M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 299.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lil'lâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân! Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbu'llâhi. Ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve selleme ve şerre'l-ümûri muhdesâtühâ. Ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâri ve bi's-senedi's-sahîhi'l-müttesıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Fe-yecîü alâ-ümmetî zemânün yefirrûne min ulemâihim fe-yektedihimu'llâhu bi-selâsetin beriyyât yevkeu'llâhi bereketen min tesbîhim yusalleytümu'llâhu umerâe zâlimin ve yehrucûne min kubûrihim bilâ îmân.

Muhterem cemaat-i müslimîn!

Ahmed Ziyaüddîn Gümüşhânevî Hazretlerinin Râmûzu'l-ehâdîs'ini okumaya devam ediyoruz. Derse başlamadan önce evvelen ve bizzat Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek ruhu için; cümle evliyânın, enbiyânınü, asfiyânın; Peygamber Efendimiz'in ashâbının, etbâının; cümle sâdât ve meşâyihimizin ve hâssaten eserin müellifi Gümüşhâneli Ahmed Ziyaüddîn Efendi hocamızın ve onun hocalarının, talebelerinin, yakınlarının ruhları için; bu eserin içindeki hadîs-i şerîflerin bize kadar gelmesinde emeği geçmiş olan ulemânın ve rıvâtın ruhları için ve uzaktan yakında bu hadîs-i şerîfleri dinlemeye gelen siz kardeşlerimizin cümle geçmişlerinin ruhları için bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf kıraat edip hediye eyleyelim.

Sayfanın başında, Hocamız rahmetullahi aleyh, kendi el yazısıyla, bir hadîs-i şerîf yazmış ki eserin metninde yok ama madem o yazmış, ben de size okuyuvereyim. Kurşun kalemle, onun tarafından yazılmış olan yazıya göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuş:

Fe-yecîü alâ ümmetî zemânün. "Ümmetim üzerine bir zaman gelecek." Yefirrûne min ulemâihim. "Alimlerinden kaçacaklar."

"Bir zaman gelecek; -o, alimleri seven, o, ilmi seven, o, ilmin peşinde koşan, ilmin kadrini kıymeti bilen- ümmetim, ulemâsından kaçar hâle düşecek. Onların kadrini kıymetini bilmez, onlardan firar eder hâle gelecek.

Fe-yektedihimu'llâhu bi-selâsetin beriyyât. "Bunun üzerine Allahu Teâlâ da onları üç bela ile müptela kılacak."

Birincisi;

Yerbau'llâhu'l-berekete min kesbihim. "Allah kazançlarından bereketini alacak."

On, yirmi, otuz, kırk, elli kazanacaklar ama bakacaklar ki para gidivermiş. Yine muhtaç, yine oradan buradan borç alıyor. Sıkıntı var; evde bet bereket yok. Üstlerinde bir bereket kalmayacak.

İkincisi; yusalleytümu'llâhu umerâe zâlimin. "Allah onlara, zalim emirler musallat kılacak."

Yahrucûne min kubûrihim bilâ îmân. "Kabirlerinden imansız kalkacaklar."

Allah cümlemizi hıfz eylesin. Çok, çok kötü üç ceza! "Kesbinden, kazancından, bereketin kalkması! Zalimlerin ona musallat kılınması! Kabirden imansız kalkmak!"

Üç kötü durum.

Hocamız bunu niçin yazmış?

"İlmin, ulemânın, kadri kıymeti bilinsin." diye.

İlim ışıktır. İnsan karanlık yolda, gideceği yeri bilmez. Işık olursa nereye basacağını bilir, ne tarafa gideceğini bilir; ayağı takılmadan, selametle varacağı yere varır. İlim böyle bir âlet… Bu âlet olmadı mı insan karanlıkta kalır; bazen kaş yapayım derken, göz çıkarır. Hayırlı bir şey yapayım derken, günahlı bir iş yapar. Veyahut bir türlü hayrı bulamaz. Uğraşır, didinir, hayrı bulamaz.

Onun için buraya yazılmış. Bize çıkan pay, hisse, ders; "İlmin kadr ü kıymetini bilmek. Ulemânın kadr ü kıymetini bilmek, ilim irfan sahibi insanların çevresine koşuşmak, onlarla dostluk, ahbaplık etmek, aile bağları kurmak, gidip ziyaret etmek, konuşmak, görüşmek. Onlarla haşır neşir olmak, ilim öğrenmek, cahil kalmamak, cahillikten yakayı kurtarmak."

-299. sayfanın hadislerini okumaya devam edeceğiz. - Bu sayfanın da bütün hadîs-i şerîfleri se-tekûnü kelimesiyle "olacak" diye başlıyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendi zamanı; zamân-ı saadet'tir, asr-ı saadet'tir. Peygamber Efendimiz'in zamanı, "saadet asrıdır." Öyle bir Zât-ı muhteremi dünya ne gördü, ne görecek; mümkün değil! Seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn. Asrı da öyle bir mübarek asır!

Ashâb-ı kirâm ilk önce sıkıntılar çekti.

Sıkıntılar neden çekilir?

Dünya hayatı imtihan olduğu için çekilir. İnsan sıkıntı çeker çeker, ondan sonra ecir alır. Hastalanır ecir alır; sabrettiği takdirde... Cezanın veyahut bu sıkıntının, derdin, hastalığın nereden geldiğini bilip "Bunu Mevlâm böyle takdir eylemiş, bu dünya hayatında iyiyle kötü her şey zaten birbirine karışıktır, sabredeyim." diye sabrederse ecir alır.

Eşeddü'l-belâi ale'l-enbiyâ. "Mühletlerin, meşakkatlerin, beriyyelerin, sıkıntıların, en çoğu, en kuvvetlisi, en büyüğü, en kuvvetli kullara, peygamberlere gelir."

"Sonra evliyâullaha gelir. Ondan sonra sırasıyla mertebe mertebe, o yüksek kullara gelir."

Onlar da sabrederler, sabrederler, sabrederler, dereceleri daha da yüksek olur.

İnsanın derecesinin yükselmesinin birkaç sebebi var. Sebeplerden birisi, sabır! Allahu Teâlâ hazretlerinin takdirine tahammül etmek, sabretmek, isyan etmemek, feryâd ü figân etmemek, yaka paça yırtmamak, isyan ve itiraz etmemektir.

Şu kâinattaki işleri kim yapıyor?

Kim tanzim ediyor bu olayları?

Bu hâdiseler nereden oluyor?

Fâil-i hakîki kim?

Allahu Teâlâ hazretleri.

Allahu Teâlâ hazretlerinin izni ruhsatı olmasa, O takdir etmese, bir çöp yerinden kıpırdanabilir mi, bir yaprak sallanabilir mi? Mümkün mü? Mümkün değil. O halde sabret! Allahu Teâlâ hazretlerinden gelen şeye sabır ve tahammülle muamele eyle.

Asr-ı Saadet'te sıkıntı çektiler ama sonra rahata erdiler, elleri genişledi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ümmetine ileriye ait bilgiler veriyor.

Neden?

Şefkatinden dolayı.

"Ümmetim! İleride şöyle olacak, şöyle yapın."

Hani şefkatli bir anne baba, nasıl evladını nasihatle hayata hazırlamaya çalışırsa, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de ümmeti için böyle yapmıştır. Miraca çıkmış; "Ümmetimi isterim yâ Rabbi, ümmetimi isterim yâ Rabbi!" diye ümmetini unutmamış; her yerde daima bizim için hayır dua etmiş ve hayırlı niyet beslemiş.

Onun için Tevbe suresinin son âyet-i kerimesinde Allahu Teâlâ hazretleri bize Resûlü'nü methediyor:

Lekad câeküm resûlün min enfüsiküm. "Allahu Teâlâ hazretleri size; sizin aranızdan, sizin cinsinizden, içinizden bir Peygamber gönderdi. Öyle bir Peygamber geldi ki..." Azîzün aleyhi mâ anittüm. "Size gelen bir sıkıntı ona çok ağır gelir, üzülür."

"Ümmetime bir hâl gelmesin." diye üzüntü, sıkıntı duyar. Şefkat kanatlarını gererek üzerinize sevgi ve şefkatle titrer.

Harîsün aleyküm. "Size karşı harîstir."

Nasıl bir kul, civcivlerini korur kollarsa, nasıl bir anne yavrularını koruyup kollarsa, size karşı öyle haristir; sizi sever ve kollamaya çalışır.

Bi'l-mü'mînîne raûfün rahîm . "Mü'minlere karşı çok merhametli ve çok re'fetlidir."

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e -mübalağa sîgasıyla- kendi Esmâ-i Hüsnâ'sından iki sıfat veriyor.

Allahu Teâlâ hazretleri nedir?

"Raûf"tur.

Allahu Teâlâ hazretleri, nasıldır?

"Rahîm'dir."

Allahu Teâlâ'nın Esmâ-i Hüsnâ'sı var ya, Esmâ-i Hüsnâ'sından iki ismi o âyet-i kerîmede, taltîfen, -ne kadar büyük şeref- Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz için kullanıyor:

Azîzün aleyhi mâ anittüm harîsün aleyküm bi'l-mü'mînine raûfün rahîm. "Mü'minlere karşı fevkalade merhametli, şefkatli, yumuşak kalpli, hassas bir Peygamber geldi." diye bildiriyor.

Onun için Peygamber Efendimiz, istikbale ait şeyleri bildirmiş.

Yahu insan istikbale ait şeyleri bilir mi?

İstikbale ait şeyleri bazen sen bile biliyorsun. Bazen Allah ertesi gün olacak şeyi rüyanda göstermiyor mu? Sen bile biliyorsun.

O, Allahu Teâlâ hazretlerinin en sevgili kulu; seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn. Allahu Teâlâ hazretleri ona cenneti göstermiş, cehennemi göstermiş, Miraç'ı nasip etmiş, -Cebrail aleyhisselam'ın bir adım daha öteye gitse yanacağı mahallerden- daha ötelere geçirmiş.

Fe-kâne kâbe kavseyn.

Cemâl-i bâ-kemâl'ini, bî-kemm ü keyf müşahede şerefiyle, hayattayken taltif eylemiş. Allahu Teâlâ hazretleri o Zât-ı muhtereme gelmişin, geleceğin esrarını açmaz mı?

Bakın vefatından, âhirete irtihalinden sonra olacak neleri söylüyor?

Setekûnü aleyküm ümerâü min ba'dî. "Benden sonra sizin başınızda ümerâ olacak, emirler olacak."

"Emir" Arapça'da "komutan, kendisinde emir ve komuta bulunan" mânasına. "Bir insan topluluğunun başına geçip de onlara hükmeden kimse" demek. Biz şimdi "emir" deyince, "asker" anlarız ama Arapça'ya göre "vali" de "emir"dir. Çünkü emir verme salahiyetine sahiptir. Kaymakam da öyledir, asker de öyledir.

Peygamber Efendimiz; "Sizin başınıza böyle valiler, idareciler gelecek." diye bildiriyor.

Min ba'dî. "Benden sonra."

Ye'murûneküm bi-mâ lâ ta'rifûne. "Size örfte olmayan, şer-i şerîfe uygun olmayan bazı şeyler emredecekler." Ve ya'melûne bi-mâ tünkirûne. "Ve münker olan şeyleri, şer-i şerîfin kerih gördüğü, kötü gördüğü münkerâtı işleyecekler." Fe-leyse ülâike aleyküm bi-eimmetin. "Aslında onlar sizin idarecileriniz değildir."

Se-tekûnü fitnetün va'htilâfün. "İleride, yakın bir zamanda."

Demek vefatından sonra olacak hâdiseler

Arapça'da istikbali bildirmek için iki imkân var, birisi; kelimenin başına gelen takılardan, 's' harfi, 'sin' harfi gelirse yakın istikbali gösterir. 'Seyfe' edatı gelirse uzak istikbali gösterir, burada setekûnü diyor, "olacak." Yakında olmak, bu yakınlık ifade eden 'sin' ile zikredilmiş.

Se-tekûnü fitnetün. "İleride, yakın bir zamanda bir fitne, şiddet, harp olacak." Va'htilâfün. "Ümmet arasında çekişme, ihtilaf olacak." Kâlû fe-mâ te'mürunâ yâ resûlallâh. "Ey Allah'ın Resûlü! Bize o durumda, ne yapmamızı emredersin?"

"Yâ Resûlallah!" ifadesi metinde yok ama hitap Resûlullah Efendimiz'e.

"Biz o duruma erişirsek, onların arasında bulunursak, ne yapmalıyız, bize ne emredersin ya Resûlallah?" diyor.

Bakalım; böyle fitneler, ihtilaflar, çekişmeler çıktığı zaman ne yapmak lazımmış?

Kâle aleyküm bi'l-emîr ve ashâbihî ve eşâra ilâ Osman. "Osman-ı zinnureyn radyallahu anh'i göstermiş. 'Size' demiş, 'Şu emîri ve onun etrafındaki arkadaşları tavsiye ederim.'"

Bakın Resûlullah nasıl istikbale ait bir hadiseyi bildiriyor.

Biliyorsunuz, Hz. Osman'ın hilafeti zamanında ihtilaflar çıktı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in o cömert sahabisi, iki kızına damat olmuş olan, o Osman-ı zinnureyn radıyallahu anh Kur'an okurken, şehit edildi de gitti. Kanları Kur'ân-ı Kerîm'in üstüne damladı.

"O ihtilaflı zamanlarda, size -elif lam'la zikretmiş, bi'l-emîr diyor, 'zamanın idarecisine uyun' demiyor da- şu malum komutana, başkana ve onun arkadaşlarına itaat etmenizi tavsiye ederim." diyor. Ve işaret ettiği şahıs da Hz. Osman tarafıymış.

Bakın o zamandan, ileride Hz. Osman'ın başına gelecek hadiseleri biliyor da ashabına;

"Sakın bu melek gibi, hayâ timsali olan, sahabimin karşısına çıkmayın! Onun tarafını tutun, onun karşısına çıkanlar iyi durumda değildir!" diye bir işaret vermiş oluyor.

Se-tekûnü eimmetün min ba'dî. "Benden sonra imamlar olacak."

İmam da "başkan, önder" demek. Bir cemaatin önüne geçip de onları sevk ve idare eden kimseye "imam" derler. Cami imamı da cemaati idare ediyor. En önde, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda, cemaatin önünde bulunduğu için ona da "imam" denmiş. Ama Arapça'da "imam" dendi mi cami imamından başka bir şey anlaşılır. "Bir topluluğun başkanı, lideri, önderi, onları sevk ve idare eden, yöneten kimse" hatıra gelir.

Se-tekûnü eimmetün min ba'dî. "Benden sonra böyle başkanlar, idareciler olacak." Yekûlûne fe-lâ yüraddü aleyhim kavlühüm. "Bazı sözler söyleyecekler. Hatırlarına gelen, istedikleri sözleri, paldır küldür, düşünmeden; 'Şer-i şerîfe uygun mu, değil mi? Allahu Teâlâ hazretleri, benim bu söylediğim sözden hoşnut, razı olur mu?' diye kontrol etmeden söyleyecekler." Fe-lâ yüraddü aleyhim kavlühüm. "Kimse karşılarına çıkıp da sözlerini kendilerine geri çeviremeyecek, cevaplandıramayacak."

Neden?

Zalim adam, eli kılıçlı, zorba, müslümanların başına geçmiş. Fakat hele bir karşısına çık da bir şey söyle bakalım. Eli kılıçlı, sopalı; onlara söz tevcih edilemeyecek, sözüne karşılık verilemeyecek.

Bunlar, böyle idareciler ne durumda acaba?

Yetekâhamûne fi'n-nâri. "Bunlar cehenneme kendilerini atarcasına, saldırırcasına girecekler."

Cehenneme öyle hızlı bir şekilde girecekler.

Kemâ tekahâme'l-kiredetü. "Maymunların hızlı hızlı saldırıp girdiği gibi…"

Buradan çıkan ders nedir?

İnsan bir şeyin başında, başkanlığında bulunursa hak sözü söylemeli, zorbalık etmemeli. Böyle zorbalık eden kimseler; sözünün karşısında durulmayan, karşısındakine laf söylettirmeyen, höt deyip susturan kimseler, ehl-i cehennem olacak. Bu hadîs-i şerîften o çıkıyor. Hakikaten de Peygamber Efendimiz'in hayatından sonra, yakın tarihinde bunlar hep tarihî hâdise olarak gerçekleşti.

Se-tekûnü ba'dî fitenün ke-kıta'i'l-leyli'l-muzlimi. "İleride, yakın istikbalde, bazı fitneler olacak."

Nasıl?

Ke-kıta'i'l-leyli'l-muzlimi. "Karanlık, gece parçaları gibi…"

Gecenin akşama yakın vakti, sabaha yakın zamanı, biraz aydınlandığı zaman filan değil, kapkara… Hani insan bazen bastığı yeri göremez.

Ben bir kere bizim köye gittim. Çarşıdan, teyzemin evine varıncaya kadar, hiçbir yeri görmeden, el yordamıyla gittim. Biz elhamdülillah şehirde yaşıyoruz, elektrikler şıkır şıkır her tarafı aydınlatıyor. Ama biraz mehtap olmadı mı, mehtapsız bir gecede, burnunun ucu görülmüyor. Bastığım yer taş mıdır, çukur mudur, kuyu mudur, tepe midir, hiçbir şey anlamadan, böyle sanki âmâ bir insanmışım gibi gittim. İşte karanlık geceler, gece parçaları gibi fitneler olacak. O kadar kötü!

Yusbihu'r-racülü fihâ mü'minen ve yümsî kâfiren.

Kötülüğü nereden?

"Kişi sabaha mü'min olarak çıkacak, sabahleyin iman ehli bir kimse olarak sabahlayacak."

Ve yümsî kâfiren. "Akşama imanı yok, gitti. Akşama, kâfir olarak akşamlayacak."

Gündüzki faaliyetleri esnasında ne söz söylediyse, ne hatalı iş yaptıysa, ne gibi densizliklerde bulunduysa, akşama kâfir oldu, imanı uçtu gitti.

Ve yümsî mü'minen ve yusbihu kâfiren. "Yahut akşama mü'min olarak akşamlayacak da sabaha imanı gitmiş olacak, kâfir olacak."

Çok tehlikeli bir zaman! Bunda birkaç işaret var. Bir kere zamanın kötülüğü var. Zaman öyle bir kötü zaman ki mü'min bir kimseyi alıyor, kâfir safına atıyor. Ne gibi fitneler dolaşıyor, ne gibi sözler söyleniyorsa, insan o yangından kendi imanını kurtaramıyor da imanı elden gidiyor, kâfir oluveriyor. Allah imanımızı hıfz eylesin.

Allâhümme yâ veliyye'l-İslâm messiknâ bi'l-İslâm hattâ nelgâke. "Ey İslâm'ın sahibi Mevlâmız, Rabbimiz! Bizi sana mü'min olarak kavuşma nimetine erdir, elimizden imanımızı alma."

Âhir nefeste o kelime-i tayyibe-i müncie ki eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh diyerek emaneti teslim etmeyi cümlemize nasip eylesin.

Kîle: Keyfe nasna'u.

Ashâb-ı kirâm yine üzüldüler, korktular ve sordular:

"Nasıl yapalım ya Resûlallah? Böyle korkunç bir fitneli zamanda, asırda, insanın akşamdan sabaha, sabahtan akşama kadar, yarım gün bile imanını muhafaza edemediği zamanda, ne yapalım?"

Kâle üdhulû büyûteküm ve ahmilû zikreküm. "Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu; 'Evlerinize girin. Nâmınızı, şöhretinizi indirin. Nâmınız nişanınız olmasın, ortaya atılmayın, pek şöhretli, tanınmış, parmakla gösterilen, adı anılan, alkış tutulan, şöhrete sahip bir kimse olmayın. Evinizin içine çekilin, kenarda kıyıda kalmayı tercih edin." Kîle: E raeyte in dehale alâ-ehadinâ beytehû. "Peki, evimize girdik ya Resûlallah! Peki, o fitneyi yapan, çıkaran, o kötü insanlar, şerliler, evimize de gelirlerse, evimizden içeri girerlerse o zaman ne yapalım?" Kâle: Li-yümsik bi-yedihî ve'l-yekün abda'llâhi'l-maktûl ve lâ yekün abdullâhi'l-kâtil. "Elini tutsun; Allah'ın öldürülen kulu olsun, öldüren kulu olmasın." Fe-inne'r-racüle yekûnü fî fîhi'l-İslâm. "Çünkü kişinin ağzında İslâm olur." Ve yekûlü mâle ehîhi. "Ama müslüman kardeşinin malını alır, çalıp çırpar, yutar, yer." Ve yesfikü demehû. "Ve onun kanını heder eder, döker." Ve yağsî rabbehû. "Rabbine böylece âsi olur." Ve yekfüru bi-hâlikihî. "Kendi Yaradanı'na, Hâlıkı'na âsi olur." Ve tecibu lehü'n-nâr. "Cehennem kendisine vacip olur." Hâzâ fitnetün tekûnü beyne'l-müslimîn ve'l-küffâr. "Bu; müslümanlar arasında olan bir ihtilafta, müslümanın takınması gereken tavırdır."

Evine çekilecek; evine birisi gelirse bile öldüren olmayacak, öldürülen olmaya razı olacak. O kadar pasif duracak.

Bu bize neyi hatırlatıyor?

Âdem aleyhisselam'ın iki oğlu vardı: Habil ve Kabil… Menkabelere göre, Kur'ân-ı Kerîm'de de kendilerinden bahsedilir:

İz karrabâ kurbânen. "Bunlar kurban takdim ettiler." Fe-tukubbile min ehadihimâ ve lem yütekabbe'l-mine'l-âhar. "Allahu Teâlâ hazretleri, birisini kabul eyledi. Ötekisinin amelini; hatalı, kusurlu, niyeti bozuk vesaire olduğundan dolayı kabul etmedi."

Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri ancak hâlis niyetle yapılan ibadeti kabul eder. Bozuk niyetle, riyâ ile ihlâssızlıkla yapılan amelleri kabul etmez. Kalp tertemiz olacak, ibadet sırf Allah rızası için yapılacak. Allah, sırf kendisi için yapılan ameli kabul eder. Şirk koşulursa, ihlâstan uzaklaşılırsa, riyâ olursa kabul etmez. Kabul etmedi. Kabul edilmeyen, kabul edilen kardeşi olduğu halde kıskandı.

Kâle le-aktülenneke. "Muhakkak seni öldüreceğim!" dedi.

Yahu onun ne kabahati var? Kusur sende; sen kusur ettin de Allah senin kurbanını kabul etmedi. Kur'ân-ı Kerîm'de anlatıldığına göre öteki kardeşin cevabı bize ne kadar ibretli bir cevap.

Diyor ki;

Le in besatte ileyye yedeke li-taktülenî mâ ene bi-bâsıtin yediye ileyke li-aktuleke. "Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan, ben sana karşılık vermek, seni öldürmek için sana elimi uzatmam!" Kardeş çünkü, Âdem aleyhisselam'ın iki oğlu.

Biz geçtiğimiz yıllarda memleketimizde buna benzer kardeş kavgaları gördük mü?

Gördük.

Müslümanlara fırsat ver de müslümanlar hadisleri öğretsinler. Ulemâ, hocalar, müslümanlara hadisleri öğretsinler. Bak din ne kadar güzel bir şey yapıyor! Dinimiz iki kardeşin arasını nasıl ıslah ediyor. Ne kadar güzel!

"Sen öldüren olma, ölen olmaya razı ol!" diyor. Bu zihniyet, bu terbiye alınmış olsaydı memleketimizde o karışıklıklar çıkar mıydı?

Her zaman söyledim, söylüyorum; biz dinimizden uzaklaştıkça canavarlaşırız. Dinimizden uzaklaştık mı hayvanlardan, kurtlardan beter oluruz. Kurtlar hem kuzuyu yer hem birbirlerini yer.

Bizim akrabalardan birisi Mamak'ta askerlik yapıyormuş. Nöbet tuttuğu yer ıssız, kar yağmış; öbür taraftan kurtlar hücum ediyor. "Bir de baktım ki" diyor, "Bir sürü kurt uğuldayarak üstüme hücuma başladılar, tüfeği ancak doğrultabildim."

Bir patlatmış kurtların arasına; bir tanesi yaralanmış, düşmüş. Yaralanan da kurt, ötekiler de kurt. Hemen onun başına çökmüşler, başlamışlar onu yemeye.

Neden?

Kurt bu!

Başka hayvanlar öyle yapmaz ama kurt kendi cinsini de parçalar.

Biz dinimizden, imanımızdan uzaklaştık mı kurtlardan da beter oluruz. Kurtların da kabahati yok. O da Allah'ın bir mahluku, biz onlardan da beter oluruz.

Bizim her şeyimiz, her türlü sermayemiz, izzetimiz, nimetimiz dinimizdir. Biz dinimizden ayrıldık mı, dinimizin terbiyesini görmedik mi hırsızlık yaparız, rüşvet alırız, adam döveriz, hırsa kapılırız, ırza tamah ederiz. Her türlü kötülük imansızlıktan olur.

"Başka türlü vicdan terbiyesi yapılırsa, vicdanlar güzel terbiye olursa, insan kültürlü yetişirse, bunları yapmaz." Sen bunu benim külahıma anlat. Kaç tane tahsilli insan gördük. Bütün anarşistler hep üniversitelilerin, profesörlerin içinden çıkmadı mı?

Biz bizeyiz, işte hadiseler hepimizin gözü önünde cereyan etti. Kültür, vicdan da laf, hepsi laf! İman olacak insanda! İman oldu mu, Allah korkusu oldu mu tamam.

Re'sü'l-hikmeti mehâfetu'llah.

Allah'tan korkmak insanı insan yapar.

Gerisi, kul kulu bulur, çaresini bulur. Muhakkak bir atlatacak, aldatacak tarafını bulur. Polisi de, askeri de, müfettişi de, herkesi atlatır, bütün emniyet kuvvetlerini aldatır, yine yapacağını yapar. Vicdan olmadı mı, iman olmadı mı yapar. İman oldu mu her şey olur. Bir insan iman sahibi oldu mu insan değil melek olur. Meleklerden de üstün seviyeye çıkar. Onun için bizim memleketin iyiliğini istemeyenler, bizi imanımızdan ayırmak istiyorlar.

Kim istemiyor?

Fransa'nın vekillerinden birisi galiba, parlamentoda eline Kur'ân-ı Kerîm almış, göstermiş. Fransız milletvekillerine diyor ki;

"Siz Cezayir ile harp ediyorsunuz ya, Cezayir'i istila edeceksiniz, sömüreceksiniz. Yenemezsiniz. Neden? Onlar müslüman."

İngiltere, Hindistan'a hâkim olmuş sömürüyor. Koca kıtayı, dört yüz, beş yüz milyonluk kıtayı sömürüyor, her türlü imkânı var. Orada diyor ki; "Bu devirde cihada lüzum yok."

Mahsustan, bir mezhep çıkarıyor ortaya, esas prensibi, "Cihat yok." fikri.

Neden?

Rahat edecek, güzel sömürecek, hiç kimse bir şey demeyecek. Onun için "Boş verin, cihat yapmayın." diyor. "Bu devirde cihada lüzum yok." diyor.

Yine İngiliz başbakanlarından birisi parlamentoda;

"Bu müslümanları dinlerinden ayırmadıktan sonra onlara tahakküm edemezsiniz." demiştir.

Hepsi bilirler, çok iyi bilirler. Onun için onlar bizi dinimizden, imanımızdan ayırmaya çalışırlar.

Neden?

Güçlü kuvvetli bir hasmı ister mi?

Herkes dövüşeceği pehlivanın veya karşısındaki hasmının zayıf olmasını ister. Türkiye'nin kuvvetli olmasını istemez.

Yunanistan bizim kuvvetli olmamızı ister mi?

İstemez.

Bizim sanayi bakımından kalkınmamızı hangi devlet ister?

İleri, müreffeh bir devlet olmamızı kimse istemez. Onun için onlar uğraşacaklar. Onların uğraşması normal; düşman düşmanlığını yapacak. Peki, sen? Senin baban, deden, dedenin dedesi Türk'tü, Müslümandı; sen niye müslümanlarla uğraşıyorsun? Sen niye müslümanları dinlerinden, imanlarından ayırmaya çalışan o kâfirlere yardakçı oluyorsun? Niye millî bütünlüğü, millî kültürü zedeliyorsun? Niye bizi dinimizden, imanımızdan ayırıp da bizi insanlıktan çıkarıyorsun?

O da cahillikten yapıyor işte. O zaman sen yapma! O zaman sen kendi evladını, karını, ailenin içindeki fertleri ve şahsını iyi eğit, terbiye et, imanına sahip ol! Çünkü bu bir taraftan millî mesele, bir taraftan dinî mesele, bir taraftan uhrevî mesele!

Sen iman sahibi olmazsan âhireti kaybediyorsun. Âhireti kaybettin mi bari dünyayı kazan, dünyayı da kazanamıyorsun, dünya da gidiyor, memleket de elden gidiyor.

Bir zamanlar tâ Belgratlara, Viyanalara kadar bizimmiş. Tâ Atlas okyanusuna kadar bizimmiş. Tâ Hint okyanusuna, Hazar denizine kadar bizimmiş.

Şimdi ne oldu?

Bir ara almıştık, şimdi çıktı. İçimiz, vicdanımız çok rahatmış. İçimizde hiçbir endişe yok. Ya orada o çiğnenen ırzlar, namuslar, yağmalanan mallar, dayak yiyen insanlar, öldürülenler, asılanlar, kesilenler, harbe girenler… Feryatlarını duymadın, burada rahat rahat yiyorsun, oturuyorsun aşağıya. Oralar senin memleketin değil mi? Altı, yedi asır senin memleketin olarak bulunmuştu. Gitti. Demek Türkiye de gitse elinden; "Ne yapalım? Biz Orta Asya'dan gelmiştik." diyeceksin.

Öyle şey olur mu?

Onun için senin ve benim imanım, bizim her şeyimizdir. Biz imanlı olursak dünyamız da mamur olur, âhiretimiz de mamur olur. İnsanlığa da faydamız dokunur. Biz müslüman olduk mu Avrupa da bizden fayda görür. Ama aptallar anlamıyorlar.

Şimdi Almanya'da, bizim işçilerimizin hepsi iyi müslüman olsaydı Almanya güllük gülistanlık olurdu. Avrupa müslüman olsaydı rahat ederdi. Farkında değiller, akılları ermediği için nimeti tepiyorlar.

Bizim müslüman olmamız, dünya için iyidir. Çünkü biz onlar gibi zulmetmeyiz. Biz onlar gibi sömüremeyiz. Sömürmemişiz de sömüremeyiz de; bizim vicdanımız el vermez. Biz mazlumun yanında yer alırız, hakkımıza razı oluruz, kimseye kötülük yapmak istemeyiz; biz Allah'tan korkarız. Onlar bir ormanı yangına verirler, çıkan zencileri beri taraftan makineli tüfekle tararlar; hiç korkmazlar. Bizim tarihimizde böyle bir şey görülmemiştir. Biz el kaldıranı, af dileyeni, katiyen yakmayız, vurmayız, kırmayız. Müslümanların gerilemesiyle dünya çok şeyler kaybetmiştir. Kıyametin kopması müslümanların gerilemesinden veya onlar tarafından çelmelenip gerilemesinden dolayı olacak.

Bütün bu sözleri nereden çıkardık?

Hadîs-i şerîfteki tavsiyeden çıkardık. Bak, Peygamber Efendimiz müslümanlar arasında ihtilaf oldu mu ne diyor?

"Çekiliver kenara, evine gir!" diyor. "Varsın namın, nişanın olmasın!" diyor.

Neden?

Allah mükâfatı verecek; burada namın nişanın olmaz, âhirette sultan olursun.

"Evime gelirse…"

"Evine gelirse de sen yine onu öldürmeye kalkma." diyor.

Biraz garip gibi görünüyor ama bu nedir?

Zaten o adam kolay kolay eve gelmez. Müslümanın izzet ve ikramını gösteriyor. Bir müslümana bir kusur, bir bahane bulup da insan silah çekip öldüremeyecek. Halbuki eve tecavüz etti mi, eve tecavüz, meşru müdafaayı gerektirir, müdafaayı meşrulaştırır.

Birisi senin kapından içeri girdi mi artık; "Kapımdan içeri girdi." dersin, "haneye tecavüz" denir. Ama bak dinimiz orada bile müsaade etmiyor.

Neden?

Kardeş, kardeşliğini bilsin. Müslümanlık azizdir, önemlidir; bir bahane bulup da öteki kardeşinin kanını dökmeyi, kendisine caiz görmesin. "Müslüman" diye, orada geri durmayı tavsiye ediyor.

Geçtiğimiz devrede biz öyle mi yaptık?

O partili o partiliyi, öteki partili beriki partiliyi öldürdü. O zümre, beriki zümreye kızdı, kızdığı için;

"Bunun katli caizdir, bunu öldürmek lazımdır. Çek tabancayı, çek makineliyi, at bombayı dinamiti." dedik; öyle yaptık. Dinimizin güzelliklerini yeni öğreniyoruz. Bak, elhamdülillah hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz her şeyi bildirmiş.

Se-tekûnü fitnetün. "Bir fitne olacak." Kîle yâ resûlallah fe-mâ te'murunâ. "'Peki o fitne çıkarsa biz ne yapalım ya Resûlallah?' diye sordular." Kâle aleyküm bi'ş-şami. "'Size Şam'ı tavsiye ederim.' dedi."

"'Bir karışıklık, ihtilaf çıktığı zaman, diyâr-ı Şam'a gitmenizi tavsiye ederim." dedi.

Müslümanların gözünde Şam'ın çok izzet ü ikrâmı vardır. "Şam" deyince, biz bir şehir anlarız. "Dımeşk, Damaskus" denilen şehri anlarız ama Arapların Şam dedikleri, Arap yarımadasının Şimal'indeki, Kuzey'indeki münbit topraklardır. Suriye ve Irak'a ait o yeşil ovalar, topraklar; onlar hep "Şam" diye adlandırılır. Şam'ın merkezlerinden birisi Dımeşk'tır.

Bizim bugün "Şam" dediğimiz Suriye'nin başşehridir. "Şam" diyoruz. Suriye'nin başşehri Dımeşk'tır veyahut Damaskus'tur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Şam'ı tavsiye etmiş. Kıyamet hep bu çevrede kopacakmış.

O kıyamet dehşetlerinde Şam mıntıkası müslümanların barınağı ve sığınağı olacak. Deccal'in fitnesinde müslümanların sığınağı Kudüs olacakmış. İleride bir hadîs-i şerîfte kaydediyor. Yecüc ve Mecüc fitnesinde de Tur dağı olacakmış. "Müslümanlar Tur dağına kadar çekilecek." diye, Yecüc ve Mecüc bütün yeryüzünü istila edecek.

"Evine gelse, seni öldürmeye kalksa, sen onu öldürme." diye tavsiye ediyor. Bu kâfirler için böyle değil. Burada açıklıyor, diyor ki;

Hâzâ tekûnü beyne'l-müslimîn. "Müslümanlar arasında durum böyledir."

Emme'l-küffâr ve lâ yecüzü'l-istislâmü lehüm.

Ama onlara öyle teslim oluvermek yok. Kâfir gelmiş; "İndir elleri, teslim ol." diyor. Asarsa assın, keserse kessin! Öyle şey yok!

Bir insan memleketini, malını, ırzını, haysiyetini korumak için çarpışsa ölürse şehittir.

Nasıl?

Mesela sen buradan kalktın Ankara'ya gidiyorsun, Bolu dağında geceleyin silahlı üç kişi çıktı karşına, "ver malını" dedi, aklına ne gelir?

"Canım, malımı veririm kurtulurum."

Vermesen, uğraşsan, çarpışsan, öldürürse şehitsin. Hadîs-i şerîfte öyle yol kesiciye pabuç bırakmak yok! Düşman istila ederse memleketi bir tek ocak kalıncaya kadar öyle teslim olmak yok!

O müslümanlar arasındaki şefkatten müslüman müslümana bir şey yapmaz ama aralarındaki şefkatten dolayı. Kâfire o şey yok; onlar hiç boşuna heveslenmesinler.

Se-tekûnü aleyye ruvâtün. "İleride benden hadis rivayet eden insanlar çıkacak."

Peygamber Efendimiz'in sözlerine "hadîs-i şerîf" diyoruz. Bunlar Peygamber Efendimiz'den duyan şahıslar tarafından daha sonraki şahıslara nakledilmiş. Onun zamanında yaşayanlar, kendi gördükleri şahıslara nakletmişler. Onlar daha sonraya… Hepsinin böyle isimleri vardır. Bir hadisi ilk önce kim duymuş, o kime nakletmiş, o kime nakletmiş; ona "rivayet zinciri" derler.

"Ben Ali'den işittim. Ali, Veli'den işitmiş. Veli, Hasan'dan işitmiş. Hasan, Ahmet'ten duymuş. Ahmet, Ebû Hüreyre'nin şöyle dediğini nakletti." diye her hadisin başında vardır. Bizim bu son devirde yazılan hadis kitaplarında, kaynağı gösterilmek suretiyle o uzun isimler atlanmıştır. Sadece ilk dinleyen şahıs ismi konulmuştur, ötekiler atlanmıştır ama asıl hadis kitaplarında hepsi vardır. Ulemâmız çok sağlam tutmuştur.

"Benden bazı kimseler hadis rivayet edecek." buyuruyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Onlar benden hadis rivayet ettikleri zaman siz ne yapacaksınız?

Fe-a'ridûhu ale'l-Kur'ân. "Nakledilen sözü, Kur'ân-ı Kerîm'in ölçüsüne, terazisine koyun; o teraziyle bir tartın bakalım. Kur'ân-ı Kerîm'in ölçülerine, verdiği emirlere, yasaklara, uygun istikamette ise o zaman kabul edin. Aksi istikamette ise onu bırakın."

Demek ki esas ölçümüz nedir?

Kur'ân-ı Kerîm.

İnnâ nahnü nezzelne'z-zikre ve innâ lehû le-hâfizûn.

Emr-i İlâhiyesi, vaad-i İlâhiyesi mucibince, Kur'ân-ı Kerîm bir harfi değişmeden bize kadar elhamdülillah sapasağlam gelmiştir.

Neden?

Allahu Teâlâ hazretleri böyle buyuruyor.

İnnâ. "Muhakkak ki biz."

Nezzelne'z-zikre ve innâ lehû le-hâfizûn. "Kur'ân-ı Kerîm'i biz indirdik. Biz onu muhakkak muhafaza edeceğiz, koruyacağız!"

Hatta Resûlullah'a hitaben Hâkka suresinin sonunda buyruluyor ki;

Ve lev tekavvele aleynâ ba'da'l-ekavîl. Le-ehaznâ minhü bi'l-yemîn. Sümme le-kata'nâ minhü'l-vetîn. "Eğer bu peygamber, Resûllullah bize, bizim vahyettiğimiz bir sözü isnat ederek, söyleyivermiş olsa eğer Allah'ın kendisine vahyettiğinden gayri kendisi katacak olsa…"

Hâşâ sümme hâşâ! Öyle bir şey bahis konusu değil ama "Allah böyle buyurdu." deyiverip de yalandan bir şeyler söylemiş olsa Allahu Teâlâ hazretleri müsaade etmezdi. Bu âyet-i kerîmede onu ifade ediyor:

"O'nu tutardık, sonra O'nun şah damarını koparırdık." buyuruyor.

Ona müsaade yok! Kur'ân-ı Kerîm'i tağyire kimsenin gücü yetmemiştir, yetmeyecek de. Hatta nazire yazmaya bile gücü yetmedi. Kur'ân-ı Kerîm hepsine meydan okudu. Âyet-i kerîmede öyle buyruldu:

"'Şair sözü' diyorsunuz, 'mecnun sözü' diyorsunuz, bu Kur'an âyetlerini Hz. Peygamber'in kendisinin söylediğini iddia ediyorsunuz; o halde hadi bakalım, bunların bir tanesini siz yapın!" diye meydan okundu. Müşriklerin hiç birisi Kur'ân-ı Kerîm'e benzer bir söz ortaya koyamadılar. Çünkü Allah kelâmı.

Lâ ye'tûne bi-mislihî ve lev kâne ba'duhüm li-ba'din zahîran. "Hepsi sırt sırta verseler, omuz omuza dayansalar, uğraşsalar, didinseler, onun benzerini ortaya koymaları mümkün değil."

O, Allah'ın mahfuz kitabı. O zaman hadîs-i şerîfleri de o Allah'ın kitabına, o teraziye koyarız; onunla tartarız. Ona uygun olan hadîs-i şerîfler tamamdır. Olmayanlar demek ki Resûlullah'tan değildir, uydurulmuştur. Bir yalancı; "Ben bunu Resûllullah'tan duydum." demiştir. Bu ikaz üzerine hadis alimleri çok dikkatli davranmışlardır. Bir kimse, bize söyleyince; "Sen kimden duydun, neyin nesisin, bu adam kim, güvenilir bir insan mı, güvenilir bir insansa hafızası sağlam mı, sözleri karıştırıyor mu karıştırmıyor mu, titiz mi, takvâ ehli mi?" diye araştırırız.

Bu âyet-i kerîmede onu ifade ediyor:

"O'nu tutardık, sonra O'nun şah damarını koparırdık." buyuruyor.

Ona müsaade yok! Kur'ân-ı Kerîm'i tağyire kimsenin gücü yetmemiştir, yetmeyecek de. Hatta nazire yazmaya bile gücü yetmedi. Kur'ân-ı Kerîm hepsine meydan okudu. Âyet-i kerîmede öyle buyruldu:

"'Şair sözü' diyorsunuz, 'mecnun sözü' diyorsunuz, bu Kur'an âyetlerini Hz. Peygamber'in kendisinin söylediğini iddia ediyorsunuz; o halde hadi bakalım, bunların bir tanesini siz yapın!" diye meydan okundu. Müşriklerin hiç birisi Kur'ân-ı Kerîm'e benzer bir söz ortaya koyamadılar. Çünkü Allah kelâmı.

Lâ ye'tûne bi-mislihî ve lev kâne ba'duhüm li-ba'din zahîran. "Hepsi sırt sırta verseler, omuz omuza dayansalar, uğraşsalar, didinseler, onun benzerini ortaya koymaları mümkün değil."

O, Allah'ın mahfuz kitabı. O zaman hadîs-i şerîfleri de o Allah'ın kitabına, o teraziye koyarız; onunla tartarız. Ona uygun olan hadîs-i şerîfler tamamdır. Olmayanlar demek ki Resûlullah'tan değildir, uydurulmuştur. Bir yalancı; "Ben bunu Resûllullah'tan duydum." demiştir. Bu ikaz üzerine hadis alimleri çok dikkatli davranmışlardır. Bir kimse, bize söyleyince; "Sen kimden duydun, neyin nesisin, bu adam kim, güvenilir bir insan mı, güvenilir bir insansa hafızası sağlam mı, sözleri karıştırıyor mu karıştırmıyor mu, titiz mi, takvâ ehli mi?" diye araştırırız.

Birisi, bir zâtın hadîs-i şerîf naklettiğini duymuş; "Gideyim, o şahıstan hadis yazayım." diye, uzun seyahatlere çıkmış, o zâtın memleketine gelmiş. Şimdi kitaplarda kolayca bulduğumuz bu hadisler, öyle toplandı. Diyar diyar, diyar diyar dolaştılar.

Farz edelim Ankara'da bir şahıs var. Birisi; "Peygamber Efendimiz'den duyduğu hadisleri söylüyor." diye duyunca, buradan kalkıp Ankara'ya gidiyordu, orada yazıyordu, imzasını alıyordu, ondan müsaade alıyordu; ondan sonra o hadîs-i şerîfi kendisi de rivayet ediyordu. Öyle sağlam bir usulle naklediliyordu.

O adama gitmiş. Sormuş; "tarlada" demişler. Tarlaya gidiyor, bakıyor ki o hadis rivayet edecek şahsın hayvanı kaçmış. Torbayı hayvana doğru tutuyor, "gel, gel" diye hayvana doğru sallayarak saman veya arpa varmış gibi yapıyor. Hayvan da "yemek yiyeceğim" diye, torbanın sallandığını görünce kaçtığı yerden yavaş yavaş torbanın yanına geliyor. Gelince de dizgininden yakalıyor, torbayı kenara koyuyor. Hemen dönmüş, geri gitmiş. "Bu hayvanı böyle aldatan adam hadis rivayet etmeye uygun bir insan değildir." demiş. Çünkü hayvanı aldatıyor; verseydi, yedirseydi o zaman makbul olacaktı. İşte bu ikazlar üzerine bu okuduğumuz hadîs-i şerîfleri böyle titizce araştırmışlar. Onun için dersten önce ruhlarına Fâtihâ'lar hediye ediyoruz, medyûn-i şükrânız. Onların o titiz çalışmaları olmasaydı, biz Resûlullah'ın bu hadîs-i şerîflerinin kaç tanesine sahip olabilirdik? Allah cümlesinden razı olsun, cümlemizi şefaatlerine nail etsin.

Se-tekûnü fitnetün yusbihu'r-racülü fîhâ mü'minen ve yümsî kâfiren illâ men ahyâhu'llâhu bi'l-ilm.

Deminki hadislere benziyor ama sonundaki mâna çok mühim.

Peygamber Efendimiz; "İleride fitne olacak." buyurmuş.

Fitnetün. "Fitneler."

"Bu fitneler, bu karışıklıklar, bu kargaşalıklar içinde kişi mü'min olarak sabahlayacak, akşama kâfir olacak."

Neûzübillah!

İllâ men ahyâhu'llâhu bi'l-ilm.

Müstesnası var; herkes böyle olmayacak. Bazı kimseler mü'min olarak kalabilecek.

Kimler?

Men. "O kimseler ki."

Ahyâhu'llâhu. "Allah onu diri, canlı kılmıştır."

Bi'l-ilmi. "İlim ile."

Demek ki ilim sahipleri, irfan sahipleri fitnenin aslını bilecek, faslını bilecek, böyle hadîs-i şerîfleri okuyor. İlim bu. Bak şu hadîs-i şerîfleri okumasaydık, kıyameti bilmeyecektik, kıyamet alametlerini bilmeyecektik, Mehdî'yi bilmeyecektik. Yecüc Mecüc'ü bilmeyecektik; o olan, olmuş olacak hâdiseleri bilmeyecektik. İnsan ilimle biliyor.

"Allah, insanı ilimle diri kıldı mı…"

Bak bu ifade de çok güzel!

İllâ men ahyâhu'llâhu bi'l-ilmi. "İlimle diri kıldığı kimseler müstesna." diyor. Demek ki cahiller ölü gibi. Cahiller ölü gibi, alimler diri.

Demek ki ilim, insanı diriltiyor, canlandırıyor. Cehalet ölülük! İlim sahibi zararı kârı bilir, Allah'ın rızasının yolunu anlar da ona göre hareket eder.

O halde bütün bunlardan bize çıkan ders nedir?

İlim öğreneceğiz. Tatbik etmek niyetiyle besmeleyi çekip ilim öğreneceğiz.

"Benim mesleğim kasaplık."

Ne olursan ol.

"Ben hamallık yapıyorum."

Ne yaparsan yap.

Akşamları evinde elektrik var mı?

Var.

Gözün görüyor mu?

Görüyor.

Okuma yazma biliyor musun?

Bilmiyorum.

Oğlun biliyor mu?

Biliyor.

O zaman o okusun, sen dinle! Muhakkak bir kitap al.

"Kitap alacak param yok."

Ödünç al; kütüphaneler, âriyet kitap veriyor, evlere ödünç kitap veriyor. Roman okumak için alırsın ya!

Roman okumak için kütüphanelerden alıyor, okuyor, iade ediyor. Sen de hayırlı ilim kitabı al, oku.

İnsan on sayfa okur, iki satır hatırlarsa yine bir kârdır. Bir şeyi öğrense onu tatbik etse kârdır. Onun için ilim öğreneceğiz. Hepimiz öğreneceğiz, hiç istisnası yok; "Üniversite hocası öğrenecek de esnaf öğrenmeyecek." diye bir şey yok. Hepimiz öğreneceğiz. Öğrendiğimizi çoluk çocuğumuza da öğreteceğiz. Kurtuluş; bilerek, şuurlu yapılan amellerle olacak.

"Sizinle Rumlar arasında, dört musâlaha, dört sulh devresi olacak."

"Rum" sözü, Araplar indinde, umumî hıristiyanlar, Avrupalılar filan… Yani o taraf. Sadece Yunanistan'da oturan insanlar mânasında değil. Hatta bazen benü'l-asfâr derler, "sarı ırk" mânasına. Onlarla, hıristiyanlarla, gayrimüslimler ile aranızda dört anlaşma olacak, musâlaha olacak.

Yevme'r-râbiati alâ-yedi racülin min âli-Hârûn. "Dördüncü gün, dört anlaşmadan sonraki durum: Onların idaresi, Harun aleyhisselam'ın soyundan bir adamın eline geçecek."

Harun aleyhisselam kimdi?

Musa aleyhisselam'ın kardeşiydi.

Demek ki o sülaleden bir kimsenin eline geçecek.

Yedûmü seb'a sinîn. "Onların idaresi yedi sene sürecek." Kîle: Yâ Resûlallah! Men imâme'n-nâsi yevmeizin. "O gün biz müslümanların, müslüman halkın önderi, onların başındaki kim olacak?" Kâle: Min veledî. "İşte o zaman müslümanların başında benim evladımdan." İbni erba'îne seneten. "Kırk yaşlarında bir kimse olacak." Ke-enne vechehû kevkebün dürriyyün. "Sanki yüzü parlak yıldız gibi, pırıl pırıl, nurlu yanacak, parıldayacak." Fî haddihi'l-eymeni hâlün esvedü. "Sol yanağında siyah bir ben olacak. Bir siyah nokta olacak." Aleyhi abâetâni kutvâniyyetâni. "Üzerinde iki tane aba olacak."

Kutvâniyye abası...

Ke-ennehû min ricâli benî isrâîle. "Sanki o, Benî İsrâil adamlarındanmış gibi olacak." Yemlikü ışrîne senetin. "Yirmi sene hükmedecek." Yestahricü'l-künûze. "Kâbe'de saklı olan hazineleri çıkaracak." Ve yeftehu medâyine'ş-şirk. "Ve şirk şehirlerini, müşriklerin elinde bulunan şehirleri fethedecek."

Peygamber aleyhi's-salâtü ve's-selam Efendimiz; âhir zamanda çıkacak olan Mehdi'nin durumunu bu hadîs-i şerîfte anlatıyor.

Se-tekûnü ahdâsün ve fitnetün ve fırkatün ve ihtilâfun. "Birtakım olaylar olacak. Fitne, ayrılık, ihtilaf olacak." Fe-ini'steta'te en-tekûne'l-maktûle lâ el-kâtil fe'f'al. "O fitneler, tefrikalar, ayrılıklar olduğu zaman gücün yeterse müslümanlar arasında öldürülen ol da öldüren, kâtil olma!" diye burada da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz elini kana bulamamayı tavsiye ediyor

Bir insan bu tavsiyeleri bilirse bu tavsiyelere uygun hareket eder. Allahu Teâlâ hazretleri bizi, dünya ve âhiretin fitnelerinden mahfuz eylesin. O şerli, kötü zamanlara, fitneli zamanlara bırakmasın. Sulh ve sükun içinde, âsûde, rahat, tatlı, rızasına uygun bir ömür geçirip de âsûde bir şekilde, kendisine kavuşmayı nasip etsin.

Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azabe'n-nâr. diye dua etmek Kur'ân-ı Kerîm'de bize emrolunmuş.

Dünyada da âhirette de iyilik versin ama böyle şeyler olursa kazara rastlarsak böyle davranalım.

Şunu da söyleyeyim ki zaman, pek tatlı bir zaman değil. Dünya cadı kazanı gibi, fokur fokur kaynayıp duruyor. Milletler bir kibrit çakması, benzin patlaması gibi, birbirlerine hasım. Yunanistan bize hasım; Suriye, İsrail, Irak, İran, Ürdün herkes birbirine karşı hazır vaziyette, bir işaret bekliyor. Bir kıvılcım olsa patlayacak gibi tehlikeli bir zamandayız.

Buna göre ne yapmak lazım?

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Bâdirûu bi'l-a'mâli's-sâlihâti. "Salih amellere gayret edin!"

Ya oluverirse!

Râbia-i Adeviyye'ye bak, sabahleyin dermiş ki; "Bugün öleceksin, akşama çıkmayacaksın."

Kendisini öyle kandırırmış, akşama kadar iyi kulluk edermiş. Akşama çıkınca da; "Hadi paçayı kurtardın, sabaha kadar öleceksin." dermiş, sabaha kadar ibadet edermiş.

Hâtem-i Esâm hazretleri namaza durduğu zaman kendi kendine dermiş ki;

"Şu kıldığın namaz, en son namaz. Artık bir daha namaz kılmaya gücün yetmeyecek. Arkanda Azrail aleyhisselam bekliyor, selam verince canını alacak."

Her namazı o duyguyla kılarmış. "Sonuncu namazım artık." diye, hani insan nasıl can havliyle sarılır da içten dua eder. Öleceğini bilen bir insan, nasıl candan tazarru ve niyaz eder?

Allah o fitnelere, fesatlara yetiştirmesin ama böyle olmuş olacakmış gibi bilerek, biz de hiç olmazsa, biraz salih amellere gayret edelim. Malımızı Allah yolunda harcayalım, zamanımızı Allah yolunda harcayalım, gayretimizi Allah yolunda harcayalım.

Bak bir kardeşimiz geldi; "Şu kadar hafız yetiştirdik. Şu kadarını hafızlığa ayırdık, şu kadarını da İmam Hatip okuluna gönderdik, pırıl pırıl bir müessesemiz var. Yüz tane de yeni talebe alacağız. Çocuklarımız da ateş gibi, gayet güzel yetişiyorlar ama çatımız akıyor, daha çatımızı kapayamadık." diyor.

Kur'an kursunun üst tarafında, daha çatısını daha kapatacak; yüz altmış, yüz seksen lira paraya ihtiyaç varmış. Aslında bir babayiğit çıkar, tek başına bu hayrı yapar, orayı da kapatır. Kendisi ölse girse bile altında Kur'an okundukça onun defter-i a'mâline sevap yazılmaya devam eder. Ama işte biraz insanın gözünden perdenin kalkması lazım. Şu dünyanın fâniliğini anlayıp da biraz gayret etmesi lazım.

Geçen sene Hocamız'ın Ramazan'daki faaliyetlerini hatırlıyorum da; oda ağzına kadar dolardı taşardı, dolardı taşardı. İkindiden akşama kadar tesbihat, zikirler, dualar… Artık giden bir insanın telaşı ve hazırlığı içinde, nasıl gayret sarf ediyordu.

Onun için biraz mala kıyalım, biraz rahata kıyalım. Allah yolunda çalışalım, şu Ramazan'ı şu mübarek mevsimi, inşaallah Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına ermekte başarılı bir şekilde kullanalım, Allahu Teâlâ hazretlerinin sevdiği, razı olduğu kulların zümresine dâhil olalım inşaallah.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı