M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 502.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillahirabbilâlemîn. Alâ külli hâlin ve fî-külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ-seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn ve şefîi'l-müznibîn Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihi ve sahbihi ecma'în ve men tebi'ahû bi-ihsanin ilâ-yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd…

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâle:

Yâ nisâe'l-mü'minîn aleykünne bi't-tehlîli ve't-tesbîhi ve't-takdîsi ve lâ tağfülne fe-tenseyne'r-rahmete va'kidne bi'l-enâmili fe-inne hünne mes'ûlâtün mustentakâtün.

Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem cemaat-i müslimîn!

Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti, selamı, bereketi, ihsanı, ikramı dünya ve âhirette üzerinizde olsun. Rabbimiz iki cihanın saadetine sizleri ve bizleri nail eylesin, rahmetine dünyada ve âhirette mazhar eylesin. Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden okuyup tefeyyüz eylemek maksadıyla toplanmış bulunuyoruz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e olan bağlılığımızın, ümmetliğimizin, sevgimizin, saygımızın bir nişânesi olmak üzere rûh-i pâkine hediye edelim diye; ve onun cümle mübarek âlinin, pak ashabının, etbâının, ahbâbının ruhlarına hediye olsun diye; sair enbiyâ ve mürselîn, cümle evliyâullah ve mukarrebînin ve hâssaten meşâyıh-ı turuk-ı aliyyemizin ruhlarına hediye olsun diye; bu beldeleri fethedip bize hediye bırakmış olan Fatih Sultan Mehmed Hân'ın ve askerlerinin ve ordusunun ve şehitlerin ve gazilerin ve mücahitlerin ve zaman zaman düşmana karşı gerektiğinde savunmuş, müdafaa etmiş olan muvahhid askerlerin ruhlarına hediye olsun diye; içinde ibadet etmiş olduğumuz caminin bânisi İskender Paşa'nın, ve bu camii tekrar tekrar tamir ve tecdit ve tevsi eylemiş olanların ruhlarına hediye olsun diye; ve okuduğumuz hadîs-i şerîfleri bize kadar nakil ve rivayet eylemiş olan hadis alimlerinin ve alimlerin, ve okuduğumuz Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabını cem ve telif eylemiş olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi Hocamız hazretlerinin, kendisinden feyz aldığımız Mehmed Zâhid-i Bursevî Hocamız'ın ve uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise gelmiş oturmuş, iştirak etmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına hediye olsun diye; beldemizin medâr-ı iftihârı Yûşâ aleyhisselam, Ebû Eyyûb el-Ensârî vesair sahâbe-i güzîn ve tâbiîn ve evliyâullah ve sâlihînin ruhlarına hediye olsun diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf, besmeleleriyle okuyalım, ruhlarına hediye edelim, öyle başlayalım. Rabbimiz bizi de dünya ve âhiretin hayırlarına, o büyüklerimizin himmet ve teveccühlerine ve şefaatlerine nail eylesin.

Okuduğumuz hadîs-i şerîf Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabının 502. sayfasındadır. Metnini merak eden kardeşlerimiz oralardan bakarlar. Arapçalar'ını da takip edip daha iyi bir şekilde öğrenmek ve derinleşmek imkânını bulurlar.

Bu 502. sayfanın geçen hafta iki hadisini okumuştuk. Üçüncü hadîs-i şerîfi hanımlara hitaben buyuruyor ki;

Yâ nisâe'l-mü'minîn. "Ey mü'minlerin hatunları, hanımları, kadınları." Aleykünne bi't-tehlîli ve't-tesbîhi ve't-takdîsi. "Sizin boynunuza borç olsun, vazife olsun, sakın ihmal etmeyin, yapın!"

Neyi?

et-Tehlîl ve't-tesbîhi ve't-takdîsi. "Lâ ilâhe ilallah demek, subhânallah demek, Allahu Teâlâ hazretlerini diğer Esmâ-i Hüsnâ'sıyla takdis eylemek ve zikretmek vazifesini üzerinize vazife edinin, yapın, ihmal etmeyin. Bunlar sizin boynunuza borç olsun, vazifeniz olsun!" Ve lâ tağfülne. "Sakın gafil olmayın, sakın zikri bırakmayın, tesbihi bırakmayın, ihmal etmeyin, gaflete düşmeyin; Allah'ı zikretmeyen, Allah'ı unutan kimselerden olmayın!"

O zaman;

Fe-tenseyne'r-rahmete. "Siz de Allah'ın rahmetine eremezsiniz, Allah'ın rahmeti yönünden unutulan kimselerden olursunuz. Siz gafil olursanız Allah da size rahmetini vermez!"

Rahmet dağıtılırken hesaba katılmayan âdetâ -Allah unutmaz ama- unutulmuş gibi olursunuz çünkü kabahat sizin. Siz Allah'ı unuttunuz, gaflete düştünüz, Allah da rahmetini dağıtırken sanki sizi unutmuş gibi; o da size rahmetini vermez, bahşetmez, sakın gaflete düşmeyin.

Parmaklarınızla sayın yaparken. Adedini, kaç adet yapacağınızı parmaklarınızla sayıp tespit edin; sayısı belli bir miktarda olsun. Parmaklarınızı ve boğumlarını böyle kullandıkça ne olur?

Fe-inne hünne. "Çünkü bu parmaklar ve boğumları, kısımları sorguya çekilecekler kıyamet gününde." Mes'ûlâtün mustentakâtün. "Kendilerinden bilgi istenilecek ve onlar da söyleyecekler: Evet, ya Rabbi biz zikir ve tesbih ve takdis işlerinin sayılmasında kullanıldık, hayırda iş gördük. Bizim sahibimiz olan, bizim vücudumuzun sahibi olan zât, bizimle yaptığı tesbihleri saydı diye onlar sorguya çekilince şahadette bulunacaklar!" deniliyor.

Hadîs-i şerîfin başında;

"Ey mü'minlerin hanımları, hatunları, kadınları…" dediğine göre erkekler bundan hariç, erkekler zikretmese de olur diye mâna çıkartmak çok yanlış olur. Çünkü Peygamber Efendimiz hanımlara hitap ediyormuş, kadınlara nasihat etmekteymiş. Çünkü kadınlara da nasihat ederdi Peygamber Efendimiz. Onlar toplanırlardı mescidin arka tarafında; Peygamber Efendimiz'le namaz kılarlardı. Hatta âcizane Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Mescîd-i Saadeti'nde hadîs-i şerîflerden biliyoruz ki önde erkekler; sonra çocuklar, gençler; çocuklar arka tarafta, en geride kadınlar namaz kılardı. Bunu herkes biliyor, yazılıyor.

Bizim bu İskender Paşa camimizde bakardım; bir kadın gelse namaz kılacağı yer yok. Abdest almak istese abdest alacağı bir kısım yok. Meydanda kollarını sıvayıp abdest alamaz. Abdest tazelemek istese, sıkışsa veyahut ilk önce oraya gidecek, ondan sonra abdest alacak ihtiyacı olsa yer yok. Büyük eksiklik. Başka camilerde de hakeza kadınlar kısmı ve kadınların ibadet imkânı az. Anadolu'nun muhtelif kasabalarına gidiyorum, dolaşıyorum oradaki kardeşlerimi, orada da aynı şeyi görüyorum ki kadınlara yok.

Üvey evlat mı kadınlar? Kadınlar ibadet etmeyecek mi, camiye gelmeyecek mi?

Gelmesin, evinde otursun, dersek olmaz. Çünkü Peygamber Efendimiz'in mescidine gelmişler. Gelmemiş, gelmeyecek olsalardı, Peygamber Efendimiz "Gelmeyin!" derdi. Onların da nasihate ihtiyacı var. Onların da dînî mâlumâtı öğrenmeleri lazım. Onların da âyetleri, hadisleri duymaları lazım.

Ben de bu ihtiyacı sezdiğim için sizlere ihtiyacı sundum bir kaç sene önce. Dedim ki;

"Yan tarafa kadınlar için yer yapacağız. Aman gayret edin."

Siz de yardım ettiniz. Yan taraftaki evi camiye aldık. Aldık, kadınlara kattık. Sobayla ısıtmaya filan [başladık] ama ne de olsa eski püskü bir ev. Odaları girintili çıkıntılı; ısınması zor. Kadınlar üşüyorlar, titriyorlar; nihayet arka taraftaki müştemilâtı boydan boya, iç duvarlarını yıkarak alt katı kadınlara tahsis ettik ama arada avlu var. Arka tarafta şimdi onlar bizim konuşmalarımızı dinliyorlar; üst tarafta, alt tarafta, geniş salonlarda dinliyorlar. Fakat yine inşaallah şu yan taraftaki o eski püskü evleri yıkıp camie gayet güzel bir kadınlar kısmı yapacağız Ramazan gelmeden, Allah inşaallah muvaffak etsin. Siz de yardımınızı esirgemeyin. Kadınlar orada cemaatlere katılacaklar, hatimle namaz kılacaklar, mukabele dinleyecekler, tesbih çekecekler… Siz de sevap kazanacaksınız, destekleyin; kadınlar da desteklesin, siz de destekleyin.

Çünkü Peygamber Efendimiz kadınlara da nasihat eylemiş; bizim de nasihatimiz kadınlara ulaşmış olsun. Şimdi kadınlara da erkeklere de Allah'ı zikretmek, tesbih çekmek lazım. Ve borç, mecburiyet ve vecibe. Siz de Allah'ı zikredeceksiniz, biz de zikredeceğiz. Kadınlar da zikredecek. Aklı başında olan, sevap uman, Allah'tan hayır uman herkes zikredecek. Zikretmeyen ne olurmuş? Allah'ın rahmetinden mahrum kalırmış!

Bir hadîs-i şerîfte deniliyor ki, hadîs-i kudsîde:

Kâlellâhu teâlâ; fezkurûnî bi't-tâ'atî ezkürküm bi'r-rahmetî. "Siz beni Allah'a taat ve ibadet etmek suretiyle zikredin, anın; ben de sizi rahmetimi size bahşetmek suretiyle zikredeyim, anayım!"

Kuldan tâat, ibadet, itaat, inkıyat, Allah'ın yolunda yürümek… Allah'tan da kuluna rahmet, ihsan, ikram… Onun karşılığı, tâatin, ibadetin karşılığı rahmet oluyor.

Buradan da anlaşılıyor ki zikir sadece tesbihi elinde çekmekten ibaret değil; tesbihi elinde devirip çevirip de ondan sonra Allah'a tâat eylemese, mûti olmasa, ibadet etmese, günahlardan sakınmasa o zaman olmuyor. Hem zikir edecek hem de mûti olacak. Allah'a itaatkâr olacak, haramlara düşmeyecek.

Onun için zaten zikir insanda sevap hâsıl eder, günahları affettirir. Kalbini nurlandırır. Aşk u muhabbet meydana getirir, Allah sevgisi, saygısı hâsıl eder de kişi ondan sonra Allahu Teâlâ hazretlerine daha güzel kulluk edecek duruma gelir. Onun için zikir şart. Alime de şart, çünkü alimin de karışımında, mayasında, mizacında biraz benlik, kibir, gurur, ucub, halkın kendisine teveccüh etmesinden, biraz mâlumât sahibi olduğundan dolayı burnu havada olma gibi şeyler meydana gelebilir. Gelir, umumiyetle böyle olur.

Alimin de tevâzu sahibi olması için, gönlünde muhabbetullahın hâsıl olması için, dünyaya karşı zühdün hâsıl olması için, istiğnanın meydana gelmesi için dünyaya rağbet etmeyip âhirete rağbet eylemesi için onun da zikretmesi gerekiyor. Zikrettikçe feyizlenir, nurlanır. İçi dışı Allahu Teâlâ hazretlerinin nuru ile nurlanır ve hayırlı bir insan olması mümkün olur. Onun için erkekler ve kadınlar Allah'ı zikredeceğiz. Ve Allah'ın iyi kulu olacağız böylece.

"Bunu parmaklarınızla sayın!" diyor.

Parmakların yetmediği yerde tesbihle sayarız.

Tesbih güzel bir vasıtadır ki adetle bizi meşgul olmaktan, zihnimizi adete takılmaktan kurtarıyor. Biliyoruz ki o imameden başlayıp müezzine gelinceye kadar çekince 33 tane oluyor, meşgul olmuyor zihnimiz, tıkır tıkır çekiyoruz, mânaya kendimizi vermemiz mümkün oluyor; o bakımdan güzel bir şeydir. Bin kere, üç bin kere, beş bin kere zikredeceğimiz zaman doksan dokuzluk bir tesbih daha da önemli olmuş oluyor. Zikri ihmal etmeyelim.

Bir şeyi de size bu vesile ile ihtar etmek istiyorum. Allah göstermesin bir harp olsa. Yunanistan, Bulgaristan, Rusya, neyse…

Bir yerden birisi bir hücum edecek olsa ne yaparız?

İşi gücü, ticareti bırakırız, silaha sarılırız. Aramızdaki küçük ihtilâfları bırakırız. Birbirimizle çekişmeyi bırakırız. Müştereken düşmana döneriz. Asıl mühim mesele o olduğundan düşmana karşı koymaya çalışırız. Elimizdeki malımızı, mülkümüzü, her şeyimizi savunmamıza yatırtırız. Olağanüstü bir tavır takınırız, düşmanı def etmek için.

Şunu söyleyeyim ki Yunanistan'ın kalkıp da topraklarımıza hücum etmesinden daha az önemli durumda değiliz. Çoluk çocuğumuz elimizden gidiyor. Hıristiyanlaşıyor… Kendi hanımlarımız, ahalimiz dînî bakımdan gevşiyor. Kendimiz ibadetten, zikirden fayda görmez duruma geliyoruz. Televizyonların programları, filmleri, açıkları saçıkları seyrede seyrede çok tehlikeli, dânî bakımdan muhataralı durumlara düşüyoruz.

O bakımdan madem böyle mânevî küfrün saldırısı var, mânevî bir savaş var. O halde o savaş hâlinde nasıl olağanüstü tedbir alıyorsak, hepimiz bu mânevî savaş hâlinde de olağanüstü tedbir alalım. Dinimize olağanüstü güçle sarılalım, yardımcı olalım, paralarımızın fazlalarını olağanüstü bir cömertlikle dînî hizmetlere tahsis edelim, kendi vakitlerimizin büyük kısımlarını dînî hizmetlere tahsis edelim de Allah'ın sevabını rızasını kazanalım, rahmetine erelim. Çünkü bizim çocuklarımız ve torunlarımız ne olacak bilemiyorum.

Bir yere ziyarete gittim, bir kasabaya. Çok sevdiğimiz bir ihvan kardeşimiz, bizi her zaman karşılar, evinde de ağırlamak ister, evine misafir etmek ister. Derviş kardeşimiz, tesbihli kardeşimiz, namazlı niyazlı kimse, mücahit, şuurlu, dostu düşmanı bilen bir kimse. Evinin hâline bak, hanımının hâline bak, çocuklarının hâline bak, torunlarının hâline bak… O öldü mü gitti, tamam! Çocuklar gitti… Çocuklar bizi bir kere evine çağırmaz; ne yapacak bizim gibi hocayı, sakallı adamı evinde? Bizi çağırmaz. Torunlar semtimize uğramaz. Torunu ne diyormuş Hıristiyanlıkla ilgili bir şeylerde. Bazen dedesi kızdığını anladığı için özellikle; "Niye kızıyor?" diyor. Gayri İslâmî olan şeylere "Niye kızıyor?" diye torun şaşırıyor. Küçük, bacak kadar bir şey ama şeker, çıtı pıtı konuşkan ama torunu dedesinden ayrı yolda…

Yetiştirememişiz! Kendimiz gibi yetiştirememişiz, gitmiş... Kızlar pantolon giyiyor, saçlar açık, namaz herhâlde kılmıyor, kılsa belli olur hâlinden. Bir nesil aşağıya indik mi vaziyet fenâ, iki nesil aşağıya indik mi vaziyet daha da fenâ, üç nesil aşağıya indik mi galiba katranın içine batacağız, kapkara, vıcık vıcık çamurun, katranın içine batacağız. O hâlde çok çalışmamız lazım, çok çalışmamız lazım. Herkes mânevî bir savaş başlamış olduğunu görsün.

Hatta bana dediler ki bugün, Çankaya'ya, hükümete, ilgililere baskı yapıyormuş bazı elçilikler ki:

"Ne diye müslümanlara bu kadar serbestlik tanıyorsunuz, hem Avrupa toplumuna gireceğiz diyorsunuz hem de bu kadar serbestlik tanıyorsunuz?"

Burası benim memleketim. Ben burada rahat edemeyeceğim de başka nerde rahat edeceğim?

Adamlara bak. Bizim memleketimize nasıl burnunu sokuyor, karıştıyor nasıl ortalığı. Bu cüreti, bu cesareti bulabildiğine göre bu zalimler, bu yanlış yolda giden şeytanın yardakçıları, yardımcıları, Allah'ın düşmanları, doğru yolun eğri hasımları; o zaman bizim çok çalışmamız lazım.

Tepeden baskı yapacak da bizim hürriyetlerimizi engelleyecek de şöyle olacak böyle olacak. Bilmiş olasınız hepinize büyük çalışmalar; bu yükün bir kısmını almak mecburiyeti geliyor. Onun için Allah'ın rahmetine çok ihtiyacımız olduğundan dinimize sımsıkı bağlanın, tesbih çekin, takdis edin, tehlil eyleyin, lâ ilâhe illallah deyin, subhanallah deyin, Allah'a gözyaşı dökün, yalvarın, parmaklarınızla sayın, tesbihlerinizle sayın… Unutmayın ki Allah'ın zikrini ve Allah'a itaati, taati; siz de rahmet dağıtılırken unutulmayasınız! Allah'ın rahmetinden mahrum duruma düşmeyesiniz.

Şu sırada, bu serbestlik varken Allah'ın dinine böyle yardım etmezseniz yarın başınıza bela geldiği zaman gözyaşı dökseniz, tesbih çekseniz, secde etseniz, yalvarsanız yakarsanız, kurbanlar kesseniz gelen bela pattadak kalkıp gitmez. Şimdi rahatta iken, elinizde imkân var iken Allah'a güzel kulluk edin, her yaptığınız hayır mutlaka karşılanır. Bu parmaklarınızla tesbih çektiğiniz için bile o parmaklar size şahit olacak, konuşacak. Allah onları konuşturacak.

Kâlû entakanâ'llâhüllezî entaka külle şey'in. "Niye bizim aleyhimize konuştun!" diyecekler mücrimler, elleri ayakları derileri aleyhte konuştuğu zaman, gözleri kulakları aleyhte konuştuğu zaman yarın.

Diyecekler ki: "Niçin bizim aleyhimizde konuştunuz?"

Mesela günahkâr bir adam… Gözü diyecek ki;

"Yâ Rabbi! Evet, bu benimle -göz kendisi söylüyor- harama baktı!"

El diyecek ki;

"Evet yâ Rabbi! Bu benimle harama uzandı, haramı aldı yedi!"

Ayak diyecek ki;

"Evet yâ Rabbi! Bu benimle harama yürüdü!"

O da itiraz edecek.

"Niye bizim aleyhimize şahitlik ediyorsunuz?" diye söyleyecek. "Niye benim aleyhime konuşuyorsunuz?" diye söyleyecek vücudun âzâlarına.

Onlar da boyun bükecekler, diyecekler ki;

"Her şeyi konuşturmaya kâdir olan Allahu Teâlâ hazretleri konuşturuyor. Susmak mümkün mü, durmak mümkün mü, gerçekleri saklamak, gizlemek mümkün mü!"

Bu parmaklar konuşacak. Bu tesbih çeken eller şahitlik edecek, günah işlerse de şahitlik ettiği gibi. Onun için her âzânızı hayırda kullanın, her âzânızı şerden, kötülükten, günahtan koruyun ki Allah'ın rahmetine eresiniz.

İkinci hadîs-i şerîf;

Yâ ne'âye'l-arab, yâ ne'âye'l-arâb, yâ ne'âye'l-arâb! İnne ahvefe mâ ehâfu aleyküm er-riyâü ve'ş-şehvetü'l-hafiyyetü.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

"Ey Arab'ın kara habercileri, ey Arab'ın kara habercileri, ey Arab'ın kara habercileri! Matem habercileri, kara habercileri, ölüm habercileri!.." diye böyle seslenmiş.

Vay başımıza gelenler, vay başımıza gelenler, gibi böyle bir şeyle seslenmiş Peygamber Efendimiz. "Ey Arab'a kara haber getirenler. Araplar'ın başına gelenler" filan mânasına.

Peygamber Efendimiz bu sözün arkasından buyurmuş ki;

İnne ahvefe mâ ehâfu aleyküm. "Ey ashabım! Sizin üzerinize, sizin hakkınızda korktuğum şeylerin beni en çok korkutanı riyadır!" Er-riyâü ve'ş-şehvetü'l-hafiyyetü. "Gizli şehvettir!"

"Benim sizin hususunuzda düşünüp de sizin namınıza korkuverdiğim, endişe ettiğim, vah gene bu günahları yaparlar, diye çekindiğim, sakındığım noktalar nedir; riya, gizli şehvet…" buyurmuş Peygamber Efendimiz. "Vay Arap'ın başına gelene, vay Arap'ın kara habercileri!.." diyerek de böyle söze başlamış.

Bu iki büyük tehlike, Peygamber Efendimiz'i telaşlandırıp da böyle ah vah ettirten, en çok korkutan iki tehlike nedir, onu biraz açıklayalım. Birisi riyadır.

Riya, kelime mânası olarak gösteriş yapmak, demek. Göstermelik iş yapmak, başkası görsün diye iş yapmak. Âhiretin işini, âhirete yarayacak sevaplı bir ibadeti tâati, başkasına gösteriş yapmak, dünya menfaati sağlamak için yaparsa bir insan, onun bu işine riya derler. Samimiyetle yapmıyor da hâlisâne bir sebeple yapmıyor da menfaat, şöhret sağlamak, işini yürütmek, beğenilmek, mevki makam sahibi olmak için yapıyor; işte bu riya. Bu çok tehlikeli, son derece kötü bir iman zaafı, hastalığıdır. Bundan Peygamber Efendimiz çok korkmuş. Çünkü ihlâsın karşısında olan bir şey. Müslümanlar ihlâslı, samimi olmazsa, Allah rızası için iş yapma durumundan kayıp da menfaatini düşünür duruma gelirlerse, gösterişe kayarlarsa, riyakârlığa kayarsa ne olacak?

Din elden gider; din için çalışacak insan kalmaz, satılır, istismar edilir; çöker Müslümanlık! En çok bundan korkuyorum, demiş. Allahu Teâlâ hazretleri bu riyadan, riyakârlıktan, gösterişçilikten, âhiret ameliyle dünya menfaati sağlama fikrinden, dini istismar etme fikrinden, şeklinden, yolundan cümlemizi korusun. Hepimizi ihlâslı müslüman eylesin. Allah rızası için her işini yapan kimse olmayı nasip eylesin.

İkincisi de şehvet-i hafiye; saklı, gizli şehvet. İnsanın şehveti, arzusu, iştihası, içindeki emelleri, düşünceleri, sonsuz hırsları, istekleri; bunlar insanı mahveder. Bunlar saklı olduğundan kolay kolay da anlaşılmaz. Bir insan bir şey yapıyor. İyi bir şey yapıyor sanırsın. İyice yakınına gidip birkaç gün yanında kalıp tanıdıktan sonra bakarsın maksadı başka. Bu adamın başka hırsı var. Onu elde etmek için yapıyor, onu elde etmek için aracı, vasıta olarak kullanıyor.

İşte bu gizli şehvet, arzularda ancak tasavvufî riyazetlerle, mücahedelerle, zikirlerle, halvetlerle, tenhalarda gözyaşı döküp ağlamakla olur. Onun için müslümanların bu mânevî eğitimi görmesi lazım. Müslümanların şirkten, şirk-i hafîden, riyakârlıktan, şehvetten, nefsin elinden kurtulmak için, mânevî eğitim görmesi lazım.

Eskiden bunu görürlermiş. Eskiden tekkelerde bu çalışmalar yapılırmış, halvetlere sokulurmuş; kırk gün üstüne bastıra bastıra bazı konular iyice zihnine yerleştirilir, kişilerin kalbine nakşedilirmiş. Ondan sonra o kişi kemâlâta erip kendisini kontrol edip Allah yolunda nefsine tâbi olmadan hareket eder duruma gelirmiş. Öyle terbiyesi tamam olmadan, kemâlât-ı ahlâkiyeye ermeden insanlar faydalı olamıyor. Kaş yapayım derken göz çıkartırlar. Hoca olsalar faydalı olamazlar, vaiz olsalar faydalı olamazlar. Herkesin, her müslümanın mutlaka o nefsini, şehvetini engelleyecek, arzularına gem vurabilecek bir iradeye, terbiyesine sahip olması, tasavvuf eğitiminden geçmesi icap ediyor.

Peygamber Efendimiz işte bunun için "Vay Arab'ın başına gelene, vay Arab'ın kara habercileri!.." diye bunlardan böyle bahsetmiş.

Rabbimiz hepimizi ihlâslı müslüman etsin, hepimizi nefsine, kendine hâkim olan, iradesi kuvvetli, Allah yolunda fedakârlık ve feragat ile hareket edebilen, yapmaması gereken şeyi çelik gibi iradesiyle yapmayan, yapılması gereken zor işi de nefsi istemese bile yine iradesi ile 'bunu yapmam lazım' diyerek yapabilen; güçlü, mâneviyatlı kimseler olmayı cümlemize nasip eylesin.

Üçüncü hadîs-i şerîfe geçtik:

Yâ Vâbısa ci'te tes'elunî ani'l-birri ve'l-ismi. el-Birrü ma'nşeraha lehû sadruke ve'l-ismü ma hâke fî-nefsike ve in eftâke anhü'n-nâsü.

Vâbısa ismindeki bir mübarek sahabiye hitaben Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle söylemiş.

Bu Vâbısa b. Mabed b. Utbe el-Esedî büyük bir sahabî ve 90 hicrî yılına kadar, yani Peygamber Efendimiz'in hicretinden sonra 90 senesine kadar, vefatından sonra 80 yıl kadar yaşamış bir mübarek sahabî. Dokuzuncu senede, Peygamber Efendimiz'in Medine'ye geldiği sırada müslüman olmuş. Çok gözü yaşlı, çok ağlayan, gözyaşlarına hâkim olamayan mübarek bir kimseymiş. Allah şefaatine cümlemizi nail eylesin, radıyallahu anh.

Peygamber Efendimiz'in yanına gelmiş, Peygamber Efendimiz:

"Sen bana birr nedir, ism nedir; iyilik nedir, günah nedir?' diye sormaya geldin."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gelenin niyetini bilirdi. Gelmeden bilirdi. Bazen yanındakilere; "Birisi gelecek, şöyle diyecek." diye söylerdi.

"Sen bana geldin, iyilik nedir, kötülük nedir diye sormak üzere. Ben sana onu bildireyim…" gibilerden tarif etmiş, buyurmuş ki;

el-Birrü ma'nşeraha lehû sadruke. "İyilik denilen şey senin kalbinin onu düşündüğü zaman, yaptığı zaman ferahlandığı şeydir."

Bir şeyi yapıyorsun, kalbin ferahlanıyor mu?

"İyi ki bunu yaptım; elhamdülillah!" diye için yatıyor da kalbin de ferahlanıyor, rahatlıyor, neşeleniyor mu, tamam. İyi, bu iyi bir şey demektir.

Kötülük ise, günah ise:

Ve'l-ismü ma hâke fî-nefsike. "Nefsinde dalgalanma, tereddüt ve karşı koyma ve itiraz meydana getiren şeydir."

"Bunu yapıyorum ama iyi mi oluyor? Acaba yapmasam daha mı iyi? Bana pek tatlı değil gibi geldi bu iş filan diye nefsinin itiraz ettiği, pek razı gelmediği, çırpındığı şeydir kötülük de." diyor.

Ve in eftâke anhü'n-nâsü. "Eğer 'Onu yap!' diye insanlar sana fetva vermiş bile olsalar bu böyle!"

Razı gelmiyorsa bir şeye, kalbin yatmıyorsa, mutmain olmuyorsa, içinden ya bu olmadı galiba, filan diye itiraz geliyorsa o kötülüktür. Günahtır. Gönlünün yattığı, kalbinin rahatladığı, göğsünün ferahladığı şey iyiliktir, diye genel bir tarif veriyor. Umumî bir tarif.

İnsanoğlu İslâmî bakımdan güzel bir dengeye sahip olursa, terazisi sağlam olursa, iyi bir müslüman olursa bu gönlü bir ölçü olur. Gönlü o zaman bir ölçü olur. Kalbinin yapmadığı şeyi yapmasın. Kalbinin yaptığı şeyi rahatladığı şeyi yapsın. O zaman ölçü olur. Tamam, bu genel kaide; Efendimiz böyle tarif etmiş, ama adam İslâmî terbiye almamış, Müslümanlığı çürük, terazisi bozuk ise; "Bu benim içime yatmadı bu benim hoşuma gitmedi." demesi bir ölçü olmaz. "Ben bundan ferahlık duydum." demesi bir ölçü olmaz.

Bu Vâbısa'ya söylenmiş bir söz. Gözü yaşlı, takvâ ehli sahabiye söylenmiş bir söz. Öteki adam zaten zıpırın biri, ben onun gönlüne kalbine işi bırakırsam; Elleri kınalı Zeynep'im üstüne varıversem kuyuya kaçacak… dediği gibi bizim halkımızın, ben ona biraz salahiyet versem… Çingeneye biraz salahiyet versem ilk önce babasını asarmış. Günahları beğenir, sevaplı işleri beğenmez. Allah'ın emrettiği güzel şeyleri beğenmez; Allah'ın yasak ettiği ama nefse tatlı gelen şeyleri beğenir. Bu, nefsi olgunlaşmış insan için.

Bazı kimseye gidiyorsun, iyi bir müslümanı beğenmiyor. Ben hayranıyım adamın. Gözü yaşlı, heyecanlı, ihlâslı, çalışkan, geceleri sabahlara kadar tesbih çeken insan… Ötekisi beğenmiyor. "Ya bırak!" diyor, "Erkek adam ağlar mı?" diyor. Ağlar! Erkek adam ağlar! Hz. Ömer'in ağlamaktan yanaklarına iz olmuş. Erkeklerin erkeği, koca, babayiğit Hz. Ömer ağlamış. Hz. İbrahim aleyhisselam gözü yaşlı, çok ah vah, enîn eden, çok hassas bir kimseymiş. Koca Halîlullah peygamber!.. Allah'ın peygamberi; sevdiği kimse... Ağlar insan. Hiç, ağlayanın neden ağladığını görmemiş de, o bizim babayiğit kardeşimizin ağlamasını hoş görmüyor. Terazisi bozuk adamın… Veyahut filanca adamı çok beğeniyor. Onun beğenilecek nesi var?

Bir keresinde burada hadîs-i şerîfte geçmedi mi?

Peygamber Efendimiz Ebû Zerri'l-Gıfârî hazretlerine sormuş:

"Senin şu mescitte en beğendiğin kimse kimdir, hangisi?"

O da şöyle bir mescitte gözünü gezdirmiş.

"Şu, yâ Resûlallah!"

"Peki, gözünün en tutmadığı, en beğenmediğin kimse hangisidir?"

Şöyle bir bakınmış.

"Şu ya Resûllalah!" diye bir başka fukarâcık, kenarda sessiz sedasız duran bir kimseyi göstermiş. Ebû Zerri'l-Gıfârî radyallahu anh, o da güzel bir sahabi.

Peygamber Efendimiz diyor ki:

"Senin o beğenmediğin adam var ya… Bir de şu beğendiğin adam var ya… Şu beğendiğin adamdan bin tanesi buna denk olamaz! Mescid dolusu olanı buna denk olamaz!"

Teraziyi yormayınca yanlış tartar! Terazi bozuk olduğu zaman, ölçüler ters olduğu zaman sen müslüman diye bir insanı beğenirsin; karşındaki Müslümanlığı zayıf olduğundan, müslüman diye beğenmez. Sen Allah'ın emirlerine âsi geliyor, günahkâr, diye bir kimseyi beğenmezsin. Karşındaki ona hayran olur. Canını verecek gibi olur.

Gidiyorlar; Amerikalı artist falanca artistin saç modası, filanca artistin bıyık şekli, falancanın sakal modeli, filancanın giyimi, falancanın kuşamı... Moda oluyor. Bakıyorsun o modadan atletler çıkıyor, kazaklar çıkıyor, üzerinde pembe panter bir takım şeyler… Milletin terazisi bozuk da ondan! Onlara bu teraziyi veremeyiz. Bu terazi kimin için, bu ölçü kimin için? İslâm'ı iyi bilen, Allah'tan korkan insanlar için. Böyle kimseler kalbi rahatsız olan şeyi yapmaması lazım. Gönlünün ferahlık duyduğu şeyi yapması gerekir. Allah cümlemizin terazisini güzel, doğru düzgün eylesin. Aklını, fikrini, mantığını doğru çalışıp da gerçeği güzeli görmeyi nasip eylesin. Çirkini kötüyü anlayıp da ondan uzak olmayı nasip eylesin.

İkinci hadîs-i şerîf de yine aynı şahsa ait. Başka bir rivayet, onu da okuyuverelim;

Yâ Vâbısatü istefti kalbeke, istefti nefseke; el-birrü matmaenne ileyhi'l-kalbü ve'tmaennet ileyhi'n-nefsü ve'l-ismü mâ hâke fi'n-nefsi ve tereddede fi's-sadri ve in eftâke'n-nâsü ve eftevke.

Diyor ki;

"Ey Vâbisa!"

O zâtın ismini söylemiş.

İstefti kalbeke. "Kalbinden fetva iste, kendi gönlüne danış, içine danış. Danış, kalbine danış, nefsine danış. Kendini içine, nefsine sor; fetvayı ondan iste. İyilik, kalbin mutmain olduğu, nefsin razı geldiği şeydir. Kötülük de insanın nefsinde dalgalanma, tereddüt, itiraz meydana getiren ve göğsün çalkandığı şeydir. Sana insanlar o konuda bunu yap diye fetva verseler bile onu yapmamak lazımdır. Ve o işten uzak durmak gerekir!" diyor. Aynı mâna.

Sonraki hadîs-i şerîf:

Yâ yahûdiyyü min küllin yuhlaku'l-insânü min nutfeti'r-racüli ve min nutfeti'l-mer'eti. Fe emmâ nutfetu'r-raculi fe nutfetun galîzatün fe minhe'l-azmu ve'l-asabü ve emmâ nutfetu'l-mer'eti fe nutfetün rakîkatün fe minhe'l-lahmu ve'd-demmü.

İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'ten.

Yahudinin birisi gelmiş de Peygamber Efendimiz'e bir soru sormuş anlaşılan:

"İnsanoğlu nasıl yaratılıyor annesinin karnında?" diye sormuş.

Erkeğin nutfesinden mi, menisinden mi yaratılıyor?" diye sormuş da ona cevaben diyor ki Peygamber Efendimiz;

"Hem erkeğin hem kadının, ikisinin birden salgısından yaratılır."

Min küllin yuhlaku'l-insânü. "Her ikisinden de yaratılır insan yavrusu. Erkeğin nutfesi ve kadının nutfesinden yaratılır. Ve erkeğin nutfesi galîz nutfedir, kalın nutfedir. Ondan kemikler ve sinirler meydana gelir. Kadının nutfesi de incedir. Ondan da etler ve kan meydana gelir." diye bir izahat vermiş.

Mâlumdur ki Allahu Teâlâ hazretleri:

Ve min külli şey'in hâlaknâ zevceyni. "Biz her şeyi çift olarak yarattık!"

Hikmetinden sual olmaz. Kâinatın düzeni, nizamı; varlıklar erkekli dişili oluyor. Ondan sonra olgunluk peyda ediyor.

Bir yerde fıstık ağacı ekmişler bizim memlekette; hiç fıstık bitmemiş, aşılamışlar ağaçları, hiç fıstık bitmemiş. Onun üzerine bir usta ziraatçi gelmiş, gülmüş. Demiş ki;

"Bunların üçünün, beşinin, onunun, arasına bir erkek fıstık ağacı dikeceksiniz!"

Onu dikmişler, o zaman fıstıklar olmaya başlamış.

Ağaç da öyle, hurma da öyle...

Hurmanın bir erkek hurması vardır. Dalları dikenli dikenlidir. O erkek hurma ağacı olmazsa öteki hurmalar ilkah olmaz. Döllenme tahakkuk etmez. Hurma meydana gelmez. Fıstık meydana gelmez. Yumurtadan civciv çıkmaz…

Her şeyin yaratılışı böyle erkekli dişili; Allahu Teâlâ yaratmış. İkisinde birbirine karşı bir sevgi ve arzu halk eylemiş. Her ikisine de çocuklarına bakma ve hamiyet duygusu ihsan eylemiş. O küçücük, âciz yavruya, anneye bir sevgi ve şefkat veriyor, baktırtıyor. Annenin vücudunda değişiklik oluyor, göğüslerine süt geliyor, yavrusunu besliyor. Kendi canını verir yavrusunu yaşatmak için. Öyle bir sevgi hâsıl ediyor Allahu Teâlâ hazretleri. Baba onlara bakıyor. Böylece nesiller devam edip duruyor.

Her ikisinin de salgılarından hâsıl oluyor, diye bu hadîs-i şerîfte bilgi vermiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Yâ leytehû fî-gayri mevlidihî inne'r-racüle izâ mâte fî-gayri mevlidihî kîse lehû min mevlidihî ilâ munkata'i isrihî fi'l-cenneti.

Değişik bir konuya geçiverdi hadîs-i şerîf. Bende de bir sevgi ve tebessüm hâsıl oldu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

"Keşke doğduğu yerden başka yerde ölseydi kişi!"

"Sen nerelisin?"

"Çanakkaleli."

"Sen nerelisin?"

"Yozgatlı."

"Sen nerelisin?"

"Kayserili."

"Sen nerelisin!"

"Karslı."

"Keşke doğduğu bir yerden başka yerde öleydi!"

"Niçin?" diye sormuşlar Peygamber Efendimiz'e. "Neden öyle?"

"Niye Kars'ta ölmüyor, Çanakkale'de ölmüyor da Çankırı'da ölmüyor da başka yerde ölmesi daha iyi oluyor, yâ Resûlallah?!" gibilerden sormuşlar.

Peygamber Efendimiz cevabında buyurmuş ki;

İnne'r-racüle. "Adam, kadın fark etmez; kişi, Âdemoğlu, insan…" İzâ mâte fî-gayri mevlidihî. "Doğduğu yerden başka bir yerde vefat ederse." Kîse lehû min mevlidihî ilâ munkata'i isrihî fi'l-cenneti. "Cennette, doğduğu yerle vefat ettiği yerin arasındaki mesafe kadar yer ölçülür, öyle yer verilir ona!"

Ne kadar uzakta olursa o kadar iyi oluyor.

Görüyor musunuz ki dinimiz nasıl hayata atılmayı, dünyaya yayılmayı, böyle cesur olmayı her yönden teşvik ediyor?

Bir yerde durdu mu su bile yosun bağlar. Taş yosunlanır, bozulur.

Gezecek!

Onun için sahâbe-i kirâm Mekke'de doğmuşlar, Medine'de doğmuşlar. Kimisi Türkistan'da kimisi Haliç'in kenarında -Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri-, kimisi bilmem daha başka bir diyarda; Hindistan'da, Kıbrıs'ta, Mısır'da, tâ Afrika'nın kuzeyinde…

Neden?

Gezmeyi tavsiye etmiş, uzaklara gitmeyi tavsiye etmiş dinimiz.

Korkmayacaksın! Açılacaksın, yayacaksın dini. Cesur olacaksın, gayretli olacaksın.

Demek ki çeşit çeşit sevaplar var.

Peki.

Diyâr-ı gurbette sıkıntı çeker, boynu bükülür, rahatını bulamaz, yiyeceği tam olmaz, dostları olmaz, o garipliğin, o boynu büküklüğün, o boynu bükük gözyaşı dökmenin öyle sevapları var öyle sevapları var ki…

Evet, garip oluyor, boynu bükülüyor ama Allah da büyük sevaplar veriyor.

Onun için cesur olacağız. Müteşebbis olacağız. Doğduğumuz yerlerden uzak diyarlara koşacağız, gideceğiz, İslâm'ı yaymak için çalışacağız, çabalayacağız. Rızkımızı arayacağız, sevapları bulmaya gayret edeceğiz inşaallah.

Ye'tî ale'n-nâsi zamânün mâ yübâlî'r-raculü min eyne esâbe'l-mâle min halâlin ev harâmin.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten Peygamber Efendimiz bildirmiş ki;

"İnsanların başına öyle bir zaman gelecek ki adam malı nereden aldığına, haramdan helâlden mi geldiğine hiç aldırmayacak."

Gelsin yeter ki! Nereden gelirse gelsin, haram da olsa fark etmez! Helâl de olması onun için öyle aranan bir şey değil. Yeter ki mal gelsin. Yeter ki para gelsin. Yeter ki kazancı olsun.

"Haram mı helâl mi hiç aldırmayacak!" diyor.

Bunu bir büyük ayıp olarak, şaşılacak bir şey olarak zikrediyor. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanında sahâbe-i kirâmın titrediği bir nokta; lokmanın helâl olması için, alnının teri ile kazanması için, haram olmaması için bütün dikkatlerin ayakta olduğu bir devir o zaman. Şimdi böyle ama ileride öyle bir zaman gelecek ki adam sadece malın gelişine bakacak ve haramdan mı geliyor, helâlden mi geliyor hiç aldırmayacak diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Maksat müslümandır. Müslümanın huyu bozulacak. Âhiret duygusu zayıflayacak, hesap endişesi kalmayacak o zaman. Para haram mı helâl mi geliyor, aldırmadan yiyecek. Allah cümlemizi harama düşmekten korusun, borçlarımızı ödememizi nasip etsin, kazancımızı helâl eylesin, helâl kazancımızı Allah yolunda, müslümanlara faydalı işlerde sarf etmeyi, böylece ecir ve sevap kazanmayı nasip eylesin. Nihayet bir uzunca büyük hadîs-i şerîfe geliyoruz. Onu da uzun uzun okuyup ondan sonra izah edelim.

Ye'tî ale'n-nâsi zamânün vücûhuhüm vücûhü'l-âdemiyyîn ve kulûbühüm kulûbu'ş-şeyâtîn. Seffâkîne li'd-dimâi lâ yeri'ûne an kabîhin in tâbe'tehüm ve erbûke ve ini'ntementehüm hânûke. Sabiyyuhüm ârimün ve şâbbühüm şâtırun ve şeyhuhüm lâ ye'murü bi'l-ma'rûfin ve lâ yenhâ an münkerin. es-Sünnetü fîhim bid'atün ve'l-bid'atü fîhim sünnetün ve zû'l-emri minhüm gâvin. Fe-inde zâlike yüsallitullâhü aleyhim şirârühüm fe yed'û hıyârühüm fe lâ yüstecâbü lehüm.

Bu hadîs-i şerîf âhir zamanın hallerini anlatan bir hadîs-i şerîftir.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

Ye'tî ale'n-nâsi zamânün. "İnsanların başına bir zaman gelecek…"

Asırlar geçecek de öyle bir zamana ulaşacaklar ki…

Vücûhuhüm vücûhü'l-âdemiyyîn. "Yüzleri âdemoğlu yüzü olacak. İnsan suretinde olacak; kaşları, gözleri, burnu, dudakları, yanakları yüzleri âdemoğlu suretinde olacak ama gönülleri şeytan kalbi tarzında olacak. Kalpleri, gönülleri, şeytanların gönülleri olacak, şeytan gönüllü olacaklar!" Seffâkîne li'd-dimâi. "Kan dökücü olacaklar!"

Çünkü gönülleri şeytan gibi, içleri şeytan gibi. Yüzleri insan gibi ama içleri şeytan gibi; kan dökücü olacaklar. Hunhar olacaklar. Kan dökmekten sakınmayacaklar, çekinmeyecekler.

Lâ yeri'ûne an kabîhin. "Kötü iş yapmaktan vera' duymayacaklar, sakınmayacaklar, çekinmeyecekler. Kötülükten geri durmayacaklar!" İn tâbe'tehüm. "Eğer sen onlara tâbi olursan." Ve erbûke. "Sana ihanet edecekler!"

Onlara uysan hıyanet edecekler.

Ve ini'ntementehüm hânûke. "Onlara emniyet etsen, güvensen…" Hânûke. "İhanet edecekler!"

Güvencini boşa çıkaracaklar; tersine iş yapacaklar.

Sabiyyuhüm ârimün. "Çocukları terbiyesiz olacak!" Şâbbühüm şâtırun. "Genç delikanlıları arsız olacak!" Şeyhuhüm lâ ye'murü bi'l-ma'rûfin ve lâ yenhâ an münkerin. "İhtiyarları emr-i mâruf yapmayacak, kötülükten men etmeyecek!" es-Sünnetü fîhim bid'atün. "Sünnet onların arasında bid'at olacak!" Ve'l-bid'atü fîhim sünnetün. "Bid'atler de onların arasında sünnet olacak."

Peygamber Efendimiz'in yolundan gitmemek esas olacak. Peygamber Efendimiz'in yolu sanki bid'atmiş gibi merdud olacak nazarlarında; bid'atler makbul olacak, sanki sünnete sarılıyormuş gibi bid'atlere sarılıp yanlış yollarda yürüyecekler.

Ve zû'l-emri minhüm gâvin. "Onların içinden, iş başında bulunan kimseler, sapık kimseler olacak. Sapıtmış kişiler olacaklar. Doğru yoldan sapmış kimseler olacaklar!" Fe inne zâlike. "Bu durum olduğu zaman, bu zaman geldiği sırada…" Yüsallitullâhü aleyhim şirârühüm. "Bu kavmin başına Allah, o kavmin içinin şerlilerini musallat edecek!" Fe-yed'û hıyârühüm. "Hayırlılar dua edecek ama…" Fe-lâ yüstecâbü lehüm. "O kavme Allah duaları kabul edip icabet etmeyecek!"

Allah etmesin, böyle bir duruma bizi düşürmesin.

Bu hadîs-i şerîfte ileride olacak bir hâdise bildiriliyor. İki bakımdan inceleyebiliriz bu hadîs-i şerîfi.

Bizim zamanımızda bu durum var mı?

Bu kötü sıfatlardan kurtulmak için neler yapmalıyız, bu kötü duruma düşmemek için bizde ne gibi değişmeler, ne gibi çalışmaları olmalı?

Şu anlatılan şey:

"Yüzleri insan yüzü, kalpleri şeytan kalbi, kan dökücü, kötü şeyden dönmemek, itimat olunursa hıyanet etmek, aldatmak, güvenilirse güvencini boşa çıkartmak, emanete ihanet etmek hâli, çocukların terbiyesiz, gençlerin arsız yüzsüz olması, yaşlıların emr-i mâruf nehy-i münker yapmaması, bid'atlerin şâyi olması, sünnetlerin reddedilmiş olması ve işin başındaki kimselerin de sapık kimseler, taşkın, azgın kimseler olması…

Şu sırada bizde var mı yok mu, filan denirse herhâlde cemaat ikiye ayrılır. Bir kısmı "Evet, var." diyecek; bir kısmı "Yok." diyecek ama yarısı var yarısı yok, diyebiliriz. Nasreddin Hoca gibi arayı bulmak için "Sen de sen de haklısın!" diyecek bir durumdayız. İyiler eksik değil fakat bu şartların çoğu da sanki var gibi. Büyük ölçüde var gibi. O hâlde ne yapmamız lazım? Hadisi bu sefer ne yapmamız lazım diye başından tekrar alalım. Bir, gönlümüze hâkim olalım, gönlümüzü Allah'ın istediği gönül, Allah'ın istediği temiz kalp hâline getirelim, kötülükleri atalım. Gönül terbiyesi… İçimiz şeytan olmasın, şeytanî olmasın. Allah'a sığınalım. Kalbimizi sâfîleştirmek için ne yapmamız gerekiyorsa yapalım. Kalbimizi nasıl temizleyebiliriz? "Benim kalbim temiz." diyor. Onlar nasıl temizlemişler, yakalamalı sormalı adamlara "Hangi deterjanı kullandın?" diye.

Kalbi temizlemek için ne yapmak lazım? "Kalp de…" diyor Peygamber Efendimiz, "demirin rutubet karşısında paslandığı gibi paslanır!"

Kalp de paslanır. Ama et o, demir değil. İşte ona benzer, demir paslanıp da nasıl vasfını kaybediyorsa kalp de öyle vasfını kaybeder, hassasiyetini kaybeder, duygusuzlaşır, taşlaşır, katılaşır, bozulur. Çare? Ölüm korkusu, ölüm düşüncesi ve zikrullahtır. Kalbi diriltmenin çaresi ölümü düşünmek.

Öleceğiz. Sen de öleceksin, ben de öleceğim. Hepimiz biliyoruz ama hepimiz o şuuru içimize yerleştirip de hareketlerimizi ona göre tanzim etmiyoruz. Her gün ölümü düşüneceğiz. Peygamber Efendimiz "Ölümü çokça düşünün!" diyor bize.

Eksirû zikre'l-mevte. "Ölüm düşüncesini çok yapın!" diyor.

Bir gün öleceğiz, acaba yarın mı, acaba bir saat sonra mı, acaba on sene sonra mı; acaba hazırlıklı mı gideceğiz, acaba bütün işler yarımken mi Azrail gelip canımızı pattadak alıverecek? Acaba borçlarımızı ödemiş olacak mıyız, acaba namazlarımız kılınmış mı, oruçlarımız tutulmuş mu, zekâtlarımız verilmiş mi, acaba günahlarımıza tövbe etmiş miyiz… Acaba ölürsek cennete mi sokarlar bizi, yoksa bu hâlimizle cehenneme mi pat diye atarlar… Bunları düşüneceğiz. Çok düşüneceğiz, ağlayacağız,çare arayacağız.

Tasavvuf, bizim yolumuzun esaslarından biri bu. Her gün zikre oturacak ve ölümü düşünecek insan. Şöyle kara kara düşünecek; benim hâlim nice olur, diye. Düşünmezse, o zaman vur patlasın çal oynasın, gider. Birden de yakalanır bir yerde. Azrail'e istediği kadar yalvarsa faydası yok. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Sanki ölüm bizden başkasına yazılmış da bize yazılmamış, sanki biz müstesnayız! Sanki gömdüğümüz insanlar bir yere uğurlamışız da yarın dönecekmiş gibiyiz!" diyor.

İnsanoğlu ölenden ibret almalı, kendisinin öleceğini bilmeli. Ölümden sonra karşılaşacağı durumlara şimdiden tedbir almalı. Cehenneme düşmemek için çalışmalı; cenneti elde etmek için hayatında değişiklik yapmalı. Prensiplerini İslâmî prensiplere dönüştürmeli, bu bir. Kalbin temizlenmesi, şartlarından birisi bu.

İkincisi; çokça zikir.

E lâ bi-zikrillâhi tatmeinne'l-kulûbü. "Zikirle gönüller mutmain olur, sâfileşir, temizlenir!"

Onun için demin de kadınlara hitaben Peygamber Efendimiz'in tavsiye olarak söylediği gibi Allah'ı çokça zikredeceğiz. "O kadar zikir edin ki…" diyor Peygamber Efendimiz: "Görenler sizi mecnun sansın!" Mecnun sanacak gibi, çokça. Her adımımızda, neden? Süleyman Çelebi'yi hepimiz beğeniriz. Aman ne güzel Mevlid'i yazmış, hafız efendiler de ne güzel okuyor, mevlithanlar da, filan deriz. Nasıl başlıyor?

Her nefeste Allah adın de müdâm.

Hiç bu nasihati düşünüp de her nefeste Allah adını demeye kalkışan var mı? Yoksa koyun, kaval dinler gibi mi dinledik mevlitleri?!...

Allah'ı çok zikir edeceğiz, her nefeste zikredeceğiz, her zaman kalbimiz Allah, Allah, Allah; tık, tık, tık saatin çalıştığı gibi… Bak saate nasıl tık tık diye çalışıyor, dakikasını geçirmiyor, muntazam çalışıyor? Bizim kalbimiz de Allah Allah diye çalışacak. O zaman kalbimiz düzelir. Şeytanî kalp olmaktan kurtulur; bu bir, tamam. Kalbimizi düzelttik.

Sonra, seffâkîne li'd-dimâi. "Kan dökeceklermiş o adamlar."

Biz de kan dökmekten sakınalım. Kan dökmekten, can yakmaktan, başkalarına zarar vermekten sakınalım. Müslüman müslümanın malına el uzatamaz, namusuna dil uzatamaz, karısına göz dikemez, kanını yere dökemez; haram. Yapamaz bunu. Onun için hiçbir sebeple, hiçbir şekilde kan dökmeye yanaşmayın.

"Hocam, o da ne demek?" derseniz misal verebilirim:

Güneydoğu Anadolu'da, Doğu Anadolu'da kan davası vardır. Benim dedemi öldürmüş bu aile, ben de o aileden birisini öldüreceğim, diye yıllar yılı sürer. O onu bir yerde kıstırır, bir şarjör boşaltır üstüne takır takır; o da onu öldürür, bu sefer o aileden o benim babamı öldürdü, diye annesi çocuğu öyle yetiştirir. Senin babanı filanca öldürdü, senin babanı filanca öldürdü, senin babanı filanca öldürdü; sen onu öldürmezsen, intikamı almazsan sütüm haram olsun bilmem ne filan, öyle yetiştirir. Çocuk on beş, on altı yaşına geldi mi; gelir burada katil olan insanı bulur. Eminönü'nde mi kıstırır, et pazarında mı, bitpazarında mı, bir yerde kıstırınca üstüne saldırır, bıçaklar, tabancalar, öldürür, bilmem ne yapar. Bu sefer öteki aileler hadi sen bizim babamızı öldürdün diye… Böyle gider durur. Olmaz. Cezayı Allah verir; sen veremezsin. O katilse onun cezasını Allah verecek, hiçbir sebeple kan dökmek helâl olmuyor.

Sonra öğrenci hareketleri oldu. Ben üniversitede profesörüm, hocayım, benim kendi talebelerim. İlahiyat Fakültesi'nde. Yani dînî bilimler öğretiliyor, okutuluyor. Benim talebelerim; şunlar Türkeşçi, bunlar MSP'li, şunlar bilmem neci, bunlar bilmem neli… Birisi ötekisine sandalyeyi vuruyor. Takur tukur devletin sandalyesi kırılıyor. Çivili, bilmem neli tarafları yarım yamalak eline alıyor, hadi birbirlerinin kafasına gözüne.

Birisi ötekilerine saldırdı, ben de gittim ayırdım filan da, nefes nefese, çocuk diyor ki:

"Hocam, bir şeye yanmıyorum; benim üstüme saldırırken Allah Allah Allah diye saldırıyor, ben gâvur muyum? Yani o ağırıma gidiyor." diyor. Sübhanallah.

Bugünleri yaşadık mı?

Yaşadık.

Ben fiilen işin içine girdim. Herkes böyle odalarına saklandığı sırada atladım bahçeye; bir tarafta bir kardeşlerim, evlatlarım, talebelerim; öbür tarafta ötekiler, tabancalar patlıyor. Polisler [müdahale edemiyor.] Ben onları ayırdım; ya utanmıyor musunuz, ayıp değil mi, diye.

Bir tanesine baktım, bir yerde yumak olmuşlar sekiz dokuz kişi, böyle ipliklerin karıştığı gibi.

Kalkın bakalım filan diye beni görünce herkes bir kenara çekiliyor, ayırıyorum; bir de baktım alttan bizim dervişlerden bir tanesi çıktı.

Dokuz kişi çullanmış, cılız bir insan, pehlivan olsa.

"Ya ayıp, hiç olmazsa teke tek çıkın da bir güreş gibi olsun, boks gibi olsun."

Hele hele bir müftünün kızı vardı, o da onların arasında.

Bre kız sen ne ararsın burada?

O da pataklıyor, o da bir iki yumruk vuruyor.

İnsanlar şaşırdı mı… Ama babası, müftü de ateşli bir şeydi. Kürsüye çıktı mı etrafa bağıra çağıra, kıvılcımlar saçardı. Öyle babanın öyle evlâdı, başörtülü ama gel de anlat.

İnsanlar rayından çıktı mı gözleri görmüyor. Bir çaresini buluyorlar, bir tarafından işi uygun görüyorlar, kılıfına uyduruyorlar, "Şeriate de muvafıktır." diyorlar; ondan sonra her türlü kötülüğü yapıyorlar. Bizim fakültedekileri bir numune olarak zikrettim ki bizim fakülte İlâhiyat Fakültesi, bizde kâfir yok, bizde boş yok gibi. Bizde hepsi dolu, hepsi iyi ama gene de birbirlerini beğenmiyorlardı. O onu suçluyor, o onu suçluyordu. Kavga gürültü çıkartıyorlardı.

Olmaz.

Bak hadîs-i şerîfleri okusak, okutsak bunlar olmayacağı anlaşılıyor. Müslümanın, müslümanın kanını dökmemesi lazım.

"Hocam, -geliyor şimdi bana- yolda, koridorda gelip bana omuz vuruyorlar."

Niye vuruyor?

Kavga çıksın diye.

Koridor geniş ama geliyor çocuğa bir omuz vuruyor.

Ne yapalım?

Sabredin.

Niye?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

"Fitneyi çıkartmamak esas! Fitne çıktığı zaman fitnede, koşturandan yürüyen nispeten biraz daha iyi; yürüyenden, oturan nispeten biraz daha iyi!"

Geri duracak, fitneyi kışkırtmayacak. Sonra:

"Sana birisi gelse evinde seni öldürmeye kalksa Hz. Âdem'in hayırlı oğlu gibi ol!" diye hadîs-i şerîfte bildiriyor Peygamber Efendimiz. Gelen müslümansa ona el kaldırmak uygun olmuyor da öldürse bile uygun olmadığı için Hz. Âdem'in hayırlı oğlu gibi ol, diyor. Öldürülen oğlu gibi ol, öldüren gibi olma, diyor. Çünkü müslüman müslümana [el kaldırmaz.]

Hz. Osman Efendimiz'i bile suçladılar da Kur'an okurken şehit ettiler. İnsanların beyni dağıldı mı, aklı bozuldu mu, terazisi çatladı patladı mı yanlış işleri çok yapabiliyorlar. İşte biz bunları öğretmeliyiz. Bunca düşmanı varken İslâm'ın, İranlılar, Iraklılar birbirlerine ne kahramanca saldırıyorlar. Kahramanca sözünün arkasında parantez, parantezin içinde üç tane nida işareti, beş tane soru işareti... Nasıl saldırıyorlar birbirlerine. Sanki başka hiç bir düşman yok. Hiç sanki memleketlerine kasteden başka insan yokmuş gibi… Allah akıl fikir versin.

Müslümanın müslümana kanı, malı, canı, ırzı, namusu, haysiyeti haramdır. Dokunamaz. Müslüman müslümana zarar veremez. Vermemesi lazım, kan dökmemesi lazım. Biz ıslah edici olalım. Kan dökücü olmayalım. Herhangi bir şekilde birbirimizin kanını dökmeye fetva vermeyelim. Bunca kâfir varken müslüman müslümana düşüp de elâlemi kendisine güldürmesin. Allah'ın gazabına uğramasınlar. Kan dökmemeye dikkat edeceğiz.

Ve lâ yeri'ûne an kabîhin. "Kötü şeyden çekinmiyorlar, vera' duygusu taşımıyorlar, kötü şeyden vazgeçmiyorlar!"

Kötü olan her şeyden uzak duralım. İyi olan her şeyi isteyelim, yapalım. Hareketlerimizin de güzellerini geliştirelim. Güzel hareket yapalım, çirkin hareket yapmayalım. Güzel huylarımız olsun, devam etsin; kötü huyları tasfiye edelim. Güzel söz söylemeye alışalım. Çirkin söz söylemekten geri duralım. İyilik yapmaya alışalım. Kötülük yapmaktan geri duralım. Her şeyimizi güzelleştirme çalışmamız olsun kendi içimizde. "Allah güzeldir, güzelliği sever." buyurduğu için böyle yapalım.

İn tâbe'tehüm ve erbûke. "Eğer sen onlara tâbi olursan sana ihanet ederler, aldatırlar."

Olmadık yere tâbi olmayalım biz de. Gözümüzü açalım, uyulmayacak insana tâbi olmayalım. Bir, bizi aldatacak sahtekâra tâbi olmayalım; ikincisi, bize tâbi olanları aldatmayalım. Bize bağlananların ümitlerini boşa çıkartmayalım.

Ve ini'ntementehüm hânûke. "Sen onlara bir şey emanet verirsen, emanete hıyanet ederler." diyor.

Emanete hıyanetlik etmek münafıklık sıfatıdır. Dürüst olalım. Kimsenin malına el uzatmayalım. Emanetini hiç çarçur etmeyelim.

Sabiyyuhüm ârimün. "Çocukları şımarıktır."

Çocuklarımızı terbiyeli yetiştirelim. Evet, seversin ama onu terbiyeli yetiştirmek sevginin daha önemli gereğidir. Şımarık oldu mu Allah sevmez. Âhireti mahvolur. Çocuğumuzu terbiyeli yetiştirirsek hayatta daha büyük fayda sağlar. Onun için çocuğumuzun terbiyesine dikkat edelim. "Dokunma ona, karışma!" Babasına bile karıştırtmıyor zamane insanı. Çocuğunun terbiyesine babasını karıştırtmıyor. "Baba, sen karışma. O çocuk benim!" diyor şimdi zamane anne ve babaları. Babası birazcık nasihat edecek olsa karşı çıkıyor. "Karışma, çocuğun terbiyesi bozulur, sistemi bozulur. Sen müdahale etme!" diyor. Anneler babaların da cesareti kırılıyor bu durumda. Gençler, delikanlılar arsızdır. Bu zamanda gençlerin çok iyileri var, camileri dolduruyor, elhamdülillah, bunca kardeşimiz, ekseriyeti genç. Onların karşısında bu iş vardır demek zor ama camiin dışında da bir hayli de rambo, samba rumba gençliği de var. Böyle acayip gençlik de var. Aklı fikri köşe başlarında zincir çevirmek, daha başka şeyler olan kimseler var.

Gençlerimiz bilsinler ki gençlikte yapılan ibadetin kıymeti çok fazladır. Onun ecri, sevabı çok fazladır. Onun için gençlikte doğru yola girmeye gayret etsinler. Ve genç arkadaşlarını İslâmî çalışmalara çekme hususunda çalışsınlar, öteki kardeşler. Ben misaller biliyorum. Mesela bir camiin genç imamı o mahalledeki bütün gençleri ısındırmış camiye. Beraberce, topluca camiye gelip namaz falan kılıyorlarmış. Aferin. İmam genç, imamların yaşlısı makbul, çünkü tecrübeli olacak, kıvamını bulmuş olacak ama aşk olsun bu genç imam kardeşimize ki mahalledeki bütün futbolcu gençliği şunu bunu evirmiş çevirmiş, namazsız niyazsız çoluk çocuğu toparlamış; hepsini camiye gelen, şuurlu müslüman hâline getirmiş. Öyle çalışmalıyız, gençlerimiz müslüman olmalı. Önemli, kendileri için önemli.

Ve şeyhuhüm lâ ye'murü bi'l-ma'rûfin ve lâ yenhâ an münkerin. "Yaşlıları emr-i mâruf, nehy-imünker yapmayacaklarmış o devirde."

O halde yaşlılarımız, bizim yaşlılarımız; lütfen biraz emr-i mâruf, nehy-i münkerci olsunlar, yanlış olan şeyleri söylesinler. Ama tatlı tatlı söylesinler.

"Evlâdım bunu böyle yapma, bu bizim örfümüzde, töremizde yok. Bak sen aslansın, ağasın, paşasın…"

Nasıl diyecekse desin. Kıyıda kalmasınlar, çekilmesinler; bizim sözümüzü dinleyen yok, artık biz cemiyetten atılmış, itilmiş, kenara çekilmiş insanlarız, demesinler. Kendi bilgilerini, görgülerini tecrübelerini, kendi evlâtlarına yakınlarına, gençliğe, mahalleye şey yapsınlar.

Eskiden mahallenin eli bastonlu, camiye gelip giden hacı amcaları, hoca dedeleri, genç yaşlı cemaat mahallede, alimallah, epeyce müessirlermiş; kimse karşılarına çıkamazlarmış. Yaşlılar büyük hürmet görürmüş ve dedikleri olurmuş. Şimdi yaşlılar sahayı terk ediyorlar. Olmaz. Yaşlılar yerlerinde sağlam dursunlar ve kendi bildikleri doğru şeyleri gençlere öğretmek hususunda gayretli olsunlar. Çünkü emr-i bil mâruf yapmamak nehy-i münker yapmamak iyi değil!

Ben hatırlıyorum. Amerika'nın meşhur, Kore'de falan madalyalar kazanmış olan bir generali vardı. Bütün madalyalarını, şunlarını bunlarını takmış takıştırmış eline bastonu almış bütün madalyaları, yürümüş gitmiş gitmiş bulunduğu şehirde mason binasının, mason mâbedinin camlarını, çerçevelerini şangur şungur indirmiş.

Siz dine karşısınız, diye indirmiş. Kimse de öyle bir savaşa girmiş çıkmış meşhur bir general olduğundan dolayı bir şey dememiş. Yaşlı olduğu halde protesto ediyor. Yapması gereken şeyi söylüyor. "Niye dinsizsiniz?" diye kendi [düşüncesine] göre.

Einstein'i duydum. Adam şöyle alim böyle alim... Yahudi asıllı. Yahudilere yardım için kapı kapı, firma firma dolaşmış, yardım toplamış, iane toplamış. Aktif! Biz deriz ki hani böyle üç gün yemek yemeyi unutmuş, boyuna izafiyet teorisini şey yapacağım filan diye çalışarak deneylerle … Adam bak nasıl dinine hizmet etmek için dolaşıyor. Kendi nüfuzunu kullanıyor. Onun için yaşlılar lütfen, lütfen görev başına; lütfen emr-i mâruf, nehy-i münker yapsınlar.

es-Sünnetü fîhim bid'atün. "Sünnet onların arasında bid'attir. Ve bid'at onların arasında sünnettir!"

İş tersine dönmüştür; yapılmaması gereken şeyler yapılıyor, yapılması gereken şeyler yapılmıyor.

O zaman biz Peygamber Efendimiz'in sünnetine sarılalım sımsıkı, bid'atlerden uzak duralım. Bizim yolumuzun ana hedefi budur. Zaten camimizde [Mehmed Zahid] Hocamız'dan, Hocamız'ın hocasından beri yaptığımız; hadis kitapları okumak suretiyle sünnete sarılmaktır. Her şeyimizi Peygamber Efendimiz'in tavsiyesine uygun yapmak için hadis kitapları okuyoruz, onu teşvik ediyoruz ve dersimizin başında da bunu söylüyoruz.

"Aman sünnet-i seniyyeye sarılın, bid'atlere kapılmayın. Bid'atler dalâlettir, sapıklıktır. Sapıklık da insanı cehenneme götürür. Hem kendisi cehenneme gidecek hem de işleyeni cehenneme götürecek!.." diye.

Sözümüze öyle başlıyoruz, başlarken o Arapça sözlerin mânası odur.

O bakımdan hepiniz hadis kitabı okuyun.

Dışarıda bir kardeşimiz dedi ki;

"Hocam, ben yeni tesbih vazifesi aldım üzerime, ne tavsiye edersiniz?"

Dedim ki;

"Riyâzü's-sâlihîn kitabının üç cildini oku, öyle gel!"

Hadis kitabını. Üç cilt, okumamışlarsa ilk önce bir okuyun gelin bakalım. Peygamber Efendimiz'in hadislerini bir görün, onun hayata bakış tarzı nedir, bir anlayın; onun yaşayış tarzını, edebini ahlâkını şöyle bir görün ve onu tatbik etmeye girişin. Okuduğunuz hadîs-i şerîfi de tatbik edin.

Sonra demek ki sünnette sarılacağız, bid'atten uzak duracağız.

Ve zû'l-emri minhüm gâvin. "Sahibi, işin başında olan kimseler sapıktır ve tuğyan etmiş, bozuk kimsedir!" diyor.

Bunun da halli mümkündür, elinizdedir, elimizdedir. Çünkü saltanat usûlü değildir yönetim; seçimledir. İyi insanları seçerseniz. En hâlis kimseleri seçerseniz. Onlar da Allah'ın, Peygamber'in yolunda yürüyüp onları işlerler. Bu mesele de hallolabilir.

Eğer bunlar yapılmazsa, o öteki kötü durum olursa o zaman Allah şerlileri musallat edermiş. İyiler dua etse de kabul olmazmış. Bu duruma düşmemeye hepiniz, hepimiz canla başla çalışıp gayret edelim.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi dünya ve âhiretin hayırlarına erdirsin, dünya ve âhiretin şerlerinden korusun. Dine en güzel tarzda hizmet edip en büyük sevapları almayı cümlenize, cümlemize nasip eylesin.

Fâtihâ-yı Şerîfe mea'l-Besmele!

Sayfa Başı