M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 445.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmid-dîn.

Emma ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men nesiye salâten felem yezkürhâ illâ ve hüve mea'l-imâmi fe'l-yusalli mea'l-imâmi fe-izâ ferağa min salâtihî fe'l-yuidi's-salât elletî nesiye sümme yuîdu's-salât elletî sallâhâ mea'l-imâmi.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri ibadet ve taatlerinizi kabul eyleyip dünya ve âhirete müteâllik muradlarınıza cümlenizi nâil eylesin.

Şurada Efendimiz, Peygamberimiz, başımızın tacı, rehberimiz, numûne-i imtisâlimiz Muhammed-i Mustafâ aleyhi efdalü's-salavât ve ekmelü't-tahiyyât ve't-teslimât hazretlerinin mübarek hadislerinden bir nebze okumaya devam edeceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce, buyurun beraberce, evvela Efendimiz'in ruh-i pâkine hürmetlerimizi, tazimlerimizi ifadeye vesile olsun diye sunmak üzere, sonra onun cümle âl'inin, ashabının, etbâının, ahbabının, sâir enbiyâ ve mürselînin, cümle evliyâullahın, Ümmet-i Muhammed'in mürşit ve mürebbîleri olan sâdât ve meşâyih-i turûk-u aliyyemizin ve onlara bağlı halifelerinin, müritlerinin, muhiplerinin ruhlarına; bu beldeleri fetheden fatihlerin, ashâb-ı hayrât u hasenâtın, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin, caminin bânisinin ve tamircilerinin, içinden gelip geçen cemaatlerin, imamların, müezzinlerin; okuduğumuz eseri yazan Gümüşhaneli Hocamız Ahmed Ziyâeddîn hazretlerinin, bu içindeki hadislerin bize kadar ulaşmasına emek sarf etmiş olan râvilerin ve alimlerin; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise toplanmış, gelmiş olan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına hediye olması ve biz yaşayan müslümanların da Rabbimiz'in rızasına vâsıl olup dünya ve âhirette bahtiyar olmamıza vesile olması için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Hadîs-i şerîf Râmûzü'l-ehâdîs'in 445. sayfasının sonlarındadır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Men nesiye salâten felem yezkürhâ. "Kim bir namaz kılmayı unutursa, hatırlamazsa..." İllâ ve hüve mea'l-imâm. "Ancak öteki namazı, müteakip namazı imamla kılarken hatırına gelirse..."

"Ya ben bir önceki namazı kılmamıştım, hay Allah!.." diye o zaman hatırlarsa...

"İmamla namazını kılsın. O namazdan fâriğ olduktan sonra o unutmuş olduğu namazı iade etsin, onu kılsın."

Sümme yuîdu's-salât elletî sallâhâ mea'l-imâmi. "Ondan sonra da imamla beraber kıldığı namazı iade etsin." buyurmuş Efendimiz.

Bunlar sâhib-i tertip olan kimseler hakkında. Tertibe riâyet etme mecburiyetinden olan bir tavsiye.

Diğer hadîs-i şerîf:

Men nazara ilâ avreti ahîhi müteammiden lem yakbeli'llâhu lehû salâte erbaîne leyletin.

İbn Asâkir'in Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten naklen kaydettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki;

"Kim kardeşinin avret yerine bakarsa..." Müteammiden. "Tesadüfen, kazâra değil de kasten bakarsa..."

"Allahu Teâlâ hazretleri onun kırk gecelik namazını kabul etmez."

Avret yerinin görülmesi, o devirlerin biraz şartlarıyla ilgili. Kıyafetler, dikiş imkânları yok, terzi, kumaş yok, imkânları mahdut. Kendilerini hamamdaki gibi bir peştemalle koruyabilirlese o bile bir kâr oluyor.

Mâlum, hacca giden insanlar bilirler. Hacda alt tarafa bir ihram, bir parça, üst tarafa bir parça örtünülür. İnsanın kendisini koruması lazım. Kimisi de pek dikkat etmiyor, oturmasına kalkmasına itina etmiyor. Hâlbuki dikkat etmek lazım. Gerek o gibi durumlarda gerek sâir zamanlarda dikkat etmesi lazım, etmiyorlar.

Şer'an örtülmesi gereken yeri açılırsa, ötekisi de ona bilerek bakarsa -Gözü takılmak suretiyle, kazâra, istemeye istemeye oluverdi, öyle değil de bilerek bakarsa- Allah onun kırk gece namazını kabul etmez.

Demek ki bu gözün bize çok zararları dokunabilir.

Bu hadîs-i şerîf her ne kadar müslüman kardeşi önünde namaz kılan insan gibi "kardeşinin avreti" diyorsa da bizim için bu devirde bu göze çok dikkat etmek gerektiğinin de bir işareti oluyor.

Bu devirde eskisinden farklı olarak bazı insanlar adeta kendilerini göstermek hevesinde oluyorlar. İşin zor tarafı orasıdır. Çok dikkat etmemiz lazım. Gözümüze hakim olmamız lazım.

Peygamber Efendimiz arefe gününde İbn Abbas radıyallahu anhümâ'ya dönüp demiş ki;

"Ey oğul, yapma. -Gözü bir tarafa baktığı zaman- Bakma çünkü bugün kim gözüne ve diline sahip olursa Allah onun günahlarını afv u mağfiret eder."

Demek ki bu göz çok dikkat etmemiz gereken, üzerine ciddiyetle eğilmemiz gereken, günahlara insanı bulaştırabilecek bir uzuvdur. Gözümüze sahip olalım!

Büyüklerimiz bu işin çaresini şu prensibi koymakta bulmuşlar:

Nazar ber kadem. "Müslümanın bakışı ayağının üzerine olacak."

Pabucunun ucuna bakarak yürüyecek, başı yerde, gözü yerde yürüyecek. Nazar ber kadem; bakışı ayağı üzerinde. Etrafa bakarsa gözü takılır. İsteyerek istemeyerek takılır. Peygamber Efendimiz;

"Tesadüfen takılmanın, ilk görünmenin bir mahzuru yoktur. İkinci bakış şeytandandır." diyor.

Bitip bir daha dönüp baktı, bir daha gözünü kaldırdı baktı, o şeytandandır.

Onun için bu devirde insanlar gözden çok şeyler kaybediyor. Açık saçık insan çok olduğu için gözden çok kayıplar oluyor. Kış mevsiminde kapatıyorlar soğuğun zoruyla, yazın daha zor oluyor.

Allah akıl fikir versin. Bizlere de sağlam irade nasip eylesin.

446. sayfanın ilk hadîs-i şerîfi:

Men neffese an mü'minin kürbeten neffesa'llâhu anhu kürbete yevmi'l-kıyâmeti ve men setere alâ mü'minin avreten setera'llâhu aleyhi avretehû ve men ferrece an mü'minin kürbeten ferreca'llâhu anhu kürbetehû.

Bu hadîs-i şerîf geçen haftalarda da geçmiş olan müslümanın müslümana hizmeti, yardımı, el uzatması hususuna işaret eden bir hadîs-i şerîftir. Buyurmuş ki Efendimiz:

Men neffese an mü'minin kürbeten. "Kim bir müslümanı uğradığı bir sıkıntıdan nefes alacak bir rahatlığa kavuşturursa..." Başına bir sıkıntı gelmiş; malî, bedenî, sosyal, herhangi bir şekilde bir derde uğramış, o da onun imdadına yetişiyor bir rahat nefes aldırtıyor, rahatlattırıyor. "Böyle yapan bir kimseye Allahu Teâlâ hazretleri kıyamet gününün sıkıntısını giderir, o günde ona rahatlık verir."

"Sen mü'min kuluma kardeşliğinin gereği olarak böyle bir güzel davranışta bulundun." diye kıyamet günü Allah da onun sıkıntısını giderir.

Ve men setere alâ mü'minin avreten. "Kim bir müslümanın avretini kapatıverirse, örtüverirse" Setera'llâhu aleyhi avretehû. "Allah da onun avretini kapatıverir." Şimdi bu avretten maksat, yani insanın avret yerleri dediğimiz yerler mesela nedir?

Kimseye göstermediği, giyinip örttüğü yerlerdir. İnsanların başkasına anlatmak istemediği, duyurmak istemediği, duysalar utanacağı hâlleri de avrettir.

Bir müslüman böyle bir başka müslümanın öyle bir ayıbını, öyle bir kusurunu, öyle bir hâlini yani yayılmasını istemez ama yapıvermiş işte, bir hata, bir hata olarak, beşer hâlidir, insanoğlu aynı kuvvette duramıyor, ya şeytana yeniliyor ya nefse yeniliyor. Bir hata işlemiş ama pişman, işte onun ayıbını örterse...

Yatmış olsa mesela bir insan, yatarken ayağını oraya buraya atarken örtüsü açılsa sen de onun örtüsünü örtüversen... Uyuyor çünkü farkında değil ne olduğunun, örtüversen; bu maddî bir örtme. Bir de mânevî örtme vardır ki, arkadaşın kusurlu bir hâli vardır, söylemiyorsun kimseye. Bir kabahat işlemiş, kimseye duyurmuyorsun. Çünkü duyurulursa çok üzülecek, zaten yaptığından pişman, örtüveriyorsun, tamam…

İşte böyle maddî bir durumu veya mânevî bir hâlini ona acıdığından, merhametinden, sevginden dolayı başkalarından örtüverirsen... "Sen kusursuz musun?" Allah da senin kusurunu kıyamet gününde örter, senin ayıbını başkasına göstermez.

Malum pekçok kimse rûz-u mahşerde çok çok utançlara düşecekler; hesaplar açıldığı zaman, defterler açıldığı zaman ki karşılarında böyle amel defterlerini yazılı görünce insanlar diyecek ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Mâ li hâze'l-kitâb. "Allah Allah, bu kitap nasıl bir kitap ki amel defteri..." Lâ yugâdiru sağîraten ve lâ kebîraten illâ ahsâhâ. "Ne küçük ne büyük hiçbir şey bırakmamış, hepsini buraya sıralamış saymış." Ve vecedû mâ amilû hâzırâ. "Dünyada ne işlemişlerse karşılarında onları hazır görürler, hiç unutulmamış görürler."

O ayıplar faş olunca mahşer halkına rezil rüsva olurlar. İyi biliniyordu; mahşer halkı ayıpları görünce rezil rüsva olur.

Allahu Teâlâ hazretlerinin Settâr ismi; kullarının ayıplarını örtücüdür, başkasına duyurmaz.

Bir hadîs-i şerîfte "Mü'min kuluna Allahu Teâlâ hazretleri yanaşır." diyor, "Fısıl fısıl ona:

'Sen dünyada şu kabahati işlemedin mi, bu kabahati işlemedin mi, şunu işlemedin mi?' diye söyler.

Kul o yaptığı kabahatlerden dolayı kıpkırmızı olur.

Allahu Teâlâ hazretleri;

'Ben onu dünyada örttüm, burada açacak değilim, meraklanma.' der." diyor.

Allah bizi bir kere edepli kul eylesin, edepsiz etmesin, ârif eylesin, kâmil eylesin, güzel huylu eylesin. Ama ne kadar uğraşsak yine bir hatadan kurtulamayız; ayıplarımızı da setreylesin, günahlarımızı da mağfiret eylesin.

Ve men ferrece an mü'minin kürbeten ferreca'llâhu anhu kürbetehû. "Kim müslümanın sıkıntısında üzüntüsünü sevince çevirtirse -teselli verip, mükâfat verip, para verip, destek olup onu sevindirirse- Allah da onu onun sıkıntılı zamanında sevindirir."

Karşılıklı...

Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki:

Karada veya denizde müslümanın bir malı telef oldu, gemisi battı, arabası çarptı, yangın çıktı, dolu geldi, meyvelere hastalık düştü, ağaçlara kurt sardı...

"Karada veya denizde müslümanın malına bir telef gelmişse bu ancak zekâtın verilmemesindendir."

Onun için mallarınızı zekât vermek suretiyle teleften koruyun. Zekât vermek suretiyle mallarınızı koruyun. Hastalarınızı sadaka vererek tedavi edin.

Hastanın tedavisi normal olarak doktora gitmektir, ilaç almaktır, istirahâttir ama bu da mânevî bir çare. Çünkü şifayı Allah veriyor. Şifa ilaçta değil, doktorda değil; şifayı Allah veriyor, dilerse verir dilemezse vermez. Sadaka verdiğin zaman o sadakanın hürmetine sıhhat verebilir. Peygamber Efendimiz "Sadakayla hastalarınızı tedavi ediniz." buyuruyor.

"İnen, başınıza gelip musallat olmuş olan veya henüz gelmemiş de size gelmekte olan belalara karşı dua ile kendinizi müdafaa edin. Çünkü dua hem başa geleni hem de gelmekte olanı, henüz gelmemiş de yolda olanı çevirir. Geleni kaldırır, gelmekte olanı yoldan çevirir." diyor.

Bunlar mânevî tedbirlerdir. Bu mânevî tedbirlerin en kıymetlilerinden bir serisi de müslümana hizmettir. Sen müslümanın derdine çare olursun, Allah senin derdine çare olur. Sen müslümanın üzüntüsünü feraha çevirtirsin, Allah senin üzüntünü feraha çevirttirir. Sen müslümanın ayıbını örtersin, Allah senin ayıbını örter. Sen müslümanın imdadına koşarsın, Allah senin imdadına koşar. Bu böyle.

Bu imtihan dünyasında müslümanların yapacakları en kurnazca, en akıllıca, en basiretlice iş; müslüman kardeşlerinin hizmetinde olmaktır.

Hizmet ehli olmak kadar kârlı, faydalı, kestirme bir yol yoktur.

Hastalık da geçer, sıkıntı da geçer, üzüntü de geçer. Sen ona merhamet edince, sen onun yardımına koşunca aynı muameleyi Allah sana yapar. Sana nasıl muamele yapılmasını istiyorsan sen etrafındakilere öyle yap.

Bir arkadaş anlatıyordu;

Hindistan'da gezmiş. Bir adamın serkeş bir oğlu var, babası salih kimse, oğlu berbat. "Oğlum, etme eyleme, yakışmaz." Söz dinlemiyor. "Namaz kıl." kılmıyor; "Yola gel." gelmiyor. Babası bir arkadaş grubuyla başka bir beldeye va'z u nasihat etmeye gitmiş, İslâm'ı tebliğ edelim, nasihat edelim diye gitmiş. Memleketten haber geliyor: "Çocuğun ıslah oldu." diye. Söyleye söyleye, bağıra çağıra yaptıramadığı şey, kendisi hak yolda hizmete gidince öbür başka beldeye, oradan haber geliyor ki çocuk kendiliğinden ıslah oldu.

Kendiliğinden ıslah olmadı; Allah o babanın Allah'ın dinini yaymak için, İslâm'ı tebliğ etmek için, başka insanları ıslah etmek için yaptığı seyahatten razı oldu da onun ailesine o iyiliği ihsan eyledi.

Onun için Allah yolunda çalışmaya, müslümanlara hizmet etmeye büyük gayret edin. Öyle olalım, gayretli olalım inşaallah.

Arkasındaki hadîs-i şerîf de bu vadide, bu mânayı takviye eden bir hadîs-i şerîf.

Enes radıyallahu anh'ın rivayet ettiğine göre, Beyhakî'de yazılmış, Efendimiz buyurmuş ki;

Men nasara ehâhu bi-zahri'l-ğaybi nasarahu'llâhu fi'd-dünyâ ve'l-âhireti.

"Kim bir müslüman kardeşine o yokken, arkasından, gıyabında, mevcut değilken yardım ederse Allahu Teâlâ hazretleri de ona dünyada âhirette yardım eyler."

Arkadaş yokken ben ona nasıl yardım ederim?

Gıybeti yapılıyorsa yanında, "Yapmayın, iyi insandır." derim, karşısına çıkarım, müdafaa ederim. Bu ona bir yardımdır. Veyahut birisi ona zulmediyorsa o zulmedene giderim; "Bana bak, o arkadaşa zulmetme. Bak ben de senin âmirinim, senden üstünüm, sonra senin canına okurum, bırak bu edepsizliği!" Onun zulmünü engelledim, tamam. Bu da bir yardımdır. Yani böyle haysiyetine tecavüz, malına tecavüz, canına tecavüz... Mesela adam bırakmış evini gitmiş seyahate; başkası onun malını evini yağmalamak istiyor, tarlasının mahsülünü almak istiyor, onu bir zarara uğratmak istiyor; komşusu karşı çıkıyor, yaptırtmıyor. Böyle olur. Mala karşı, mal hususunda olabilir, haysiyet, şeref, ırz, namus hususunda olur, daha başka hususlarda olur.

"Kardeşine o yokken kim yardım ederse Allah da ona hem dünyada hem âhirette yardım eder."

Onun için etrafa dikkatli dikkatli bakacağız; "Acaba elime bir yardım fırsatı geçer mi, bir hizmet imkânı olur mu?" diye hizmeti vesile edineceğiz, hizmete vesileler arayacağız. Bu tarzda hareket ede ede Allahu Teâlâ hazretlerinin lütuflarına ereceğiz inşaallah.

Üçüncü hadîs-i şerîf -bu sayfanın üçüncü hadisi- zamanımızın meşhur, yaygın bir edepsizliği ve illeti ile ilgili.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ -babası da sahabe kendisi de- rivayet etmiş ve İbn Cerîr "sahih bir hadistir" diye rivayet eylemiş, tavsif eylemiş.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Men vecedtümûhu ya'melu amele kavmi Lûtin faktulu'l-fâile ve'l-mef'ûle bihî.

"Her kim ki siz onu Lût kavminin o edepsizliğini yaparken görürseniz, bulursanız, hem o yapanı hem yapılanı öldürün."

Lût kavmi helak olan kavimlerden, edepsizliğinden dolayı yerin dibine geçirilen kavimlerden birisidir. Bu kavmin içinde, Allah uzak eylesin, "homoseksüellik" denilen, şimdi "eşcinsellik" diyorlar, almış yürümüş. Bu Yunanlılar'ın eski bir illetidir. Yunanistan'da yaygındır. Kitaplar yazmışlar, o kitapları Türkçe'ye tercüme etmişler. Büyük tanınan filozofların edepsizlikleri var. Avrupa'ya geçmiştir. Lût diyarı tabii Suriye'de, o civarda ama oralara da gelmiş çünkü Akdeniz havzası. Oralara da gelmiş.

Oranın ahâlisi bu işte azıtmışlar, adamakıllı edepsizlikte ilerlemişler. Şehirlerini Allahu Teâlâ hazretleri Lût gölünün içine batırmış. Şehirlerini bütünüyle Lût gölünün içine batırmış, o kavmi helak eylemiş.

Bu hususta Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor.

Men vecedtümûhu vaka'a alâ behîmetin faktulûhu vaktulu'l-behîmete.

İbn Abbas radıyallahu anh'ten. Tirmizî'de, Beyhakî'de, Müstedrek'te yazılmış bir hadîs-i şerîf:

"Kim ki bir hayvan ile münasebet-i cinsiyyede bulunur, onu ve o hayvanı öldürün."

Muhterem kardeşlerim!

İnsan tabii hadis diye, sırada geldi diye bunu okuyor, yüzü kızara kızara okuyor. Zor bir iş.

Bu insanoğullarının bir özel hayatı, cinsel hayatı denilen bir hayatı var. Perdeli, evinin içinde, gizli olan bir hayat. Herkesin gözü önünde değil. Fakat burada çok kuvvetli duygular hakim oluyor. Şeytan insanları parmağında oynatıyor. Bu duyguları kullanıp insanları parmağında oynatıyor, Allah'a âsi ediyor. Bu kuvvetli duygudan faydalanarak Allah'a âsi ettiriyor.

Allahu Teâlâ hazretleri insanın mayasına bu arzuyu koymuş, neden?

Bu arzuyu başka mahluklarına da koymuş; nesiller devam etsin diye. İnsanoğlunun nesli devam etsin, ağaçların, hayvanların, balıkların, kuşların nesli devam etsin diye Allahu Teâlâ hazretlerinin bu kâinatta koyduğu bir nizam. Nizam olduğuna göre normal, tabiî. Ama normal yollarla, Allah'ın müsaade ettiği yollarla olunca normal. Onun dışında olduğu zaman insanları çok perişan ediyor, çok rezil rüsva ediyor.

Son günlerde gazetelerde okudunuz. Cihan halkı perişan, yerlerin içinde solucan gibi sürünüyorlar... Çok perişan...

Dikkat edin ki bu duygu sizi de perişan etmesin!

Kuvvetli bir duygudur. Allah evlatlarına baksın diye analara babalara bu duyguyu kuvvetli vermiştir. Bu duyguyu iyi kontrol etmek lazım.

Meşru yoldan, nikâh yoluyla evlenirsiniz. Hatta sevaptır. Peygamber Efendimiz:

"Benim sünnetime uymayan benden değildir." buyuruyor, nikâha teşvik ediyor.

Kendisi de evlenmiş ki "Bak, peygamber de evlenir." diye insanlar çekinmesin, numune olarak görsünler diye.

Evlilik insanın sevaplarını artırır, dinini kurtarır. Hatta Peygamber Efendimiz bu evlilik münasebetlerine Allahu Teâlâ hazretlerinin sevap ve mükâfat verdiğini bildirmiş. Demişler ki;

"Ya Resûlallah, Allah Allah, böyle şey olur mu? İnsan hem şehvetini teskin ediyor hem de sevapmış."

"Gayrimeşru yolda sarf etseydi günah olacaktı ya, meşru yolda olunca sevap oluyor." diyor.

Bunun böyle olduğunu bilin ve bu duygunun çok kuvvetli bir duygu olduğunu bilin. Bu duygu sizi yerden yere çalmasın, dikkat edin! İnsanlar perişan oluyor.

Çocuklarınızı çabuk evlendirin. Sokakta haylaz haylaz gezmesin. Çünkü evlilik çağına gelen bir çocuğu anası babası evlendirmez ise, o çocuk da bir cahillik yaparsa vebali evlendirmeyen babasının annesinindir. Burada hadisi okuduk, evvelki derslerde geçti. Çocukları evlendirin. Tamam, genç yaşta bak işte genç bir gelin, genç bir güvey. Bir güzel küçük ev verin, tamam. "Bak evladım, ev bark sahibi oldun, ciddiyetini takın." dersininiz, o da günahtan kurtulur, Allah'ın yoluna güzel hizmet eder.

Kırk yaşına geliyor, elli yaşına geliyor, hâlâ evlenmiyor!

Evlenmiyor da bu coşkun duygu ne oluyor?

"Hocam orayı ne sen sor ne ben söyleyeyim..."

Orada insanlar ne günahlara giriyor...

Kırk yaşına kadar evlenmezse olur mu?

Ya içine ata ata, bastıra bastıra ruh hastası oluyor; ya da içine atmayıp da gayrimeşru yollardan tatmin edince boyundan büyük veballere, günahlara düşüyor.

Onun için evlilik ictimâî nizamı, dinî nizamı sağlayan çok kıymetli, kuvvetli bir müessesedir. Çocuklarınızı erkence evlendirin, bu tür günahlara fırsat vermeyin.

Çok acayip şeyler oluyor. Bir gazetede okudum ki, birisi demiş, söylemeye de dilim varmıyor, öyle aşırı şeyler söylemiş ki...

"Şu şöyle olsa ne olurmuş, bu böyle olsa ne olurmuş, şu şöyle olsa ne olurmuş, bu böyle olsa ne olurmuş?.."

Söylemeye bak utanıyorum, biliyorum, size söyleyemiyorum.

Ne olacak?

Avrupalılar zina ettiler, frengi hastalığı oldu. İşte öyle oldu. Lût kavminin işini yaptılar, AIDS hastalığı oldu, öyle oldu. Öteki şeyleri de yaparsa daha ne belalar gelir, ne belalar gelir...

Yol, Allah'ın koyduğu yoldur. En güzel nizam, İslâm nizamıdır.

İnsanların ictimaî nizamı, bedenî nizamı, cinsî nizamı, ırkî nizamı; her şeyi İslâm güzel tanzim etmiştir. Çünkü bizi yaratanımız Allahu Teâlâ, bizim her şeyimizi en iyi O biliyor. Nasıl olursa iyi olacağımızı O biliyor.

Bu söylenmeyen, gizli kapaklı, perde arkasındaki hayatınıza çok dikkat edin ki nefis ve şeytan Allah'ın yolundan ayırıp da sizi cehennemlere düşürmesin.

Men vessea alâ iyâlihî fî yevmi âşurâe vessea'llâhu aleyhi fî senetihî küllihâ.

Ebû Said el-Hudrî'den İbn Hibban ve Tayâlisî kaydetmiş. Aşure gününün faziletine dair bir hadîs-i şerîf ve o günde yapılacak ikrama ait bir tavsiye.

Efendimiz buyurmuş ki;

"Kim ki çoluk çocuğuna, bakımıyla mükellef olduğu hanesi halkına Aşure gününde bir bolluk sağlarsa..."

Fileler doldu, kucaklar dolu eve meyve, et, sebze, şunu bunu getirdi. Aşure gününde, Muharrem'in 10'unda.

Muharrem geçti, Safer geçti. Bir-iki ay oldu. Mevlid ayı geliyor, Peygamber Efendimiz'in doğum ayı, Rebiü'l-evvel geliyor. Geçti ama hatırınızda olsun ki;

"Kim Aşure gününü bolluk bereket ile doldurursa, evini, hanesi halkını ihyâ ederse Allah ona bütün senesi boyunca bir bolluk, genişlik verir."

Bütün sene... Aşure gününün mübarekliğinden dolayı.

O günde eve kucaklarımız dolu gideceğiz; meyveler, sebzeler, kuru yemişler, kuru yiyecekler, etler, sütler, neyse... Dolu gideceğiz ki bütün sene hoş olacak.

Arkasındaki hadîs-i şerîf:

Men vakara sâhibe bid'atin fekad eâne alâ hedmi'l-İslâmi.

Aşure günüyle ilgili iki tane hadismiş. Mânası ikisinin de aynı. Bir tanesini söylemiş olduk, ikisinin de mânası aynı kapıya çıkıyor.

Diyor ki ikinci hadîs-i şerîfte;

"Kim Aşure gününde kendisine ve ailesine genişlik bolluk sağlarsa..."

Demek ki kendisine de biraz bolca ikram edecek.

"O zaman Allah bütün senesi boyunca, Aşureden sonraki bütün senesinde ona bolluk nasip eder." diye ikinci hadis öyle.

Demin okuduğum hadîs-i şerîf:

Men vakara sâhibe bid'atin. "Kim bir bid'at sahibine ihtiram ederse, hürmet gösterirse, saygı gösterirse dinin yıkılmasına yardım etmiş olur."

Bid'at, dinde aslı esası olmayan; keyiften, kafadan, işkembeden insanların çıkarmış olduğu yalan yanlış usûller. Bizim bütün gayretimizle dinin asliyetini korumaya çalışmamız gerekir.

Duvarcılar duvar yaparken ne yaparlar?

Bir tarafa bir kazık çakarlar, oraya bir ip bağlarlar, bu tarafa da bir kazık çakarlar, o ipe göre tuğlalarını dizerler. Birkaç tuğla yükselttikten sonra yukarıdan bir çekül sarkıtırlar, tuğlaları hep o çeküle göre yerleştirirler, duvar muntazam olur.

Öyle yapmasa?

Öyle yapmasa, ona bakmasa, hizaya bakmasa duvarın bir yeri girinti olur bir yeri çıkıntı olur, bir yeri içe doğru olur bir yeri dışa doğru olur, eğri büğrü olur…

Biz de bu duvar işçiliği gibi İslâm'ı neye göre yapacağız?

Peygamber Efendimiz'in tarifine göre, Peygamber Efendimiz'in sünneti göre, Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmına göre yaşayacağız.

Herkes aklından "Bu iyi olsa gerek, kanaatimce bu doğrudur." diye bir yol tuttursa ne olur?

Her tuğlada bir santim bir santim oynaya oynaya duvarın yıkıldığı gibi bu din yıkılır. Hepimiz bütün gayretimizle sünnet-i seniyyeye sarılacağız.

Sünnetin zıddı bid'attır. Bid'atın doğrusu sünnettir.

Efendimiz'in yoluna bağlanacağız, sünnete bağlanacağız. Dinde yeni bir usûl çıkartmamaya dikkat edeceğiz.

Şimdi hatırıma geldi:

Din büyüklerimizden bir tanesi;

"Ramazan'ın hilali göründü mü görünmedi mi, yarın oruç tutalım mı tutmayalım mı, acaba Şaban'ın 30'u mu olacak yoksa Şaban 29'da kalıp da yarın Ramazan mı olacak?" diye bir tereddütlü gün var, ona yevm-i şek derler, "Acaba Ramazan mı değil mi?" diye.

"İhtiyaten acaba oruç tutsak mı?"

O büyük zât diyor ki;

"Vallâhi tutmam!"

"Çünkü hıristiyanlar öyle yapa yapa, yapa yapa dinlerini bozdular. Usûl neyse o usûlü aynen yaparım, ne az yaparım ne fazla yaparım, dinin özünü muhafaza ederim."

Hepimiz o titizlikte olacağız. Sünnetten fazla yapmak da doğru değil az yapmak da doğru değil. Sünnete uygun yapmak esas.

Bursa'nın valiliğini yapmış merhum paşalardan bir tanesi demiş ki;

"Bu caddeyi başından şu türbenin yanına kadar ağaçlandırın!"

Emrindeki şahıslar girişmişler çalışmaya. Bir zaman sonra teftişe gitmiş. Paşa binmiş faytonuna, o caddeden yürümüş, türbenin yanına kadar gelmiş, bakmış ağaçlar daha ileriye kadar dikilmiş.

"Buradan ilerideki ağaçları sökün." demiş.

"Neden efendim?" demişler.

"Dediğinden de fazlasını yaptık, ileriye doğru."

Demiş:

"Ben sizi bilirim; bugün bir bahane bulursunuz fazlasını yaparsınız, yarın bir bahane bulursunuz dediğim kadar da yapmazsınız. Tam söz dinlemeye alışın!"

Bu bir fıkra ama güzel bir şeydir. Tam yapmaya alışmak lazım.

Nasreddin Hoca'nın kazan-tencere hikayesine döner.

Komşudan ödünç kazan almış. Ondan sonra verirken içine bir tencere koymuş öyle vermiş. Komşusu soruyor:

"Ne oldu, bu tencere ne oluyor?"

"Sizin kazan bizdeyken doğurdu. Bu tencere onun yavrusu, doğurdu, al." demiş.

Adam bir kazanla beraber bir de tencere geldi diye sevinmiş. Bir zaman sonra Nasreddin Hoca yine kazan istemiş.

Bildiğiniz fıkra ama [konuya] uyuyor.

Seve seve vermiş, "Oh bir tencere daha gelecek" diye. Beklemiş, beklemiş, beklemiş, kazan geri gelmiyor.

"Hocaefendi biz size bir kazan vermiştik."

"Ha, sorma, innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, kazan öldü." demiş.

"E hoca kazan ölür mü?"

"Doğurduğuna inandın da öldüğüne niye inanmıyorsun?" demiş.

Böyle bir şeyi yapmamıştır ama bir fıkra, güzel bir şey. İnsanoğlu kendi tarafına geldi mi istiyor, aleyhine oldu mu istemiyor.

Sünneti tam [uygulayacağız]; az da değil fazla da değil.

Peygamber Efendimiz "Dört rekât kılın." demiş; "Ben sekiz, on altı, otuz iki rekât [kılarım.]"

Olmaz.

"Daha fazla yapıyorum!"

Hayır. Ne kadar dediyse o kadar yap. Ölçüye uygun olsun çünkü onun ölçüsünde [hikmet] vardır.

Resûlullah Efendimiz "33 sübhanallah deyin." demiş; "Ben daha fazla derim."

Hayır. Tam diyelim diye bak dedelerimiz tesbih çıkartmışlar. 33 rakamı tam olsun diye dedelerimiz tesbih yapmışlar. 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 33 Allahu ekber. Rakam tutsun diye, şaşırmayalım diye tesbih yapmışlar. Sözü tam tutmak için.

"Efendim 33 yerine 35 olsa ne olur?"

Söz yerini bulmamış olur.

Söz dinlemeye alışacağız, işi muntazam yapmaya alışacağız. Bir yere gideceksek saatinde gitmeye alışacağız.

"Yarın saat üçte seninle buluşacağım." Tamam.

Üçte, başına taş yağmadığı takdirde orada buluş, sözünü yerine getir.

"Yarın sana şunu vereceğim, şunu yapacağım."

Ya vaad etme, ya "inşaallah" de, ya şüpheli söyle, ya da yap! Yapamazsan da elinde olmayan sebepten büyük bir özür olsun; "Ne yapayım arabaya bindim, araba kaza yaptı. Hastaneye gittim, kendimde değilim..." O zaman karşı taraf da "tamam" der, "haklısın" der.

Ama kendimizi bu intizama alıştırmalıyız.

Umumiyetle bizi tenkit ediyorlar, diyorlar ki;

"Bu müslümanlar zamanın kıymetini bilmez."

Hâlbuki ne demek bilmemek; bizden önceki müslümanlar zamanın kıymetini çok iyi biliyordu.

"Zaman bir kılıç gibidir, iyi kullanmazsan seni keser." demiş.

Zamanın kıymetini bilmeyi asıl bizim büyüklerimiz tavsiye etmişler ama biz o büyüklerin iyi talebeleri değiliz de ondan. Biz gevşedik. Sosyal yapımız sarsıldı, eski töreyi kaybettik, yeni töreyi almadık; iki cami arasında beynamaz durumuna düştük.

Sünnete sımsıkı sarılacağız. Bid'atlerden korunacağız. Yaptığımız işin bir aslı esası, delili var mı, ona göre yapacağız.

Bana soruyorlar:

"Hocam, Âyete'l-kürsî'yi okuduktan sonra tesbihe bir üfleniyor, neden?"

Dedim ki;

"Tesbihe üflemek yok ki; o üfleme Âyete'l-kürsî'den sonra kendisini hıfz etmek için olan üflemedir. Okuduğu duanın, Âyete'l-kürsî, tesbihe üflemek değil o."

Ama kimse bilmiyor; öyle tutturmuş öyle gidiyor.

Peygamber Efedimiz hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

"Sabah namazının arkasından her kim üç defa Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm dedikten sonra Bismillâhirrahmânirrahîm, Sûre-i Haşr'ın sonundaki üç âyeti, Hüvallâhüllezî'yi okursa yetmiş bin melek ona akşama kadar dua eder."

Kimisi başlıyor: Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm, estağîzü billâhi... bilmem ne, ondan sonra bilmem ne, ondan sonra bilmem ne...

E peki Efendimiz böyle demedi ki!

Efendimiz'in dediğini yapmak lazım. Başına âyet ekliyor, sonuna âyet ekliyor… Efendimiz söylemedi ki... Daha gerideki Hadid sûresinin âyetlerini ekliyor sonuna… daha evvelki şeylerin

Her şeyimiz sünnete uyacak. Bid'at olmayacak. Hele itikatta bid'at olmamasına, amelde de bid'at olmamasına çok itina edeceğiz.

Titiz müslüman olun, saat gibi; ne az ne fazla.

Bir fabrikatör tanıdık anlatıyordu:

Askeriye ihâle açmış, 110 dirençli battaniye alacak.

"Bizim battaniyemizi biz götürüyoruz, ölçüyor, vuruyor, 125 çıkıyor. Adam alıyor. Tabii 125 daha sağlam demek. 125 kilo taksan bile battaniye yırtılmıyor. 130 çıkıyor, daha sağlam oluyor. Ama biz ziyan ediyoruz, daha çok iplik harcamışız. Zarar bizden, o alıyor tabii. Ölçüyor, 90 olursa 'Bu zayıf.' diye almıyor. Bizimki bir öyle geliyor bir öyle geliyor; kimisi ıskataya çıkıyor, kimisi iyi oluyor. Filanca efendi, fabrikası ciddi, o geldi, battaniyeleri koydu; tartıyorlar 110, tartıyorlar 110, tartıyorlar 110, tartıyorlar 110..."

Geçen gün bilmem nereden kuzu gelmiş, hepsi şu kiloda gelmiş. Adamlar nasıl... Kuzu birazcık şişman olur, birazcık zayıf olur. Hayır. Hepsinin kilosu tartıya vurmuşlar, tıkır tıkır aynı.

İntizam müslümana yakışır.

Çünkü Allah bize intizamı öğrenelim diye namaz vakitleri koymuş, belirli vakitlerde ibadetler koymuş. Bizim her şeyimiz saat gibi çalışmalı.

Onun için kim bir bid'at sahibine hürmet ederse dinin yıkılmasına yardım etmiş olur. Çünkü o bir bid'at çıkartır, alkış toplar, beğenilir; ötekisi bir bid'at çıkartır, alkış toplanır, beğenilir; ötekisi bir bid'at çıkartır, sonunda bu dinin doğrusu kalmaz ortada.

Arnavutluk'ta adamlar -Cumhuriyet gazetesinden röportajcılar gitmiş de orada okumuştum- tekke varmış, gidenlere rakı ikram etmişler.

Böyle şey olur mu?

Nereden nereye gitmiş... Tekke ne, içki ne! İslâm nerede, içki nerede! O kadar bozulmuş.

Onun için sünnete sımsıkı sarılacağız. Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılacağız. Bid'atten uzak duracağız. Bid'at ehli bir insana da hürmet etmeyeceğiz. "Senin bu yaptığın doğru değil, hizaya gel. Benim sana sevgim senin dindarlığından, iyi hâlliliğinden, ahlâkından..."

Edepsiz bir kimseyi alkışlarsanız edepsizliğini artırır. Hatta çocuklara bile... Hatta ben çocuklara bile söylüyorum. Annesine babasına söylüyorum.

"Kızım gülme şu çocuğa... Yanlış bir şey yaptığı zaman gülme!"

Küçük çocuktur diye gülüyorlar, ondan sonra huyu bozuluyor.

Bir yerde çocuk babasının sigarasını almış, tüttürüyor; bütün ahâli gülüyor.

Ya niye gülüyorsunuz?

Men veliye [Burada harekelemiş ama vüliye de olabilir bu kelime] min emri'n-nâsi şey'en fe-ağlaka bâbehû dûne'l-miskîni evi'l-mazlûmi ev zevi'l-hâceti ağlaka'llâhu dûnehû ebvâbe rahmetihî inde hâcetihî ve fakrihî efkare mâ yekûnu ileyhi.

Bu hadîs-i şerîfi İbn Asâkir ve Ahmed b. Hanbel yazmışlar.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"İnsanların başına bir memuriyetle bir insan getirilmişse..."

"Sen git falanca yere, şu vazifenin başına geç, insanların tepesine çık, idareci ol." diye bir vazifeye getirilmişse bir kimse...

Fe-ağlaka bâbehû. "O da kapısını kapatmışsa..."

Kime karşı?

Dûne'l-miskîni evi'l-mazlûmi ev zevi'l-hâceti. "Fakir ve miskinlere, zulüm gören insanlara, ihtiyaç sahibi kimselere karşı kapatmışsa."

Fakir geldiği zaman "Ben açım açığım, sen de buranın reisisin, valisisin, beyisin, paşasısın. İşte ihtiyacım var, ver." diyemiyor ki, kapı kapalı. Veyahut mazlum, birisi onu dövmüş, elinden malını almış, "Nereye şikâyet edersen et, korkmuyorum!" diyor. O da gelmiş o yüksek adama şikâyet edecek; kapı kapalı, adamın yanına giremiyor, derdini anlatamıyor. Zulme uğramış, derdini anlatacak yer yok. Veyahut bir başka işi var, başka bir ihtiyacı var; kapısı kapalı...

"Sen misin hem memuriyete geçmişsin, bir vazife ile vazifelendirilmişsin hem de yanına adam yanaştırmıyorsun, kapıları kapatmışsın, nöbetçileri dikmişsin, kimseyi yanına sokmuyorsun..."

"Allah da ona rahmetinin kapılarını kapatır."

Ne zaman?

İnde hâcetihî ve fakrihî. "Allah'ın rahmetine çok ihtiyacı olduğu zaman, çok muhtaç olduğu zaman, çok sıkıntıda olduğu zaman" Allah da ona kapısını kapatır.

"Sana rahmetimi vermiyorum, nasip etmiyorum. Sen o zaman ihtiyaç sahiplerine karşı kapını kapattın." diye.

Efkare mâ yekûnu ileyhi. "En çok muhtaç olduğu zamanda Allah da ona rahmetinin kapılarını kapatır."

Bu da deminki hani o müslümanların hizmetine koşmanın karşılığında bir hadîs-i şerîf; koşmamanın cezası… Demek ki memuriyetler, âmirlikler, idarecilikler halka hizmet içindir; halka hizmet için koşacaklar, gayret edecekler ve şikâyetleri dinleyecekler, ihtiyaç sahibinin kendisine ulaşmasına yardım edecekler.

Çünkü bu makamların hastalıklarından birisidir; kişi, etrafına toplanan dalkavukları aşamaz. Etrafını bir halka çevirir; "Haa falanca yere falanca yüksek dereceli şahıs geldi. Tamam, biz bunun etrafını alalım. Bunu yağlarız ballarız, işimizi yürütürüz, bütün çıkarları bizim tarafımıza döndürürüz. Ötekileri de yanına sokmayız." Etrafını alırlar. O da hak sözleri, şikâyetleri vesaireleri duymaz. Aracılar bu tarafa getirmezler.

Onları aşabilmek lazım. Halka inebilmek lazım. Halktan dinleyebilmek lazım. Söylediği zaman kızmamak ve koşmak lazım, takip ettirmek lazım.

Yüksek makamların tehlikesi, etrafını saran dalkavuklardır ve halktan kesilmesidir. Halktan kesilmeyecek, hizmete koşacak. İnsanların efendisi hizmet edenidir. Efendilik diye bir şey yok, hizmet var, hizmetten şeref kazanmak var.

Bu mânanın bir-iki hadîs-i şerîfle daha devamı var, bir tanesini daha okuyalım, ötekisi öbür haftaya kalsın.

Men vülliye minküm amilen [diye bunu da harekelemiş amelen olabilir] fe-erâda'llâhu bihî hayran ceale lehû vezîran sâlihan izâ nesiye zekkerehû ve in zekere eânehû.

Hz. Âişe validemizden rivayet. Beyhakî kitabında rivayet etmiş.

"Sizden biriniz bir işe tayin olunursa veyahut devlet memuru olarak tayin edilirse -iki okunuşa göre mâna böyle- ve Allah da o kimsenin hayrını istiyorsa, o kimseyi seviyor da ona hayır murad ediyorsa Mevlâmız..."

Ne yapar?

Ceâle lehû vezîran sâlihan. "O adama bir salih vezir nasip eder."

Vezir, "vizr ü vebali taşımakta yardımcı olan muavin" demek. İlle padişahın sadrazamı veziri mânasına değil.

"O kimseye o vebali, mesuliyeti taşımakta yardımcı olacak bir hayırlı muavin tayin eder."

"Bir işin başına gelen kimsenin hayrını istiyorsa Allah, ona güzel bir yardımcı, salih bir yardımcı nasip eder. O salih yardımcı eğer o âmir hayrı unutursa hatırlatır."

"Efendim şöyle yapacaktık, şöyle yapmamız doğru olurdu."

"Haa, iyi hatırlattın, öyle yapalım." Unutursa hatırlatır.

Ve in zekere eânehu. "Eğer hatırındaysa..."

"Hadi, ey muavin bey, hani şu işi yapacaktık bugün?"

"Tamam efendim, müdür bey, beraberce koşturalım, gidelim..." yapılışına yardım eder.

İnsanın yanındaki muavininin, yardımcısının salih bir kimse olması Allah'ın hayır murad etmesinin emaresidir.

Allah cümlemize her hususta, her yerde salih arkadaşlar, unuttuğumuz zaman bize hatırlatacak, hatırladığımız zaman onu yapmakta yardımcı olacak güzel dostlar nasip eylesin. İşleri şevk ile zevk ile yapıp Allah'ın rızasını kazanmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı