M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 331.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ hayra halkıhî Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-sahîhi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Kâle lî Cibrîlü: İnne ümmeteke yakraûne'l-Kur'âne alâ-seb'ati ahrufin fe-men karae minhüm alâ-harfin fe'l-yekra' kemâ alime ve lâ yerci'u anhü.

Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek ehadîs-i şerîfesinden bir miktarını Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından okumaya devam edeceğiz.

Hadîs-i şerîflerin izahına geçmeden önce evvelen ve hassâten Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin mübarek ruh-u saadeti için, sonra sair enbiyâ ve mürselînin ervahı için, cümle evliyâullahın ruhları için, hassâten sâdât-ı ve meşâyih-i turûk-u aliyyemizin ruhları için ve eserin müellifi Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi'nin ruhu için, içerdeki hadîs-i şerîflerin bize kadar intikalinde emeği geçmiş olan tüm ulemanın ve râvilerin ruhları için ve uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise cem olmuş olan siz kardeşlerimizin âhirete intikal ve irtihal eylemiş olan cümle yakınlarının ruhları için ve hayatta olanlarımızın cümleten sıhhat ve afiyet, saadet ve selametimiz için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf kıraat eyleyip öyle başlayalım.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Cebrail aleyhisselam'ın kendisine söylediği bir sözü bize naklediyor. Mevzu; Kur'ân-ı Kerîm'in okunması şekli ile alakalı. Huzeyfetü'l-Yemân radıyallahu anh'in bize naklettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:

Kâle lî Cibrîl. "Cebrail aleyhisselam bana dedi ki."

Biz "Cebrail" deriz; bazı kereler "Cebrail" diye geçer. Bazı defalar da "Cibril" diye geçer. Arapça'da hepsi aynı mânaya gelir. Cebrail veya Cibril büyük meleklerin, mukarreb meleklerin başta gelenlerinden, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e vahiy getiren Rûhu'l-kuds diye de adlandırılan büyük melek. Cebrail aleyhisselam Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine demiş ki:

İnne ümmeteke yakraûne'l-Kur'âne alâ-seb'ati ahrufin. "Ey Muhammed! sallallahu aleyhi ve sellem senin ümmetin Kur'ân-ı Kerîm'i yedi şive üzerine okuyorlar." Fe-men karae minhüm alâ-harfin. "Hangi şive üzerine okuyorlarsa." Fe'l-yekra' kemâ alime ve lâ yerci'u anhü. "Kendisine öğretildiği tarz ile şive ile okumaya devam etsin ve ondan geri dönmesin."

Bu yedi harf, yedi şive meselesi Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirlerinde ve Kur'an'a dair ulûmu anlatan büyük eserlerde uzunca bir bahis mevzuu edilmiştir.

Hocamız rahmetullahi aleyh diyor ki:

"Bu hususta 80 söz söylendi, 'Yedi harften murat nedir?' diye 40 izah tarzı var, deniliyor."

Fakat bizim seçtiğimiz, bir tek olarak söylediğimiz şekil, şive. Nasıl Türkiye'nin çeşit çeşit şiveleri vardır. Karadenizli'nin konuştuğuyla, Diyarbakırlı'nın konuştuğu, Karslı'nın konuştuğuyla, Manisalı'nın konuştuğu arasında bir fark vardır da "Sen Karadenizli misin?" deriz ya da "Sen Diyarbakırlı mısın, Bitlisli misin?" diye sorarız. Bunu nasıl anlarsak Kur'ân-ı Kerîm'in indiği sırada da Arap kabileleri arasında yedi tane meşhur şive varmış. Bu yedi şive "uzun zamandır okumayalım" yedi büyük kabileye aitmiş.

Kur'an-ı Kerîm rivayetlere göre ilk önce tek bir şive üzere imiş. Ama mektep, medrese, radyo, gazete yok; kültür birliği, dil birliği bakımından konuşmalar bizim bu yirminci yüzyıl insanının anladığı tarzda değil. İnsanlar birbirlerinin sözlerini kolay anlayamıyorlar. Telaffuzları biraz değişik.

Mesela birisi "bis sefer" diyor, birisi "bin sefer" diyor. Buna benzer çeşitli farklar varmış. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; ümmetinden o çeşitli kabilelere mensup insanlar, Kur'ân-ı Kerîm'i okumakta ve telaffuzda zorluk çekince; "Yâ Rabbi! Buradan şu şiveyle olsa" diye dilemiş. Cebrail aleyhisselam gelmiş gitmiş, gelmiş gitmiş -sonradan anlatıyor- iki defa, üç defa gittikten sonra dördüncüde şöyle demiş:

İnna'llâhe ye'muruke en-telâ ahrauke seb'ati ahruf. "Allahu Teâlâ yedi şiveyle okumanıza müsaade ediyor."

Her seferinde artırmış. Bir şiveyken iki şive, iki şiveyken üç şive, üç şiveyken dört şive sonra demiş ki:

"Yedi tane okumasına müsaade eyledi."

Bu bir kolaylık, Allahu Teâlâ hazretlerinin verdiği bir lütuf. "Kimi zayıf, okumakta zorluk çeken, dili dönmeyen ümmetlerin okumaya başladıysa o usulle devam etsin, karışık yapmasın. Bir o şiveden bir o şiveden karıştırmasın. Tutturduğu şiveyle başından sonuna muntazam, metotlu olarak gitsin." diye tavsiye buyurmuş.

Hakikaten de geçtiğimiz aylar içinde Libya'da Kur'ân-ı Kerîm müsabakası varmış, oraya çağırdılar;

"Gider misiniz?" dediler.

"Kur'ân-ı Kerîm'in ziyafeti, gitmez miyiz?" dedik, iyi ki gitmişiz. Dünyanın her yerinden müslümanlar gelmiş. Kur'ân-ı Kerîm'i her biri başka çeşit, başka türlü okuyor. Afrikalılar var, başka türlü okuyor. Faslılar var, Moritanya'dan Endonezya'dan, Tayland'dan, Pakistan'dan, İran'dan gelmiş olanlar var. Hepsi başka bir şiveyle okuyor. Kur'ân-ı Kerîm'in okunuşunda böyle şive farkları cıvıl cıvıl, çiçeklerin renklerinin, kokularının farklı olduğu gibi hepsi güzel. O tarzda tutturmuş ama imtihan heyeti dikkat ediyor. Eğer nafi' kıraatinden gidecekse hep öyle gidecek. Öteki türlü döndürdü mü yanlış yaptı diye puanını kırıyor. Verş kıraatinden ise "Ona göre gidecek." diye dikkat ediyorlar.

Ulemâmız, büyüklerimiz hakikaten okuyuşlarıyla herhalde bu hadîs-i şerîflere çok dikkat etmişler. O kadar ilmi, bu dinî bilgilerin titizlikle muhafaza etmişler, bize nakletmişler ki her şey üzerinde o kadar emek sarf etmişler ki Allah cümlesinden razı olsun, şefaatlerine bizi nail eylesin. Dine, Kur'ân-ı Kerîm'e çok hizmet etmişler. Ciddi ciddi oturuyorlar. Sekiz yaşında, on yaşında, on üç yaşında hafız olmuş, geçiyor mikrofonun başına, bülbül gibi okuyor. Tadına dayanmak mümkün değil, tahammül etmek mümkün değil! Tatlı tatlı okuyorlar.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'in o tadını bize de tattırsın. Allahu Teâlâ hazretlerinin bize kitabı ve hitabı Kur'ân-ı Kerîm. Allahu Teâlâ hazretleri sana vahiy mi edecek? Peygamberi'ne vahyetmiş, işte bizim için hitabı:

Yâ eyyühe'llezîne âmenû demiyor mu?

"Ey iman edenler!" dediği yerde sen lebbeyk diyeceksin, 'Buyur yâ Rabbi! Sana iman ettim, buyur ya Rabbi!'" diyeceksin.

Birçok yerinde hitap ediyor; başından sonuna kadar sana hitap. Onun için Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize Kur'ân-ı Kerîm'i, kıraatini, mânasını, ahkâmını sevmek, ahlâkını seve seve tatbik ederek yaşamak nasip etsin.

Âişe-i Sıddîka validemize, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ahlâkını sormuşlar.

"Resûlullah Efendimiz'in ahlâkı nasıldı, huyu neydi?"

Ailesine soruyor, aileden soruyor "Nasıldı?"

Demiş ki;

"Sen Kur'ân-ı Kerîm'i okumaz mısın?"

Okur tabi.

Kâne hulukuhü'l-Kur'ân. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in huyu, ahlâkı Kur'ân-ı Kerîm'di."

Kur'ân-ı Kerîm, mushafın içinde; yürüyen Kur'ân-ı Kerîm, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. Yürüyeni, canlısı...

Kur'ân-ı Kerîm'in muhatapçısı insan, Allah'ın sevdiği bir kul olarak nasıl yaşayacak?" deyince, insanlar Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e baksınlar.

Hanımına nasıl muamele etmiş; dövmüş mü bağırmış mı, yoksa hizmet mi etmiş, iltifat mı etmiş? Çocuklara nasıl muamele etmiş? "Çekilin kenara!" mı demiş, yoksa hepsinin gönlünü mü okşamış, yollarda hediye mi vermiş? Ashâb-ı kirâmına nasıl hediye vermiş? Nasıl dertliye, hastaya gitmiş. Hayatını nasıl geçirmiş? Nasıl onlara karşı müşfik davranmış? Nasıl malını onlara saçmış?

Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri her hâliyle Resûlullah'ın hayatında, hâline intikal etmiş.

Lafın kıymeti yok ki!

"Ben Kur'ân-ı Kerîm'i ezbere biliyorum."

Peki, mübarek, namaz kılmazsan Allah'ın yolunda gitmezsen yasaklarını yasak bilmezsen emirlerini "baş üstüne" deyip baş tacı etmezsen senin Kur'ân-ı Kerîm'i başından sonuna bilmenin ne faydası var? Kur'ân-ı Kerîm; "Okunsun, ittibâ edilsin." diye indirilmiş. Allah bize bu mânayı iyice sevdirsin de kitabını sevdirsin.

Buradan hangi dersler çıkıyor?

Çok dersler çıkıyor.

"Kur'ân-ı Kerîm'i itinayla okumak" dersi çıkıyor, "intizam" dersi çıkıyor. İnsanın her şeyinde, her işinde intizamlı olması dersi çıkıyor. Sonra Allahu Teâlâ hazretlerinin şefkati, kullarına merhameti, müsamahası çıkıyor.

"Dili öyle dönmüyor."

"Hadi bakalım kendi şivenle şöyle oku, böyle oku." diye yediye kadar müsaade etmiş. Onlar da o tarzda okumuşlar.

Kâle lî cibrîl. -Öbür hadîs-i şerîfe geçtik.- "Cebrail aleyhisselam bana dedi ki." diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem . İkrâ' Ömere's-selâm. "Hz. Ömer'e selam söyle." Ve a'limhü inne rıdâhü hükmün ve gadabühû izzün.

İbn Abbas radıyallahu anh'ten nakledilen bu hadîs-i şerîf, Hz. Ömer radıyallahu anh hakkında.

Hz. Ömer nasıl bir kimseydi?

Hz. Ömer bir kere boylu boslu, iri yarı bir kimseydi. Pehlivan bir kimseydi, herkes karşısında duramazdı. Sonra asabi mizaçlı bir kimseydi. Bir haksızlık gördü mü tahammül edemezdi. Birisi karşısına çıkıp da "Senin kaşının üstünde gözün var." gibi diyemezdi. Cesaret etme meselesi; Hz. Ömer'e öyle çıkışmak mümkün değil.

Hatta bir keresinde Resûlullah Efendimiz'in yanına gelince -Efendimiz'in hanımlarından bir tanesi kendi kızı, kayınpeder olma gibi bir şerefe ermiş.- bütün hanımlar bir tarafa dağılmış. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gülmüş ve şöyle buyurmuş:

"Ömer'i sokağın bir ucundan görünce şeytan diğer taraftan kaçar."

Hz. Ömer'in öyle bir hâli var.

Hz. Ömer radıyallahu anha çok da gözü yaşlı bir kimseymiş, boyu büyük ama kalbi katı bir insan değil. Rivayete göre gözyaşı yüzünde iz yapmış. Zayıf, naif bir insan ağlar da; "ağlar zayıf, naif" denir. Oruç tuttun mesela, nihayetinde bir hassasiyet geliyor; bir hadîs-i şerîf geliyor, Kur'ân-ı Kerîm'den bir âyet duydu mu gözlerinden yaşlar boşanıyor; ama pehlivan insanın ağlaması biraz zordur. Umumiyetle mesela; "Ömründe hiç ağlamamış." derler, pehlivandır.

Hz. Ömer öyle değil; hem pehlivan hem gözü yaşlı.

Rivayete göre kendisine; "Allah'tan kork ya Ömer!" desin, uyarsın, nasihat etsin, diye birisini maaşla tayin etmiş; "Sen bana her zaman Allah'ın emrini hatırlatacaksın." demiş. Bir zaman sonra "Senin vazifen bitti." demiş. "Niye ey Ömer! Bir kusur mu işledim, nasihatini güzel yapamadım mı?" diye sormuş. "Yok." demiş "Sakalımda ak belirdi, artık o vaiz olarak yeter."

İnsanın sakalına bir tane ak düştü mü bu ne alameti?

"Yaşın geçiyor, dikkat et, ömür sona doğru yaklaşıyor, bak yarıyı geçtin, gençlik elden gitti, geçti." mânasına. Sakalın içine beyazlık düşünce nasihatçiye yol vermiş. "Bana bu nasihat yeter." demiş.

Rivayete göre mührünün üzerine;

Kefâ bi'l-mer'i vâizen yâ Ömer! "Ey Ömer! Ölüm vaiz olarak yeter, başka vaiz arama! Başka nasihatçinin yanına gitme, ölüm sana vaiz olarak yeter!" [yazmış.]

Etrafında ölen yok mu? Konudan, komşudan, akrabadan, hemşerilerden. Var. Vaiz olarak bu yeter. "Sen de öleceksin." demek o, sıra sana da gelecek.

Çok yaşasan ne kadar yaşayacaksın? Âhirin ne, sonun ne? Ölüm olacak. "Ona göre tedbir al." demek. Onu mührüne yazmış. Bir vesikanın altına mührü bastığı zaman "Ömer" adı var; ama üstünde de "Yâ Ömer! Ölüm sana vaiz olarak yeter." diyor. Öyle bir kimse.

Daha vefatı zamanında [insanlar] toplaşmışlar, vefat edecek belli, yaralandı, yarası ağırlaştı, ölecek. Demişler ki;

"Yâ Ömer! Ne mutlu sana. Senden öncekiler senden hoşnuttu. Peygamber Efendimiz, Ebû Bekir-i Sıddîk ondan önceydi, ondan evvel vefat ettiler. Onlar senden hoşnut ve razıydı. Şimdi sen aramızdan ayrılıyorsun, biz de senden hoşnut ve razıyız. Gidenler razı, kalanlar razı, ne mutlu sana!" demişler.

Rivayete gör acı acı gülmüş mübarek, demiş ki;

"Sizin sözlerinize gafiller aldanır. Allah'a yemin ederim ki Şark ile Garb'ın arasındaki mülk, para, pul vesaire hepsi benim olsa kıyamet gününün korkusundan hepsini infak ederdim." Kıyamet günü dehşetli bir gün.

Rivayet edilir ki mesuliyet duygusundan çok defa kendi kendine; "Ömer, keşke anan seni doğurmasaydı." dermiş. Kolay kolay cennetlik olunmuyor. Göğsünü gere gere dolaş, burnunu havaya kaldır, dolaş. Onu kır, bunu çekiştir, ötekisini üz, bilmediğin insanın aleyhinde konuş, kötüle, ondan sonra o zulmü yap, bu haksızlığı yap. Bunun hesabını nasıl vereceksin?

Bak, bu insanlar nasıl büyük oluyorlar, nasıl titriyorlar, ölüm döşeğinde bile, "Eğer elimde bir şey olsa onu vereceğim." demiş. İşte Hz. Ömer radıyallahu anh böyle biz zât. Seven seviyor, sevmeyen sevmiyor. Nasip, kısmet meselesi… Ne yapalım? Resûlullah Efendimiz'i de sevenler vardı, sevmeyen vardı; Allah ikaz eylesin, irşat eylesin. İnsan bir Allah dostuna düşmanlık beslerse iyi olmaz.

Çünkü bir hadîs-i kudsîde; "Bana muharebe açmıştır." diyor.

Sen Allah'ın sevdiği bir insana kızarsan ne olur?

Sanki Allah'a harp ilan etmiş gibi olur. Allah'ın sevdiği insana böyle şey yapmaya gelmez. Bak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hayatından ibret al ki o, Seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn iken -Abdullah İbn Ümmi Mektûm, iki gözü âmâ zât geldi. Kabileden birkaç kişi de geldi. O iki de bir;

"Yâ Resûlullah! Şöyledir, böyledir." diye konuşmak isteyince Resûlullah Efendimiz onun lafa karışmamasını istedi. Ötekilere bir şey anlatacak; onları müslümanlığa çekmek isteyecek. Yüzünü biraz ondan çevirince, öteki insanlara dönünce Abese suresi nazil oldu.

Abese, "Yüzünü döndürdü, buruşturdu." diye başlayan o sure nazil oldu. Abdullah İbn Mektûm, Allah'ın sevdiği bir kimseymiş; ondan yüzünü çevirmemesi lazımmış. Resûlullah Efendimiz'i ikaz olarak bu sure indi. Resûlullah Efendimiz'in kendi hayatından bir numune söyleyelim:

Şeyyebetnî hûdün. "Hûd suresi benim saçımı ağarttı." buyurmuş.

"İhtiyarlattı." beni diyormuş.

Ne var Hûd suresinde?

Hûd suresinin içinde bir âyet-i kerîme var:

Fe'stekim kemâ ümirtü. "Nasıl emrolunduysan öylece dosdoğru ol!" emri var.

Hadi bakalım!

Dosdoğru olmak, çok büyük bir söz.

Nasıl dosdoğru olacak insan, ne kadar dosdoğru olacak?

Bir saat mi, iki saat mi, bir gün mü, beş ay mı?

"Ömür boyu dosdoğru ol!" demek.

Fe'stekim kemâ ümirte. "Nasıl emrolunduysan işte öyle dosdoğru ol."

"Öyle dosdoğru olmak için gayret sarf ede ede, dikkat ede ede saçım sakalım ağardı." diye Resûlullah Efendimiz bildirmiş. O Allah'ın en sevdiği kulu böyle yapmış, yaşamış. İki gün aç gezmiş, bir gün yemek yemiş. Karnına taş bağlamış, o sıkıntıları çekmiş de biz neye garanti duyarak, neye güvenerek böyle yapıyoruz? Bu kadar günahı pervasızca işliyoruz; gafletten söylediklerimize, yaptığımız işe dikkat etmiyoruz. Çünkü aklı olan dikkat ediyor.

İşte bu Hz. Ömer'e Cebrail aleyhisselam selam gönderiyor. Hz. Ömer'le bizzat konuşması... O, vahye muhatap değil; onun için "Hz. Ömer'e selam söyle ve ona bildir ki onun rızası, hoşnutluğu hikmettir, marifettir ve hükümdür, yerli yerindedir, onun hoşnut olduğu şey doğrudur."

Ve gadabühû izzün. "Onun kızdığı şey de İslâm için izzettir, şereftir, olmaması uygundur."

Hz. Ömer radıyallahu anh hakkında başka hadîs-i şerîfler de var. Yalnız bir şey hoşuma gitti:

Hz. Ömer radıyallahu anh, Ebû Bekir Sıddîk hakkında buyurmuş ki;

Yâ hayra'n-nâs ba'de resûlillah! "Ey Resûlullah'tan sonra insanların en hayırlısı!"

Kime söylüyor? Kim söylüyor?

Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir Sıddîk'a söylüyor.

Yâ hayra'n-nas ba'de resûlillah. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sonra insanların en hayırlısı olan şahıs! Ey Ebû Bekir!" diye seslenmiş.

Bakalım Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk ne yapacak?

Kendisine "insanların en hayırlısı" denildi. O mübarek de demiş ki;

Ema inneke in külte zâke fe-lekad semi'tü Resûlallahi sallallahu aleyhi ve sellem yekûlü: Mâ talaati'ş-şemsü alâ reculin hayrin min Umere.

"Sen bunu nasıl söylersin? Sen ne söyledin? Bu sözü nasıl söyledin? Nasıl 'insanların en hayırlısı' dersin? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den işitmedin mi? 'Güneş Ömer'den daha hayırlı bir kimsenin üstüne doğmamıştır.' Dememiş miydi?"

O da ona iltifat etmiş. Böyledir işte. İnsan büyük olunca kendisini küçük görür. Tevazu etti mi Allah onu yükseltir. Büyük oldu mu küçük görür. Küçükler küçüklüğünü hisseder; ondan sonra aşağılık duygusundan böbürlenmeye kalkarlar.

Büyük olsa böbürlenmeye ihtiyacı var mı? Güzel yüzün süslemeye ihtiyacı var mı? Yüz güzel olunca allık, pudra, rastık, sürmeye ne lüzum var? Allah güzel yaratmış. Ötekisi; "Boyayacağım da, kırmızı yapacağım da güzelleşeceğim." diye uğraşsın.

Onun için o ona tevazu gösteriyor, o ona tevazu gösteriyor. Öyle yaşamışlar. Allahu Teâlâ hazretleri şefaatlerine nâil eylesin. Bu güzel huylardan bize de versin.

Ne zarar ederiz? Ne olur insanları iyi bilsek? Farz edelim ki Allah'ın iyi olmayan bir kulunu iyi biliverdik. Ne olur?

İyi muamele edelim. Hüsn-i zan emredilmemiş mi bize?

"Yâ Rabbi! Bilemedim. Ben zaten bilgisi az bir kulum, cahilliğim çok. Kur'ân-ı Kerîm'de Sen buyurmadın mı yâ Rabbi?"

İnnâ aradne'l-emânete ale's-semâvâti ve'l-ardı ve'l-cibâli fe-eyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehe'l-insânü innehû kâne zalûmen cehûlen.

"Yâ Rabbi! Kur'ân-ı Kerîm'de insanoğlu için 'çok zalim, çok cahil' demedin mi? Çok cahilim, çok zalimim, çok kusurluyum. Ne yapalım, onun kötü olduğunu bilemedim, iyi sandım." desen kötü insanı iyi bilsen ne olur?

Ben zaten âciz bir kulundum, iyi sandım. İyi sandığı için iyi muamele eder ama iyi bir kulu kötü sanırsa ne olur?

Allah'ın iyi bir kulunu kötü sanıp da ona kötü muamele ederse o zaman vebal altında kalır, hesabını verecek. Eğer Allah'ın sevgili kuluysa o zaman yakasına yapışırlar.

"Sen benim o veli kuluma ne diye bu sözleri söyledin? Ne diye aleyhinde böyle dedikodu ettin? Ne yaptın?" diye sormaz mı Allahu Teâlâ hazretleri.

Sorar.

O zaman İslâm ahlâkına göre hüsn-i zan edecek, düşünecek, iyiliğini isteyecek. Bir insana iyi muamele yaparsan o insan senin yanında iyi davranır.

Lisede bizim bir kadın öğretmenimiz vardı, İngilizce dersine gelirdi; o anlatmıştı. Bir gün yaşını geçmiş, lise çağını aşmış -kaç sene sınıfta kaldıysa- iri yarı olmuş çocukların olduğu bir yere genç bir öğretmen olarak tayin olmuş. Derse girmiş. "Otorite tutturayım." diye birkaç kez sert muamele edince, kabadayı talebeler kalkmışlar; "Biz seni asarız, keseriz." gibi sözlerle tehdit etmeye başlamışlar. Şöyle anlatıyor:

"İkindiden sonra mektepten çıktım. Dar sokaklardan yürüyeceğim. Baktım o kaşları çatık, belalı talebeler orada bekleşiyorlar. Korku içerisindeyim; ya dövecekler, ya bir zararları olacak, âciz kimseyim. O zaman, birinin adını söyleyerek; 'Gel şu çantamı taşımama yardım et; çalılardan, taşlardan, yürüyemiyorum.' dedim. Yardım isteyince yumuşadı, çantamı tuttu, ben de ön tarafına gittim, 'teşekkür ederim' dedim."

Kötü niyetli kimseye iyi muamele edince iyilik tarafını teşvik etmiş oluyor. Kötülüğü söylemede bir fayda yok ki.

Kötünün kötülüğünü söylediğin zaman ne oldu?

"Nasıl olsa benim ne mal olduğumu anladı." der, kötülüğe devam eder. Onun için hüsn-i zan dinimizin emri.

Cümle âlem iyi ben kötüyüm diyeceğiz. Hüsn-i zan besleyeceğiz.

[Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh kendi babasından naklen söylerdi:

"Herkes buğday ben saman" diyecekmiş; "Herkes yahşi, ben yaman. Herkes buğday, ben saman."

O Azerbaycan'dan gelmiştir. Dedemiz, Hocamız'ın babası orada, oranın şivesiyle söylermiş:

Herkes yahşi, ben yaman. "Herkes güzel, ben kötüyüm."

Herkes buğday, ben saman. "Herkesin işe yarar bir hâli var, ben çer çöp." diyebilirse insan, tevazu gösterirse Allah sever.

Allah güzellerin, büyüklerin güzel huylarından bize versin; güzel huylu olalım. Şu dünyada insan isterse kavgayla geçirir isterse sevgiyle geçirir; ikisi de var. Sevgiyle mi geçirmek iyi, dostluk mu iyi, kavgayla mı geçirmek iyi?

Kavgayla geçirmek isterse içi sirke dolu gibi; kırgınlıklar, kötü duygular içini kemirir. Çiçeğe sevgiyle bakarsa gözü yaşarır. "Aman yâ Rabbi! Ne güzel yaratmışsın, ne güzel kokusu var, şunun yaprağının güzelliğine bak."

Ne bileyim dağa, denize, ovaya bakan sevinir. Allah'ın kullarından her birinin bir hoş tarafını bulur, isterse sever.

Her şeyin bir iyi tarafı yok mudur?

Vardır.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabıyla bir yerden bir yere gidiyormuş. Yolun kenarında bir köpek ölüsü, uzun bir zaman kalmış, kurumuş.

Kokmaz mı?

Kokar. Takır takır kuruyuverir. Herkes burnunu tutmuş; "Öf ne kadar çirkin bir koku!" demiş, başını çevirmiş. Resûlullah Efendimiz de aralarında; "Çirkin kokuyor, kokusu çirkin. Ama dişleri ne kadar muntazamdı, beyazdı." demiş. "Bak köpek leşinde bile bir güzel taraf görün. Ey ashabım! Köpeğin ağzındaki dişler bize lazım değil ama isterseniz iyi tarafını da kötü tarafını da görürsünüz. Bak bir köpeğin leşinde bile dişleri muntazam, bembeyaz dizilmiş dişleri var. Ne güzel!" demek istiyor.

İnsan öyle bakarsa memnun olur. Bir bardak yarısına kadar su dolu; birisi bakar, "Bu bardağın yarısı niye boş?" diye düşünür. Ötekisi de "İyi, bardak boş değilmiş, yarısına kadar su doluymuş." diye düşünür; aynı şey.

Eski devirlerde padişahlardan birisi rüya görmüş, rüyasında çok telaşlanmış. Uyanınca tabirini merak etmiş. "Bana bir rüya tabircisi bulun, çok meraklandım. Bu rüya nedir?" demiş.

Gitmişler, birini getirmişler. Padişah rüyasını anlatmış, "Yor bakalım bu rüyayı, tabir et." demiş. Adam; "Eyvah! Çok felaketlerle karşılaşacaksınız; hanımızın, çocuğunuzun, akrabalarınızın hepsinin öldüğünü göreceksiniz." demiş.

Padişah kızmış, kovmuş;

"Bu uğursuz adamıyanımdan çıkarın. Doğru düzgün, akılı uslu bir adam getirin." demiş. Aramışlar, taramışlar; güngörmüş, aksakallı, tecrübeli güzel rüya tabir eden, bir arif zât, bir hoca efendi bulup getirmişler. Padişah rüyasını ona da anlatmış. Dinlemiş, gülümsemiş;

"Padişahım, müjdeler olsun!" demiş.

"Hayrola ne oldu?" diye sormuş. "Siz" demiş "Hanımızdan, çocuğunuzdan, akrabanızdan daha çok yaşayacaksınız." Ötekisiyle aynı şeyi söylüyor ama söyleyiş tarzı farklı olduğu için padişah onu mükâfâtlandırmış.

Onun için insan hayata da böyle bakabilir.

Biz hayatımıza bakışımızı değiştirebilir miyiz?

Değiştiremeyiz. İnsanları değiştirmemiz de kolay değil. Hani çık kürsüye;

"Ey insanlar! O insan iyidir, kötüdür." de. İnsanlar iyi olsun, kötü olsun; olmuyor! Hatta bazen insan biliyor da kendisi bile yapamıyor. Öyle kolay değil. Hoş göreceksin. Yunus Emre boşuna mı demiş:

Yaratılanı hoş gör Yaradan'dan ötürü.

Allah yaratmış, Allah'ın kulu, "İnşaallah düzelir." dersin, sevgiyle yaklaşırsan düzelir. Kızgınlıkla yaparsan daha da artar. Her şeyin bir usulü var, emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münkerin, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamanın usulü var. Böyle hareket edersek içimiz sevgiyle dolu olursak rahat ederiz, etrafımız da rahat eder, sonunda bir şey kaybetmeyiz.

Diğer hadîs-i şerîfe geçelim:

Kâle lî Cibrîl aleyhisselâm: Kâle'llâhu tebâreke ve Teâlâ: İnne hâzâ dînün irtadaytuhû li-nefsî ve lem yuslihahû ille's-semâhatü ve hüsnü'l-hulüki fe-ekrimûhü mehmâ sahibtümûh.

Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Cebrail aleyhisselam'ın kendisine söylediği bir sözü bize naklediyor. Cebrail aleyhisselam da Allahu Teâlâ hazretlerinden naklen getirmiş, Resûlullah Efendimiz'e söylemiş.

Kâle lî Cibrîl aleyhisselâm. "Cebrail aleyhisselam bana dedi ki." Kâle'llâhu tebâreke ve teâlâ. "Ey Muhammed! Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyurdu." diye Cebrail aleyhisselam ona hitaben nakletmiş.

Allahu Teâlâ hazretleri nasıl buyurmuş?

İnne hâzâ dînün. "Bu bir dindir ki." İrtadaytuhû li-nefsî. "Ben o dine razı oldum; o dini kendim için seçtim. Bana o dine göre ibadet edilmesinden hoşnut ve razı oldum."

Hangi din bu?

İslâm dini. "Kullarım İslâm'ı seçsinler. Onların bana İslâm'a göre diyanet göstermelerine, kulluk etmelerine hoşnut ve razı olurum, başkasına razı olmam."

Bu bir âyet-i kerîmenin mânasıdır. Hadîs-i şerîf ama aynı zamanda da malum, hepinizin bildiği gibi:

İnne'd-dîne inda'llâhi'l-İslâm. âyet-i kerîmesinin "Allah indinde tek din, yegâne din İslâm'dır; başkasını sevmez. Allah indinde din sadece ve sadece İslâm'dır."

Kelimelerin sıralanışından, Arapça'nın mânasından üsluba göre; "Sadece ve sadece bu dini kabul ederim." mânası çıkıyor. Allahu Teâlâ hazretleri bu dine razı olmuş; biz müslüman olursak razı olacak.

Allahu Teâlâ hazretleri başka bir dine razı değil, başka bir şekil ile kendisine ibadet etmemizi istemiyor. Başka şekilde razı değil, hoşnut değil!

Ve lem yuslihahu ille's-semâhatü ve hüsnü'l-huluki. "Bu dindarlığı, bu dini iki şey güzelleştirir. Bu dini iki şey daha güzel yapar, ıslah eder, daha güzelleştirir. Nedir? Birisi semahattir. Semahat 'lütufkârlık' demek. Diğeri, hüsnü'l-huluktur, 'güzel huyluluk'tur."

Demek ki Allahu Teâlâ İslâm'ı din olarak seçmiş, ondan razı. İki şey bu dini daha da güzelleştiriyor, ziynetlendiriyor ve o zaman daha güzel oluyor. Birisi semahat, diğeri hüsnü'l-huluktur. Semahat "lütufkârlık" hüsnü'l-huluk "güzel huyluluk." demek.

İnsan müslüman olacak:

Âmentü bi'llâh. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh dedi. Tamam, müslüman oldu.

Bu dinin güzelliği ne ile tamamlanacak?

Lütufkârlıkla, semahatla tamamlanacak; güzel huyla tamamlanacak.

Semahat nasıl olur?

Semahat iki şekilde olur:

Bir; malla semahat olur. Elindeki parayla, imkânla, maddî vasıtalarla insanlara cömertlik yaparsın, semahat gösterirsin. Onlara verirsin, onları yedirirsin, giydirirsin; o insanların gönlünü alırsın. Senin dindarlığın, bunu yapmayan öteki şahsın dindarlığından daha iyi olur, daha kaliteli bir dindarlık olur. Daha güzel, müzeyyen bir dindarlık olur.

İkincisi; ahlâkla lütufkârlık; mânevî bakımdan ahlâk ile olur. Parayla değil de insanın sözüyle, sohbetiyle başkasına lütufkâr davranması tarzında olur. Kavlen olur, söz ile olur. Güzel huy da İslâmiyet'in ana hedeflerinden biridir.

Müslümanlık bize niye geldi?

Niye durup dururken Allahu Teâlâ hazretleri peygamber gönderiyor, kitap gönderiyor?

Müslümanların ne yapmasını istiyor?

İslâmiyet'in iki büyük hedefi var. Esaslı hedefini, ana hedefini söylemek gerekirse; birisi, bizi cahillikten kurtarıp Allah'ın varlığından, birliğinden haberdar edip O'na güzel kulluk ettirmek için, Allahu Teâlâ hazretlerinin mârifetullahına erdirmek için, mârifetullah için.

İkincisi, güzel ahlâk için.

Marifetullah bize Mevlâ'mızı tanıtıyor; o bakımdan önemli.

Ne için lazım?

İnsanlarının birbiriyle geçimi için lazım.

İnsanlar toplu hâlde yaşıyorlar, topluluk hâlinde yaşıyorlar ya; köy kuruyorlar, kasaba kuruyorlar, üçü beşi bir arada oluyor. Hiç olmazsa ana-baba evlat bir arada oluyor. Dağ başında bile olsa yine birkaç kişi oluyor. İnsanlar iki kişiden fazla oldu mu aralarında ahlâk şarttır. Huy olacak.

Diyelim ki bir kadın bir erkek evlendi, karı koca oldu. Kadının kocaya karşı vazifeleri var; kocanın kadına karşı vazifeleri, mesuliyetleri, ödevleri, vazifeleri var. "Şöyle yapması, böyle yapmaması lazım." diye kanun ve usul lazım. Çocuklar varsa çocuğun anne babaya karşı muameleleri var; anne babanın çocuğa karşı muameleleri, çocukların birbirlerine muameleleri var.

Bir köy ise köy ahalisinin birbirlerine karşı muameleleri var. Şehir ise hâkezâ.

Ahlâk, cemiyete insanlar için gerekli. İslâmiyet'in hedeflerinden biri, Mevlâ'mızı tanıyıp ona kulluk etmek; ikincisi de öteki müslümanlarla, kardeşlerimizle bir cemiyetin içinde güzel yaşamak. Bu, güzel huyla oluyor.

Onun için dinimiz güzel huya çok ehemmiyet veriyor.

Bu nereden belli?

Bir kere hadîs-i şerîften belli.

Başka nereden belli?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:

Buistü li-ütimme mekârime'l-ahlâk. "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim, gelip size öğretmek için gönderildim."

"Güzel huyu öğretmek için geldim ben."

Niçin Peygamber oldum?

"Size güzel huyluluğu öğretmek için geldim."

Başka bir hadîs-i şerîfte buyruluyor ki;

el-İslâmü hüsnü'l-huluk.

"Müslümanlık güzel huyluluktur."

Başka bir hadîs-i şerîfte buyruluyor ki;

"İnsan güzel huyu sayesinde geceleri sabahlara kadar hiç uyumayıp ibadet eden, gündüzleri akşamlara kadar sıcak, soğuk demeden dudakları kuruyarak oruç tutan, kıymetli ibadetleri yapan kimselerin sevabına nail olur."

Ne ile?

Güzel huyu sayesinde. "İnsan güzel huylu oldu mu geceleri ibadet eden, gündüzleri oruç tutan insanın sevabına nail olur. İşte bizim dinimizin hedeflerinden birisi güzel huylu olmaktır.

Çirkin huylu olursa ne olur?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir gün;

"Ey ashabım! Müflis kime derler? İflas etmiş adam kime derler?" diye sormuş.

Araplar tüccar millet; mal almayı, kervanlarla mal götürüp mal satmak. İflasın ne olduğunu biliyorlar.

"Yâ Resûlallah! İflas; insanın servetinin sermayesini kurtaramaması, ziyan etmesidir. Sermayeyi ziyan etmekten dolayı elinde hiçbir şey kalmamasıdır."

"Hayır!" buyuruyor Efendimiz; "Asıl müflis, hakikî müflis o kimsedir ki kıyamet günü mizanın, terazinin başına dağlar gibi sevaplarla gelir..."

Neden?

Çünkü müslüman insan; ibadet etmiş, taat etmiş, hayr u hasenât yapmış, sevap kazanmış. Mizanın başına dağlar gibi sevapla geliyor. Gelir ama mizan var, hesap var. Hadîs-i şerîflerde geçiyor; bundan insanın sırtının ürpermesi lazım. Şakaklarından ter boşalması lazım.

Mahşer halkına seslenilecekmiş:

"Ey mahşer ahalisi! Bu şahıs, filanca oğlu filancadır veya filanca kızı filancadır. Bunda kimin hakkı varsa hesabını görme vakti geldi; gelsin, hakkını alsın."

Mahşer halkından hak sahipleri gelmeye başlıyor. Birisi gelecek; "Yâ Rabbi! Bu şahıs benim hakkımı yemişti." diyecek. Ona; "Al bunun sevabından." denilecek Sevabının bir kısmını alıp gidecekler. Artık hesabı ne zaman olacaksa o ayrı. Ama sevabının bir kısmından, o yığından alacak.

Sonra biri gelecek, yine bir şikâyet. Tamam doğru iddia, yine alacak, yine alacak, yine alacak... Hulasa-i kelâm o dağlar gibi sevap hak sahipleri tarafından alınıp alınıp bitecek. Ama hak sahipleri bitmedi, daha kuyrukta olanlar var.

Bir tanesi geldi;

"Yâ Rabbi! Bana da şunu yapmıştı. Şöyle kırmıştı, böyle hürmetsizlik yapmıştı." deyince ona verilecek sevap kalmadı, dağıldı. Dağlar gibi sevap gitti.

O zaman Allahu Teâlâ hazretleri buyuracaktır ki "Sen günahından buraya bırak." Günah ve sevapla eşleştirilmiyor mu? Birisi ötekisini götürmüyor mu? "O zaman günahını bırak." Ötekisi gelecek günahını bırakacak, berikisi gelecek günahını bırakacak. Hesabı bittiği zaman dağlar gibi bir günah yığınıyla karşı karşıya kalacak.

Peygamber Efendimiz "İşte asıl müflis budur." diyor. "Asıl iflas etmiş insan bu!" Çünkü dağlar gibi sevap gitti, arkasından mizanın başında dağlar gibi günah kaldı. O adamın hâlini bir düşünün.

Onun için güzel huy, çok önemli. Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi huyu güzel insan eylesin.

Güzel huy nedir?

Güzel huydan söz açılırsa insanın haftalarca söz söylemesi gerekir. Çünkü İslâmiyet, bunu öğretmeye çalışmış. Çok güzel huylar.

Kısaca söylemek gerekirse güzel huyluğu nasıl anlatabiliriz?

Müslümanlar senin hakkında ne diyorlar?

Sen şöyle köşeye çekildiğin zaman öteki müslümanlar; senin tanıştığın, iş yaptığın, temasta bulunduğun, yaşadığın öteki, salih müslümanlar senin hakkında ne diyor?

"Allah taksiratını, kusurunu affetsin. Biraz sinirlidir, vurur, kırar." mı diyor. Veya "Hak hukuk tanımaz, insanların paralarını pullarını alır. Kendi üzerine geçirir." mi diyor? Veyahut ne diyorsa…

Veyahut da "Çok iyi bir kimsedir, melek gibi bir kimsedir, karıncayı incitmez; hiç kimse ondan şikâyetçi değildir. Allah ondan razı olsun." mu diyor.

Arkandan insanlar, müslümanlar, müslümanların salihleri iyi şeyler söylüyorsa sen iyi huylu bir insansın. Kötü şeyler söylüyorsa, yaka silkiyorlarsa "Aman aman! Hacıdır, hocadır ama neyse beni fazla söyletme." diyorsa o zaman yandın, o zaman fena durumdasın. O zaman çok düzeltilecek hâlimiz, huyumuz var, demektir. O zaman fena… Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri kıyamet gününde o insanları şahitlik ettirecek.

Onların hükmü, hüküm...

Hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor:

"Sen bir topluluğun içine gittiğin zaman sana 'ehlen ve sehlen merhaban' derlerse; 'hoş geldin, sefa getirdin, aramızda yerin var, buyur, geldiğine sevindik, otur şöyle, başköşeye geç.' denilecek."

Fe-merhaben lehu yevme'l-kıyameh. "Kıyamet gününde ona öyle denilecek, 'gel buyur, merhaba' denilecek."

Dünyada da müslümanlara öyle denilsin. Eğer gittiğin bir yerde sana fe kahden leke diyorlarsa... -Arapça'da kahd "kıtlık" demek- Demek ki Araplar âdetlerine göre; istemedikleri bir kimse gelirse ona 'merhaba ' demezlermiş de "Kıtlıkta geldin." derlermiş.

Ne demek?

Kahden, "Yanımızda ikram edilecek yiyecek, içecek, meşrubat, peynir, yoğurt yok. Sana bir şey veremeyeceğiz, kusura bakma. Misafir edemeyeceğiz." demek.

Dobra dobra; "Kusura bakma seni aramızda istemiyoruz." demek.

"Eğer müslümanlar bir kimseye böyle demişse."

Fe-kahden lehû yevme'l-kıyâmeh. "Kıyamet gününde ona "kahden" denilir."

Kıyamet gününde muamelesi öyle olacak. Onun için aman müslümanların salihlerini kızdırmayalım. Müslümanların salihlerini aleyhimize döndürtecek huya sahip olmayalım.

"Niye 'müslümanların salihleri' deyip duruyorsunuz?" derseniz…

İnsanların hepsini memnun etmek mümkün değil. Sen şurada çıkarsın bir hayırlı iş yaparsın; hayırlılar memnun olur, hayırsızlar kızar. Evine parmaklık yapılsa evinin içindekiler memnun olur, evinin dışındaki hırsızlar memnun olmaz; "Ben şimdi bu evin neresine gireceğim. Ben şimdi nasıl çalacağım bu adamın parasını nasıl çalacağım?" der.

Sen memleketin için memleketin gidişini değiştirecek hayırlı bir iş yapsan; Yunanlı kızar. Sen memleketini kalkındırmak istesen Bulgar, Rus, Amerikan, İngiliz kızar.

Neden?

Onlar öyle kuvvetli bir Türkiye istemiyorlar ki. "İnek gibi sağılsınlar." istiyorlar. Hem ölmesin, çünkü sütü de lazım; ondan sonra faydalansınlar, istiyorlar. Aslan gibi olursa istemiyorlar, "parçalar" diye korkuyorlar. Yerinden kıpırdamasın, bağlı dursun. Önüne ot koyalım yesin, arkasından sütünü sağalım, içelim.

O şimdi senin uçak, tank yapmanı, kuvvetli ordunun olmasını, güçlü kuvvetli olmanı, öteki kültürlerle alakadar olmanı ister mi?

İstemez.

Demek ki dünyada herkesi memnun etmek mümkün değil! Salihler memnun oldu mu; tamam.

Varsın katiller, hırsızlar, arsızlar, namussuzlar beğenmesin, zaten beğenmeyecekler. Dünyada herkes herkesi sevmez ki.

Peygamber Efendimiz insanların en mükemmeli. Peygamber Efendimiz'i herkes sevdi mi?

Maalesef!

Ebû Cehil vardı ya, ne kadar uğraştı. Namaz kılarken ne kadar zulmettiler. Harp için nice nice hasımları karşısına geldi. Asker gitti. Nice ezalar, cefalar ettiler. Hele Taif'e gittiğinde nasıl taşladılar, topukları yarıldı, Uhud harbinde dişi nasıl kırıldı? Mübarek dişi şehit oldu. Nasıl bazı kimseler "kâhin" dedi, bazıları "şair." Çeşit çeşit iftiralar yapmadılar mı?

Demek ki bu insanların dilinden kurtulmak mümkün değil.

O zaman ne yapalım?

Kendini Allah'a sevdirmeye çalış. İnsanlara sevdirmeye çalışırsan şaşırır kalırsın. Birisi "öyle" der, birisi "böyle" der, şaşırır kalırsın. Allah'a sevdir. Allah'a sevdirirsen tamam.

Allahu Teâlâ hazretleri bir kulu sevdi mi dermiş ki;

"Ey Cebrail! Ben filanca kulumu sevdim, sen de onu sev."

Cebrail aleyhisselam'da gök ehline dermiş ki;

"Ey gök ehli, melekler, çeşit çeşit varlıklar! Allahu Teâlâ hazretleri filanca kulunu seviyor; siz de sevin."

Ondan sonra yeryüzündeki insanlara, varlıklara seslenirmiş; gök ehli de yer ehli de severlermiş.

İnsanı varsın hiç kimse sevmesin, Allah sevsin kâfi değil mi?

Allahu Teâlâ hazretleri sevdi mi kâfi!

Onun için bir tek sevginin peşinde koşmak lazım. Öyle işi karıştırmaya lüzum yok, fazla uzun şeye aklım ermez.

"Bana bir tek şey söyle, öyle uzun boylu nasihate aklım ermez."

Peki, bir tek şeyi söylüyorum:

"Allahu Teâlâ hazretlerine kendini sevdirmeye çalış."

Başkalarının sevgileriyle uğraşma; bitmez, tükenmez. Onu memnun edersin, ötekisini memnun edemezsin. Çocuklarına bile aynı elbiseden üç tane alırsın birisi mavi, birisi yeşil, birisi kırmızı. "Ben kırmızıyı istiyorum." der. İlla kardeşine verileni ister, kendisine verilenden memnun olmaz. Bunlar hep olan şeyler, onun için Allah'ı memnun etmeye çalışmak lazım.

Fe-ekrimûhü mehmâ sâhibtümûhu. "O halde bu dine ne zaman sahip olursanız, ikram ediniz. Bu huylarla cömertlik ile semahatla ikram ediniz." diyor Allahu Teâlâ hazretlerinin resûlü.

Cebrail aleyhisselam Allahu Teâlâ hazretlerinden öyle nakletmiş.

Bu hadisin uzun ibaresini kısaltırsak ne diyeceğiz?

Bizim dinimiz iki şeyle ziynetleniyor: Bir cömertlik, iki güzel huyluluk!

Cömert olacağız. Mübarek, bırak başka insanların da gönlü hoş olsun. Sevindir, ver bakalım, fukaranın güle güle gittiğini bir gör. Bir zavallıya, bir dula yardım et, yetime başını okşa; sevine sevine koştuğunu gör.

Hiç unutamıyorum, içimde bir derttir. Ankara'da bir bayram arefesinde, bir şey almak için çarşıda dolaşıyorum. Çöpçü kıyafetli birisini gördüm; yanında da birisi var, çocuk. Geldiler. Adinin adisi bir pantolona baktılar. Ertesi gün bayram ya, çocuğuna pantolon alacak ama maaşı az, belli.

"Kaça?" diye sordu.

Galiba "20 lira" dedi o zaman. "Çok gelecek bana." dedi; boynunu büktü, gitti. 20 lirayı bile veremedi. Şimdi insanın yanında para olsa imkân olsa da daha atik olsa; "al şu yirmi lirayı, evladım al şu pantolonu" deseydi de o nasıl oynaya oynaya, sevine sevine gidecekti.

Onun o sevincini paylaş, başkalarını sevindir. Müslümanın gönlüne neşe sokmak, müslümanı sevindirmek lazım. Dille mi sevindirirsin, malla mı sevindirirsin artık. Allah'ın kullarını nasıl sevindirirsen sevindir. Hep başına dert olacak değilsin ya. Biraz da onu hoşnut et; hiç bu tarafa bakmıyoruz.

İki gün önce bir köye gittik. Tanıdığımız birisi var, Yüksek İslâm Enstitüsü'nden mezun; evde yokmuş. Orada konuşurken dediler ki:

"Filanca amca vefat etti, üç hafta oldu."

"Ona da gidelim; 'Başınız sağ olsun.' diyelim, ailesine Allah rahmet eylesin, Allah sizlere sabır versin." diye gittik, çok memnun oldular.

Allah küçük şeylerden ecir veriyor; bunları ihmal etmemek lazım, yapmak lazım. Ummadıkları bir şekilde oraya gitmemizden memnun oldular. Yalnız oradan biri;

"Yahu, falanca arkadaş nerede?" deyince;

"Hocam! O arkadaş bizi beğenmez, gelmez." dedi.

Bizim ilk gittiğimiz, evde bulamadığımız şahıs köylüsüyle konuşmuyor.

"Bize gelmez. Cenazeye bile gelmedi." dedi. "Sen onun ilmini al, bir kenara atıver." dedi.

O kulun adını da söylemem doğru olmaz. Şu bakımdan söylüyorum:

Yüksek İslâm Enstitüsü'nden kardeşlerimizin yüzde doksan beşi böyle yapmaz ama o öyle yapınca iyi olmamış. Sen onun bilgisini alıvereceksin öbür tarafa kendisini atıvereceksin; "Cenazemize bile gelmedi." diyor. İnsan aynı köyde olur da cenazeye gitmez mi?

Bak "gitmedi" diye ne kadar kalbi kırılıyor, "gitti" diye ne kadar seviniyor. İnsanın eti yenmez, derisi dikilmez. Bir gideceksin; işte biraz Tebâreke okuyacaksın, dua edeceksin, teselli eylersin, "Yapabileceğim bir hizmet var mı?" dersin, gönlünü alırsın, gidersin. Hiçbir şey vermeye bile lüzum yok. İlla dağları devirip koyun sürüleri bağışlamana lüzum yok.

İnsanoğlu bunu bekliyor. İnsan karşısından güler yüz, tatlı dil bekliyor. Somurtsan kızar. Somurtsan bir oraya bir buraya akşama kadar hasta olurlar. Bir şey söylemezse somurtmanın zararı var. Ne olur gülüverse biraz tatlı davransa.

Kâle lî Cibrîl: Kâle'llâhu azze ve celle: Yâ Muhammed men âmene bî ve lem yü'min bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî fe'l-yeltemis Rabben gayrî.

"Cebrail aleyhisselam bana dedi ki: 'Allahu Teâlâ hazretleri söyle buyurdu: Ey Muhammed! sallallahu aleyhi ve selem Kim Bana iman ederse." -diyen Allahu Teâlâ hazretleri- "Kim Allahu Teâlâ hazretlerine iman ederse." Ve lem yü'min bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî. "Kadere inanmakta bana iman etmiyorsa..."

Hayrın ve şerrin Allah'ın takdiriyle olduğuna; bu kâinatı Allahu Teâlâ hazretlerinin yaratıp idare ettiğine, her şeyin O'nun emriyle olduğuna inanmazsa; "Ya nasıl oluyor bu işler?" diye düşünmezse Allahu Teâlâ hazretleri tasavvur etmese, sahibi olmasa bu iş olur mu?

Dünyada bir gün yer yerinde durmaz. Trafik polisi bir an şu dört yoldan ayrılınca, ışıklar yanmayınca vasıtalar nasıl birbirine giriyor. Allahu Teâlâ hazretleri kâinatı sevk ve idare ediyor. O'nun taktiriyle oluyor. " Allah'a inanıp da kadere inanmayan; fe'l-yeltemis Rabben gayrî. "Kendine benden gayrı bir Rab arasın!"

Burada demek ki şu var:

Kadere inanacak insan da bu kâinata "ol." dediğinde oluyor, "olma" dendiğinde yok oluyor. Ölüm, hayat O'nun emri, yuhyî ve yümît, her şey, bi-yedihî melekûti külli şey'in, tamam!

Bunu bildikten sonra bir de başına gelen kadere razı olacaksın. "Ne yapalım, böyle takdir etmiş. Başıma bugün şu iş geldi." diye razı olacak. "Razı olmazsa benden gayrı Rab arasın. Madem benim kaderime razı olmuyor, inanmıyor. O zaman benden gayrı Mevlâ arasın, Rab arasın." diye büyük tehdit var.

Bundan çıkarılacak ders nedir?

Allahu Teâlâ hazretlerinin kaderine iman et, korkma! Ne yapalım bu dünya hayatı bazen tatlı, bazen tuzlu, bazen acıdır. Bütün yaşayanların hepsi kalsaydı dünyada yaşanacak yer kalmazdı. Sırası gelecek, gidecek. Ölüm de hak, doğum da hak! Bazen kâr olur bazen zarar olur. Hepsinin faydası var. Zarar ettiğin zaman biraz boynun bükülür, Allahu Teâlâ hazretlerine biraz daha yalvarır yakarırsın. Kâr ettiğin zaman şükredersin, zarar ettiğin zaman sabredersin. Hepsi bir çeşit imtihan!

Allahu Teâlâ hazretleri dünya hayatının imtihanında çeşit çeşit sorular soruyor. Bazen zarar oluyor, "Ne yapalım, Mevlâm böyle nasip etmiş." der, sabredersin; Allah oradan ecir verir.

Bazen bolluk verir; "Yâ Rabbi! Bu akşam şu sofradaki nimetlere bak." dersin, gözün yaşarır. Kavun, karpuz, tatlı, tuzlu, börek, çörek, et köfte var, her şey var. "Çok şükür yâ Rabbi!" dersin; şükredersin, ödül alırsın. Hep iyi gidip de bir an kötü gidince birden ara bozulacak mı? Olur mu öyle şey? Erkekliğe, mertliğe sığar mı? Hep iyi gidip de birden kötü olunca ahbaplık bozuluveriyor.

Öyle kulluk olmaz!

Bize düşen ders nedir?

Biz Allahu Teâlâ hazretlerinden daima sıhhat, afiyet, huzur saadet isteriz ama eğer takdir ederse başımıza biraz sıkıntılı bir şey gelirse o zaman da sabrederiz. "Mevlâm böyle takdir eyledi." diye sabrederiz; bu, imanın çok önemli rükünlerinden biridir. Kadere iman etmeyen insan, huzur içinde olmaz. Hayatın tadını tadamaz. Meşakkatine sabrettin mi ardından bir lezzet gelir. Şaşar kalırsın, Allah Allah! Tarif edilmez birtakım güzellikler gelir.

Onun için başına sıkıntılı bir şey geldiği zaman feryâd ü figânı basma, sabret, Allah ecri oradan verecek! "Mevlâm sen bilirsin, yâ Rabbi, ben âcizim." dersin. Tahammülün azalırsa tahammül edemezsen "Yâ Rabbi! Biliyorsun, ben çok zayıf bir kulum. Bana böyle ağır yük yüklediğin zaman omuzlarım çatırdıyor. Sen bilirsin yâ Rabbi! Sabretmeye çalışıyorum, sen bana sabır ver." dersin. O yine lütfeder. Allahu Teâlâ hazretleri, kullarına zulmetmez. Yine lütfeder, yine bakarsın ki iş dönmüş.

Bir hadîs-i şerîf daha okuyacağım, ondan sonra derse son vereceğim. Bu hadîs-i şerîfi iyi dinleyin.

Kâle lî cibrîl. "Cebrail aleyhisselam bana dedi ki." Yâ Muhammed 'ış mâ şi'te fe-inneke meyyitün. "Ey Muhammed! Ne kadar yaşarsan yaşa, öleceksin."

İstersen yüzyıllarca yaşa, sonun ne? Ölüm! Ne kadar yaşarsan yaşa öleceksin.

Ve ahbib men ahbebte. "Kimi istersen sev." Fe-inneke müfârikahû. "Ayrılacaksın." Va'mel mâ şi'te. "Neyi işlersen işle, hangi ameli işlersen işle." Fe-inneke mülâkîhi. "O amelin karşılığını göreceksin." Ahirette amelin senin karşına gelecek.

"Ya, ben senin falanca zamanda yaptığın işim?" diye karşında göreceksin. Kabirde daha başlayacak, ondan sonra âhirette göreceksin.

Bu hadîs-i şerîfte ne var?

Bu hadîs-i şerîfte hep bildiğimiz şeyler var; ama çok dokunaklı bir ibareyle söylüyor.

"Ey Muhammed! Ne kadar yaşarsan yaşa, öleceksin." demek, "Ey ümmet-i Muhammed! Hayatınıza dikkat edin, ölümü nazara dikkat alarak yaşayın." demek.

Peygamber Efendimiz kendisinin öleceğini bilmiyor mu?

Biliyor! O sözden, bu hadîs-i şerîften murat biziz. Maksat bizi ikaz... Demek ki biz ölümü düşüneceğiz. Bak burada hadîs-i şerîf bize ölümü hatırlatıyor. Ne kadar yaşarsan yaşa, öleceksin.

Ne demek öleceksin?

Öleceğini hesaba katarak yaşa ve ölümden sonrası için hazırlık yap. Oranın hazırlığı buradan yapılıyor. Orada ne yaptıysan burada göreceksin. Orada artık hazırlık yok, hazırlığı burada yapacaksın. İyi işler yaparsan iyi şeylerle karşılaşırsın. İkincisi kimi seversen sev, ondan ayrılacaksın…

Sayfa Başı