M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 480.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Muhterem cemaat-i müslimîn!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretleri dünya ve âhiretin hayırlarına sizleri ve bizleri nâil eylesin.

Peygamberimiz Efendimiz, rehberimiz, numûne-i imtisâlimiz, efdalü'l-beşer Muhammed-i Mustafa aleyhi efdalü's-salavât ve ekmelü't-tahiyyât ve't-teslîmât hazretlerinin mübarek nasihatlerinden, hadislerinden bir demet okuyup izah etmek üzere toplandık.

Râmûzül-ehâdîs kitabının 480. sayfasındadır. Metnini merak edenler oraya bakarlar, istifade ederler. Bu sayfanın dokuzuncu hadîs-i şerîfi; Buhârî'de, Müslim'de ve çok kaynaklarda Abdullah b. Mes'ûd radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyorlar ki;

Lâ hasede illâ fi'sneteyni. "Haset yoktur, hiç haset etmek yoktur, kıskanmak yoktur. Ama iki kimse haset edilir, kıskanılır, imrenilir. İki kimseye gıpta olunur."

Bir: Raculin âtâhu'llâhu mâlen fe-selletahû alâ heleketihî. "Bir adam ki Allah kendisine varlık vermiş, mal nasip etmiştir, parası pulu vardır ve bunu ihtiyaç sahibi olan kimselere dağıtıyor ve onların ihtiyaçlarını gideriyor, malını hak yolda sarf ediyor."

İkincisi: Ve raculin âtâhu'llâhu'l-hikmete. "Allah kendisine ilim, hikmet, bilgi, mârifetullah vermiştir..."

Kur'ân-ı Kerîm'i bilmektedir, Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine vâkıftır, fıkıh bilmektedir, Allah'ın yolunu bilmektedir, ilim sahibidir, hikmet sahibidir...

"O da bunun gereğince hükmediyor, hareket ediyor."

İlminin icabı neyse onu yapıyor. İlmiyle amel ediyor, ilmiyle kendi tatbik ediyor, ilminin kendisini götürdüğü zarurî neticeleri üzerinde görüyoruz. Tamam; bu alim, alimin şânı da budur. Alim böyle yapar. Öyle yapıyor.

Ve yuallimuhâ. Bu ilmi kendinden sonrakilere, gençlere ve öğrenmek isteyenlere de öğretiyor.

Bu iki kimseye gıpta edilir, haset edilir.

Muhterem kardeşlerim!

Bunların ikisi de varlıktır. Birisi maddî varlık, ötekisi mânevî varlık olmuş oluyor.

İlk önce şu derhal meydana çıkıyor, anlaşılıyor ki, demek ki varlığından insan başkasına verecek, başkasını istifade ettirecek.

"Rabbenâ hep bana! Hepsini bana ver yâ Rabbi; başka kimseye verme!"

Bedevînin birisi Peygamber Efendimiz'in meclisine gelmiş. Orada namaz kılmış, dua etmiş, elini açmış;

"Yâ Rabbi! Beni ve Muhammed'i mağfiret eyle." demiş. Başkasına bir şey yok.

Demiş ki Peygamber Efendimiz;

"Yâ filanca, sen Allah'ın rahmetini çok daralttın. Allah'ın rahmeti engin, herkese istesene."

Peygamber Efendimiz'i sevdiğinden onun adını söylüyor, bir de kendisini söylüyor; başkası yok. Yani bir ona bir ona, başkasına bir şey yok.

Böyle olmayacak. Müslüman vermeyi, faydalı olmayı, fedakârlık yapmayı öğrenecek.

İslâm'ın ruhunda bu var. İşin aslında, temelinde insanda verme duygusu olacak, fedakârlık duygusu olacak. Yoksa bencil insanlar, hâris insanlar, sırf kendisini düşünen insanlar...

Kâinatın merkezi neresi?

Nasreddin Hoca'ya sormuşlar, o da demiş ki;

"Eşeğimin ayağının bastığı yer."

Bu adamlar da diyor ki; "Kâinatın merkezi ben, başkası değil." Her şey onun etrafında çevrelenmiş. Dünyada en önemli olan kendisi, kendi menfaati. Başkası ağlasın, üzülsün, ölsün, kalsın; solda sıfır, onların karınca gibi kıymeti yok. Hep kendisi... Bu iyi bir şey değil. Bu bencillik, hodbinlik, sırf kendisini görmek. İslâm'ın ana yapısı bu değil.

İslâm'ın ana yapısı, ana mantığı, temeli başka insanların da yüzünü güldürmek, başkalarını da sevindirmek, başkalarına fedakârlık yapmak.

Nereden fedakârlık yapacağım?

Senin o kazandığın tatlı tatlı paralardan, kendi zahmet çektiğin şeylerden başkalarını istifade ettireceksin. Bu mal mülk tarzında olabilir. Harca, çıkart, elini cebine sok, biraz harca bakalım. Bak şurada zavallı adamcağızın dokuz tane çocuğu var, evi kira, maaşı bu kadar; bu nasıl geçinecek? Ne sihirdir ne kerâmet, nasıl oluyor bu iş? Biraz yardım et bakalım.

"Hocam hiç istemiyor. Giyimi de biraz muntazam..."

Zaten istemez.

Yahsebuhumu'l-câhilu ağniyâe mine't-teaffuf ta'rifuhum bi-sîmâhum lâ yes'elûne'n-nâse ilhâfâ. İffetinden, haysiyetinden, onurundan dolayı öyle davranır ki fakirliğini saklar, söylemez, istemez. Sen arayıp bulacaksın, ona vereceksin. Hem de güzel bir üslup ile vereceksin, güzel bir tarzda vereceksin.

Eski meşhur şairlerden, çok da eski değil de burada ismini söylemek istemiyorum, kim olduğunu biliyorum. Derbeder bir adam. Muhtaç, bekâr, evi perişan, yorganı yastığı leş gibidir, üstü başı kirlidir. Ama derya; ilmi var. Para versen almaz.

Bir tanesi yolda koşmuş arkasından;

"Afedersiniz efendim, siz düşürdünüz galiba, buyurun bunu alın." demiş, bir altın lira vermiş.

Adamda altın lira ne arasın; meteliğe kurşun atan bir insan, parası pulu yok. Tabii o da ârif, zarif bir kimse, şair. Altını almış;

"Bu benim düşürdüğüm para değil, sizin kalbiniz." demiş, cebine koymuş.

Çok zarif bir şekilde söylemiş.

Tabii verirken de karşı tarafın kalbini kırmamak da İslâm'ın şânındandır, zerafetindendir.

"Al bunu Hasan Efendi, bu benim zekâtım ha! Al bakalım! Hadi bakalım, hayrını gör!"

Bu kadar kalabalığa duyurdun, adamın fakirliğini perişan ettin, kıpkırmızı oldu adamcağız... Almasa evde çoluk çocuk aç, alsa perişan ettin adamı! Sessizce versene, kıyıda köşede...

"Herkes bilsin benim ağa olduğumu... Bak yeleğimin burasından burasına kösteğim var, altından; zenginim. Herkes de hayır yaptığımı bilsin."

Zaten bir şey yaptığı zaman da plaka koyar oraya; "Hacı bilmem kimin hayrâtıdır" diye.

Bu gösteriş.

Ötekisi?

Ve raculün tasaddaka bi-sadakatin fe-ahfâhâ hattâ lâ ta'leme şimâluhû mâ tunfiku yemînuhû.

Cennete girecek insanlardan, mahşerde hiç zahmet sıkıntı çekmeyecek insanlardan, Arş'ın gölgesinde sefa sürecek insanlardan bir tanesi de kim?

Öyle sadakayı gizli veriyor ki sağ elinin verdiğinden sol elinin haberi yok.

Ya bunlar yan yana, bunlar birbirini görürler. Sağ elinin yaptığı hayırdan sol elinin haberi olmayacak kadar. Böyle anlatmış Peygamber Efendimiz, ifade ediş tarzı böyle. Yani kabahat yapar gibi hayır yapıyor. Sessizce, gizlice, kimse görmeyecek gibi hayrı gizli yapıyor.

Neden?

Şöhret olmasın diye, riya olmasın diye, gösteriş olmasın diye.

Eski insanlar ne zarif insanlarmış! "Bunu siz düşürdünüz galiba, buyurun." diyor. O da anlıyor tabii; "Hayır, o benim düşürdüğüm altın değil, bu sizin kalbiniz." diyor.

İnsan malı verecek, fakirleri arayacak.

İşte geliyor Ramazan, önümüzde... Şaban'ın birinci haftası bitmek üzere.

Receb, Allah celle celâlühü'nün ayı. Şaban, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ayı. Ramazan, ümmetinin ayı. "Ne demek acaba?" Ne demek acaba? Ne demek acaba? diye düşünürüm. Ayların acaba hangisi Allah'ın değil?

Receb, Allah'ın ayı; ne demek?

Bana öyle geliyor ki; "Ey insanlar! Receb'te kendinize çekidüzen verin, günahlardan elinizi eteğinizi çekin, tevbe edin, Allah'ın dergâhına yönelin, Allah'tan afv u mağfiretini elde etmeye çalışın." demek.

Şaban'da Peygamber Efendimiz'e dikkat edin. Peygamber Efendimiz'e salât u selâm çokça getirin. Çünkü cennete götürecek yol, Peygamber Efendimiz'in yoludur. Tevbe ettin, ne yapacaksın? Peygamber Efendimiz'i gözle, izle, peşinden git, dosdoğru cennete gidersin. Salât u selâm getir, sünnetini öğren. Hadis meclisine gel, öğrendiğini tatbik et. Peygamber Efendimiz'in.

Ramazan, Ümmet-i Muhammed'in ayı. Ayların hepsi bizim ama niye Ramazan Ümmet-i Muhammed'in ayı oluyor?

Mahsulü toplama ayı. Ceplerini doldur. Çuval getir, çuvalı doldur. Ramazan'da... Receb'te tevbe etmişsen, üç ayların havasına girmişsen, günahları bırakmışsan, havâiyâtı bırakmışsan, Peygamber Efendimiz'in sünnetine uyma çizgisine yükselmişsen, artık Ramazan'ın ibadetleri de zaten gecesi gündüzü karmakarışık oluyor, Ramazan'da insanın tatlı bir kargaşa... Gece uyku uyumuyorsun, sahura kalkıyorum diye. Sabahleyin camiye koşuyorsun, aman camideki cüzü kaçırmayayım diye. Akşam; kıl babam kıl, bir sürü namaz... Yatsıda teravih, gündüz oruç... Gecesi gündüzü devamlı bir mânevî kazanç. Güldür güldür, güldür güldür sevaplar akıyor. Doldur doldurabildiğin kadar. Havuzunu doldur, ambarını doldur, çuvalını doldur, her şeyi doldur git.

İnsan Ramazan'a erer de Ramazan'ın arkasından mahrum çıkarsa gerçekten çok zavallı insanmış, çok mahrum insanmış!

Şimdiden Peygamber Efendimiz'in yoluna uyum sağlamaya çalışacağız. Kendimizi uydurmaya çalışacağız. Yani sıra Müslümanlığından kaliteli Müslümanlık seviyesine [yükseleceğiz].

Önümüzde Berat kandili var, beratımızı alacağız. Az kaldı, beratımızı alacağız.

Allah hepimize güzel huylar, güzel haller nasip eylesin.

Demek ki bu iş kesenin ağzını açmadan olmuyor. Fedakârlık yapmadan olmuyor.

"Hocam ben o paraları ne zahmetlerle kazandım. 'Havuza at' desen arkasından 'cump' diye atlarım."

Atlarsın ama işte;

Len tenâlü'l-birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn. Sevdiklerinizi Allah yolunda infak etmedikçe takvâ ehli insan seviyesine, yüksek kaliteli müslüman durumuna gelemiyorsunuz; gelinmiyor! Fedakârlık yapacaksın.

İnsanların kıymeti fedakârlığı nisbetinde ölçülür.

"Ben müslümanım."

Nereden belli?

Kılığından belli değil. Şu İngiliz, bu da bizim vatandaş. Sakal bıyık; dümdüz. Kravat yerinde. Pantolon; jilet gibi ütülü. Tavır tamamen Batılı âdâb-ı muâşereti; reveranslar, el sıkmalar vesaireler. Ayır bakalım, bil bakalım; hangisi müslüman, hangisi hıristiyan? Bilemezsin. Bir de rengi sarışınsa yandın. Yani esmerliğinden bilirsin de; "Bu bizim Anadolu tipi" dersin.

Esmer de olmadı mı, insan; "Acaba İngiliz mi? Acaba Amerikalı mı?" diye bocalar.

İnsanın dışı bir başka türlü olacak. Her hâlinde, hareketinde, davranışında imanının eseri görülecek. Ve eli de açık olacak.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem nasıl cömertti?

Deniz gibiydi. Bulut gibi... Buluttan nasıl şakır şakır şakır şakır... Say bakalım kaç tane damla?

"Hocam git işine, buluttan damla mı sayılır?"

Resûlullah'ın cömertliği mi ölçülür?

Denizin [damlaları...] Maşrapayla, al eline süt ölçmeye mahsus şeyi, bir litreyi daldır bakalım, Marmara denizi kaç litre?

Mümkün değil.

Resûlullah Efendimiz'e ganimetten altınları getiriyorlar. Yayın bir örtü yere; yayıyorlar. 'Şangır' bütün paralar yığılıyor; şöyle bir yığın. Gelene veriyor gidene veriyor, gelene veriyor gidene veriyor, gelene veriyor gidene veriyor; bir şey yok, geride bir şey bırakmıyor!

Biz olsaydık; "Dosdoğru bir yere yatıralım; şusunu alırız, busunu alırız, orasını hayır yaparız, burasını hayır yaparız..." deriz.

Hayrı akşama gecelettirmiyor, böyle veriyor.

Birisi sürüyü beğenmiş:

"Yâ Resûlallah, ne güzel sürü!"

Ganimet malı, beytülmâle gelmiş sürü. Güzel güzel koyunlar... Tüylü tüylü, sürmeli gözlü koyunlar..

"Ne güzel bir sürü!"

"Çok mu beğendin?" diyor Peygamber Efendimiz.

"E güzel bir sürü yâ Resûlallah."

"Al, hepsini al."

"Hepsini mi yâ Resûlallah?"

"Hepsini al..."

Ne olacak, Allah yine verir...

Peygamber Efendimiz'in verişi öyle. "Hepsini al." diyor.

"Hepsini mi yâ Resûlallah?"

"Hepsini al."

Hadi hepsini önüne katıp sevine sevine, artık kim bilir -Arap'ın, "ya leyli" derler- ne okudu yolda, kabilesine öyle gidiyor.

"Ne bu hâl? Sabahleyin sen kabileden tiril tiril çıktın, akşam bu sürü nereden geliyor? Tek başına yol kesmiş olsan bu kadar işi beceremezsin. Bu nereden geldi?"

"Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem fakirlikten korkmayan insanın verişiyle veriyor. O verdi." diyor.

"Ya, Allah Allah, öyle mi?.."

Bütün kabile ahâlisi gelip müslüman oluyorlar.

Bir koyuna bir müslüman değmez mi? Gelen kabile ahâlisi koyundan fazladır.

Cömertlik, sevgi cezbeder. Cömertlik insanı cennete götürür. Cimrilik cehenneme götürür.

Birisi gelmiş, bizim, Allah selamet versin, ömür versin, sıhhat versin, [Ali Yakup Cenkçiler] Hocamız'a -adı aklıma gelmedi- Bağdat'ta sormuş;

"Hocam, ben tesbihi zikri cehrî mi yapayım, zikr-i hafî mi yapayım?"

Yani "Allah Allah Allah Allah Allah... hızlı mı, yoksa içimden mi çekeyim?" diye sormuş.

O da diyor ki;

"Baktım adam zengin ama cimri -tanıyor-; sen zikri böyle yapacaksın..."

Çok hoşuma gidiyor. Her yerde anlatıyorum, her vaaz da olsa yine anlatırım. Yani para sayar gibi... Sen böyle "Allah Allah Allah Allah..." diyeceksin. Sen para vereceksin. Çünkü Allah sana mal vermiş; malı Allah yolunda sarf edeceksin.

"Hocam bugün herkes zengin, fakir yok. Kime baksan parası pulu yerinde."

Öyle değildir, nice fakir fukarâ vardır...

Kimisi kendisini astı diye geçmiş devirlerde gazetelerde yazdı. Bir haftadır çoluk çocuğu [ile] ekmeğe şerbet, şekerli su bandıra bandıra... Ondan sonra iş aramış, bulamamış, canına kıymış. O da doğru değil; intihar İslâm'da yok ama çocuklarının perişanlığından, parasızlıktan pulsuzluktan... Tabii insan aç oldu mu aklî dengesi de kaybolur. Sen şimdi rahat benim söylediğimi anlıyorsun. Ben de söylediğimi biliyorum. Hele bir aç olalım; hiç insanın gözü bir şey görmez, anlamaz. Peki bir hafta aç oldu mu insan ne yapar? O zaman aklı da gider.

Onun için fakiri arayıp bulmak bizim vazifemiz.

Kocakarı bile Hz. Ömer'e;

"Ömer de kim? Benim babam ondan kerim adamdı." demiş.

Hz. Ömer kendisi ama tebdîl-i kıyafet eylemiş. Bakıyor ki bir aileden feryat figan, mızırdanmalar, ağlamalar, çoluk çocuk... Kapıyı çalıyor:

"Niye ağlıyorsunuz?"

"E aç çocuklar, bir haftadır oyalıyorum."

Ocağın üstündeki tencereye de çakılları koymuş, çangur çungur karıştırıyor. "Yemek pişecek çocuklarım, hadi biraz uyuyun..." diye uyutuyor. Çocuklar açlıktan uyuyamaz ki... Uyku karnı tok olduğu zaman olur. İnsanın karnı tepe gibi şişti mi yatacak yer aramaya başlar, gözler bayılmaya başlar. Hele bir aç olsun, o zaman insanı uyku tutmaz.

"Ya bunların anası babası nerede?"

"Filanca savaşta şehit oldu."

"Allah Allah, sen nesisin?"

"Ben babaannesiyim veya anneannesiyim. Bu yetimlerin, bu zavallı şehit çocuklarının nenesiyim ben." diyor.

"E be kadın, şurada halife Ömer, gitsen istesen vermez mi?"

"Ömer kim?" diyor.

"Ömer de kim oluyor? Benim babam ondan daha asil kimseydi." diyor.

Onurlu; "Ömer de kim? Benim babam ondan kerim adamdı. Ben Ömer'e tenezzül mü ederim? İstemem!" diyor.

Ömer arıyor. Hepimiz öyle olacağız. Yani Ömer'in aradığı gibi arayacağız.

Kim fakir? Hakikaten fakir kim?

Gidersin bir fakir semte, gör bak; yol yok, çeşme yok, su yok, yakacak yok... Neyse soğuklar geçti, artık güneş ısıtıyor. Her taraf çamur. Eh hava güzelleşti, kuruyor. Tamam, onlarla mutlu oluyorlar. Öyle şey yok. Sen dolaşacaksın, arayacaksın, bulacaksın. Akrabalarına sor.

"Hocam bu işin sahtekârı var."

Var, sahtekârına aldanma.

Tüccarı var; kapı kapı dolaşır, cebini doldurur.

"Bu ne?" dersin, "olsun" der, "Sen de ver." der. Ya cebin yırtılacak, dolmuş! Öylesi de var.

Sen asıl fakiri bulmaya çalış.

Cömertlik insanı cennete götürür. Cömert olacağız. Allah yolunda helal kazancımızın bir miktarını sarf edeceğiz.

Neden?

O bir miktarı senin hakkın değil; o, kardeşin hakkı.

Fî emvâlihim hakkun ma'lûm li's-sâili ve'l-mahrûm.

Müslümanların malında mâlum bir hak var; isteyenin, dilenenin ve mahrum olan kimsenin müslümanda hakkı var. Çalışan çalışamayana, varlıklı yoksula verecek.

"Hocam o da çalışsın, ben nasıl çalıştım..."

Canım düşmez kalkmaz bir Allah; adam filanca yerde ağa oluyor da sonra ne duruma düşüyor.

Bizim fakültede bir küfürbaz müstahdem vardı. Biz de gider hocalara şikâyet ederdik; "Yine bu adam gelmiş, bizim tarım dersi için yaptığımız saksıları almış götürmüş. Laf dinlemiyor, söz söylenmiyor..." diye. Yanaştı öğretmenimiz, dedi ki;

"Çocuklar bu kim, biliyor musunuz?"

Ne bilelim...

"Bu lisede hocaydı. Allah kimseyi düşürmesin, biraz aklını oynattı. İşte burada müstahdem olarak idare ediyoruz. Siz de idare edin." dedi.

Bizim tarım dersindeki saksılarımızı kendi bildiğine alıp gidiyor.

"Aldırmayın." dedi.

Düşmez kalkmaz bir Allah. Öğretmendir, müstahdem olur. Müstahdemdir, Allah korusun, el açacak duruma düşer. Dünyanın her türlü hâli var.

Merhametli olacağız. "Atın üstünde bile gelse verin." diyor, belki doğru söylüyordur diye... Sen onu bilemezsin, herkesin kalp gözü açık değil, ne olduğunu anlayamazsın.

Birisi [Mehmed Zahid] Hocamız'a geldi, yüksek perdeden konuşuyor, kerâmet yollu sözler söylüyor.

Hocamız da arslan gibi gerildi; dinledi dinledi dinledi, arkasından ne olacak... Ben kapıdan içeri girmek istiyorum; "Sen girme, dur." diyor. Allah Allah, benim evimde benim salonuma "girme" diyor. Adam biraz [cins] yani... Arkasından Hocamız'a "Şu kadar para ver, bu kadar para ver..." demeye getirdi. Hocamız da cevabı yapıştırdı:

"Biz isteyene değil, istediğimize para veririz." dedi.

Kerametfuruşluk yapıyor. Sanki Allah tarafından vazifelendirilmiş bir vazifeli mânevî zâbitmiş de... Hocamız onu yutar mı?

"Biz öyle isteyene değil, istediğimize veririz." dedi.

Herkes öyle olmadığına göre, bir bakacak hâline, anlamaya çalışacak; yine bir hayır yapmaya çalış[acak].

Allah sahtekârlardan cümlemizi korusun.

Birisi bu. Bir de insan ilmini başkasına öğretecek. İşin aslı orada.

Sen niye camiye geliyorsun da ötekisi gelmiyor? Sen neden namuslu kazanıyorsun da ötekisi hırsızlığa sapıyor? Sen neden rüşvet verdikleri zaman almıyorsun da ötekisi alıyor? Sen neden harama sapmıyorsun da o hırsızlık yapıyor?

Eğitim farkı. Onun kafası yamuk, senin kafan elhamdülillah, Allah'a çok şükür olsun, İslâm zihniyeti. Sen onun için aç da kalsan ağlarsın ama harama sapmazsın. O tok da olsa, lüks arabalarda da gezse yine hırsızlık yapıyor, yine arsızlık yapıyor, yine hazineden çalıyor, yine milletten çalıyor.

Neden?

Eğitim. Eğitim eksikliği, eğitim farkı.

O halde insanlarımızı haram yemeyen dürüst insanlar yetiştireceğiz.

Neden?

"Hocam herkes sahtekârlık yaparken sen de bizim müslümancıkları, doğruluğu tavsiye et, doğru et; herkes gelsin bunları sömürsün."

Öyle değil. Âhirette rahat etmek için.

Allah haram yiyenin kırk gün ibadetini kabul etmiyor. Cennetine sokmayacak. Haramın acısı cehennemde cayır cayır yanarak çekilecek. Biz haram yiyemeyiz.

"Ya çok güzel, bak ortalıkta tatlı tatlı haram paralar var. Elini uzatsan sepete doldurursun, çuvala doldurursun."

Hayır, ben helal para yerim. Ben helalinden yerim, haram istemem.

Büyüklerimiz daha da titizmiş.

Ders çalışırken, dereden suyun üstünde elma süzülmüş gidiyor. "Aa! Dereye elma düşmüş..." Uzatıyor elini, suyun içinden elmayı alıyor, 'hart' bir ısırıyor, yutmadan aklına geliyor; "Ya sen bunu nasıl ısırırsın? Bu elma senin değil ki! Bu elmayı nasıl ısırırsın? Hay Allah, yanlış iş yaptım. Düşünemedim, birden elmayı ısırdım. Ne yapayım?.. Hadi bakalım, bu elma ağacını bulacağız..." Dersi bırakıyor; koltuğuna kitabı alıyor, derenin yukarısına doğru yürüyor. Hangi ağaçtan bu elma düşmüş olabilir? Hah, bakıyor, bir elma ağacı; derenin üstüne dalları sarkmış. Elmalar da aynı marka.

Sahibini soruyor. Filanca adamdır, efendidir. Gidiyor, diyor ki;

"Efendi, kusura bakma, sizin dere kenarındaki tarlanızdaki elmadan bir tanesi suya düşmüştü. Ben de aşağı taraflarda ders çalışıyordum, kitabımı okuyordum. Suyun üstüne düşmüş olan elmayı gördüm. Elimi uzattım, 'hart' diye ısırdım. Ama 'Benim olmayan elmayı ben nasıl ısırırım?' diye sonra aklım başıma geldi. İşte elmanız, ucunda biraz diş izi var ama... Hakkınızı helal edin, beni affedin."

Adam bakıyor; Allah Allah... Bir elmaya bakıyor, bir ona bakıyor, bir düşünüyor:

"Helal etmem!" diyor.

Hadi bakalım ayıkla pirincin taşını... "Helal etmiyorum!" diyor. Ya bir ısırık, daha yutmamış bile, bir elma, zaten suya düşmüş...

"Bir şartım var." diyor.

"Eh ne şartın varsa kabul edeyim, pekâlâ."

"Benim bir kör kızım var, üstelik topal, üstelik çolak; eli işlemez, ayağı işlemez, gözü kör, kulağı sağır, evde kalmış bir kızım var. Bunu kimse almaz, sen alacaksın. O evde kaldığı zaman onun hâli ne olacak? Onu alırsan o elmanın hakkını sana helal ederim."

"Eh, peki..." diyor.

Bizim zamâne gençlerimizin, kardeşlerimizin kulakları çınlasın! Neredeyse ebat verecekler, ölçü verecekler; "Şu boyda, şu ende, şu sarışınlıkta, şu renkte, bu göz rengi, bu kirpik boyu..."

Bak, o ne demiş?

"Peki" diyor. Pekâlâ... Düğün yapılıyor. Kızı görmemiş. Düğün günü gelin karşısına geliyor, örtülü. Kim bilir ne hilkat garibesi... Bir duvağını kaldırıyor ki; Aa! Emsalsiz güzel bir kız! Şaşkınlığını ifade ediyor.

O da cevap veriyor:

Hani dilsizdi? Dili varmış. Gözüne bakıyor; pırıl pırıl, gayet güzel. Kulağı işitiyor. Eline bakıyor; sağlam. Ayağına bakıyor; sağlam. Ne yaparsın?

Sen olsan sevinirsin, ben olsam sevinirim herhalde...

Ne yapıyor?

Hemen orayı bırakıyor, kapıdan haydi dışarıya dosdoğru kayınpederinin yanına... "Bir yanlışlık oldu galiba... Herhalde bir yanlışlık oldu. Çünkü sen bana 'kötürüm' dedin, 'kör' dedin, 'topal' dedin, 'sağır' dedin, 'dilsiz' dedin; benim karşıma dünya güzeli bir kız çıktı. Herhalde bir yanlışlık var. Adreste bir [yanlışlık] var. Bu olmadı..." diyor.

Kayınpeder:

"Git evladım, tamam." diyor, sırtını sıvazlıyor. " Evladım o benim kızım. Ben ona 'kör' dedim; harama bakmadı, haramı gözü görmedi. 'Sağır' dedim; yasak nağme dinlemedi. 'Topal' dedim; haram yere varmadı. 'Çolak' dedim, 'kötürüm' dedim; harama elini uzatmadı. Ben onu mahsustan kinâyeli söyledim. O kız sana layıktır çünkü sen takvâ ehlisin; o kız da sana layık." diyor.

O evleniyor da ondan İmâm-ı Âzam hazretleri oluyor. Öyle aileden öyle alim oluyor.

Biz de öyle dine imana sarılırsak, ilmi öyle öğrenirsek, öyle öğretirsek o zaman evlatlarımız öyle olur.

Para nereden geliyor, belli değil; nereye gidiyor, belli değil.

"Bizim çocuk haylaz hocam. Ben ilkokula kadar bütün dinî bilgilerini verdim; şimdi namaza bile gelmiyor. Eve de gelmiyor. Biraz fazla zorladığımız zaman; 'Ehh! Sen de be!' diyor."

Helal lokma yedirmemişsin demek. Her şey helal lokmadan başlıyor. Çocuk onu şey yapıyor.

Çok hikâyeleri vardır ama bu hikâye, bu kıssa, bu menkıbe güzel bir şeydir.

Biz helal lokma yiyeceğiz.

Helal kazanacağız, helal lokma yedireceğiz. Hak ilmi, güzel ilmi, dürüstlük ilmini öğreneceğiz, çoluk çocuğumuza öğreteceğiz.

Bu ikisine gıpta edilir. Dünyada başka şeyin pek önemi yok. Yani helal para, mal ve sarf ediş yeri güzel. Güzel ilim ve onunla yaşamak, ilmine uygun yaşamak ve ilmi başkasına öğretmek.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize hayırlı ilimler versin, hayırlı mallar versin.

Öyle o büyüklerimiz gibi yaşamayı nasip eylesin.

Bizim dedelerimiz toptan böyleydi de, sonra bize getirdiler, başka başka huylar aşıladılar; başka başka hastalıklar girdi, başka başka dertler girdi. Uğraş dur; "Acaba frengiden nasıl kurtulurum, acaba AIDS hastalığını nasıl engellerim, acaba bu rüşveti nasıl engellerim?"

Müslümanlıkla engellersin. İşin doğrusu bu. Kim yapmıyorsa incele, ondan sonra anla.

Mesela müslümanın eğer misvak kullanırsa ağzında piyore hastalığı olmuyor. Namazını kılarsa dizinde belinde hastalık olmuyor. Orucunu tutarsa vücudunda şunu bunu olmuyor.

Müslümanlığın her emrini Allah bir faydaya bağlamış; onu yaptığı zaman müslümana bir fayda geliyor, yapmadığı zaman da bir dert geliyor. Ama anlayana aşk olsun! Derdi bilemiyor, yani derdin nereden geldiğini bilemiyor. Dert, müslüman olmamaktan geliyor. Veyahut değer hükümlerinin eksik nâkıs olmasından geliyor, hedeflerin eksik olmasından geliyor.

Hayatta hedef çok para kazanmak mıdır? Sırf çok para kazanmak mıdır? Haram helal nereden gelirse gelsin çok para kazanmak mıdır?

Hayır, hedef bu değil! Herkes böyle düşünmezse, "Ben çok para kazanmaya azmetmişim, nereden gelirse gelsin. Deve gelirse hamuduyla yutarım." diyorsa o zaman tabii ne olacağı belli olmaz. Hedefler [yüksek] olacak.

"Ben âhireti öğreneyim, Allah'ın rızası yolunu öğreneyim, Allah yolunda çalışayım." diyor. Tamam. Ötekisi de; "Hayır, ben onu istemiyorum. Ben mevki makam sahibi olayım; herkes beni sevsin, beğensin, alkışlasın, itibarlı bir adam olayım."

İtibar Allah indinde olsun, Allah sevsin, Allah indinde muteber bir kul ol. Allah sevdi mi her şeyi ihsan eder.

Bu hadîs-i şerîf üzerinde fazla durduk. Çünkü iki önemli şeye dayanıyordu. Onu iyice anlatalım diye. Zaten bildiğiniz şeyler ama hadislerde bereket vardır. Hatta bildiğini bile insan tekrar tekrar [öğrense] iyi olur. Öğrendiğini başkasına da nakleder. Siz biliyorsanız başkasına da söylersiniz veya azminiz bilenir. "Bak" dersiniz, "ben ticaretimin mütevâzı olduğuna üzülüyordum veyahut filanca sıkıntıya düştüğüme üzülüyordum; üzülmeyeyim, işin doğrusu buymuş." dersiniz. Onun için uzun uzun anlattık.

İkinci hadîs-i şerîf, bugünkü hadislerden:

Lâ hımâ illâ lillâhi ve li-resûlihî.

"Çevrili özel arazi yoktur, ancak Allah ve Resûlü'nün arazisi vardır." diyor.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

Eskiden otlaklar, araziler, hazine arazisi vesairesi geniş bir memleket. Şimdi her yerin tapusu çıktı. Yani bir yere, dağın başında bir kulübecik yapmak istesen biraz sonra, bir gün sonra, iki gün sonra, başına birisi dikilir; "Burası benim yerim, hadi bakalım yallah!" der. Ama eskiden dağ taş her taraf... Arzullâhi vâsia, Allah'ın yeryüzü geniş... İsteyen bir yeri çeviriyordu, isteyen bir vadide beğendiği bir yerde kalıyordu. "Şurası benim mülküm" diyen, onun mülkü olmayan yer serbest... Koyunlar, otlar, develer otlardı.

Bazıları böyle geniş yerlere kimseyi sokmamak istemişler. "Yoo, burada otlatamazsın, şöyle yapamazsın böyle yapamazsın..." gibi. Onun üzerine Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfi buyurmuş ki Allah'ın dinine göre, Resûlullah'ın emrine tahsis edilmiş çevrili araziler olduktan sonra tamam, evet oraya girilmez. Allah'ın hükmüne [göre] çevrildikten sonra [giremez]. Ama öteki tarafta herkes serbest olmalı. Yani "Oranın mâliki olmayan kimse öteki kimseye mâni olmamalı; serbestçe koyunlar, develer otlamalı." mâasına. Böyle bir hadîs-i şerîf ile karşılaşıyoruz.

Üçüncü hadîs-i şerîf:

Lâ radâa ba'de-l-fısâli ve lâ visâle ve lâ yütme ba'de'l-hulmi ve lâ sumte yevmin ile'l-leyli ve lâ talaka kable'n-nikâhi.

Hz. Ali Efendimiz'den radıyallahu anhu ve kerremallahu vechehû rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf.

Efendimiz buyuruyor ki;

Lâ radâa ba'de-l-fısâli. "Memeden kestikten sonra sütkardeşliği teşekkül etmez."

İkincisi; "Orucu akşam iftar etmeden ertesi güne vasledip bağlamak, visal orucu tutmak, savm-ı visal tutmak yoktur."

"Ergenlik çağına geldikten sonra çocuk yetim sayılmaz, yetimlik hükmü olmaz."

Artık kendi himaye çağını geçmiş olduğundan böyle şey yoktur.

"Gündüz susup o suskunluğunu geceye kadar devam ettirmek tarzında âdet bâtıldır, öyle -susma tarzında- şey yoktur."

"Daha nikâh teşekkül etmeden boşama olmaz."

Önce bir nikâhına girecek, ondan sonra boşama olur. "Daha nikâh olmadan boşama olmaz." diye bildirmiş.

Sütlü bir kimse, göğsünde süt olan bir kimse iki çocuğu emzirse bu iki çocuk arasında sütkardeşliği teşekkül eder. Ve bu sütkardeşliğe İslâm önem vermiştir. Bunlar birbirleriyle evlenemezler. Bununla ilgili hüküm vardır. Ama "Bu sütten kesilme müddetinden sonra olmuşsa o zaman bir şey gerekmez." diye Peygamber Efendimiz emzirme müddeti geçtikten sonra olan, velev aynı kadın emzirmiş bile olsa, iki kimse arasında sütkardeşliği teşekkül etmez, diye bildiriyor.

Bazı kimseler orucu peş peşe tutarlardı. O da bir âdet. Peygamber Efendimiz öyle demiyor.

Sünnete uygun olan oruç nasıldır?

Akşamleyin iftarda acele edersin. Sahura kalkarsın. Tessehharû fe-inne fi's-sahûri bereketen buyuruyor. Peygamber Efendimiz sahuru tavsiye ediyor. Sahura kalk bakalım. Zaten sahur güzel bir vakittir. Sahur vakti, seher vakti güzel bir vakittir, kıymetli vakittir, duaların kıymetli olduğu vakittir. Allahu Teâlâ hazretlerinin kullarına gizliden gizliye -duyanlara ne mutlu- nida ettiği vakittir ki; "Yok mu benden bir şey isteyen? Haydi istesin, istediğini vereceğim!" dediği zaman. o vakit. O vakit bereketli vakit.

O vakitte kalkıp birazcık bir su içmekle, bir hurma yemekle, bir üzüm yemekle bile sahur yapmak Efendimiz'in tavsiyesidir. Oruç tutmakta tavsiye budur. Akşam da iftara acele etme[yi] tavsiye etmiştir.

"Daha acıkmadım hocam. Evet, oruçluydum ama karnım acıkmadı. Akşamı kıldım, yatsıyı da kılıvereyim, eve gidince..."

Hayır! Hemen daha ezan okunurken, şadırvanın başında bekle, orucunu aç.

Yani Peygamber Efendimiz'in iftara acele etmek tavsiyesi var.

Bizim ibadetlerde dikkat edeceğimiz husus, her ibadetimizi sünnet-i seniyyeye uygun olan şekilde yapmaktır.

"Efendim falanca adam bir daldırıyor ibadete, yap Allah'ım yap, yap Allah'ım yap..."

Kim dedi sana, "bu kadar yap" diye kim söyledi?

"Kimse söylemedi; kendi keyfimden, zevkimden, ibadeti sevdiğimden böyle yapıyorum."

Efendimiz böyle tavsiye etmemiş ki!

Efendimiz buyuruyor ki;

Kellifû mine'l-a'mâli mâ tutikûn. "Amellerden güç yetirebileceğinizin altına girin, yetiremeyeceğiniz yükün altına girip de ezilmeyin."

Sünnet ile uygun olarak, sünnet kâidesine uygun olarak yapılan itidalli bir ibadet, bid'at yolunda çok yapılan ibadetten daha hayırlıdır.

Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi:

Onun için esas olan, sevaplı olan çok ibadet etmek değil, çok meşakkâtli şey yapmak değil; sünnete uygun yapmak. Bu inceliği bütün iyi müslümanların bilmesi lazım. Bilmezse iyi müslüman olmaz. İyi bilmesi lazım.

İbadetin en makbulü ne tarzda olanıymış?

Sünnete uygun olanıymış. Tavsiyeye uygun olanıymış.

Neden böyle diyor Peygamber Efendimiz?

Çünkü bu insanlara "tut" dersen yutar, "vur" dersen kırar, "yakala" dersen öldürür, "sık" dersen boğar. Yani bu insanlar itidâli bilemez.

"Hadi bakalım, gecenin bir vaktinde kalk, uykunu böl, teheccüt namazı kıl."

Tamam. Kişi uykuya esir olmayacak, uykusunun arasında uyandığı zaman nefsini yenebilecek. Kalkacak, bir abdest alacak, vücuduna bir tazelenme olacak, masaj olacak, kan deverânı hızlanacak. Secde ettiği zaman beyni kanla yıkanacak, tekrar kalktığı zaman.. Ondan sonra tekrar yatacak. Demek ki nefis zayıflıyor, irade kuvvetleniyor. Tamam, bu kadar yap.

"Hiç gece uyumayayım."

Peki, uyuma. Pekâlâ... Hiç bu gece uyumadın; yarın ne yapacaksın?

"Yarın uyurum."

E ne anladım ben? Gece uyumadın, yarın uyuduktan sonra ne anladım ben bu işten?

"Hocam yarın da uyumayayım."

Peki, tamam yarın da uyuma; akşam ne yapacaksın?

"Akşam yine uyumam."

Bir gün devam edersin, iki gün devam edersin, üçüncü gün başlarsın sendelemeye... Hem de uykusuzluktan aklına zaaf gelir; saçmalamaya başlarsın. Vehimler başlar, hayaller başlar.

İbadeti ölçülü yapacaksın.

Oruç tutuyorsun; sahura kalk, ölçülü oruç tut, iftarını yap, öylece ölçülü...

"Efendim ben hiç tutmadan orucu bir dahaki güne bağlayabilirim."

Bu cambazlık değil ki, güç kuvvet denemesi değil ki; irade terbiyesi meselesi.

"Dâimî bütün sene oruç tutarım."

Yasak; tavsiye edilmemiş. Bütün sene oruç tutmak iyi değil.

"Hocam 365 gün oruç tutmak mı iyi, bazı günler tutup bazı günler tutmamak mı?"

Bazı günler tutup bazı günler tutmamak iyi.

"Nasıl olur?"

Peygamber Efendimiz öyle dediği için. Peygamber Efendimiz ne demişse öyle olacak.

Neden?

Sen çünkü 365 gün oruç tutmaya alışırsan, hani haram vakitleri çıkartalım, Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı'nı çıkartalım; o zaman oruç sana âdet haline gelir, orucun kıymeti kalmaz. Bazı günler oruç tutacaksın, bazı günler tutmayacaksın, yiyeceksin. Oruç tuttuğun zaman canın yanacak. Yani acıkacaksın, kıvranacaksın. "Hay Allah..." yutkunacaksın, kendini tutacaksın; oradan orucun kıymeti olacak.

Onun için her işimizde ne yapacağız? Allah'ın sevgili kulu olmak için yapacağımız ne?

"Bin rekât namaz kılmak, bütün sene oruç tutmak..."

Hayır, öyle değil. Allah'ın sevgili kulu olmanın yolu; Peygamber Efendimiz'in izinden gideceksin. Bastığı yere basacaksın, yürüdüğü yola gideceksin, o istikamette yürüyeceksin.

Gece uyumuş mu Peygamber Efendimiz?

Uyumuş. Sen de uyu. Kalktığı zaman kalk, uyuduğu zaman uyu.

Gündüz uyumuş mu Peygamber Efendimiz?

Evet, gündüz de uyumuş. Peygamber Efendimiz gündüz öğleden önce uyumayı tavsiye ediyor. Kendisi de yapmış.

İnsan çok dinç olur, çok sağlıklı olur. Gündüzün öğle vakti civarında, öğlenden biraz evvel bir yat, yarım saat kırk beş dakika bir uyu, tamam; akümülatör tekrar şarj olur, hadi akşama kadar çok sıhhatli çalışırsın. Öğle dinlenmediğin zaman ikindide artık turşun çıkmaya başlar, akşama eve perişan dönersin. Gündüz uykusu gece ibadetine yardımcıdır, destektir. Gündüz uyuduğun zaman gece ibadetini rahat yaparsın. Onun için sünnete uygun olarak yapabilirsen işyerinde, şurada burada, öğleyin yarım saat kırk beş dakika uyu bakalım. Ama geceleyin de teheccüde kalk bakalım. Doğrusu bu.

"Hocam ben bütün gece ayakta dururum, okurum, yazarım çizerim; tam sabah namazının vakti geldiği zaman erken vaktinde namazı kılarım..."

"Namaza gel" demiyor mu sana?

"Gel" diyor.

Senin bütün gece uyuyup sabah namazına gelmen, bütün gece ibadet edip sabah namazını kaçırmandan daha hayırlı.

Neden?

O sünnet, bu bid'at.

Her şeyimizi Peygamber Efendimiz'e benzeteceğiz. Ondan burada hadis okuyoruz.

Hadis okuyuşumuzun sebebi ne?

Peygamber Efendimiz'e uyalım. Her gün bir edep, bir usül öğreniyoruz, onu tatbik edelim diye.

İbadetin çokluğunda değil iş; kalitesinde, yapılış tarzında ve zihniyetinde. Onun için ona dikkat edelim.

Bu da bu kadar yeter.

Ve lâ yütme ba'de'l-hulmi. "Erginlik çağına geldikten sonra artık yetimlik meselesi bahis konusu olmaz."

Artık o büyümüştür, iki eli bir başı içindir, işini görecek duruma gelmiştir. Ona yetim muamelesi yapmaya hâcet kalmıyor.

Ve lâ sumte yevmin ile'l-leyli. Gündüzden niyet ediyor konuşmamaya, ağzını kapatıyor, geceye kadar...

Bu Kur'ân-ı Kerîm'de de var.

İnni nezertü li'r-rahmâni savmen fe-len ükellime'l-yevme insiyyâ.

"Ben Rabbime oruç -savm- niyet ettim, susma niyet ettim. Bugün insanlarla hiç konuşmayacağım. Hiçbir kimseyle konuşmayacağım."

İslâm'da böyle susmak suretiyle sükut orucu yok.

Bir şey soruyorsun;

"Şu şöyle mi?"

"Hı hı..." işaret bilmem ne...

"E konuşsana! Dilin mi yok?"

Var. Ama susmaya niyet etmiş.

İslâm'da böyle şey yok. Onun için Peygamber Efendimiz suskunluk tarzındaki âdetin de olmadığını bu hadîs-i şerîfte ifade ediyor. Yani delilimiz bu hadîs-i şerîf.

Ve lâ talaka kable'n-nikâh. Olur ya, insan bazen birisiyle nişanlandı...

Ondan sonra daha ortada fol yok yumurta yok... Fol var da daha yumurta [yok]... Her şeyi tamam değil, iş bitmemiş, pişmemiş; "Boşadım seni!"

"Eyvah, ne dedim ben ya? 'Boşadım' dedim. Şimdi nişanlımla bizim hâlimiz ne olacak? 'Boşadım' dedim.

Hadi gel, hocaları dolaşalım..."

Bir şey olmaz. Daha nikâh yapmadın ki "boşadım" demekten bir şey olsun. Olmayan bir şeyin boş olması olmaz ki. Daha nikâh yok ki boşama olsun. Onu anlatıyor Peygamber Efendimiz. Demek ki bazı kimseler böyle tereddütlere düşmüşler.

Dördüncü hadîs-i şerîfe geldik.

Lâ rukyete illâ min aynin ev humetin ev demin lâ yerkâ.

Bu da Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Burada çok kaynaklar zikredilmiş.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Okuyup üfleme yoktur; ancak göz değmesine veyahut ateşli hastalığa veyahut akıp duran kesilmeyen kana karşı okuma vardır."

Yani bilhassa bunlara okuma vardır.

Arapça'nın dilbilgisi kâidesi nasıl?

Hepinizin bildiği misalle anlatalım:

Lâ ilâhe, ne demek?

"Hiçbir ilah yoktur."

E ne oldu şimdi, lâ ilâhe?

Arkası var. İllallah. İllâsı var. Lâ ilâhe ama illâsı var. İllallah. "Allah'tan gayrı ilah yoktur."

"Hiçbir ilah yoktur, Allah'tan gayrı."

Bu, Arapça'nın özelliğidir, söyleyiş tarzıdır. Bu üslup ile...

İlk önce, lâ nâfiyetü'l-cins, bir cinsi tamamen nefyeden lâyı çeker: Lâ ilâhe. "Hiçbir ilah yoktur." Arkasından illâsı gelir, o kurtarır. Yani o kurtaran zincir gibi... Ondan sonra ona sarılır kurtulursun.

Lâ ilâhe. "Hiçbir ilah yok." İllallah. "Allah var."

Arapça'nın üslubu budur.

İşte burada da aynı üslupla Efendimiz buyurmuş ki;

Lâ rukyete illâ min aynin ev humetin ev demin lâ yerkâ. "Ancak göz değmesine dua edilir, okunur üflenir, ateşli hastalığa okunur üflenir, sakin olmayan kana okunur üflenir."

Sakin olmayan kan kesilir mi?

Kesilir, Allah dilerse kesilir.

Dua ile dağlar yerinden oynar.

Millet sanıyor ki duanın sadece psikolojik tesiri var. Ben burada dudaklarımı kıpırdatacağım, ne dersem diyeyim; o oradan iyi olacak.

Neden?

O benim iyi bir şey söylediğimi sandı da psikolojik olarak rahatladı da iyi oldu.

Bu materyalist, inkârcı zihniyettir. Buna derler "inkârcılığın bir başka türlüsü".

Öyle değil. Dua inen şeye de tesir eder, başa gelene de tesir eder, başa gelecek olana da tesir eder. Başa geleni kaldırır, başa geleceği durdurur.

Allah emretmiş:

Üd'ûnî estecibleküm. "Bana dua edin, ben sizin duanızı karşılıksız komam."

Emretmiş; "Başüstüne!" dememiz lazım.

Men lem yed'ullâhe gadıba'llâhu aleyhi. "Kim Allah'a dua etmezse Allah ona gazap eder."

"Vay edepsiz vay! Bana dua bile etmiyor!" diye, Allah kendisine dua etmeyene gazap eder.

"Duada çok ısrar edersem hocam, acaba ayıp olur mu?"

Hayır; yana yakıla, ısrarlı, döne döne iste: "Yâ Rabbi! Şunu ver. Yâ Rabbi! Bunu ver. Yâ Rabbi! Şunu isterim..." Bu şımarık çocuğun istemesi gibi olmuyor; Allah seviyor. Candan istemeyi, duada ısrarı seviyor. Hem de duana Allah'ın icabet edeceğine kâni olarak isteyeceksin. "Dilerim ki yâ Rabbi, dualara icabet edersin, ver yâ Rabbi şu istediğimi!" diye candan isteyeceksin, yüreğinden gelecek. Alimallah düşmanı tepetaklak döndürür, binayı yıkar, dağı yerinden oynatır; dua usûlü ile oldu mu...

Birisi ezan okuyormuş; Allahu ekber Allahu ekber... Evliyâullahtan biri oradan geçiyorken;

"Ya öyle ezan mı okunur?"

"Ya nasıl okunur?" demiş.

"Gel bakayım, göstereyim." Taşın üstüne çıkmış, bir Allahu ekber demiş, taş, koca kaya 'çatırt' ikiye ayrılmış.

Tabii insan öyle [candan okumalı].

Allahu Teâlâ hazretleri duaya çok tesir vermiştir. Onun için candan öyle dua edelim.

Neye karşı?

Göz değmesine.

"E hocam şimdi göz değmesi de mi var yani? Hem de sen üniversite hocasısın, bak göz değmesinden bahsediyorsun."

Göz değmesi haktır. Göz değmesi danayı tencereye sokar. Nazar insanı mezara sokar, danayı tencereye sokar. 'Küt' diye devirir. Gözü değer, 'çatırt' diye karşısındaki şey çatlar.

Nasıl bir şey bu?

Mânevî bir şey, Allah'ın esrarengiz âlemi.

Sen her şeyi biliyor musun?

AIDS hastalığı tıp literatürüne girmeden önce millet boyuna kan alıyor kan veriyordu... Hadi bakalım şimdi de al... Milletin ödü patlıyor. Kötü yollara gidenler kötülüğü bırakmaya başladılar.

Neden?

Korkularından.

Fuhşiyat azalmış. İşte Allah öyle yapar.

Allahu Teâlâ hazretleri doğrulukla dinlemezsen döve döve, o hâle [getirir]. Ne dilerse öyle yapar. Kâinatı şu anda yok eder; bitti. Elektriği çevirdiğin zaman bir şey kalıyor mu, ışık kalıyor mu? Biter. İsterse var eder. İsterse birisini yok eder, ötekisini var eder. Her şeye kâdir. Kâinatın sahibi, yaratıcısı. Fizik biliyor, kimya biliyor, elektrik biliyor; her şeyi O yaratmış. Bu bilenleri yaratmış. Bu bilgileri yaratmış. Ona artık söz olur mu?

Millet ne kadar cahil...

Demek ki göz değmesine dua olur.

"Hocam hangi duayı okuyalım?"

Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği özel dualar var; "Göz değmesine karşı şu duayı okuyun." diye. Ama Kul hüvallahu ehad'ı herkes biliyor. Kul eûzü bi-rabbi'l-felak'ı bilirler. Kul eûzü bi-rabbi'n-nâs'ı bilirler. Bunlara muavvizât sûresi derler. Bunları okuyun, geçer.

"Hocam acaba bir hocaya gitsek de okuttursak mı? Muska yazdırsak?"

Gitme! Kendin Kur'an'ı oku, kendin üfle.

"Hocam cin şey yapmış da, şöyle olmuş da, böyle olmuş da... Sabunun üstüne iğne batırmışlar da, kuyuya atmışlar da..."

Kur'an oku... Oku Kur'an'ı... Sabunun da suyun da her şeyin sahibi Allah!

Ondan sonra humme, ateşli hastalığa karşı dua.

Ateşli hastalık da duayla geçer miymiş?

Geçer.

Kur'an'ın şifa vermediği şeye hangi ilaç tesir eder?

Hiçbir şey tesir etmez!

Dua bereketiyle geçer. Geçmiştir. Yani misalleri vardır.

Dua bereketiyle çocuğu olmayan insanın çocuğu olur, Allah dilerse... Allah'ı zorlayamayız. "İlle bunu böyle yapacaksın yâ Rabbi!" Yapamazsın tabii; nasıl dilerse öyle yapar da duanın öyle tesiri vardır. Ateşi geçiriyor, nazarı engelliyor ve akıp duran kesilmeyen kanı durduruyor.

Lâ şuf'ate li-sağîrin ve lâ li-ğâibin ve lâ li-şerîkin alâ şerîkin izâ semiahû bi'ş-şirâi ve'ş-şuf'atu ke-halli'l-ikâl.

Bu hadîs-i şerîf:

Sahip olunan bir malda mülkte ortaklık olabilir. Ortağın ona söz hakkı olur. Buna hakkı şuf'a derler. Çünkü mülkiyet tek bir kişinin elinde değil, o da bulunuyor. Onun da sözü hakkı var.

Evde ortaksınız, sen bir evi birisine satmışsın. Olmaz. Yani ortağının da bir haberi olacak. Niye satıyorsun? Malın tamamen sahibi sen değilsin ki. Onun da bir hakkı olacak.

Ama bu hadîs-i şerîfte işte bu kâidenin [esasını] bildiriyor.

Lâ şuf'ate li-sağîrin. "Küçük olanın şuf'ası yoktur."

Çünkü kendisi küçük daha, çocuk. Yani onun [mülkiyeti] sahih değil. Onun velisi vardır, söz sahibi odur.

Ve lâ li-ğâibin. "Gâib olanın yani orada mevcut olmayanın, bulunmayan kimsenin şuf'ası yoktur."

Ve lâ li-şerîkin alâ şerîkin izâ semiahû bi'ş-şirâi. Alış verişte, o alışveriş meclisinde bulunmuş da susmuş, bir şey dememiş olan bir kimsenin, sonradan "Bu benim hakkımdı, bu ticareti engelliyorum, alış verişi gayri mûteber sayıyorum!" diyemez. Çünkü bulundu, "O zaman söyleseydi." derler.

Ve'ş-şuf'atu ke-halli'l-ikâl. "Şuf'a denilen hak, çözülen bir düğümü çözmek gibidir." diyor.

Sayfanın sonundaki hadîs-i şerîf. Sayfa tamamlansın diye onu da okuyuverelim.

Lâ şuvme fe-in yekü şûmun fe-fi'l-feresi ve'l-mer'eti ve'l-meskeni.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Lâ şuvme. Ne demek? "Şomluk, uğursuzluk yoktur."

Yoktur öyle bir şey.

Fe-in yekü şûmun. "Eğer bir uğursuzluk diye bir şey bahis olaydı..."

Faraza, farz edelim olsaydı... Yoktur.

"Olsaydı atın uğursuzu olurdu, kadının uğursuzu olurdu, evin uğursuzu olurdu." diyor.

Bu uğur ve uğursuzluk meselesi, insanların hakikaten zihnini çok kurcalayıp ve yalan yanlış bir sürü iş yaptıkları bir sahadır.

Bir fıkra ile anlatayım. Fıkra benim hoşuma gitti:

Padişahın birisi Hint diyarı tarafında -geniş ülke, birçok mülkler var, saltanatlar vardı demek ki- av avlamak istemiş. Adamlarına demiş ki;

"Takımları, silahları, atları hazırlayın, ava gidelim. Sabahleyin erkenden gidelim. Dağlarda bayırlarda koşturalım. Hem harbe tâlim olur..."

Ok, mızrak atıyor. Ceylan, geyik yakalayacak, Neyse yani... kuş vuracak. Hem bir tâlim olacak hem keyif olacak, kırlarda bayırlarda gezecekler, hem de yakaladıklarını kebap yaparlar, döndürürler yerler. Zaman zaman bizde de piknik arzusu oluyor ya...

"Hadi hazırlayın bakalım." Hazırlamışlar. Atlara binmişler, saraydan çıkmışlar. Tam yoldan geçerken hırpânî kılıklı bir adamcağız yolun bu tarafından bu tarafına onlar dıgıdık dıgıdık hızlı hızlı gelirken geçivermiş. Hükümdar dizginini çekmiş; "Dur!" Adamlarına demiş ki;

"Yakalayın şu uğursuz herifi, önümden geçti! Ava gidiyorduk, önümden geçti; hapsedin bu herifi!

Eğer akşama avda bir uğursuzluk olursa bu adamın kellesini uçuracağım! Bakalım bu hırpânî kılıklı, saçı sakalı birbirine karışmış, ben ava giderken benim önümden nasıl geçermiş görsün! Atın; akşama eğer avımız, av partimiz rast gitmezse bu adamın kellesi uçtu!"

"Peki efendim, başüstüne."

Alıyorlar, -zalimin yardakçısı çok- hadi hapse atıyorlar.

Hükümdar dağa gitmiş; keklik vurmuş, ceylan vurmuş, tavşan vurmuş, ne yapmışlarsa yemişler, keyif etmişler, akşama keyifli keyifli gelmişler. Diyor ki;

"O hapisteki adamı çağırın."

Çağırıyorlar, yaka paça getiriyorlar. Hırpânî adam, saç sakal birbirine karışmış bir kimse. Fakir, elbisesinde kaç yaması var...

Diyor ki hükümdar;

"Hadi kelleni kurtardın. Eğer avda uğursuzluk olsaydı kelleni kesecektim. Ama çok iyi gitti, çok iyi avlar avladık, keyfim yerinde. Uğursuz değilmişsin. Hadi serbestsin, git..."

"Allah ömürler versin efendim, pekâlâ. Teşekkür edeyim gideyim ama bir şey sorayım müsaade ederseniz." demiş. "Bir şey soracağım."

"E sor bakalım." demiş; yayılmış tahtına, gerilmiş...

"Siz sabahleyin ava gidiyordunuz, yolda benimle karşılaştınız, uğursuz olmam ihtimaline binâen beni yakaladınız, hapsettiniz. Sonra gittiniz avlandınız, avınız da bol oldu. Demek ki uğursuz değilmişim, Ama hükümdarım, ben de sabahleyin evimden çıktım, sana rastladım, akşama kadar hapiste yattım, ecel terleri döktüm. Artık senin insafına bırakıyorum; uğursuz sen misin ben miyim? Allah'a ısmarladık..." demiş.

Bu hadîs-i şerîfi izah etmek için bunu söylemek lazım. Yani mânasız bir uğursuzluk lafı olmuş oluyor.

Her şey Allah'tandır. Hayrihî ve şerrihî mina'llâhi teâlâ. Her şeyin hâlıkı Allahu Teâlâ hazretleridir.

Hakk'ın emri olmazsa, cümle cihan halkı senin başına üşüşseler; "Şu adamı öldürelim; fukaracık yalnız, adamları yok; tepeleyelim şunu, yamyassı edelim, Kayseri pastırması hâline getirelim!", getiremezler! Allah bir şey yapar, yeri zelzele yaptırır, dağı başlarına devirir. Allah nasip etmemişse o kimseye cümle cihan halkı zarar veremez.

Eğer Allah bir kimsenin zararını murad etmişse; "Şu kulum şu kimsenin elinden bugün ölsün. Öyle takdir eyledim." buyurmuşsa, öyle kader varsa, kişinin kaderi öyleyse o zaman da bu işi anladığı zaman etrafa haberciler salsa; "Aman benim imdadıma yetişin, benim bugün canımı almak istiyorlar, koruyun beni şu Azrail'den, bu işler olmasın." Cümle cihan halkı etrafına halka olsalar, kırk kapının içine saklasalar, o adama yine gelecek olan gelir. Kaderde ne varsa, sâbıka-ı ezelde Allahu Teâlâ hazretleri ne yazmışsa o olur.

"E bundan ne çıkar hocam?"

Bundan şu çıkar: Korkma!

Bizim büyüklerimiz demiş ki;

"Ben korkmaktan korkarım."

Neden?

Korkmak, iman zaafı alâmetidir.

Korkma ya, Allah ne dediyse o olacak; ne demediyse o olmayacak. Ne korkuyorsun? Vazifene bak, işine bak. Allah yolunda yürümene gayret et, bitsin.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize kavî iman nasip eylesin.

Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı