M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 430_2.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

Elhamdülillâhi rabbli'l-âlemîn. es-Salâtü ve's-selâmu alâ seyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ ve muhammedin ve âlihî ve sahbibî ve mentebiahû bi-ihsânin ilâ yemi'd-dîn.

Men azza ehâhü'l-mü'mine fî musîbetin kesâhullâhu hullaten hadrâe yuhberu bihâ yevme'l-kıyâme kıyl Yâ Resûlallah mâ yukberu bihâ kâle yağbitu bihâ.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun.

Allahu Teâlâ hazretleri nice mübarek gecelere sıhhatle, devletle, saadetle erişmeyi cümlenize, cümlemize nasip eylesin. Ramazan'a da âfiyetle eriştirip, mânevî hasadı yapıp Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmayı nasip eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir muayyen miktarı okumadan önce evvelen ve hâsseten Peygamber Efendimiz'in ruh-u pâkine hediye olması, hürmetimizi sevgimizi ifade etmesi için, sonra onun cümle âl'inin ashâbının, etbâının ruhlarına hediye olsun diye, şu eseri telif eylemiş olan Gümüşhaneli [Ahmed Ziyâüddin] Hocamız'ın ve içindeki hadislerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan alimlerin, râvilerin ruhlarına hediye olsun diye, kendisinden feyz aldığımız hocalarımızın, üstadımız Muhammed Zahid Kotku hazretlerinin ruhu için, içinde ibadet ettiğimiz mescidi bina etmiş olan İskender Paşa'nın ve buradan gelmiş geçmiş imamların, hatiplerin, müezzinlerin, cemaatlerinin ruhları için, çevresinde metfun bulunan mü'minîn ü mü'minâtın ruhları için, bu beldeleri Allah rızası için cihat ederek fethetmiş olan Fatih Sultan Muhammed Hân hazretlerinin ve sair fatihlerin, gazilerin, mücahitlerin, şehitlerin ruhları için, uzaktan yakından bu hadisleri dinlemeye gelmiş olan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin, dostlarının, yakınlarının, arkadaşlarının, ahbaplarının ruhları için, biz yaşayan müslümanların da Mevlâ'mızın rızasına uygun ömür sürüp, huzuruna sevdiği razı olduğu bir kul olarak varmamıza vesile olsun diye bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf hediye edelim, öyle başlayalım.

Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ın rivayet ettiği Hatîb-i Bağdâdî'nin ve İbn Asâkir'in kitaplarına kaydettiği üzere hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Râmûz'un 430. sayfasındaki hadisler:

Men azza ehâhü'l-mü'mine fî musîbetin. "Her kim ki başına gelmiş bir musibetten, felaketten; dertten, elemden, kederden dolayı canı sıkılmış, sıkıntıya düşmüş bir müslüman kardeşine taziyette bulunursa, ona gidip taziyette bulunursa…"

Mesela ölene gideriz, "Allah ona rahmet eylesin, size sabır versin. Ne yapalım, hayatın hali böyledir…" gibi teselli edici sözler söyleriz; buna taziyet derler. Ölüm için de olur, bir felaket hâl için de olur.

"Kardeşim, duydum ki harmanın yanmış, dükkânın yanmış. Allah ecir versin, ne yapalım; hepsi Allah'tan geliyor… Duydum ki çocuğun rahatsızlanmış, hastaneye yatmış…"

İnsan, buna benzer üzüntülü haller için müslüman kardeşine gidip gönlünü alacak, teselli edecek, takviye edecek sözler söylemesi lazım. Bu, vazifelerimizden biridir. Müslüman müslümanın derdiyle dertlenir, hâliyle hâllenir, ona ilgisi devam eder.

Peygamber Efendimiz; "Müslümanların halleriyle hâllenmeyen, dertlenmeyen, ilgilenmeyen kimse bizden değildir!" diyor.

"Ben rahatım; karnım tok, işim de iyi, sıhhatim de yerinde; başkası ne olursa olsun!.."

Bu, müslümanın düşünce tarzı değildir. Müslümanın her şeyi yerli yerinde olsa; gül gibi bir evde oturuyor, turp gibi sağlam, parası yerinde ama dünya başına zindan kesiliyor.

Neden?

"Bulgaristan'daki kardeşlerim büyük bir zulme uğramışlar bir yardımım da olamıyor…"

"Her şeyin yerinde; karnın tok, sırtın pek…"

"Ama kardeşim dertte, üzüntüde; haksız yere insanlık dışı bir baskı yapılıyor!"

Müslüman müslümanın derdiyle dertlenecek, ilgilenecek. İlgilensek düşmanlar böyle yapamaz! Düşmanlar bizim birbirimizle iyi geçinmememizden cesaret alıyor.

"Hadi sen de Bulgaristan'a saldır!"

"Bana kalsa ben saldırırım, ama işin başında olan insanlar ölçüyor, biçiyor, hesaplıyor."

Ne diyor?

"Bulgaristan Varşova Paktı'na dâhil, arkasında Rusya var, şu kadar tümeni var…" diyor.

"Ben onu düşünmem, ya Allah, ben kendim saldırırım!"

Ama hesap yapacak insan da hesap yapmak zorunda. Eğer müslümanın kafası kızdığı zaman ne yapacağı belli olmaz, diye herkes bilse nemelazım der; tetikte durur, yanına yanaşmamayı tercih eder, kızdırmayacak iş yapmaya gayret eder.

Bizim Müslümanlıktaki, kardeşlikteki kusurlarımızdan nerelerdeki kardeşlerimiz ne zararlara uğruyor! Bir musibet bin tane nasihatten iyidir!

"Bulgaristan'daki kardeşlerimiz sıkıntı çekiyor." diye iki sene önce deseydik hiç kimse bizi dinlemezdi. Söyledik, nitekim o zamandan söyledik; biz o zamandan biliyoruz, daha önceki yıllardan biliyoruz. Ama Türkçe kaldırılmış, aldırmadılar; camiler üç iken iki tanesi yıkılmış, bir tanesi bırakılmış, aldırmadılar. Dinî ilimler öğretecek medreseleri kapatılmış, aldırmadılar. Birike birike böyle oldu. Hatta buraya göçen kardeşlerimiz bile o tarafa yardımı unuttu. Öyle olmaz, böyle kardeşlik olmaz!

"Türkler'in Bulgarlar'la derdi var, Arap kardeşimiz keyif çatsın…"

O da olmaz.

"Ben Bulgaristan'la alışverişimi yaparım…"

Hayır!

"Sen ya oradaki müslümanları serbest bırakırsın ya da ben de müslüman olduğum için ne senin tırınla nakliye yaparım, ne senin malını alırım ne seni benim ülkemden geçiririm!.." deyiversek adamlar kedi gibi olur.

Müslümanların muhabbetlerinin birbirlerine kopuk olmasından ne zararlar çıkıyor görüyor musunuz? Bize geliyorlar; "Pis Arap!" diyorlar, ona gidiyorlar; "Emperyalist Türk, sömürücü Osmanlı!" diyorlar. İki tarafı birbirine hasım, düşman ediyorlar, kızgın ediyorlar sonra tek tek canına okuyorlar da ötekisi de "Oh olsun! Osmanlı değil mi, yapsın!" diyor.

Osmanlı yapmamış ki! Sen Osmanlı'nın tarihini okusan Osmanlı'ya hayran kalırsın.

Ama ne ecdadımızı müdafaa edebilmişiz, ne kardeşliğimizi muhafaza edebilmişiz ne eski beldelerimizle ilgimizi, irtibatımızı devam ettirebilmişiz! Git bir çare düşün, tedbir düşün; uğraş, didin.

Ne de İslâm'ı yaymayı düşünmüşüz!

Yedi asır bizim emrimizin altında kaldı. Şu Bulgar'ı müslüman edeyim, diye önceden bir gayret etseydik müslüman ederdik, benim kanaatime göre olurdu.

Gevşek davranmışız, İslâm'ı güzel anlatsaydık, çalışsaydık gönül hoşluğuyla müslüman olurdu; çalışmadık!

Şimdi gümrük duvarları kalktı. Liberal bir ekonomi: İsteyen istediği malı getirsin…

Hemen Mercedes getirmeye koştuk.

Bizim memlekete ilk önce Mercedes mi lazım?!..

Biz dört tekerlekli arabayla da gideriz, diyecektik; memleketimize fabrika, silah lazım.

"Hocam silah mı?"

Silahsız iş olur mu? Erkek silahsız olur mu?

Erkek dediğin silahlı olur. Teksas'ta iki tarafına tabanca takıp dolaşıyorlar, ben bizde de öyle olmasını temenni ediyorum. Hiç olmazsa suç işlememiş, namuslu insanların tepeden tırnağa silahlı gezmesi lazım. Suç işleyene; "Sen cezalısın, sen bunun hakkını veremezsin, sen bu silahın namusuna sahip olamazsın!" demek lazım. Bunlar benim hayallerim de üzüldüğüm için anlatıyorum.

Hem silahın en âlâsını yapacağız.

"Yaptırmıyorlar..."

Biliyoruz, hasım bizim memlekette silah fabrikası, tank, uçak fabrikası yapılmasını istemiyor. Yaptırmasın! Biz hafif piyade silahlarını 45 milyon insana dağıtsak ordumuz olsa 650-750 binden 45 milyon olsa! 45 milyon silahlı olunca Türk dediği zaman herkes tir tir titrer, "Bana bir hal oldu, dur, ben bir yere oturayım." der.

Biz asker milletiyiz, bizim kadınımız da çarpışır! Namusumuzla, alnımız açık yaşarız!

Şimdi kardeşimiz orada, biz burada ibadet ediyoruz. Tat alamıyoruz ki! Orada onun camisi başına yıkılıyor:

"Hadi bakalım dinini değiştir, adını değiştir, soyunu değiştir…"

Kadınlara ne oluyor, çocuklara ne oluyor bilmiyoruz.

Müslüman müslümanın derdiyle ilgilenir, gerisi laftır.

"Hocam ben sakal bıraktım, sakalım göbeğime kadar geliyor."

Mâşaallah; mübarek olsun.

"Şalvar da giyiyorum…"

İyi güzel ama bunlar sırf sana ait bir fayda! Öteki müslümana senin ne faydan var? Sen etrafındaki insanlara fayda sağlıyor musun sağlamıyor musun? Mühim olan asıl ölçü bu!

Sen evinde namaz kılarsın ama -bir düşün bakalım- sen bu vakte kadarki hayatında kime ne fayda sağladın kime ne zarar sağladın?

Kendine değil tabiki! Nalıncı keserinde oduna küt küt vurduğun zaman hep bir tarafa doğru yontar. Herkesin de nalıncı keseri gibidir, vurduğu zaman herkes kendi tarafına yontar amma başkasına ne yaptın bakalım, ben senin samimiyetini oradan anlayacağım.

Kaç tane insanı doğru yola getirmeğe yardım ettin? Kaç tane açı doyurdun, yoksulu büyüttün, kaç tane yetimi okşadın, sevdin, himaye ettin? Kaç tane dula yardım ettin? Kaç tane insanı eğri yoldan doğru yola gelmesine sebep oldun? Kaç tane insanı kendi mesleğinde yetiştirdin?..

Benim Mekke'de arkadaşlarım var; profesör oldu, emekli oldu, bir asistan bırakmamış. Ben o adamın rütbelerini sökerim, profesörlüğü elinden alırım. Utanmıyor musun, bunca sene yaşamışsın, yerine yetişecek bir asistan yetiştirmemişsin! Öyle şey olur mu?

Yetiştirilebiliyor, o da çalışsaydı memlekete ilim adamı yetiştirseydi.

Demek istediğim hepimiz etrafımıza faydalı olursak hepimizin faydaları birbirine omuz omuza tazyik eder. Bakarsın bizim hudutlar faydadan zorlanır, hudutlar patlar; fayda başka yerlere taşmaya başlar.

Biz birazcık serbestlik görünce hadi bakalım Mercedes almaya başladık!

Memlekette hürriyet var, demokrasi var… Havalar ısınmaya başladı. Yazın millet deniz kenarlarında; kışın -27, -30 derece soğuğu gitti, bahar geldi. Dallarda çiçekler açtı, o kuru dallar süslendi, bezendi, ziynetlendi. Allah meyve de verecek; karpuzlar, kavunlar gelsin gitsin, buzdolaplarında soğusun. Ne sefalar, ne zevkler eğlenceler, günahlar ne vurdumduymazlıklar…

İnsan ötekiler öbür tarafta kan ağlarken o zevki sefayı sürebilir mi?

"Hocam hayırlı şey yapalım…" diyor.

"Para ver."

Vermez. İstediğimiz zaman vermiyor. Ama çocuğunun düğününe, oğlunun sünnetine milyonlar veriyor. Benim oğlum bir tane, benim oğlumun sünnet düğünü Hilton'da olacak, Divan otelinde olacak, diyor; milyonlar veriyor!

Mübarek, onu mütevazı yap o parayı bu tarafta müslümanların hepsine faydası olan bir işe tahsis et. Müslüman bu:

Hayru'n-nâs enfeuhüm li'n-nâs. "İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydası olandır, en hayırlı odur."

"Şu adam bir milyon insana fayda sağlamış…"

Sen yukarıya çık, merdivenin en üstünde sensin.

"Şu adam 500 bin kişiye fayda sağlamış…"

Gel, sen ikincisin.

"Şu adam 50 bin kişiye fayda sağlamış…"

"Şu adam üç kişiye fayda sağlamış…"

Sen sondan üçüncüsün.

"Bu adam muzır, zararlı olmuş…"

Hepimiz muzırız bizim işler sıfırın altında, fayda yok.

Gıybet, dedikodu ederiz, kavga ederiz, küseriz, kin tutarız, haset ederiz, akrabalık tanımayız, kardeşlik bilmeyiz; Allah'ın yasak ettiği kötü huyların hepsi üzerimizde var, bizden istediği her çeşit güzel huy ortada yok! Ne kapalı çarşıda var ne bedestende var; Süleymaniye kütüphanesinde kitapların, yazma eserlerin arasında kalmış! Burada da hadis kitaplarının arasında kalmış.

Allah bizi mübarek günler hürmetine hakiki müslüman eylesin.

Hakiki bir müslüman nedir?

Hakiki bir müslüman bakıra değdiği zaman altın yapan iksirdir.

Nasıl?

Hakiki müslüman durduğu yerde taşı altın yapar.Bizim gibilerin de durduğu yerde çok zararları olur. Müslümanlığımızı güzel yapalım!

İbrahim b. Edhem hazretleri diye eski evliyâullahtan hürlerin hürü bir insan var. Çok hoşuma gidiyor.

Hür ne demek?

İnsan, dünyaya metelik vermediği zaman hür olur. Memursun, maaşın var, filancadan menfaatin var, ona karşı boynun bükük, söyleyemezsin… Ama Allah'a kul olup da başkasına [kulluk] yapmadı mı alnı açık olur, o hür!

Demişler ki;

"Yâ İbrahim! Nice zamandır yağmur yağmıyor, kıtlık var, otlar kurudu, hayvanlarımız ölüyor, içecek su, yıkanacak su bulamıyoruz. Yağmur duasına çıkacağız, gel de dua edelim."

Dinimizde yağmur duasına çıkmak var, tesiri de var!

Onlara şöyle tepeden bakmış, demiş ki;

Ekîmû bi-ubudiyyetiküm fe-innehû a'lemû bi-rububiyyetihî. "Siz kulluğunuzu doğrultmaya bakın, o Rabliğini bilir!"

Sen iyi bir kul ol; gökten altın yağar, elmas yağar!

"20. yüzyılda yağmur duası yağmurun yağmasına sebep olur mu?"

Sen hakikaten alim bir adam mısın, akıldan mantıktan anlar mısın?

"Anlarım."

Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdir, kâdir-i mutlak olduğu için sen O'na iltica edersen O,esbabını toplar, yapar.

Gideceksin zengin bir adamdan 50 lira para isteyeceksin, bu adam 50 lirayı bana verebilir mi veremez mi diye düşünür müsün?

Kaşıyla birisine işaret etse hatırıyla verir. 50 bin lira da verir 500 bin lira da verir, çünkü zengin!

Allahu Teâlâ hazretleri de kâdir, müsebbibi'l esbâb; şartları, sebepleri bir araya getirir düzer, çatar, tanzim eder, iş olur.

Olmuşu da var mı?

Çok!

Mekke-i Mükerreme'de namaz kılıyoruz, imam efendi yanık yanık Kur'ân-ı Kerîm okuyor. Arkasında namaz kıldığımız imam için dediler ki;

"Bu imam efendi çok iyi bir imamdır. Geçenlerde uzun bir zaman yağmur yağmadı da yağmur duasına çıktık. Bu hocaefendi elini kaldırdı, 'Aman yâ Rabbi…' dedi, bir dua etti. Daha dualar kesilmeden bulutlar peyda oldu, üstümüze yağmur yağdı."

Bizim memlekette de bir yerin müftüsü bizim fakülteden mezundur, yaşlı, bizim fakülteye gelmişti, bildiğimiz bir kimse; o kimse kendisi anlattı. Dedi ki;

"Yağmur yağmıyor, pamuklar susuz kaldı, toprak çatladı, mahsul mahvolacak, yağmur gelmiyor, bir türlü yağmur yok…"

Vaiz arkadaşları demişler ki;

"Hocam, bir yağmur duasına çıkalım."

"Olur, çıkalım." demiş.

Tayin etmişler, filanca gün filanca yerde yağmur duasına toplanacağız.

O gün her tarafa haber salındığı için oradan buradan mü'min insanlar minibüslerle yağmur duasına iştirake gelmişler. Vaizin birisi demiş ki;

"Hocam örfî idare var, izin aldın mı da bu kadar halkı buraya topluyorsun?"

"Hiç aklıma gelmedi."

"Şimdi örfî idarede beş kişiden fazlasının bir araya gelmesi yasak, doğru değil; ya başına bir hal gelirse?"

Makam arabasına atlamış dosdoğru paşanın, örfî idare komutanının yanına gitmiş, demiş ki;

"Paşam, ahâli yağmur duasına hazır, zât-ı âlînizi bekliyor, hadi buyurun."

Kurnazmış, hoşuma gitti, o da bir yöntem.

"Kusura bakmayın, ben izin almayı unuttum da şimdi izin verir misiniz?" dese, ben olsam ben de kızarım, paşa da kızar.

Ama demiş ki;

"Paşam, siz bu yerin en büyüğüsünüz, hadi buyrun…"

Paşa, müftü efendiye;

"Benim randevularım var, gelen giden, gelecek insanlar var; sen bana vekâleten o işi idare et." demiş.

Gitmişler, kalabalık toplanmış.

"Bir de baktım ki beldenin gazetecileri filan hepsi gelmiş, yağmur duasının fotoğrafını çekecekler, konuşmaları dinleyecekler…" demiş.

"Canım yağmur duasıyla da yağar mıymış, dua edince ol" diyecekler diye, "Eyvah!" demiş, el açmış:

"Yâ Rabbi! Ben senin bir günahkâr kulunum, benim eksiğim, kusurum çok. Benim yüzümün karalığından dolayı duamı kabul etmesen, bu yağmuru vermesen bu adamların ağzına malzeme olacak. 'Müslümanlar bu kadar toplandılar da dua ettiler de Allah gene yağmur vermedi, demek ki duanın aslı esası yokmuş!' diyecek. Bu inançsızlara rezil olacağız. Yâ Rabbi bizi mahcup etme!.." demiş.

Şakır şakır yağmur! Hatta vali de bazı gazetecilere;

"Kepazeler, dua etti; oluyor! Daha önce dedikodu edip duruyordunuz." demiş, öteki gazetecileri azarlamış.

Allah kendisine dayananı, kendisine tevekkül edeni mahrum etmez. Bu işin kaidesi, sırrı bu! Bu işi anlayan bu işi yürütüyor; havalarda uçuyor, her namazı Mekke'de kılıyor. Anlamayan da hadi bakalım muhakeme yürütsün, uğraşadursun.

Peygamber Efendimiz;

"Kim musibete uğramış bir müslüman kardeşini taziyet ederse, Kezahullahu hulleten hadra. "Allah ona bir yeşil hulle giydirir. Ziyaret eden, onu teselli eden müslümana Allah mânevî bir yeşil hulle giydirir." Yuhberu bihâ. "Güzelim cennet hullesini sırtına giyince adam sevincinden uçar, onunla sevince gark olur."

Çok kıymetli bir şey.

Yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde sevincinden uçar, bayram eder. Allah o kardeşini taziyete gitmiş kimseye kıyamet gününde, giydiği zaman sevinçlere gark olacağı bir yeşil hulle ikram eder."

Sözünün tamamını anlayamamışlar.

Kıyle yâ Resûlallah ve mâ.

Araplar ama yuhberu bihâ ifadesinin mânasını bilememişler. Buyurmuş ki;

Kâle yeğbidu bihâ. "Kendisiyle gıpta olunan; sevindirici, insanı memnun eden, herkesin gıpta ettiği bir elbise!"

Burada bir şey daha çıkıyor:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz insanların en fasih konuşanıydı.

Ene efsahu'l-Arabî.

Peygamber Efendimiz'in hadisi;

"Ben Araplar'ın, Arap kavminin en latif, en fasih konuşanıyım." buyurdu.

O bedevîler, etrafındaki şahıslar Peygamber Efendimiz'in sözlerini bazen anlamazlardı, sorarlardı. Çünkü Peygamber Efendimiz derin konuşurdu, onların bilmediği lügatleri de bilir, öyle konuşurdu. Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'e az söz ile çok mâna ifade etmek kabiliyeti ihsan etmiş. Peygamber Efendimiz azıcık bir sözle, mânaları; çok güzel, tam yerli yerine oturmuş şekilde ifade ederdi.

Bu kelime ne demek, diye onu da sormuşlar:

"Gıpta edilen elbise demek."

Demek ki ben bir kardeşimi ziyaret edersem âhirette bana bir rütbe, bir üniforma, bir makam verilecek; herkes bana gıpta edecek, ben de sevineceğim.

Buradan anlaşılan; kardeşlerimizin dertleriyle dertleneceğiz, taziyetlerine gideceğiz, onları teselli etmeğe çalışacağız.

Çok faydası oluyor. Ben hastanelerde bulundum, ameliyatlar oldum; birisi gelse diye insanın gözü kapıya bakıyor. Hatta ziyaretçim geldi diye insan övünüyor, koltukları kabarıyor. İnsan çocuk gibi oluyor, orada gelmesinden ayrıca memnun oluyor. O hastaya maddî bakımdan da moral veriyor. Hasta sevindi mi, morali yerine geldi mi iyi olmasında en büyük şeylerden birisi; ilaçlardan daha çok tesir eder!

Sonra hastanın duası makbuldür, hasta da gelene dua edecek. İki taraflı bir fayda oluyor.

Bu iş neden yapılmasın?

Onun için bu hastaneleri ziyaret saatlerinde veyahut kardeşlerinizin başına bir üzüntülü hâl geldiğinde "Dost kara günde belli olur." dedikleri gibi onları teselliye gideceğiz.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Men aşıka fe-keteme ve affe fe-mâte fe-hüve şehîdün.

Men aşıka ve keteme ve affe ve sabera ğafarallâhü lehû ve edhalehü'l-cennete.

Men aşıka fe-affe sümme mâte mâten şehîden.

İlk iki tanesi İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan, üçüncüsü de Hz. Âişe validemizden rivayet edilmiş. Şaşılacak bir şeyle karşılaşacaksınız!

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Men aşıka. "Kim âşık olursa…"

Tevbe estağfirullah, filan; insan ama gönül ferman dinlemez, bazen gönül kuşu gider bir yere uçuverir, takılır!

Âşık oldu, şimdi ne olacak?

Fe-keteme ve affe fe-mâte fe-hüve şehîdün. Aşkını saklarsa, gizlerse, iffetini korursa, afif olursa ve ölürse o şehittir!"

Neden?

Bu aşk denilen şey öyle kuvvetli bir duygudur ki akıllı insanı deli eder, aklı başında insana olmadık işler yaptırtır.

Derler ki Kerem Aslı'sının yüzünü görmek için başka çare bulamamış. Aslı'nın bir yakını diş çekermiş. O diş çekerken onu göreyim diye 32 dişini çektirmiş!

Kuvvetli bir duygu, muhakkak; sevgi denilen şey çok kuvvetli bir duygudur.

Bu kuvvetli duygu çok insanı günaha çeker. İnsanlar bu duygudan dolayı çok berbat işler yapar, çok günahlara, boyundan büyük günahlara girerler, mahvolurlar.

"Müslüman; namaz kılan, oruç tutan bir müslüman. Yakıştı mı şimdi bu?"

Yakışmaz.

"Ne yapacak?"

Çok kuvvetli bir duygunun karşısına çıkıyor; sabredebilirse çok sabırlı demek.

Kuvvetli bir duygunun karşında durmak ne demek?

Çok sabretmek demek. O kadar sabrediyor, harama kuşak çözmüyor, iffetini muhafaza ediyor; ölürse şehit olarak ölür!

"Hocam bu kadar tazyik olur mu?"

Hayır, İslâm tazyik etmemiş, İslâm demiş ki; "Evlenin, çocuklarınızı evlendirin, ben sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim!"

Peygamber Efendimiz teşvik etmiş: "Nikâh benim sünnetimdir, benim sünnetime uyun; benim sünnetime uymayan benden değildir, bekâr yaşamaya kalkışmayın!" demiş. Çok hadisler var.

Evlinin kıldığı namaz bekârın kıldığı namazdan 82 kat daha sevaplı!

Neden?

O kendini namaza iyi verir, ötekisinin aklı başka yere takılır. O bekâr, o evli; onun namazı bile daha sevaplı oluyor.

Sonra bir başka şey var: Bir kimse evlilik çağına gelmiş evladını evlendirmezse, o da bir kabahat işlerse vebali babaya aittir!"

Hadi 40 yaşında çocuğunu evlendir!

"Hocam dur, tahsili bitsin."

Peki bitsin.

"Hocam dur, askerliği bitsin."

Peki bitsin.

"Hocam dur, ihtisası bitsin, bir de Avrupa'ya gitsin de bir tecrübe kazansın…"

Ömrü geçti, bu adamın ömür bitti; ondan sonra o nasıl evlensin; evlenemez, çoğu kimse böyle oluyor.

Bir de kıza 80 tane talip geliyor:

"Kızını Allah'ın emriyle Peygamberin kavliyle istiyorum…"

Vermiyor. Bir tane daha geliyor, vermiyor; bir tane daha geliyor, vermiyor …

Gül gibi kız, etme; kız 20 yaşına 30-35 yaşına geliyor; çağı çektikten sonra da; "Filanca da olsaydı bari ona verseydik…" diyor ama o da gelmiyor.

Onun için bu işte biraz acele etmek lazım; her şeyin bir çağı vardır, o çağı geçirmemek lazım. Dinimiz evliliği teşvik etmiş.

Neden?

Bize sağlam insan lazım, aklı bir karış havada insan lazım değil! Evlilik aklına takılıyorsa evlensin, bu mesele bitsin! Ömür boyunca bunun dırdırını mı çekeceğiz?

Divan şiirini açıyorsun, sabahtan akşama kadar gazel oku; başka bir şey yok mu?

Bu mesele bitsin. Yapacağımız büyük işler var; memleketi kurtaracağız, memleketi düzelteceğiz, fabrika yapacağız, insanlara faydalı olacağız, ilim öğreneceğiz, öğreteceğiz…

Aklımız fikrimiz hep evlenmekle mi geçsin?

O meseleyi halledersin biter. Tamam, bir numaralı meselemi hallettim, iki numaralı mesele gelsin…

"Hocam zengini bulunmuyor."

Sen de fakir al, ne olur biraz da sen aldan! Her şeyin en kaymaklı tarafını tam tepsinin orta yerinden alacaksın, ötekisi yemeyecek; biraz da sen aldan!

Dervişlerin hali çok hoşuma gidiyor, hakiki alimlerin hali başka! Ankara'da birisini söylediler, Allah rahmet eylesin, çok kıymetli bir alim varmış, ilmiyle alim olduğu için muhitinde de büyük saygı toplamış. Bu alim gidiyor, mahallesindeki bir evin kapısını çalıyor. Açıyorlar:

"Hocam hoş geldiniz, başköşeye buyrun…"

Hocaya çok izzet, itibar etmişler. Bir emriniz mi var, hanemizi şereflendirdiniz efendim. Hüma kuşu yere konmazdı, nasıl geldiniz..."

"Ben Allah'ın emriyle Peygamber'in kavliyle kızınıza talibim."

"Hocam nasıl olur? Benim kızım kötürüm, eli tutmaz, ayağı tutmaz, çirkin; sana yanlış bilgi vermişler, benim kız sana layık değil. Sen büyük alimsin, kıymetli insansın. Canım feda canımı iste canımı vereyim ama benim kızım sana layık değil!"

"Biliyorum, bildiğim halde ben onu istiyorum!"

"Hocam etme, şaka mı ediyorsun?"

"Allah'ın emriyle istiyorum. Demişler ki;

"Hoca, gidip bula bula bu kızı mı buldun?" Demiş ki;

"Bu kız sakat olduğu için ehl-i dünya bunu beğenmez, onu kimse almaz, bu çocukcağız evde kalır; evde kalmasın dünya bir evine girsin oradan da ecir kazanayım."

Bu müslümanların işine akıl ermez! Kazanmış; ben oğlunu tanıdım, kendisini tanımadım. Oğlu yeryüzünde dolaşan melek gibiydi. Bastığı yerde bir şeyi incitmeyeyim diye yürürdü, sanki yere basmazdı. Öyle ananın babanın evladı öyle olur!

Kim ne düşünüyor?

Şimdi bize gelirler. Ben de memnun oluyorum. Diyorum ki; "Ben birisini tavsiye ederim ama işinize karışmam. Görürsünüz, beğenirseniz, alırsınız; beğenmezseniz sonra "Hoca emretti, mecburum." demeyin! Olduktan sonra da "Hoca'nın yüzünden, hoca bizim nara yaktı!.." da demeyin. Birbirinizi görün, beğenirseniz evlenin; ben ne ondan komisyon alıyorum ne öbür taraftan komisyon alıyorum. Bir muhabbete vesile olsun diye böyle diyorum.

Bin bir türlü şey:

"Hocam, anam boyunu kısa gördü de babam babasının mesleğini şöyle buldu da..."

Peki, fabrikaya ısmarla, ebadını ver, teknik ressama resmini çizdir, ondan sonra torna tezgâhından çıkarsınlar sana versinler!

Men aşıka fe-affe sümme mâte mâte şehîden.

Hz. Aişe radıyallahu anhâ validemizin rivayeti böyle: "Kim âşık olursa, iffetli olur aşkından ölürse şehit olarak ölür!"

Tevekkeli değil, ben Fuzûlî'nin şiirlerini okurdum, şehid-i aşk tabiri filan geçerdi. Demek ki bu hadisleri biliyormuş da ondan öyle diyormuş. Aşkı saklayınca; harama kuşak çözmez, pencere altında beklemez, karanlıklarda buluşmaz, şöyle yapmaz böyle yapmaz; ne olur?

Derdini içine atar, ah vah derken ince hastalığa tutulur, kan tükürmeye başlar, ölür. Olmuş, hep okuyoruz ama Allah yolunda olduğundan Allah ecir veriyor

Men aşıka ve keteme ve affe ve sabera gafarallâhu lehû ve edhalehü'l-cenneh. "Kim âşık olur da saklarsa, iffetini muhafaza eder, sabrederse Allah onun günahlarını mağfiret eyler ve onu cennetine sokar!"

Aşkla ilgili üç tane hadîs-i şerîf geçti. En iyisi -bizim büyüklerimiz demişler ki- "Nazar ber kadem olmak gerek!"

Ne demek?

Gözü pabucunun ucunda olsun, gözü yerde olsun. Sağa sola baktın mı bu göz bir yere tûş olur, bir yere takılır. Takılınca da;

Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım

Kurbanın olam var mı benim bunda günahım

diyor.

Bakmasaydın! Şair aradan çekiliyor; "Göz gördü gönül sevdi, bunda benim bir günahım yok!" diyor ama bakmakla oluyor.

Onun için Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfi vardır, buyurur ki;

"Bakış, nazar, gözle etrafa bakmak sihirli oklardan, şeytanın oklarından bir oktur. O bakış bir yere saplanır, o şeytanî şeyler ondan sonra başlar!"

Onun için müslüman, gözüne sahip olacak!

Oruç tutuyor, gözü orada burada! Zamane kadınlarına da biz "Kapanın!" diyoruz, gazeteler "Açılın! Sakın ha tesettür olmasın... " diyor. Biz örtünme olsun, erkeklerin de kızların da işi kolaylansın da namus ayakta kalsın, aile sağlam olsun diye "Kadınlar kapansın!" diyoruz. Dinimiz öyle dediği için biz tesettürü müdafaa ediyoruz. Öbür taraf da şeytanı arkasına almış, diyor ki;

İnsanlar hürdür, nasıl isterse öyle yapsın! Bırak istediği gibi gezinsin. Sen yazın gömlekle geziyorsun, o kadına manto giydiriyorsun; yazık değil mi?!.."

Böyle şeyler söylüyorlar. Sonra;

"Sana ne! İkisi anlaşmışsa, bir şey olursa sen ne karışıyorsun. Birbirleriyle anlaşmış insanın arasındaki şeye kanun ne karışıyor?!..

Bunlar kitaplarda var Allah'ın kafası karmakarışık nice kulları var!

Öyle olunca ne olur?

Avrupa'da hürriyet var, kadın pespaye; bizim ülkelerimizde kanun, kaide var örf, âdet var, tesettür var; bizim kadınlarımız izzet içinde, herkes hürmet eder. Orada kadının erkekten hiç farkı yoktur, hiç kimse de hiç aldırmaz, haysiyeti yoktur, bir şeyi kalmamış.

Lady Montagu, İngiliz elçisinin karısı onsekizinci asırda Türkiye'ye geliyor, İngiltere'ye mektup yazmış:

"Kardeşim, ben burada haremde kadınları hapis sanıyordum. Meğerse ne kadar rahatlarmış, ne kadar güzellermiş…" diye anlatıyor.

Biz tesettürü istiyoruz; Allah öyle istiyor, dinimiz öyle istiyor. Kadın örtünecek. Kadın örtünürse ben gözüm takılsa bile görmem, kötülük olmaz! Kadın açılırsa göz bir takıldı mı balık hiç kendisini balıkçıya tutturmak ister mi, kancayı yedi mi, yuttu mu; sonra istediği kadar çırpınsın, o tarafa geliyor.

Onun için en iyisi bakmamak! Bizim yolumuzda da büyüklerimizin kaidelerinden bir tanesi nedir?

Dervişin gözü ayağının ucunda olacak! Adam oruç tutuyor, etrafa açık saçık şeye bakıyor. Geçmiş olsun! Sen oruç tutuyordun değil mi, sevabı nerede?

Gitti!

Gıybet edersen sevabı gider, gözünle harama bakarsan sevabı gider, kulağınla yasak şeyler dinlersen sevabı gider… İnsanlar dinimizin inceliğini bilmiyor. Aman siz bu inceliklere aşina olun, dikkat edin.

Men atise ev teceşşâ fe-kâle elhamdülillâhi alâ külli hâlin mine'l-hâl düfia anhu bihâ seb'ûne dâen ehvenühe'l-cüzâmu.

İbnü'n-Neccar'dan, Hatib-i Bağdâdî'den rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Râvisi İbn Ömer radıyallahu anhümâ.

Bu hadis hakkında İbnü'l-Cevzî "Mevzudur." diye yazmış. Hocamız [Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî] rivayetin sonunda bunu da kaydetmiş.

Atase; Aksırmak, "hapşu" dediğimiz, hapşırmak.

"Kim aksırırsa veya geğirirse onun arkasından elhamdülillahi alâ külli hâlin mine'l-hâl. 'Her halden bir hal üzere Allah'a ham olsun, hangi halde olursak olalım Allah'a hamd olsun.' derse böyle demesi sebebiyle, bereketiyle ondan yetmiş hastalık def edilir. En aşağısı, hafifi cüzam hastalığıdır!"

İbnü'l-Cevzî buna mevzu, uydurulmuş hadis demiş; bizim [Ahmed Ziyâeddin] Hocamız da şerhte diyor ki;

Ve lem yusib ve kad arraftü şevâhidehû ve sebeka izâ atase. "Bu hükmünde isabet etmemiştir. Ben bunun böyle olmadığının delillerini daha önceki hadislerde izâ atase babında -bu kitabın başında- geniş olarak anlatmıştım."

Benim kardeşlerim umumiyetle dinimizi bilen kimselerdir, gençlerdir; okuyan hadisleri bilen kardeşlerdir. Mâlum her güzel şeyin taklidi olur.

Bir firma bir şey imal eder, hemen taklidi çıkar; bir otobüs firması çok tutulur, hemen onun arkasından taklidi çıkar. Hemen her şeyin taklidi olur. Elmas kıymetlidir, camdan taklidi çıkar. Altın kıymetlidir üstü boyama taklidi çıkar. Her şeyin uydurması vardır tereyağı kıymetlidir, patates püresi taklidi çıkar.

Her güzel şeyin taklidi olduğu gibi Peygamber Efendimiz'in hadislerini de taklit eden cehennemlikler çıkmış.

Neden?

İnsanları kandırmak için "Peygamber Efendimiz şöyle dedi…" diyecek. Maksadı dinimizin bozmak! Hâlbuki Peygamber Efendimiz öyle demedi. Demediği halde "Öyle dedi." diyecek. Bu normal, her güzel şey taklit edilir ve "Meyveli ağaç taşlanır." derler.

Dinimiz kıymetli olduğu için hasımlar çatlıyor ve eski devirden beri çelme takmağa, bozmağa çalışıyor. İçine girip bozmağa, dışından vurup yıkmağa çalışıyor, uğraşıyorlar. Ama ulemâmız kale gibi; hangi rivayetlerin nerden geldiğini tespit etmişler, kitaplara yazmışlar, belirtmişler.

Şimdi bizim eserini okuduğumuz Hocamız Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi rahmetullahi aleyh hazretleri, Allah şefaatine nâil etsin, son zamanların en büyük hadis alimlerindendir. Kânûnî'nin Süleymaniye'deki türbesinin kapısının sol tarafındaki parmaklıkta, Valide Sultanla beraber orada yatıyor. Bu Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi hazretleri çok büyük hadis alimi.

"Mevzu hadis, uydurma hadis" meselesi diye bir mesele olduğu daha İmam-Hatib'in birinci sınıfından bilinir. Bu ilmin "mevzu hadis" diye bir ilk adımı vardır: "Aman onlardan kendinizi koruyun sağlam hadisleri, sağlam kitapları bilin!" diye ilk nasihat budur. Onun için herkes bilir, İmam-hatibin orta kısmındaki talebe bilir.

Şimdi geliyorlar çatıyorlar.

"Gümüşhaneli Hocaefendi kitabında mevzu hadisleri almış…"

Almış ama sen onu sakalına, ilmine hürmet etsene! Üç sene Mısır'da kalmış Arap alimlerine icazet vermiş. 114 tane halife yetiştirmiş, her birisi mürşidi kâmil!

"Böyle bir zât ilk adımda bilinecek şeyi bilmez mi?"

Bilir.

"O zaman bu hadisi kitabına niye aldı?"

Bak sen onu bilmiyordun ama şerhte anlaşılıyor. İbnü'l-Cevzî ona mevzu demiş ama Hocamız da diyor ki;

"Ben bunun delillerini, şahitlerini izâ atase babında anlattım, isabet etmemiştir, o sözü doğru değildir."

Onun için doğru olmadığını belirtmek için almış.

"Şimdi bilmem şu konudaki hadisler mevzudur bu konudaki hadisler mevzudur..."

Hani deli bir adamın eline kılıç versen ondan sonra önüne gelene savursa ne yapar?

Sağlamı da keser.

Çünkü deli, aklı yerinde değil!

Millet kılıcı almış, mevzu hadis diye bir o tarafa sallıyor bir bu tarafa sallıyor; nerdeyse âyetleri de parçalayacak.

Olmaz; işi, her ilmin ehline bırakmak lazım.

Bir insan Peygamber Efendimiz'in söylemiş olduğu bir hadise iftira ederse, mevzu derse ne olur?

O da bir günah olur. Dememiş olduğu bir şeye odur derse o da günah olur. Alimlerimiz zaten bu hususta gereken titizliği gösterdiği için biz onlara itimat ediyoruz.

Mesele bundan ibarettir.

Eğer ben ondan daha çok bilsem o zaman kendi fikrimi söylerim ama o mübarekler ihtiyarlamışlar; belleri iki kat oluncaya kadar hadisle ömrünü geçirmiş, ciltlerle eserler ortaya koymuşlar. O benden iyi biliyor, ben boynumu büküp önünde, mânevî huzurunda el pençe divan duruyorum, elbette ben onun şeyine bir şey demem.

Doğrusu şu İmam Hatipli'nin sözüne de hiç kulak asmam.

"Çocuğum, sen daha çok fırın ekmek yiyeceksin, biraz daha anlayacaksın; daha çok hadis kitaplarını oku bakalım!.." denir.

İmam Suyûtî rahmetullah aleyh, ne büyük alim, kitap yazmış hadislerden kaç tanesinin mevzu olmadığını başka yerden bulduğu delillerle yazmış.

Onun için bu sahada "bu mevzudur" sözünü söyleyivermek, kılıcını sağa sola divâneler gibi sallamak doğru değildir.

Demek ki elhamdülillah deyince, Allah hastalıkların 70 çeşidini uzaklaştırıyor. Elhamdülillah kolay bir söz!

Uzaklaştırır mı?

Hâlbuki eczaneden bir ilaç alsak en aşağı 300 lira. Kolay bir söz ama Allah'a hamd! Lâ ilâhe illallah da kolay ama Peygamber Efendimiz;

Semenü'l-cenneti lâ ilâhe illallah, diyor.

Cennetin bedeli nedir?

Lâ ilâhe illallah.

Allah Allah! Bu kadar ucuz mu?

Ucuz değil, çok kıymetli! Çünkü sen dünyaları versen cennetin bir taşını alamazsın. Alamazsın da içinde lafzâ-i Celâl geçen bir mübarek cümle onun bedeli oluyor. Başka bir şey denk gelmez! Her şey dengi dengiyle olur. Cennetin bedeli yine lâ ilâhe illallah; Allah kelamı, kelime-i tevhid oluyor.

O çok yüksek bir söz, Allah'tan başka ilâh yok! Ona bağlanan insan başka yerden her şeye sırtını dönüyor da Allah'a bağlandığı zaman pırlanta gibi kâmil insan oluyor. O sözün altından ne hayırlar fışkırıyor cihanı doyuruyor, onun için o söz cennetin bedeli oluyor.

Elhamdülillah derse Allah nice nice hastalıklara şifa verir.

İnandım; Elhamdülillahi alâ külli hâlin mine'l-hâl.

Allah bizim her türlü maddî-mânevî hastalıklarımıza şifa versin. Hele hele gönüllerdeki o şüphe, tereddüt gibi hastalıklar; onları da izale eylesin. Bize sağlam, kâmil iman versin. Seve seve, tadını duya duya havalarda uça uça candan güzel Müslümanlık yapıp öyle yaşamayı nasip eylesin.

Men afâ inde'l-kudreti afallâhu anhü yevme'l-usreti.

Bu hadîs-i şerîfi Ebû Ümâme hazretlerinden Taberânî rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Afâ; elif ile yazılır, ye ile yazılması yanlıştır.

"Gücü yettiği zaman affeden kimseyi zorluk, sıkıntı gününde Allah affeder."

Bir insanın birisiyle bir ihtilafı var; o ona haksızlık etmiş, zulmetmiş… Uğraştılar, didiştiler, mücadele ettiler; altına aldı, haklamaya kuvveti var, yendi, galip geldi; ötekisi perişan oldu, yenildi.

İsterse cezasını verir; kafasını keser, canına okur. Ama gücü yettiği halde cezasını vermiyor, "Hadi seni affettim." diyor. Karşıdaki adamı kahretmeğe gücü yettiği zaman hep kesmek olmaz da ona kötülük yapmaya gücü yettiği halde affeden kimsenin Allah güç durumlarla karşılaşılan kıyamet gününde günahlarını affeder.

Kul olarak bizim de mahşerde, mahkeme-i kübrâda başımız sıkışmayacak mı?

Çok insanlar çok sıkıntılara düşecekler, terlere batacaklar. O zorluk gününde de Allah "Ben de seni affettim çünkü sen kardeşini dünyada gücün yettiği halde cezalandırmamış, affetmiştin." diye affedecek.

Bu hadîs-i şerîfte ne var?

Kardeşlerin yapmış olduğu hakiki kusurları, hakikaten kusur olan bir davranışı affetmeye teşvik var.

"Filanca arkadaş bana şu kötülüğü etmişti…"

Evet etti, ben de şahidim, hakikaten yaptı; affet!

"Ama etti…"

Affet, ettiği halde affet!

"Yok ben onu ne olursa olsun, ömrüm boyu affetmem. Kinimi düşmanlığımı kıyamete kadar sürdüreceğim…"

Sen bilirsin, ama affedersen Allah da o kıyamet gününde zor bir durumda seni affedecek; kârı var.

Bu, bir başka hadîs-i şerîfi hatırlattı:

Bir adamcağızın âhiret mahkemesinde hesabı görülmüş. Hak sahipleri gelmişler, sevapları verilmiş; suçları, günahları sevaplarını götürmüş. Elinde azıcık, ucu ucuna bir şey kalmış. Bir hak sahibi daha çıkmış gelmiş:

"Yâ Rabbi, bu kulum bana zulmetmişti; ben bundan hakkımı isterim."

Hakkını istesin ama bu hakkı da verince bu adamın elinde cennete girecek hiç sermaye kalmıyor, cehenneme gidecek! Kritik bir noktada, cehenneme gidecek bir duruma düşüyor.

Adam hakkını alıyor. Çünkü onun da başı sıkışmış, onun da cennete girmesine az, ucu ucuna, kalmış. Onun için o da gidiyor, ondan hakkını istiyor ki onu alınca sevine sevine hak sahibi cennete gitmeğe başlıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri ona; bakıldığı zaman gözlerin imreneceği, doyulmayan köşkler gösterecekmiş. O cennetlik olan şahıs diyecekmiş ki;

"Yâ Rabbi; bu köşkler kimin, bunlar kime veriliyor?"

"Bu köşkler kardeşlerini affedenlere hediye!"

"Yâ Rabbi, ben de o kardeşimi affetsem bana da olur mu?"

"Olur."

"Peki, affettim yâ Rabbi!"

O kardeşini affediyor, o sevabını veriyor. O da kritik durumdaydı, cehenneme düştü düşecekti; bu sefer o da cennetlik duruma geliyor. O da affettiğinden dolayı o köşklere sahip olacak, o da cennete gidiyor.

Ama Allahu Teâlâ hazretleri buyururmuş ki;

"Cennete niye tek başına gidiyorsun, dön kardeşinin elinden tut da beraber girin!"

Bu sefer ikisi de birbirinin elinden tutup cennete girermiş.

Peygamber Efendimiz bunu anlatıyor da diyor ki;

"Ey insanlar, Allah'tan korkun! Allahu Teâlâ hazretleri iki kardeşinin arasını nasıl politikayla idare edip birbirine el tutuşturuyor!.."

Tabirimi mazur görün; ben biraz anlaşılsın diye bugünün tabirleriyle söyledim. Peygamber Efendimiz;

"Siz Allah'tan korkun! Allah iki kardeşin arasını nasıl ıslah ediyor, siz de ıslah edici olun!" buyurmuş.

Affedici olun, affetmek büyüklüktür ve kârlılıktır. Zaten sen hakkını sonuna kadar istesen, o hakkını sonuna kadar istese kimseyi barıştıramıyorsun! Ben bir yerde mahkemelik olmuş iki grubu barıştırmaya giriştim. Onlar da sakallı bunlar da sakallı, onlar da müslüman bunlar da müslüman, onlar da kardeşim bunlar da kardeşim... Madem ben bunların hocasıyım, gideyim şunları barıştırayım, mahkemeye düşmesinler; avukat masrafı, mahkeme masrafı… Rezalet!

Gittim; "Gelin bana derdinizi anlatın, ben aranızda hükmedeyim; mahkemelik olmayın." dedim. Bir tanesi kaşını çattı, ötekisi burnundan solumağa başladı; olmadı karşı taraf çok haksızlık etmiş, bu taraf razı olmuyor. Öbür tarafa gittim; "Hocam sen ne dersen öyle olsun." dediler, onlar olgunluk gösterdiler.

"Gelin aranızı düzeltelim."

Olmadı. Sonra o burnundan soluyanlardan bir tanesi beni çekti, dedi ki;

"Hocam, sen bizim aramıza girme sonra sen de yıpranırsın!"

Ben yıpranmaktan korkmam ama baktım bir fayda olmayacak, çekildim. Bu başka bir ülkede, Almanya'da oluyor. Ben istedim ki müslümanlar Alman mahkemesine gitmesin, Almandan adalet beklemesin!

Ben içimden küstüm, oradan ayrıldım. Ben bunların güya hocasıyım! Hoca demek; komutan desen komutan demek, başkan desen başkan demek, hükümdar desen hükümdar demek dinlemesi lazım... Dinlemedi; ben içimden küstüm kırıldım, bir şeyde demedim ayrıldım.

Mahkemeye girmişler, Alman hâkim bakmış bir o tarafa sakallı, iyi insanlar bu tarafa bakmış sakallı iyi insanlar. Alman demiş ki; "Ben sizleri iyi insanlar görüyorum, siz birbirinize uzlaşsanıza; mahkemeyi tatil ediyorum, gidin dışarıda anlaşın." demiş.

Dışarıya çıkmışlar:

"Ne istersin?"

"10 bin isterim…"

"Biz 3 bin veririz."

Anlaşamamışlar. Yarım saat cedelleşmişler, yine hâkimin huzuruna gelmişler. Hâkim demiş ki;

"Ne oldu?"

"Anlaşamadık."

"Sen ne istedin?"

"10 bin istedim."

"Siz ne verdiniz?"

"3 bin verdim." Alman;

Peki, ben 5 bine çıkartıyorum, gelin uzlaşın." demiş.

Yine razı olmamışlar.

"Peki, o zaman çıkın; bir ay sonra size mahkeme kararı gelecek." demiş.

O da hoşuma gitti. Kararı birden değil, bir ay sonra tebliğ edecekler. Uzlaştırmağa çalışması da hoşuma gitti. Bizim mahkemelerin usulleri de böyle midir bilmiyorum ama orada bunu duydum, hoşuma gitti. Bir ay sonra benim, "Uzlaştıralım." dediğim halde uzlaşmayan tarafın haksızlığına karar vermiş.

Başından bizim sözümüzü dinleseydin ya mübarek! Avukatlara şu kadar bin mark, mahkeme harcı masrafı şu kadar bin mark… Bunlar müslümanın kesesinden gidiyor, Alman'ın kesesine giriyor.

Bana gelseydin ben para da almayacaktım. Elimi de vicdanıma koyup söyleyecektim, iş bitecekti. Müslümanlar ihtilafları eskiden mahallelerde hallederlermiş, ihtiyar amcalar halledermiş. Zaten ihtilaf olmazmış da olursa öyle hallederlermiş.

Allah bize o eski güzel günleri tekrar nasip eylesin.

Fâtiha-yı şerîfe mea'l-Besmele!

Sayfa Başı