M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 45.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdülillâhi rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh, alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih.

es-Salâtü ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve mentebiahû bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ.

Emmâ ba'd:

Fa'lemu eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedili muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İzâ dehale ehadüküm alâ marîdin fe'l-yusâfihhu ve'l-yedehû alâ cebhetihî ve'l-yes'elhü keyfe ve yünsilehû fi'l-ecel, ve'l-yes'elhü en-yed'uvelehû fe-inne duâe'l-marîdike duâi'l-melâike.

An Câbiri radıyallahu anh.

Aziz ve muhterem kardeşlerim. Allahu Teala hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsânı, ikramı dünyada ahirette üzerinize olsun. Rabbimiz cennetiyle, cemaliyle cümlenizi müşerref eylesin. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadîs-i şerîfleri dinimizin ahkâmının kaynakları olduğu için Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini okuyoruz. Allahu Teala hazretleri bizi sünnet-i seniyyeyi ihya edenlerden ve böylece şehit sevabı kazananlardan eylesin. Bid'atlardan, haramlardan, günahlardan uzak eylesin. Şimdi okuyacağımız hadîs-i şerîfler Râmûzü'l-ehâdîs isimli kitabın 45. sayfasının birinci hadîsi ve devamı olacaktır. Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına başlamadan önce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruh-i pâkine hediye olsun diye ve onun mübarek âlinin, pâk ashâbının ruhlarına; cümle sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ervâhına; âlimlerin, râvilerin, müellifin; Güşühaneli efendimizin, hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî'nin ruhuna hediye olsun diye; bu beldeleri fetheden fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına; başta Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri olmak üzere sahâbe-i kirâmın ve bu beldede metfun olduğu rivayet edilen Yûşa aleyhisselâmın ve sâir enbiyâ ve'l mürselînin ruhlarına hediye olsun; uzaktan ve yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise gelmiş olan siz kardeşlerimizin de ahirete göçmüş olan bütün müslüman ecdâd-ı ceddâdı, akrabâ-u taallukâtı, ahbâb-ı yârânı, ihvânı, ehibbâ, yârânı, evlatları, zürriyetleri iki cihanda saadete ersinler diye; biz de Rabbimizin rızasına uygun ömür sürelim, huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak yüzü ak, alnı açık olarak varalım diye bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf ruhlarına hediye edip öyle başlayalım.

45. sayfanın 1. hadisinin metnini az önce okumuştuk.

Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde hasta ziyaretinin âdâbı ile ilgili bize tavsiyelerde bulunuyor. Buyuruyor ki;

İzâ dehale ehadüküm alâ marîdin fe'l-yusâfihhu. "Sizden biriniz bir hastanın ziyaretine gidip yanına girdiği zaman onunla musafaha etsin, elini tutsun, İslâmî selamlaşma şekliyle bir musafaha yapsın. " Ve'l-yedehû alâ cebhetihî. "Ateşi var mı, sıhhati nasıl gibilerden elini alnına koysun; onun nasıl olduğunu, halini, hatırını sorsun ve ömrünün uzun olmasını Allah'tan dilesin, 'Allah sana ömür versin, inşallah bu hastalıktan kurtulursun, nice yıllar yaşarsın…' diye böylece dua eylesin. " Ve'l-yes'elhü en-yed'uvelehû. "Ziyaretçi, hastadan kendisine dua etmesini istesin."

Neden?

Çünkü hastanın Allah tarafından verilmiş birtakım salahiyetleri vardır. Mükâfatlarından birisi, hastanın duası makbuldür, o bakımdan ondan dua istesin.

Fe-inne duâe'l-marîdike duâi'l-melâike. "Çünkü hastanın duası meleklerin duası gibidir; makbuldür, müstecaptır."

O da hasta olduğundan melek gibidir, Allah onun günahlarını siler, affeder. Kendisine;

Fe'ste'ni fi'l-amel. "Günahların silindi, defter-i âmâline yeniden başla!" denilir.

Hatta iniltisi tesbihtir, uykusu ibadettir, duası makbuldür, yapamadığı günlerin, sıhhatteyken yaptığı ibadetleri, zikirleri, namazları, niyazları yapılmış gibi kendisine mükâfatı aynen devam eder, verilir durur.

Hâsılı insan hasta oluyor, üzülüyor ama bunun karşılığında da maddî-mânevî çok mükâfatlara eriyor. Onu ziyaret eden de çok kâr ediyor. Hasta ziyareti müslümanın müslüman kardeşi üzerindeki vazifelerinden biridir.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi birbirimizle kardeş etmiştir, hudutlar tanımaz, kıtaları geçer. Dünyanın neresinde olursa olsun müslüman müslümanın kardeşidir.

Hocaefendimiz Makedonya müftüsü, Allah razı olsun, ziyarete gelmiş.

Ta nereden?

Balkanlardan gelmiş oluyor. Allah razı olsun, oradaki bütün kardeşlerimize dua edelim, dünyanın her yerindeki kardeşlere Allah her türlü hayırları ihsan etsin, her türlü şerlerden tehlikelerden korusun.

Müslüman müslümanı sevecek ve bu sevgi göstermelik bir sevgi olmayacak, Allah kalpleri bildiği için hakiki bir sevgi olacak; zahirî bir sevgi değil, kalpten bir sevgi olacak. Müslüman müslümanın derdi ile ilgilenecek, müslüman müslümana yardım edecek, yardımsız bırakmayacak, müslüman kardeşi açsa doyuracak, çıplaksa giydirecek, açıktaysa barındıracak…

Bu İslâm kardeşliği insanın kanından, akrabalığından dolayı olan kardeşliğinden bile önde gelir! Peygamber Efendimiz'in zamanında hatta babası müşrik ise, kardeşi müşrik ise icabında savaşta onlarla karşı karşıya gelmişler ama mü'minlerle kardeş olmuşlardır. O bakımdan bu kardeşliği çok canlı olarak duymamız, yaşamamız ve öyle olmamız lazım.

Burada kat üstüne kat yapıp lüks üstüne lüks hayat yaşayıp keyif sürerken dünyanın birçok yerlerindeki kardeşlerimizin de bir lokma yiyecek bile bulamadığını da bilmek ve onlara her türlü yardımı da yapmak lazım. Onların ne gibi ihtiyaçları vardır diye de hepimizin düşünmesi lazım. Onların da bizi düşünmesi, bizim de onları düşünmemiz lazım. Çünkü biz Allah'ın birbirleriyle kardeş ettiği kimseleriz.

Bir mü'min bir mü'min kardeşini ziyaret ederse Allah'ın sevgisi kendisine hak olur, vacip olur, Allah onu sever. Yardım ederse, ihtiyacını karşılarsa sever. Cân-ı gönülden, içten, kalpten nasihat eder, iyiliğini ister, doğru yolu göstermeye çalışırsa Allah sever, kardeş olurlarsa Allah sever ve mahşer gününde Arş-ı âlâ'nın gölgesinde nurdan minberlere oturtur, büyük ikramlara erdirir. Kardeşi kardeşten ayırmadığı için kardeşlerden birisi cennetlik olursa ötekisini de cennete sokar… Onun için bu kardeşliği yaşatmamız ve yaşamamız lazım, bu kardeşliği uygulamamız, bu kardeşliği icra etmemiz lazım. Edersek, hem sevap vardır hem dünyada da âhirette de kâr vardır.

Demek ki bir kardeşimiz hastalanırsa onu ziyaret etmek vazifedir, vefat etmişse cenazesine gitmekte vazifedir, davet etmişse düğününe, bayramına, mesut bahtiyar gününe ziyaret etmek de vazifemizdir. Bunları bir vazife olarak unutmayalım.

Hiç hatırımdan çıkmıyor:

Bir kardeşimizin babası vefat etmiş. [Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh hemen bana telefon açtı; "Git, benim namıma onun evine ziyaret et, baş sağlığı dile." dedi.

Ben atladım, hemen kalktım, gittim. Nasıl memnun oldu! [Mehmed Zahid] Hocamız İstanbul'da, Ankara'ya kolay gelemiyor, ihtiyar; ama anında telefon açtı dedi ki, "Filancanın -o zaman filanca bakandı- babası vefat etmiş duydum, hemen benim namıma git, ziyaret et." dedi. Ama o da mütevazı bir insandı, [Mehmed Zahid] Hocamız'ın meclisine geldiği zaman kapıda eşikte otururdu, diz çöküp otururdu. Tabi öyle sevgiye öyle sevgi, öyle muhabbete öyle muhabbet oluyor.

Maraş'ta hadiseler oldu, derhal bana tekrar telefon açtı:

"Maraş'a git, oradaki kardeşlerimizi ziyaret et, geçmiş olsun de!"

Hemen, anında!

Onun için müslümanlar ziyaret hususunda titiz olmalı, dikkatli olmalı! Haftalık programımın bir yerini hasta ziyaretine, birkaç saatini de dostları ziyarete ayırmalı; mutlaka gönül yapmaya çalışmalı.

İzâ dehale dayfu alâ kavmin dehale bi-rızkihî ve izâ harace harace bi-mağfireti zünûbihim.

Enes radıyallahu anh'ten. Bu da müjdeli bir hadîs-i şerîf. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

"Bir misafir bir gurup insanın yanına kalkar gelirse, misafir olursa rızkıyla beraber gelir, rızkını da yanında getirir."

"Oradakilerin malını mülkünü yiyecek, sofrasındaki çanağındaki yemeği azaltacak; eyvah, yemek bize yetmeyecekken şimdi bir de bu çıktı geldi…" filan diye telaş edecek bir durum yoktur, kendi rızkıyla gelir. Hatta haneye bereket getirir, misafir geldi diye hanenin bereketi artar. Çünkü oraya bol bol rızkıyla gelir, rızık da fazlalaşır.

"Misafirlik bitip de evden veya kabileden kalkıp gideceği zaman oradan çıkarken de nasıl çıkar gider?"

Bir kabile olabilir, bir köy, bir konak olabilir.

Harece bi-mağfireti zünûbihim. "Misafir edenlerin, ev sahiplerinin günahlarını affettirip onları mağfiret ettirip öyle gider."

Günahlarını yüklenip götürür gider; bunlar günahsız kalır, günahlardan temizlenmiş olur, affettirir.

O bakımdan Türkçe'de "misafir etmek" diyoruz, Arapça'da biraz farklıdır.

Arapça'da müsâferet "sefere çıkmak" demektir. Bu öyle değil; sefere çıksa da çıkmasa da birisi bir insanın yanına, evine konuk gelmesi.

Dayf, "konuk" demek.

Dayf kelimesi ne zaman karşıma gelse hemen aklıma hac geliyor; hemen hacda, hac yolunda, Araplar'ın yazdığı levhalar gözümün önüne geliyor:

Merhaben bi-duyûfi'r-rahmân. "Rahmanın misafirleri, konukları hoş geldiniz!" yazıyor. Hacılar Rahman'ın, Rahman olan Allah'ın misafirleri, konukları oldukları için öyle yazmışlar, hadîs-i şerîflerde öyledir. Onun için o da insanın hoşuna gidiyor.

Allah, misafiri sevene rahmet eder; misafire buğz edene, misafiri istemeyene de lanet eder. Bunu da bilin. Evinizin kapısı açık olsun, misafir sever, konuksever olun, misafir gelmemesini isteme durumuna düşmeyin.

"İyi ama evde hazırlığımız yok, yiyeceğimiz içeceğimiz az…"

Hazırlığın olsa da olmasa da, tuz da olsa ekmek de olsa, su da olsa paça da olsa ne ise basit bir şeyle de ikram etseniz dahi olabilir.

Eskiden paça kolay bulunan bir şeymiş, ucuz bir şeymiş, şimdi o da başka türlü değişti; eskiden kuru fasulye fukaranın yemeği iken şimdi herkes alamaz duruma geldi.

İzâ udhile'l-meyyitü'l-kabra müsilet lehü şemsü inde gurûbihâ ve yeclisü yemsehu ayneyhi ve yekûlü deûnî usallî.

Bu hadîs-i şerîf de vefat eden insanın kabirde nelerle karşılaşacağına dairdir. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki;

"Mevta -vefat etmiş olan kimse- kabre konulduğu zaman ona sanki güneş batıyormuş gibi gösterilir, öyle temsil olunur. O kabre girdikten sonra şöyle bir kalkar, ona güneş batıyormuş, ikindinin vakti geçiyormuş gibi gelir.Öyle gösterilir. " Ve yeclisü yemsehu ayneyhi. "Gözlerini ovuşturarak oturup bir taraftan 'Vay, uyumuşum kalmışım…' filan gibi gözlerini ovuşturarak. Ve yekûlü deûnî usallî. 'Bırakın beni kalkayım, ikindi namazımı kılayım; bak güneş neredeyse batmak üzere…' filan diye namaz kılma telaşında olur."

Kabirde kalktığı zaman sonra melekeyn, iki melek gelir; münker ve nekir heybetli melekler, kendisine sorarlar.

Kabirde sorgu sual haktır, bu hususta hadîs-i şerîfler Buhârî-i Şerîf'te vardır.

"Ona dinini, peygamberini, kitabını, kıblesini, imanını sorarlar, bunlara cevap verenin kabri genişler, cennet bahçelerinden bir bahçe haline dönüşür. Bunlara cevap veremeyen kabirde azap görmeye başlar ve kabri cehennem çukuru gibi olur."

Kabrin hâllerinden bir sahnesini bu hadîs-i şerîfte Efendimiz söylemiş oluyor.

Mü'min kabirde azap görebilir mi?

Görür, görebilir. Dünyada yaptığı şeylerden dolayı kabirde azap görebilir. Birkaç misali geçtiğimiz haftalarda hadîs-i şerîflerde geçmişti. Mesela bir tanesi:

Kabre konulduğu zaman azap melekleri kafasına bir vuruyorlar ki çok perişan oluyor, kafası çok acıyor, parça parça oluyor ve kabrin içi ateş doluyor, duman doluyor! Diyor ki;

"Bana niye azap ediyorsunuz, ben mü'min kuldum, mü'mindim; kâfir değildim, niçin beni böyle azaplandırıyorsunuz?"

"Sen hâl-i hayatında bir mazlumun yanından geçiyordun, zalimler ona zulmediyorlardı. Sen o mazluma yardımcı olmadın; işte bu ceza bundan!" denilir. Onun için müslüman nerede mazlum varsa onun yardımına koşacak.

Mesela birisi kabirde azap görüyor, neden?

Nemime yaparmış; laf taşırmış, onun lafını ona, onun lafını ona, laf taşıyıp kovuculuk yapıp ara bozmak.

"Ahmet sana şöyle dedi, Mehmet sana böyle dedi…"

Laf taşımak muhabbetin bozulmasına, cemiyetin sarsılmasına sebep oluyor; ondan azap görüyor.

Bir tanesi küçük abdestini bozarken sakınmazmış, çekinmezmiş; ondan azap görüyor bu idrar sıçrantıları vs. kabirde azap görmeye sebep olabiliyor, diye hadîs-i şerîflerden misalleri biliyoruz. Allahu Teâlâ hazretleri bizi kabri cennet bahçesi olanlardan eylesin, kabirde azaba uğrayanlardan etmesin.

Dördüncü hadîs-i şerîf:

İzâ delâhe şehru ramadân emarallâhu hamelete'l-arşi en yeküffû ani't-tesbîhi ve yestağfiru li-ümmeti Muhammedin ve'l-mü'minîn.

Bu hadîs-i şerîf de ramazan ile ilgili Hz. Ali radıyallahu anh ve kerremallahu vechehû Efendimiz hazretlerinden.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîflerinde buyuruyor ki;

"Ramazan ayı geldi mi, girdi mi Arş-ı rahmanı yüklenen meleklere Allah emreder…"

Arşı yüklenen meleklere hamele-i arş denilir.

Nasıl emreder?

En yeküffû ani't-tesbîh. "Cenâb-ı Mevlâ'ya tesbih eylemeyi bırakmalarını." Ve yestağfiru li-ümmeti Muhammedin ve'l-mü'minin. "Ümmet-i Muhammed'e Ve mü'minlere; 'Bana tesbihi bırakın, ümmeti Muhammed'e dua etmeye başlayın!' diye, tevbe ve istiğfar etmelerini emreder."

Allahu Teâlâ hazretlerinin arşı çok muazzam bir varlıktır. Allah'ın muazzam yaratıklarından biridir, Âyete'l-kürsî'de biliyoruz ki;

Vesia kürsiyyühü's-semâvâti ve'l-ard. "Allahu Teâlâ hazretlerinin kürsüsü semaları ve arzı ihata etmiştir, kuşatmıştır; ihtiva eder, içine alır."

Ama bu kürsi de arş-ı Rahmân'ın yanında bir küçük zerre gibi kalır, deryada bir damla gibi kalır; arş-ı Rahmân o kadar azametlidir ve bu arş-ı Rahmân'ı, hamele-i arş denilen bazı muazzam melekler taşırlar, tutarlar. O melekler Allahu Teâlâ hazretlerine zikr ü tesbih eylerler ama Ramazan geldi mi Allah; "Siz Ümmet-i Muhammed'e, mü'minlere istiğfar eylemeye başlayın!" diye vazifelerini değiştirtiyor. Onlar o duaya başlarlar.

Ramazan mübarek bir ay olduğu için, Ümmet-i Muhammed'in ayı olduğu, Ümmet-i Muhammed'in dünya ve âhiret hayırlarını kazanma zamanı olduğu için.

Beşinci hadîs-i şerîf:

Allah sıhhat afiyetle nice Ramazanlar'a eriştirsin. Cümlemizi o feyizlerden bereketlerden, ihsanlardan ikramlardan hissedar olmayı nasip eylesin.

İzâ dehale kavmun menzile raculin kâne rabbü'l-menzili emîrahüm hattâ yahrucu min-menzilihî ve tâatuhû aleyhim vâcibetün.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bu hadîs-i şerîf de misafirperverlik, misafirlikle ilgili. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

İzâ dehale kavmun menzile raculin. "Bir gurup insan bir arkadaşlarının, bir adamın evine konuk geldikleri, misafir oldukları zaman…"

Hepsinin başkanı kim olur?

Kâne rabbü'l-menzili emîrahüm. "Evin sahibi olur, evin sahibi bunların hepsinin emiri, komutanı, başkanı olur; söz onundur, ferman, buyruk onundur, ev sahibinindir." Hattâ yahrucu min-menzilihî. "O topluluk o adamın evinden çıkıncaya kadar durum böyledir." Ve tâatuhû aleyhim vâcibetün. "Ve o misafirlerin o ev sahibinin emrine uymaları vaciptir, boyunlarının borcudur, sözünü dinlemesi lazım!"

"Şurada otur."

"Baş üstüne."

"Şöyle yap."

"Baş üstüne!"

"Ye bakalım..."

"Baş üstüne…" diye ona itaat etmeleri gerekiyor, bu da İslâmî âdabtan güzel bir âdabtır.

Sair zaman emir kimdir?

Sair zaman mü'minlerin emiri; İslâm'ı en iyi bilendir, Kur'an'ı en iyi, dini en iyi bilendir,emir odur. Söz, buyruk onun üzerindedir.

Bir grup insan seyahate çıksalar bu seyahatte emir kimdir?

Kur'ân-ı Kerîm'i en iyi bilen, en aşina olan, en alim olandır.

Fe'l-yeummehüm akrauhüm. "Onlara imamlığı, Kur'an'ı en iyi bilen yapsın!" Fe izâ emmehüm fe hüve emîruhüm. "İmamlık yapınca da emir o olur, başkan o olur."

İslâm'a göre söz kimde olacak?

Söz din aliminde olacak!

Neden?

Allah'a itaatin yolunu en güzel o gösterir de onun için!

Söz din aliminden çıkar da dinde alim olmayan kimselere düşerse o zaman işler karışır, o zaman Allah'ın emrine uygun olmayan buyruklar ortaya çıkar; yalan yanlış, eksik, kusurlu, günahlı, haramlı işler yapılır. Halbuki onların yapılmaması lazımdı, Allah'ın emirlerine uygun yaşanılması lazımdı. Bunun sağlanması için alimin emir olması, alime itaat edilmesi lazım.

el-Ulemâu veresetü'l-enbiyâ.

Peygamber Efendimiz olduğu zaman Peygamber Efendimiz'e itaat ediliyordu. Hatta alimler de peygamberlerin varisleri olduğundan hükümdarların gelip eskiden alimlere el öpüp [itaat etmesi] gibi alimlere itaat edilmesi lazım. Fatih Sultan Mehmed'in, çadırına geldiği zaman Akşemseddin'in elini öpüp huzurunda el pençe durduğu gibi:

Fatih ziyaretine gitmiş, Akşemseddin yerinde yatıyormuş. Gururu kırılsın, böbürlenmesin diye mahsustan kalkmıyor. Öyle olduğu zamanlar Allah'ın emri tutulduğundan İslâm ileri gitmiştir.

Allah'ın emri tutulmadığı zaman işler karmakarış olmuştur; günahlar işlenmiştir, içkiler içilmiş, çalgılar çalınmıştır, insanlar İslâm'ı bilmeden yetişmişler, günahlara dalmışlardır. Günahlara daldığı zaman da Allah'ın azabı başlarına gelmiştir. Allah bir kavmin helâkini istediği zaman içinde günah artar, günah artınca da ceza ve bela yağar. Onun için çare Allah'ın emrine sarılmaktır, Kur'an'ın yoluna girmektir, Allah'ın sevdiği kul olmaya gayret etmektir.

Altıncı hadîs-i şerîf:

İzâ dehale aleykümü's-sâilü bi-gayri iznin fe-lâ tut'imûhu.

Ümmü'l-mü'minîn Aişe validemiz radıyallahu Teâlâ anhâ'dan Peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuş:

"Sizden birinizin evinize bir dilenci sizin izniniz olmadan girerse, izinsiz girerse ona yemek ikram etmeyin!"

Ne yapacak?

Kapıda; "Müsaade var mı, ben de girebilir miyim?" diyecek. İzin isteyecek. Çünkü hanenin bir kapasitesi vardır, hanenin mahremiyeti vardır. Ev sahibinin kendine göre düşündüğü, hesap ettiği birtakım şeyler vardır, beklediği başka misafir olabilir, söz verdiği kimseler olabilir. Öyle pattadak herkes girer oturursa öteki insanlar açıkta kalabilir. Daha başka bilmediğimiz çeşitli şeyler olabilir. İzin alacak. İzin almadan olmaz, kapıyı çalacak, izin alacak; davete, sofraya öyle gelecek, oturacak.

Yedinci hadîs-i şerîf:

İzâ deâ ehaduküm fe'l-ya'zimi'l-meselete fi'd-duâi ve lâ yekul: Allahümme in şi'te fe-âtinî fe-innallâhe lâ müstekrihe lehû.

Buharî, Müslim, Neseî'de; birçok sahih kitaplarda mevcut bir hadîs-i şerîftir. Enes radıyallahu anh'ten rivayet olunmuştur. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

İzâ deâ ehaduküm. Sizden biriniz dua ettiği zaman; El açıp Allah'tan bir şeyler istiyoruz, buna dua etmek diyoruz. Fe'l-ya'zimi'l-meselete. İsteğinde azimli olsun.

"Ver yâ Rabbi, lütfen yâ Rabbi, ihsan et yâ Rabbi…" diye duasını candan, kuvvetli, istekli ve şevkli olarak ille istiyorum gibi bir duyguyla azimli olarak yapsın.

Ve lâ yekul: Allahümme in şi'te fe-âtinî. "'Yâ Rabbi! İstersen bana şunu ver istemezsen verme…' gibi inşite, 'dilersen' tarzında söyleyerek istemesin! 'Şunu istiyorum yâ Rabbi' diye azimli söylesin!"

Çünkü Allahu Teâlâ hazretlerini zaten hiçbir şey zorlayamaz, istemediği bir şeyi kimse ona yaptıramaz; zaten isterse yapacak, istemezse istemeye istemeye Allah'a bir şey yaptırmak mümkün mü?!

Mümkün değil, zaten isterse yapacaktır! Ama sen iyi bir şeyi duanda ısrarla isteyeceksin:

"Yâ Rabbi! Afiyet ver, sıhhat ver..."

"İşte inşaallah şöyle olsun…"

Olmaz, inşallahsız şartsız isteyeceksin! Zaten dilerse yapacak, dilemezse yapmayacak! Duanın âdabından birisi duanın icabet olunacağına kâni olarak, mûkinîn olarak ve azimli olarak dua yapmaktır.

Peygamber Efendimiz bazen dua ederken ellerini havaya o kadar kaldırmış ki ridası mübarek omzundan sıyrılmış, düşmüş. Elini koltuk altları görünecek kadar kaldırmış:

"Yâ Rabbi zafer ver, yâ Rabbi kâfire fırsat verme!.." diye candan dua edecek, işi ısrarla takip edecek.

Dua Allah'ın bize bir lütfudur. İsteseydi bize duayı yasak ederdi: "Benden bir şey istemeyin!" derdi.

Cehennem ehli ne diyor?

Rabbenâ ahricnâ minhâ fein udnâ fe innâ zâlimûn. "Yâ Rabbi! Bizi buradan çıkar, biz tekrar günah işlersek o zaman tamam, zalimler[den] oluruz, bizi buradan çıkart!" Kâlahseû fî hâ ve lâ tükellimûn. "Kapayın çenenizi, konuşmayın benle!"

Bak orada konuşturtmuyor, Allah cehennemde dua ettirtmiyor.

Neden?

Cezayı hak etmişler, iş bitmiş. Cehennemde, "Yâ Rabbi! Azabı kaldır, bizi affet, çıkart" vs.

"Susun!"

Orada azarlıyor. Ama dünyada öyle değil, dünyada müsaade etmiş hatta emretmiş:

Ve kâle rabbükümud'ûnî estecibleküm. "Dua edin!" diye emretmiş, emri var.

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

ed-Duâu hüve'l-ibâdeti. "Dua ibadetin ta kendisidir."

Dua muazzam bir ibadettir çünkü Allah emretmiş; ondan dua ediyoruz.

Yoksa edebilir miydik?

Ağzımızı açamazdık!

Peygamber Efendimiz mescide geldiği zaman sahâbe-i kirâm hürmetinden yüzünü kaldırıp Peygamber Efendimiz'in cemaline bakamazdı.

Allah bize müsaade etmeseydi biz ağzımızı açıp da ondan bir şey isteyebilir miydik?

Ödümüz patlardı ama "Dua edin!" diye emretmiş.

Hatta Peygamber Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

"Ayakkabınızın sırımı, bağcığı bile kopsa Allah'tan isteyin! Küçük bir şey diye çekinmeyin!"

Bunun faydası var: Dua ibadet olduğundan sevabı var, ya bu dünyada verecek ya âhirette verecek, ya istediğinizi verecek ya istediğinizden daha âlâsını verecek. Onun için dua edeceğiz, duaya devam edeceğiz.

Kimlere dua edelim?

Kendinize dua edebilirsiniz, dünyanıza dua edebilirsiniz, ahiretinize dua edebilirsiniz. Ana-babanıza dua çok önemlidir. Anne-babasına duayı terk eden kimseyi Allah sevmez. Annenize-babanıza duayı unutmayacaksınız. Hocaları insanın kendisine annesinden, babasından daha yakındır; şeyhi, mürşidi hocası daha yakındır. Onlara dua edeceksiniz.

Arkadaşlarınıza dua edeceksiniz çünkü siz bir arkadaşınıza dua ettiğiniz zaman başucunuzda bir melek âmin ve leke misluhû diye duaya katılır: "Âmin, o kardeşine istediğini Allah kabul etsin, sana da ona verdiğinin mislini versin." diye melek de sana dua eder. Onun için duayı herkese yapmaya çalışacaksınız.

En faziletli dua:

Allaümmerham ümmete Muhammedin rahmeten âmme. "Yâ Rabbi! Ümmeti Muhammed'in hepsine umumi olarak rahmetinle tecelli eyle, rahmetini ihsan eyle!" diye dua etmektir.

Hepsinin iyiliğini istiyoruz. Ne Seylan'daki müslüman kardeşlerimizin tamil gerillaları tarafından öldürülmesine razıyız, ne Ermenistan'daki kardeşlerimizin Ermeniler tarafından öldürülmesine razıyız, ne şuradaki buradaki kardeşlerimizin bir zulme uğramasından razıyız!.. Hepsinin rahmete ermesini istiyoruz, mesut olmasını, hayra nail olmasını, iki cihanda aziz ve bahtiyar olmasını istiyoruz.

Sekizinci hadîs-i şerîf:

İzâ dâe ehadüküm fe'l-yuemmin alâ duâi nefsihî.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri diyor ki;

"Sizden biriniz dua ettiği zaman kendisinin duasına kendisi de âmin desin."

Şimdi bizim bu zamanımızda İslâm unutulduğu için pek çok kimse bu işi anlamıyor. Sabahleyin Evrâd-ı Şerife'yi okuyoruz, dua var, duanın sonunda âmin var; garipsiyorlar. Bir yere girdiğin zaman es-Selâmu aleyküm diyorsun anlıyorlar, kalkıp giderken es-Selâmu aleyküm deyince anlamıyor, Allah Allah diyor. Gelirken selam verilir edilir, giderken selam verilmez sanıyor; bilmiyor. Hâlbuki insanın kendi duasına âmin demek Fatiha da bile var veleddâllîn diyoruz, âmin diyoruz.

Âmin ne demek?

"Yâ Rabbi öyle olsun, sen onu öylece kabul et, bu duaya ben de katılıyorum…" demek.

Peki, birisi dua etti, ötekisi âmin dedi; ne olur?

Dua edene de âmin diyene de sevap yazılır.

Dua edenin niyeti başkaydı, âmin diyen onu başka anladı, âmin dedi; kimin niyeti esastır?

Âmin diyenin niyeti esastır. Aldatmacaya getirip de bir insan âmin diyenin aleyhinde bir şeye âmin dedirtse bile âmin diyenin niyeti esastır. Onun için bu âmin demenin de ehemmiyetini bu hadîs-i şerîfte görmüş oluyoruz.

Dokuzuncu ve sonuncu hadîs-i şerîf:

İzâ dea'r-raculü li-ehihî bi-zahri'l-gaybi kâleti'l-melâkiketû ve leke bi-misk.

"Mü'min kardeşine onun olmadığı yerde gıyabında, -

Bi'z-zahri'l-gaybi, "gıyabında" demek.- arkasından dua ederse melek ona; 'Âmin, ona istediğin şeyin bir mislini Allah sana versin.' der."

İnsanın, bir insanın yüzüne karşı dua etmesi de olur. İltifattır, yapılır ama asıl samimi dua, o yokken onun arkasından yapılan duadır. Hakikaten seviyorsan -gösteriş yok, riya yok, herhangi bir başka ihtimal yok- onu duadan unutmuyorsun, onun arkasından ona dua ediyorsun:

"Yâ Rabbi! Şu kardeşimin işini rast getir, imtihanına muvaffak eyle, hastalığına şifa ver, mesut eyle, bahtiyar eyle…"

Sevdiğinden gıyabında yapıyorsun. Yüzüne karşı olsa, belki insan başka hesaplar vardır, diyebilir. Arkasından yapıyorsun. O dua kıymetli, kıymetli olduğundan ve Allah celle celâlüh buna teşvik ettiğinden bir müslümanın öteki müslümana onun arkasından onun hayrını istemesinin güzel bir şey olması dolayısıyla bu âdet yerleşsin diye meleklerin ona dua etmesini emretmiş oluyor. Demek ki melekler de ona dua ediyorlar.

O halde bizler de sadece kendimiz için dua etmeyelim, duamızda el açtığımızda sadece kendimiz için etmeyelim.

Ne yapalım?

Başka kardeşlerimize de dua edelim. Ümmet-i Muhammed'e de umumi olarak dua edelim ki Allahu Teâlâ hazretleri şerleri def eylesin, hayırları fetheylesin, iki cihanda Ümmet-i Muhammed'i aziz eylesin.

Fatiha-i şerife meal besmele.

Sayfa Başı