M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 349.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ-seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ-yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd. Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Lekkınû mevtâküm lâ ilâhe illallâhü'l-halîmü'l-kerîm sübhânallâhi rabbi's-semâvâti's-seb'i ve rabbi'l-arşi'l-azîm, elhamdülillâhi rabbi'l-alemîn. Kâlû: Yâ Resûlallah! Keyfe hiye li'l-ahyâi. Kâle: ecvedü ve ecvedü.

Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, lütfu, keremi cümlenizin üzerine olsun. Peygamberimiz Efendimiz numûne-i imtisâlimiz, rehberimiz, şefaatçimiz, Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadislerinden bir miktarını size -Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından- nakledeceğim.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce boynumuzun borcu bir vazifeyi eda edelim. Başta Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin ruh-i pâki için olmak üzere cümle enbiyâ ve mürselînin, bütün evliyâullahın, Efendimiz'den bize kadar güzerân eylemiş olan sâdât ve meşâyıh-ı turuk-ı aliyyemizin ruhları için, eserin müellifi Hocamız Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin hazretlerinin ruhu için, eserin içindeki hadîs-i şerîflerin bize kadar böylece ulaşmasında emek sarf etmiş olan alimlerin, râvîlerin cümlesinin ruhları için, ihvanımızın âhirete intikal edenleri için, şurada cem olmuş bulunan kardeşlerimizin âhirete intikal eylemiş olan ana baba ve kardeşlerinin, diğer sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için ve hâsseten Hocamız Mehmed Zâhid-i Bursevî hazretlerinin ruhu için hediye olmak üzere, hayatta olanlarımızın da Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmaya vesile olacak bir tarzda ömür sürüp sevdiği, razı olduğu bir kul olarak huzuruna çıkmasına vesile olması için bir Fâtihâ üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Metnini okumuş olduğum hadîs-i şerîf, ölüye telkin vermek hakkındadır. "Peygamber Efendimiz'in sözleri bilinsin, izahı ona göre yapalım." diye kelime kelime tercüme edeyim.

Şöyle buyuruyor:

Lekkınû. "Telkin edin." Mevtâküm. "Ölülerinize."

Lâ ilâhe illallâhu'l-halîmü'l-kerîm desinler.

Sübhâna'llâhi rabbi's-semâvâti's-seb'i ve rabbi'l-arşi'l-azîm, elhamdülillâhi rabbi'l-alemîn, desinler. Siz bunu söyleyin, onlara telkin olsun; onlar da bunu sizden naklen söylesinler.

Dinleyenler, ashâb-ı kirâm sordular:

Kâlû: Yâ Resûlallah! Keyfe hiye li'l-ahyâi. "Yâ Resûlallah! Bunu ölenlere söylüyoruz, dirilere söylemek nasıl olur?" Kâle: Ecvedü ve ecvedü. "Daha âlâ olur, daha iyi olur." diye Efendimiz iki defa tekrar eylemiş.

Lekkınû mevtâküm. "Ölülerinize telkin edin." deniliyor. İlk anlaşılan şey, bir kişi öldüğü zaman ona bu sözlerin söyleneceği.

Hakikaten de başka hadîs-i şerîfler de vardır ki Peygamber Efendimiz onlarda da; "Ölüyü gömdüğünüz, üstüne toprağı attığınız zaman ona şöyle şöyle telkin edin." diye mezara gömüldükten sonra böyle bir telkin olacağını bildiriyor.

Demek ki kabrin başında ölü defnedildikten sonra yapılan telkin de hadîs-i şerîfte var. Yalnız ulemâmızın bir kısmı bu hadîs-i şerîfi şöyle izah etmişler:

Lekkınû mevtâküm demek; "Ölmek üzere olan hâleti'n-nez'e gelmiş olan kimseye bunu telkin edin." demektir ki bunları söylesinler de o mevtanın iman ile göçmesine vesile olsunlar.

Son dakikalarını yaşayan kimselere muhtezır derler. Canı boğaza gelmiş, ruhunu teslim etmek üzere olan kimsenin hâline, hâlet-i nez' derler. Ruhun çekilip alınma zamanı, ruh bedeninden çekilip ayrılacak, bedenle ruh artık birbirinden ayrılacak. Böyle anlamışlar; bu da doğru.

Ölmek üzere olan kimse yatakta yatmış; siz de gözyaşları içinde, üzüntü içinde başının ucunda bekliyorsunuz. Ona böyle telkinde bulunacağız; bu tamam. Kabre konulduktan sonra da yine ona telkinde bulunulacak; o da başka hadîs-i şerîflerde mevcut. İkisi de sahih doğru, faydalı ve hikmetli ve sünnet-i seniyyeye muvafık.

Ölmek üzere olan kimseye ne söylettireceğiz?

O sözlerin mânasını nakledelim:

Lâ ilâhe illallâhü'l-halîmü'l-kerîm "Halîm ve Kerîm olan Allah'tan başka ilah yoktur." deyin.

Burada Allahu Teâlâ hazretlerinin iki sıfatı, Esmâ-i Hüsnâ'sından iki tanesi zikredilmiş; Halîm ve Kerîm. Halîm, "hilm sahibi" demek, hilm de "heyecanlanmadan, kızmadan, yumuşak yumuşak, akla, mantığa, hikmete uygun hareket etmek" demek. Bir insan birden patlamıyorsa feveran etmiyorsa düşünüp taşınıp da aklın süzgecinden geçirdikten sonra hareket ediyorsa o kimseye de halîm derler. Hikmetli hareket ediyor, fevri değil, patlamıyor, sonradan pişman olacağı işi yapmıyor, düşüne taşına yapıyor. Öyle kimseye halîm derler.

Allahu Teâlâ hazretlerinin Esmâ-i Hüsnâ'sından birisi de Halîm'liktir, Halîm sıfatı vardır ki Allahu Teâlâ hazretleri her işini hikmet ile yapar ve kullarının çok suçlarından geçer, günahlarını affeder de onların günahlarını bildiği halde başlarına taş yağdırmaz, helak etmez, azabı birden indirmez. Lütfundan, kereminden peygamberler gönderir, "İnsanlara azabı, cenneti, cehennemi bildirsinler." diye onlara kitaplar indirir, vahiyler gönderir, "İrşad olsunlar, hak yolu bulsunlar." diye çeşit çeşit vesileler, bahaneler ihsan eder, rüyasında gösterir.

Kendi hayatımdan, küçüklüğümden hatırlıyorum, sizler de kendi hayatınızı inceleyecek, hatırlayacak olursanız görürsünüz ki insan rüyasında kıyamet kopmuş, hesaba çekiliyor görür, azabı, cenneti, cehennemi görür de "Aman inşaallah, bundan sonra Allah'ın rızasına uygun hareket edeyim." diye kan ter içinde kalkar.

Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri lütfuyla, keremiyle âlemlere rahmet olarak Peygamber göndermiş. Lütfetmiş, elçi göndermiş. Bizi muhatap saymış da lütfuyla, keremiyle elçi göndermiş. Elçi âhirete göçtükten sonra okusunlar, oradan bilgileri öğrensinler, yazılı olsun da unutmasınlar, diye Kur'ân-ı Kerîm'i indirmiş. Ondan sonra her şahsa da lütfuyla keremiyle ayrı ayrı tek tek irşatlarda bulunuyor.

Allahu Teâlâ hazretleri her kâfir, her müslüman, her cahil, her gafil insana zahirde batında, dışta içte çeşitli delillerini verir, verir, verir, gönderir, gönderir… Onları âhirette itiraza mecali kalmayacak hâle getirir. Hiçbir insanın âhirette; "Yâ Rabbi! Ben bundan haberdar değildim." diyecek hâli yok. Onlara;

E lem ye'tîküm nezîrün.

denilecek.

"Size hiç bu kötü âkıbeti bildiren kimseler gelmedi mi?" denilecek. Tebâreke, Mülk sûresinde böyle bildiriliyor. Herkesin malumu.

