M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 446.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evelîne ve'l-âhirîn. Seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men veliye min umûri'l-müslimîne şey'en fe-hasünet serîretuhû ruzika'l-heybete min kulûbihim ve izâ beseta yedehû lehüm bi'l-ma'rûfi ruzika'l-mehabbete minhüm ve izâ veffera aleyhim emvâlehüm veffera'llâhu aleyhi mâ lehû ve izâ ensafa'd-daîfe mine'l-kaviyyi kavva'llâhu sultânehû ve izâ adele fîhim medde fî umrihî.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri ibadet ve taatlerinizi kabul eyleyip dünya ve âhirete müteâllik muradlarınıza cümlenizi nâil eylesin.

Şurada Efendimiz, Peygamberimiz, başımızın tacı, rehberimiz, numûne-i imtisâlimiz Muhammed-i Mustafâ aleyhi efdalü's-salavât ve ekmelü't-tahiyyât ve't-teslimât hazretlerinin mübarek hadislerinden bir nebze okumaya devam edeceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce, buyurun beraberce, evvela Efendimiz'in ruh-i pâkine hürmetlerimizi, tazimlerimizi ifadeye vesile olsun diye sunmak üzere, sonra onun cümle âl'inin, ashabının, etbâının, ahbabının, sâir enbiyâ ve mürselînin, cümle evliyâullahın, Ümmet-i Muhammed'in mürşit ve mürebbîleri olan sâdât ve meşâyih-i turûk-u aliyyemizin ve onlara bağlı halifelerinin, müritlerinin, muhiplerinin ruhlarına; bu beldeleri fetheden fatihlerin, ashâb-ı hayrât u hasenâtın, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin, caminin bânisinin ve tamircilerinin, içinden gelip geçen cemaatlerin, imamların, müezzinlerin; okuduğumuz eseri yazan Gümüşhaneli Hocamız Ahmed Ziyâeddîn hazretlerinin, bu içindeki hadislerin bize kadar ulaşmasına emek sarf etmiş olan râvilerin ve alimlerin; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise toplanmış, gelmiş olan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına hediye olması ve biz yaşayan müslümanların da Rabbimiz'in rızasına vâsıl olup dünya ve âhirette bahtiyar olmamıza vesile olması için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Muhterem kardeşlerim!

Bu hadîs-i şerîf ki metnini az önce mukaddimede okuduk, idareciliğin mükâfatı veya karşılığı hakkındadır. Efendimiz Deylemî'nin b. Abbas radıyallahu anhumâ'dan naklettiğine göre, bize belirttiğine göre buyurmuş ki;

Men veliye min umûri'l-müslimîne şey'â. "Her kim ki müslümanların işlerinden birinin başına tayin olunup getirilmişse." Fe-hasünet serîretuhû. "Eğer niyeti, kalbi, içi temiz ise..."

Serîret, "insanın gizlisi" demek. Alâniyet; âşikâresi, görünen hâli, dış tarafı. Serîret; gizlisi, iç tarafı, görünmeyen kısmı, niyet kısmı, kalp kısmı.

Eğer bu tayin edilen kişinin niyeti iyi olursa...

Efendimiz neden bu şartı ileri sürmüş oluyor?

Başka hadîs-i şerîflerden ve dinimizin diğer hükümlerinden biliyoruz ki ameller niyetlere göredir; niyet kötü oldu mu yapılan işin iyi olması yetmez, ç ocuğu kandırıp hırsızlık yapacak bir kimsenin ona elma şekeri vermesinin kıymeti olmadığı gibi...

"Niyeti iyi olmak şartıyla müslümanların işlerinden bir işin başına bir kimse gelirse, niyeti iyiyse..."

Ruzika'l-heybete min kulûbihim. "Müslümanların kalplerinde ona karşı bir ihtiram, saygı meydana gelir."

Müslümanlar onu heybetli bir kimse olarak, saygı duyulan bir kimse olarak görür. Sayılmayan, itibar edilmeyen, değer verilmeyen bir kimse olmaz; bilakis hürmet edilen, vakar gösterilen bir kimse olarak Allah onu onların kalplerine öyle gösterir.

Ve izâ beseta yedehû lehüm bi'l-ma'rûfi. "Eğer bu tayin edilen kişi müslümanların iyiliğine elini açarsa, uzatırsa..."

"İyiliğini yeni getirmek, hâsıl etmek için elini açıp para vererek, harcayarak veyahut işe sarılarak, hizmete sarılarak iyilik yapmaya girişirse..."

Ruzika'l-mehabbete minhüm. "Sevgi de kazanır."

Allah tarafından kendisine halkın onu sevmesi ikram olunur.

Demek ki ruzika dendiğine göre o sevgi, o saygı, o vakar halkın gönlüne Allah tarafından veriliyor.

Ve izâ veffera aleyhim emvâlehüm. "Eğer onların mallarını arttırırsa, yani iktisadî durumlarını düzeltirse; çalışmalarıyla onların iktisadî bakımdan, mal bakımından, mülk bakımından genişliklere sahip olmasına, çok mal sahibi olmasına sebep olursa..."

"Allah da onun maddî mânevî malını artırır." Dünyada onun malını arttırır, âhirette sevabını arttırır, mânevî kazancı da çok olur.

Ve izâ ensafa'd-daîfe mine'l-kaviyyi. "Zayıfı tutup da kuvvetli ama haksız olan kimsenin karşısında koruyabiliyorsa..."

Mafyaların karşısında, çetelerin karşısında, haklı insan hakkını [alamaz]; vururlar, kırarlar, söylettirmezler, hakkını bile arattırmazlar. Böyle bir durum varsa; kavînin karşısında zayıfı tutup da adaleti icrâ edebiliyor ve ona hakkını verebiliyorsa...

Kavva'llâhu sultânehû. "Allah da onun hakimiyetini, egemenliğini kuvvetlendirir."

Ve izâ adele fîhim müdde fî umrihî. "
Aralarında adaletle hükmederse, hükümdarlığını, hükümranlığını adaletle icrâ ederse; her şey teraziyle, ölçüyle, adaletle, haksızlık yapmadan yürürse Allah bu kişinin ömrünü de arttırır."

Buradan anlaşılıyor ki; müslümanların başına geçen insanların önce niyetini düzeltmesi lazım, hangi işin başına geçiyorsa... Bunun kademeleri olabilir; küçük memuriyet olur, büyük memuriyet olur, valilik olur, daha yüksek mevkiler olur, devlet başkanlığı olur veyahut bir yerde müdürlük olur, âmirlik olur; hepsi bu işin içine girer. Niyeti iyi olacak. Emri altındakilere niyeti, kalbi temiz olacak, bir. O zaman onlar onu sayarlar. Onlara mümkün olduğu kadar iyilik yapacak, o zaman onlar onu severler.

Onların iktisadî bakımdan güçlenmesini sağlayacak; mallarını arttıracak tedbirler alacak. O zaman Allah da onun dünyada âhirette mallarını arttırır, maddî-mânevî çok kazançlara erer.

Zayıfı tutup da ezdirmezse; haklı olan zayıfı haksız olan kuvvetlinin karşısında müdafaa edebilip de zayıfı koruyabilirse Allah da onun hakimiyetini sağlamlaştırır, sağlam temellere oturtur, yardımcısı olur, kuvvetlendirir.

Adaletle hüküm sürdüğü zaman da ömrünü uzatır.

İdarecilik zordur; mesuliyetlidir, veballidir. İdareci olmanın İslâm'da çok büyük vebali vardır. İdareciliği bu niyetlerle, bu tarzda yaparsa bu mükâfatlara erer. Bunu yapmazsa o zaman hâli harap olur.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize idareci olduğumuz sahalarda Resûlullah Efendimiz'in tavsiye ettiği şekilde hareket etmeyi nasip etsin.

Siz de ailenizin reisisiniz. Bir ailen var mı? Hanımın, çoluk çocuğun var mı?

Var.

Tamam, sen de bir reissin. Sen de onların işine iyi bakacaksın. Kazancı helalden sağlayacaksın, çocukları güzel terbiye edeceksin, evine bakacaksın, evde yokluk kıtlık olmamasına dikkat edeceksin ve onların maddeten mânen gelişmesine çalışacaksın.

Üstelik bir de idarî vazifen varsa, bir devlet memuriyetin varsa o memuriyete de sımsıkı sarılıp orada müslümanların hayrına canla başla çalışacaksın.

Arkasındaki diğer hadîs-i şerîf:

Men lâ yerham lâ yürham.

Kısa bir hadîs-i şerîftir ama bütün muteber hadis kitaplarında zikredilmiştir; Buhârî'de, Müslim'de, Taberânî'de, Tirmizî'de, Ebû Davud'da, İbn Hibbân'da... Çeşitli çok râvileri de vardır.

Men lâ yerham. "Her kim ki merhamet etmez. Lâ yurham. "Merhamete mazhar olmaz."

"Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." Umumî bir kâide. Sen başkalarına merhamet edersen merhamet bulursun; merhamet etmezsen sana da merhamet olunmaz.

Bu nasıl olacak?

Aşağıda da başka hadîs-i şerîf var, onu da arkasından yine okuyacağım; üç tane, dört tane hadîs-i şerîf bu sahada, bu mevzudadır. Onları da okuyuverelim, mevzu aynı.

Men lâ yerham lâ yurham ve men lâ yağfir lâ yuğfer lehû ve men lâ yetûbu lâ yütâbu aleyhi ve men lâ yetteki lâ yûkahu.

diyor bundan sonraki hadîs-i şerîfte.

Men lâ yerham lâ yurham. -Önceki hadîs-i şerîf gibi.- "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz."

Men lâ yağfir lâ yuğfer lehû. "Başkasını affetmeyen, bağışlamayanın suçu da affolunmaz." Kendisi başkasına afla muamele etmeyen affolunmaz.

Men lâ yetûbu lâ yütâbu aleyhi. "Tevbe etmeyene Allah teveccüh etmez. " İstemeden vermez. İsteyecek: "Yâ Rabbi! Beni affet. Hata ettim, günah ettim..." O zaman olacak. İstemiyor; o zaman vermez.

Ve men lâ yetteki. "Yâ Rabbi! Sen beni şerlerden koru, günahlardan koru. Rızana aykırı durumlara düşürme." diye korunmayı dilemeyen kimse... Lâ yûkahu. "Allah o kimseyi korumaz."

"Ağlamayan çocuğa meme yok." dedikleri gibi tevbe etmeyene Allah'ın ikramı yok; başkasını affetmeyene Allah'ın mağfireti yok. Veyahut insanlar da onun suçlarını bağışlamaz; Allah öyle bağışlattırmaz. Korunmayı istemeyenin de korunması olmaz.

Demek ki insan başkalarına öyle bir muamele yapacak ki yaptığı muamele kendisine gelince bağırmasın. Sen ona merhamet etmedin, çevire çevire dövdün; tamam, seni de bir gün çevire çevire döverler. Sen, filanca geldi işte bir hata etmiş, affetmedin; bir gün sen de affolunmazsın, veyahut Allah âhirette affetmez.

"Yâ Rab! Ben hata ettim; affet!"

"Sen o kulumu affetmedin ki!"

Dünyada başkalarına merhamet etmiyor... Bazı insanlar vardır; bakarsın ayağıyla karıncaları ezer, böcekleri öldürür...

"Ya be adam, hiç zararı yok o hayvancağızın sana, gidiyor işte." Öldürüyor. Zararlı olan öldürülür de zararlı olmayanı da öldürüyor. Eline sapan alır çocuk, 'küt' vurur, niye? Nişancılık olacak... Merhametsiz. Ona da merhamet olunmaz. Başına bir hâl gelir, "Allah Allah..." nereden geldi, anlayamaz.

Nereden gelecek; sen ötekilere merhamet etmedin. Hayvanı olur, hayvanına merhamet etmez; maiyetinde işçisi olur, işçisine merhamet etmez... Bu tarzda… Nasıl yaparsa öyle muamele görür.

Onun için müslümanın bu kâideyi bilmesi lazım. Kendisi başkasına ne tür davranıyorsa kendisi o muameleyi görecek. Kendisi başkasına ne gibi vazifeleri ihmal ediyorsa, yapmaktan geri duruyorsa, onlar kendisine lazım olduğu zaman o da onlardan mahrum olacak. O hâller kendisine nasip olmayacak.

Altındaki diğer hadîs-i şerîf yine aynı mevzuda:

Men lâ yerham men fi'l-ardı lâ yerhamhu men fi's-semâ'. "Yerde olana merhamet etmeyene semada olanlar merhamet etmez."

İnsanlara merhamet etmeyen, hayvanlara merhamet etmeyen, merhametli bir kimse olmayana Allahu Teâlâ hazretleri bir kere merhamet etmez; o merhametsizliğinin cezasını acı acı çeker, mânevî yardım da görmez.

Mesela men fi's-semâ' "gökte olanlar" diye tercüme ettik. Mâlum, bir âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

"Melekler bile insana tevbe istiğfar ediyorlar." Melekler de bu sefer tevbe istiğfar etmez. Gökteki başka varlıkların da insanoğlu için, müslümanlar için hayırlı faaliyetleri var. Onlar da etmez. Koruması da olmaz, dua alması da olmaz, hayra ermesi de olmaz, böyle gider.

Men lâ yerhamu'n-nâse lâ yerhamuhu'llâhu.

Bu da dördüncü hadîs-i şerîf, aynı sırada gelmiş:

"İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet eylemez." Hemcinsine, diğer insanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.

Bu dördü hepsi aynı mevzuda, biraz ibareleri farklı.

Bu merhamet denilen şey, insanın içinde bir duygudur. Peygamber Efendimiz torununu almış kucağına seviyor, öpüyor, bir de ağlamış. Tabii gözyaşı dökmesi kim bilir neden... İleride başına geleceğini mi gördü?.. Allahu Teâlâ hazretleri tabii ona bildirdi ileriye doğru olacak şeyleri de... Bedevinin birisi demiş ki;

"Yâ Resûlallah, biz çocukları hiç kucağımıza almayız, sevmeyiz. Biz böyle şey yapmayız, ne oluyor?"

"Bu merhamet, sevgi, Allah'ın insanın kalbine koyduğu bir duygudur. Sen merhamet etmezsen sana da merhamet olunmaz. Sen sevgi göstermezsen sen de sevgi bulmazsın." demiş.

Allah'ın verdiği bir duygudur.

Allah bizleri gaddar etmesin, merhametsiz etmesin ki merhamete, mağfirete, rahmete, tevbeye, vikâyeye nâil olalım, yerden gökten müeyyed olalım, teyid-takviye edilmiş, korunmuş olalım.

Men lâ yehtemmü bi-emri'l-müslimîne fe-leyse minhüm ve men lem yusbih ve yumsi nâsihan lillâhi ve li-resûlihî ve li-kitâbihî ve li-imâmihî ve li-âmmeti'l-müslimîne fe-leyse minhüm.

Huzeyfe hazretlerinden rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

Men lâ yehtemmü bi-emri'l-müslimîn. "Müslümanların işine ihtimam göstermeyen onlardan değildir."

Umûr demiyor, "müslümanların işlerine" demiyor, "umumî olarak müslümanların işine" diyor. Müslümanları bir bütün olarak görüp her hâlinde ona karşı, müslümanlara karşı hizmet etmeyi bir vazife bilip öyle çalışacak.

Müslümanlara aldırmayan, işine kulak asmayan, müslümanlara içinde bir hizmet arzusu taşımayan ve onlara koşuşmayan, onun derdiyle dertlenmeyen bir kimse müslüman değildir, onlardan değildir. Adı müslüman, lâ ilâhe illallah dedi...

"Hani lâ ilâhe illallah diyen şöyle olacak, böyle olacak?"

Evet ama işte böyle kâideleri var. O umumî esasın altında böyle kâideler var.

İnsan müslümanların işiyle ilgilenmedi mi onlardan bile sayılmıyor.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Müslümanlar bir vücut gibidir. Nasıl ayağa diken battığı zaman vücut geceleyin uykusuz kalır, ayağı zonklar, ateşi her tarafa yayılır; müslümanlar öyle olacak. Yekvücut olacak."

Maalesef, bu fikir bu kadar meşhurdur, herkesin bildiği bir şeydir, herkesin ezberinde olan bir şeydir fakat müslümanlar bugün bu havada değildir, bu terbiyede değildir, bu çalışmada değildir; parça parçadır, bölük bölüktür, fırka fırkadır, grup gruptur; boyuna birbirleriyle uğraşmaktadır. Kâfirler birlik beraberlik olurlar, insanı yanına yanaştırmazlar. Değil senin onlardan bir şey alman, hakkını bile vermezler, kale gibi dururlar. Müslümanlar da parça parçadır.

Müslümanları zarara uğratmak için kâfirin gelmesine lüzum yok. Müslümanların birbirlerine dertleri yeter, verdikleri zarar yeter.

Müslümanlar o kadar merhametsiz, ilgisiz, perişan durumda...

Akıl alacak bir şey değil!

Herhâlde bir asırlık bir zamandan beri daha net olarak İslâmî terbiye gevşediğinden oluyor bu. İslâm'ın özünü bilmediklerinden oluyor. Hadisleri okumadıklarından oluyor, âyetleri okumadıklarından oluyor, bir.

Muhterem kardeşlerim!

Bir de, lafı duyuyorlar da harekete geçmiyorlar.

Bildiği ile amel etmiyor, bildiğini tatbik etmiyor; kötü olan şey bu!

Peygamber Efendimiz'in zamanında içkinin haram olduğuna dair âyet gelir gelmez sokaklardan şarıl şarıl sel gibi içkiler akmış. Eskiden evinde küp bulunan, şarap muhafaza eden, onu içen insanlar hepsi küpleri devirmiş. Tereddüt etmeden anında tatbik etmiş.

Şimdi müslümanların en büyük kusurlarından birisi, bildiğini tatbik etmemek. Sanki koyun kaval dinler gibi dinleme hâli var, dinlediğini de anlamaz hâli var, anlasa bile tatbik etmez hâli var. Hâlbuki duyduğu bir şeyi aynen tatbik edecek.

Ben biraz orayı geziyorum, burayı geziyorum, kardeşlerimin durumunu görüyorum; çok yaygın bir cahillik var, çok yaygın...

Hoca, misafir oluyoruz, evine gidiyoruz, bakıyoruz, caminin hocası... Allah Allah!..

"Nasılsın, iyi misin, hoş musun? Çoluk çocuğun nasıl, ne iş yapıyorlar?..."

Bakıyorsun ki ohooh, hocada iş yok, İslâmi bakımdan... Ne kızına karşı İslâm'ın emrini tam tatbik etmiş, ne oğluna karşı tam tatbik etmiş, ne evinde onu tam sağlayabilmiş. Bilmiyor.

Duyuyoruz. Bizim hanım tarafından duyuyoruz, "Karısı şöyle dedi, kızı böyle dedi, müslümanlarla alay etti, şöyle yaptı..."

E hocanın kızı... Edecekse ilk önce babasıyla alay etsin.

Çok yaygın bir cahillik var ve çok basit şeyleri bilmiyorlar. Biliyor sandığımız insanlar dahi bilmiyorlar.

Bu işin çıkar yolu nedir?

Duyduğunu yazsın, yazdığını tatbik etsin, bir de bildiğini başkasına öğretmeye çalışsın.

Çünkü öğrenmenin bir usûlü nedir?

Bildiğini başkasına öğretmeye çalışmaktır. İnsan öğretirken öğrenir. Sen de evinde bir saat aç, burada duyduklarını orada söyle. Burada yaz, evde söyle. O zaman daha iyi hatırında kalır. İş yerinde söyle; "Ben pazar günü hadis dersinde on tane hadis yazdım, pazartesi günü bunu iş yerinde o arkadaşlarıma öğreteceğim." O zaman insan iyi öğrenir, öğretirken öğrenir.

Bir, iyi anlamıyoruz.

İki, anladığımızı tatbik etmiyoruz.

Allah bu büyük âfetten, büyük kusurdan bizi korusun.

Yoksa şu insanlar bildiklerini tatbik etse ortalık gül gülistan olur. Bütün müslüman zenginler zekâtlarını verse müslümanların paraya ihtiyacı kalmaz, parayı nereye koyacaklarını bilemezler. Bütün müslümanlar düşmanlarının üstüne bir bardak su dökse düşmanları sel alır götürür.

Ama çalışmıyorlar. İslâm için gayret etmiyor. Müslümanların işiyle ilgilenmiyor, aldırmıyor.

Neyle ilgileniyor?

Kendi işiyle, parasıyla, tatiliyle, zevkiyle, safasıyla ilgileniyor...

Biz kalktık uzakça bir yerden geldik, bir yere gitmiştik. Sahil boyunca Tekirdağ'dan bilmem nerelere kadar koca koca apartmanlar yapmışlar; Yalova'dan, Çınarcık'tan Gemlik'e kadar koca koca apartmanlar yapmışlar. Öyle biliyorlar ki dünyanın safalı yerlerini... Öyle biliyorlar ki keyif çıkartılacak, keyif çatılacak yerleri... Oh, denize karşı balkonlar yapılmış, orada çaylar höpürtetilir, içkiler içilir, çalgılar, sazlar, sözler, eğlenceler... Keyfini çok iyi biliyor.

Kendi işini iyi biliyor ama müslümanların işiyle ilgilenmiyor. Kendi işinde ilerlemek için gayret sarf ediyor, maaşını arttırmak için gayret sarf ediyor, teşebbüslerde bulunuyor, daha iyi bir işe geçmek için oraya buraya başvuruyor ama müslümanların veyahut kendisinin âhiret işiyle bile ilgilenmiyor. "Âhirette beni Allahu Teâlâ hazretleri hesaba çekecek." demiyor, "Bu dünya hayatından sonra bir âhiret hayatı var, biraz da oraya hazırlanayım." demiyor. Bu dünya hayatında rahatı düşünüyor da âhiretteki rahatı düşünmüyor.

Demek ki inanmamış. Feleyse minhüm. Demek ki tam müslüman değil. Doğru. Sadaka Resûlullah, Efendimiz çok doğru söylemiş. İyi müslüman olsa öyle yapmaz.

Bir silkinmemiz lazım. Bu kusur hepimizde de olabilir, ben de de olabilir. Hepimizin silkinmemiz gerekiyor.

Biz kendimizi doğru yolda gidiyor sansak...

"Tamam, benim yolum doğru; gidiyorum, gidiyorum, gidiyorum…" Ömür bitti, hesaba çekildiğim zaman; "Hay Allah!" hesapta hiç tahmin etmediğim şeylerle karşılaşırsam, Allah sorgu sual açar da; "Sen niye benim şu buyruğumu tutmadın, bu buyruğumu tutmadın?" derse ne yapacağız?

"Bilmiyordum" diyeceğiz. Çünkü bilmiyoruz.

Fakat bilmeyene hadîs-i şerîflerde bildiriliyor ki iki misli ceza var. Bir, o iyi işi yapmadığından; iki, bilmediğinden. Cahil kurtulacak değil.

Dünyada da öyle değil mi? Kanunları bilmemek mazaret midir?

Hayır.

"Efendim, ben bunun suç olduğunu bilmiyordum."

Sen cezayı çek de öğrenirsin. O ceza zaten terbiye; ona "müeyyide" derler. O işi öyle yaptırmak için o cezayı koyuyor ki herkes öğrensin.

Nasıl öğrenir?

Para elinden bir defa çıktı mı...

Arabayla geliyoruz, polis durdurdu.

"Süratli gitmiyorduk, bir kabahatimiz yok herhâlde..." dedik.

"Kemer bağlamamışsınız." dedi.

Hakikaten bağlamamıştık.

"Ver bakalım 1500 lira."

Makbuzu yazdılar, 1500 lira ceza.

Ondan sonra hemen kemeri bağlıyoruz. Yoksa herkes kemer bağlar mı? O parayı, cezayı yiyince o zaman öğreniyor.

Biz de âhirette, Allah etmesin, Allah göstermesin;

"Ey kulum şunu niye böyle yapmadın?"

"Bilmiyordum yâ Rabbi..."

"Bunu niye böyle yapmadın?"

"Bilmiyorum..."

İki misli ceza gelecek, katmerli ceza gelecek.

Onun için ilk işimiz öğrenmek. İkinci işimiz öğrendiğimizi tatbik etmek.

Ama şimdi ben burada on tane hadis okuyacağım, yazılmayınca bu on tanesi hatırda kalmaz; bir tanesi kalmaz, hepsi de birbirine karışır. Birisinin başı ötekisinin sonuna eklenir, hadisi doğru [hatırlayamayız]. Onun için yazacağız. Birer defterimiz olsa...

Bizim arkadaşlarımızdan birisi, eski hocaefendilerden bu hadis kitabını dinlerken hep not almış da bunun tercümesi diye sonra onu bastırdı.

Onun için ilim bir avcılık demektir, yazı da onun bağıdır. Yakaladığın ceylanı bağlamazsan yine kaçar. Balığı şeye koymazsan, nereye koyacaksan, sepete koymazsan yine atlar, suya kaçar suya.

Yazacaksın! Hatırda kalmasına ihtimam edeceksin. İyi öğrenmeye gayret edeceksin. İyi öğrenmek için de başkasına öğreteceksin.

Böyle olmayınca o zaman İslâmî seviye düşüyor. Herkes "Bu ne biçim müslüman?" diyor. Bazen biz de diyoruz. Kendimize de şaşıyoruz, başkasına da şaşıyoruz; "Bu ne biçim müslüman?" diyoruz, "Yakışır mı bu müslümanlığa?" diyoruz, ayıplıyoruz. Çok yaygın bir cahillik var.

Yine İstanbul, Türkiye'nin en münevver yeridir. Fatih, İstanbul'un en üstün İslâmî semtlerinden biridir. Bizim kardeşlerimiz yine hadis bilirler, âyet bilirler. Bir de Anadolu'ya gitsek ne olacak? Anadolu'nun köyüne, dağına, yaylasına, uzak kasabasına... İlim irfan, din iman öğretilen yerleri olmayan kısımlarda ne olacak?

Adam başka yabancı ideolojileri öğrenecek, onların militanı olacak. Var mı başka çaresi?

Onlar da böyle insanı kandıracak gibi şeyler söyleyecekler. "Kardeşim" diyecek, "senin bu kadar aldığın para şöyle mi?" diyecek, "Ne lüzum varmış, niçin gerekir?" diyecek.

Öyle sözler duydum ki, öyle sözler okudum ki burada söyleyemem. İslâm'da utanmak yoktur, hoca her şeyi söyler, mesela en mahrem şeylere ait bir hadis gelse onu da okuyacağız ama o sözleri söyleyemem. Öyle sözler söyleyen insanlar var.

Ne lüzum varmış... Hiçbir kayıt tanımıyor. Hiçbir edep, ahlâk kâidesi tanımıyor. "O da olabilir, bu da olabilir." gibi. Bilmediği için, cezasını bilmediği için, sonunu bilmediği için...

Bak, Allah'ın yasak ettiği işin fenalığını biz başından beri biliyoruz, Kur'an bildiriyor.

Avrupalı neden sonra öğrendi?

AIDS hastalığı çıktıktan sonra.

Şimdi artık filmlerde artık bilmem ne sahneleri bile yokmuş.

Neden?

Şamarı yedi, ondan sonra hizaya geldi.

İşte İslâm bunu çok önceden, daha mikrop yokken, mikrop bilinmezken, ilim ilerlememişken, önceden söylemiş. Elhamdülillah, imanımız kuvvetleniyor. "Haa... Demek ki bak her şeyi bilen Mevlâmız hiçbir şeyin bilinmediği zamanlarda bizim dinimizi Peygamber Efendimiz'e ne güzel elçilik nasip etmiş de, öğretmiş de o da bize bunları hadislerde nakletmiş." diyoruz.

Dinimize sımsıkı sarılacağız. Dinimizi öğreneceğiz. Öğrendiğimizi tatbik edeceğiz kardeşlerim. Müslümanlar için yüreğimiz yanacak. "Ah!" diyeceğiz, üzüleceğiz ve onlar için bir şey yapmaya gayret sarf edeceğiz. "Yeter bu!" diyeceğiz.

"Kendimiz küçüklükten büyüyene kadar hep kendimiz için çalıştık, haftanın başından sonuna kadar hep kendimiz için çalıştık, ömrün başından sonuna kadar hep kendimiz için çalıştık; ya biraz da insafa gelelim de biraz da âhiret tarafına çalışalım." diyeceğiz. Kendimize çekidüzen vereceğiz çünkü Allah'ın bize ihtiyacı yok; bizim Rabbimiz'in rahmetine, mağfiretine çok ihtiyacımız var.

Allah bizi, hepimizi cehenneme atsa, atar. Âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Hel imtele'ti? "Ey benim cehennemim, ey benim kahrımın yurdu olan, yeri olan, mahâlli olan cehennemim! Doldun mu?"

Cehennem diyecek ki;

Ve tekûlu hel min mezîd? "Yâ Rabbi, daha var mı? Gönder!"

Cehennemde "doldu da yer kalmadı" gibi bir durum yok. Bütün cihan halkı cehenneme girse Allahu Teâlâ hazretlerinin azametinden, saltanatından bir şey eksilmez. Biz muhtacız. Allahu Teâlâ kâinattan, insanlardan, âlemlerden, ibadetlerden, her şeyden müstağnîdir, ihtiyacı yoktur. Allah'ın azametine bir şey eklenmiyor. Biz muhtacız!

Biz de çırpınmıyoruz.

Bak ne dedi hadîs-i şerîfte;

"Tevbe etmeyene Allah teveccüh etmez. Mağfiret istemeyene Allah mağfiret eylemez. Başkasını affetmeyene Allah af ile muamele etmez. 'Yâ Rabbi! Koru!' demeyene Allah korunmak nasip etmez."

Biraz çalışacaksın. Adam istemiyor bile; o kadar tembel ki!.. Hiç olmazsa iste ya... Hiçbir şey yapmıyorsun, bari iste! İstemeyi bile yapmıyor! O zaman Allah onu da yapmaz. Yapmayacağını biz bilemeyiz de Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinde işte okuyoruz.

Onun için silkinelim, muhterem kardeşlerim!

Geçen akşam bir kardeşimizin evine gittim. Bir bebek doğmuş, adını koyduk, tebrik ettik. Ama orada dört tane ölüm hadisesi duydum.

"Filanca dostumuz, falanca ölmüş."

"Aa.. Allah rahmet eylesin."

"Filanca esnaftan filanca çok sevdiğimiz amcamız ölmüş."

"Yaa... Allah rahmet eylesin."

"Falanca hacı hanım da vefat etmiş, çok saliha bir hatundu."

"Yaa... Mekânı cennet olsun, Allah rahmet eylesin."

Yüreğimiz yandı. Bir tane çocuk doğdu ama kaç tane vefat duyduk.

Sıra bize de gelecek.

Ankara'da bir camiye gittim, bir mahalleye gittim. Sabahleyin bir sâlâ sesi. Mahalle bizim, üç yüz hanelik mahalle bizim. Oradan bir sâlâ sesi duyulunca bizden birisi gitti muhakkak. "Kim?" dedim, yaşlılardan korktum. Çocuk 17 yaşındaymış. İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, gitti.

Bu yaş sırasına da bakmıyor, bir gün bize de gelecek. İki kere iki dört eder gibi aşikâr bir şey. Toparlanmazsak, hazırlanmazsak olmaz. Ben şimdiden hazırlanırsam, dikkat edersem, ne zaman gelirse gelsin. İnsanın ölüme hazırlıklı olması lazım, hesabı kolay verecek gibi olması lazım.

Hiç aldırmıyoruz. Sanki ölüm bizim semtimize uğramaz gibi geliyor. Uğrayacak bir gün, ne zaman olacağı da belli değil... Ne zaman olacağı belli olmadığı için rahatlıyoruz. Hâlbuki ne zaman olacağı belli olmayınca korkmamız lazım. "Eyvah, ya şimdi geliverirse..." diye korkmamız lazım. Rahatlıyoruz, her hâlde 90 yaşından sonra gelecek diye düşünüyoruz. 17 yaşındakine de geliyor. Tabii hiç hazırlık yok, ibadet yok, taat yok... İnsan öyle yakalanıverir; günah üzere ölür, borç üzere ölür, ibadetleri yapmamış bir şekilde ölür. Onun için aklımızı başımıza devşirelim.

Bunlar, bu hadîs-i şerîfler bize Resûlullah tarafından -Efendimiz sağ olsaydı şimdi bunları söylecekti- onun nasihatleridir, onu naklediyoruz. Ondan şeref duyuyoruz.

Peygamber Efendimiz'in tavsiyeleridir:

Müslümanların işleriyle ilgilenin. Müslümanların işini ciddiye alın. Müslümanlara faydalı olmaya gayret edin; paranızla, canınızla, malınızla, dilinizle, elinizle hizmet edin. Herkes ortaya bir hizmet koysun.

Şu cami tamir edildi, pırıl pırıl oldu. Duvarları tahta yapıldı, yan tarafı kapatıldı. Tavuk kümesiyken ibadet edilen [bir cami] oldu.

Nasıl yaptık?

Ben size söyledim, Allah razı olsun, siz para verdiniz, yapıldı. Öne geçtiler, çalıştılar çabaladılar, tertemiz bir cami oldu, elhamdülillah.

Nasıl oldu?

Herkes bir şey ortaya koyunca...

Bu memleket de böyle kurtulur. Bu ümmet de böyle kurtulur. Bu dünya da böyle kurtulur. Âhiret de böyle kurtulur. Elbirliği ile mutlaka çalışmamız lazım. İnsanın heyecanını kaybetmemesi lazım.

Bir camiye gittim. Bizim kurduğumuz bir mahalde, mahallenin camisine gittim. Sabah namazında baktım iki saf, bir buçuk saf; yatsı namazında baktım üç saf. Ya bu cami dolardı, yer bulunmazdı, beş yüz kişilik, bin kişilik bir cami. Koskocamandı, alt katı vardı, üst katı vardı.

Söyledim, dedim:

"Sizin içiniz geçmiş. Siz heyecanınızı kaybetmişsiniz. Siz zarar etmişsiniz. Hayatiyetiniz sönmüş sizin, piliniz bitmiş."

Öyle olmayacak. Müslüman canlı olacak! Pırıl pırıl, gözleri böyle ışıl ışıl olacak...

Müslüman Allah'ın nuruyla bakar.

İttekû firâsete'l-mü'min fe-innehû yenzuru bi-nûrillah. "Müslümanın ferasetinden, anlayışından, sezgisinden kork; Allah'ın nuruyla bakar."

Bir gayrimüslim, müslüman kıyafetine bürünmüş, gelmiş eski büyük şeyhlerimizden, evliyâullahtan bir zata;

"Bu hadis ne demek?" diye soruyor.

"Müslümanın feraseti ne demek? Müslümanın anlayışı, sezgisi mi olurmuş? Allah'ın nuruyla bakmak ne demek?"

Soruyor ama tebdîl-i kıyâfet etmiş, müslüman kıyafeti giymiş, bunu soruyor.

Tebessüm etmiş o evliyâ olan zât, demiş ki;

"Kelime-i şehadet getir de müslüman ol. Müslüman olmanın zamanı geldi."

Diyor ki kitapta:

"Şeyh efendi iki kerâmet gösterdi. Bir; onun gayrimüslim olduğunu kıyafetinin tebdil olmuş olmasına rağmen bildi. İkincisi; kâfir olduğunu bilmek bir şey değil, müslüman olma zamanının geldiğini bildi."

Bak, Allah sevdiği kuluna neler bildiriyor.

O da kelime-i şehâdet getirmiş. Müslümanın ferasetinin ne olduğunu gördü. Hâlle anlattı. "Müslümanın feraseti şudur da budur da..." demiyor; "Sen kâfirsin, bak ben senin kâfir olduğunu Allah'ın nuruyla baktım, gördüm, imana gel." diyor, "Zamanın geldi." diyor, "Artık bırak kâfirliği." diyor.

Efendimiz'in ifadesine ne kadar hayran oldum;

Mekke'nin fethinde Ebû Süfyan'ı yakalamışlar.

Ebû Süfyan kim?

Medine-i Münevvere'ye ordu çeken, müslümanlarla uğraşan, Peygamber Efendimiz'e en büyük husumeti gösteren kimse.

İş tersine döndü, Mekke fetholundu, Peygamber Efendimiz muzaffer olarak,fatih olarak Mekke'ye girdi. Eli kolu bağlı yakalamışlar, getirmişler; en büyük düşman Ebû Süfyan, Peygamber Efendimiz'in karşısında. Ne olabilir, düşünün...

"Götürün keratayı, basın kılıcı boynuna, kesin atın bir tarafa, köpekler yesin etini!" der belki.

O kadar kötülük yapmış bir insana Efendimiz diyor ki;

"Ya Ebâ Süfyan, daha müslüman olma zamanın gelmedi mi?"

Adam mahvoluyor. İçindeki küfür mahvoluyor. Diyor ki;

"Yâ Resûlallah, ne iyi insansın! Müslüman oldum!"

O kadar kötülüğe o kadar iyilikle mukabele...

Müslüman Allah'ın nuruyla bakar, söyleyişi Allah'ın [nuruyla] söyler. Müslümanın bir heyecanı olacak, kalbinde ışıl ışıl bir nur menbaı olacak, bir hareket, enerji menbaı olacak.

Ölmüş adam! Caminin kenarı çöp, sokağı çöp, çamur, mezbele, evi pis pasaklı... Yahu otuz liraya, elli liraya kireç alıp da sıvayamadın mı şu duvarı? Bir kutu plastik boya alıp da şu merdiveni sıvayamadın mı? Pis, nasıl için rahat ediyor?!

Yolda bir camiye girdik. Kapıyı yokladık, baktık, kapalı gibi geldi. Yandaki daireyi çaldık, kimseyi bulamadık. Ben yine bir daha yokladım. Arkadaş yoklamıştı, ben yokladım. Meğerse kapı açıkmış. Açtık, girdik. Namaz kılacacağız. Sıralar var, kara tahta var, orada namaz kılıyoruz. Ben namaza durdum, arkadaşın da sünneti kılmasını bekliyorum. Sağa baktım, örümcek ağı; sola baktım, toz; öbür tarafa baktım, bilmem ne…

Burası caminin Kur'an öğretilen yeri!

Tahtaya yazdım:

en-Nezafetü mine'l-imân. "Temizlik imandandır."

et-Tahûru şatru'l-imân. "Temizlik imanın yarısıdır."

Altına da dedim ki;

"Örümcek ağlarını temizleyin, tozları alın; şurayı pırıl pırıl yapın. Bir daha görmeyeyim!"

O belki "müftü geldi" sanacak, "kaymakam geldi" sanacak. Tahtaya yazdık, güle güle çıktık.

Ama ayıpladım. Küçücük oda, üçe üç, dokuz metrekare bir oda. Oraya kaç tane çocuk geliyordur. "Hadi çocuklar bugün burayı temizleyelim." Örümcek ağları [var]. Belki ben uzansaydım alırdım ama almadım, öyle yazdım.

Müslüman temiz olacak. Temiz olacağını Peygamber Efendimiz söylemiş. Bizim heyecanımız geçmiş. Olmaz böyle şey! Pırıl pırıl olacağız. Ne çamur olacak…

Biz mahallemizde çamuru engelleyemez miyiz?

Engelleriz.

Evimiz bir fakirhane olsun, duvarı bir kireç badana yapamaz mıyız? Köyümüzde yapmıyor muyduk?

Yaparız.

Eskilerin bir şeyi hoşuma gider, hep vaazda söylerim:

Eskiden çocuklarına renkli koyu elbise giyenleri ayıplarlarmış.

Neden?

"Kiri boyu belli olmayacak elbise giydiriyor. Ne kadar ayıp, oo..."

Çocuğa kiri belli olmayacak koyu elbise giydiriyor.

Onun için korkmadan bembeyaz giydirirlermiş. Kirlendi mi temizleyecek. Müslüman tertemiz.

Eskilerden duyuyorum:

Namaz kıldığı şalvarı ayrı, hemen namaz kılcağı zaman o ayrı şalvarı giyermiş. Çamaşırı kaç defa yıkarlarmış. Evin içi kaç defa badana olur, senede bir, sohbaharda bir, ilkbaharda... Ocağın işinde her gün aş pişer, sacayağının üstünde odunlar yanar. Hemen kireci getirirler, bembeyaz yapıverirler. İnsanın içinde... Tahtaları kazırlar... Ben bilirim, kazırlar ki [iz kalmasın]. Yağ damladı mı kazımadan çıkmaz. O zaman vernik yok, cila yok.

Ama insanın içinde temizlik duygusu oldu mu... Müslümanın evine girersin; yastıkların örtüleri bembeyaz, sana örttükleri yorgan bembeyaz, her şeyi tertemiz.

Temizlik...

Allah'ın temizlik emri var, dinimizin temizlik emri var; biz temiz değiliz.

Neden?

Böyle müslüman olmaz. Heyecanı geçmiş, pili bitmiş. Pili bittiği zaman saat bile doğru göstermiyor. Elektronik saat, hesap makinesi; tuşlarına basıyorsun, hesap yanlış çıktı. Ya makine de yanlış yapar mı? Yapar, pili zayıflayınca yapıyor, pili zayıfladığı zaman yanlış yapıyor; toplamayı, çıkartmayı, çarpmayı, bölmeyi şaşırıyor. Müslüman da öyle; pili zayıflayınca namazı da şaşırıyor, kocalığı da şaşırıyor, karılığı da şaşırıyor, hocalığı da şaşırıyor, talebeliği de şaşırıyor, ibadeti de şaşırıyor, dünyayı da şaşırıyor âhireti de...

Allah bize yeniden bir şevk ve heyecan versin. Şevk ve heyecan içinde olsak neler neler yaparız; her taraf gül gülistan olur.

"Müslümanların işiyle ilgilenmeyen onlardan değildir. Her kim ki..." Hadisin devamı:

"Her kim ki sabah akşam Allah'a karşı, Resûlullah'a karşı, Kur'an'a karşı, müslümanların başkanına karşı ve müslümanların diğer geride kalan topuna karşı iyi niyet beslemiyorsa, iyi niyetli, arzulu…

Burada bu hadîs-i şerîfi yazsa insan, işyerine veya evine assa yeter.

"Müslümanların işiyle ilgilenmeyen onlardan değildir." dedikten sonra cümle devam ediyor:

"Sabah akşam Allah'a karşı samimi olmayan, Resûlü'ne karşı samimi olmayan, kitabına karşı samimi olmayan, müslümanların başkanına, imamına, önderine karşı samimi olmayan ve âmmesine, topuna karşı samimi olmadan sabahlayan akşamlayan kimse müslüman değildir, onlardan değildir."

Efendimiz kestirip atıyor.

Men lem yusbih ve yumsî nasîhan. "Açık kalpli, temiz niyetli, iyi niyetli, arzulu, samimi."

Kime karşı?

Lillâhi. "Allah'a karşı" samimiyet, nasıl olacak?

İman etmişsen sözünü tutacaksın. Bağlılığın sağlam olacak: "Rabbim benim, bir tane, emri başımın üstüne, 'öl' dediği yerde ölürüm, 'kal' dediği yerde kalırım. Bitecek. Tevekkeltü aleyk.." Cümle cihan halkı ordu toplamış seni kesmeye geliyorlar, "hıh, bir şey yapamazlar; benim Allahım var!" Bir şey yapamaz. Yapamaz hakkaten. İbrahim aleyhisselâm'a yapabildiler mi? Sımsıkı, sapasağlam bağlandığı için yapamadılar, yapamazlar.

Ve men yetevekkel ala'llâhi fe-hüve hasbuhû. "Kim Allah'a tam tevekkül ederse Allah ona yeter."

Başka yardımcıya ihtiyaç mı kalır?

Yerin dibine geçirir, denizin içine batırır, yıldırımlar yağdırır, kalbini çevirtir.

Hz. Ömer niye gidiyordu o gece telaşlı telaşlı, başını önüne eğmiş Mekke sokaklarında hızlı hızlı nereye gidiyordu Hz. Ömer?

O zaman müslüman olmamıştı, Hz. Peygamber'i öldürmeye gidiyordu.

Nasıl döndürdü Allah, kalbini nasıl çevirdi?

Öldürmeye gittiği Resûlullah'ın yanına nasıl boynu bükük mü'min mü'min gözü yaşlı gitti.

Neden?

Resûlullah günlerdir dua ediyordu:

"Yâ Rabbi! Şu iki Ömer'den bir tanesini İslâm'a hâdim eyle." diye.

O dua bereketine Allah 'şıp' diye döndürdü.

Allah kalpleri döndürür, işleri döndürür, dünyayı döndürür, kafaları döndürür... Ne dilerse öyle yapar.

Allah'a samimi olacak, samimi kul olacak.

"Rabbim bana bu kadar rızkı veriyor, ben ona hiç âsi gelir miyim? Bu sıhhati vermiş, imanı vermiş, şu memleketi nasip etmiş, dünyada başımı kesseler âsi gelmem."

Samimi, bağlanan insan böyle der, tam inanır.

"Çok denemişim; şöyle dedim öyle oldu, böyle istedim böyle oldu, şu sıkıntıya düştüm şöyle kurtardı, bunu şey yaptım böyle... Rabbimin varlığında birliğinde tereddütüm yok; gün gibi, güneş gibi, ay gibi aşikâr." der, sımsıkı bağlanır, Allah'a samimi olur.

Başka?

Ve li-resûlihî. "Resûlü'ne samimi olur."

Burada hikâye okumuyoruz ki, Nasreddin Hoca fıkraları da okumuyoruz. Gerçi arada anlatıyoruz ibretli diye ama hadis okuyoruz! Resûlullah'a karşı bağlılığın samimi ise tutacaksın. Resûlü'nün izinden gitmeye çalışacaksın.

Niye?

Allahu Teâlâ hazretleri insanların anlayışı kıt diye onlardan bir peygamber gönderdi de "İşte model, buna benzeyin!" dedi. "Kendinizi buna benzetin; huyunuz buna benzesin, hâliniz buna benzesin, fikriniz buna benzesin, işiniz buna benzesin." dedi.

Resûlullah'a karşı hakikaten bağlılık sahibi isen, Lâilâheillallah diyorsun, Muhammedü'r-Resûlullah da diyorsan gel bakalım, çök bakalım şu hadîs-i şerîfin karşısında "Baş üstüne, Resûlü'nün sünnetine uyacağım, onun izinden gideceğim." de. Öyle olursa samimi, tamam. Öyle olmazsa samimiyetten hiç dem vurmasın.

Sonra?

Ve li-kitâbihî. "Allah'ın kitabına karşı samimi olacak, candan olacak."

İnsan Allah'ın kitabına nasıl candan olur?

Kur'an okumayı bilmiyor, mânasını bilmiyor, ahkâmını bilmiyor... Bir şey anlamadım ki ben bunun Müslümanlığından... Müslüman, Allah'ın kendisine gönderdiği kitabı bilmiyor. "Müslümanım!" diyor, "Kur'ân-ı Kerîm kitabımızdır." diyor; okumamış, içindeki emri yasağı bilmiyor. Olmaz. Böyle samimiyet olmaz.

Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın kitabı mı?

Hiç şeksiz şüphesiz Allah'ın kelâmı. Mucizeler dolu. Kendisi mucize, içinde de mucizeler dolu. Allah'ın kelâmı. E peki niye okumadın? Kaç yaşındasın?..

İngilizce okudun mu?

Okudun.

Fransızca okudun mu?

Okudun.

Her gün gazete okur musun?

Oo…

Roman okur musun?

"Okurum."

E Allah'ın kitabını niye okumadın?!

Ne biçim samimiyet, ne biçim Kur'an sevgisi, ne biçim Kur'an'a bağlılık!

Olmaz. Allah'ın kitabına samimi bağlıysan sımsıkı sarıl. Okumasını öğren, mânasını öğren, Arapça'sını öğren, içindeki ahkâmı tatbik etmeye çalış. Aç başından: Bismillâhirrahmânirrahîm. el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.. Elif lâm mîm… Orada her âyet geldikçe "Tamam, ben bunu tatbik edeceğim." de, samimiyetini anlayayım. Aksi takdirde samimiyetten dem vurma.

Kitabına karşı da samimi olacak.

Sonra?

Ve li-imâmihî. "Müslümanların imamına, önderine karşı da samimi olacak."

Müslümanları Allah darmadağın yaratmamış, darmadağın olmasını istememiş. Üç kişi yola gitse bir tanesini yolda imam seçecek; "Sen bizim başkanımızsın, son söz senin, sana itaat ediyoruz." diyecek. Dağınıklık, derbederlik yok. O imam seçildikten sonra da ona samimi bağlanacak. Bağlanmıyor.

Duası reddolunmayan kimselerden birisi de imamdır. Reddolmaz. "Yâ Rabbi! Bu bana hem 'uyacağım' dedi hem uymadı, sen bilirsin." Başına taş yağar. Duası makbul insanlardan birisi, hadîs-i şerîfte öyle bildiriliyor.

Müslümanlar tâbi oldukları imama uyacak, samimi bağlanacak.

"Efendim, baklava börek ziyafetine çağırırsan gelirim, savaşa çağırırsan gelmem."

O zaman senin de Müslümanlık'tan nasipin yok demektir. "Müslümanım" diye ortada dolaşma.

Sevinçli anda ve üzüntülü anda, ferahlı anda ve kederli anda hiç dönmeyecek. Müslümanların başkanına, reisine öyle sımsıkı bağlanacak.

Ve li-âmmeti'l-müslimîn. "Bütün müslümanlara karşı da samimi olacak."

Hepsinin iyiliğini isteyecek. İktisâden gelişsinler isteyecek, kültürel bakımdan yükselsinler isteyecek, hastalıklardan mahfuz olsunlar, hepsinin bir evcezi olsun, hiçbirisi dert çekmesin, müşkilâtları hâllolsun, sosyal hizmetler ayağına kadar varsın... Hep iyi şeyler isteyecek.

"Eğer Allah'a karşı candan duygular beslemiyorsa, Resûlullah'a karşı candan değilse, kitabına karşı candan değilse, başkanına, müslümanların imamına, önderine karşı samimi değilse, müslümanların umûmuna karşı samimi değilse..."

Feleyse minhüm. "O adam müslümanlardan değil. Olsaydı böyle yapmazdı." diyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Arkasından bir hadîs-i şerîf daha okuyalım.

Men lâ hayâe lehû lâ ğıybete lehû.

"Hayâsı olmayana gıybet yoktur."

Mâlum, gıybet ne demek?

Bir müslümanın arkasından onun hoşlanmayacağı kusurlarını halka söylemek, başka kalabalığa söylemek. "Ahmet var ya, neler yaptı neler etti... Bak istersen yanaştır kulağını da sana söyleyivereyim..." Başladı gıybet! Fıs fıs fıs veyahut aşikâre neyse, gıybet ediyor. Orada olmayan insanın kabahatlerini döküyor.

"Ne yapayım, o kabahatler onda zaten var, yalan söylemiyorum ki..."

Tamam, yalan söylemediğin zaman gıybet oluyor. Zaten yalan söylesen, o söylediğin şeyler yalan olsa iftira olur, o da ayrı bir kabahat, daha büyük bir kabahat.

Müslüman olanı bile söylemeyecek.

Neden?

Kusurları açarsın, adamlara mahçup edersin; cemiyetin sosyal yapısını gevşetirsin, insanları birbirlerinden soğutursun, kötülüğe teşvik edersin. Pişman olmuş bir insanı rezil rüsva edersin, cemiyet içinde tutunamaz hâle getirirsin, başını yere eğirtirsin. Sanki sen hiç kabahat yapmadın mı?

Böyle birçok hastalıklara yol açar.

Gıybet etmememiz lazım ama fısk u fücuru âşikare olan kimsenin kusurunu söylemekte gıybet yoktur, o söylenir. Adam utanmıyor ki, âşikare yapıyor zaten.

Men lâ hayâe lehû lâ gıybete lehû.

Hayâsız, edepsiz, utanmaz, arlanmaz bir herif; onun kusurunu da söylemeyecek miyim?

Söyle, onda gıybet yok.

Utanıp da, yaptığı kabahati bilip de saklamaya çalışan, "Bir kere şeytana uyduk, yâ Rabbi kimseye gösterme, bildirme..." diyen bir insan gıybet edilmez.

Hayâsızsa, utanmıyorsa, yaptığından pişmanlık duymuyorsa...

Geçen gün bir gazetede gördüm. Filanca bilmem kim şu hâltı karıştırmaktan da utanmıyormuş bu hâltı karıştırmaktan da hiç sıkılmıyormuş, ne utanıyormuş... Hani "Utanmaz mısın, arlanmaz mısın?" deriz. O hâltı karıştırmaktan da bu hâltı karıştırmaktan da ne utanıyormuş ne arlanıyormuş.

Tamam, utanmazsa o da "Filanca utanmaz arlanmaz bir kimsedir, aman şöyle etme, böyle etme..." diye onun kabahati söylenir.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi dinimizin inceliklerine vâkıf eylesin. Şu cahillikten kurtarsın, perişanlıktan kurtarsın. İslâmiyeti o sahâbe-i kirâm devrindeki heyecanla yaşayıp, Rabbimiz'in rızasına uygun ömür sürüp, huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varmayı nasip eylesin.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı