M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 434.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men kâle lâ ilâhe illallahu muhlisen dehale'l-cennete. Kîle: E felâ übeşşiru'n-nâse? Kâle: İnnî ehâfu en yettekilû.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim,

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerini Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından okumaya devam edeceğiz. Okuyacağımız hadisler 434. sayfasındadır.

Metnini okuduğumuz hadîs-i şerîf, 434. sayfanın beşinci hadîs-i şerîfi. Peygamber Efendimiz Enes b. Malik radıyallahu anh'ın bize naklettiğine göre buyurmuş ki;

Men kâle lâ ilâhe illallah muhlisen dehale'l-cennete. "Kim halisâne, kalbinden, içinden tam kânî olarak, inanarak, candan lâ ilâhe illallah derse cennete girer." İnanıyor, yapmacık değil, dilinin ucundan değil, inanarak söylüyor. Böyle muhlis bir şekilde, ihlâslı bir şekilde lâ ilâhe illallah diyen cennete girer.

Bunu duyunca râvi Enes radıyallahu anh demiş ki;

E felâ übeşşiru'n-nâs. "Büyük müjde bu, gidip insanlara müjdeleyeyim mi yâ Resûlallah? Çünkü bu kardeşlerimizin hepsi lâ ilâhe illallah diyor. Onlara gidip söyleyeyim mi, müjdeleyeyim mi?"

Buyurmuş ki;

Kâle: İnnî ehâfu en yettekilû. "Korkarım ki bu söze güvenirler, yan gelip yatarlar, salih amel işlemekten geri dururlar. 'Nasıl olsa cennete gireceğim.' diye ona güvendikleri için hayrât u hasenât yapmaktan geri dururlar diye korkarım."

Çünkü bazı şeyleri insanlara söylesen anlamaz; bu sefer anlamadığı için yanlış bir iş yapar. Yanlış bir iş yapınca da o faide elinden gider.

İhlâs ile lâ ilâhe illallah söylemek. Çeşitli mânaları vardır. Bir, kalbinde şeksiz bir iman ile lâ ilâhe illallah diyor. Bir de ihlâs, "bir şeyi halis kılmak" demek. Halis, yani "yirmi dört ayar altın gibi hiç katıksız kılmak" demek. Lâ ilâhe illallah'ın da katıksız söylenmesi lazım. Yani işin içine başka şey katıştırılmaması, bozulmaması lazım. Lâ ilâhe illallah'ı ihlâs ile söylemek; şirke götürecek, şirki ifade edecek hiçbir şeye bulaştırmadan lâ ilâhe illallah derse...

Çünkü insanların çoğu maalesef lâ ilâhe illallah'ın ihlâsına riâyet etmiyor; yani halis kılmıyor, katıksız kılmıyor, içine başka şeyler katıştırıyor. Hem "Allah'a inanıyorum." diyor hem başkalarından korkuyor; hem "Allah'a inanıyorum." diyor hem paraya tapıyor; hem "Allah'a inanıyorum." diyor hem dünyaya tapıyor; Hem "Allah'a inanıyorum." diyor hem şöhretin, riyanın peşinde, başkalarının kalbini kazanmak yolunda. Onlar onun ihlâsına mâni. Yani o zaman halis olmamış oluyor.

Sen niye bunu böyle yaptın?

"Biraz görsünler, beğensinler, alkışlasınlar, şöhretim afâkı tutsun, herkes beni bilsin."

Olmadı. O zaman gösterişe kaçtı. Dinimizde gösteriş denilen şey de "riya" diye adlandırılır. Bu işi insanlara göstermek için yapıyor; hiç kıymeti yok! Riyakârın amelini Allahu Teâlâ hazretleri kabul etmiyor. O zaman elden gider.

Onun için ihlâsına, yani bunun saf, sâfî, temiz, pak olmasına itina etmek lazım.

Tezkiretü'l-evliyâ'da geçer ki evliyâullahtan birisi;

"Yâ Rabbi kusurum, kabahatim çoktur ama sana hiçbir şeyi şerik koşmadım." demiş.

Demiş ki;

"Ey filanca, sen bir gece süt içmiştin de karnın ağrımıştı, 'Süt içtim, karnım ağrıdı.' dedin, karın ağrısını sütten bildin..."

Onu bile... Her şey Allah'tan. Bütün iyilikler... Hayrihî ve şerrihî mina'llâhi teâlâ. Hastalık Allah'tan, şifa Allah'tan, dert Allah'tan, deva Allah'tan, hayır Allah'tan, şer Allah'tan. Kaderin cilveleri... Hepsi cilve...

Bu hayatta her akşam baklavayı, böreği getirseler önünüze, zaten beğenmezsiniz. Bir zaman gelir, baklavadan, börekten bıkarsınız. Bir zaman gelir, kaymaktan bıkarsınız. Arada bu sefer başlarsınız ekşi istemeye, turşu istemeye... Arada tuzlu istemeye başlarsınız. Arada acı biber istersiniz; "Ah bir Arnavut biberi olsa da ağzımın için kavrulsa..." diye. İnsanoğlunun tabiatı böyle.

Onun için Mevlâmız her şeyi güzel yapmıştır. Hepsi güzeldir. Hepsi yerli yerindedir. Hepsinin yeri vardır. Ölüm bile güzeldir. Yani her şey yerli yerindedir. Mevlâmız, sübhanallah tebârekallâhu ahsenü'l-hâlikîn, ne güzel yaratmıştır. O'na insan böyle bağlanırsa, halisâne, her şeyin Allah'tan geldiğini bilerek; tamam, rahata erer.

Demek ki bir de insanların güvenmeleri var, şımarmaları var. Çocuğu beğenirsin;

"Aferin evladım, maşaallah, çok güzel şey yaptın."

Bakarsın huyu hemen bozulur, şımarıverir.

"Aa, methettikse de o kadar da methetmedik!" demek zorunda kalırsın. "Otur bakalım, şımarma, terbiyeni takın!" deriz.

Şımarmamak lazım. Rabbin nimetleri, ikramları, lütufları, sevapları duyulunca insan şımarmamalı.

Şımardığı zaman, güvendiği zaman "Canım, benden gayrisini mi cennete sokacak..." gibi edepsizce sözler söylemeye başlar veyahut "Nasıl olsa her lâ ilâhe illallah diyen cennete girecekmiş, ben şu günahın kenarından tırtıklayayım, bu kabahatin şurasından yapayım..." diye bu sefer insanoğlunu şeytan oradan aldatır.

"Ya ne korkuyorsun, Allah erhamu'r-râhimîn'dir, elbet seni de affeder."

Evet, erhamu'r-râhimîn ama cehennemi de var, ikâbı da var, azabı da var, gazabı da var, o da var. Kahhar adı da var. Onun için bilmem ki bana hangisi ile muamele edecek? Temenni ederim lütfuyla muamele etsin ama...

Hz. Ömer radıyallahu anh, şehit olacak, ölmek üzere, yatakta yatıyor, teselli olsun diye etrafındaki mübareklerden bir tanesi demiş ki;

"Yâ Ömer, ne mutlu sana! Senden önceki o mübarek Peygamber Efendimiz, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz, onların hepsi senden hoşnuttu. Gidenler senden memnundu. Şimdi biz senden geride kalan kimseler de senden elhak memnunuz. Bize iyi halifelik yaptın, iyi idare gösterdin. Ne mutlu sana! Gidenler memnun, kalanlar memnun. Ne iyi insansın!"

Acı acı gülmüş Hz. Ömer; yaralı, şehit olacak, yatakta ölmek üzere. Demiş ki;

"Sizin bu sözlerinize gafiller aldanır. Allah'a yemin ederim ki Doğu ile Batı'nın arasındaki cümle nimetler, mülkler benim olsaydı, kıyamet gününün korkusundan onları infak ederdim."

Hz. Ömer bu. Hz. Ömer radıyallahu anh ki aşere-i mübeşşereden. Hz. Ömer radıyallahu anh ki Peygamber Efendimiz'in türbesinde yanına defnedilmek şerefine ermiş mübareklerden. Hz. Ömer radıyallahu anh ki kızını Peygamber Efendimiz'e vermiş de Peygamber Efendimiz'le kayınpederlik münasebetine, şerefine mazhar olmuş kimse.

O korkarsa benim halim ne olacak, bizim halimiz ne olacak? Biz neyiz ki?..

Allahu Teâlâ hazretleri bizi şımarmayanlardan etsin.

Derviş biraz tesbih çeker, gözüne bir hayal görünür. Derviş biraz ibadet eder, rüyasında bir şey görünür. Ooo, ayakları yere değmez. Ya ne oluyorsun? Öteki günahlarını unuttun mu? Yirmi senedir, otuz senedir yaptığın günahları unuttun mu? Ne oldun birden hemen?..

Bu da imtihandır. Belki "Şımaracak mısın, şımarmayacak mısın?" diye Allah [imtihan ediyor.]

Mâ zâğa'l-basaru ve mâ tağâ.

Peygamber Efendimiz miraca çıktı ama Allahu Teâlâ hazretleri methediyor;

"Gözü sapmadı, şaşırmadı, sağa sola bakmadı."

Edebe aykırı iş yapmadı Resûlullah Efendimiz.

Düşünün, bir saraya girerken, yüksek bir dergâha girerken insanın eli ayağı dolaşır, ne yapacağını şaşırır. Her taraf pırıl pırıl, tertemiz, süs, ziynet, ihtişam. İnsan protokolü nasıl yapacağını şaşırır. Ama Resûlullah Efendimiz onu da öyle çok güzel yapmış ki Kur'ân-ı Kerîm'de Ve'n-necmi sûresinde "Edebini muhafaza etti." diye methediliyor.

İnsanın işte öyle dergâh-ı İzzet'e, Mevlâ'nın rahmetine, lütfuna erdiği zaman şımarmaması, o da önemli. Onlara güvenip de terk etmemesi, o da önemli.

Denizde insan kulaç atmayı, ayak çırpmayı bıraksa ne olur?

Olmaz. Yüzmek için, yürümek için, gitmek için devamlı bir çalışma lazım geliyor.

Mevlâ bizi bu dünya denizine salmış, biz de bu denizin içinde çırpınıp duran insanlarız. Zaten öyle demiş büyükler;

ed-Dünyâ bahrun amîkun. "Dünya derin, dibi görünmez bir deryadır." Kesîrun mine'n-nâsi yuğraku fîhâ. "Çok insanlar bu denizin içine gark oldu gitti, mahvoldu gitti."

Dünya bir deniz gibidir. Burada daima bir gayret olacak. Bir kanadımız sabır kanadı, bir kanadımız şükür kanadı. Bu kanadı çırpmazsak havada kuşun duramadığı gibi, düştüğü gibi düşeriz. Veyahut denizde yüzenin yüzdüğü zaman ancak mesafe aldığı gibi... Çalışmamız lazım. İbadet ve taati bırakmamız lazım. Ramazan geçti; "Ramazan'da şu kadar tesbih çektim, bu kadar hatim indirdim, şu kadar teravih kıldım; tamam, bir dahaki seneye kadar yeter." Öyle yok. Kuş kendisini bıraktığı zaman küt aşağıya düşüyor. Sen de Ramazan'dan çıkarsın, tepetaklak düşersin. Onun için ibadet daimi olacak.

Allah bizi yolunda edebini muhafaza eden, edepli, ârif, zarif, kâmil, hakiki, has müslüman kul eylesin.

Men kâle lâ ilâhe illallahu kütibe lehû bihâ inda'llâhi ahdun ve men kâle sübhanallâhi ve bi-hamdihî kütibet lehû bihâ mietü elfi hasenetin ve erbaatün ve ışrûne elfe hasenetin.

İbn Ömer radıyallahu anh'ten.

Bu hadîs-i şerîf de yine lâ ilâhe illallah'ın ve tesbihin faziletine dairdir. Taberânî'nin bize naklettiğine göre, Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

"Her kim lâ ilâhe illallah derse Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda ona bir ahd ü peymân, bir vesika, anlaşma, ahitleşme akdedilir, verilir." Lâ ilâhe illallah dedi diye ona bir berat yazılır. "Bu lâ ilâhe illallah diyenlerdendir." diye kendisine bir ahitnâme yazılır.

"Her kim sübhanallâhi ve bi-hamdihî derse." Kütibet lehû bihâ. "Onun için buna yazılır." Mietü elfi hasenetin. "Yüz bin hasene." Ve erbaatün ve ışrûne elfe hasenetin. "Yüz yirmi dört bin hasene yazılır."

Lâ ilâhe illallah, "Allah'tan gayri ilaâh yoktur." demek.

Sübhanallah, "Allah'ın eksiği, kusuru yoktur; her şeyi tamdır, mükemmeldir, güzeldir, hoştur." demek.

Ve bi-hamdihî, "Ben O'nu bütün kalbimle överim, methederim, sena ederim, hamd ederim." demek oluyor.

İşte bu duygular güzel olduğundan, önceki haftalarda da anlattığımız gibi, Allah bunlara büyük sevaplar ihsan ediyor.

Bu büyük sevapları bazıları garipserler, "Böyle bir sözden bu kadar olur mu?" diye. Onlara da Kadir sûresi hüccet olarak yeter ki Allahu Teâlâ hazretleri bir geceye bin ayın sevabını, faziletini verdiğini o sûrede bize bildiriyor. Binâenaleyh, Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfu, deryası çûşa gelip dalgalandı mı onun önünde kimse duramaz; lütfu her şeye yeter, erişir.

Tabii o zaman lâ ilâhe illallah diyeceğiz. Yani bunları duyunca halisâne, muhlisâne, Rabbimiz'in zikri dilimizde daim...

Şimdi buradan çıktık, Ümraniye'ye gidiyorum; arada otobüs var, vapur var, dolmuş var; üç vasıta ile oraya gideceğim. Kitap okusam okuyamam, bakalım oturacak yer bulacak mıyım? Ayakta kendimi zor tutabilirsem ne âlâ... Oraya gidinceye kadar ne olacak? Elin meşgul, gözün meşgul; bir şey yapamazsın.

Ne yapacaksın peki?

Kalbinden, dilinden lâ ilâhe illallah de, sevapları kazan; âhirete âhiretin zengini olarak var. "Bu dünyada bir fakirlik yakamızı tuttu, âhirette de tutmasın." diye Mevlâ'nın zikrini dilinizden düşürmeyin ki en kıymetli ibadettir.

Men kâle fî külli yevmin selâse merrâtin salavâtullâhi alâ Âdeme ğafera'llâhu lehü'l-zünûb ve in kânet eksere min zebedi'l-bahri ve kâne fi'l-cenneti refîka Âdem.

Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfini Hz. Ali Efendimiz rivayet etmiş, Deylemî Müsned'inde kaydeylemiş.

"Her kim bir günde üç defa salavâtullâhi alâ Âdeme derse Allah onun günahlarını bağışlar, eğer denizlerin köpüğünden daha çok bile olsa. Ve o şahıs cennette Hz. Âdem Efendimiz'in refîki, arkadaşı olur."

Hz. Âdem kim?

Hz. Âdem, hepimizin bildiği gibi ebu'l-beşerdir; beşerin babasıdır, hepimizin babasıdır.

"Oo, merhaba, o zaman biz de hep kardeşiz demek ki..."

Tabii. Bütün müslümanlar birbirlerinin, Müslümanlık kardeşliği var. Bütün insanlar da Hz. Âdem'den baba-bir kardeşlik var. Hepimizde baba-ana-bir kardeşlik var. Birbirimizin boğazına yine de kurtlar gibi saldırıyoruz. Aynı babanın evlatları yine birbirlerine saldırıyorlar.

Demek ki kardeş olduğumuzu idrak edeceğiz. Hani insan "leb" demeden leblebiyi anlar, işaretten remzi sezer. Buradan anlıyoruz ki Hz. Âdem atamızdır, babamızdır; ötekiler de kardeşlerimizdir; kardeşliği güzel yapalım.

Hz. Âdem'e üç defa salavâtullâhi alâ Âdem deyince Allah onun günahlarını bağışlıyor; cennette Hz. Âdem'e komşu edeceğini bildirmiş Peygamber Efendimiz.

Buradan ne anlıyoruz?

Babaların kıymeti de anlaşılıyor. Hakikaten hadîs-i şerîflerde geçer ki; "Anası, babası sağken cenneti kazanamayanların yazıklar olsun, burnu yere sürtsün!" diye. Cenneti kazanamıyor. Babası sağ, anası sağ; hâlâ cenneti kazanamıyor. Hizmet et, kazan. Kazanamıyor. "Burnu yere sürtsün!" demiş Peygamber Efendimiz. Yani "Yazıklar olsun!" demek. Onun için babalarımıza hürmet...

Babalarımızın babası, büyük büyük babamız Hz. Âdem'e de bu hadîs-i şerîfi duyduktan sonra günde üç defa salavâtullâhi alâ Âdeme deyin ki cennette onun refiki olasınız. Dedemizdir, Âdem babamızdır, atamızdır. Sevgisi tabii gönlümüzde olacak.

en kâle hîne yusbihu eûzü bi-kelimâtillâhi't-tâmmâti'lletî lâ yücâvizühünne berrun ve lâ fâcirun min şerri mâ halaka ve beree ve zeree usime min şerri's-sekaleyni el-cinni ve'l-insi ve in lüdiğa lem yedurrahû şey'un hattâ yumsiye ve in kâle hîne yumsî kâne zâlike hattâ yusbiha.

Peygamber Efendimiz bize dua öğretiyor.

Bu hadis Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh'ten, aşere-i mübeşşereden.

Bu hadîs-i şerîfin mânasını söyleyelim.

Men kâle hîne yusbihu. "Sabahleyin, sabaha erdiği zaman bir insan bu sözleri söylerse."

Ne olur?

"İnsanların ve cinlerin şerrinden korunur ve kendisii bir yılan, akrep bir şey soksa bile o sokan şey ona zarar veremez. Bu, sabaha kadar. Sabah çıkmışsa akşama kadar, akşamleyin okursa sabaha kadar hıfz u himayesine sebep olur."

Nedir bu güzel dua?

Bu hususta aynı mânayı ifade eden başka hadisler de vardır.

Eûzü. "Sığınırım Allah'a."

Neyle?

Bi-kelimâtillâhi't-tâmmât. "Allah'ın tam kelimeleri ile Allah'a sığınırım." Yani esmâ-i hüsnâsı ile, O'nun indinde makbul olan dualar ile, İsm-i Azâm'ı ile, Allah'ın hiç eksiği, kusuru olmayan ne kadar mübarek, esrarlı, tılsımlı, tesirli sözü varsa onları söyleyerek Allah'a sığınırım.

Elletî lâ yücâvizühünne berrun ve lâ fâcirun. "O sözler, o kelimeler ki onların hükmünün dışına itaatli kullar da, facir kullar da çıkamaz." Sımsıkı bağlar. Alimallah yerinden kıpırdatmaz. "İşte o kelimelerle Allah'a dua ederim."

Niçin?

Min şerri mâ halaka. "Yarattıklarının şerrinden Allah'a sığınırım." Ve beree. "Halk ettiklerinin şerrinden sığınırım." Ve zeree. "Yeryüzüne yaydıkları..."

Yani bu sözü söyleyen insan "Yarattığı, yeryüzünün her tarafına dağıttığı ne kadar mahluk varsa hepsinin şerrinden Allah'ın o tam, esrarlı, kuvvetli sözleri ile Allah'a sığınırım." demiş oluyor. Böyle dediği zaman hem insanların hem cinlerin şerrinden korunur.

Şimdi bizim memlekette siz tabii bilmiyorum, bana geldikleri kadar gelirler mi; bana çok insanlar geliyor. Bu cinlerin çok işleri oluyor. Çok oynadıkları oyunlar oluyor. Geliyor, dertli insanlarla zaman zaman konuşuyoruz.

"Evimde başıma şu hâl geliyor, geceleyin şu hâl geliyor, gündüzleyin böyle oluyorum..."

Yani şu etrafınızdaki insanların dertsizi yok. Herkesin bir derdi var. Bir kısmının derdi de cinlerden. Cinlerden çok dertli olanlar var.

Eh işte, onlar yazsınlar bakalım veyahut siz yazın, onlara söyleyin.

Cinlerin ve insanların şerrinden korunur.

Cin ne demek?

Cin, göze mestûr olan yani gözle görülemeyen mahluklar. Cinlerin varlığına dair Kur'ân-ı Kerîm'de sûre var, Cin sûresi var. Cinlerin gelip Peygamber Efendimiz'i dinlediğine dair işaretler var. Şeytanın da görünmemesi hasebiyle cinlerden olduğuna

Kâne mine'l-cinni fe-feseka an emri rabbihî âyet i kerîmesi delâlet ediyor.

İnsanları görüyoruz; "Tamam, filanca benim hasım, belalım, karşımdan geliyor. Tamam, şu." Bir de görünmeyen belalılar var. Abdestsiz şey yaptığı zaman, besmelesiz girdiği zaman, şu olduğu zaman, bu kaldığı zaman musallat olan...

Görünen görünmeyen bütün bu belalı, dertli, şerli şeylerin hepsinin şerrine karşı bunu okuduğu zaman, sabah okursa akşama kadar, akşam okursa sabaha kadar Allah onu korur.

"Yılan soksa, akrep soksa zarar vermez." diyor Peygamber Efendimiz.

Olur mu böyle bir şey?

Sahâbe-i kirâmdan birileri çöle sefere gitmişler. Ama bir vahaya gelmişler, kabilenin çadırlarını görüp gelmişler; adamlar misafir etmemiş, içeriye sokmamışlar. Onlar da bir köşeye büzülmüşler, kumların üstüne yatmışlar; karınları aç, yanlarında suları yok. İhtiyaçları vardı, orada gidecek bakkal yok ki, fırın yok ki; çöl burası. Ötekilerin muhakkak yardım etmeleri lazımdı. Yapmamışlar. Yatmışlar oraya aç açık, bîçare, yorgun... Zavallılar kumların üstüne yatmışlar. Kabilenin içine, çeşmenin başına, kuyunun yanına almadılar, evlerine misafir etmediler, yiyecek vermediler.

Geceleyin bir gürültü, bir feryat, bir çığlık, içeride bir şamata... "Ne oluyor?" demişler, gitmişler;

"Kabilemizin reisini zehirli yılan soktu."

Bakmışlar, adam şişmeye başlamış. O çölün öldürücü, zehirli yılanlarından bir tanesi sokmuş.

Niye sokar?

O zehirli yılanın da sahibi Allah. Sen Allah'ın Resûlü'nün mübarek sahabesini misafir etmezsen yılanlar da sokar, çiyanlar da parçalar, akrepler de her şeyi yapar. O mübarek insanları misafir etmemiş, elbet tabii...

Eli ayağı şişmeye başlamış, ölecek, zehirli yılan çünkü; bildikleri, tanıdıkları zehirli yılan. Demişler ki;

"Sizin bu işe bir çare bileniniz var mı?"

Sahâbe-i kirâmdan bir tanesi onların arasından demiş ki;

"Ben bilirim. Ama siz bize yemek vermediniz, içeçek şey vermediniz, ihtiyaçlarımızı karşılamadınız..."

"Ne istersen yaparız." demişler. Başı derde sıkıştı ya...

O da gitmiş, bir şeyler okumuş. Yılan sokmuşken, zehiri vücuda girmişken, ölmek yolundayken adam düzelmiş.

Düzelir mi?

Düzelir. Amennâ ve saddaknâ. Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdirdir.

Duanın tesiri olur mu?

Olur.

Peygamber Efendimiz eliyle işaret etti, ayı ikiye böldü. O elinden ne çıktığını biliyor musun sen? Ayı parçaladı; şakk-ı kamer mucizesi. Parmaklarından şaldır şaldır sular aktı da ordunun su ihtiyacı gitti.

Olur mu?

Mucize. Allah'ın Resûlü. Allahu Teâlâ hazretleri kâinatın sahibi, o da O'nun elçisi. Kim duracak karşısında?

O'na bağlı olanlar da öyle oluyor. O sahabenin gücü kuvveti nereden?

O da Resûlullah'tan alıyor feyzi, oradan iktisab ediyor.

Tabii geçmiş. Geçince bunlara artık izzet, ikram, neler varsa yanlarında her şeyin âlâsını çıkartmışlar. Koyunlar, kuzular vermişler.

Onlar ertesi gün memnun, almışlar ama bu sefer Kur'an okuyup da onlara şifa sağlamış olan şahsı bir korku almış; "Tüh!" demiş, "Ben Kur'an okudum, dünya menfaati celbetmek için oldu bu. Allah'ın kelâmını aç kaldık, açık kaldık diye ihtiyacımızı gidermekte kullandık. Tüh, bunlara hiç dokundurmam." demiş, "Resûlullah'a soracağız bu işi."

Gitmişler Peygamber Efendimiz'in yanına kadar, demişler ki;

"Yâ Resûlallah, durumumuz böyle oldu, muhtaç kaldık, mecbur kaldık, şöyle durum olunca da şöyle şart koştuk, böyle oldu."

"Hakkınızdır, alabilirsiniz." demiş. Hatta "Bana da getirin." demiş Peygamber Efendimiz.

Peygamber Efendimiz sahabesine soruyor;

"Ne okudun?"

"Yâ Resûlallah, Fâtiha sûresini okudum." demiş.

Hepimizin bildiği Fâtiha sûresi...

Sen bilince kıymetten düşüyor mu? Fâtiha sûresi sen bilmezken kıymetli, şimdi bilince kıymetten mi düşüyor?

Öyle şey yok. Kıymetli. Ümmü'l-kitâb. Kur'ân-ı Kerîm'in ta başına gelmiş, sertac olmuş, Allah'ın sevgili, kıymetli kelâmından bir mübarek sûre. Allah onun hürmetine o şifayı veriyor.

Siz de hastanıza yedi defa okuyun, Allah'ın izniyle şifaya vesile olur. Şifa Allah'tan. Kelâmını vesile ediyor. Bazen doktoru vesile eder, bazen ilacı vesile eder, bazen duayı vesile eder; şifayı O verir.

Her istediğimiz şey olur mu?

Olmaz. Allahu Teâlâ hazretleri dilerse kabul eder, dilerse "Kulum, bana boşuna burada dua etme, ben bu işi nasıl yapacaksam yapacağım. Ama madem sen bana dua ettin..." sevabını verir. Çünkü takdir-i İlâhî [cereyan edecek.]

Bir insan, bir hasta, bir doktor başına gelse; alnını tuttu, cayır cayır ateşler içinde yanıyor, fena bir hasta... "Doktor bana şu ilacı ver." dese ilacı bir düşünür, bu ilaç bu hastalığa iyi gelir mi? Gelirse "Peki al, o ilacı vereyim." yazar veya "Al, bir bardak su getirin, şu hapı yutsun." o ilacı hemen orada verir. Eğer istediği ilaç o hastalığına iyi gelmiyorsa "Sen dur bakalım." der, "Aklın ermez." der, "Hangi ilacın bu derdine iyi geleceğini sen bilmezsin." der; o hastalığın geçmesi için başka ilaç verir. Ötekisi iyi gelmeyeceği için başkasını verir. Yine doktorun o verdiğinden hasta daha çok memnun olur değil mi? "İyi ki benim istediğimi vermemiş, onu içseymişim demek ki daha fena olacakmışım. İyi ki bunu [vermiş.]" diye insan memnun olur. Bazen de onu da vermez, onu da vermez; vadesi yetmiştir, takdir gelmiştir, ona da karışmayız...

Hiçbir kimse ne olacağını bilmez. Yalnız arz ederiz, Allahu Teâlâ hazretlerinden dileriz. Dilemek sevaptır. Dua etmek sevaptır. Hiç geri durmayın. Dileriz; Allahu Teâlâ hazretleri ihsan eder, hiç karşılıksız komaz.

Eûzü bi-kelimâtillâhi't-tâmmât elletî lâ yücâvizühünne berrun ve lâ fâcirun min şerri mâ halaka ve beree ve zeree.

Zeree, "zürriyetleri yaymak" mânasına geliyor. Halaka, "yaratmak" mânasına geliyor. Beree de "var kılmak". Hepsi birbirlerine yakın mânası olan kelimeler.

Yani insan; "Allah'ın yaratmış olduğu, var kılmış olduğu, ortaya koymuş olduğu, zürriyetlerini yer yüzüne yaymış olduğu ne çeşit mahlukât varsa hepsinin şerrinden Allah'ın o tam kelimeleri ile Allah'a sığınıyorum." demiş oluyor.

Niye hep böyle dualar geliyor?

Kitabımız alfabetik; hadisler alfabe sırasıyla dizildiği için... İşte birkaç ders böyle gidecek demiştim. Böyle güzel dualar geliyor.

Men kâle inde mecmai'l-yehûdi ve'n-nasârâ ve'l-mecûsi ve's-sâbiîne: Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enne mâ dûna'llâhi merbûbun makhûrun a'tâhu'llâhu misle adedihim.

İbn Abbas radıyallahu anh'ten. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Her kim yahudilerin, hıristiyanların, mecusîlerin, sâbiîlerin toplanmış olduğu yerde, toplantı yerlerine gidip; eşhedü en lâ ilâhe illallah 'Allah'tan gayri ilah yoktur.', ve enne mâ dûna'llâhi merbûbun makhûrun 'Allah'tan gayri ne varsa hepsi mahluktur, Allah onları yaratmıştır ve Allah'ın dilerse kahredeceği, dilerse yaşatacağı, O'nun emrinde mahluklardır.' -Allah insanların tapındıklarını da kahredecek tabii; o putların hepsi tapanlarla beraber cehenneme gidecek.- derse Allah oradaki o gayrimüslimlerin adedince ona derece, sevap, bağış, imkânlar verir."

Burdan anlıyoruz ki biz, bizim inancımızda olmayan başkalarının karşısında inancımızı onlara öğreteceğiz, söyleyeceğiz.

Lâ ilâhe illallah neden diyoruz?

Karşımızda hıristiyan var, yahudi var, mecusî var, sâbiî var. Onlara karşı "Lâ ilâhe illallah. Yanlış şeylere tapmayın. Allah birdir, Allah'tan gayri ilah yoktur." diyoruz.

Enne mâ dûna'llâh. "Allah'tan gayri öteki ne varsa hepsi yaratıktır, yaratılmıştır, Allah'ın kulu, mahlukâtı, yaratığıdır. Merbubdur; Allah onların rabbidir, onlar O'nun kölesidir." Ve makhûrun. "Hepsi kahrolacaktır." "Çünkü puttur, onlar da kahrolacaktır..." mânasına bunu böyle söylediği zaman Allah çok mükâfat veriyor.

Muhterem kardeşlerim!

Biz ve dedelerimiz Allah'ın dinine hizmet ettiğimiz zaman yeryüzüne hakim olduk. Dedelerimiz buraları öyle aldı. Allah'ın dinine hizmet etmek maksadıyla geldiler. Maksatları yeryüzü fethetmek, toprak kazanmak, şehir almak değil; Allah'ın dinini yaymak için... Çünkü karşılaştıkları zaman söylüyorlardı; "Allah'ın varlığını, birliğini kabul edin, başka bir şey istemeyiz." diyorlardı. Kabul etmeyince [üzerlerine gidiyorlardı.] Veyahut onlar saldırınca bizimkiler onlarla çarpışıyorlardı.

Allah'ın yolunda çalışıp Allah'ın dinine hizmet ettiğimiz zaman cihan bizim oldu. Afrika, Asya, Avrupa'nın Tuna'ya kadar, Almanya'ya kadar olan kısımları... Oralarda bile hıristiyanların inancını sarstık. Hıristiyanların içinde "Canım üç olur muymuş?" diyenler başladı, Uniteryan mezhebi gibi mezhepler başladı. Yani Allah'ın birliğini kabul eden "Canım Hıristiyanlık'ta bu üçleme yoktu da sonradan çıkmış." diye söylemeye başlayanlar çıktı. Onları da o papalar yakaladılar, kazıklara kazıkladılar, ateşlere yaktılar, samanların üstünde tutuşturdular... Ama Allah bize hakimiyet verdi. Üç kıtada hakim olduk. Ta Atlas okyanusundan Hint okyanusuna, Karadeniz'e, Hazer'e, Çin'e kadar topraklar bizim idi.

Allah'ın dinini tebliğ etmeyi bırakınca Allah bizden yardımını kesti. Allah'ın dinini tebliğ etmeyi, öğretmeyi, insanlara bildirmeyi bıraktık. Bırakınca keyfimize daldık. Çünkü savaş edince insan ganimet kazanıyor, cebi doluyor, parası çoğalıyor;

"Hadi bakalım Boğaz'ın kenarında bir yalı da benim olsun. Hadi bakalım filanca safalı yerdeki koruluk da benim olsun..."

Çuvallarla parası var...

"Hadi bakalım gelsin çengiler, sâzandeler, hânendeler, güller, sümbüller... Hadi bakalım güzel sesli adamları toplayın, gazeller atsınlar Sâdâbat'ta. Sular oradan çağlayanlardan şakır şakır şakır dökülsün, bu tarafta gazelhanlar gazel okusun... Gelsin zevkler, gitsin sefalar..."

Yoldan saptı. Asıl vazifeyi unuttu; kulluk vazifesini, dini yayma vazifesini unuttu. Onun üzerine çökmeye başladı.

Yoksa biz o hızla, dedelerimizin, fatihlerin zamanındaki hızla, şevkle "Allah birdir, Allah'tan gayri ilâh yoktur." deseydik, Avrupa'nın pamuk ipliği kadar bir hâli kalmıştı, yani Hıristiyanlığı tutacak tarafı kalmamıştı.

Bizim Fatih Sultan Mehmed Hân, aleyhi'r-rahmetü ve'l-ğufran, cennet-mekân, İtalya'nın alt köşesinde Otranto kalesini de almıştı, oraya da Osmanlı bayrağını dikmişti.

Neden?

"Bu iskele bana lazım, ben buradan çıkacağım, Roma'yı müslüman edeceğim." diyordu.

Roma müslüman olacak kardeşlerim. İstanbul'un fetholduğu gibi Roma da müslüman olacak. Hadîs-i şerîfte diyor;

"Roma da müslüman olacak!"

Nasıl müslüman olacak? Silahla mı?

Hayır. Lâ ilâhe illallah'la Roma da fetholacak.

Onun için bu lâ ilâhe illallah'ı diyelim. Mânasını bilerek diyelim ve bunu yaymak için çalışalım.

Ne iş yaparsın?

Tenekeciyim, bakırcıyım, çorapçıyım, mendilciyim, pabuççuyum, şapkacıyım...

Bunların hiçbirisini Allah bizden istemedi. Bizden kendi dinine yardım etmeyi, hizmet etmeyi istedi.

"Çalışmayalım mı hocam?"

Çalış da çalışmaların en güzeli Allah yolunda çalışmak.

Allah yolunda çalışanlar aç açık kalıyor mu sanıyorsun? Dedelerimizi hiç düşünmüyor musun?

Ecdadımızın zamanında bütün esnaf gayrimüslimdi. Ermeni, yahudi, Rum; ayakkabıcı, elbiseci, şucu bucu...

Bizimkiler ne yapıyordu?

Bizimkiler idareciydi. Zaten nüfusu azdı, koca kıtalara hakim olmuş, bir sürü halk emri altında. Nüfusu azdı ama Allah onlara efendilik vermişti. Her yere gidiyorlardı, konakları vardı, paraları vardı, imkânları vardı.

Neden?

Allah kendi yolunda çalışan insanları ücretsiz bırakmaz.

Akşam sen bir işçiyi çalıştırsan da akşam üstü "Ver paramı." dediği zaman vermesen, konu komşu seni "Ya ne kadar nekes, pinti, cimri insanmış!" diye diline dolarlar.

Allahu Teâlâ hazretleri kendi yolunda çalışanları, çarpışanları lütfundan, kereminden mahrum etmemiş. Kıtalar vermiş, tarihten misali var.

Millet "Şunla para kazanacağım, bunla kazanacağım..." diye uğraşıyor.

En kazançlı iş hangisidir?

Cihat. En kazançlı meslek cihattır.

Millet bunu unuttu, şimdi bütçeyi denkleştireceğim diye uğraşıyor.

Allah akıl fikir versin.

Men kâle sübhanallâhi ve bi-hamdihî miete merretin kable tulûi'ş-şemsi ve mieten –burada bi-ğayri merre- kable ğurûbihâ kâne efdale min mieti bedenitin.

"Bir kimse sabahleyin güneşin doğmasından evvel 100 defa sübhanallâhi ve bi-hamdihî derse ve bir de güneş batmadan 100 defa derse sanki 100 tane deve kurban etmiş gibi sevap kazanır."

Niye deve diyor?

Deve yedi kurban yerine geçer de ondan. Bir deve keserse kaç kişiye yeter? Yedi kişiye yeter. Kurban yedi kişiliktir. Deve büyük kurbandır. Yüz tane deve kurban etmiş gibi olur.

O zaman insan fakir olsa da çok sevap kazanabilir, âhiretin zengini olabilir. Herkesin ille develeri alıp kesecek durumu olmayabiliyor; yoksul oluyor, evinde bir hurmasından gayri bir şeyi olmayabiliyor idi.

Şimdi bizim ceplerimizde durmuyor nimetler; taşıyor. Evlerin önündeki çöp tenekelerini bir karıştırın; neler vardır, neler vardır, neler vardır... Yenilmemiş, atılmış tencereler, içinde yiyecekler, etler, sütler, tavuklar... Artık yağlı yerlerini "şişmanlamayayım" diye filancalar yemez, bilmem ne taraflarını bizim beyzademiz beğenmez, yemez. Çöp tenekeleri az geldiği için bidonlar koymuşuzdur; içi ağzına kadar israflarımızla doludur, öyle değil mi?

Öyleyiz.

Afrika'da insanlar açlıktan kırılıyor, biz burada etin yağını yemeyiz, sütün kaymağını...

"Ye yavrum."

"Iı"

"Ya kaymak..."

Yemiyor.

"Şunu ye!"

"Iı"

İlle şokella olacak, bilmem ne olacak. Böyle, şaşırmış millet. Ondan sonra da bir sürü israf ceplerimizden taşıyor.

Eskiden böyle değildi. Eskiden adamcağız Allah'ın sevgili kulu, veli kulu da... Yazdan harıl harıl hazırlanırdı, hazırladıklarını kışın yerlerdi. Öyle bakkaldan, şuradan buradan pek bir şey alınmazdı. Zeytinyağını veyahut kuyruk yağını yakarlardı, aydınlatma öyle olurdu. Tezeklerle ısıtma olurdu. Evinde kendisi kumaşını dokurdu. Böyle giderdi.

Şimdi millet zenginleşti; eskilerin yüz misli, bin misli ibadet etmesi lazım. İbadetin tarafına dönmüyor. Nimeti arttı halbuki...

Allah bizi kendi kulluğundan uzaklaştıracak, unutturacak nimetlerin içinde gafil insan etmesin. Nimetleri gördükçe Allah'a sevgisi, ibadeti, muhabbeti artan edepli kullar eylesin.

Demek ki yüz defa öyle derse yüz tane deve kesmiş gibi sevap kazanıyor. Yani fakir de olsa insan sevaplara erebiliyor.

Onun için yazın bunu:

Sübhanallâhi ve bi-hamdihî.

İnsan aklına da yazabilir.

Sonra bunu hatırlıyorsunuz, Cuma namazından sonra yerinden kalkmadan Sübhanallâhi ve bi-hamdihî, sübhanallâhi'l-azîm derse anasının da babasının da kendisinin de ne kadar günahları affolunuyordu, yıkılıp gidiyordu.

Bu sözler çok kıymetli.

Sübhanallahi ve bihamdihi. "Yâ Rabbi her türlü kemâlata sahipsin. Her türlü noksandan münezzehsin. Hiç eksiğin, kusurun yok. Her şeye kâdirsin. Her şeyi bilirsin yâ Rabbi." Ve bi-hamdihî. "Seni överim yâ Rabbi. Hamd senindir, medih senindir, senalar sana gider. Neyi beğensem o beğenmemin arkasında hep sen yarattığın için, hepsinin sonu sana varır yâ Rabbi." Sübhanallâhi ve bi-hamdihî budur.

Bu sözü insana hangi duygu söylettirir?

Allah'ın kudretini temâşa edip O'na hayran kalmak ve O'nu methetmek duygusu söylettirir.

Yapabiliyor musun onu?

Hiç; kalbi titremiyor!..

Ya şu kelebeğin renginden bir heyecan duymuyor musun? Şu çiçeğin güzelliğinden bir heyecan duymuyor musun? Şu kokudan mest olmuyor musun? Şu kuş seslerine bayılmıyor musun? Şu manzaraya için akmıyor mu? Bunları yaratanı düşünmüyor musun? Heyecanlanmıyor musun?

Şöyle etrafına ibret gözüyle baksa insanın aklı başından gider. Bulut Allah için tesbih çeker, rüzgâr tesbih çeker, yıldırım tesbih çeker, yağmur tesbih çeker... Hepsi çalışırlar, çabalarlar; nebatlar, dağlar, taşlar, kuşlar, hepsi nimetleri ortaya sen yiyesin diye dökerler... Bunlar hep senin için yapılıyor, eşref-i mahlukât, insan denilen en asil mahluk; Allah'ı unutmuş, sırtını dönmüşsün, hiç verilen nimetlere, hediyelere bile bakmıyorsun, hediye verene teşekkür de etmiyorsun; gafletle, günahla meşgul.. Olacak iş değil.

Allah bize edep nasip etsin. Edep güzel şey. Edep nasip etsin.

Men kâle lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke lehû ilâhen vâhiden sameden lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad ihdâ aşrete merreten keteba'llâhu lehû elfey elfi hasenetin ve men zâde zâdehu'llâh.

Bu hadîs-i şerîf de bir başka tesbihi tavsiye etti.

Niye böyle çok çok tesbihler peşpeşe geldi? Hepsi aklımızı karıştırıyor; ben de hissediyorum, siz de... Hani insanın önüne çok yemek konunca hangisini yiyeceğini şaşırır, öyle bir durum oluyor. Sıradan geldiği için. Şimdi tesbih sırası geldiğinden bunlar hep böyle geliyor.

Niye böyle başka başka söylemiş?

Peygamber Efendimiz adamına göre söylemiştir. Her gelene göre, onun hâline, huyuna, kabiliyetine göre tavsiyeyi öyle yapardı. Nabza göre şerbet. Asıl doktorluk odur. Yani gelen insanın durumuna göre.

Birisi geldi;

"Yâ Resûlallah, bana tavsiyede bulun."

Lâ tağdab dedi Peygamber Efendimiz; "Kızma."

Neden?

Asabi insandı. Ona en mühim şey kızmamak.

"Kendini tut. Lâ tağdab." dedi.

"Bana tekrar tavsiyede bulun."

Lâ tağdab dedi.

"Tekrar tavsiyede bulun."

Lâ tağdab.

Demek ki onun durup durmadan etrafında düşüneceği şey, kendi nefsine hakim olmak, kızmamak. Adamına göre...

"En faziletli ibadet hangisidir yâ Resûlallah?"

Adamına göre, mesela; "Anaya babaya itaattir." dedi, "Cihattır." dedi.

Kimisi geldi cihat için;

"Yâ Resûlallah, cihada gideyim mi?"

"Anan baban var mı?"

"Var."

"Onlara bak, cihada gitme." dedi.

Yerine göre, insanına göre.

Din de işte bu incelikleri bilmek.

Allah bizi dinde bilgin eylesin, fakih eylesin.

Adam mecmua çıkartıyor, yazı yazmış; zikri abuk sabuk anlatıyor. Ya bilmediğin şeyi bari söyleme! Ya bildiğini konuş, ya bilmediğin konuya hiç girme. Abuk sabuk konuşuyor; anlattığı şeyler ne hadise uyar, ne âyete uyar. Güya müslümanlara akıl öğretmeye kalkıyor.

Dinde fakih olmak lazım, yani dinin inceliğini doğru bilmek lazım. Yalan yanlış bilmemek lazım.

"Çekilin, ben bu arabayı tamir ederim." Alıyor eline çekici...

"Dur, ne yapıyorsun ya? Kırdın, karbüratörü mahvettin, ayarını bozdun..."

Demek ki cahil insanmış; orayı karıştırdı, o şeyi çıkarttı, bu şeyi çıkarttı; hadi bakalım hangi kabloyu nereye bağlayacağımızı da şaşırdık... Nâehil. Öyle insana teslim edilir mi motor? Edilmez.

Esenboğa Havameydanı'na uçak inmiş; "Dur, ben tamir ederim." diye bizim ustalardan birisi koca İngiliz anahtarları ile gidince "Aman aman aman!.." demiş, "Sen kenarda dur!" demiş. O hassas bir şey; bir vidasına birazcık bir şey yapsa... "Üstüne basmayın." diye yazıyor kanadına; biraz eğilse gider. O kadar önemli şey, hassas.

Allah bizi dinde fakih eylesin.

Dinde fakihlerle ahbaplık edin.

Dini eğri büğrü bilen insan...

"Allah gafûru'r-rahîm'dir, benim günahıma bakmaz."

Öyle bir bakar ki...

"Erhamu'r-râhimîn'dir, beni affeder."

Sen bu edepsizlikle gidersen cehennemde çok yanarsın bu kafayla...

Öyle diyenler çok oluyor, duymuşsunuzdur. Hiç Allah'ın yolunca gitmiyor da çok temenniler... Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Akıllı insan nefsini dizginleyen, âhireti için hazırlanandır. Aptal insan da nefsinin hevası peşinde koşturup da Allah'tan ümit bekleyendir."

"Allah affeder, Allah affeder..."

Sana değil o. O'nun affetmesi; gece gündüz yalvarıp yakarıp, gözyaşı döküp yolunca gidene. Aptal adam...

Bu duayı tavsiye etmiş. Râvisi Cabir radıyallahu anh.

Ne demiş?

"Her kim lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh ilâhen vâhiden sameden lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad derse..."

Kaç defa diyecek?

İhdâ aşrete merreten. "On bir defa."

"Her kim on bir defa bu duayı söylerse, bu tesbihi çekerse..."

Ne olur?

Keteba'llâhu lehû elfey elfi hasenetin. "Allah ona iki bin kere bin hasene yazar."

Ne demek?

"İki milyon" demek. Öyle söylüyor: Elfey, "iki bin". Elfi hasenetin. İki bin kere bin hasene yazar, yani iki milyon hasene yazar Allah. Daha artırana daha çok sevap verir.

On bir defa deyin.

Mânası:

Lâ ilâhe illallah. "Allah'tan gayri ilah yoktur, sadece O'na tapınılır." Vahdehû. "O tektir." Lâ şerîke lehû. "Ortağı, naziri yoktur." İlâhen vâhiden samedâ. "Vahid ve samed bir ilah olarak yalnız O'na tapılır."

Ne demek vahid?

"Tek, bir."

Samed ne demek?

"Herkes derdini O'na söyler, ihtiyacını oradan karşılar."

"Evde gaza ihtiyaç var, nereye gideyim?"

Benzinciye git, bakkala git; bidonu var, oradan doldurursun.

"Fırından alsam olmaz mı?"

Ya fırında gaz satılmaz, yeri orası değil. Her şeyin bir yeri var.

"Peki, kulların ihtiyaçları nereden biter, hallolur?"

Allah'ın dergâhından hallolur.

"Valiye, ağaya, paşaya gitsem?.."

Kula kulluk edersen çok sıkıntı çekersin. Allah'a kulluk et. Allah'tan biter.

Allah sameddir; yani kulların ihtiyaçları kendisine arzolunur, kulların ihtiyaçlarını O yerine getirir. Samed bu mânaya...

İleyhi tusmedu'l-umûru küllühâ. "Bütün işler O'na varır."

Lem yelid. "Oğul, kız edinmemiştir. Allah'ın çoluk çocuğu olmamıştır."

Hz. İsa?

Hz. İsa da senin gibi, benim gibi Allah'ın bir kuludur ama peygamberidir.

Melekler?

Melekler de Allah'ın yaratıklarıdır.

Hiç "oğlu, kızı" sözü doğru değildir. Allah tektir; ne oğul-kız evlat edinmiştir. Ve lem yûled. "Ne de babası vardır, birisinden doğmuştur." Yani ne kendisi evlat meydana getirmiştir ne de birisinin evladı olarak kendisi gelmiştir. "Allah baba, Allah oğul"; öyle şey yok!

"Allah baba, Allah baba..."

Ya sen müslüman mısın, gâvur musun? Hıristiyan mısın, müslüman mısın?

Ya hıristiyanlarda bir "baba Allah" diyorlar, bir Hz. İsa'ya "oğul Allah" diyorlar.

Tövbe estağfirullah! Onların sözü yanlış söz.

Sen Ermeni'den mi öğrendin, Rum'dan mı öğrendin bu sözü?

"Allah baba affeder."

"Baba" ne demek ya?..

Öyle şey yok!

Baba olmamıştır, oğul olmamıştır; öyle şey yok. Tektir.

Lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad. "Hiçbir şey O'na denk olamaz. Rububiyetinde yektir, yektâdır, tektir, bir tanedir; hiçbir şey O'na denk olmaz."

İn küllü men fi's-semâvâti ve'l-ardi illâ âti'r-rahmâni abdâ. "Her şey kul olarak huzuruna gelir."

"Dünyalar bak çok büyük, kâinat çok büyük..."

Kâinat da O'nun kudreti yanında bir zerredir. Dilerse yok eder, dilerse var eder. Yıldızlar, aylar, güneşler, sistemler, uzaylar, fezalar; hepsi O'nun yaratığıdır. Hiçbir şey O'na denk olmaz. O yücelerin yücesi Allahu Teâlâ hazretleridir.

Mâ kaderu'llâhe hakka kadrihî diyor, "Bu kullar Allah'ı hakkıyla anlayamadı."

Nasıl anlayamadılar?

Ve'l-ardu cemîan kabdatuhû yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet günü bu yeryüzü tamamen Allahu Teâlâ hazretlerinin elinde." Böyle bir tutam, hani insan bir şeyi tutuverir, öyle; Allah'ın kudreti yanında o kadar değersiz, o kadar küçük.

Ve's-semâvâtu matviyyâtun bi-yemînihî. "Bu yedi kat semâ da defterin [yaprakları gibi] elinde dürülmüş..." Yani bu koca gökler, fezalar Allah'ın azameti, kudreti elinde öyle dürülmüş, boru yapılmış şey gibidir, katlanmış küçük şeyler gibidir.

Allah'ı takdir edemedi bu insanlar, büyüklüğünü anlayamadılar. Allahu ekber diyorlar, diyorlar da mânasını bilemiyorlar.

Lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad. "O'na hiçbir şey denk olamaz, eş olamaz, müsâvi olamaz."

On bir defa bunu söylerse Allah ona iki milyon hasene yazar.

Söyleyelim:

Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh ilâhen vâhiden samedâ lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad.

Zaten kulhüvallâhu ehad gibi yarısı, oradan bilinebilecek bir şey. Ama kağıda yazmak lazım.

Sonuncu hadîs-i şerîfi okuyoruz:

Men kâle hîne yusbihu selâse merrâtin eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm ve karaa selâse âyâtin min âhiri sûreti'l-haşr vekkela'llâhu bihî seb'îne elfe melekin yusallûne aleyhi hattâ yumsiye ve in mâte fî zâlike'l-yevmi mâte şehîden ve men kâlehâ hîne yumsî kâne bi-tilke'l-menzileti.

Sadaka Resûlullah.

Tirmizî, Ahmed b. Hanbel'de yazılmış. Tirmizî bu hadîs-i şerîf hakkında hasenun garîbun demiş. Yani sağlam kaynaklarda geçen bir hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Her kimse ki sabahleyin sabaha erince üç defa eûzü billâhi's-semîi'l-alîm der de arkasından Haşir sûresinin sonundaki üç âyeti okursa..."

Nedir onlar?

Hüvallâhüllezî...

Hüva'llâhü'llezî lâ ilâhe illâ hû âlimü'l-ğaybi ve'ş-şehâdeti hüve'r-rahmânu'r-rahîm. Hüva'llâhü'llezî lâ ilâhe illâ hû el-melikü'l-kuddûsü's-selâmü'l-mü'minü'l-müheyminü'l-azîzü'l-cebbâru'l- mütekebbir sübhanallâhi ammâ yüşrikûn. Hüva'llâhü'l-hâliku'l-bâriü'l-müsavviru lehü'l-esmâü'l-hüsnâ yüsebbihu lehû mâ fi's-semâvâti ve'l-ard ve hüve'l-azîzü'l-hakîm.

Başında üç defa eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm denilecek.

Müezzinler sabahları ondan öyle okuyorlar.

Sabahleyin böyle deyince bir kimse ne olur?

"Allah ona yetmiş bin melek görevlendirir."

Yusallûne aleyhi hattâ yumsiye. "Akşama erinceye kadar yetmiş bin melek ona dua ederler." "Yâ Rabbi bu kulunu rahmetine erdir. Yâ Rabbi bu kulunun işlerini onar, güzelleştir, düzelt." diye yetmiş bin melek o kimseye duacı olur.

Ve in mâte fî zâlike'l-yevm. "Eğer bu günde ölürse..." Bunu söylediği günde akşama ermeden eceli geldi, öldü... Ölürse ne olur?

Mâte şehîden. "Şehit gibi ölür." Yani şehit mertebesini kazanmış, o sevabı almış olarak ölür.

Ve men kâlehâ hîne yumsî. "Akşama erdiği zaman bunu söylerse bir insan, -geceleyin- sevabı yine bu mertebede olur. Aynı durumda olur."

Bunun için sabahları mihrapta hoca efendi bunu okuyor.

"Eyy hocam, hocaefendi sevabı kazandı, biz yandık."

Hayır. Bir kimse alânen Kur'ân-ı Kerîm'i okursa dinleyenler de okumuş gibi aynı sevaba katılırlar. O bakımdan hoca okusun, siz de onu can kulağı ile dinleyin, aynı sevap sizin de vardır.

Bizim bu camide okunuyordu da akşamları okunmuyordu. Sonunda akşamları da okumaya başladık. Çünkü akşam da okuyunca sabaha kadar aynı durum hâsıl oluyor. Gecesi gündüzü meleklerin insanlara dua ettiği şeklinde geçmesi, ölürse şehit olarak ölmesi garantisi oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi böyle meleklerin duasıyla hayırlı kimseler haline getirsin. Yaşarsak sevdiği kul olarak yaşamak, ölürsek şehit mertebesiyle âhirete göçmek nimetine cümlemizi erdirsin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı