M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 504.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillâhimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim.

Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn. alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn ve şefîi'l-müznibîn Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi's-sıdki ve'l-vefâ.

Emmâ ba'd

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyû seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerrâ'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Ye'tî ale'n-nâsi zamânün yestahfî fîhimü'l-mü'minü, kemâ yestahfi'l-münâfiku fîkümü'l-yevm.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve çok muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Rabbimiz dünyada ve âhirette her türlü hayırlara sizleri nail eylesin.

Peygamberimiz, Efendimiz, şefî'imiz, üsve-i hasenemiz Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek nasihatlerinden, hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyup teallüm eylemek, tefeyyüz etmek üzere toplanmış bulunuyoruz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına başlamadan önce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e sevgimizin, saygımızın, bağlılığımızın, ümmetliğimizin bir nişanesi olmak üzere acizane, naçizane ruh-u pâkine hediye edelim diye ve onun cümle âl'inin ve ashabının ve etbâının ve ahbabının ruhlarına hediye olsun diye ve sâir enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyâullah-ı mukarrabînin ruhlarına hediye olsun diye, şu hadîs-i şerîfleri bize nakil ve rivayet eylemiş olan hadis alimlerinin, din alimlerinin, müctehidlerin, râvilerin, müelliflerin, müellif-i merhum Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin hazretlerinin, kendisinden feyiz aldığımız hocamız Muhammed Zahid Kotku İbn İbrahim el-Bursevî hazretlerinin ruhuna hediye olsun diye, bu beldeleri Allah rızası için Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfindeki müjdeye ermek şevki ile canlarını, mallarını ortaya koyarak cihat eyleyip fethetmiş olan Fatih Sultan Mehmed Hân aleyhirrahmetü ve'l-ğufran'ın ve onun mübarek ordusunun, fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin, muvahhid askerlerin ruhlarına hediye olsun diye, içinde oturup bu hadis dersini yaptığımız İskenderpaşa camiinin bânisi İskender Paşa hazretlerinin ruhuna hediye olsun diye ve bu camiyi tekrar tekrar tamir eden, tecdid eden, tevsi eden-genişleten- kimselerin, bunların yapılması için az çok katkıda bulunanların, kendilerine ve geçmişlerine vasıl olsun, ruhları şâd olsun, makamları âlâ olsun diye ve nihayet uzaktan, yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere koşup gelmiş olan siz kıymetli kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına ayrı ayrı hediye olsun diye, şu caminin çevresinde medfun bulunan mevtanın ve beldemizin medar-ı iftiharı Yûşâ aleyhisselam'ın, Ebû Eyyûb Halid bin Zeyd el-Ensârî hazretlerinin, ve sâir sahabe-i güzînin ve beldemizde medfun bulunan evliyâullahın, salihlerin cümlesinin ruhlarına hediye olsun diye ve biz yaşayan Allah'ın eksikli, kusurlu kulları, mü'minler de Rabbimizin rızası yolunda ömür sürelim, Kur'ân-ı Kerîm'e uygun yaşayalım, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnetine uyalım, sünnet-i seniyyesini şu garip asırda ihya eyleyip yüzlerce şehit sevabına nail olalım diye, evlatlarımız çocuklarımız da bu yolda yürüsün diye bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım. Onların ruhlarına hediye edelim, öyle başlayalım; buyurunuz...

Bismillâhirrahmanirrahim.

Okuduğumuz hadîs-i şerîfler Râmûzü'l-ehâdîs isimli meşhur hadis kitabının 504. sayfasının birinci hadîs-i şerîfinden başlıyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kıyamette, âhir zamanda, kıyamet kopmadan önce neler olacak, insanın başına neler gelecek, bu insanlar ne hallere gelecek onları anlatıyor. Sayfanın birinci Câbir radıyallahu anh'ten.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

Ye'tî ale'n-nâsi zamânün. "İnsanlara bir zaman gelecek ki… " İnsanların üzerine aylar, yıllar, asırlar geçip öyle bir zaman gelecek ki…" Yestahfî fîhimü'l-mü'minü, kemâ yestahfi'l-münâfiku fîkümü'l-yevm. "Ey ashâbım! Bugün sizin aranızda münafık, korkusundan nasıl saklanmakta ise o zaman geldiğinde de, mü'min bulunduğu topluluğun içinde öyle saklanacak, çekinecek."

Eyvah! Demek ki cemiyet berbat olacak. Şerliler galip, hayırlılar zebun, halsiz, güçsüz olacak. Fesat, fitne çok olacak. Cemiyetlere hâkim olan edepsiz insanlar mü'minlere, salihlere, âbidlere kızacaklar, onları hor ve hakir görecekler. Münâfıklar gücü elde etmiş olacak, söz şerlilerin elinde olacak.

O zaman mü'min bir kenarda saklanacak. Mü'min olduğunu izhar edemeyecek, kalbinden geçeni söyleyemeyecek, konuşamayacak. Peygamber Efendimiz'in zamanında münafıkların iman etmedikleri ve kalplerinde iman nuru yanmadığı halde mü'min gibi görünüp camiye gelip gittikleri gibi o devir geldiği zaman da müslümanlar, mü'minler saklanacak. "Devir değişecek, böyle bir hal gelecek." diyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi dünyanın, hayatın ve âhiretin her çeşit şerrinden korusun. Böyle durumlara düşürmesin.

Şu mübarek beldeler ki şehitlerin kanlarıyla sulanmıştır. Allah adı zikredile edile fethedilmiştir. Ve günde beş vakit ezanlar buraların semalarını mânevî bakımdan yıkamakta, yumakta, paklamaktadır. Mehmed Akif merhumun;

"Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli" dediği gibi bu beldelerden bu ezanlar susmasın, sönmesin de, mü'minler zebun olmasın da şerliler ecdat yâdigârı diyarlara el koymasınlar. Temennimiz bu! Müslümanlar aziz olsun, hor ve zelil olmasınlar. Temennimiz bu fakat kuru temenni ile netice alınmaz.

Nereden biliyorsun netice alınmayacağını?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin öğretmesinden biliyorum. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatından biliyorum. Bizim içimizde onun ayağının tozu olacak insan var mı? Resûlullah, seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn, Muhammed-i Mustafâ... Hayatı nasıl geçmiş, nasıl çalışmayla geçmiş? Bir anı boş geçmemiş. Her anında tebliğ, irşat, cihat, hayır, hasenât… Resûlullah Efendimiz'in ömrü böyle geçmiş. Daima münafıklarla, müşriklerle mücadele ile geçmiş.

Allahu Teâlâ hazretleri dileseydi Resûl-i Edîbi'nin yüzü suyu hürmetine, duası berekâtıyla dünyayı gül gülistan etmez miydi?

Kâdirdi! Âmennâ ve saddaknâ. "Kün" derdi, "ol" derdi; "fe yekûn", olurdu. Çünkü Rabbimiz, Resûlullah Efendimiz'in duasını reddetmez, hatırını kırmazdı. İsteseydi öyle olurdu. Resûlullah Efendimiz de güzel, serin, hurmaların altında, çimenlik, rahat, huzurlu bir bahçede… Önünde kuyudan sular çekiliyor, şırıl şırıl bostanlar akıyor, üzümler asmalardan sarkıyor, hurmalar ballanmış, tatlanmış… Böyle hoş ve mübarek bir manzarada elini kaldırır, "Yâ Rabbi! Müşrikleri kahreyle. Eğer dilersen hidayet eyle, hepsi doğru yola girsinler, doğru yolu bulsunlar, her taraf gül gülistan olsun." derdi.

Âdetullah böyle değil! Kanûn-ı ilâhî böyle değil. Resûlullah Efendimiz cımbızla kıl çeker gibi bir bir uğraştı. On üç sene uğraştı. Mekke-i Mükereme'nin çatır çatır kayalık tepeleri arasındaki gayrı zî zer'in, ekin bitmez, ot bitmez o vadide uğraş uğraş uğraş… Kendisini tanıyanlar, kendisiyle akraba olanlar kendisinin karşısına çıktılar, ibadetine mâni oldular. Namaz kılarken üstüne, secde edeceği yere işkembe koymaya kalkıştılar. Hayatına kastettiler. Kendi yurdundan çıkarttılar. Taif'e gitti, Taif'te taşladılar. Cahiller, zalimler topuğunu kanattılar.

Resûlullah Efendimiz Allah'ın en sevgili kulu olduğu halde çalışmanın kanununu bize gösterdiğine göre, onun hayatı çalışmayla geçtiğine göre bizim de onun yolunda yürümemiz lazım! Sünnet-i seniyye yolunda yürüyoruz.

"Sakal bıraktım görmüyor musun? Göbeğime kadar sakal…"

Sen Resûlullah'ın hayatını örnek alsana. Sakal, tıraş olmadın mı zaten kendiliğinden büyüyüp aşağıya doğru gidiyor. Salıversen yerlerde sürünür. Resûlullah'ın hayatına uydurabiliyor musun kendini? Resûlullah Efendimiz gibi çalışabiliyor musun? Resûlullah gibi gününü geçirebiliyor musun? Resûlullah gibi fedakârlık, cömertlik yapabiliyor musun? O bizim örneğimiz, numunemiz değil mi? Allahu Teâlâ hazretleri, "İşte böyle olun ey kullarım.Size bir numune insan gönderiyorum, görün bakalım insanlık nasılmış." diye Peygamber Efendimiz'i göndermedi mi? Gönderdi!

"O tarafları karıştırma hocam. Ben dünya işlerinde bildiğim gibi yaparım. Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Rumlar, Ruslar gibi yaparım... Sen bana Resûlullah'ı örnek gösterme." dersen; bu ne biçim Müslümanlık! Gel de sen bunu bana anlat o zaman.

Hem müslümansın hem yönünü döndürmüşsün Batı'ya. Batmak mı istiyorsun? Müslümansan kıbleye dön. Mü'minsen Allah'a itaat et. Kur'an'ı Allah'ın kelamı bellemişsen ahkâmına uy. Resûlullah'ın Allah'ın hak peygamberi olduğunu anlamış, tanımışsan sünnetine uy, yolunca yürü, hareketini ona göre tanzim et, ahlâkını ona benzet, ahlâk-ı Muhammediye ile ahlâklan. Ahlâk-ı Kur'an ile edeplen. O yolda yürü.

Bizim halimiz ona benzer mi? Bizim adımız müslüman! Tabi, lâ ilâhe illallah diyen müslüman oluyor. Biz de müslümanız ama bu Müslümanlığa sahabe-i kiram sağ olsalardı kim bilir ne derlerdi? Kim bilir bize ne muamele yaparlardı? Döverler miydi, kovarlar mıydı? Yavaş yavaş, yumuşak yumuşak bizi, "Böyle yapmayın, bu Müslümanlık değildir, doğru düzgün olun." diye… Ne yaparlardı bilmiyorum.

Bildiğim bir şey var ki eğer biz çalışmazsak bir zaman gelir müslüman mü'minliğini söylemez duruma gelir. Devr-i saadette münâfığın mü'minlerin iman kuvvetinden korkup da "gık" diyemediği gibi bu fitne ve fesat çağında mü'min imanının gereğini yapamaz. Söylemesi gerekli olan sözü söyleyemez. Müdafaa etmesi gereken fikri müdafaa edemez duruma düşer.

Neden?

Çalışmadı! Çalışmaz, çalışmaz, çalışmaz…

"Hocam! Ben geçen sene çalışmadım, bu sene başıma taş yağmadı, hiçbir şey olmadı. Bak, sapasağlam, kara turp gibi dolaşıyorum. Geçen sene Allah yolunda hiçbir çalışma yapmadım, hiçbir şey olmadım."

Birikiyor; veballer, cezalar birikiyor… Başına patladığı zaman anlarsın. Şimdi turp gibi gezersin, o zaman traktörün altında kalmış turp gibi olursun. Üstünden o koca, ağır yük geçtiği zaman senin ne yuvarlaklığın, ne suyun, ne bir şeyin kalır. Onun için mü'min kötü günler gelmeden, iyi günlerde hazırlık yapmalı. Şimdi sulh ve sükûn devresindeyiz.

"Hocam! Param da fena değil. Allah'a çok şükür, elhamdülillah… Paramızın bereketi yerinde… Ticarethanemiz tıkır tıkır çalışıyor. Alimallah köşenin başında para kesiyoruz. Durumumuz gayet güzel. Sıhhatim de iyi, elhamdülillah. Hiç nezle bile olmam. Kışın soğuğundan da korkmam. Zaten beldemiz, memleketimiz sıcak, gayet güzel bir belde. Paralar geldi mi yazın Bodrum, Marmaris… Hocam! Oralarda deniz kenarları öyle şahane ki… Sen görmemişsin, dünyadan haberin yok. Sen yaşamayı nereden bileceksin? Orada kumsallar, billur gibi sular, körfezler var. Yüzersin, dalarsın, çıkarsın... Güneşte bir o tarafa, bir bu tarafa dönersin. Kızarırsın, kremleri sürersin. Eğlence, zevk, sefa var. Orada insan öyle bir yaz geçirdi mi kışın nezle de olmuyor. Çünkü C vitaminini, B vitaminini, D vitaminini alıyor. Meyveler, sebzeler, ekşiler, turşular, tatlılar, kaymaklar, baklavalar, börekler, çörekler… Hacı babalardan, bilmem nelerden… Benim keyfim tıkırında."

Tıkırında ama; "Fani dünya hoştur amma akıbet mevt olmasa." Bu gidiş fena değil ama sonunda ölüm var. Ölümün arkasından da hesap var. Ölüme gelmeden önce de fitne, fesat ve azap var. Onun için bu iyi günlerde, keyfin ve paran pulun yerindeyken Allah'a güzel kulluk edersen vaden yettiği ve başına bir hal geldiği zaman dersin ki;

"Sen bilirsin Rabbim! Ben iyi günlerimde de senin yolunda yürümeye gayret ettim ama beşerim. Elbette kusurum vardır, şaşırmışımdır, yanlış işler yapmışımdır. Fermanına boynum kıldan ince, ne dilersen… Senden ne geldi de, kim ne itiraz edebilir? Elimden geldiğince yapmaya çalıştım ama muhakkak eksikli, kusurluyumdur. Sen bilirsin."

Ama hiçbir şey yapmamışsın…

"Dur yâ Azrail! Benim canımı alma, bana müddet ver. Ben tevbe edeceğim, hacca gideceğim, zekâtlarımı ödeyeceğim, borçlarımı kapatacağım. Namaz kılmaya, tesbih çekmeye, kıbleye dönmeye başlayacağım. Televizyonu evden atacağım, bilmem neleri satacağım, hayır hasenat yapacağım…"

Fe-izâ câe ecelühüm lâ yeste'hirûne sâaten velâ yestakdimûn. "O ecel geldiği ve Azrail'in pençesini insanın yakasına yapıştırdığı zaman tehir olmaz."

Allah'ın azabı geldiği zaman değişmez. Çünkü ceza olarak gelir. Ceza olarak kopup geldiği zaman senin dua etmen de para etmez. Şimdiden edersen olur.

Onun için aziz kardeşlerim, bu güzel günlerin kıymetini bilelim.

Doğru yola girelim. Haramları bırakalım. Allah'ın yoluna dönelim. Maddî, mânevî borçlarımızı ödeyelim. İyi insan olmaya şu anda söz verelim.

"Söz verdik yâ Rabbi! İyi insan olacağız."

Bütün hesapları ona göre tasviye edelim. Her şeyimizi Allah'ın rızasına uygun hale getirelim. Ondan sonra Mevla ne yaparsa yapar. Çünkü kader, Allah'ın takdiri… Kadere rıza da sevaptır. O da yüksek bir mertebedir. O zaman kadere rıza gösteririz ama, "Ah keşke vaktim olsaydı, hayır yapsaydım vs." diye pişman olacak şekilde ömür sürmeyelim.

Kendi kendimizi ıslah edelim, kendi nefsimize düşman olalım.

"Ey nefis! Sen beni ne diye sürüklüyorsun! Benimle beraber sen de cehennemde çatır çatır yanmayacak mısın? Yanacaksın! Ne diye böyle yapıyorsun, ıslah ol. Bak, bazı nefisler mutmainne oluyormuş. Allah'ın zikriyle yola gelmiş lokum gibi oluyormuş. Sen bu emmareliği bıraksana be mübarek! Şu anda mübarek değilsin, mübarek hale gelsene." diye nefsimizle savaşalım. Bu da bir cihat! İlle Moskof kâfiri geldiği zaman onun karşısında kalaşnikoflarla dizilip cihat yapacak değiliz ki…

A'dâ aduvvike nefsüke'l-letî beyne cenbeyk.

En büyük düşman kendi nefsimiz.

Bizi zevklere, sefalara daldıran, Allah yolundan döndüren, günahları işleten; nefis! Dünyanın fâni lezzetlerine takan; nefis! Şeytana uyan, şeytanın içimizdeki yardakçısı, destekçisi; nefis! Nefsimizle savaşalım. Nefsimizle cihat edelim, cihad-ı ekberdir. Kuşanalım kılıcımızı, lâ ilâhe illallah kılıcımızı çalalım düşmanın üstüne. Arş yiğitler...

Allahu Teâlâ hazretleri güzel günlerde kendisine güzel kulluk edenleri, kötü günlerde yardımsız bırakmaz kardeşlerim. Onun için günlerimiz güzel, halimiz iyi, sıhhatimiz tam. Bu günlerin kadrini, kıymetini bilelim.

Cenâb-ı Hakk'a güzel kulluk zamanı, mevsimi geldi.

"Bülbül ne yatar uyursun, çağrışıp ötmenin zamanı geldi."

Aman kendinizi, çoluk çocuğunuzu hazırlayın. Günahlardan sıdk ile tevbe edin. Tevbe-i nasûh ile Cenâb-ı Hakk'ın yoluna dönün. Şu kötü günleri Allah bize, bizim çocuklarımıza, torunlarımıza göstermesin. Beş yüz yıl, bir milyon yıl göstermesin. Memleketimiz pırıl pırıl, ışıl ışıl İslâm beldesi olsun.

"Olur mu hocam böyle şeyler?"

Allah dilerse olur. Çalışacağız… Biz kâinatın mukadderatının tanzimcisi değiliz ki! Biz kuluz. Biz bize emredileni yaparız. Rabbimiz neylerse güzel eyler. Rabbimizin kaderine, takdirine, her şeyine rızamız, hoşnutluğumuz vardır. Neylerse güzel eyler ama biz kulluğu güzel yapalım. Nefse, şeytana uymayalım, dünyaya kapılmayalım, ebedî kalacağımızı sanmayalım.

Geçen seneki arkadaşlarımızın bazısı aramızdan gitmedi mi? Geçen sene Ramazan'ı beraber yaptıklarımızın bazısı gitti. Kimisi bizden yaşça da küçüktü. Kimisi akranımızdı, kimisi büyüktü; gittiler. Yaprak dökümü gibi; bazıları gidiyor, bazı yeni yapraklar çıkıyor. Doğan da var, ölen de var. Bir taraftan çocuk viyaklıyor, doğdu; öbür tarafta bir matem havası, herkes hüngür hüngür ağlıyor, sevdikleri kimse âhirete göçmüş. Her gün bu ibret sahnesi karşımızda!

Allah cümlemize uyanıklık naspi etsin.

Ye'tî ale'n-nâsi zamanun yak'udu'r-racülü ilâ kavmin, fe-mâ yemneuhû en yekûme illâ mahâfete en yekaû fîhi.

İşte bu ikinci hadîs-i şerîf Ebû Hüreyre'den Deylemî'nin rivayet ettiği bir hadis. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki:

"İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki adam bir mecliste oturacak. Onun o meclisten kalkmamasına, 'kalktığım zaman arkamdan gıybet ederler, beni çekiştirirler' diye korkması sebep olacak."

Kalkacak, o meclisin tadı, tuzu yok ama kalkarsa, giderse, "Arkamdan beni çekiştirirler, gıybetimi yaparlar." diye oturacak. Öyle meclis mi olur? Meclis dediğin Allah'ın zikri meclisidir, sevap kazandıran meclistir. Meclis dediğimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi bahçeli, duvarlı, beş katlı, on katlı salonlu yer değil. Üç kişi bir araya gelip oturdular mı ona "meclis" denir. Yani "toplantı, grup, mahal-i cülus" demek. "Oturma yeri" demek. Biz şimdi burada bir meclis kurmuşuz.

"İskenderpaşa camiinde meclis!"

Ne demek?

Yani İskenderpaşa camiinde hepimiz dizimizin üstüne oturmuş, Peygamber Efendimiz'e şevkimizden, muhabbetimizden, Allah yoluna bağlılığımızdan, imanımızdan Resûlullah Efendimiz'in sözlerini, nasihatlerini dinlemeye çalışıyoruz.

Hadis meclisi… Hadis toplantısı…

Bir zaman gelecek ki müslümanlar toplantıda oturuyor. Tadı, tuzu yok, kalkacak ama gıybet ederler diye korkusundan kalkamıyor. O duruma gelecek.

Allah bizi bu kötü durumlara düşürmesin

Üçüncü hadîs-i şerîf;

Ye'tî ale'n-nâsi zamânün yekûnü âmmetühüm yakraûne'l-Kur'âne ve yectehidûne fi'l-ibâdeti ve yeşteğilûne bi-ehli'l-bidei. Yüşrikûne min haysü lâ ya'lemûne ve ye'huzûne alâ kavlihim ve ilmihimü'r-rızka, ye'külûne'd-dünyâ bi'd-dîn. Hüm ebtâu'd-deccâli'l-a'ver.

Deylemi, İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten rivayet etmiş. Kıyameti anlatan hadîs-i şerîfler cümlesinden. Cümlelere dikkat edelim. Bu hadîs-i şerîfin muhtevası diyor ki:

Ye'tî ale'n-nâsi zamânün. "İnsanların başına bir zaman gelecek, üzerine…" Yekûnü âmmetühüm yakraûne'l-Kur'âne. "Genel olarak hepsi Kur'an okuyacaklar." Ve yectehidûne fi'l-ibâdeti. "İbadet ve taatte gayret edecekler."

Namaz kılıyor, tesbih çekiyor, Kur'an okuyor vs… İbadet ediyor.

Ve yeşteğilûne bi-ehli'l-bidei. "Bidat ehli ile meşgul olurlar."

Onlarla düşer kalkarlar. Yani sünnete uygun olmayan işler yapan kimselerle arkadaşlık, ahbaplık ederler. Böyle olunca, o ehl-i bidat kendi kafasından sünnete aykırı neler söyleyecek kim bilir?

Zamanımızda bir sürü sivri akıllı insan var. "Müslümanım." diyor; "Ben kâfirim, dini kabul etmiyorum." demiyor. "Müslümanım" diyor ama öyle sivri fikirler ortaya atıyor ki ne farz kalıyor, ne sünnet kalıyor.

Yüşrikûne min haysü lâ ya'lemûne. "Bilmediği yerde ve zamanda şirke düşüyorlar."

Ehl-i bid'atle düşüp kalkmalarından dolayı şirke düşüyorlar, farkına varmıyorlar. Ve konuşmalarına, kıraatlerine ve bilgilerine karşılık, mukabil rızık alıyorlar, geçimlerini sağlıyorlar.

Ye'külûne'd-dünyâ bi'd-dîn. "Dünyalığı dinini satarak, din mukabilinde sağlıyorlar."

Geçimlerini, menfaatlerini böyle sağlıyorlar.

Hüm ebtâu'd-deccâli'l-a'ver. "Bunlar bir gözü kör olan deccalın tebaasıdır."

Böyle herifler, böyle insanlar onun tâbileridir. Kur'an okuyorlar, ibadete çalışıyorlar ama ehl-i bidatla düşüp kalkıyorlar. Bilmeden şirke giriyorlar. Konuşmalarına, ibadetlerine dünyalık, para pul, rızık celbi için onları kullanıyorlar. Mukabilinde rızık alıyorlar. Dinlerini satıp dünyayı alıyorlar.

Hadîs-i şerîf, "Bunlar Deccal'in tebaasıdır." diyor.

Dördüncü hadîs-i şerîf;

Ye'tî ale'n-nâsi zamanün yüşârikühümü'ş-şeyâtînu fî evlâdihim. Kîle, ev ke-enne zâlike yâ Resûlallah? Kâle, neam. Kâlû, ve keyfe na'rifu evlâdenâ min evlâdihim? Kâle, bi-kılleti'l-hayâi ve kılleti'r-rahmeti.

Ebû Şeyh, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet etmiştir.

"İnsanların başına bir zaman gelecek ki şeytanlar insanlara evlatları konusunda ortak olacaklar." Bunu duyunca sahabe-i kiram dediler ki:

Ev keenne zâlike yâ Resûlallah? "Bu da mı olacak yâ Resûlallah?"

Bu olacak mı? Şeytanlar bizim evlatlarımıza ortak mı olacak?

Kâle, neam. "Evet olacak. Şeytanlar sizin evlatlarınıza ortak olacak."

Sizin hanımınız şeytan doğuracak, şeytanın çocuğunu doğuracak. O zaman dediler ki:

Ve keyfe na'rifu evlâdenâ min evlâdihim? "Biz kendi has evlatlarımızı, şeytanın evlatlarından nasıl fark edebiliriz yâ Resûlallah?" Evlatlarımız içinde bazıları var ama bunların hangisi bizim kendi evladımız, hangisi şeytanın evladı, nasıl ayırabiliriz?"

Buyurdu ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:

Bi-kılleti'l-hayâi ve kılleti'r-rahmeti. "Utançlarının, hayâ duygularının az olmasından onları ayırabilirsin. Ve merhametlerinin, acımalarının az olmasından…"

Acımasız ve utanmaz! Daha doğrusu, "arlanmaz" diyeceğiz. "Arlanmaz ve merhametsiz olmasından anlarsın."

Muhterem kardeşlerim!

Başka hadîs-i şerîfler ile bu konuyu biraz anlatmaya çalışayım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in huzurunda birisi bir şeyler yiyordu. Peygamber Efendimiz de ona bakıyordu. Sonra hatırına bu yemekleri yerken başında besmele çekmediği geldi. "Bismillahirrahmanirrahim" dedi. Böyle deyince Peygamber Efendimiz güldü. Dedi ki:

"Yâ Resûlallah! Niçin güldünüz, sizi güldüren nedir?"

Dedi ki:

"Sen besmele çekmeden yemeğe başladığın zaman şeytan ortak oldu. Senin kabından o da yemeye başladı. Sen besmeleyi çekince o yediklerini kustu. Ona gülüyorum."

Bir insan yemeğe besmelesiz başlarsa, taamına şeytan ortak olur. Hadislerden bunu biliyoruz, mânevî olarak kesin bir hadise. Evli bir hanım ile evli bir bey, birbirleriyle nikâhlı, karılık-kocalık, evlilik münasebetini besmelesiz yaparlarsa şeytan zürriyetlerine ortak olur. Besmelesiz, abdestsiz, gusülsüz…

Şimdi arkadaşlardan duyuyoruz. "Hocam dinî nikâhımız var. Buyurun bizim eve." diye düğüne çağırıyorlarmış. Arkadaşlar, "Gidiyoruz." diyorlar. Soruyormuş, düğünü olacak şahısların İslâm'dan hiç haberi yokmuş. İslâm neymiş, Peygamber Efendimiz kimmiş, bir şeyden haberi yok. Bana anlatanlar; "Hatta hocam, guslü filan bilmiyorlar." diyor. Hani evlendin, ondan sonra gusül abdesti alacaksın; bunlardan haberi yok. Hiçbir şey bilmiyor. Hatta bazısı, "Gidin İslâm'ın şartlarını öğrenin, ondan sonra nikâhınızı kıyayım. Sormuş, bir şey bilmiyorlar. Bu durumda ben sizin İslâmî nikâhınızı kıyamam. Öğrenin, ondan sonra." demiş.

Din bilmez, Peygamber bilmez, Kur'an bilmez, gusül bilmez… Ee ne olacak? Amerika'da okumuş, papyon-kravat takıyor, frag giyiyor, pırıl pırıl ayakkabı vs… Dans etmesini iyi biliyor. Reverans yapmasını, kadını-kızı dansa kaldırmasını biliyor. Kokteylde kadeh tokuşturmasını beceriyor. Ama dini bilmiyor.

O zaman ne olur?

Evlatların bir kısmı şeytan evladı olur. Adam, "beş tane çocuğum var" diyor. Kaç tanesi senin? Kimisi şeytanın... Şeytanın evladı onlar.

Nereden belli olur?

Arsız, utanmaz, sıkılmaz, merhametsiz, gaddar... Asar, keser, öldürür… Sadist… Bütün cihan önünde kıvrana kıvrana ölse Neron gibi memnun olacak. Mü'minleri veya esirleri alıyorlarmış, yüksek duvarlı bir meydana atıyorlarmış. Ondan sonra aslanı aşağıdaki yoldan, dehlizden salıveriyorlar. O meydana aslan çıkıyor. Esir, mücadele edebildiği kadar aç aslanla mücadele ediyor. Ondan sonra aslan onu parçalıyor. Ötekiler de onun parçalanışını ve aslan tarafından yenildiğini seyrediyorlar.

Bu ne?

Bu zevk…

Ne zevki?

Sadizm bu… Hayvani zevkten de öte kötü bir şey. İşte bu gaddarlık, bu merhametsizlik, bu insafsızlık, bu arsızlık, yüzsüzlük neden oluyor? Nikâhın olmamasından veyahut besmelenin çekilmemesinden... "Bu çocuk besmelesizdir." derler.

Neden?

Biraz edepsiz, yüzsüz de "besmelesiz çocuk" derler. Yani anası-babası besmele çekmemiş diye... Onun için her şeyinizde Allah'ın adını zikredin, Allah'ı anın, Allah'ın rızasına uygun işi yapın. Besmele çekmekten murat, yapılacak işin Allah'ın rızasına uygun olup olmadığını evvelinden kontroldür. Besmele çekiyorsun, bir işe başlıyorsun. Bu iş Allah'ın rızasına uygun, Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başladığını düşünüyorsun. Allah'ın rızasına uygun değilse besmele de çekilmez, o işe de girilmez, girmemek lazım gelir. Besmelenin mânevî nice nice hikmetlerinden birisi o.

Yemeğimize besmele çekeceğiz. Yerken Allah'ı düşünerek, kulluğu düşünerek yiyeceğiz. Haramdan mı, helalden mi yiyorsun, bileceksin. Helalden yiyeceksin, haramsa yemeyeceksin. Hanımın yanına giderken, en tabi, en meşru şey bile olsa besmeleyle olacak. Dükkânını açarken, Bismillahirrahmanirrahim ile başlayacaksın. Derse başlarken besmele ile başlayacaksın. Her şeyinde insan yaptığı şeyi Allah'ı anarak, Allah'ın zâtını, rızasını düşünerek yapacak. Mü'minin işi bu. Mü'minin kafası, mantığı böyle çalışacak.

Bu olmayınca, nereden olursa olsun yiyor. Haram-helal aldırmıyor. Kim olursa olsun evleniyor. Hatta başkalarıyla düşüp kalkmış kızı tercih ediyor.

Neden?

Tecrübelidir! Böyle edepsizler var, yazıyorlar. Biz ne edepsizler okuyoruz, basını takip edeceğiz ve mecmualara yazacağız diye. Nice edepsizler… İsmini söylesem, filanca meşhur edepsizin falanca meşhur oğlu böyle… Dinsiz, imansız, ahlaksız, yüzsüz… Onun oğlu değil, şeytanın oğlu… Bu hadîs-i şerîften anlıyoruz ki şeytanın oğlu.

Allah aramızda böylelerini çoğalttırtmasın. Besmeleli, mü'min, nurlu, hayırlı, feyizli evlatlar, zürriyetler nasip eylesin.

Ye'tî ale'n-nâsi zamânün ulemâühâ fitnetün ve hükemâühâ fitnetün. Teksürü'l-mesâcidü ve'l-kurrâü hattâ lâ yecidûne âlimen ille'r-racüle ba'de'r-racüli.

Bu hadîs-i şerîf de Ebû Nuaym tarafından rivayet edilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:

"İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki o gelecek kötü zamanın alimleri de fitnedir, hakîmleri de, düşünce sahibi, hikmet sahibi kimseleri de veyahut hükmeden kimseleri de fitnedir." Yani iki kimse arasında hükmeden, hüküm işini gören, hâkimlik yapan, adalet icra etmek durumunda olan kimseler de fitnedir.

Fitnedir ne demek?

Yani amelleri bozuktur, hevalarına tâbilerdir. Ve onlara insanlar tâbi olunca belalara uğrarlar. Alim insana yol gösterecek, doğruyu söyleyecek, Kur'an'ı söyleyecek, hadîs-i şerîfi söyleyecek; alimin kendisi fitne... Fitne olunca o kime yol gösterir? Yani halkın doğru yoldan çıkıp yanlış yola gitmesine sebep olacak.

Hüküm edecek olan kimse… Ya idarecilik edecek olan kimse veyahut adalet icra edecek olan kimse… O da fitne! Adalet çıkmıyor, yaptığı işte hayır olmuyor. O da fitne! O zaman gerçi; teksürü'l-mesâcidü. "Mescitler çok olacak." Ve'l-kurrâü. "Hafızlar, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyanlar çok olacak."

Mescitler, hafızlar, din bilgisini bilenler çok olacak ama hakiki bir alime çok nadir rastlanacak. Bir adam burada, bir de öbür tarafta bir adam… Böyle nadir, aralıklı, seyrek seyrek, tek tük ancak bulunacak.

Allah alimlerimizi ilmiyle âmil, Allah'ın sevgili kulları ve Allah'ın yolunu gösterici, hakiki hakikat yolunun nurları eylesin. Hâkimleri adaletli eylesin. Hüküm süren, hüküm elinde olan idarecileri de doğru yola hidayet eylesin. Yanlış işler yapmaktan hıfz eylesin. Reâya -halk- hakkında hayırları düşünüp onun için çalışan, halka hizmeti baş tacı eden kimseler eylesin

Ye'tî ale'n-nâsi zamânün lâ tütâku'l-maîşetü fîhim illâ bi'l-ma'sıyeti, hattâ yekzibe'r-racülü ve yahlife. Fe-izâ kâne zâlike'z-zamânü fe-aleyküm bi'l-herebi. Kîle, yâ Resûlallah ve ilâ eyne'l-mehrebi? Kâle, ilallâhi ve ilâ kitâbihî ve ilâ sünneti Nebiyyihî.

Enes radıyallahu anh'ten Deylemi rivayet etmiş.

"İnsanların başına bir zaman gelecek ki o gün yaşam ancak günah işlemekle mümkün olacak."

Yaşamanın başka çaresi yok. İlla günahtan, günahlı bir tarzla… Geçim ancak günahla mümkün olacak. Hatta o hale gelecek ki kişi yalan söyleyecek.

Halbuki müslümanın işi yalan söylemek midir? Eski devirlerde müslüman yalan söylemezdi. Ama yalan söyleyecek.

Ve yahlife. "Yalan yere yemin edecek."

Vallahi de, billahi de, tallahi de… Her şeye yemin!

Peygamber Efendimiz, "Bu zaman olduğunda kaçın, firar edin." diyor. Diyorlar ki;

"Nereye firar edelim yâ Resûlallah?"

"Allah'a, Allah'ın kitabına, peygamberinin sünnetine firar edin. Yani ona yapışın. Siz ona sadık kalın." diyor.

Allah'a bağlı olun, Allah'ın ahkâmına bağlı olun. Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'ini okuyup ona ve Peygamber Efendimiz'in sünnetine tabi olun. Tavsiye o tarzda...

Hadisin başını düşünecek olursak; yaşam başka türlü mümkün olmuyor, ille günahla mümkün oluyor. Öyle de olsa Allah ve Kur'an yolundan ayrılmayacağız. Hadisten, Peygamber Efendimiz'in sünnetinden ayrılmayacağız. Bu, yaşamak dar da olsa, geçim imkânı olmasa da doğru yoldan ayrılmayacağız demek. O mânaya geliyor. Başka türlü mümkün değil. Mümkün değil ama, "Allah'a koşun, Resûlullah'a kaçın, sünnetine kaçın, Kur'an'a kaçın ve ona sığının." dediğine göre demek ki o devir geldiği zaman insan geçimi de olmasa, işi de ters gitse, berbat da olsa, eldeki menfaatleri kaçıracak da olsa günaha sapmayacak. Demek ki müslümanın kaçmasına, günahlara dalmasına müsaade hiçbir zaman yok.

"Zaman bozuldu, herkes yapıyor. Sen de yap…"

Sen yapamazsın! Cümle cihan halkı haram yese, sen yiyemezsin. Cümle cihan halkı bidat işlese, sen işleyemezsin.

"Tek başıma kaldım."

Tek başına kalsan bile öyle olacaksın.

Ye'tî ale'n-nâsi zamânun hemmehüm butûnühüm ve şerefühüm metâuhüm ve kıbletühüm nisâühüm ve dînühüm derâhimühüm ve denânîrühüm. Ülâike şerrü'l-halkı lâ halâka lehüm ındallâhi.

"İnsanların başına öyle bir kötü zaman gelecek ki…"

Âhir zaman...

"Öyle bir kötü zaman gelecek ki o zamanın insanlarının akılları, fikirleri, gayretleri mideleri olacak."

Karnını doyurmak! Yani Allah rızasını aramak filan değil. Nasıl yerim, içerim? Bütün gayretleri mideleri…

Batın, karın demek. Batın denilince, akılları fikirleri karnı olacak deyince iki mâna çıkar. Bir, mide; "Ah! Baklava börek yesem, fıstık yesem, kaymak yesem…" filan. Bir de aynı zamanda şehvet mânasına da gelir. Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını düşünmeyecekler. Akılları fikirleri karınları olacak, bir.

Ve şerefühüm metâuhüm. "Şerefleri, haysiyetleri malları mülkleri olacak."

Mesela adama, "Paran kadar konuş." diyecekler. "Senin ne kadarın, neyin var?" diyecekler halbuki adam faziletli, bilgili, alim... Ama parası olmayınca kıymeti yok. Öteki çıfıt, hain ama milyonları var. O artık bindiği arabanın güzelliği, parasının çokluğu nispetinde şerefli kimse sayılacak. Halbuki ciğeri beş para etmez, kalbi hasta, fesat… Eskiden bunun kıymeti yoktu. Doğru insanların şerefi takva idi...

İnne ekremeküm ındallâhi etkâküm.

Kur'ân-ı Kerîm; "Sizin en şerefliniz, en asiliniz, en keriminiz en müttakî olanınızdır." diyor. Eskiden böyleydi. Bir kimse faziletli mi, beş parası olmasa bile en üstün insan oydu. Sultanlar gelir ve elini öperler, ayağını öpmek isterlerdi. Ziyaretine gelirlerdi, mübarekler kabul etmezdi.

Büyük hadis alimlerinden bir tanesi geriye miras bırakmamış, parası pulu yok. Dünya metaına [itibar etmemişler.] Öğrettiklerinden para alsalar milyarder olurlardı. Çünkü hadis ilmi çok kıymetli ve herkesin rağbet ettiği bir ilim. Ama Allah rızası için [öğretmişler.] Zamanın sultanı demiş ki;

"Asker teçhiz etmek için zekât toplayabilir miyiz? Milletin zekâtı var, toplayalım, orduyu teçhiz edelim."

Vasatî alimler düşünmüşler, demişler ki;

"Olabilir, tamam."

Bu hadis alimi, fakih, hakiki bilgin diyor ki;

"Olamaz!"

Neden olmayacakmış?

"Senin sarayında şu kadar cariye, bu kadar fazla mal var. Cariyelerin kolları dirseklerine kadar altın bilezik, boyunları mücevherat dolu… Sat onları! Orduyu teçhiz et. Zekât fakirin hakkı, ona ne el uzatıyorsun?"

Bu daha haklı ve doğru söylüyor. Dobra dobra söylüyor. Sen zekâtları toplayacaksın, orduya vereceksin, fakir burada aç kalacak. O zekâtı fakire dağıtacaksın.

Ordu ne olacak? Yani memleketi düşman istila mı etsin?

Sen hazinenden [ver.] Allah sana para mı biriktir diyor? Bu kadar cariye edin mi dedi? Nedir bu cariyeler, haremler, kadınların süsleri, ziynetleri? Onları sat, onların geliri ile asker besle, diyor.

Sen misin öyle diyen, "Defol!" demiş, kendi şehrinden çıkartmış. Zıtlaşmışlar. Çıkmış gitmiş o şehirden. Neden sonra hükümdar pişman mı olmuş, tazyik mi olmuş, nasıl olmuşsa, "Haydi geri gelsin, buyur." filan diyorlar. Tabi büyük alim! "Hükümdardan müsaade aldık, tekrar bu şehre gelebilirsin." gibilerinden haber gönderiyorlar. Diyor ki;

"O zalimin olduğu şehre o zalim orada bulundukça gelmem."

Bakın hikâyenin sonuna... O gün o sultan ölüyor. O alim o şehre öyle gidiyor.

Neden?

Allah kendisinin dostu olan insanların, o kadar hatırına riayet eder. O sultan ölüyor. Allah taksiratını affetsin. O da mü'min yani Allâhu âlem namaz kılıyordur ama alimle çatışınca, alimin hatırıyla, sultanın lafı mı olur? Emîrin lafı mı olur? Alim bu! O ölüyor, oraya öyle gidiyor. Allah, sözü yerine gelsin diye sultanın canını alıyor. Hikmete bakın. İnsan iyi incelerse neler görür...

Demek ki insanların başına bir zaman gelecek; akılları fikirleri, karınları, mideleri, kursakları olacak. Şerefleri, malları mülkleri olacak.

Ve kıbletühüm nisâühüm. "Kıbleleri karıları olacak."

Namaza Allâhu Ekber diye duruyoruz. Kıbleye el pençe divan duruyoruz. İstikbâl-i kıble, namazın farzlarından birisi.

Neresi?

Güney tarafı, kıble tarafı... Mekke tarafı diye biz o tarafa dönüyoruz. Bakıyorsun adam diğer tarafa dönmüş.

Niye?

Hanımı o tarafta, hanımı kıble... Neredeyse hanımına tapıyor. Yani Kâbe'ye doğru değil de neredeyse hanımına yönelmiş.

"Hanım tek sen emret! Haramdan, helalden ben sana ne istersen getiririm. Gerdanlık mı, küpe mi, yüzük mü, elmas mı, pırlanta mı istersin? Emret sultanım!"

Ayağın sakınarak basma aman sultanım.

Dökülen mey, kırılan şîşe-i rindan olsun.

Sen salına salına yürü. Kadehler kırılsın. Her şey dökülsün-saçılsın. Sana feda olsun, emret!

Bir şarkıcı bir şehre gidiyor, salonlar almıyor.

Ne olacak şimdi?

Şarkıcı hazretleri bir beldeye geldi. Şarkıcı hazretleri geldiği ve salonlarda yer kalmadığı için, beldenin çok zeki olan insanları çare buluyorlar. Stadyum tutuyorlar. Stadyumun bütün yerlerinin biletleri, hepsi satılıyor.

Neden?

Şarkıcı hazretleri geldi hocam. Bütün biletler satıldı, yok. Biletler uçtu! Millette para yok mu? Millette dünyanın parası var. Ama helal yerden kazanılmadığı için helal yere gitmiyor ki. Haydan gelen huya gidiyor. Haramdan geldiğinden harama gidiyor. Bir gecede on milyon harcamış.

Neden?

Kim bilir nereden aldı haram parayı. Hayırlı bir yere gitmiyor ki. Gidiyorsun, cami yaptırmak için vermiyor ama şerre veriyor. Kadını para iliştirerek, on binlikler, bir milyonlar ile tepeden tırnağa paraya boğmuşlar. Üç-beş tane şarkı söylemiş, o şarkıcıyı paraya boğmuşlar. Gırtlağı altın mıdır, elmas mıdır, pırlanta mıdır? Neyse… Tepeden tırnağa paraya boğmuşlar.

İşte kıbleleri kadınlar, kadınları... Evli kadınları da olabilir, başka kadınlar da olabilir. Milletin aklı fikri bugün seks denilen nesnede. Akıl fikir, sanayi, dışarıdaki ışıklar, reklamlar, vs. hepsi o tarafa çalışıyor. Bir korkunç sanayi ki mafyalar, beli tabancalı adamlar… Hani tabancayla gezmek yasaktı. Onlar bulur, onlara kanun mecburiyeti yok. Onlar inşaat yapılmayacak yerde inşaat yaparlar, gazinolarını kurarlar. Orada istedikleri fiyatlara istedikleri zıkkımları, zakkumları satarlar. Ondan sonra istediği adamı döverler, tabancaları çekerler, birbirleriyle tabancalaşırlar. İşler örtülür gider.

Fukaracığın bir tanesinin cebinde birazcık uzunca boylu bir çakı olsa, polis bir ölçer, suçsa suç. Uçakta benim çakımı aldılar. Ben bu çakıyı kalem yontmakta, biraz da meyve falan lazım olduğu zaman kullanırım. Bundan ne olacak? Cihazlarda görünüyor tabi, "Aç bakalım çantayı." dedi, açtık. Bir kıvrılan kır çakısı…

Neden?

Milletin aklı fikri kadınlarda, kadınların aklı fikri [başka] şeylerde olduğu için bu sanayi gelişiyor. Marifet iltifata tabidir. Arz ve talep kanunu! Heves ve iştiyak çok olunca o sanayi gelişiyor. Bir cadde boyunca yürüyorsunuz, dükkânlara bakın. Efes Pilsen birası, Tuborg birası, Paol Pilsenler birası, Loven Buroy birası, bilmem ne birası… Ondan sonra bir daha, bir daha… Renkli renkli, ışıklı… Millet evine gidinceye kadar bir cadde üzerinde otuz tane, kırk tane sayıyor.

"Mârifet iltifata tâbidir. İltifatsız meta zayidir."

Oraya herkes rağbet ettiğinden o sanayi gelişiyor, şimdi gelişmiş.

Kıbleler, kadınlar…

Ve dînühüm derâhimühüm ve denânîrühüm. "Dinleri de, paraları-pulları, dinarları-dirhemleri..."

Dinleri imanları para, dini imanı para…

Ülâike şerrü'l-halkı. "İşte bunlar halkın en kötüleridir." Lâ halâka lehüm ındallâhi. "Allah yanında bunların hiç nasipleri, görecekleri iltifat ve ikram yoktur."

Halleri bu!

Şimdi biz bunları döndürelim. Bizim nasıl olmamız lazım?

Biz karın doldurmaya bakmamalıyız, Allah'ın rızasını kazanmaya bakmalıyız. Şeref, mal mülkle değildir; takvâ iledir. İnsanın kıblesi Kâbe-i Müşerrefe'dir, kadınlar değildir. Her türlü zevkten fedakârlık yapıp dinimizin emirlerini tutmalıyız. Hanımlara da, çocuklara da tutturmalıyız. Hepimiz Allah'ın emrettiği çizgiye gelip hizaya girmeliyiz. Hepimizin öyle olması gerekir. Ve insanın dini, para pul olmamalı.

Para hiçbir şey, ne olacak?

Evliyâullahtan birisi, "Sizin taptığınız, benim ayaklarımın altındadır." demiş. Herkes kızmış, üstüne hücum etmişler. Kazmışlar, bakmışlar ki ayağının altında bir küp altın. Kerametle toprağın altındaki küpteki altınları görüyor. Milletle alay ediyor;

"Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır." diyor. "İşte buna tapıyorsunuz. Al, ne olacak?"

"Kerametleri zâhir, evliyâullahtan bir kimse yolda yürüyordu. Ben de ağaçtan meyve topluyordum, onu ağaçtan gördüm. Dualar ederek gidiyordu. Şevkinden, aşkından, muhabbetullahtan, 'Ah yâ Rabbi! Bu ağaçlar, bu meyveler altın olsa.' gibi bir söz söyledi. Ben ağaçta meyveleri topluyorum. Ağacın dalları, meyveleri birden altın oluverdi." diyor.

O kimse inbisat sahibiymiş yani 'neşeli bir veli' demek… Kimisi çok ciddi olur, kimisi de ilâhî bir şenlik ile şen olur. Ondan sonra da olduğunu görünce, "Hiç de şakadan anlamaz mısın yâ Rabbi! Ben ne yapayım altını gümüşü." demiş.

İnsanın hoşuna gidiyor. Bilmiyoruz anlatmak doğru mudur, yanlış mıdır ama iman sahibi insanın gönlünde paranın pulun ne kıymeti var? Bunlar dünya metaı, ne olacak? Ona aldırmaz.

Bunlar belki bir menkabe. Bir fikri anlatmak için sembol olarak söylemiş olalım. Ama Peygamber Efendimiz'e Cebrail aleyhisselam gelip;

"Yâ Resûlallah! Allahu Teâlâ hazretleri istersen Mekke'nin etrafındaki dağları senin hatırına altın yapacak." demedi mi?

Dedi. Hadîs-i şerîf'te bu rivayet ediliyor. Peygamber Efendimiz;

"İstemem yâ Rabbi!" dedi.

Peygamberlik mesleği, evliyâlık mesleği, Allah'ın sevgili kulu olmak mesleği… Süleyman aleyhisselam'a da Allahu Teâlâ hazretleri demiş ki;

"Mal mülk mü istersin; egemenlik, hâkimiyet, saltanat mı istersin; ilim mi istersin?"

Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfinden öğreniyoruz. Süleyman aleyhisselam;

"İlim isterim yâ Rabbi!" demiş.

Mârifetullah… İstediği ilim de ansiklopedik bilgi değil. Televizyondaki yarışmaya girerse hepsinden birinci olacak, o bilgi değil. Onun istediği mârifetullah, Allah'a güzel kulluk etme, Allah'ı tanıma bilgisi...

"İlim isterim yâ Rabbi!" demiş. Mâneviyatı tercih etmiş.

"Onu isteyince Allah ona hem egemenlik, saltanat, hâkimiyet hem de mal verdi." diyor.

Hz. Süleyman oldu, havalarda uçuyordu. Cinlere, insanlara, yerlere, karıncalara hâkimiyeti vardı.

O da, "istemem" demiş, Peygamber Efendimiz de, "istemem" dedi. Önüne sofra örtüsünün üstüne yığınla para gelirdi; buğday yığını gibi altın yığılı… Önüne gelene avuçla dağıtırdı. Akşama bir şey bırakmazdı. Hadîs-i şerîflerde böyle sabit. İstemezdi. "İstemem yâ Rabbi!" dedi. "Dağların altın olmasını istemem. Bir gün tok olayım, iki gün aç olayım. Tok olduğum zaman sana şükredeyim, aç olduğum zaman sabredeyim. Yâ Rabbi! Bunu tercih ederim." dedi. Dünyayı tercih etmedi.

Alimlerimizin kitaplarına bakarsak, yeni kitaplara;

"Canım o da lazım da, bilmem ne de…"

Bin bir türlü kıvırttırırlar.

Peygamber Efendimiz dünyayı istemedi, o kadar.

İstemedi ama dünyayı istememek gidip Uludağ'ın tepesinde inzivaya çekilmek mânasına değil. Dünyayı hedef edinmemek; çalışacak, çabalayacak, İslâm'a hizmet edecek, Allah'ın rızasını kazanmaya koşturacak.

Dürüş, kazan, ye, yedir; bir gönül ele getir.

Dürüş; "çalış, gayrete gel" demek. "Dürüş, kazan, ye ve yedir." Kendin alnının teriyle, elinin emeğiyle parayı kazan. Kendin de helalinden ye, etrafa da ziyafet çek. Dosta ikram eyle, fukaraya sadaka eyle, ye ve yedir. "Bir gönül ele getir." Yani bir insanın gönlünü kazan.

Bizim işimiz gönül yıkmak. Sadist çocuklar gibi... Yanındaki çocuk bir oyuncak yapar, üst üste koyar, bir şey yapar. O gelir bir tekme vurur, [yıkar.] O ağlar, "Anne oyuncağımı bozdu." Öbür taraf da güler.

Neden?

Sadist.

Bizim işimiz daima bozgunculuk. Bak, Yunus Emre; "Bir gönül ele getir." diyor. Var mı bir gönül yapmak için bir ziyaretimiz, bir tatlı sözümüz, bir ikramımız, bir sadakamız, bir hayrımız, bir hasenatımız? Varsa ne mutlu! Yoksa… E sen cihana buldozer gibi, İspanya'daki boğa gibi gelmişsin; o tarafı süsmüşsün, bu tarafı tepmişsin, önüne geleni ısırmışsın, arkana gelene tekmeyi savurmuşsun. Ondan sonra da ölmüşsün.

Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur.

Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubur.

Şair, birisi hakkında, "Dünyadan defoldu gitti de artık kabirdekiler ne çekeceklerse çeksinler." demiş. Böyle olmayalım. Gönül ele getirelim. Para ve pulun kıymeti yoktur. Para pulun kıymeti yok da neyin kıymeti vardır, elmasın, incinin mi? Hayır! Paranın pulun, elmasın incinin, altının gümüşün, malın mülkün, davarın kıymeti yoktur. Allah'ın rızasına götürecek salih amelin kıymeti vardır. Kâr elinde o…

Peygamber Efendimiz bir keresinde bir koyun kestirdi, "Dağıtın bunu." dedi. Geldiği zaman da sordu, "Kestiğimiz hayvandan ne oldu, ne kadarını ne yaptınız?" Dediler ki, "Her tarafını kesip kesip tasadduk ettik, fukaraya verdik. Bize bir ön kolu kaldı yâ Resûlallah!" Peygamber Efendimiz; "Demek ki bir ön kolu hariç hepsi bizim olmuş." dedi. Çünkü hayır-hasenat verdi, sevabı âhiret defterine geçti, onun oldu, kazanıldı.

Ötekisi?

O yenilecek, o mübah. Onda bir şey yok. Berikisi sevap hanesine geçti, âhirete geçti. Mantığımız böyle çalışmalı.

"Hocam! Böyle çalışırsa yani senin reçetenle hareket edersek halimiz nice olur?"

Çok daha güzel olur. Çok çok daha güzel olur.

Dün akşam bir arkadaşım anlattı: Biraz dinî bilgileri zayıf bir kardeş varmış. Buna demiş ki, "Beni cumaya camiye götür. Küçükken babam beni bir camiye götürdü, cuma mıydı, bayram mıydı, unuttum." demiş. Fukaracık hiç gitmemiş camiye. Hesap uzmanı olmuş, yüksek tahsil görmüş. İçinde bir aşk, biraz duygu kıpırdanmaya başlamış demek ki arkadaşa diyor ki; "Beni bir camiye götür." Daha doğrusu sitem etmiş, demiş ki; "Sen beni hiç camiye götürmüyorsun be kardeşim!"

O da demiş ki; "Müezzin hayye ale's-salah diye herkese bağırıyor. 'Kemal sen gel, Ali sen gel, Veli sen gel' diye bağırmıyor, özel davetiye çıkmıyor ki… Çağrıldığı zaman sen de gideydin."

"Ben de ona öyle latife ettim." diyor. "Neyse camiye götürdüm, sevdi. 'Ben bu işi sevdim, beni yine götür.' dedi. Sonra işi ilerletmiş. 'Ben işi filan bırakacağım. Biraz âhirete çalışayım, şimdiye kadar dünyaya çalıştım, yeter.' dedi."

Çok yaşlı bir insan değil. Beli kambur değil, genç. Benim gibi, benden genç bir kere... Anlatılanlara göre benden beş-altı yaş belki on yaş genç. Arkadaşı, ortağı demiş ki, "Senin kafan biraz değişmeye başladı. Şöyle biraz işten elini çek, Avrupa'yı şöyle bir dolaş. Bir-iki ay… Bir için açılsın." demiş.

"Ben Avrupa mavrupa istemem. Bir Suud'a gideyim." demiş. Oraya gitmiş, gelmiş. Sonra o işi bırakıp bir sene dinî ilimleri okumayla, kitapla meşgul olmuş. Öbür tarafta bir yerde bir arsası varmış, öyle büyük bir kâr yapmış ki arsasına piyango isabet etmiş gibi çok büyük kâr etmiş. "Bak! Ben Allah yoluna kendi zamanımı vakfeyledim, onunla meşgul oldum. Rabbim benim rızkımı ne kadar daha bol veriyor." demiş. Anlamış, o ilâhî kanunları sezmiş.

Bilmiyorum sizler de böyle hayat tecrübeleriyle, bu kanunları sezebildiniz mi muhterem kardeşlerim?

İnsanın aklı fikri karnı olursa, malıyla böbürlenirse, kıblesi kadın olursa, dini imanı para olursa; bunlar halkın en kötüleridir. Allah indinde bunların nasibi yoktur. Biz öyle olmayacağız. Biz müslümanız. Bizim her şeyimiz başkadır. Bizim sistemimiz, modelimiz başka türlüdür. Onlarla zıttız ama biz doğruyuz, onlar eğri. Biz Allah rızası için iş yaparız, paraya önem vermeyiz. Allah'ın emirlerine canımız istemese bile boyun vermişiz. Onu tutarız. Bu, bir başka yoldur.

"Hocam sizin yolunuzun da, hayatınızın da hiç tadı tuzu yoktur galiba."

Hayır, seninkinden bin kat daha tatlıdır. Eğer bizim hayatımızın, hakiki imanın tadını emperyalistler, orduların sahipleri, komutanlar filan bilse; "Şunların elinden şunları alalım." diye bizim elimizden almak için üstümüze ordu sevk ederlerdi. Eskiler böyle demiş. Evliyâullahtan, mutasavvıflardan bazıları böyle demişler. "Bizim tattığımız mânevî zevkleri padişahlar-hükümdarlar bilselerdi onları bizden almak için üstümüze ordu sevk ederlerdi."

Bunun bir başka tadı vardır. Açlığın bir başka tadı vardır. Orucun bir başka tadı vardır. Ramazan'da bilmez misiniz insan akşama kadar aç kalır ama hele hele mânevî füyuzât kendisine isabet ederse, o açlığın tadı tokluktan çok daha güzel olur.

Rabbimiz İslâm'ın çizgisine gelmeyi cümlemize nasip etsin.

Yü'tâ bi-midâdi tâlibi'l-ilmi yevme'l-kıyâmeti ve demi'ş-şühedâi fe-yûzenâni fe-lâ yefzulü hâzâ alâ hâzâ ve lâ hâzâ alâ hazâ.

Ukbetu'bnü Âmir radıyallâhu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:

"İlim talibinin mürekkebi kıyamet gününde getirilir."

İlim talebesinin okkası, mürekkebi getirilir.

Ve demi'ş-şühedâi. "Ve şehidin kanı da getirilir." Fe-yûzenâni. "Bu ikisi tartılır."

"Birisi ötekisine fazla gelmez, ötekisi berikisine fazla gelmez."

Denk düşer.

Birisi mürekkep! Gideceksin mumun yandığı yerin üst tarafındaki karaları alacaksın. Vezir yağı ile çırpa çırpa döveceksin. Biraz sulandıracaksın. İçine birkaç belki başka madde de katacak, parlatacaksın filan… Oldu bir mürekkep. Pamuk gibi, lif gibi bir şeyler koyacaksın. Mısır püskülü gibi, ipek gibi şeyler biraz koyacaksın. Kamış kalemi yontacak, içine hokkanın batıracak, sonra vav, elif, ayn yazacaksın.

Bu mürekkep ile şehidin kanı aynı geliyor.

Neden?

İlim kıymetli olduğundan…

"Ama yani burada hocam… Hık mık…."

Yani bu, oturduğum masada çalışacak, hokkaya, mürekkebe kamışı bir sokacak, bir çıkartacak… Ötekisi can pazarı, Allah yolunda cihat etmiş, yaralanmış, kanı akıyor. Ondan sonra şehit olmuş, canını vermiş…

İlim kıymetli ilim! O rahat masasında veyahut rahlesinde oturuyor ama din, ilimle ayakta duruyor. İnsanlar ahlâkı ilimle, alimle öğreniyorlar. Şehit bile şehitliğin faziletini alimle öğreniyor da seve seve er meydanına çıkıp canını vermekten kaçmıyor.

Niye yedi kat koruganlarda, buzdolaplı, her türlü konforu haiz siperlerde Rumlar biz Kıbrıs'a çıkartma yaptığımız zaman bizim karşımızda duramadı? Biz niye başarı sağladık? Çıkartma yapan ordunun büyük bir kısmı kırılır. Normal savunma harbi kaidesi budur. Niye onlar tabansız kaçtılar?

Çünkü biz ölmeyi tercih ediyoruz. "Ölürsem şehit olurum" diye seve seve gidiyoruz. O da, "Şu harp belası bir gitse de, kurtulsam da, memleketime dönsem de, içkimi içsem de, keyfimi sürsem…" diyor. Onun gayesi yaşamak, onun için tabansız; kaçıyor. Bizim gayemiz ölmek, onun için ölümün üstüne dikine dikine gidiyoruz.

Neden?

İmanımızdan...

Bu imanı kim öğretiyor?

İşte hadisler, işte âyetler, işte ilim, işte alim! Onlar öğretiyor. Milleti alimlerden soğutun, bu ilimlerden, dinden, imandan uzaklaştırın. Bak o zaman düşmanla çarpışır mı?

Avrupalılar'ın birbirleriyle yaptıkları savaşlarda yüzbaşının birisi askerine uzun bir konuşma yapmış;

"Aslanlarım, kaplanlarım! Şimdi karşımızda düşman var. Haydi bakalım, beraberce hücum edeceğiz. Ben sayınca hepiniz birden siperden fırlarsınız, düşmanın üstüne saldırırsınız. Dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç, iki, bir... Haydi!" demiş...

Herkes yerinde oturuyor. Yüzbaşı fırlamış tabi ileriye. Ondan sonra karşıdaki de bir kurşun atmış, devirmiş. Arkadakiler "viva kapitano" diye alkışlamışlar. "Yaşa yüzbaşı!" Yüzbaşı öldü, cehenneme gitti. Arkasından gitmemişler.

Neden?

Onların dini İslâm değil ki! Sen şimdi bu İslâm'ı bırak, getir Hıristiyanlığı yerleştir bu memlekete! Memlekete hıyanet mi ediyorsun, hayır mı ediyorsun? Köküne kibrit suyu döküyorsun! Memleketin mânevî hayatını, istikbalini mahvediyorsun.

Sonuncu hadîs-i şerîf;

Yü'tâ bi'l-vâlî fe-yûkafu ale's-sırâti fe-yehüzzü (ve fî nüshati: fe-yehtezzü) bihî hattâ yezûle külle uzvin minhü an makânihi. Fe in kâne âdilen mezâ ve in kâne câiren hevâ fi'n-nâri seb'îne harîfen.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bu hadisini Bişr b. Âsım radıyallahu anh rivayet etmiş. Abd b. Hümeyd'den naklolunmuş. Peygamber Efendimiz diyor ki:

"Vali getirilir."

Vali, müslümanların bir işinin başına görevli olarak gelmiş kimse. Yani isterse ilçe başkanı olsun, isterse bucak başkanı olsun, isterse mahalle muhtarı olsun, isterse muhasebe müdürü olsun, isterse daha başka bir iş olsun. Fark etmez. Vali demesi bizi şaşırtmasın. Yani görevli. Şimdi, bir kamu görevlisi diyoruz ya, amme hizmeti gören bir kimse.

"Vali getirilir."

Fe-yûkafu ale's-sırâti. "Sıratın üstünde durdurulur."

Dur bakalım vali efendi!

Fe-yehüzzü bihî. "Sırat onu bir silkeler."

Zangır zangır, öyle şiddetli bir şekilde bu valiyi sırat silkeler ki…

Hattâ yezûle külle uzvin minhü an mekânihi. "Adamın her bir azası yerinden kayıp gider."

Gözü, bacağı, kulağı, kafası hepsi bir tarafa gider. Sallantının şiddetinden her azası yerinden kayar, gider.

Fe-in kâne âdilen. "Eğer adaletli bir vali idi ise." Mezâ. "Sıratı geçer, cennete gider." Ve in kâne câiren. "Eğer zalim, cevr-i cefa yapıcı bir vali idi ise…"

O zaman askerine güvendi ve tebaaya zulüm ettiyse…

Hevâ fi'n-nâri seb'îne harîfen. "Yetmiş mevsim, yetmiş sonbaharlık derinliğe doğru cehennemin içine uçup gider."

Sırattan düşer, cehennemin içine uçup aşağı doğru yuvarlanıp gider. Adaletsiz hareket etmişse...

Muhterem kardeşlerim!

Bizim din büyüklerimiz devlet hizmetini "vebaldir" diye kabul etmemişler. Bu gibi şeylerden korktuklarından kadılık, hâkimlik, valilik kabul etmemişler. Dövseler, hapis etseler bile kabul etmemişler. Vebalden korktukları için bu işi yapmışlar. Ama istemediği halde bir kimse görevlendirilir de bu görevlendirildiği işi de elinden geldiğince ihlâsla yapmaya çalışırsa Allah çok yardım eder, çok hayırlara erer.

Adaletle icra-yı hükmederse yani idaresini adaletle yürütürse yaşadı, âhirette kurtuldu. İlk önce bir sallanma oluyor, her uzvu bir kere bir yerinden gelip gidiyor. Yine böyle bir tehlike var. Eğer [adilse] geçer gider, aksi takdirde mahvolur. Sadece bu dünya hayatı yok, âhiret var. Onun için vali de olsa, reis-i cumhur da olsa, dünyanın hâkimi de olsa kim olursa olsun bu dünyada bir gün gelip ecel onun da yakasına yapışacak. Âhirette tarağın dişi gibi insanların hepsi bir olacak. Dünyadaki mevkilerin makamların, boyların posların, pazuların kalınlığının, çapının kıymeti olmayacak.

Onun için hepimiz, bizler ve başkaları, büyükler ve küçükler, yüksekler ve aşağıdakiler, idare edenler ve edilenler, herkes Allah'ın emrini tutsun. Allah'ın yolunda yürüsün.

İhlâs ile, cân-ı gönülden diyoruz ki;

"Yâ Rabbi! Biz zayıfız, sen bizi rızan yolunda kuvvetlendir. Sen bizi çek, çevir, İslâm'a götür. İslâm'dan uzaklaştırma yâ Rabbi! Ve bize helal rızık yedir. Bizi yardımınla, nusretinle teyid ve takviye eyle. Ve kimseye muhtaç eyleme. Ve zikrinde, şükründe, hüsn-ü ibadetinde bize yardım eyle. Bizi sevdiğin kul olmaya muvaffak eyle. Sevdiğin işleri yapmayı bizlere nasip eyle."

Rabbimiz bizi rızası yolunda yürütsün. Aklımız başka yere kayacak gibi olsa bile lütfuyla, keremiyle bize tevfikini refik etsin. Yanlış yoldan döndürsün, doğru yolda tutsun. Nefsimiz istemese bile doğru yolda tutsun. Nefsimizin, canımızın çekmesine rağmen bir işin sonunda günah varsa Allah bize onu nasip etmesin. Fuzûlî'nin duası gibi:

Ben bilmezem bana gereken, sen hakîmsin.

Men eyle-verme her ne gerekmez bana.

Yâ Rabbi! Ben bilmiyorum, sen biliyorsun. Bana bir şey gerekmiyorsa, ben istesem de verme. "İstesem de gerekmiyorsa verme." diyor. Rabbimize iltica eyledik. Rabbimiz bizi dünya ve âhiretin hayırlarına erdirsin.

Sayfa Başı