O halde insanlar niye kâfir oluyor?

İnatlarından. Gafletlerinden, cehaletlerinden, kendilerine gelen delilleri değerlendirmemelerinden, kalplerinin vicdanlarının sesini dinlememelerinden oluyor. Yoksa bütün hepsi biliyor.

Nitekim Peygamber Efendimiz'in zamanındaki kimseler için Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor:

"Ey Resûlüm! Onlar senin hak peygamber olduğunu, evlatlarını bilir gibi bilirler."

O kadar net. İnsan evladını tanımaz mı, bilmez mi? O kadar net bilirler ki sen hak peygambersin. Hatta Peygamber Efendimiz gelmeden evvel bekleyip dururlardı ve müşriklere, putperest olan Arap kabilelerine;

"Bir peygamber gelecek; biz o zaman küfrün belini kıracağız, putperestliğin belini kıracağız." derlerdi. Sanıyorlardı ki İbrahim aleyhisselam, Musa aleyhisselam gibi Benî İsrâil'den bir peygamber gelecek; öyle umuyorlardı, kendi kitaplarındaki işaretlerden öyle tahmin ediyorlardı. Yine de yanlış değil; Peygamber Efendimiz, İbrahim aleyhisselam'ın oğlu İsmail aleyhisselam'ın sülalesinden geldi ama o sülale Arapların arasına karışmış, Mekke'de yerleşmiş bir sülale; ondan Kureyş kabilesi teşekkül etmiş. Onların içinden çıkıp da karşılarına dikiliverince bu sefer haset, rekabet, kıskançlık, şahsî menfaatlerinden vazgeçememe başladı.

İnsanoğullarını helak eden birtakım duygular, düşünceler vardır. Bizi hep onlar helak ediyor. Birisi haset. Karşımızdakini kıskanırız, kıvranırız; insanın içinde yılanlar, çıyanlar kıvranır. Karşısındakine haset ediyor.

Ya ne var? Allah vermiş. Sana da verir. Sen istesen sana da verir.

Ne oluyorsun, nedir alıp veremediğin? Allahu Teâlâ hazretleri veriyor. Kimisi hasetten kimisi şahsî menfaatini vazgeçemez, gidecek sanır. Halbuki asıl menfaat, Allah'a itaattedir.

"Ben bu kiliseyi, bu papazlığı, bu hahamlığı bırakırsam para pul elimden gider, mevki makam elimden gider!"

Ya hu gider ama âlâsı gelir, daha iyisi gelir. Âhiretin saadeti, selameti gelir. Allahu Teâlâ hazretleri cömertlerin en cömerdidir.

Sen O'nun için bir fedakârlık yapacaksın da O altında mı kalacak? Hâşâ sümme hâşâ! Olur mu öyle şey? Lütuflarına gark eder. İnsanoğlu anlamaz, kıskanır, düşünür, çeşit çeşit hesap yapar. Elini vicdanına koyup da müslüman olanlar da çok; bugün de var.

Avrupa'da, Amerika'da, Japonya'da, Hindistan'da, Afrika'da, dünyanın her yerinde... Hem de lalettayin insanlar arasından değil alimler arasından, çeşit çeşit dinleri incelemiş kimseler arasından. Mesela bir tanesi Meryem Cemile, kadın, yahudi bir aileden gelmiş, yahudi olarak yetişmiş. Yahudilerin müslüman olması daha zor. Çünkü dünyaya hâkimler, istedikleri gibi yaşıyorlar, düzenlerini kurmuşlar. Amerika'da yetiştiği için Hıristiyanlığı öğrenmiş. Ama ruhunu doyurmamış, tatmin etmemiş. O inançlar, o söylenen sözler, o aslı doğru ama asırlar geçmiş, bozulmuş şeyler tatmin etmeyince felsefe tahsili yapmış, dinsizliğe kaymış. "Acaba bunların hiçbirisinin aslı esası yok mu?" diye üniversite tahsili yapmış, her şeyi inceledikten sonra sıra, İslâmiyet'i incelemeye gelmiş. Onu inceledikten sonra huzuru, sükûnu bulmuş, müslüman olmuş. "Bu Amerika'da Müslümanlık yapılmaz." demiş, kalkmış Pakistan'a gitmiş.

"Amerikada'ki konforu niye bıraktın?"

Konforun ne kıymeti var? İnsanın ruhu hoş, mutmain olunca, kalbi iman ile dolunca ha taş ha saman ha toprak ha virane ha kâşâne hiç fark etmez. Gitmiş müslüman olmuş, çeşit çeşit eserler yazmış; ne kadar güzel fikirler ileri sürüyor.

"Mevtânıza lâ ilâhe illlallah deyin."

Ama nasıl Allah?

Halîm ve Kerîm olan Allah. Halîm Allah, hilm ile muamele ediyor, kullarının başına taş yağdırmıyor, bu dünyada serbest bırakmış.

Bu dünyada nasıl hareket edecek? Eğer gözümüzden perde kalksa etrafımızdaki insanların perdenin arkasındaki çehrelerini görsek hiçbirisini sevemeyiz. "Ne hainmiş, ne kötüymüş, ne şöyleymiş, ne böyleymiş." deriz. Esrarına vâkıf olsak vururuz, elimizin tersiyle devirir atarız; içindeki hislerden dolayı hiç kimseyle ahbaplık edemez hâle geliriz.

Allahu Teâlâ hazretleri bütün gizlileri biliyor, bütün âşikârları biliyor. İçten geçenleri, kalpten gönülden geçenleri biliyor. Her türlü esrara vâkıf ama Halîm, hilm sahibi, yine lütfediyor, affediyor. Bir istiğfar ediverse bağışlıyor. Bir özür dilese günahından geçiyor. Üstelik günahını örtüyor. Settâru'l-uyûb, ayıpları örtücü; "Kulum mahcup olmasın." diye kimseye de göstermiyor. Sonra keremi o kadar çok ki...

Yübeddilu'llâhu seyyiâtihim hasenât. "Günahlarını da iyiliğe tebdil ediyor." Sanki günah işlememişler de onlar sevapmış gibi hesaba geçiriyor. Keremi çok. Onun için arkasından da demiş ki halîmü'l-kerîm "kerem sahibi."

Kerem ne demek?

"Asil ve cömert" demek. Cömert Mevlâ'mız kullarına bol bol veriyor. Günahlarını bildiği halde, kulların kendisine âsi olduklarını gördüğü halde müsamaha ediyor; "Dur bakalım." diye, fırsat ve ruhsat veriyor, kullarını serbest bırakıyor. Eğer bir zaman gelir de kul hatasını anlarsa bağışlayıveriyor. Eğer hatayı yaptığı zaman başına azabı indirse indirir. Yıldırım yağdırsa yağdırır. Çok uzun zaman müsamaha gösteriyor. İhmal etmiyor. İhmal yok, imhal ediyor. "Bakalım kulum ne yapacak?" diye mühlet veriyor. Allahu Teâlâ hazretleri o arada hilm ile sabır ile kullarının o hatalarına vâkıf olduğu halde bağışlıyor.

Ne kadar güzel! Bak ölüm anında ölmek üzere olan kimseye bu sıfatları hatırlatıyor:

"O Allah'tan başka tanrı yok ki hilm sahibidir. Merak etme affedicidir, günahlardan geçer, kerem sahibidir, bağışlar, bağışlaması çoktur. Korkma kardeşim âhirete gidiyorsun ama telaşlanma, dünya hayatından endişe etme. "Allah Halîm, Kerîm" demiş oluyor."

Sübhânallâhi rabbi's-semâvâti's-seb'i ve rabbi'l-arşi'l-azîm. "Yedi semanın ve Arş-ı Azîm'in Rabbi olan Allahu Teâlâ hazretleri her türlü noksandan, her türlü kusurdan, eksiklikten münezzehtir."

"Her türlü hoşlukla, her türlü kemal sıfatıyla muttasıftır. Her güzellik O'nda, her kemal O'nda, her işi hoş, her şeyi yerli yerince" diye hatırlatmış oluyor.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. "Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Övmek övülmek O'na layıktır."

Zaten kimi övsen sonunda O'na varır. Her şeyi yaratan O olduğu için insanı övsen yaratana gider.

Güzel bir makine görsen yapıcısına gitmez mi?

"Ne kadar güzel otomobil yapmış, aferin!"

Otomobili methediyorsun ama sahibine gidiyor.

"Ne kadar akıllı adam!"

Yaradanı'na gidiyor.

"Şu yaprak ne hoş yaratılmış, şu çiçek ne kadar güzel!"

Hepsi, bütün övgüler Allahu Teâlâ hazretlerine gider. "Bütün övmeler övülmeler Allahu Teâlâ hazretlerinindir." demiş oluyoruz. Efendimiz; "Bunları telkin edin." buyurmuş.

Demek ki ölmek üzere olan kimsenin yanında yumuşak yumuşak, tatlı tatlı, işin güzel tarafından güzel sözler söylenilecek; mırıl mırıl, yavaş yavaş söylenilecek. Boğazına sarılıp da "İlla bunu söyle." diye ısrar edilmeyecek. "Hadi sen de tekrar et." bilmem ne... O içinden tekrar ediyordur merak etme, çok zorlama. Hatta bir de garip bir şey yazıyor burada, birisine "böyle söyle" demişler o da "hayır" demiş. "De" "hayır" "de" "hayır" eyvah ne oluyor, diye çok üzülmüşler. Sonra anlaşılmış ki şeytan ona gelmiş, imanını almak istiyor, yanlış telkinlerde bulunuyor; onun gözünde öyle görünüyormuş. Şeytan kendisine teklifte bulundukça o da "hayır" diyormuş. Ona "hayır" diyor yoksa berikisine değil. O hal biraz sıkıntılı bir haldir, bilmiyoruz. Orada gözümüzün görmediği nice şeyler var. Onun için yumuşak yumuşak denilecek.

"Yâ Resûlallah! Bu dirilere denilse nasıl olur?" dediler.

"Daha güzel olur, daha güzel olur." buyurdular.

Son nefeste iman ile göçmek için böyle söylemek güzel ama insan asıl hayattayken, diriyken bunları söyler de bunları düşünerek yaşarsa daha güzel olur.

Sonra bir hadîs-i şerîf var ki onu hiç hatırımızdan çıkarmayalım. Hocamız şu minberde aylarca onun üzerinde hutbe dahi okumuştu. Aynı hadisi uzun zaman izah etti. Hocamız bir mevzunun üzerinde derinlemesine, iyice yerleşinceye kadar çok dururdu rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsıaten.

Temûtûne kemâ ta'îşûne. "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz."

"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz." İstediğin gibi yaşa hadi bakalım! Son nefeste ben bir lâ ilâhe illallah derim, paçamı kurtarırım. Temenni ederiz ki Allah sana rahmet eylesin, ne diyelim? Ben senin cehenneme gitmeni istemem. Ama hadîs-i şerîfte böyle:

"Nasıl yaşarsan öyle ölürsün." Gayret edeceksin, uğraşacaksın, didineceksin. Şu sözleri hayattayken söyleyeceksin. Şu sözlerin mânasına hayattayken vâkıf olacaksın, içine sindireceksin. Allah'ın Halîm'liğini, keremini, noksandan münezzeh, güzeller güzeli, cömertler cömerdi, kuvvetliler kuvvetlisi, padişahlar padişahı, her şeye Kâdir, her şeyin hükmü elinde olduğunu düşüneceksin, gereğini daha önceden yapacaksın; o zaman öyle ölürsün.

Diğer hadîs-i şerîflerden iki tanesi de bu mânayı başka başka kelimelerle ifade ediyor. Onları da kısaca okuyalım:

Lekkınû mevtâküm lâ ilâhe illallâh.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

"Ölmek üzere olan kimselerinize lâ ilâhe illallah sözünü telkin edin."

Yanında yavaş yavaş lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah deyin; o da sizden duyarak –içinden- tekrar eder. Sesli veya sessiz böyle telkin edin.

Fe-innehâ. "Çünkü bu sözler, böyle demek." Tühdimü'l-hatâyâ kemâ yühdimü's-seyle'l-bünyâne. "Selin binaları yıkıp götürdüğü gibi hataları, günahları yıkar götürür."

Lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah demek; evleri, barkları, duvarları, binaları coşkun sellerin alıp götürdüğü gibi günahları alıp götürür.

Peygamber Efendimiz; "Bina yıkacak kadar kuvvetli seller gibidir." demek istiyor.

Bir sel olur neyse ama evleri götüren, binaları yıkan selleri düşünün. Coşkun, çok yağmış, dağdan güldür güldür geliyor, önüne ne gelirse alıp götürüyor, işte lâ ilâhe illallah böyledir. Hataları alır götürür ya biz onun için lâ ilâhe illallah diyoruz. Senin kadar bizim de aklımız var, biz aptal değiliz. Biz de tahsil gördük, biz de dünyayı gördük Boğaziçi'ni, Emirgan'ı biz de biliyoruz, Taksim'i, gazinoyu, tiyatroyu, Çamlıca'yı, Adalar'ı, modaları hepimiz biliyoruz ama bak Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş, işte sen bunları bilmiyorsun. Biz onun için lâ ilâhe illallah diyoruz.

gazinoyu, tiyatroyu, Çamlıca'yı, Adalar'ı, modaları hepimiz biliyoruz ama bak Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş, işte sen bunları bilmiyorsun. Biz onun için lâ ilâhe illallah diyoruz.

"Allah Allah! Bu adamlar amma gerici adamlar ya, boyuna lâ ilâhe illallah diyorlar!"

İşte bunun için lâ ilâhe illallah diyoruz.

Lekkınû mevtâküm şehâdete en lâ ilâhe illallâh.

Sonra hadisin devamı var:

Kâlû: Fe-keyfe hiye li'l-ahyâ. "Yâ Resûlallah! Lâ ilâhe illallah diye söylemek, telkin etmek canlılar için nasıldır?" Kâle: Ehdemü ehdemü. "Günahları daha çok alıp götürücü, sel gibi, daha fazla. Daha fazla tesir eder."

Onun için işi sona bırakmadan, başından biz yine lâ ilâhe illallah'ı çok söyleyelim. Bırakın! Başka herkes bir laf söylüyor şu dünyada, görüyorsunuz. Hiçbir kimsenin aklı, ötekisine uymuyor. Bak işte Resûlullah Efendimiz, Peygamber Efendimiz, numunemiz, Allah'ın elçisi böyle buyuruyor. Bu sözün mânasını bile bile, düşüne düşüne lâ ilâhe illallah'ı çokça söyleyelim.

Bir kere lâ ilâhe illallah diyen cennete giriyor.

Az söz değil. Hadîs-i şerîfte geçer ki adamcağızın birisinin âhirette hesabı görülmüş. Eyvah, zavallı! Felaket! Hesap fena çıkmış. Cehenneme gideceğini anlamış. Teraziye bakmış, lehinde bir şey yok, cehenneme gidecek, boynu bükülmüş. Kös kös, mahzun durumda beklerken Allahu Teâlâ hazretlerinden meleklere nida olacakmış:

"Şu kâğıdı da kefeye koyun bakalım."

Bir kâğıdı terazinin kefesine koyacaklarmış, bütün günahları bastırıp hepsinden ağır gelecekmiş. Sevabı çok. Üzerinde lâ ilâhe illallah yazılı. "Kulum lâ ilâhe illallah demişti." diye o teraziye konunca iş düzelecekmiş, cennete gidecekmiş.

Onun için ne oluyor?

Yolda yürüyorsun, zamanın boş. İşte çalışıyorsun, elin çalışıyor, dükkânda müşteri bekliyorsun, henüz gelmemiş lâ ilâhe illallah de. Bak ne diyor:

Keyfe hiye li'l-ahyâ, kâle ehdemü ehdemü. "Lâ ilâhe illallah demek diriler için nasıldır? Günahları daha çok yıkıcı, daha çok yıkıcı."

Lekkınû mevtâküm şehâdete en lâ ilâhe illallâh.

Ölülerinize, ölmek üzere olanlarınıza lâ ilâhe illallah sözünü, kelime-i şehâdeti telkin ediniz.

Fe-men kâlehâ inde-mevtihî. "Kim ölmek üzereyken bu sözü söylerse."

Vecebet lehü'l-cennetü. "Cennet ona vacip olur."

Lâ ilâhe illallah derse ölürken cennete girer. Bak işte burada geçen ifadeden, kişinin ölmek üzere olduğu ve o esnada söylenmesi gerektiği anlaşıldı.

Kâlû: Yâ Resûlallah! Fe-men kâlehâ fî sıhhatihî. "'Peki sıhhatinde derse ne olacak ya Resûlallah?' diye sordular." Kâle: Tilke evcebü ve evcebü. "O zaman cenneti daha çok gerekli kılar, daha çok gerekli kılar." Ve'llezî nefsî bi-yedihî. "Şu canım elinde olan Allahu Teâlâ hazretlerine and olsun ki."

Peygamber Efendimiz'in böyle yemini vardır; "Şu ruhum, nefsim, canım kudreti elinde olan Allah'a yemin ederim ki." diye bu tarzda yemin ederdi.

Lev cîe bi's-semâvâti ve'l-aradîn. "Eğer yerler gökler getirilse." Ve men fîhinne. "Yerlerdeki, göklerdeki varlıkların cümlesi getirilse." Ve mâ beynehünne. "Bunların arasındaki varlıkların cümlesi getirilse." Ve mâ tahtehünne. "Bunların altındaki varlıkların hepsi getirilse."

"Yerlerdeki göklerdeki, onların arasındaki, altlarındaki, üstlerindeki varlıkların hepsi getirilse."

Fe-vudı'at fî keffeti'l-mîzân. "Bunlar bir büyük terazinin bir kefesine konulsa." Ve vudı'at şehâdetü en lâ ilâhe illallâh fi'l-keffeti'l-uhrâ. "Lâ ilâhe illallah sözü de öbür kefeye konulsa." Le-ruccihat bihinne. "Onların hepsini bastırır."

Resûlullah Efendimiz yemin ederek söylüyor; "Yemin ederim ki onların hepsini bastırır." diyor.

"Yerleri, gökleri, içindekileri, altındakileri, üstündekileri, hepsini bir kefeye koy lâ ilâhe illallah daha baskın gelir."

Bu sözün kadrini bilerek çokça söyleyelim inşaallah.

Le-kıyâmü racülin fi's-saffi fî sebîlillâhi azze ve celle sâ'aten efdalü min ibâdeti sittîne senetin.

Bu hadîs-i şerîf cihatla ilgili. Üç hadîs-i şerîften sonra cihatla ilgili bir hadîs-i şerîf geldi.

Peygamberimiz Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:

"Bir kimsenin Allah yolundaki bir savaşta ön sırada ayakta durması -saf saf harp ederlerdi ya- ön safa geçmiş, ölümden korkmuyor, şehit olmaktan pervası yok, geçmiş ön safa, kılıcı almış, oku almış, tabancayı, tüfeği almış bir şekilde orada öyle durması."

Ne kadar?

Sâ'aten. O devirdeki "saat" sözünden maksat "altmış dakika" mânasına değildir, "bir zaman parçasında, bir müddet" demek. "Düşmanla çarpışacağım diye ön safa geçip de bir süre durması."

Efdalu min ibâdeti sittîne senetin. "Altmış yıllık ibadetten daha üstündür, daha faziletlidir."

Neden dedelerimiz Orta Asya'dan Anadolu'ya gelmişler, şimdi anladık mı? Orta Asya'da kalırlardı; Aral gölünün, Baykal gölünün yanında, Hazar denizinin kenarında, Altay dağlarında, Tanrı dağlarında, Horasan'da kalırlardı.

Niye kalkmış buralara gelmişler?

Burada Bizanslılar var, İslâm ordusu öbür tarafta. "İslâm ordusunun ön safında yer alayım da şu sevabı kazanayım." diye gelmiş. Kefenini başına dolamış "sarık" diye, ucunu sarkıtmış, eline kılıcı almış, oku almış, hücum ederken de Allah, Allah, Allah, Allah diye hücum etmiş. Lâ ilâhe illallah diye diye zikir yapıyor, zikrederek gidiyor. Sen şimdi zikri nahoş görüyorsun.

Bu topraklarda neden yaşıyorsun sen?

Allah Allah diyenlerin hürmetine yaşıyorsun. Eğer o mantık, o akıl olmasa bu topraklar sana kalır mıydı? İstiklâl Harbi'ni kazanabilir miydin? Düşman Polatlı'ya kadar geldi, İtalyanlar şuraya çıktı, Fransızlar bu tarafa çıktı. Maraş'ın Sütçü İmam'ı olmasaydı sen Maraş'tan düşmanı atabilir miydin?

Antep'e neden Gaziantep denmiş?

Gazi ne demek?

Cihat eden, gazâ eden demek.

O sıfat nereden verilmiş?

Vay gerici şehir vay!

Öyle mi diyeceğiz?

Askerliğin özü, mayası bu. Asker ölümden korkarsa başarı sağlayabilir mi? Peki askeri ölümden nasıl korkutmayacaksın? "'Vatan, millet' derim." Ya hu İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar, Bulgarlar hepsi aynı sözü söyleyebilirler, söylüyorlar da. Ama olmuyor, olmaz. Öyle derme çatma tedbirlerle insanın ruhu takviye olmaz. İnanması lazım. Kalbine imanın dolması, ona göre hareket eder hâle gelmesi lazım.

Sen o imanı tahrip edersen hayır mı işliyorsun şer mi işliyorsun?

Şer işliyorsun! Hem de kendini üstün görerek şer işliyorsun; "Ben memleketimi daha çok seviyorum." gibi bir duyguyla öteki insanın o duygusuna saldırıyorsun. Etme eyleme, bak İstiklâl Harbi çok uzakta değil ki. Elli altmış yıllık bir şey. Allah cümlemize hakikatleri görmek nasip etsin. Bana kızabilirsin, ötekisine kızabilirsin. Bu adamın sakalı uzunca, tavırları kaba saba olabilir, ama bak bunlar Resûlullah'ın sözleri.

Onun için Allahu Teâlâ hazretleri bizi imanımızdan ayırmasın. Biz imanımızdan ayrılınca yıkılıyoruz. Şimdiye kadar imanımızda gevşediğimiz için kaybettik. Bundan sonra da ondan kaybederiz. İmanımızdan kaybettiğimiz için içimize tefrika düştü.

Emperyalizm, İslâm ülkelerinin çoğunda, işi İslâm'dan önceki devrelere bağlamıştır. İslâmî devreyi kenara atıp İslâm'dan önceki devreye bağlamıştır. Mısırlılara demiştir ki "Siz firavunların torunlarısınız, bak ne güzel ehramlar yapmışlar, sfenksler yapmışlar, ne kadar büyük taştan binalar, heykeller yapmışlar. Sizin köklü bir medeniyetiniz var." O tarafa bağlamak istiyor. Bir de sizin atalarınız Hititliler mititliler filan.

Peki ondan sonraki atalarımız kim? Benim dedemin adı ne? Dedemin babasının adı ne? Bu memleketi, şu İstanbul'u alan şahsın adı ne?

Fatih Sultan Mehmet. Onlar benim dedem değil mi? Niye onu tercih ettiriyorsun da bunu ettirmiyorsun? İslâm'ı saf dışı bırakacak, kenara itecek, ondan önceki devreye gidecek. İslâm bize imparatorluk kazandırdı, İslâm bize dünya çapında şöhret kazandırdı, bize her şeyi İslâm kazandırdı, her şeyimizi İslâm'a borçluyuz, dünyadaki saadetimizi de âhiret saadetini de İslâm'a borçluyuz. Sen hem dünya saadetinin medarı olan, insan cemiyetinin kıvamı olan, insanların birbirleriyle kardeşçe yaşamasının sebebi olan nizamı kökünden sökmeye çalışıyorsun hem de âhiretimi, benim ebedî hayatımı mahvediyorsun.

O mahvetmek istiyor, demek ki hasım, düşman; peki bize ne oluyor? Bize ne oluyor? Bu güzel nurlu yolu biz niye bırakıyoruz?

Eski ümmetlere peygamberler gelmiş, Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok suresinde anlatılıyor. Onları hak yola, Allah'a imana, kendisine itaate davet etmiş. O herifler demişler ki; "Biz senin sözünle ecdadımızın yolunu bırakmayız. Sen kim oluyorsun? Sen de bir adamsın. Ben senin sözünle ecdadımızın yolunu bırakmam." demiş. Hak peygamberin karşısında batıl yolu müdafaa ediyor. Batıl yolunu, batıl mazisini hak peygamberin karşısında sımsıkı tutuyor; "Ben bunu bırakmam, seni dinlemem." diyor. Senin mazin hak, seni dininden imanından ayırmak istiyor; sana ne oluyor? Saltanatından, hâkimiyetinden ayırmak istiyor; bu zihniyet, seni köle yapmak istiyor. Senden korkuyor da seni güçlendiren şeyleri tahrip ediyor. Senden ödü patlıyor.

Müslümanlık; İngiliz'in, Alman'ın, İtalyan'ın, Fransız'ın en büyük korkusudur.

Neden?

"Türkler müslüman olduğu zaman Viyana'ya kadar gelmiş, bir daha ona tahammül edemeyiz." diyorlar.

Ne olsun?

"Kültürü darmadağın olsun, birliği beraberliği parça parça parçalansın." istiyorlar. "Ben onu parça parça hallederim. Hatta içlerinden kendime adam ayarlarım, onlar vasıtasıyla yaparım." diye düşünüyorlar. Zihniyet budur, ispat edilmiş bir gerçek. Kitaplarında yazılmış; kendilerinin satırlarında, ifadelerinde böyle geçiyor. Adamların planları var; yaptıkları, dosyalara girmiş planları var. Bu gizli bir şey değil, bilmeden söylemiş olduğum bir iddia değil. Allahu Teâlâ hazretleri gözümüzü açmayı nasip etsin. Dedelerimiz çarpışmış, bize burayı bırakmış; başkasına bırakır mıyız? Katiyen bırakmamamız lazım. Bırakırsak hem onların kemiklerini sızlatırız hem dünya ve âhiretimiz mahvolur. Allahu Teâlâ hazretleri bizi imân-ı kâmilden, Kur'ân-ı Kerîm'den, hadîs-i şerîften ayırmasın. Onların kadr ü kıymetini bilmek nasip etsin.

Bundan sonraki hadîs-i şerîf İbrahim aleyhisselam'ın bir sözüyle ilgili.

Peygamber Efendimiz İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten rivayet ettiğine göre bu hadîs-i şerîfte buyuruyor ki:

"Miraç'a çıkarıldığım gece, Miraç gecesinde İbrahim aleyhisselam ile karşılaştım."

Malum Kudüs'e gitti, peygamberlerle karşılaştı, onlara imamlık etti, hepsiyle konuştu. Miraç gecelerinde, kandillerinde bize çok anlatıldığı için ekseriyetle biliriz. "İbrahim aleyhisselam ile karşılaştım."

Fe-kâle: "İbrahim aleyhisselam bana dedi ki." Yâ Muhammed! "Ey Muhammed!"

Evladı, torunu. İbrahim aleyhisselam, Peygamber Efendimiz'in dedesinin dedesinin dedesinin dedesi. Aslında o da torun oluyor.

İkra' ümmeteke minnî es-selâm. "Benden ümmetine selam söyle." Ve ahbirhüm. "Onlara bildir ki." Enne'l-cennete tayyibetü't-türbeti. "Cennetin toprağı hoştur, arazisi güzeldir, toprağı hoştur." Azbetü'l-mâi. "Suyu güzeldir." Ve ennehâ kıy'ânün. "Fakat çıplaktır, düz arazidir, boş arazidir." Ve inne gırâsehâ. "Onun yeşillendirilmesi, yeşertilmesi, fidanlandırılması sübhhanallâhi ve'l-hamdülillâhi ve lâ ilâhe ilallâhü vallâhu ekber'dir."

İbrahim aleyhisselam bize selam söylemiş. Ve bize ne bildiriyor? "Cennet güzeldir, toprağı münbittir." diyor. Eksen bitecek. "Suyu da tatlıdır." Çorak arazi değildir, tuzlu su değildir. Fidanları kurutmaz, yapraklarını buruşturmaz, sarartmaz, soldurmaz. Münbit bir arazidir ama işlenmemiştir, boştur; sübhhanallâhi ve'l-hamdülillâhi ve lâ ilâhe ilallâhü vallâhu ekber dedikçe yeşerecek, güzelleşecek; orada çeşit çeşit fidanlar, meyvalar bitecek.

Bu ne demek?

"Bu sözleri çokça söyleyin de cennetteki mevkiinizi fidanlandırın, ağaçlandırın, şenlendirin, güzelleştirin." demek. Hepsi dünyada oluyor ya. İnsan cenneti dünyada kazanıyor. Demek ki âhiretteki, cennetteki yerlerimizin de yeşertilmesi, tanzim edilmesi, bağının bahçesinin güzelleştirilmesi, imarı burada Allah'ı zikr ü tesbih etmekle oluyor.

Bunların mânası nedir, derseniz kısaca şöyle:

Sübhhanallâh. "Allah'ın hiçbir noksanı, kusuru yoktur. Her türlü kemal ile muttasıftır. Her şeyi tam ve kâmildir." Ve'l-hamdülillâh. "Her türlü övgü Allah'adır."

Lâ ilâhe illallah. "Allah'tan başka mabut yoktur." Bu baş başkasına eğilmez; insan sadece Allah'a itaat eder, sadece O'na ibadet eder.

Vallâhu ekber. "Allahu Teâlâ hazretleri de her yönden -ne türlü düşünürsen düşün- uludur, büyüktür, en büyüktür."

Şu büyüklüğüne bak ki yerde de gökte de İlah, yerin de göğün de sahibi. Şu yerlerin, göklerin ölçüsünü bile bulamıyoruz. "Şu kadar milyon senede ışıkları geliyor." diye yıldızları anlatıyoruz; daha bu birinci semada. Bunun arkasında daha yedi kat sema var. Birinci semada yıldızlar var. Büyüklüğünü, azametini oradan düşün. Bütün buraların, bu mülkün sahibi Allahu Teâlâ hazretleri demek ki o kadar büyük, o kadar azamet sahibi. Bu hadîs-i şerîften alacağımız ders de bu sözleri, bu zikirleri çokça yapmakmış.

Li külli'mriin minhüm yevmeizin şe'ni'y-yuğnîhi lâ yenzuru'r-ricâlü ile'n-nisâi ve le'n-nisâü ile'r-ricâli şağale ba'duhüm an ba'd.

Hz. Âişe validemiz, çok meraklı idi. Yaşı gençti. Allahu Teâlâ hazretleri her şeyi hikmet ile yapıyor. Öyle genç bir hanımı Peygamber Efendimiz'e zevce eyledi ki aile hayatı ile ilgili ve diğer hususlarla ilgili hadîs-i şerîfler, Peygamber Efendimiz'in söylediği hususlar nakledilsin; yanında bulunan, hanımı olan bir kimse tarafından ümmetine duyurulsun.

Çok zekiydi, alimdi, tıbbı bilirdi, miras hukukunu bilirdi, çok şeyleri bilirdi; sahâbe-i kirâmdan yaşlı başlı kişiler gelir, ona mesele sorarlardı. Çok bilgili bir kimseydi.

Merak etmiş; "İnsanlar mahşer yerinde toplandığı zaman halleri ne olacak?" diye sormuş. O zaman Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Li külli'mriin minhüm yevmeizin şe'ni'y-yuğnîhi. "O gün herkesin başı dertte olacak, herkesi meşgul edecek, başından aşkın işler olacak. -Kıyamet günü bu.- Onun için adamlar kadınlara bakamayacak; kadınlar adamlara bakamayacak. Birbirleriyle meşgul olacak zamanları olmayacak."

Hani dünyada olsa "Şu kadın güzelmiş." diye erkekler bakabilir, günah da olsa bakarlar. Kadınlar da erkeklere bakabilir ama âhirette ne mümkün? Orada herkes başının çaresine bakacak, başının derdine düşecek nefsî nefsî diyecek. "Ah benim canım, ah benim hâlim ne olacak?" diye kendi kaygısına düşecek, gözü etrafı görmeyecek.

Telaşlı bir insanı görmez misin? Dünyada bile başı çok telaşlı olursa seni tanımadan yanından gider, ne yapacağını şaşırır. Peygamber Efendimiz; "Orada kadın erkeği, erkek kadını görebilir mi, o hal olur mu?" diye bildirmiş

Bundan çıkacak ders nedir?

O zaman o âhiret hâlindeki gün çok telaşlı bir gündür. Allahu Teâlâ hazretleri o güne şimdiden hazırlanıp o günde rahat etmeyi nasip eylesin. O gün çok rahat eden insanlar da olacak. Hatta mahşer halkı telaştayken, heyecandayken, koşuşmadayken, başlarına güneş yaklaştırılmışken insanların bir kısmı nurdan kürsülerde, nurdan minberlerde oturacaklar. Mahşer halkına nurdan minberlerden, Arş-ı Âlâ'nın gölgesinden bakacaklar. Ne güzel, safalı!

Sonra bir kısım insanlar Yâsîn suresinde bildirildiği gibi hiç onları çekmeden mahşerin telaşından, hesabın korkusundan geçirilecek:

İnne ashâbe'l-cenneti'l-yevme fî şugulin fâkihûn. Hüm ve ezvâcuhüm fî zilâlin ale'l-erâiki müttekiûn. Lehüm fîhâ fâkihetün ve lehüm mâ yedde'ûn. Selâmün kavlen min rabbi'r-rahîm.

Bu safalara nail olacaklar. Yanlarında huriler, cennette safalar içinde olacaklar. Allah onlara o sıkıntıları göstermeyecek.

Bunlar nasıl olur?

Bu dünyada çalışmakla olur. Bu dünyada biraz gayretli olacağız.

Nasıl olacağız?

Bir kafileyi kaçırmış insanın, paçaları sıvamış hâli gibi olacağız.

Hadîs-i şerîfte okuduk, insan böyle olacak, rahat olmayacak. Yan gelmiş, yatmış hacı amca, kerevete kolunu dayamış, sabahtan akşama kahvede oturuyor. Yahu bu ne rahatlık böyle, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Kafileyi kaybetmiş, kaçırmış insanın telaşı içinde, paça sıvamış halde olacaksın." Bu dünyada insan; "Eyvah, kafile gitti, ben arkasından yetişeyim. Çölde yapayalnız kaldım, ne olacak hâlim?" gibi bir telaş içinde olacak. Çok rahat müslümanlarız, geniş, sabahtan akşama…

Bizim ahbaplardan bir tanesi bir yerde memurmuş. Gittiğim yerde, anlatıyorlar. Ender bulunan bir insan. Gidip kapıyı çalıyormuş, kapı açılıyormuş; selamun aleyküm, aleyküm selam, "hacı efendi ne yapıyorsun?" "Hiç, oturuyorum." Oturulacak zaman mı, kalk." diyormuş. Çok tatlı dilli, güleç yüzlü bir insan. "Hadi bakalım, biraz Allah rızası için çalış, çabala." diye gayrete getiriyormuş. Oturulacak zaman değildir. Bu ömür çok çabuk geçer.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfte bildirdiği gibi bu dünyada kalış ne kadardır?

"Bir göz yumup açıncaya kadardır." diyor. Şıp geçer.

Bir düş gibidir hakikî mânada bu âlem,

Kim göz yumup açınca zamanı güzer eyler.

Göz yumup açıncaya kadar bitiverir zamanın, aman acele edeceğiz, hayırlarda acele edeceğiz. Hayırlara koşturacağız, öyle çalışacağız; bundan o mâna çıkıyor.

Diğer hadîs-i şerîfte Ebû Hüreyre radıyallahu anh'in bize naklettiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

"Her şeyin âfeti vardır; o âfet ona musallat oldu mu mahveder, bozar."

Buğdayın âfeti vardır, böcek musallat olur veya dolu vurur, sel âfeti olur; okuyoruz, duyuyoruz, biliyoruz.

"Her şeyin âfeti vardır, onu bozar, mahveder."

Ve azamü'l-âfât. "Âfetlerin en büyüğü ise." Âfetün. "Bir âfettir ki." Tüsîbü ümmetî. "Ümmetime musallat olmuş bir âfettir." Hubbuhümü'd-dünyâ ve hubbuhümü'd-dînâra ve'd-dirheme. "Ümmetimin dünyayı sevmesi, parayı pulu, dinarı dirhemi, altın gümüş parayı sevmesidir." Yâ Ebâ Hüreyrete! "Ey Ebû Hüreyre!" Lâ hayra fî kesîrin men ceme'ahâ. "Bu parayı pulu toplayan insanların çoğunda hiç hayır yoktur." İllâ men yusallituhu'llâhu azze ve celle alâ-heleketihâ fi'l-hakkı. "Ancak Allah'ın bu zengini o paraları fakirlere versin diye, onların müstehaklarına sevkettiği kimseler müstesna."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri; "Parasıyla hayır yapan müstesna para toplayan çok kimsede hayır yoktur." Buyuruyor

Demek ki her şeyin âfeti varmış. Bizim dinimizin, ümmetimizin âfeti de dünyayı sevmek, parayı pulu sevmekmiş.

Ne yapacağız?

Dünyayı gönlünden çıkaracaksın, âhireti seveceksin. Cenneti sev, Cemâlullah'ı sev, cennetin içindeki çeşit çeşit nimetleri sev. Hem de bunlar sevilecek, hakikaten güzel şeyler.

Bu dünyayı sevme, bu dünya boş!

Neden sevme?

Bırakıp gideceksin. Senin yüzüne gülüyor ama sana vefa göstermeyecek, bırakıp gideceksin, terk edeceksin. Sonra görmüyor musun bir hoşluğu var bir nahoşluğu var; bir iyiliği var bir kötülüğü var; bir sürü zulüm var, bir sürü zelil var, bir sürü haksızlık var. Sıcağı var insan bunalıyor, soğuğu var insan üşüyor, tozu var, toprağı var. İyi tarafları da var kötü tarafları da. Burası sevilecek yer değil. Buraya gönül bağlarsa insan helak olur.

Peki ne yapalım?

"Hepimiz dağ başına mı çıkalım hocam, veyahut bir yere mi kapanalım?"

Hayır, Allah rızası için çalış, âhireti düşün, âhirete göre hayatını tanzim et; gayretin bu dünyayı kazanmaya yönelik olmasın. İş tutacaksın düşün.

Hangi işi tutarsam Allah'ın dinine daha iyi hizmet edebilirim?

Sabah kalktın, düşün; "Bugün hangi işi yaparsam Allah'ın rızasına daha uygun olur? Bugün hangi kazançlı faaliyeti âhiretime gönderebilirim? Daima böyle düşüneceksin. Hep âhiretin kazancını düşünerek hareket edeceksin.

Bugün nerede safa süreyim, bugün nerede eğleneyim, bugün hangi arkadaşın yanına gideyim; kumar mı oynayayım, içki mi içeyim, gezeyim mi, tozayım mı, çalayım mı, çırpayım mı, oynayayım mı? Bunlar da bir düşünce tarzı ama bunların boşluğu hem akıllı insanlar tarafından hemen görülüyor hem de sonraları görülüyor.

Hiç görmedin mi? Bir zamanın güzel şarkıcısı dansözü olan kadınların ihtiyarlık hallerini, nasıl perişan, bir köşeye atılmış, buruşmuş kâğıt gibi, hiç kimse yüzüne bakmıyor. O gençlik zamanlarındaydı, artık o rağbet bitti; ondan sonra rezil rüsva olma, sürünme! O içki masasında zevkle safayla o içkileri içen insanların içkiden sonraki hâlini hiç görmedin mi veyahut o insanların evini veyahut o insanların âhir ömrünü veyahut o insanların hastanelerdeki perişanlıklarını… Bir müddet bir lezzet var, arkasından büyük sıkıntılar var; onun için burası gönül bağlayacak yer değildir. Allahu Teâlâ hazretlerinin emrettiği şekilde cennete gönül bağla, Allahu Teâlâ hazretlerine gönül bağla, öyle yaşa. Biz dünyayı sevdik mi mahvoluruz, sevdiğimiz için mahvolduk.

Bir cemiyetimiz vardı; orada arkadaşlarla konuşuyoruz. Kalabalık geldi gitti; "Niye bu duruma düşmüşüz?" diye birisi bir soru ortaya attı. Kısacası dünyayı sevdiğimiz için. Eğer hepimiz âhiret adamı olsaydık, hepimiz âhireti hesap alarak işlerimizi tanzim etseydik birinci sınıf alim olurduk, birinci sınıf hayırlı insan olurduk, birinci sınıf çalışkan olurduk, birinci sınıf sanatkâr olurduk; Allah'tan korksaydık her işimizi güzel yapardık. Öyle yapmadık, dünyayı sevdik, keyfi, rahatı, eğlenceyi sevdik; ondan başımıza geldi.

Osmanlıların ilk devri güzel ama divan edebiyatını görmüyor musun gazel, gazel, gazel… İllallah! Selvi boyluymuş kadın, kadehin içindeki yakut gibiymiş, bilmem lale gibi renkliymiş, şöyleymiş, böyleymiş; işte onlar bizi mahvetti. İşte onlar bizi mahvetti ya; o içkiler, o lale renkli içkiler, o yakut renkli içkiler, o zevkler, safalar, o selvi boyluluklar… Onlarla meşgul olmalar mahvetti bizi. Eğer Allah yolunda gitseydik, gereken tedbiri zamanında alırdık, koca diyarlar bizim olurdu, oradaki insanlar da ıstırap çekmezdi.

Biz oradan çekilince orada neler oldu biliyor musun?

Senin kardeşlerini koyun boğazlar gibi boğazladılar… Neler çekti onlar, hâlâ neler çekiyorlar. Dünyayı sevdik mi biz böyle mahvoluruz; burada da öyle olur. Burada da dünyayı seversek burası da elden gider, dünyada da yer bulamayız.

Peygamber Efendimiz'in ashabı birazcık hatalı bir düşünce düşününce başlarına neler geldi? Peygamber Efendimiz'in kendisine Abese suresi niye indi? Bu işler çok ciddidir. Allahu Teâlâ hazretleri insanın kaşına gözüne bakmaz, ameline bakar. Allahu Teâlâ hazretleri kişinin davranışı güzelse iltifat eder; "Kulum benim yolumda fedakârlık etti, sabırla çalışıyor, bana itaat ediyor, benim buyruğumu tutuyor." diye sever. Âsi olduğu zaman? O zaman ceza size gelir, çünkü elim ikâbı da vardır. Lütfu da vardır kahrı da vardır. Kahhar ismiyle bir tecelli etti mi insanlar kaçacak yer ararlar.

Pompei şehrini hiç duymadın mı?

Azmışlar, azmışlar, azmışlar, her türlü kötülük, her türlü fenalık, günah işlenen bir zevk ü safa âlemi hâline gelmiş. Bir gün yanardağ bir patlıyor, külleri şehri bir dakika, bir saniye içinde örtüveriyor. Şehir bir anda bütünüyle küller altında kalıvermiş. Şimdi külleri kazıyorlar; çarşıda, pazarda, evde insanlar o âfete hangi hal ile yakalanmışsa heykel gibi öyle çıkarılıyor.

Kötü halde, iyi halde, otururken, yatarken... Allah cümlemizi azabından, ikâbından hıfz u himâye eylesin, korusun. O'ndan O'na sığınırız. Dünyayı sevmeye gelmez, parayı pulu sevmeye gelmez. Bu parayı pulu kazanacaksın, kazandıktan sonra hayra sarf edeceksin, Allah yoluna sarf edeceksin. Kendin de merdâne, rahat, alnı açık, yüzü ak olarak kimseye muhtaç olmadan yaşamaya kullanacaksın. Niye ben başkasına muhtaç olayım, başkasına el açayım? Benim başkasına hayrım dokunsun. Niye ben onun sırtından geçineyim? "Birçok kimse benden istifade etsin; ben başkasının sofrasından yiyeceğime başkası benim soframdan yesin." diye düşünmeli, erkeklik budur, erlik budur.

Li-külli şey'in ikbâlün ve idbârun. "Her şeyin bir hoş hâli vardır, bir baş aşağı hâli vardır."

Bir saltanat hâli vardır bir aşağı hâli vardır; bir yüksekliği vardır, bir alçaklığı vardır. Her şeyin bir zirvesi vardır, kemali vardır; bir de zevali vardır, dibi vardır, kötü tarafı vardır. Bir iyisi, en yüksek noktası vardır; bir de kötü tarafı vardır.

Ve inne min ikbâli hâze'd-dîn. "Bu dinin yüksek zirvesi, ikbali, yüksek seviyesi." En yefkahe'l-kabîletü küllühâ. "Bir kabilenin tamamının dinî sahada bilgili olmasıdır."

Bir kabilede silme hepsi Allah'ın emirlerini, yasaklarını, haramları, helâlleri, rızasının yollarını, salih amelleri, Allah'ın sevgisini kazanmasının yollarını biliyor. Bu, bu dinin en yüksek seviyesidir, zirvesidir, kemalidir.

Bi-esrihâ. "Cümle kabile hepsi alim, hepsi dini iyi biliyor." Hattâ lâ yûcedü fîhâ ille'r-racülü'l-câfî evi'r-racülâni. "Hatta o kadar çok bilecek ki ancak içlerinden bir tane veya iki tane cahil, içi boş adam çıkacak."

Ötekilerin hepsi bilgili. "Koca kabilede dini bilmeyen, cahil, ne olduğundan habersiz insan var mı?" diye sorulsa o zaman bir veya iki tane boş adam çıkacak. Hepsi dini biliyor, hadis biliyor, âyet biliyor, Allah'ın yolunu, haramı helâli biliyor, hepsi Allah yolunda, güzel. İşte bu dinin zirvesi budur. "Her şeyin ikbali, idbarı vardır; bu dinin ikbali budur."

Ve inne min idbâri hâze'd-dîn. "Bu dinin idbarı, alçaklara düşmesi, sıfırın altına düşmesi, kötü duruma düşmesi de nedir?" En yecfüve'l-kabîletü küllühâ. "Bütün kabilenin tamamının dinden gafil, cahil olmasıdır." Bi-esrihâ hattâ lâ yûcedü fîhâ ille'r-racülü'l-fakîhü evi'r-racülâni. "O derece ki içlerinde ancak bir tane veya iki tane dini bilen, dinde fakih insan var. Ötekilerin hepsi, silme bomboş kafalı. Boş kafalı, cahil, kaba saba insanlar olmasıdır." Fe-hümâ makhûrâni. "Bir iki kişi var ama onlar da hor hakir, kahra uğramışlar, ötekiler onlara tepeden bakıyor, -sen kimsin, hoca mısın, otur şurada, gibi- beğenilmiyor, makbul değil."

İtibar görmüyor, kıyıda köşede itiliyor, kakılıyor.

Zelîlâni. "Hor zelildir."

Onlar zelil değildir, ilim adamı her zaman azizdir ama öteki insanlar ona hor, zelil muamelesi yapıyor, itibar etmiyor, sözünü dinlemiyor. "Sen kimsin ya? Otur işte şurada!" gibi bir şey.

Lâ yecidâni alâ-zâlike a'vânen. "O kabile içinde dinlerinin öğretilmesi ve yaşanması hususunda hiç yardımcı bulamazlar."

Ve lâ ensâren. "Yardımcı bulamazlar, kendilerini teyit, takviye edecek kimse bulamazlar."

"Bu dinin aşağı gitmesi de budur." diyor Peygamber Efendimiz.

Bizim dinimizin yükselmesi, zirvesi, şaşaalı, saltanatlı devresi; ona ne deniliyor? Mesela Kanûnî Devri, yükselme devri.

Yükselme devri neymiş?

Bütün kabilelerin, ahalilerin, köylerin, kasabaların, kentlerin hepsinin dini bilmiş olmasıdır; içinde bir iki tane, tek tük cahil, -işte nasılsa- kalmış olmasıdır.

Bu dinin hor hakir aşağı olmasının da alameti nedir?

Bütün ahali cahil, hiçbir kimsenin dinden imandan, Allah'tan peygamberden, yasaktan emirden, haramdan helâlden haberi yok. İçlerinde bir iki tane var; kıyıda köşede, kaçak maçak nasılsa okumuş, ama kimse dinlemiyor ki. "Otur şurada, kalk şuradan, konuşma, tamam anladık, öf be!" filan, hiç itibar görmüyor.

Bu ölçüye göre acaba şimdi İslâmiyet nasıl?

Pek ümitsiz değil elhamdülillah, memleketimizde İslâmiyet'i bilenler var. Ama eskiden hepsi çok iyiydi. Eskiden, Osmanlıların ilk devirlerinde kime baksan hepsi alimdi. Kime baksan hepsi ilmihalini biliyor, emirleri yasakları biliyor; ona göre yaşıyor. Bilmeyen tek tük vardı.

Şimdi şimdi bilmeyenler çoğaldı, bilenler azaldı gibi ama daha ümit kesilmiş değil.

O zaman ne yapacağız?

Hepimiz dini öğreneceğiz. Bu dine en güzel yardımın başlangıcı, ilk adımı; kendin adam olman, kendin müslüman olman.

"Hocam nasıl müslüman olayım? Kolay bir şey değil."

Niye kolay değil?

Bir yere ziyarete gitmiştim, bir adamdan bahsettiler; üç dört günde bir kitap deviriyormuş. Hepsini de satırlarını çizerek, kenarlarına notlar alarak okuyormuş. Hadi sen altı günde oku, hadi on beş günde oku, hadi bir ayda oku, bir ayda bir kitap okusan epeyce bir şey öğrenirsin. Heves etmiyoruz ki her sabah gazeteyi alıyoruz, gazetenin ilan sayfasına varıncaya kadar hepsini okuyoruz. Yıldız falı, bilmem ne falı, her tarafını okuyor millet, ezberliyor. "Aman şurada resimli roman var, aman ilavesini unutma, merak ettim acaba ne oldu?" onu gayet iyi takip ediyor.

Ona harcayacağın vakti dinine harca, öğren. Dininin imanının kurtulmasının adımı bu. Çoluk çocuğuna öğret, hanımına öğret ki işler düzelsin. Hep cahillikten; birbirimizi yemekle meşgulüz.

Avrupalılar, Amerikalılar çok ileri gittiler. Geçen gün şaşırdım, göğe attıkları o sunî peyklerle, satalit dedikleri o uydularla Türkiye'deki ziraî mahsulü aynen tespit ediyorlarmış. Şu kadar buğday tarlası var, şu kadar dönüm, bu kadar hektar, bu kadar kilo metre kare, şu kadar buğday çıkar, şu kadar haşhaş tarlası var, bu kadar pamuk tarlası var, şu kadar fındık mahsulü çıkarır, şu kadar şöyle yapar, bu kadar böyle yapar. Veriyorlarmış elektronik beyne; onun çektiği fotoğrafları değerlendiriyorlarmış. Türkiye'nin rekoltesi, bizim resmî istatistik rakamlardan eğri büğrü çıkıyormuş çünkü toplamalar yalan yanlış, hatalar var. Onların yaptıkları doğru çıkıyormuş; şu kadar pamuk dedi mi o kadar pamuk, şu kadar buğday çıkaracak dedi mi o kadar. Altı ay, bir sene önceden tespit ediyormuş. Sen bu adamla nasıl uğraşırsın?

"Kahrolsun Amerika!" İyi, güzel.

"Kahrolsun Rusya!"

Ama bak adamlar böyle çalışıyor işte. Biz bu memleketin evladı değil miyiz, yazık değil mi, bizim memleketimiz böyle olmalı değil mi? Biz onların durumundan hiç haberdar olmuyoruz. Ankara'da bir mühendis arkadaş bizim yer altı servetlerimizi söyledi. Türkiye'de ne kadar maden varsa Almanlar her tarafını su gibi bilirmiş. Nerede, ne madeni varsa Türkiye'yi karış karış taramışlar.

Ne azim! Kâfirin azmine bak! Ne azim! Türkiye'de bir karış toprak bırakmamış, nerede, ne madeni var biliyor, adını bildiğimiz bilmediğimiz hepsini.

Geçenlerde gazetede okudum Muğla'nın bir yerinden Romanya'ya düşük kaliteli kömür ihraç ediyormuşuz. Sonra ocaklar bir ara kapandı, ihraç edemez olmuşuz. Adamlar ısrarla demişler ki;

"Bize o kömürden ver."

"Daha kaliteli kömür var, ondan verelim."

"Yok illa ondan istiyoruz."

Bizimkiler nihayet ayılmış, uyanmış.

"Bu adamlar niye bu kömürü istiyor, üstelik kalitesiz." diye, bir incelemişler bakmışlar ki meğer içinde uranyum yok muymuş?

Bak adamlara, bizim memleketimizi bizden iyi biliyor. Bizi nasıl aptal yerine koyup kandırıyor.

Müslümanlık sadece camide namaz kılmak değil. Memleketin her şeyini koruyacaksın kollayacaksın, çalışacaksın çabalayacaksın. Bu memleket benim ve senin.

Nereden?

"Dedemden kaldı. İcabında ben de canımı veririm, ne olacak, Allah yolunda feda olsun!"

Sen de verirsin, korkmayız. Biz mü'minler can vermekten korkmayız ki o kapıdan öbür tarafa geçtik mi göreceğimiz safadan, tekrar dönüp tekrar şehit olmayı isteriz. Biz ölümden korkmayız. "Keşke bir daha dünyaya gelsem yine çarpışsam, Allah yolunda yine şehit olsam." deriz.

İşte İslâm'a hizmetin çeşitli yolları var; kaliteli insan olacaksın. Kafa gezdirmeyeceğiz, boş çalışmayacağız, uğraşacağız, didineceğiz, öğreneceğiz, kendi mesleğimizde mahir olacağız, memleketimize sahip olacağız. Kâfire, zalime yağmalattırırsak ayıp! Allah yolunda çarpışalım, şu memleketi, dünyamızı, âhiretimizi imar edelim.

Sayfa Başı