgin takımını götürdü, sattı. Kaç para aldı? Yine beş dirhem aldı. Demek ki rızkı değişmedi. Ama bekleseydi helalden alacaktı, beklemedi haramdan aldı."

Hz. Ali Efendimiz'in kesesine dönelim. Hz. Ali Efendimiz'in kesesinden beş dirhem bahşiş olarak çıkacaktı. Bahşiş olarak hazırladı ama bu sefer dükkâncıya gitti. Dükkâncının kesesine bakalım. Dükkâncının kesesi alırken beş dirhem verdi, ondan sonra çalma olduğunu anlayınca beş dirhem aldı. Orada bir şey değişmedi, yani hiç değişen bir şey yok. Sadece öteki adamın edepsizliğinden kazandığı günah var, başka bir şey yok.

Her hadiseyi buna kıyas edin. Hak yoldan, doğru yoldan, helal yoldan elde etmeye bakın. Bu hadise kulağınıza küpe olsun, hadîs-i şerîfin izahı olarak hatırınızda iyi kalsın. Helalden kazanmaya bakın.

Haramdan kazanırsanız ne olur?

Burnunuzdan fitil fitil gelir. Kanser olursunuz, hasta olursunuz, çocuğunuz arsız olur, yüzsüz olur, âsi olur, söz dinlemez, arabanız kaza yapar, malınız denizde batar, alacağınızı alamazsınız; yine sizden çıkar.

Kesede bir değişiklik olmaz. Haberiniz olsun. Haramdan alırsınız, yine kesenin öbür tarafından çıkar, haramdan aldığınızın vebali yanınıza kalır. Çektiğiniz öteki şeyler kâr kalır.

Onun için Allah'ın Resûlü'nün buyurduğuna dikkat edin; "Cebrail geldi benim içime bunu, bu bilgiyi ilham eyledi, vahyeyledi. İnsan rızkını tamamlamadan ölmeyecek, biraz gecikmeli bile olsa rızkını alacak. O halde Allah'tan korkun da rızkı isteyişte güzel yolu seçin. Ve onu biraz gecikti diye sanmanız onu günah yoldan kazanmaya sizi sevk etmesin. Çünkü Allahu Teâlâ hazretlerinin indindeki büyük mükâfatlara isyan ederek ulaşılmaz. Allah'a itaat ederek hak yolda yürüyerek takvâya sahip olarak ulaşılır." diyor.

Cenneti istiyor muyuz?

İstemez miyiz, bayılıp ayılıp duruyoruz. Cenneti istiyoruz. Cennete gitmenin yolu helal yemektir. Çünkü bir insan haram yedi mi o haramdan vücudunda mutlaka bir et hâsıl olur. O ete de mutlaka cehennem ateşi yakışır. Onu o cehennem ateşi temizler. Sonra;

"Bir insan bir haram lokma yedi mi kırk sabah ibadeti kabul olmaz." diyor Peygamber Efendimiz.

Namazlar da boşa gitmeye başlar. Kılıyorum der, zaten bir zaman gelir, namazdan da soğur. Kabul de olmaz.

O bakımdan bu işin püf noktası, ince noktası, esrarlı noktası helal lokma yemektir.

"Bu iş" dediğim ne?

Takvâ yolu. Allah'ın nimetine, iltifatına mazhar olmak.

Allah'ın sevgili kulu olmanın püf noktası, sırrı, anahtarı helal lokma yemektir. Helal lokma yemeden öyle Allah'ın sevgili kulu olunmaz. İyi derviş olunmaz. İyi hoca olunmaz. İyi adam olunmaz. Hayırlı evlat olunmaz. Bu iş böyle gider.

Vallâhi mâ zâle'ş-şeytânu ye'külü meahû hattâ semmâ felem yebka fî batnihî şey'ün illâ kâehû.

Bu hadîs-i şerîf Ahmed b. Hanbel'de var, yani Hanbelî mezhebinin kurucusu. Müslim'de var. Ebû Davud'da var, Neseî'de var. Dârekutnî'de var. Taberânî'de var. Müstedrek'te var. Gümüşhaneli Hocamız çok kaynaklarını sıralamış ki sağlam bir hadîs-i şerîf olduğunu bilsin.

Niye?

Çünkü bu görünmeyen bir şey olduğu için insanlar "Acaba?" diye tereddüt eder, "Acaba hurafe mi?" diye düşünüverir. Hurafe olmadığını, gerçekten kitaplarımızda yazılı olduğunu bilsin diye kaynaklarını iki satır, uzun boylu sıralamış.

Diyor ki Peygamber Efendimiz, yemin ediyor;

Vallâhi mâ zâle'ş-şeytânu ye'külü meahû. "Vallâhi şeytan onunla boyuna yiyip duruyordu." Hattâ semmâ. "Bismillah deyinceye kadar şeytan onunla beraber yiyordu. Bismillah dediği zaman, şeytanın karnında hiçbir şey kalmadı hepsini tekrar çıkarttı kustu." diyor.

Bu hadise ne zaman olmuş?

Enne racülen ekele inne'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem. Adamın birisi, müslümanlardan birisi Peygamber Efendimiz'in zamanında Efendimiz'in karşısında, huzurunda bir şeyler yiyormuş. Uzağında, yakınında neyse, onun gördüğü bir yerde bir şeyler yiyormuş.

Felem yusemmi. Yemesine Bismillâhirrahmânirrahîm demeden başlamış.

Mesela elinde belki hurma vardı, belki başka bir çörek vardı, börek vardı, ekmek parçası vardı... Onlar kavrulmuş buğday filan yerlermiş, hani bizim leblebi yediğimiz gibi...

Bismillah demeden yemeğe başlamış, sonuna kadar böyle gitmiş. Sonunda Bismillâhi evvelehû ve âhirehû demiş, o sahabinin aklı başına gelmiş.

Allah şefaatine erdirsin. Onlar kıymetli insanlar.

Bu sefer orada aklı başına gelmiş, demiş ki;

Bismillâhi. "Allah'ın adıyla." Evvelehû ve âhirehû. "Evveli için de âhiri için de."

Tam başlangıcında unuttuğu için "Başı için de sonu için de bismillah." deyince o zaman şeytan ne yediyse hepsini çıkartmış.

Şeytan onun rızkına ortak oluyor.

Başka hadîs-i şerîflerde okuduk ki şeytan insanın yemeğine, sofrasına oturur, yemeğine ortak olur, Allah etmesin, karısına ortak olurmuş.

Onun için her işimizi besmeleyle yapacağız. Her işi besmeleyle yapacak ki şeytan ortak olmasın, sokulmasın. Hatta sahabe soruyor:

"Yâ Resûlallah! Şeytanın evladıyla kendi evladımızı nasıl ayıracağız? Bu hanımdan bir çocuk oldu; şeytanın çocuğu mu senin çocuğun mu, nasıl ayıracağız?"

"İşte o yüzsüzlüğünden anlaşılır." diyor. Arlanması utanması yoktur diye.

Onun için her şey imanda, her şey güzel ahlâkta... İman ve güzel ahlâk olmazsa insanlar insan olamaz. Evlatlar evlat olmaz. Aileler mutlu olamaz. Cemiyetler yükselemez. Milletler kuvvetli olamaz. İşin aslı bu. Uğraşırlar...

"Efendim ben yirminci yüzyılda yaşıyorum, atom fiziği biliyorum, elektronik biliyorum, bilgisayar kullanıyorum..."

Ne yaparsan yap. Bunları bilmediğin zaman şeytandan bir çocuk olur, babasının burnundan fitil fitil getirir. "Ya bu benim evladım; tövbe yâ Rabbi, ne biçim şey böyle!" "İllallah!" der. Her gün bir rezaletinin haberi gelir. Her gün bir komşudan bir [şikâyet] gelir.

Besmele ne demek?

"Ben bu işe Allah'ın adıyla başlıyorum." demek.

O ne demek?

"Ben bu işi Allah'ın rızasına uygun yapmaya çalışıyorum. Allah'ın rızasına uygun olduğu için yapıyorum." demek.

İnsan niyetini, hayatını, memâtını, hareketini, sekenâtını, her işini hep Allah için yapacak. Aldığını Allah için alacak, verdiğini Allah için verecek, sevdiğini Allah için sevecek, kızdığına Allah için kızacak. Her işi ilâhî olacak, Allah için olacak. O da besmeleyle tahakkuk ediyor.

"E hocam bir insan, peki günahlı bir işi besmeleyle çekerse..."

Allah'la alay etmiş olur.

Bismilllâhirrahmânirrahîm diyor, içki içiyor. Alay etmiş olur, çok korkunç günaha girer.

İyi şeye besmele çekilir, kötü şeye çekilmez. Kötü olduğunu anlayınca besmele çekilmeyince oradan kendisini geri çeker.

Muhterem kardeşlerim!

O bakımdan aklınızı başınıza toplayın. Şuurunuzu uyanık tutun, gaflete düşmeyin. Bu şeytan çok kurnaz bir kandırıcıdır.

Çünkü Hz. Âdem atamız zamanından beri profesyonel mesleği bu; kandırmak. Gelir kandırır. Sen daha toy bir insansın, o gelir seni doksan kere kandırır. Allah'a sığınacaksın, besmele çekeceksin, Eûzübillâhimineşşeytânirracîm diyeceksin, Bismillâhirrahmânirrahîm diyeceksin, yaptığın işi şuurla yapacaksın. Aldatır. Kimisini hak yoldan gösterir aldatır, kimisini sağdan gelir aldatır, kimisini soldan gelir aldatır. Kimisinin ardından vesvese verir, kimisinin dobra dobra yüzünden "Şu günahı yap!" diye her birini bir türlü aldatır.

İnsanların çoğu ona taparlar, kulluk ederler. Nefse kulluk ederler. Dünyaya kulluk ederler. Şeytana kulluk ederler. Bu etrafta gördüğün bir sürü insan şeytanın avanesidir, yardımcısıdır.

Şeyâtine'l-insi ve'l-cinni. İnsanların da şeytanları var. Kur'ân-ı Kerîm öyle bildiriyor. Cinlerin de şeytanları var. İnsanların da şeytanları var.

Allah bizi rahmânî kimselerle beraber eylesin. Şeytanlardan, şeytânîlerden hıfz eylesin.

Vallâhi lekad sebeka ilâ cennâti adnin akvâmun mâ kânû eksere'n-nâsi salâten ve lâ sıyâmen ve le'timâren velâkinnehüm akalû ani'llâhi mevâdıahû fe-vecilet kulûbuhum vatmaennet ileyhi'n-nüfûsu ve haşeat minhümü'l-cevârihu fe-fâkû'l-hâlîkate bi-tîbi'l-menzileti ve bi-hüsni'd-dereceti inde'n-nâsi ve inda'llâhi fi'l-âhireti.

Burada Peygamber Efendimiz yine yeminle başlamış.

'Vav' ile başlayan hadislere geçtik. Bu ikinci hadis.

"Vallâhi, Allah'a and olsun ki, yemin ederim ki..." diyor Peygamber Efendimiz;

Lekad sebeka ilâ cennâti adnin akvâmun. "Adn cennetlerine, Cennât-i Adn'e birçok topluluklar, kavimler hızlı hızlı önden gittiler." Mâ kânû eksere'n-nâsi salâten ve lâ sıyâmen ve le'timâren. "Ama bu adamlar namazca çok, oruçça çok, hac ve umrece çok insanlar olmadıkları halde Cennât-i Adn'e koşturup gittiler. Herkesten evvel gittiler."

Namazı çok olduğundan değil, orucu çok olduğundan değil, umreye çok gittiğinden değil. Herkesten evvel giden bu insanların namaz çokluğuyla, oruç çokluğuyla, hac umre çokluğuyla değil bu muvaffakiyetleri, bu yüksek derecelere herkesten evvel gitmeleri...

Velâkinnehüm.

"Neden bu dereceyi elde ettiler?"

Akalû ani'llâhi mevâdıahû. "Allah'ın hududunu, emirlerini yasaklarını, koyduğu ahkâmın yerlerini bildiler."

"Rabbimiz şunu sever, şuna gazap eder. Şunu ister, bunu istemez."

Bunu şuurları sezdi, anladı. Şuurlu, uyanık insanlar; sezdiler, anladılar.

Fe-vecilet kulûbuhum. "Allah'ın sevgisiyle, Allah'a hürmet ile gönülleri titredi."

Vatmaennet ileyhi'n-nüfûsu. "Gönüller, kalpler, nefisler huzura, sükuna kavuştu."

O idrakliğin yüceliği dolayısıyla o öyle ilâhî sükûna erdiler.

Ve haşeat minhümü'l-cevârihu. "Ve âzâları huşû sahibi oldu."

Hiçbir âzası Allah'a âsi gelmiyor.

Mâ zâğe'l-basaru ve mâ tağâ. buyrulduğu gibi göz harama bakmıyor. El harama uzanmıyor. Kulak haramı dinlemiyor. Dil yalanı dolanı, haramı söylemiyor. Her âzâ huşû sahibi.

Fe-fâkû'l-hâlîkate bi-tîbi'l-menzileti. "Böylece halkta yüksek güzel mevki kazanmak suretiyle üstünleştiler."

Ve bi-hüsni'd-dereceti inde'n-nâsi ve inda'llâhi fi'l-âhireti. "Ve derece bakımından da insanların arasında da Allah âhirette de Allah indinde yükseldiler."

Bu hadîs-i şerîfin bu kadar sözünden anladığımız şu ki;

İnsanları yüksek derecelere çıkartan idrakleri ve şuurlarındaki sezgilerindeki inceliktir. Yoksa şuuru eksik olduğu zaman, çok oruç tutmuş, çok namaz kılmış, çok umreye gitmiş, yeterli olmuyor. Eğer Rabbinin huzurunda kulluğunu iyi bilir, Allah'ın emirlerini yasaklarını, dinin inceliklerini iyi kavrarsa o zaman insanların hepsinden daha üstün oluyor.

Buna "kalite" derler.

Şimdi mâlum:

"Ne imal ediyorsun?"

"Efendim bin tane kürek sopası imal ediyorum."

"Kaç para eder?"

"Yetmiş beşer liradan şu kadar para eder."

Öteki adama gidiyorsun;

"Sen ne yapıyorsun?"

"Hocam ben tesbih tanesi yapıyorum."

Cırt, cırt, cırt... Bir tesbih tanesi yapıyor, kuka tesbih, o bin tane kazma sapı sopasından çok daha fazla para ediyor. Kaliteli iş yapıyor. Miktar...

Mesela bazen bin tane bir şey, öbür tarafta bir taneye denk gelmez. "Kalitesiz, değersiz bir şey" deriz. Kalitenin güzelliği sayıyı yener.

O halde namazın, orucun, haccın, umrenin sayı olarak çokluğuna bakma;

"Dokuz defa hacca gittim, on defa umreye gittim, şu günde şu kadar rekât namaz kılarım... Bir yılda şu kadar ay, şu kadar oruç tutarım..."

Ama şuurun nasıl? Yaptığın ibadetlerin kalitesi nasıl? Senin anlayışın nasıl? Allah'ın rızasına uygun mu?

Çünkü bazı insan "dam üstünde saksağan vur beline kazmayı" gibi acayip tipte oluyor; başına siyah fötrü geçiriyor, boynuna kıravatı takıyor, sakalını uzatmış, eline papaz bastonunu almış... İnsan tipine bakıyor; "Acaba selâm versem mi vermesem mi? Papaz mı hacı mı?"

Tipine bakıyor, şaşırıyor. Çünkü olabilir, bakarsın Kadıköy tarafına giden papazdır, o da mümkün. Tipinden hiç belli değil.

Şuuru eksik. Evine gidiyorsun öyle, hanımına bakıyorsun öyle, çocuğuna bakıyorsun öyle, işine bakıyorsun...

Muamele, iş çok önemli. Adam çok namaz kılıyor, çok oruç tutuyor; işi nasıl? Beraber bir iş yaptın mı? Sözüne sadık mı? İşi dürüst mü? Hilesiz mi?

İşte insanı kaliteli müslüman yapan onlar. Onlara dikkat etmediğin zaman kıymeti yok. Onlara dikkat edenler ince, zarif, kâmil müslüman. Onlar yükseliyorlar. Dikkat etmeyenler, konuş bakalım, uğraş bakalım, yerinde say bakalım... Rap rap rap rap rap ses geliyor, tabur olduğu yerde duruyor.

Neden?

"Yerinde say." demiş.

Ses geliyor, ayaklar vuruyor, bir şey yapıyor ama yerinde sayıyor, ileriye gitmiyor.

Onun için Allah bize bir kere dinimizi iyi anlamak nasip etsin. İlim nasip etsin. Ondan sonra da edep nasip etsin. Şuur nasip etsin. Rabbimiz'in rubûbiyetini iyi anlayalım, kendimizin kulluğumuzu, ubûdiyetimizi iyi anlayalım. Ölçülü, ârif, zarif, güzel kulluk edelim.

Vallâhi lâ taktesimu veresetî ba'dî dînâren mâ terektü min şey'in ba'de nafakati nisâî ve mü'neti âmilî fe-hüve sadakatün.

Bu yeni hadîs-i şerîfinde Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

Vallâhi. "Allah'a and olsun ki." Lâ taktesimu veresetî ba'dî dînâren. "Ben vefat ettikten sonra arkamdaki varislerim dinar dirhem, para pul miras bölüşmeyecekler. Arkada para pul bırakmadım. Öyle bir şey bırakmadım."

Mâ terektü min şey'in ba'de nafakati nisâî. "Hanımlarımın nafakasından başka geride ne bıraktıysam..." Ve mü'neti âmilî. "Hizmetçimin, vazifelimin, emeğinin karşılığında, karşılığı olarak, onlara ayrılmak şartıyla, onlardan başka ne bıraktıysam..." Fe-hüve sadakatün. "Gerisi sadakadır. Beytülmâlindir. Zekâttır. Ümmet-i Muhammed'in hizmetinedir."

Peygamberler mal mülk miras bırakmazlar. Peygamber Efendimiz âhirete böyle göçtü. Peygamber Efendimiz arkasında bırakmadı, bıraktığı şeyleri de Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz beytülmâle aldı. Yani Peygamber Efendimiz zevcât-ı tâhirâtının -bu hadîs-i şerîfe göre - nafakasının dışında mal vesaire mülk olarak bırakmadı.

Allah bizlere yolunda malımızla canımızla çalışmayı nasip etsin. Efendimiz bırakmadı, biriktirmedi; biz de hayra sarf etmezsek ne olacak, nasıl olacak? Maldan vazgeçmek de çok zor... Öyle tatlı ki mal "canın yongası" demişler.

Ne demek?

"Canımı al, malımı alma!" diyor adam. Canının almasına razı, malını [vermiyor.]

Bırakmak çok zor ama işte imtihan orada; hak yolda bırakılacak.

Yalnız okuduğum hadislerden bir teselli noktası söyleyeyim kardeşlerim;

Âhir zamanda müslümanın biraz paraya ihtiyacı olacak. Yani başkalarına muhtaç olmayacak kadar biraz biriktirmesi olacak ama vazifeleri yapacak. Zekât vazifesi, sadaka vazifesi, hizmet vazifesi, cihat vazifesi yine yapacak. Başkasına muhtaç olmayacak kadar helalinden kazandığından biraz yanına [bırakabilir.]

Biz onlarla boy ölçüşemeyiz. Ölçüşsek Allah yine bırakmaz ama öyle bir müsadede var.

Vallâhi me'd-dünyâ fi'l-âhireti illâ misle mâ yec'alü ehadüküm isbeahû hâzihî fi'l-yevmi fe'l-yenzur bime yerciu.

Bu da Ahmed b. Hanbel, Müslim ve İbn Mâce'de var. Daha başka kaynaklarda var.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Vallâhi. "Yeminle olsun ki..."

Bu hadîs-i şerîfler her şeyi yeminle anlatıyor. "Bu sözler hakikattir, bu hakikate iyice aklınızı toplayın." demek.

"Vallâhi, and olsun, yemin olsun ki dünya, âhirete nazaran sizden birinizin parmağını denize sokup çıkarması gibidir. Baksın artık, parmağı ne kadar suyla döner..."

Bir insan parmağını denizin kenarına gitti, suyun içine bir soktu bir çıkartı, denizden ne kadar var parmağının üzerinde?

Birazcık ıslaklık var. Damlayan, işte şu kadarcık su.

Deniz ne kadar?

Deniz uçsuz bucaksız.

İşte dünya o uçsuz bucaksız denize göre şu parmaktaki ıslaklık gibidir.

Âhiret derya gibidir. Dünya şu parmaktaki ıslaklık gibidir.

İnsanların çoğu dünyaya tamah ediyor da âhireti harap ediyor. Bu parmak ıslaklığı kadar az meta için birbirini yiyorlar, birbirlerini öldürüyorlar, birbirlerine kıyıyorlar. Ne kardeşlik kalıyor, ne insanlık kalıyor, ne Müslümanlık kalıyor. Hırs, hırs, hırs, hırs... Âhiretler mahvolup gidiyor.

Şimdi beni affetsin, kusurlu olabilirim, Allahu Teâlâ hazretleri hata ettirmesin, kabahat ettirmesin. Geçen gün İran reisicumhuru Hamaney açıklama yapıyor;

"Bizim Irak'ın topraklarında gözümüz yok."

Saddam devrilsin be mübarek adam... Madem topraklarında gözün yok, 5-6 senedir bu kadar insancıklar ölüyor... Benim aklım almıyor. Herhalde biraz safcayım, aklım küçük, anlayamıyorum. Madem toprağında gözün yok, yahu kesiverin şu [savaşı!]. Şu harbe darbe giden paralar müslümanların yerlerinin, yurtlarının, canlarının, mallarının tamirine, imarına gitsin.

Mesela bu harp olmadan önce, bizim hocalarımızdan [öğrendiğimiz]; "Kavga iki taraf istediği zaman olur." diyor. Bizim hocalarımız "Bir taraf istemezse kavga olmaz." derdi. Misal verirdi:

Adamın birisi hamama gitmiş. Evlerde eskiden banyo filan yok, hamama gitmiş. Bir kabadayı da peşinden gitmiş. Ama kabadayıya;

"Bu çok iyi, çok güzel huylu bir adamdır." demişler.

"Ben onun güzel huyluluğunu size gösteririm. Ben onu nasıl baştan çıkartırım bak..." demiş.

Arkasından hamama gitmiş. Tabii adam peştemalli filan, gitmiş bir kurnanın başında, tası var, lifi var, kesesi var, sabunu var; tam yıkanacak, kabadayı dikilmiş başına;

"Kalk buradan, bu kurnada ben yıkanacağım." demiş.

"Peki."

Tasını tarağını toplamış, hani tabirde var ya; "Tası tarağı toplayıp gitmek." Tası tarağı toplamış, öbür kurnanın başına gitmiş. Hamamda bir tane kurna yok ki! Öbür kurnanın başına... Biraz sonra oradan kalkmış, oraya gelmiş bu sefer, yine;

"Kalk buradan! Orasını beğenmedim, burada yıkanacağım."

"Peki." demiş yine tası tarağı almış, öbür tarafa...

Bu sefer yine oraya gitmiş;

"Orası da güzel değilmiş, burasının suyu daha çok, buraya geleceğim."

"Peki." demiş.

Bakmış ki adam bir [itiraz etmeyecek];

Yahu" demiş, "özür dilerim, sen hakikaten güzel huyluymuşsun." demiş.

Bir taraf istemeyince -yüzde doksan, tabii istisnaları vardır- kavga olmaz. Veyahut sulh olmak isteyince işler düzelebilir.

"Bize çok haksızlık etti, şöyle oldu, böyle oldu..."

Ne olurdu haksızlığa "Allah âhirette senin cezanı versin, belanı versin de şu müslümanlar bu işe bu kadar devam etmesinler." denseydi de bu savaş bu kadar devam etmeseydi de, bu kardeşlerimiz bu kadar ölmeseydi de bu mallar bu kadar gitmeseydi...

Zarar ortada da elde ne kâr var? Nereye varacak işler?

Artık hepimizin gözünde olduğu için... Beni Iraklılar da affetsin, İranlılar da affetsin, onu veya bunu sevenler de affetsin. Müslümanların umumiyetle işleri böyle. Türkiye içinde de böyle, hep birbirleriyle çekişmek, çatışmak, uğraşmak, didişmek, fırka fırka olmuşlar, grup grup olmuşlar, her biri bir yol tutturmuş...

Küllü hizbin bimâ ledeyhim ferihûn. "Herkes kendisini en doğru sayıyor."

Hatta [ötekileri] kâfirlikle itham ediyor. Müslüman o da ama "O kâfir!" diyor.

Neden kâfir olmuş?

Şöyle de, böyle de, bilmem ne de...

O ona "münafık" diyor, o ona bilmem ne diyor...

Olmaz. Müslümanların yekvücut olması lazım. Müslümanların muhabbeti olması lazım. Müslümanların birbirlerini affedici olması lazım. Varsa bile kusurunu bağışlayıcı olması lazım. Müslümanın müslümana zarar vermemesi, hayrına çalışması, koşturması lazım.

Ama bunların hepsinin olması için de insanın vicdan sahibi, has, hakiki, hâlis müslüman olması lazım.

Allah bize o hakiki imanı nasip eylesin.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı