M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İnnâ Lillâhi ve İnnâ İleyhi Râciûn

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!..

Her türlü dünyevî, uhrevî hayırlara ermenizi Cenâb-ı Hak'tan dilerim. Allah iki cihanda cümlenizi bahtiyar eylesin. Bu günkü sohbetime "Biz ve ülkemizdeki, ülkemizin dışındaki kardeşlerimizin her yönden müşkillerini halleylesin... Dertlerine devalar ihsan eylesin, muratlarını bahşeylesin... İki cihanda bahtiyar eylesin..." diye temenni ederek başlamak istiyorum.

Birinci hadîs-i şerîf, İbn Hibbân'dan alınmış, Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh ve kerremallahu vecheh tarafından rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:

Mâ mini'mriin müslimin yeû'dü müslimen illebteasellâhu seb'îne elfe melekin yüsallûne aleyhi fî eyyi sââti'n-nehâri kâne, hattâ yümsiye ve eyyi sââti'l-leyli kâne, hattâ yusbiha. Sadaka resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Bu hadîs-i şerîf, hasta ziyaret etmek ne kadar sevaplı, faziletli, kârlı, manevî bakımdan ne kadar iyi bir şey; onu gösteren bir hadîs-i şerîf.

Her zaman söylüyoruz;

"Hastalarımızı unutmayalım, ihmal etmeyelim, gönüllerini hoş edelim. İlaçtan daha fazla sevgi, ilgi hastaya iyi gelir, ona fayda verir. Bir an evvel sıhhatine kavuşmasına ilaç kadar, doktor kadar yararlıdır, faydalıdır."

Cuma günü hasta ziyaret etmek de özellikle sevap. Onun için, cuma günü sohbeti dinledikten sonra, cuma namazı kılınacak, Allah kabul eylesin... Allah nice cumalara sağlık afiyetle eriştirsin... Mü'minlerin bayramıdır, her hafta gelen bir bayramdır, çok kıymetli bir gündür cuma günü. Cuma namazı da çok, çok, çok önemli bir namazdır. Üç cumayı mazeretsiz kaçıranın kalbi, gönlü mühürlenir, kapatılır. Gönlü çalışmayan taş gibi bir insan olmak çok kötü bir şey, temenni edilen bir şey değil; Allah göstermesin, Allah etmesin...

Cuma günü güzel yapılacak işleri her zaman sıralıyoruz; gusül abdesti alması, tertemiz yıkanması, temiz elbiseleri giyinmesi, camiye erken gitmesi tavsiye edilen bir şey... Kehf sûresi'ni okumak tavsiye edilen bir şey... Bunlar bir haftalık, on günlük günahların affına sebep olan güzel ibadetler.

Sonra, cuma günü hasta ziyaret etmek çok sevap... Kabir ziyareti çok sevap... Cuma gününde sadaka, hayır vermek, son derece faydalı ve sevap... Bunları yapmak her zaman hatırlatılıyor, karşımıza hadîs-i şerîfler çıkıyor.

Bu hadîs-i şerîf de onlardan birisi. Hem de Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş. Her zaman söylediğim gibi, ben bunlara ayrıca önem veriyorum. Bunlar karşıma geldiği zaman Hz. Ali'yi seven kardeşlerimiz de bunları can kulağıyla dinlerler ve uygularlar diye seviniyorum.

Mâ mini'mriin müslimin. "Hiçbir müslüman kul yoktur ki," Ye'ûdü müslimen. "Bir müslüman kulu ziyaret etsin de," İllebteasellâhu. "Allah vazifelendirmesin, göndermesin". Seb'îne elfe melekin "yetmiş bin melek göndermesin. Mümkün değil, gönderecek muhakkak..." Yusallûne aleyhi. "Bu melekler, ona dua eder." Fî eyyi sââti'n-nehâri kân, hattâ yümsiye. "Günün hangi saatinde ziyaret etmişse, akşamlayıncaya kadar bu melekler ona dua eder; veeyyi sââti'l-leyli kâne hattâ yusbiha. "Gece ziyaret etmişse, gecenin hangi saatinde ziyaret etmişse sabah oluncaya kadar bu melekler ona dua eder dururlar." Bu hastayı ziyaret eden kişiye, yetmiş bin melek dua eder durur.

Mâ olumsuzluk edatı, illâ ile cümle olumlu oluyor, daha dikkat çekici oluyor. "Hiçbir müslüman kul yoktur ki, bir müslüman hasta kardeşini ziyaret etsin, böyle olmasın, mümkün değil; ille böyle olur." mânasına. İlle'yi dikkat ederseniz zaten biz Arapçadan almışız, kuvvetlendirmek için kullanıyoruz. "Bir müslüman kul, bir müslüman kulu ziyaret eder; ille Allah yetmiş bin melek vazifelendirir. Ona şöyle şöyle dua eder melekler..." Ötekiler de meleklerin sıfatları, meleklerin hallerini anlatan cümlecikler.

İmruun. Arapça bir kelime, "kişi" demek. Müennesi imreetün, bu da "kadın" demek. Bu imruun kelimesi ilginç bir kelime... Arapçada cümledeki yerine göre, kelimelerin son harekesi üstün, esre, ötre oluyor. Bu, sondan önceki harfi de değişen bir kelime; eğer ötre olacaksa sonu imruun oluyor. Eğer üstün olacaksa imreen oluyor. "Re" de son harekeye uyum sağlıyor. Esre olacaksa imriin oluyor. Başındaki elif de geçilen elif. "Bismillâhirrahmânirrahîm" derken "bi-ismillâhi" demiyoruz da "bismillâhi" diyoruz; ismin i'sini geçiyoruz, elifini geçiyoruz. Bu da geçilen bir kelime, o bakımdan ilginç bir kelime.

Biraz da bunlar Arapça izahatı, açıklaması oldu ama Mâ minimriin müslimin okunacak. Doğru, fasih okunuşu böyle.

"Bir hasta müslüman arkadaşını ziyaret eden hiçbir müslüman kul yoktur ki…"

İllebteasellâhu seb'îne elfe melekin. "İlle de Allah muhakkak ba'seder, ona yetmiş bin melek gönderir."

İbtease, bease'nin iftihal babına naklolmuş bir şekli. Bease, vazifeli olarak göndermek demek. Mesela, Peygamber Efendimiz'in gönderilmesi bi'setün-nebî diye adlandırılıyor. İbtease vazifeli olarak göndermek mânasına geliyor. Hasta ziyaret eden müslümana Allah, yetmiş bin melek gönderir.

Bu yetmiş bin meleğin ötekisi hal cümlesi veya sıla cümlesi

Yetmiş bin melek nasıl?

Yusallûne aleyhi. "Ona, bu hasta ziyaret eden müslümana dua eden yetmiş bin melek..."

Fî eyyi sââti'n-nehâri kân, hattâ yümsiye. "Gündüzün hangi saatinde o hasta kardeşini ziyaret etmişse bu yetmiş bin meleği Allah ona gönderir, vazifelendirir; akşama kadar bu ziyaret etmiş olan kimseye o melekler dua eder."

Ne güzel! Yetmiş bin meleğin duasını kazanmak... Yetmiş bin melek etrafında akşama kadar dua ediyor.

Gece ziyaret etmişse -gerçi şimdi hastaneler gece ziyaret edilmiyor ama... Hastalar da her zaman hastanede olmuyor, bazen evinde hasta oluyor- Meselâ, adam işinden döndükten sonra yatsı namazını kıldı, hasta arkadaşını evine ziyarete gitti;

"Nasılsınız? Geçmiş olsun! Durum nasıl, iyileşiyor musunuz? Bir hizmet var mı? vs…" O ziyaretinden dolayı, yetmiş bin melek sabaha kadar ona dua eder.

Demek ki, hastalara karşı dinimiz, Peygamber Efendimiz bize bazı görevler tavsiye buyuruyor. Hastaları ziyaret etmek, İslâm'da dinî vazifeler arasında önemli, sevaplı, kıymetli, kaçırılmayacak bir iş.

Onun için artık cuma günleri de olur, cuma günü insanın işi olursa, cumartesi olur, pazar olur, haftanın herhangi bir günü olur... Ama cuma günü özellikle hasta ziyareti, kabir ziyareti, cuma namazı kılmak, sadaka vermek, cenaze namazı kılmak, cenaze teşyî etmek; bu işleri yapana çok cennet vaat edildiğine dair hadîs-i şerîfler de var.

Düşünün, hastalardan kimler varsa onları ziyaret etmeye niyet edin, gayret edin, ziyaret edin; Allahu Teâlâ hazretleri hem sizi mükâfatlandırsın, hem de onu mükafatlandırsın.

Hasta, ziyaret edene dua etti mi, hastanın duası da makbuldür. Hasta önemli bir kişi. Hastanın mükâfatları çoktur. Allah onu hasta ediyor, bir elem veriyor, üzücü bir durum var ortada ama mükâfatı da çok... O bir imtihan.

İslâm'da insan imtihanlar oluyor, biliyoruz hayat bir imtihandır. Hasta da imtihan olarak, kendisine, sağlığına aykırı bir durum gelmiş. Üzücü bir durum ama o üzücü durumun karşısında, "Bu Allah'tan geldi." diye sabredince, mükâfatı da çok oluyor.

Hastanın bir özelliği de, duasının makbul olmasıdır. Duası müstecâbdır, makbuldür. Binâenaleyh insan hastayı ziyaret etmeli, kendisine de dua ettirtmeli, "Allah razı olsun!" dedirtmeli. Siyasetini ona göre ayarlamalı; çiçek olur, yiyecek olur, içecek olur, hastaya hediye vermeli…

"Kendi elimle şunu yaptım, buyurun afiyet olsun, yiyin. Kendi elimle şu meyvaların suyunu sıktım, canınız çeker, buyurun için…" Böyle duasını almaya çalışalım.

İkinci hadîs-i şerîf... Bu akşam okumayı düşündüğüm hadîs-i şerîflerden ikincisi, Dâre Kutnî'de, İbn Asâkir'den almışlar. Zührî'den mürsel olarak geliyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuş:

Mâ mini'mriin müslimin tusîbühû müsîbetün tuhzinühû, feyürecciu illâ kâlellâhu azze ve celle limelâiketihî: "Evca'tü kalbe abdî fesabera vahtesebe, ic'alû sevâbehû minhe'l-cennete" ve mâ zekera musîbetehû feraccea allah illâ ceddedallâhu ecrehâ.

Sadaka rasûlullâh, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.

Bu da yine dikkat etmemiz gereken bir şeyi bize öğretiyor:

Mâ mini'mriin müslimin. "Hiçbir müslüman kuldan birisi yoktur ki," tusîbühû müsîbetün. "Ona bir musibet isabet etmiş olsun..."

Nasıl bir musibet?

Tuhzinühû. "Onu mahzun eden, hüzne garkeden, üzen, elem veren bir musibet kendisine isabet etsin de…" Feyürecciu. "O da, İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn desin. Öyle dedi mi musibete uğrayan bir kul;" illâ kâlellâhu azze ve celle. "Aziz ve celîl olan, son derece izzet ve celâl sahibi olan Allahu Teâlâ hazretleri muhakkak şöyle buyurur;" Limelâiketihî. "Meleklerine emreder, buyurur ki:" Zaten buyurmak da, Türkçe emretmek demek Türkçesi "buyurmak", Arapçası "emretmek" Farsçası "fermûden" buyruk mânasına ferman da oradan geliyor.

"Meleklerine der ki Allahu Teâlâ hazretleri:" Evca'tü kalbe abdî. "Ben kulumun gönlünü acıya garkettim, üzdüm. Kalbi, gönlü bu musibetten dolayı çok mahzun oldu, acı çekti." Fesabera. "O da sabretti."

Musibetler, hayattaki insanın başına gelen olaylar, Allah'ın takdiriyle oluyor. Hayatın cilvesi, kaderin cilvesi diyoruz. Daha doğrusu kaderin, imtihanın bir şekli bu... Cenâb-ı Hak bizi dünyada imtihan ediyor. İşte bu o imtihanın bir sorusu.

İnsanoğlu dünyada ya iyi olaylarla karşılaşırlar; bu Allah'ın bir nimetidir, şükretsinler!.. Ya da kötü olaylarla, musibetlerle, hastalıklarla, elemlerle, kederlerle, üzücü şeylerle karşılaşırlar; bu da Allah'ın bir imtihanıdır, buna da sabretsin!.. Şükrederse sevap kazanır, sabrederse sevap kazanır. Müslüman öyle de yapsa, böyle de yapsa, iyi davrandığı zaman her durumda sevap kazanıyor.

Tuhzinühû. "Hüzün veriyor, bu musibet üzüyor." Onun için Allahu Teâlâ hazretleri diyor ki:

"Kalbini acı doldurdum" Fesabera. "O sabretti", Vahtesebe. "Sevabını Allah'tan beklemek, öyle hesap etmek. 'Ben sabredeyim, Cenâb-ı Mevlâm bu musibete karşılık bana sabır verir.' dedi."

Vahtesebe, ihtisab'dan geliyor.

Ne demek?

Sevabını Allah verir diye hesap etmek, tahsis etmek, ummak, beklemek demek. Bir de, Hasbünallâhu ve ni'mel-vekîl sözünü söylemeye de ihtisab derler. Bu "Allah bana yeter, ben ona tevekkül ettim, o ne iyi vekildir." mânasına gelen bir söz. Hasbünallah sözü de, çok sevap kazandıran güzel sözlerden birisi.

Güzel sözlerden bazılarını sayalım:

Lâ ilâhe illallah. "Allah'tan başka mâbud, ilâh, tanrı yoktur; sadece o vardır." Ötekilerin hepsi batıldır, boştur, yalandır, yanlıştır, sapıktır, Allah'ın sevmediği şeylerdir.

Sonra, Allahu ekber. "Allah her şeyden büyüktür, en büyük Allah'tır." Bu en büyük sözünü, şarkıcılar için, sporcular için, şampiyonlar için, filancalar için çok kullanıyorlar. "En büyük falanca, en büyük filanca..." Artık halkımız arasında yeni yeni âdetler çıkıyor. Tabii dikkat etmek lazım! En büyük Allah'tır, Allahu ekber…

Sonra, Sübhânallâh. "Her türlü noksandan Cenâb-ı Hak münezzehtir, her türlü kemâlatın sahibidir. Her türlü kemâl sıfatıyla muttasıftır. Her şeyi mükemmeldir. Her şeyi en güzeldir. Şaşılacak, hayran olunacak kadar her şeyi güzel!" demektir.

Sonra, Elhamdülillah "Hamd ü senâlar, övgüler Allah'a olsun, çok şükür Allah'a..." Bu, nimet karşısında da olur, nimet olmadan da olur. Çünkü nimet gönderse de, göndermese de Cenâb-ı Hak övgülere en layıktır. Bütün övgüler zaten ona gider. Neyi övsek, o övgü onu yaratan Allah'a gider. Şu gölün rengi ne güzel; Cenâb-ı Hak yarattı... Şu gülün kokusu ne güzel; Cenâb-ı Hak yarattı... Şu manzara ne güzel; Cenâb-ı Hak yarattı... Şu çocuk ne akıllı; Cenâb-ı Hak yarattı... Şu elma ne tatlı; Cenâb-ı Hak yarattı... Bütün övgüler Allah'a gider.

İşte bunlar gibi güzel sözlerden birisi de, Peygamber Efendimiz'e salât ü selâm getirmektir. Cuma günü salât ü selâm getirmek de çok sevap... Onu da Hocamız rahmetullahi aleyh bana tavsiye buyurmuştu:

Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sellem.

"Bu salât ü selâmı cuma günü bin defa söyle!" diye söylemişti. Salât ü selâm da güzel bir sözdür.

Hasbünallahu ve ni'me'l-vekîl demek de güzel bir sözdür.

O ne demek?

"Allah bana yeter. Ben Allah'a dayandım mı, güvendim mi, dünyanın orduları gelse, süper güçleri gelse, Allah beni korur, bir zarar veremezler. Onlar mahvolur; ben, acizliğimle, hiçliğimle, biçareliğimle kurtulurum. Allah bana yeter, ona tevekkül ettim, o ne iyi vekildir." demek.

Güzel sözlerden birisi de nedir:

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.

"Biz Allah'ın yaratıklarıyız, kullarıyız. Bizi yaratan, rızkımızı veren O... İmtihan eden, mukadderatımızı yazan, daim buyuran O... Biz O'nun kuluyuz, elbette nasıl isterse öyle yapacak.

Ve innâ ileyhi râciun. Biz ona rücû edeceğiz, döneceğiz. Varacağımız yer Cenâb-ı Hakk'ın dergâh-ı izzeti... Ona varacağız, en sonunda ona kavuşacağız." mânasına, bu da güzel bir söz.

Musibetler karşısında mü'min böyle söyler;

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn.

Âyet-i kerîmede de böyle tavsiye ediliyor:

[Ellezîne] izâ esâbethüm musîbetün kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. diye ayetten size bir tavsiye. Binâenaleyh, bu güzel söz de kıymetli, sevaplı sözlerden biri. Bunu söylemeye terci' derler, sonu ayın ile rücû' kelimesinden geliyor. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn dendiği için…

"Kulumun ben kalbini acı doldurdum, üzecek bir şeyle karşılaştırdım. O da sabretti sevabını benden bekledi."

İc'alû sevâbehû minhe'l-cennete. "Onun sevabını, bu musibetten dolayı, mukabilinde alacağı sevabı cennet yapın! O kul, cennete girsin!"

Ve mâ zekera musîbetehû.

Bu olaylar geçti, hastalık bitti, musibet gitti, kul huzura erdi, rahata erdi, güzel günler geldi. O zaman arada hatırlıyor, "Bir zamanlar neler çekmiştim, şöyle şöyle olmuştu da, şu olaylar başıma gelmişti de... Elhamdülillah şimdi onlar ne kadar geride kaldı, kurtulduk.

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn." diyor.

"Böyle musibetleri hatırlayıp da tekrar bu sözü söyledi mi;" İllâ ceddedallâhu ecrehâ. "Allah ona, İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn demesinin sevabını yeniden verir."

Çünkü sözü yeniden söyledi, Allah da sevabını yeniler.

Bu sözü öğrenin, söyleyin! Ama en güzeli, anlamını bilerek, ne kadar derin olduğunu düşünerek; Cenâb-ı Hakk'ı sevmenin ve onun kaderine razı olmanın -Kadere razı olma makamı, rıza makamıdır. Tasavvufta rıza makamı en yüksek makamlardandır. Cenâb-ı Mevlâ neylerse razı olmak, neylerse güzel eyler demek- İşte onun mânasını bilerek bu kelimeyi yazın, bilmeyenler öğrensin! Bunun âyetle, hadisle tavsiye edilmiş olduğunu, bu hadîs-i şerîfte görmüş oldular. Allahu Teâlâ hazretlerinin böyle sabreden, musibeti tahammülle, sabırla, Allah'a sevgisi, bağlılığı eksilmeden azalmadan geçiştirebilen, kazanan kullara cenneti vereceğini, hadîs-i şerîften öğrenmiş oluyoruz.

Dünya hayatında hepimizin başına acı şeyler de gelir. Ölçecek olursak, umumiyetle hayatımız, günlerimiz, saatlerimiz, zamanımızın büyük çoğunluğu nimetlerle geçiyor. Nefes almamız nimettir; ağrısız, sızısız olmamız nimettir; karnımızın tok, sırtımızın pek olması nimettir vs... Dünyada bir sürü elem çeken insan var, onlara bakıp ben öyle değilim elhamdülillah... Bu bir nimet... Umumiyetle nimetle geçer.

Fakat arada bir böyle nimet yerine musibet olursa, insanlar hemen feryâd u figâna başlayıp isyana geçerlerse, ileri geri konuşmaya, tahammülsüzlük göstermeye, edepsizlik etmeye başlarlarsa çok ayıp olur. O kadar nimetler varken, yerken hiçbir şey demiyorsunuz. Azıcık bir imtihan oldu, birazcık şu geldi, hemen altüst oldun, kaybettin. Öyle olmamalı!..

Müslüman sabırlı olmalı, mütehammil olmalı. Musibetin karşısında innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. demeli! Mânasını da bilerek, anlayarak, severek böyle yapmalı! Bu en güzel ilaçlardan birisi...

Şimdi ben dikkat ediyorum, burada kardeşlerimize tavsiye ediyoruz, teşvik ediyoruz; "Aman sabah namazına gelin! Çoluk çocuğunuz da gelsin!" diyoruz. Çoluk çocukları geliyorlar, ama uykulu... Sabahın erken saatinde uykuyu bölüp geliyorlar, gözleri baygın... Namaz bittikten sonra, biz biraz da konuşacağız derken, onlar kenarda gözlerini kapatıyorlar. Ama yine ben, "Getirmeye devam edin!" diye teşvik ediyorum. Bir de çocuklarınıza sabrı öğretin, alıştırın! "Bakın çocuklar, bu uykusuzluk ama sabredeceksiniz, bunun sevabı var, sabrı öğrenin!" deyin. Sabrın bir çeşidi de bu işte uykusuzluğa tahammül, uykuyu bölebilmek, camiye gelebilmek.

Kimisi yapamıyor bunu, sıcacık yatağından ayrılamıyor; sevapları kaçırıyor. Yapan sevapları kazanıyor. Hayatta böyle birtakım fedakârlıkları yapmayı, nefsin istemediği bir takım şeyleri, istemese de iyi şeyleri yapmayı öğrenmemiz lazım! Bu da sabrı öğrenmekle mümkün olur.

Onun için, çoluk çocuğumuza tatlılıkla sabrı öğretmeliyiz. Biz camide çocuklar namaz kıldıktan sonra açıyoruz torbayı... Onların hoşuna giden çikolatalardan, şekerlerden, saplı şekerlerden getirdiğimiz şeyleri dağıtıyoruz. Ağızlarına alıp sapından tutup onu yemeyi çok seviyorlar.

Bazen bakıyorum, bizim camide çocukların sayısı büyüklerden fazla... Onlar üçte iki ileri gitmişler, severek geliyorlar. Bir de uslu uslu da namaz kılıyorlar. Çocuklar umumiyetle güler, sağına soluna bakar. Onlara da, "Böyle yapılmaz!" diye öğretiyoruz, dinliyorlar. Tatlılıkla, kızarak, döverek, korkutarak, tehdit ederek değil de, sevdirerek, isteterek...

İstetmek için de biraz fedakârlık yapmak lazım. Siyaset kullanmak lazım! Çocuğu terbiye siyaseti... Çocuğu isyan ettirmeden, Allah'ın emirlerini yapacak hale getirme siyaseti, eğitim siyaseti... Bunları babaların, annelerin, öğrenmesi ve yapması lazım!..

Üçüncü hadîs-i şerîf…

Bu sonuncu hadîs-i şerîf Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Beyhakî, Taberânî, Buhârî'nin Tarih'inde ve İbn Ebi'd-Dünyâ'nın eserinde Câbir radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Kaynaklar çok. Zaten Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud ve Buhârî sözleri çok kıymetli, değerlendirmeleri çok önemli olan hadis alimleri. Kitaplarına aldılar mı, aldıkları rivayet kuvvet kazanıyor.

Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

Mâ mini'mriin yahzülümreen müslimen fî mevtınin yüntakasu fîhi min ırdıhî ve yüntehekü fîhi min hurmetihî, illâ hazelehullâhu fî mevtınin yuhibbu fîhi nusratehû. Ve mâ min ehadin yansuru müslimen fî mevtınin yüntakasu fîhi min ırdıhî ve yüntehekü fîhi min hurmetihî illâ nasarahullâhu fî mevtınin yuhibbu fîhi nusratehû. buyuruyor Efendimiz.

Ben Arapça metinlerini de okuyorum ve din kitaplarımızda da bir hadis, bir ayet okunduğu zaman, Arapçasının da konulmasını daima temenni ediyorum. Sadece meal verenlere rica ederim ki, kitap yazanlar, müellif kardeşlerimiz, yazar kardeşlerimiz, aslını koysunlar! Çünkü onun tercümesi belki hatalı olabilir. Akıl akıldan üstündür, bilgi bilgiden üstündür, alim alimden üstündür. Aslını gösterirse "Kaynağı budur, ben bunu böyle tercüme ettim." demiş olur. Biz de, "Bak, şu kelimeyi yanlış anlamış, yanlış tercüme etmiş. O öyle değil, bu kelimenin aslı budur." diyebiliriz.

O bakımdan vaazımda Arapça kelimeleri okuyorum, hem de mübarek Peygamber Efendimiz'in ağzından çıkmış olan kelimeleri tekrar etmiş oluyoruz. Biraz da Arapça bilgileri veriyoruz. Keşke ilerde inşaallah, tatlı bir şekilde, yormadan, üzmeden, kolayca herkes anlayacak şekilde, ayetlerden hadislerden numuneler, örnekler vererek, Arapçaya mahsus dersler de yaparız.

Böyle okumamız iyi oluyor bence, tabii sevaplı da oluyor. Aslını göstermek bakımından da güzel ve sağlam oluyor.

Şimdi metnini okuduk. Arapça bilenler dinlerken anladı. Bilmeyenlere şimdi açıklayalım; bilenler de kaçırdıkları yerleri tekrar hatırlamış olurlar…

Mâ mini'mriin. "Hiçbir kişi yoktur ki," Yahzülümreen müslimen. "Bir müslüman kardeşi yardımsız bırakıyor." Arapçada hâzele-yahzülü; "Yardım edilecek yerde, bir kimseye yardım etmemek; ortada cascavlak, yardımsız bırakıvermek" mânasına bir fiil…

"Hiçbir kişi yoktur ki bir müslümanı yardımsız bırakıyor."

Nerede?

Fî mevtınin. "Öyle bir yerde ki," Yüntakasu fîhi min ırdıhî. "Onun haysiyetinden, şerefinden bir şeyler alınıp azaltılmaya çalışılıyor. Haysiyetine, onuruna, ırzına, şerefine sataşma oluyor. Müslümanı orda yardımsız bırakıyor."

Ve yüntehekü fîhi min hurmetihî. "Kendisine hürmet edilmesi gerektiği halde, hürmeti ihlal ediliyor, halel ediliyor, kastediliyor, hürmeti payimal ediliyor, ayaklar altına alınıyor..." Burada, böyle bir durumda ona yardım etmiyor.

"Böyle yardım etmeyen hiçbir müslüman kişi yoktur ki…" İllâ hazelehullah. "Allah da onu yardımsız bırakır."

Nerede?

Fî mevtınin yuhibbu fîhi nusratehû. "Allah'ın yardımını çok istediği, beklediği, yalvarıp yakardığı bir zamanda, Allah da onu yardımsız bırakır."

Neden?

Ceza olarak...

Neyin cezası?

Bir müslümanın ırzına, hürmetine, haysiyetine, şerefine tecavüz olduğu, taş atıldığı, sataşıldığı zaman, o ona yardım etmedi diye. Bu sataşma sözle de olur, fiilen de olur.

Müslüman müslümana yardım edecek, yardımsız bırakmayacak. Müslüman müslümanın kardeşidir. Lâ yahzülühû. "Onu yardımsız bırakmaz; her zaman yardımına koşar."

İslâm terbiyesi bu... Kardeşinin yardımına koşacak.

Demek ki, Allah da ona Allah'ın yardımını candan istediği, temenni ettiği, dua edip durduğu, sıkıştığı zamanda yardım etmez.

Neden?

"Sen kardeşine yardım edilecek yerde, yardım etmedin!" diye.

Ve mâ min ehadin. "Hiçbir kişi de yoktur ki," Yensuru müslimen. "Bir müslümana yardım ediyor." Fî mevtınin. "Bir yerde, bir zamanda ki," Yüntakasu fîhi min ırdıhî ve yüntehekü fîhi min hurmetihî. "Haysiyetinden bir şeyler koparılıp alınmak, şerefi azaltılmak istenen yerde; hürmeti, saygınlığı ihlâl edilip tahrib edilmek istendiği yerde ona yardım ediyor." İllâ nasarahullâhu "Allah da ona muhakkak yardım eder." Fî mevtınin. "Öyle bir yerde ve zamanda ki" Yuhibbu fîhi nusratehû. "Allah'ın nusretini candan temenni edip istediği bir yerde mükafat olarak Allah ona mutlaka yardım eder."

Neden?

O bir zaman bir müslüman kardeşinin imdadına yetişmiş, onu korumuştu. Bu gıyabında da olabilir...

Gıyabında korumak nasıl olur?

Senin bulunduğun yerde birisine sayıp dökerler, sövüp sayarlar, kötülerler. Sen de dersin ki, "Hayır, o iyi insandır, böyle yapmayın, susun bakayım; gıybet oluyor, günah oluyor!" Bu gıyabında korumak.

Yahut fiili bir durumda adama saldırmışlardır. O saldırı sırasında onun yanında yer alırsın, savunursun, korursun...

Hani bizim millî terbiyemizde dedelerimiz ne yaparlarmış?

Zayıfa, mazluma yardım ederlermiş rahmetullâhi aleyhim ecmaîn, nur içinde yatsınlar, Allah hepsinden razı olsun... Çok güzel âdetleri varmış. O âdetlerin de kökeni -görüyorsunuz, hadisleri okudukça benim anladığım gibi siz de anlıyorsunuz- İslâm'dan geliyor.

Bizim millî örfümüz, âdetimiz diye övündüğümüz; misafirperverliğimiz, fakir bile olsak temizliğimiz, abamızda kırk tane yama olsa bile tertemiz oluşumuz, komşuya yardım etmemiz, ikram etmemiz, yolcuyu misafir etmemiz; hepsi sayılamayacak kadar güzel millî hasletlerimiz hep İslâm'dan geliyor.

Bunlar bizim millî hasletlerimiz diyoruz. Başka milletlerde bakıyoruz, böyle bir şey yok... Babası evine çağırıyor, yemek yediriyor, faturayı karşısına koyuyor, "Öde bakalım parasını!" diyor... Veyahut çocuk kalkıyor, evden gidiyor; babasını, anasını saymıyor... Veyahut babasına, anasına bakmıyor... Veyahut anne, baba çocuğuna bakmıyor... Bunlar başka milletlerin terbiyeleri; Alman terbiyesi, İngiliz terbiyesi, İtalyan, İspanyol... Ama bizim millî terbiyemiz çok güzel, beğeniliyor, herkes beğeniyor. Tarihte de övülmüş; bizi tanıyan seyyahlar, ülkemize gelen yabancı gezginler, hepsi methetmişler.

Bunlar nerden geliyor?

Dedelerimiz yedinci, sekizinci asırda müslüman olmaya başlamış; dokuzuncu, onuncu asırda kitle halinde, yüzbinlerce çadırlar halinde müslüman olmuşlar. Hem de İslâm'a girdikten sonra, İslâm'ı en iyi şekilde öğrenmek için kollarını sıvamışlar, paçalarını sıvamışlar, dini güzel öğrenme âlemine bir dalmışlar ki, en büyük âlim olmuşlar. İşte buyurun İmam Buhârî, Buhârâ Özbekistan'da. İmam Müslim, Nişâpur; İmam Serahsî, Özbekista;. Zemahşerî, şimdiki Türkmenistan'dan olan yerler vs. Hep bizim diyarlardan, dedelerimizin diyarından.

Neden?

İslâm'ı çok güzel öğrenmişler, çok güzel uygulamışlar. Anne-baba neyi yaparsa çocuklar da öyle yetişir. Çocuklar da müslüman yetişmiş, tertemiz, alnı açık, pırıl pırıl cihanın parmak ısırdığı, hayran kaldığı, alkış tuttuğu bir millet olmuş.

Neden?

İslâm'la... İslâm güzel terbiye etmiş.

Muhterem kardeşlerim!

Çok geziyorum. Ben geziyorum da, siz de durduğunuz yerden dünyayı görmüyor musunuz?

Dünya milletlerinin davranışlarını televizyonlardan görüyorsunuz, duyuyorsunuz, gazetelerden okuyorsunuz. İşte Sırplar, Romenler, Bulgarlar, İranlılar, Yunanlılar, Ruslar, İngilizler, Almanlar vs… Artık dünya haber alma bakımından biraz küçüldü. Herkes her yerden haber alıyor, davranışlarını görüyor, nasıl davrandıklarına bakıyor, millî terbiyelerine bakıyor, görüyoruz.

Nice hunhar, nice gaddar, nice zalim, nice hain, nice kalleş, nice dönek, nice namert insanlar var; ayıplıyoruz. "Bu ne biçim şey?" diyoruz. Bizim millî terbiyemiz dolayısıyla aklımıza, vicdanımıza sığmıyor ama yapıyorlar.

Neden?

Onların millî terbiyelerinde İslâm yok da onun için. Hatta İslâm'a komşu olan yerlerde güzel âdetler oluyor, İslâm'dan uzak yerlerde onlar hiç görülmüyor.

"Hocam, ben Güney Amerika'ya gittim, orda da iyi insanlar var; Kuzey Amerika'ya, Kanada'ya gittim, orada da iyi insanlar var…"

Müslümanlığın, Hristiyanlığın, Yahudiliğin kökeni aynı... Cenâb-ı Hak peygamber gönderiyor, insanlara güzel şeyleri emrediyor, öğretiyor. Musa aleyhisselam, İsa aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam, Nuh aleyhisselam öğretmiş, diğer peygamberler öğretmiş. Peygamberler Allah'ın razı olduğu güzel huyları milletlerine, vazifeli olarak gönderildikleri ümmetlere de öğretmişler. Onların öğrettiklerinden, tarihte bozulmamış yıpranmamış olarak kalabilenler olduğu için, yine bir peygamber terbiyesi, Allah'ın rızasına uygun bir davranışı onlarda da görebiliyoruz.

Onu da incelerseniz, bakıyorsunuz ki, yine bir peygamberin terbiyesi... Kaynak yine ilahî kaynak, Cenâb-ı Hakk'ın emri olmuş oluyor. Ama görüyoruz ki İslâm olmayan yerde tam mânasıyla merhamet, insaf, sevgi vs. olamıyor. İşte dünya üzerinde görüyoruz; insanların maddiyat için harpler çıkardıklarını, sırf maddeci bir zihniyetle, "Para... Para... Para..." diye para için her şeyi yaptıklarını görüyoruz.

Biz ahirete inanmış insanlar olarak öyle değiliz. Daha derin, daha engin, daha zarif, daha güzel, daha olgun davranışlar içindeyiz. Bu da İslâm'dan geliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi müslüman olarak yaşatsın, İslâm'daki kemâlâtımızı arttırsın, insân-ı kâmil olmayı nasip eylesin... En güzel ahlâka sahip eylesin...

Nasıl Yunus Emre'mizi cümle cihan şimdi okuyor ve beğeniyorsa; nasıl Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Efendimiz'i herkes beğeniyorsa... Bunların ismini çok veriyorum; çünkü hakîkaten Avrupa, Amerika hepsi biliyor. "Yunus Yılı" ilan ediyorlar, Mevlânâ için uluslararası toplantılar oluyor.

Ben Avrupa'da müslüman olmuş çok Avrupalı gördüm, Mevlevî Tarikatı'na girmiş; Mesnevî okuyorlar, Mevlevî kıyafetiyle geziyorlar. Zikirler yapıyorlar. Almanya'da çok gördüm.

İşte öyle cihanın sevdiği insanlar... Başta Allah'ın sevdiği insan olmak önemli. Allah'ın sevdiği kul olunca, Allah sevdi mi, kullarına da sevdiriyor. Veyahut Allah'ın sevdiği hallere bürünen insanı başkaları da ister istemez seviyorlar, hayran kalıyorlar.

Cenâb-ı Hak bizi sevdiği kul eylesin... Sevdiği işleri yapanlardan eylesin... Huzuruna yüzü açık, alnı ak, tertemiz, sevdiği kulu olarak varalım... Rabbimiz bizi lütfuyla, keremiyle cennetine dahil eylesin, cemâliyle müşerref eylesin... Hem dünyada, hem ahirette aziz ve bahtiyar eylesin...

Bi hürmeti esmâihi'l-hüsnâ ve bi-hürmeti habîbihî Muhammedini'l-Mustafâ...

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!..

Sayfa Başı