M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Küfrün Mantığı Yok

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve-li azîmi sultânih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ecmaîne't-tayyibîne't-tâhirîn.

Emmâ ba'd:

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Allah cümlenizden razı olsun. Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz her türlü hayırlarına cümlenizi nâil eylesin. Hem dünyada hem âhirette cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin. Cennetiyle cemaliyle hepinizi müşerref eylesin. Cehennemden, azabından, ikabından cümlenizi mahfûz, baîd, berî ve emîn eylesin.

İzmir kıyı yöresi ibretlerle dolu olan bir mıntıkadır. Allahu Teâlâ hazretleri buralara nice güzellikler ihsan eylemiş: Dağlar, çamlar, manzaralar, koylar, körfezler, sıcak sular, soğuk sular, ılıcalar, kaplıcalar, plajlar... Nimetler; incirler, üzümler, sultani üzümleri, dibinden bal akan sarı incirler... Ve nice nice bizden önce yaşamış kavimlerin şehirleri... Hatta İzmir'in içinde harabeler, muazzam yapıtlar, yapılar, eserler, tiyatrolar, eğlence yerleri, yıkılmış duvarlar, kemerler...

Bunların hepsi gösteriyor ki bu dünya öyle bir sahne ki biz bir tarafından gelip öbür tarafından gidiyoruz. Burada kalınmıyor. Burada insanların kalışı için yaptıkları binalar kadar devamlı bile değil. Binalar daha çok devamlı, insanlar daha çok gidiyor. Bizden öncekilerin göçtüğü, geçtiği, gittiği gibi muhakkak ki biz de bu dünyadan gideceğiz.

Bu dünyaya neden geldik? Bu dünyadan nereye gideceğiz? Bu dünyadaki bizim en mühim işimiz hangisi, neyin nesi?

Kardeşlerimiz bu soruları çok düşünen insanlardır; çok düşünmüşlerdir, çok duymuşlardır, çok konuşmuşlardır. Elhamdülillah bu soruların cevabını dünya üzerinde en çok düşünen, en iyi bilen insanlarız.

Bazı insanlar bu soruları hiç bilmiyor, hiç sormuyor, hiç araştırmıyor, bunlarla hiç meşgul olmuyor. Hatta kulağını tıkıyor. Hatta gözünü kapatıyor. Hatta düşünmemek için kendisini zorluyor. Hatta düşüncesini bastırmak için kendisini içkiye veriyor. Biliyor ki bu sorular ciddi sorular, bunların peşine düştüğü zaman iş kendisini onun çizdiği hayat çizgisinden biraz başka taraflara kaydırabilir. Onun için çareyi düşünmemekte bulanlar bile var.

Elhamdülillah biz biliyoruz ki bu dünyanın bu kadar güzel nizam ile, bu kadar ziynetlerle Yaradan'ı var. Biz o Yaradan'ın kullarıyız. Biz de yaratılanız. Çevremizdeki ağaçları, çiçekleri, güzellikleri, düzenleri, saat gibi işleyen nizamı kuran Allahu Teâlâ hazretlerinin kullarıyız.

Dünyada birçok şeylere gönlümüzü bağlıyoruz, seviyoruz, dost oluyoruz. Bu dostlukların kıymeti bağlandığımız şeylerin kıymetiyle orantılı. Kıymetli, değerli kişileri seviyorsak övünüyoruz. "Falancanın dostuyuz. Filancanın ahbabıyız. Filancayla aramızda bağlantı var, tanışıklık var." diye seviniyoruz.

Bu dostlukların en önemlisi, en kıymetlisi, en değerlisi, sonuçları itibariyle en mühim olanı; kâinatın sahibi, yaratanı, bizi yaratan ve yaşatan, rızkımızı veren Allahu Teâlâ hazretleri ile dostluktur. O'nu tanımaktır. O'nun sevgisini ve rızasını kazanmaktır.

Bunları, birtakım genel hakikatleri özetleyelim, sağlam zemini, sağlam temeli kuralım diye söylüyorum.

Biz O'nun yani kâinatın sahibinin, Yaradan'ımızın; yazı güzü, kışı baharı yaratan, geceyi gündüzü döndüren, ayı güneşi çeviren, havayı suyu yaratan, insanları yaşatan, dünyaya getiren ve âhirete götüren âlemlerin Rabbi'nin kuluyuz. O'nun rızasını, dostluğunu kazanmak istiyoruz.

Bunu;

İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî sözüyle kısaca aklımıza ve kalbimize yazmışız. Yakamıza yazmışız. Evimizdeki levhalara yazmışız.

"Yâ Rabbi! Benim asıl hedefim, gayem, muradım, amacım sensin. Ben senin dostluğunu, rızanı kazanmak istiyorum." diyoruz.

Her yaptığımız iş O'nun rızasını kazanmak için, O'nun rızası yolunda.

Tabii bu son derece doğru, son derece sağlam bir muhakeme. Şu kâinatta bir düzen var. Bu düzenin kurucusu, âlemlerin Rabbi'nin, bizi yaratanın sevgisini kazanmaktan daha akıllıca bir çalışma düşünülemez. Bunu gaye edinmekten daha yüksek bir gaye düşünülemez. En akıllıca düşünce tarzı bizimki, elhamdülillah! Biz bu gayeyi benimsemişiz.

Niye bunları söylüyorum?

Dünyada "akıllıyım, bilgiliyim" diyen birçok insan var da hiç bunları düşünmüyorlar. Onlarla kendimizin ölçümünü yapmak için söylüyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri sadece bizim ümmetimize değil, dünyadaki her topluma her devirde haberciler göndermiş. Bir kere her insanı akıl denilen bir ölçme biçme, düşünme, anlama kabiliyetiyle donatmış. Herkesin aklı var. Ama akıl şaşırabilir, yanlış kararlar verebilir, sorunu yanlış çözümleyebilir, meseleyi yanlış yönden bakıp yanlış değerlendirebilir diye Allah ilk insanla beraber ilk peygamber göndermiş. Hz. Âdem atamız ilk insan ve ilk peygamber. İnsanoğlunun şaşırmaması için âlemlerin Rabbi rahmetiyle, lütfuyla, keremiyle ne kadar önceden tedbir almış. Âdem atamızdan, onun zamanından insanların doğru yolda yürümesi için doğruyu söyleyecek, söyletecek vazifeliler tayin etmiş. Ve o zamandan beri;

"Ey kullarım! Ey akıl sahipleri!.."

Yâ uli'l-elbâb.

Elbâb ne demek?

"Lüb sahipleri" demek. Yani "gönül sahipleri; iç âlemi olan, iç duyguları olan, vicdanı olan, irfanı olan" demek.

"Ey akıl sahipleri!" diye biz insanlara, bizden önceki insanlara hitaplarda bulunmuş.

Hüve semmâkümü'l-müslimîne min kablü ve fî hâzâ.

Taa evvelki insanlardan beri kendisine tâbi olanları "müslüman" diye isimlendiren âlemlerin Rabbi, Allah kendisi.

"İslâm" ismini bize veren kim?

Allah.

İslâm ne demek?

"Kendisini Allah'a teslim etmiş kişi" demek.

"Yâ Rabbi! Ben senin kulunum. Ben senin emrini tutacağım. Sana tâbi oluyorum. Sana teslim oluyorum."

Teslimiyetlerin en güzeli İslâm. İnsan âlemlerin Rabbi'ne teslim oluyor.

Onun için Hz. Âdem'den beri en akıllıca işi yapmış olanlar, âlemlerin sahibine teslim olan insanlardır, yani müslümanlardır.

Müslümanlık da sadece bizim Peygamberimiz'in tebligâtını kabul etmiş insanlar değil; İsa aleyhisselam'a inanmışlar, Musa aleyhisselam'a inanmış olanlar, İbrahim aleyhisselam'a inanmış olanlar, Nuh aleyhisselam'a inanmış olanlar, Âdem aleyhisselam'a inanmış olanlar; hepsi müslim diye isimlendiriliyor.

Müslim demek, "kendisini Allah'a tâbi kılmış, teslim etmiş insan" demek. "Teslim" kelimesiyle ilgili.

Peygamber Efendimiz mektup yazdığı zaman, başka insanları İslâm'a davet ederken diyor ki;

Eslim, teslem. "Kendini Allah'a teslim et, selamete erersin."

Aynı kökten. "Selamet, teslim olmak" kökünden. İslâm, hepsi aynı kökten. Mânaca birbirleriyle irtibatlı.

Tarih boyunca insanlar ikiye ayrılmış.

Bir; Allah'ın verdiği aklı kurallarına uygun olarak kullanıp gerçekleri doğru gören, Allah'ın gönderdiği peygamberleri dinleyip, hayrı şerri görüp hayrı tercih eden insanlar. Allah'ı tercih eden insanlar. Doğruyu tercih eden insanlar. Bunlar müslümanlar, mü'minler. Allah'a inanmış olan insanlar.

Bir de bunlara inanmamış insanlar var.

İnanmamışlık, inançsızlık akla mı dayanıyor?

Hayır. İnançsızlık akla dayanmıyor. Çünkü inanç, bütün yanlış fikirleri yıkıyor.

Kur'ân-ı Kerîm'i dikkatli okumuşsanız hatırlayacaksınız; Allahu Teâlâ hazretleri bize müşriklerin inançlarını söylüyor, ondan sonra arkasından onların yanlışlığını söylüyor. Allah yanlışın yanlış olduğunu öğretiyor, yanlışın yanlış olduğunu bildiriyor.

Akıl doğruyu ölçebilecek durumda.

Lev kâne fîhimâ âlihetün illa'llahu le-fesedetâ.

Mesela çeşitli inançlara bağlı insanlara hitâben;

"Eğer kâinatta birkaç tane ilah, tanrı olsaydı o zaman her biri bir tarafa çekerdi, karışıklık, fesat, bozukluk olurdu."

Mantıkla olmayacağını anlatıyor.

Bir yerde birkaç söz söyleyen olursa şaşkınlık olur, bozgunluk olur. Her kafadan bir ses çıkarsa idaresizlik, düzensizlik olur. Bir söz bir istikamette, bir emir olduğu zaman intizam, ilerleme, gelişme olur.

Kemiği eline alıp da gelip Peygamber Efendimiz'e;

"Allah bu çürümüş kemiği, kum haline gelmiş kemiği mi diriltecek?" diye soranlara;

"Evet, onu ilk yaratan nasıl yaratmışsa yeniden diriltecek." diyor.

Yani kâfirin sözünü söylüyor, onun mantıksızlığını anlatıyor. Küfrün temelsizliğini belirtiyor. Allah küfrü çürütüyor.

Aklımıza hitap ederek -bizim imanımız var, biz mü'miniz ama- Allah bize, bütün insanlara doğruyu bulduruyor.

Musa aleyhisselam ile Firavun karşı karşıya geldiği zaman Musa aleyhisselam'ın söylediği sözlerden Firavun, dili tutuluyor, söyleyecek söz bulamıyor. İbrahim aleyhisselam'la Nemrut karşı karşıya geldiği zaman İbrahim aleyhisselam'ın söylediği sözlerden Nemrut mebhut oluyor, yani mahvoluyor, perişan oluyor. Cevap verecek hâli kalmıyor.

Neden?

İman akıl ile, vahiy ile, peygamber ile yoldaş ve kardeş olduğundan insanı hakka götürüyor.

O zaman küfür nedir?

Küfür, menfaat ilişkilerinden doğan, menfaatlerin elden kaçması endişesinden kaynaklanan bir inattır. Küfür akıl değildir. Küfür mantık değildir. Küfrün tutarlı bir mantığı yoktur. İnançsızlığın felsefî bir temeli yoktur.

Burada İlahiyat'ta dekanlık yapan bir felsefeci talebem var. Onun bir yazısı var. Güzel bir yazı. Mecmualarımızda da onu neşrettik, özetini söyledik, tekrar tekrar bahis konusu ettik. Ateizm'in Çıkmazları diye bir makalesi var. Ateizm yani tanrıtanımazlık. Teizm, tanrıya inanç. Ateizm, -anormal gibi- Tanrı'ya inanmamak. Bunun çıkmaz olduğunu, felsefî bakımdan imkânsız olduğunu çok güzel ispat ediyor. Kendisi felsefe profesörü olduğundan, İngiltere'de doktora yapmış olduğundan güzel ispat ediyor.

Küfrün mantığı yok. Küfrün inadı var. Küfrün hakkın karşısında inadı var.

İbrahim aleyhisselam, Musa aleyhisselam, Nuh aleyhisselam daima mantıklı konuşmuş.

Nuh aleyhisselam diyor ki;

"Bırakın bu yaptığınız putları! Elinizle yaptınız, tapmayın!"

İbrahim aleyhisselam Nemrut'a diyor ki;

"Benim Rabbim güneşi doğudan doğdurur, batıdan battırır. Sen de tanrılık iddia ediyorsun; aksini yap bakalım! Hadi, güneşi batıdan doğdur, doğudan batır! Tersini yap bakalım!"

Fe-bühite'llezî kefer. "Kâfir, dili boğazına kaçtı, cevap veremedi."

Veremez.

Küfür mantığa, ilme dayanmıyor.

Küfür inada dayanıyor.

Küfür inada dayandığı hâlde, mantığı olmadığı hâlde, ilmî olmadığı hâlde, mantıklı olmadığı hâlde; iman sağlam mantıklı olduğu hâlde niçin bu kadar kâfir var, bu kadar zalim var, bu kadar gaddar var, bu kadar hâin var? Neden bu böyle oluyor?

Çünkü insanın Allahu Teâlâ hazretlerine kulluk etmesinin engelleri var, aziz ve muhterem kardeşlerim.

Akıl bir şeyi tespit ediyor da insana yaptırım gücü yok, yaptırmıyor.

Bir kâfir hâkime mü'min yeğeni gitmiş, gerçekleri anlatmış. Demiş ki;

"Bak, ağabey. -Yaşça büyük kendisinden.- Ben sana acıyorum. Sen yarın inançsızlığın dolayısıyla cehenneme gideceksin. Önümden geçirileceksin, seni cehenneme atacaklar. Ben sana acıyorum. Bu dünyadayken, akrabam olduğun için yanına geldim, şunları şunları söylüyorum. Ağabey, gel bu inadı bırak, mü'min ol."

Ankara'da bir kâfir hâkime mü'min yeğeni diyor. O da hakim, ikisi de hakim. Bana yeğeni anlattı.

Bölgelerinin telaffuzu ile demiş ki;

Doğru söylüyorsun yigenim -yani yeğenim- ama aklım kabul ediyor da şuram -kalbi- inanmıyor."

Allah iman nasip etmeyince bir insan inanamaz.

Münakaşa ettikleri zaman Firavun Musa aleyhisselam'ın haklı olduğunu anlamadı mı?

Anladı.

Sonra Allah işi bir günlük münazaraya da bırakmadı, seneler geçti, Musa aleyhisselam o kavim içinde kaldı. O kavmi Allahu Teâlâ hazretleri çeşitli belalara müptela kıldı. Belalara müptela olduğu zaman Musa aleyhisselam'a gelirlerdi, derlerdi ki;

"Ya Musa, Rabbine dua et, Allah bu belayı bizim üzerimizden alsın, inanacağız."

Bunları Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor.

Pazarlık yaparlardı. Musa aleyhisselam'a geliyorlar, diyorlar ki;

Yâ Musa ud'u lenâ rabbeke. "Bizim için Rabbine dua et, bizim üzerimizden bu belayı kaldırsın, bu sıkıntıyı defetsin, inanacağız."

Allah belayı kaldırıyordu; yine inanmıyorlar, sözlerinde durmuyorlar.

Ama Musa aleyhisselam'a gelmesinden şunu anlıyoruz:

Firavun'un kavmi de Musa aleyhisselam'ın haklı olduğunu içinden biliyordu. Çünkü ona duaya geliyor. Musa aleyhisselam dua edince belanın kalkacağını da biliyor.

Peygamber Efendimiz'in karşısındaki azılı kâfirlerden birisinin oğluna -Peygamber Efendimiz'e çok zulmetti, üzdü- Peygamber Efendimiz dedi ki;

"Allah sana kendi canavarlarından bir vahşi hayvanı musallat etsin!"

Peygamber Efendimiz o azılı kâfire kızdı. Babası, oğluna Peygamber Efendimiz'in bu sözü söylediğini duyunca oğluna dedi ki;

"Bak, sen hapı yuttun. Muhammed sana böyle beddua etti, başına bir hâl gelir. Bu Mekke'den çık git."

Babası azılı kâfir, oğlu azılı kâfir. İkisi de Peygamber Efendimiz'in bedduasının tutacağını biliyor. İçinden Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu biliyor ama inanamıyor. Kendisinin yanlış yolda olduğunun farkında.

Ne oldu?

Mekke'yi bıraktı, birkaç arkadaşıyla, 10-15 adamıyla Mekke'den gitti. Çöllere kaçacak...

Allah'ın azabından kaçılır mı?

Kaçılmaz.

Çölde bir yerde mola verdikleri zaman, gece yarısı çölden bir arslan geldi. 8-10-15 kişilik kafileyi kokladı kokladı kokladı kokladı, Peygamber Efendimiz'in beddua ettiği o azılı müşriği parçaladı gitti.

Neden?

Vazifeli; onu öldürecek.

Herkes biliyor.

Peygamber Efendimiz'in karşısındaki yahudiler ve o zamanın hıristiyanları Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu bilmiyorlar mıydı?

Biliyorlardı.

Nasıl biliyorlardı?

Kemâ yağrifûne ebnâehüm. "Evlatlarını tanır gibi, evlatlarının kendi evladı olduğunu bilir gibi" Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu biliyorlar.

Hatta Necran'dan bir kâfile geldi, Peygamber Efendimiz'le uzun uzun konuştular. Peygamber Efendimiz onlara doğruları söyledi. Bunlar rahip heyeti, başlarında piskopos var, yetmiş küsur kişi heyet halinde Medine-i Münevvere'ye geldiler, konuştular. Bunların hakkında Âl-i İmran sûresinin âyetleri indi. Allah'ın birliğini anlattı, İsa aleyhisselam'ın Allah'ın oğlu olmadığını, Allah'ın kulu ve peygamberi olduğunu anlattı Peygamber Efendimiz. Yanlışlıklarını söyledi. Söyledi söyledi; inat ettiler. Anlıyorlar ama inat ettiler. Onun üzerine -iş en son noktaya geldi- Peygamber Efendimiz dedi ki;

Teâlev ned'û ebnâenâ ve ebnâeküm ve nisâenâ ve nisâeküm ve enfüsenâ ve enfüseküm sümme nebtehil fe-nec'al la'netullâhi ale'l-kâfirîn.

"Gelin, ortaya çocuklarımızın, hanımlarımızın, kendilerimizin aleyhine lanet koyalım; 'Hangimiz Allah'ın rızasının yolunda değilse Allah'ın laneti onun üzerine olsun, Allah onu kahretsin, mahvetsin!' diyelim, var mısınız?"

En sonunda, başka bütün mantık [lı açıklamalar] bittikten sonra...

Buna -tabir olarak- lülâane denilir.

"Var mısınız? Kim haksızsa Allah onu helâk etsin!"

Bunlar kendi aralarında bir kenara çekildiler, dediler ki;

"Aman, sakın bunu kabul etmeyelim! Çünkü bu Peygamber, biz kabul edersek o haklı biz haksızız, helâk oluruz. Anlaşma yapalım."

Peygamber Efendimiz'in yanına gittiler, dediler ki;

"Biz mübâheleye katılmıyoruz. Lanetleşmede yokuz. Sen bizim dinimize dokunma; biz sana tâbi olalım, vergi verelim. Ama hıristiyan olarak kalalım."

Kalktılar, Yemen'e gittiler. Anlaşma yapıp gittiler. Yolda, iki kardeşten birisi piskopostu, piskoposa öteki kardeşi dedi ki;

"Sen bunun peygamber olduğunu gelirken söylüyordun, niye inanmadın?"

Dedi ki;

"Şimdi İstanbul'un, Bizans İmparatorluğu'nun Yemen kilisesine tahsisâtı var. Biz müslüman olursak Bizans bu tahsisâtı keser, parasız kalırız, varidat gelmez. Onun için [Hıristiyanlıkta] kalıyoruz."

Küfrün aklı mantığı, ilmi hakikati, aslı astarı yok. Küfrün inadı var, hesabı var.

Nemrut'ta da öyle. Firavun'da da öyle. İsa aleyhisselam'ın karşısındaki insanlarda da öyle. Peygamber Efendimiz'in karşısına çıkan insanlarda da öyle. Medine'nin yahudilerinde de öyle, Necran'ın hıristiyanlarında da öyle. Hepsi biliyorlardı.

Muhterem kardeşlerim!

Hepimiz insanız. Öteki kâfir olanlar da benî Âdem, hepsi bizim gibi insan.

Niye insanlar mü'min olmuyor?

Bu çok önemli.

Bunu bilmezsek, bunu iyi tespit etmezsek, bunun üzerine düşünmezsek birçok insanın düştüğü hataya biz de düşebiliriz. Ayağımız kayar. Biz de hayatımızda yanlış bir iş yaparız. Âhiretimiz mahvolur. Dünya mühim değil.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ve ashabı kâfirlerle cihada gittikleri zaman şehit olmayı arzu ederek gidiyorlardı. Dünyada yaşamayı arzu etmiyorlardı. Komutanlar karşı tarafa diyorlardı ki;

"Bizimle uğraşamazsınız. Bizimle savaşmaya kalmayın. Biz size öyle bir orduyla geliyoruz ki bizim ordumuzun mensubu olan askerlerin hepsi şehit olmaya can atıyor, ölmeyi istiyor. Candan ölmeyi arzu eden insanlarla geliyoruz. Bizimle harp edemezsiniz."

Öyleydi. Peygamber Efendimiz'in zamanında ve asırlar boyunca -her yerde vardır tabii- gerçek sâfî iman böyleydi. Sâfî iman dünyayı hesaba katmaz. Sâfî mü'min âhiret saadetini hesaba alır, canını Allah yolunda seve seve verir. Tarih boyunca böyle olmuş, dedelerimize kadar.

Ben buraya ziyaretinize Çanakkale'den geliyorum. Çanakkale'de akrabalarım anlattı. Benim babamın üç tane amcası Çanakkale savaşından sağ dönmüşler. Ama dedesinin kardeşinin çocukları olan uzak amcaları, üç tanesi savaştan sağ dönmüşler, kendi babası ve amcaları hepsi şehit olmuşlar.

Bana bunları söyleyen anlatıyor:

"Bir alay gelirdi, cepheye giderdi, iki-üç yaralı dönerdi." diyor.

Ötekiler?

Gitti, hepsi şehit oldu.

"Bir alay giderdi, iki-üç kişi yaralı kurtulmuşsa onlar gelirdi." diyor.

"Cephede alaylar eriyordu." diyor.

Galatasaray Lisesi'nin bir sınıfı varmış. Herhâlde İstanbul'da gençler arasında da konuşmalar oldu. O sınıf toptan "Çanakkale savaşına katılalım." diye gitmişler. Onların geldiği zaman o askerî birlikte olan bir hacı amca Balıkesir'de bana anlattı:

"Güle oynayarak geldiler." dedi. Galatasaray Lisesi'nin son sınıf öğrencileri... "Cepheye şakalaşarak, güle oynaya geldiler." dedi. İşin daha farkında değiller...

"Cepheye güle oynayarak geldiler, 'İşte savaşa geldik...' filan diyerek... Harp bir başladı, kurşunlar, bombalar bir başladı; sapsarı kesildiler, hepsi sarardılar soldular." dedi.

Savaş, kolay değil. Ölmek de kolay değil. İnsanın hayatını vermesi de kolay değil.

"Bazıları ağlamaya başladı." dedi. Ölüm korkusu...

Ama gelmiş bir kere; kader onları oraya kadar getirmiş.

"Bunlardan bir tanesi geri dönmedi." dedi.

Bana o hacı amca anlatıyor. "Bir tanesi geri dönmedi." dedi.

Galatasaray Lisesi'nin o sınıfı hepsi şehit olmuş. Çanakkale harbine gitmişler, bir tanesi geri dönmemiş. Takır takır hepsi [şehit olmuşlar].

Benim uzak amcalarım, babamın uzak amcazâdeleri, üçü dönmüş.

Niye dönmüş?

"Niye dönmüşler?" dedim. Allah'ın işine bak; kendi babası, kendi amcaları, hepsi şehit olmuş da niye onlar?

O üç tanesi fırıncıymış. Ekmek yapmasını biliyorlarmış. Komutan onları askerî birliğin fırınında görevlendirmiş, "Siz burada mücahitlere ekmek yapın." diye. Onlar fırında olduklarından şehit olmamışlar.

Onlar geri geldiler. O amcaları ben tanıyorum. O amcalarla tanıştık. Allah rahmet eylesin. Ötekileri tanıyamıyorum. Onlar, innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, şehit olmuşlar.

Bir mü'min canını da Allah yolunda veriyor. Başka nesi var, insanın en kıymetli nesi var?

En kıymetli, canı.

Canını da veriyor, şehit de oluyor. Samimi bir iman. Yani pırıl pırıl bir iman. Malını veriyor, canını veriyor, her şeyini veriyor. Hakiki mü'min böyle.

Bazı insanlar da mü'min olamıyorlar. Tabii mü'min olamayanların dereceleri var, çeşitleri var. Bir kısmı doğrudan doğruya kâfir. Bir kısmı da kâfir olduğunu doğrudan doğruya söyleyemeyip müslümanların karşısında müslümanmış gibi davranıp onların zararlarından kendilerini korumak isteyen içi inanmayanlar. İçi inanmayıp kâfir olduğu hâlde dışından müslümanların arasında görünenlere "münafık" diyoruz.

Münafıklık iki türlüdür. Onu da belirtelim, söz arasında yanlış anlaşılmalar olmasın. İtikatta münafıklık "kâfirlik" demektir. Yani kalbi inanmamış, mü'minlerin arasına giriyor, mü'min görünüyor. Bu kâfirdir aslında ama öyle görünüyor, ne yapalım, dış görünüşü itibariyle camiye geliyor gidiyor. Bu imanda münafık. Bu kâfirdir.

İnne'l-münâfikîne fi'd-derki'l-esfeli mine'n-nâr.

Bunlar cehennemin en aşağı tabakasına atılacak olanlar.

Bir de amelde yani icraatta, ibadette münafıklık vardır ki bu kusurdur. Adam mü'mindir de kusurluğundan dolayı o kusuru yapıyor. Bu itikattaki münafıklık gibi değildir. Peygamber Efendimiz'in ashabı bu durumdan tir tir titrerlerdi. Gelirlerdi;

"Yâ Resûlallah! Biz senin yanına geldiğimiz zaman pırıl pırıl bir hâle geliyoruz, çok güzel duygulara sahip oluyoruz. Ailemizin yanına vardığımız zaman dünya duyguları, sevgileri, ilgileri bizi biraz şaşırtıyor, yanlış işler yapıyoruz." diye şikâyetleniyorlardı.

Bu insanın icraatındaki kusurlar, yanlışlıklar. Bu ayrı.

Bir insanın kâfir olmasının sebepleri neler?

İnsanı kâfirliğe sevk eden bir düşman; şeytan. Birisi şeytan.

İz kâle li'l-insani'kfür. "Şeytan insana 'Kâfir ol.' der."

Gelir teklif eder; "Kâfir ol. Gel küfrün cephesine, kâfir ol, inanma."

Bunu der.

Felemmâ kefere. "O herif de kâfir olduğu zaman..."

Kâle innî berîun minke innî ehâfu'llâhe rabbe'l-âlemîn. "Şeytan ona der ki;

İnnî berîun minke. 'Ben senden değilim, benim seninle ilişkim yok. Bak sen kendin ettin. Benim seninle ilişkim yok. Ben senden berîyim, uzağım.'

İnnî ehâfu'llâhe rabbe'l-âlemîn. 'Ben Allah'tan korkuyorum.'"

Haşr sûresinde bu.

Fe-kâne âkıbetehümâ ennehümâ fi'n-nâri hâlideyni fîhâ.

İkisi de cehenneme girecek. "Benim seninle ilişkim yok" demesi şeytanı kurtarmayacak, o da cehenneme girecek. Ama böyle der, aldatır. Sonra; "Benim seninle ilişkim yok, sen kâfir oldun." der.

Şeytan insanı kâfirliğe zorlar. Aklına yanlış fikirler getirir. Yanlış sorular sordurur. Vesvese verir.

Onlara karşı insanın Kur'an okuması lazım, hadîs-i şerîf okuması lazım, abdestli gezmesi lazım, Allah'a sığınması lazım.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm ne demek?

"Yâ Rabbi! Ben bundan, bu mahluktan korkuyorum. Bu tehlikeli bir mahluk. Tarih boyunca herkesi aldatmış. Birçok insanı aldatmış. Ben bundan sana sığınıyorum."

En iyi çare Allah'a sığınmak. Allah'a sığınacak, bir.

Ondan sonra, abdestli gezince tesir edemez. Zikredince yanına yaklaşamaz. Kur'an okuyunca, hakikatleri öğrenince, iyi insanların yanında olunca tesir edemez.

Bir düşman, şeytan.

İnne'ş-şeytâne leküm adüvvün fettehızûhu adüvvâ. "Şeytan sizin için bir düşmandır. Siz onu düşman olduğunu bilin, düşman belleyin, düşman edinin."

Şeytandan dost olur mu?

Olmaz.

Neden?

Allah, "O düşmandır, siz de onu düşman bilin, düşman belleyin." diyor.

Allah'ın sözü böyle.

Onun görevi sizi aldatmak olduğundan şeytandan dost olmaz. Şeytanla dostluk akıllıca bir iş değil. Şeytanın düşman olduğunu bileceksin, ona karşı uyanık bulunacaksın. Allah'a sığınacaksın. Allah'ın yardımını isteyeceksin.

Bir düşman bu.

Ama:

İnnehû leyse lehû sultânun ale'llezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn.

Şeytanın iman edenlere, Allah'a tevekkül edenlere yaptırım gücü yok.

Sultan ne demek?

"Saltanat" demek. Onun yaptırım gücü yok. Yani zorla yaptırma hâli yok.

Ne yapıyor?

Teklif ediyor, aklına fikirleri getiriyor, o kadar. Yoksa zorla yaptırtmıyor. "Yap bunu!" diye ensesinden bastırmıyor.

İman etti mi bir insan, Allah'a tevekkül etti mi şeytan zarar veremiyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

İkinci düşman; insanın nefsi.

İnsanın nefsi insanın içindeki bir varlığıdır, benliğidir, egosudur. İnsanın nefsi de insana Allah'ın istemediği, sevmediği, razı olmadığı, hoşlanmadığı işleri yapmayı teklif eder.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sû'i illâ mâ rahime rabbî.

Nefis insanlara kötülükleri çok çok emredici bir yapıya sahiptir. Herkesin nefsi vardır. Nefsi kabarır, bir şeyler ister. Nefsin şehevâtı vardır, şehevât-ı nefsâniyyesi vardır. Arzuları, şiddetli istekleri vardır. Dilekleri, talepleri vardır. O isteklere karşı çok zor tahammül edilir.

Nefsin istekleri nelerdir?

Misaller verelim:

Nefsin insandaki ilk isteği yemek ve içmeye karşı arzudur. "Karnım acıktı, yemek istiyorum." "Çok acıktım." " Çok susadım." "Dudaklarım kurudu, su istiyorum." diyen, insanın nefsidir. İçinden nefsi yemek istiyor, su istiyor.

Ve insan nefsinin bu arzusunun tesiri altında kalır. Nefsin arzusuna karşı çıkmak, onu yenmek, onu dinlememek zor bir iştir, kolay bir iş değil. "Şu elmayı canım çok istiyor. Kopar şunu, hart hurt ye." "Yok, o benim elmam değil. Bizim bahçenin elması değil, başkasının elması. Onu alamam, yiyemem." deyip de onu yememek lazım. Nefis onu arzu ediyor.

Nefsin bir arzusu yemek ve içmek tarzında görülür. Yemek içmek arzusu insanlara şiddetli kuvvetli bir arzu olduğu için olmadık işler yaptırır.

Olmadık işler nedir, olduk işler nedir?

Olmadık işler Allah'ın yasakladığı işlerdir. Olmadık işler haramlardır. Olduk işler de, olumlu işler de Allah'ın emrettiği şeylerdir.

Nefis olmadık işleri ister. Kanun tanımaz. Kur'an tanımaz. Ahkâm tanımaz. İster. "Karnım açıktı, doyuracağım." İster hırsızlık yap, ister arsızlık yap, ister yüzsüzlük yap, ister rüşvet al, para kazan, parayı cebine koy; "Bana şu kebabı yedir, benim şu karnımı doyur..." Nefsin mantığı böyle çalışır. Yani nefis kötülükleri çok emreder.

Bir şiddetli arzusu, şehveti, yemek konusundadır. Midenin, batnın şehvetidir. Birisi budur.

Başka?

Nefis evlenmek ister. Belli bir yaştan sonra bu arzu da kuvvetlenir. Böyle bir arzu küçük çocukta, ilkokul çocuğunda yoktur da ortaokulda, lisede, üniversitede başlar. Evlenmek ister. Evlenmek olmayınca da Allah'ın yasak ettiği işlere kaymak ister. Çünkü kuvvetli bir arzu içeriden gelir, yasak birçok şeyi insana yaptırır. Buna da şehvet-i ferc derler, "cinsel istek" demek. Bu da nefsin şehevâtından bir şehvettir.

Sonra başka, nefis "dünya" dediğimiz, "dünyalık" dediğimiz şeyleri ister. Mesela denizi ister. Mesela parayı ister. Malı ister. Mülkü ister. "Ah deniz kenarında bir yalım olsa..." "Ah altımda bir arabam olsa..." "Ah şuyum olsa ah buyum olsa..." diye bir şeyler ister.

Buna ne derler?

"Mal sevgisi, mülk sevgisi" derler. Bunun için de nefis insana çok hatalı işler yaptırır. Komşunun tarlasını gasp ettirir. Hazine arazisini işgal ettirir. Tapuda değişiklik yaptırır. Mirasta haksızlık yaptırır.

Bu nedendir?

Mal sevgisi vardır, o da kuvvetli bir sevgidir.

İnsan malı niye seviyor?

Mal ya kendisi güzeldir, yani deniz kenarında güzel bir yerdir, güzel bir evdir, saraydır vesairedir; ya da mal insana mâlî güç verir, başka işi yapmasına yardımcı olur, o bakımdan sevimli olur.

Onun için insan parayı, malı mülkü sever. Onun için çok kazanacağım diye harama sapar. Onun için rüşvet alır. Onun için haksız kazanç şekilleri; hırsızlık, aldatma, yalan dolan ile kazanmak ister.

Sonra, nefsin arzularından birisi beğenilmektir, alkışlanmaktır. Başkalarının kendisine hizmet etmesidir, tâbi olmasıdır. Adamın mevki makama karşı böylece bir arzusu, iştahı olur. Buna da hubb-u câh derler. Câh, Arapça'da "mevki makam" demek. Mevki makam sevgisi, arzusu. Adam durduğu yerde durmaz, "Şu makama ben tayin olsam?" diye gelir sana rica eder; "Aman falanca bakanı tanıyor musun? Filanca kimseye bir torpil patlatalım, ben şuraya geçeyim; şu mevkiinin sahibi olayım, şu makamın sahibi olayım." Bu da mevki makam sevgisidir.

Sonra nefsin başka nesi vardır?

Riyâset sevgisi vardır. Makamlara sahip olunca insan bakar ki makamların üstünde makamlar var, bu sefer en üstteki makamı ister. "Reis olayım; başkaları bana emretmesin, ben herkese emredeyim." der. Buna da hubb-u riyâset derler.

Şehvet-i batn; yemek içmek arzusu. Şehvet-i ferc; cinsel arzu. Şehvet-i mal veya hubb-u mal, hubb-u mülk; mal sevgisi, mülk sevgisi. Ondan sonra hubb-u câh; mevki makam [sevgisi]. Ondan sonra riyâset sevgisi.

İnsanın içinde böyle şiddetli arzular vardır. Bu arzuların yerine gelmesi için nefsi insana baskı yapar, içinden emreder;

"Bunu yap!"

Birçok kimse bu emri tutar.

Neden tutar?

Yaptığı işin yanlış olduğunu, haram olduğunu bilse bile tutar. "Ya bunu hoca söylemişti camide, Cuma vaazında duymuştum, Kur'an'da okumuştum..." Ama yine yapar.

Neden?

Şiddetli kuvvetli arzuların önüne geçmek kolay olmadığından. Nefsi insanın düşmanı olduğundan. Nefis insana şiddetli arzularıyla Allah'ın sevmediği şeyleri yaptırdığından.

Allah'ın emrini bildiği hâlde rüşveti alır. Rüşvet haram; rüşveti alır. Hırsızlık haram; hırsızlığı yapar. Gasp haram; gasp eder. Peygamber Efendimiz; "Haksız yere bir karış arazi alsa bir insan cehennemden, ateşten bir parça almış olur." diyor; onu yapar.

Peygamber Efendimiz'in hizmetçisi öldü. Peygamber Efendimiz'in hizmetinde bulunmak, onun yüzünü görmek, onun yanında yaşamak, onunla beraber olmak ne demek?

Çok güzel bir şey. Çok yüksek bir makam. Sahabi. Peygamber Efendimiz'in sohbetinde bulunmuş, hizmetinde bulunmuş.

Öldü. Peygamber Efendimiz dedi ki;

"O cehennemliktir."

E nereden biliyor Peygamber Efendimiz?

Allah bildirince bilir. Gaybı Allah'tan başkası bilmez ama Allah gaybı bazı kullarına bildirince o kul o zaman bilir. Allah bildirince bilir. Allah bildiriyor; olmuşu ve olacağı sevgili kullarına bildiriyor. Sevgili kulları peygamber ise peygamberlerine bildirir, evliyâsı ise evliyâsına bildirir. "Şu şöyle olacak.", söyler; öyle olur.

Neden?

Allah bildirdi de ondan.

Peygamber Efendimiz onun cehennemlik olduğunu söyledi. Allah Allah... Herkes şaşırdı. Araştırdılar. Ganimet malından küçük bir şey çalmış. Eşyası arasında o bulundu. Ganimet malından bir şey çalmak, harpte elde edilen ganimetten bir şey çalmak. Bu çeşit hırsızlığa ğulûl derler. Ğayn, lam, vav, lam; ğulûl. Öyle bir şey çalmış, yanında o var. Onun için Peygamber Efendimiz "cehennemliktir" dedi. Öyle olduğu anlaşıldı.

Demek ki Peygamber Efendimiz'in sohbetinde bulunmuş ama o malı çalmaktan kendisini alıkoyamamış.

Bu önemli. Bunlara dikkat etmeliyiz. İnsanoğlunun nefsi insana ne kadar zararlar veriyor, bunu anlamak bakımından çok önemli.

Para... Milyonlar milyarlar güzel... Para tatlı bir şey; dolarlar, marklar, altınlar tatlı bir şey ama haramdan olunca cehenneme gidecek.

Demek ki bir insanın Allah'ın sevgisini kazanmasının engellerinden birisi de nefsiymiş. İnsana işte böyle şeyler yaptırtıyor.

Onun için herkesin nefsini hizaya getirmesi lazım, dizginlenmesi lazım, zincirlenmesi lazım, söz dinler hâle getirmesi lazım. Nefse uymamak lazım. Nefsi akla, dine, şeriate uydurmak lazım.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Onun için nefis terbiyesi, dinimizin en önemli işlerinden birisidir.

İslâm dini. Hepimiz müslümanız, elhamdülillah. İyi ama içimizde şeytan var, bir de nefis var.

Hepimizin içinde var mı?

İstisnasız herkesin içinde nefsi var. Şeytan var.

Şeytanın bizim kötülüğümüz için çalıştığını biliyoruz. Nefsin de bizim yanlış işler yapmamıza bizi teşvik ettiğini gördük. Para hususunda, mal hususunda, kadın hususunda, erkek hususunda... Artık birkaç sözden gerisini anlarsınız diye teferruata boğmak istemiyorum.

Adam içki içiyor. Yahu sen bu içkinin haram olduğunu bilmiyor musun? Allah içkiyi yasak etti.

İnneme'l-hamru ve'l-meysiru ve'l-ensâbu ve'l-ezlâmu ricsün min ameli'ş-şeytân.

Şeytanın bir tuzağı bu. İçme bunu!

Biliyor ama içiyor.

Bugün bir kıymetli kardeşle tanıştık. Polislik mesleğinde. Dedi ki;

"Cerâimin yani cürümlerin, suçların �'i içkiden oluyor."

Kavga, adam öldürmek, zina etmek, şunu yapmak bunu yapmak... �'i!

Cürümler hoş görülebilir mi, mazur görülebilir mi?

Gazeteler yazıyor.

Suçları ne adliye mazur görür, ne hükümet mazur görür, ne kuvvet komutanları mazur görür, ne zinde kuvvetler mazur görür, ne öğretmenler mazur görür. Mazur gören bir kimse yok. � suçu kimse mazur görmez.

Ama � suçun sebebi, içki.

Müslümanlardan gayri içkinin aleyhinde çalışan hiç kimse yok. Herkes içkinin taraftarı, teşvikçisi, reklamcısı ve müptelası.

Ötekiler, yani biz değil, elhamdülillah. Bu salondaki kardeşlerim herhâlde ağzına içki bile koymamıştır, müslümanlar içmez ama toplumun büyük kesimi suçların �'ini meydana getiren içkiyi içiyor.

Reklamı engellenmiyor. İmali engellenmiyor. Engellemeye kalksan gerici oluyorsun, mürtecî oluyorsun. İçkinin aleyhinde konuşsan kötü oluyorsun. Herkesin kötüsü oluyorsun. Hâkimin de kötüsü oluyorsun, komutanın da kötüsü oluyorsun. Herkes sana kızıyor; "Vay yobaz! Sarıklı, sakallı cübbeli... Vay vay vay... Bizim içkimizi engelleyecek!" Ankara'da yürüyüşe kalkıyor. Kızıyor.

Ben bunu kendi keyfimden bir kere söylemiyorum, Allah "içmeyin" demiş, Peygamber Efendimiz "İçki bütün kötülüklerin anasıdır." demiş. Bütün kötülükler oradan doğuyormuş.

Polis müdürü de söylüyor. � cürümler; trafik kazaları, cinâyetler, kavgalar, aile felaketleri vesaire... �! Yani çok büyük çoğunluk, yarısı değil.

� cürmü azaltmak için, kaldırmak için aklı başında insanların bir çalışma yapması gerekmez mi?

Gerekir.

Yapılmıyor.

Neden?

Nefis düşmanı herkesin içinde olduğundan, millet nefsinin esiri olduğundan yapılmıyor.

Kendisini hür sanan insanların çoğu nefsinin esiri. Şeytanın da esiri.

Bir de bir söz var, siz de duymuşsunuzdur:

"İnsan düşündüğü gibi olamıyorsa olduğu gibi düşünmeye başlar."

İlk önce, içki fena, içki içmemesi lazım. İçki içmemesi lazım ama içiyor. İlk önce içki içmemesi lazım diye düşünüp içerken içerken içerken, bu sefer düşündüğü gibi olamayınca olduğu gibi düşünmeye başlıyor. Bu sefer:

"Canım Allah Allah, içkinin de nesi varmış? İçerim."

İçkiye kim düşman?

İslâm.

"Ben de İslâm'a düşmanım."

Bak durum değişti. Bu sefer olduğu durumu hakiki asıl durum haline getiriyor, bu sefer İslâm'a kızıyor.

Bu kelimeleri duydunuz mu bilmiyorum, ben gazetede okudum. Onları kesmemiz lazımdı. O Ankara'da yürüyenler kimlermiş, bir gazetede [haberi] vardı. Bir gazeteye bildiri göndermişler;

"Biz Ankara'da yürüyüş yapacağız!"

Kimler onlar?

Homoseksüeller yani Lûtîler, Lut kavminin helâkine sebep olan cinsel suçu işleyenler, lezbiyenler. Bir tabir daha vardı, bir şeyler bir şeyler...

Gazeteye gönderdikleri bildiride -Onları kesmek lazım, saklamak lazım." diyorlar ki;

"Bizim cinsel hürriyetlerimizi engelleyen şeriati tel'in etmek için yapacağımız mitinge sen de katıl arkadaş!"

Şeriat, cinsel hürriyetlerini engelliyormuş.

Çok doğru! Çok doğru söylemiş. Hakikaten engelliyor. İslâm Lûtîliği engelliyor, homoseksüelliği engelliyor, nikâh dışı ilişkileri engelliyor, edepsizlikleri engelliyor, kötülükleri engelliyor.

Kötüler "Bizim kötülüğümüzü İslâm engelliyor." diye İslâm'a düşman olursa normal mi, tabiî mi?

Tabiî, normal, bundan daha tabiî bir şey olamaz.

Onlar onun için İslâm'ı, şeriati tel'in mitingi yapmışlar.

İlahiyat fakültesinden de bir kadın profesör, o da diyor ki;

"Onlar İslâm'a karşı değiller."

Dünkü gazetede savunma... İlâhiyat fakültesinden savunmacı, onları savunuyor. O da diyor ki;

"Onlar İslâm'a karşı değiller, şeriatin ahkâmına karşılar."

İslâm'a karşı değillermiş, şeriatin ahkâmına karşılarmış!

Bu kadın profesörün olmayan aklına göre hem müslüman olacak, Müslümanlık'tan da çıkmayacak, hem de şeriatin ahkâmına düşman olacak, onun için yürüyecek, o tabiî olacak. İslâm'a düşman değil de şeriatin ahkâmına düşmanmış...

"Ey gazi hünkar, ne günlere kaldık, gel de gör!" diyorum. Fatih'e sesleniyorum, size değil. Arada kestim. Gel, ne günlere kaldığımızı gör...

İslâm dinine karşı değillermiş, şeriatin ahkâmına karşılarmış. İlâhiyattan profesör diyor.

Muhterem kardeşlerim!

Bir insan ne zaman kâfir olur?

Allah'ı inkâr ederse kâfir olur.

"Yok, ben Allah'ı inkâr edici değilim. Ben teistim, ateist değilim. Normalim, anormal değilim. Teistim, ateist değilim. Tanrı tanırım, Tanrı tanımaz değilim. Teistim. Ama peygamberlere inanmam."

Yine kâfir olur.

"Peygamberlere inanırım da öyle gökten kitap indiğine inanmam."

Yine kâfir olur.

"Kitaplara da inanırım, tamam. Allah İncil'i İsa aleyhisselam'a indirmiş, Tevrat'ı Musa aleyhisselam'a indirmiş, Kur'an'ı Muhammed-i Mustafâ aleyhimü's-salavâtü ve't-teslimât indirmiş;

inanıyorum da meleklere inanmam. Görünmüyorlar çünkü; inanmam."

Yine kâfir olur.

"Meleklere inanıyorum da Cebrail'e -veya- Azrail'e düşmanım."

Var mı böyleleri?

Var. Kur'ân-ı Kerîm'i okuduysanız var.

Yahudiler Cebrail aleyhisselam'a düşmandı.

Neden?

Peygamber Efendimiz'e vahiy getirdi diye. Kendileri ehli kitap. Musa aleyhisselam'ın kavminden ama Cebrail aleyhisselam'a düşmandı. "Ne diye Muhammed'e Kur'an'ı, Allah'ın kelâmını indirdi?" diye düşmandı.

Men kâne adüvven li-Cibrîle fe-innehû nezzelehû alâ kalbike. "Senin gönlüne İslâm'ı, Kur'an'ı indirdi." diye Cebrail'e düşmandı.

O da kâfir olur.

Allah'a inanıyor, Musa aleyhisselam'a inanıyor, Tevrat'a inanıyor ama Cebrail'e düşman.

Öyle şey yok! İslâm, iman bütündür; bölünmez.

Başka daha misal vereyim:

Peygamber Efendimiz'in zamanında bir münafık, tam mü'min değil ama müslüman zümresinden, bir gayrimüslimle yani müslüman olmamış bir kimseyle iş bakımından ihtilafa düştüler. İhtilafa düşünce Peygamber Efendimiz'e gitmişler, demişler ki;

"Aramızda böyle bir ihtilaf çıktı. Hâkim ol, hakem ol."

Peygamber Efendimiz ikisini dinledi. Gayrimüslime;

"Sen haklısın." dedi.

Ötekisine -müslümanım diyene-;

"Sen haksızsın." dedi.

Çünkü Peygamber Efendimiz hakkı söylüyor; müslümanı savunmak, tarafgirlik yapmak durumunda değil. Hakkı söylüyor. Hak neyse hâkimliğini adaletle yapıyor.

"Sen haklısın. Sen haksızsın." dedi.

Dışarı çıktılar. Haksız çıkan Peygamber Efendimiz'in hükmünü kabul etmedi. Ben onun için ona "münafık" diyorum. Çünkü Peygamber Efendimiz'in hükmünü kabul etmedi. Sonra Hz. Ömer'e geldiler, dediler ki;

"Yâ Ömer, aramızda ihtilaf var. Sana bir söyleyelim, sen bizi dinle, hakkımızda hükmet, hakem ol, aramızda hâkim ol."

"Olur, söyleyin." dedi.

Çünkü Hz. Ömer ashabın yedi tane en fakih insanlarından birisiydi. Yani Hz. Ömer'in hâkimliği çok kuvvetliydi. Yedi tane fukahâ, kadı, hâkimliği çok kuvvetli insan vardı, birisi Hz. Ömer.

Birisi de hanımlardan. Onların da adını söyleyelim: Hz. Âişe.

Biz Hz. Ömer gibi olalım. Üst kattakiler de Hz. Âişe gibi olsun.

Hz. Ömer'e meseleyi anlatacaklar. Gayrimüslim dedi ki;

"Yâ Ebâ Hafs!"

Hz. Ömer'in künyesi "Ebû Hafs" idi. Araplar soylu insanlara ismiyle hitap etmezler, künyeleriyle hitap ederler.

"Ey Hafs'ın babası, Hafsa'nın babası, yâ Ebâ Hafs, biz bu meseleyi sizin Peygamberiniz Ebu'l-Kâsım'a da söyledik ama bu arkadaş razı olmadı, bir de sana gelmeyi istedi." dedi.

Hz. Ömer şaşırdı;

"Ne?!"

"Ebu'l-Kâsım Muhammed-i Mustafâ'ya gittik. O bunu haksız çıkartmıştı."

Ona döndü;

"Öyle mi dedi? Yani Peygamber Efendimiz'e gittiniz, dinledi, sana 'Sen haksızsın.' dedi. Sen kabul etmedin, bana geldin. Öyle mi?"

"Öyle." dedi.

Hz. Ömer;

"Peki, dur ben sizin hakkınızda hükmedeyim." dedi.

Kitaplar yazıyor, ben uydurmuyorum.

İçeri, iç tarafa girdi. Kılıcını aldı, bu adamı kesti.

Neden yaptı bunu?

Peygamber Efendimiz'in hükmüne razı olmamak küfürdür, irtidattır da ondan.

Eğri oturalım ama doğru konuşalım.

Bir insan Allah'a inanıyor; âmentü billâhi. Ve melâiketihî. Meleklerine inanıyor. Ve kütübihî. Kitaplarına inanıyor. Ve rusulihî. Peygamberlerine inanıyor. Ve'l-yevmi'l-âhiri. Âhirete inanıyor. Ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî mina'llâhi teâlâ. Kadere inanıyor. Ve'l-ba'su ba'de'l-mevti hakkun. Öldükten sonra dirilmek haktır, âhiret hayatı haktır, ona inanıyor. Hepsi tamam. Hepsine inanıyor. Ama Peygamber Efendimiz'in hükmüne tâbi olmuyor.

Ne oldu?

Kâfir oldu. İrtidat etti.

Hz. Ömer onun için onu öldürdü.

Çünkü:

Ve mâ kâne li-mü'minin ve lâ mü'minetin izâ kada'llâhu ve resûluhû emren en yekûne lehümü'l-hiyaretü min emrihim.

Allah ve Resûlü bir şeye hükmettiği zaman mü'min onu kabul etmezse ne olur?

Kâfir olur.

Küfrün tehlikesini anladınız mı?

Onun için gazeteleri dikkatli okuyun, televizyonları dikkatli dinleyin. Aklınızı başınıza toplayın. Bilmediğiniz konularda konuşmayın. İnsan çok tehlikeli durumlara düşüverir!

Bir hadîs-i şerîfi, "Tamam, İmam Buhârî rivayet etmiş, İmam Müslim rivayet etmiş, hadis tamam da ben yirminci yüzyılda bunu kabul edemem." dese bir insan ne olur?

Kâfir olur.

"E Kur'an değil, bu hadis."

Sübûtu kesin olan hadisi inkâr etse o zaman da kâfir olur. Çünkü sabit olduğunu bildiği halde kabul etmiyor. Resûlullah'ın sözünü kabul etmiyor.

Anlatabildim mi?

Nerelerden başladık, geriye dönerek bir hatırlayalım.

İnsanlar, Allah akıl vermiş, peygamber göndermiş, kendilerine nimet de vermiş, yaratıyor, Allah'ın da huzuruna gidecekler; Allah'a itaat etmeleri lazım ama etmiyorlar.

Neden?

Düşmanlar var. Şeytan var. Nefis var. Nefis insana menfaatlerden, arzulardan, şehevâttan dolayı bazı yanlış işleri yaptırabiliyor. Nefis de yaptırabiliyor. Onun için bunun terbiye edilmesi lazım. İslâm'da en önemli işlerden birisi budur.

Bu devrin müslümanları sağlam müslüman niçin değil? Zayıf, çürük...

"Nasıl çürük? Misal ver hocam, gizli kalmasın."

Hacıbayram camisinde vaiz, memleketimizdeki İslâmî eğitimin bir zamanlar az olduğunu söylemiş. Ben orada yoktum da birilerinden duydum. Demiş ki;

"Bir zamanlar dinî eğitim yaptırılmadı."

Doğru. O kadar yaptırılmadı ki gazetelerde dinî tefrikaların yayınlanması bile yasaklandı. Yazılar var, belli. Bir ara böyle bir uygulama oldu, bunu biliyoruz.

Camiler, vakıf malları satıldı. Hatta gayrimüslimlere satıldı. Çünkü müslümanlar "Bu vakıf malıdır." diye almadılar. Müslümanlar almayınca gayrimüslimlere satıldı. Kur'an öğretilmedi. Eski yazı yasaklandı. Kitabeler kazındı. Eski yazılı kitaplar toplatıldı; mağaralara, topraklara gömüldü, yakıldı. Niğde'de vesairede bunun misalleri var, biliyoruz. Din okulları kapatıldı. İlâhiyat fakülteleri kapatıldı. Kur'an öğreten hocalar takip edildi. Öğretilmedi.

"Tamamen dinî [eğitim] olmadı." demiş. Bunları Cuma namazında, vaazda söylemiş.

"Dini öğrenmeden olmaz. Dinî bilgiyi almak lazım. Allah'ın dinini, emirlerini yasaklarını öğrenmek lazım." diye söylemiş.

Cuma namazı bitmiş, dışarı çıkmışlar. İki kişi -yan yana- konuşuyor. Bizim arkadaş bana anlatıyor. Bir tanesi;

"Ne biçim vaiz yahu! Siyaset yaptı. Eski devri kötüledi." demiş.

Ötekisi de;

"Bunlar olmadı mı, sen de yaşlısın ben de yaşlıyım, hemşeriyiz, birbirimizi biliyoruz. Memleketimizde böyle şeyler olmadı mı? Hani Kur'an dersi alırken jandarma gelmesin diye nöbet beklendi, böyle şeyler olmadı mı filanca adamın devrinde?" deyince;

"Sus!" demiş.

İkinci reisicumhurun [ismini] söylüyor.

"Ya olmadı mı bunlar? Oldu işte. Şu zamanlarda şöyle oldu."

"Sus, ben o adam için cehenneme bile girerim!" demiş.

O kadar seviyor ki "Onun için cehenneme bile girerim!" diyor.

Bu nedir?

Müslümanın asıl amacı nedir?

Allah'ın rızasını kazanmaktır. Cehenneme düşmemektir. Cenneti elden kaçırmamaktır. Âhiret saadetine ermektir.

Bak, cahil... Tabii şimdi daha ölmediği için cehenneme girmek kolay gelir. İnanmayan insana kolay gelir. Ama çok büyük bir şey bu.

Zamâne insanlarının İslâm'ı bilmedikleri, İslâmlarının, Müslümanlıklarının çürük olduklarının misalini vermek bakımından söylüyorum.

İçki içiyor, yine "müslümanım" diyor, "İçki haramdır." diyene kızıyor. Misalleri çoğaltabiliriz. Gazetelere bakın, etrafınıza bakın, çalıştığınız yerdeki insanlara bakın, anlarsınız.

Bir insan nefis eğitimi geçirmezse, dinî bilgileri öğrenmezse, Allah'ın emirlerini yasaklarını öğrenmezse ayağı kayıverir, dünyası âhireti mahvoluverir, ebedî hüsrana uğrayabilir. Nefsini terbiye etmeyen, İslâmî bilgileri almayan...

Kad efleha men zekkâhâ.

Nefsini terbiye ederse kurtulacak. Nefsini terbiye etmezse bu çeşit oyunlara düşebilir.

Bir düşman, insanın nefsi.

Hem de Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

A'dâ adüvvüke. "En azılı düşmanı." Nefsüke'lletî beyne cenbeyke.

Bu nefsin terbiye edilmesi lazım. Bunun terbiyesine girişmezse bir insan, nefsini dizginleyemezse, nefsinin arzularını engelleyemezse çok kötü durumlara düşebilir.

Başka bir düşman?

Bir düşmanı da kâfirlerdir. Kendisi kâfir olmakla yetinmiyor, insanı kâfirliğe çekmeye çalışıyor. Kâfir yapmaya çalışıyor. "Ya bunun aslı esası yoktur. O neymiş bu neymiş..." diye senin en aziz inanç esaslarına saldırıyor. Âhirete inanmıyor. Kur'an'a dil uzatıyor. Allah'ın dinine karşı geliyor. Emirlerine karşı geliyor. Demek ki bir düşman da kâfirlerdir.

Şeytan, nefis, kâfirler.

Bir de münafıklar var. Münafık da doğrudan doğruya insana [düşmanlık] yapmıyor. Söylediği sözlerin yarısını kabul ediyor; 99 tanesini kabul ediyor, araya bir tane yalan sokuşturursa onu kâr sayıyor. Arada yaptığı oyunlarla insanı imanından mahrum etmeye, kendi tarafına çekmeye veyahut müslümanca yaşamaktan alıkoymaya çalışıyor.

Demek ki şu dünyaya Allah'ın kulu olarak, imtihan için geldik, çevremizde birçok düşmanlar var; bu düşmanlara karşı dikkatli olmamız gerekiyor. Nefsimizi terbiye etmemiz gerekiyor. Şeytanın çeşitli oyunlarına karşı hazırlıklı, bilgili olmamız gerekiyor. Allahu Teâlâ hazretleri âsi kulları sevmediğinden, Allah'a itaat etmek gerektiğinden Allah'ın emirlerini öğrenmek, tutmak icap ediyor; yasaklarını haramlarını öğrenip yasaklarından kaçınmak gerekiyor.

Yasak olduğu hâlde, haram olduğu hâlde insan neden işliyor?

Nefsinin arzularına kapıldığı için işliyor.

O hâlde nefsini terbiye etmesi gerekiyor. Dönüp dolaşıp insanın nefsini terbiye etmesi meselesine iş gelip dolaşıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi, mü'min olarak şu anda yaşıyoruz, imanımızda dâimî eylesin. İmandan sonra küfre düşürmesin. İzzetten sonra zillete uğratmasın. Kabulden sonra huzurundan kovulanlardan eylemesin.

Özetlemek gerekirse ne yapmamız gerekiyor?

Allah'ın rızasını kazanmamız gerekiyor. Allah'ın rızasını kazanmak için dini iyi öğrenmemiz gerekiyor. Dini bilsek, doğruyu görsek bile bazen uyamayabiliriz; şeytana kapılmamamız gerekiyor, nefse uymamamız gerekiyor. Nefse uymamak için de nefis terbiyesi gerekiyor. Nefis terbiyesi için de nefis terbiyesi okuluna kaydolmak gerekiyor.

Sayfa Başı