M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 351.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîn ve's-salâtü ve's-selâmü alâ-seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsanin ilâ-yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbu'llah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Li'ş-şehîdi inda'llâhi te'âlâ zevcetâni mine'l-hûri'l-îyn yürâ muhhu sâkıhâ min verâi seb'îne hulleten.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve Muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, lütfu, keremi üzerinize olsun. Şurada Peygamber Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin mübarek ehâdis-i şerîfesinden bir miktarını sizlere nakledeceğim.

Bu hadîs-i şerîflerin nakline ve izahına geçmeden önce evvelen ve hâssaten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin ruh-i pâki için; sonra sâir enbiyâ ve mürselînin ervâhı için; cümlesinin âl, ashab ve etbâlarının ve hassaten Peygamber Efendimiz'in ashâbının, etbâının ruhları için; cümle sâdât ve meşâyih-ı turuk-ı aliyyemizin ve hulefasının, müntesiblerinin ruhu için; okuduğumuz eserin müellifi Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddîn hocaefendi hazretlerinin ruhu için; hulefâsının, talebelerinin ruhları için; bu kitabın içindeki bilgilerin, hadislerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan bütün râvîlerin, alimlerin ruhları için; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere gelmiş olan siz kardeşlerimizin de âhirete intikal etmiş olan bütün yakınlarının ve sevdiklerinin ruhları için ve hâsseten Hocamız Mehmed Zâhid-i Bursevî hazretlerinin ruhu için hediye olmak üzere, bizlerin de dünya ve ahiret saadetine ermemize vesile olması dileğiyle bir Fâtiha üç İhlâs-ı şerîf okuyalım öyle başlayalım.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet olunduğuna göre Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Li'ş-şehîdi inda'llâhi te'âlâ zevcetâni mine'l-hûri'l-îyn. "Şehidin Allah katında huriden iki zevcesi vardır ki." Yürâ muhhu sâkıhâ. "Ayağının kemiğinin iliği görünür." Min verâi seb'îne hulleten. "Yetmiş elbisenin altından."

Bu söz, letafetinden kinayedir. Allahu Teâlâ hazretleri şehide, canını Allah yoluna nisâl ettiği için Allah yolunda verdiği için öyle büyük nimetler ihsan edecek ki onlardan birisi de budur. Allahu Teâlâ hazretleri iki tane huriden kendisine zevce ihsan edecek. Letafetini şuradan kıyas et ki ayağının iliğini yetmiş libasın, entarinin altından görmek mümkün olacak; "o kadar hoş, o kadar latif" mânasına. Bu; şehidin nail olacağı nimetlerin hepsini anlatan bir hadîs-i şerîf değil. Daha önceki hadîs-i şerîfi hatırlarsanız orada şehidin nail olacağı nimetlerden yedi tanesini saymıştı.

Birincisi şuydu ki şehit kendisi yara alıp da ilk yarası yere damlar damlamaz afv u mağfiret olur. Yarasının kanı yere değer değmez mağfiret olur. Birincisi bu. Hepimizin aradığı o değil mi? "Yâ Rabbi! Sen bizi mağfiret eyle." deyip durmuyor muyuz gece gündüz? Durmayıp istediğimiz o değil mi? Allah bizi affetsin, mağfiret etsin. Kanı yere damlar damlamaz mağfiret olunur; bir. Sonra derhal cennetteki makamı, kendisinin gözünün önüne açılır. Cennetin o makamını gören insanın başka şeyleri gözü görür mü? Başka şeyleri düşünür mü? Başka şeyleri hisseder mi?

Hz. Ali Efendimiz namaza durmuş da ayağını ameliyat etmişler, zırh parçasını ayağından çıkarmışlar da fark etmemiş:

"Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda kendinden geçtiği için zevkinden, safasından başka zaman ayağına kimsenin elini değdirmesine müsaade edemezken bağırır, çağırır ve tahammül edemezken, namaz esnasında ayağını kesmişler, biçmişler, içinden zırh parçasını, saplanmış olan parçayı çıkarmışlar da farkına varmamış." diye kitaplar yazar. Şehit de gözünün önünden perde kalkıyor, cennetteki makamını görüyor. Mağfiret olunuyor ve derhal cennetteki yerini görüyor, onunla meşgul oluyor. Başka bir şey ile meşguliyeti yok.

Üçüncüsü kendisine bir "iman hüllesi" giydirilir. "Bir iman libası" giydirilir ki başka herkese nasip olmayan bir libas ile tezyin olunur, süslenir ve yetmiş iki tane huriden kendisine zevce ihsan olunur.

Hûr, ahver kelimesinin cem'idir ki "gözlerinin karası kara, akı ak, fevkalade latif, iri gözlü" demek oluyor. Îyn "gözü iri, güzel" demek. "Gözlerinin güzelliğinden kendilerinin güzelliği kıyas olunsun" diye gözleri tavsif edilmiş; işte öyle gözlere sahip. Allah'ın ihsanı.

Kabir azabından affolunur. Şehit için kabirde sorgu, sual, azap, endişe yok. Onun ne olacağını önümüzdeki hadîs-i şerîflerde göreceğiz. Başkası için kabir azabının, sıkıntılarının, fitnelerinin ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu göreceğiz; o, ondan affediliyor. Kabir azabı yok, o azaptan emniyete alınıyor.

Kıyamet gününde herkesin korktuğu o büyük feze-ı ekber gününde emniyette tutuluyor, kendisine kürsü ihsan ediliyor, rahat bir şekilde Arş-ı Âlâ'nın altında gölgeleniyor ve başına "vakar tacı" giydiriliyor. "Hürmet, ihtiram tacı" giydiriliyor. Öyle bir taç ki öyle kıymetli taşlarla süslenmiş ki onlardan bir yakut; dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha kıymetli, daha güzeldir. Öyle bir taç ile başı tezyin olunuyor, süsleniyor.

Ve kendisine ehl-i beytinden, akrabasından, sevdiklerinden yetmiş kişiye şefaat hakkı ihsan olunuyor. Şehitler Allahu Teâlâ hazretlerinin indinde hususi bir iltifata mazhar olacaklar, özel bir hayat ile yaşayacaklar. "Şehit hayatı" denilen bir hayat ile yaşayacaklar. Ve onlar o nimetleri görünce geride kalanlara müjde vermek isteyecekler:

"Korkulacak bir şey yok, mahzun olunacak bir durum yok, siz de bizim yolumuzdan gelin, bak ne kadar büyük nimetler var." diye geride kalanları müjdeleme arzusu içinde olacaklar.

Hiçbir kimse şu dünyâ-yı denîye dönmeyi istemeyecek. Âhirete gidip de âhiretin safasını, nimetini gören insanlar içinden hiç kimsenin dönüp de dünyaya bakası gelmeyecek. Şu dünyaya bir daha gelmeyi kimse istemeyecek; şehit müstesna. O isteyecek.

Neden isteyecek?

"Bir daha dünyaya gideyim, bir daha Allah yolunda canımı bahşedeyim, feda edeyim de o nimetlere yine nail olayım." diye tekrar tekrar dünyaya gelip tekrar tekrar şehit olmayı isteyecek.

Eğer bir mü'minin kalbinde, Allah yolunda canını vermeye hazırlık yoksa şehit olma arzusu yoksa o arzu yokken ölürse münâfıklıktan bir çeşit üzere ölmüştür. Mü'minlerin hepsinin gönlünde canını Allah yolunda verme arzusu olacak. Nifakını, ihlâsını buradan ölç.

Kendinde Allah yolunda canını verebilecek bir cömertlik hissediyor musun?

Candan geçtik, malını veremiyor. Allahu Teâlâ hazretleri malının tamamını da istememiş, "zengin isen" diye bir de şart koşmuş. Fakirsen bir şey yok, "zenginsen paranın kırkta birini ver" diyor. Onu dahi veremiyor, eli titriyor. Allah bizi gaflet uykusundan uyandırsın. Biz müslümanız ha! Müslümanız! Allah bizleri afv u mağfiret eylesin.

Li't-tâ'imi'ş-şâkiri mine'l-ecri mislü mâ li's-sâ'imi's-sâbir.

Şehit hakkında çok söz söylemeye hacet yok, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri şehidi methediyor, Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri methediyor; bu kadarı kâfi. Allah cümlemizi saîd, bahtiyar kul olarak yaşatsın, şehit olarak huzuruna varmak nimetine erdirsin.

Allâhümme ahyinî sa'îden ve emitnî şehîden.

Câfer-i Sâdık hazretlerinin duasıdır bu.

"Yâ Rabbi! beni saîd olarak yaşat, şehit olarak öldür."

Li't-tâ'imi'ş-şâkiri. "Şükrederek yemek yiyen kimseler vardır." Mine'l-ecri. "Ecirden nasibi." Mislü mâ li's-sâ'imi's-sâbir. "Sabredip de oruç tutan kimsenin ecri kadardır."

Derleyip toparlayıp bir daha söyleyelim:

İki insan var; birisi, Allah için yemekten, içmekten, arzularını ifa etmekten kendisini tutmuş, sevap maksadıyla oruç tutuyor. Allah da oruçluya çok sevaplar bahşedecek; sevabı çok. Bunun bir eciri var ya, "Bu ecir gibi bir ecir de yiyip de şükreden kula vardır." diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem.

"'Sevap kazanayım.' diye pazartesi günü oruç tuttum." İyi, Allah kabul etsin, pek güzel, sabrettin oruç tuttun, bir ecre nail oldun. Ötekisi de Allah'ın verdiği nimeti yedi, şükretti; "Çok şükür yâ Rabbi! Sen bana bu nimeti ihsan ettin, dünyada nice insanlar var, açlıktan kırılıyorlar. Şu sofranın üstündeki nimetlerin bolluğuna bak. Yâ Rabbi! Benim burada bir liyakatim mi var? Ben bunların bir zerresine layık değilken yüzü kara, eli boş bir kulken senin lütf u kereminden şunları ihsan eylemişsin, çok şükürler olsun yâ Rabbi! Ben âciz, nâçiz, hor, hakir, zelil kuluna bunları ihsan ettin, sana şükrederim, sana hamd ü senâ eylerim." diye insanın bir minnettarlık duygusu duyması da o kimseye oruçlu kadar sevap kazandırıyor.

İslâm'ın iki kanadı var, müslümanın iki kanadı var. Birisi sabır kanadı birisi şükür kanadı. Onları çırpa çırpa inşaallah çok yüksek makamlara çıkar. Müslüman nimet bulursa sabreder, şükreder yer, istifade eder, o nimeti gönderen Allahu Teâlâ hazretlerine minnettarlık duygusu ile dolar taşar, Allahu Teâlâ hazretlerine hamd ü senâ eder, şükreder, ecir kazanır. Bulamazsa da sabreder, öyle ecir kazanır.

O halde insanın tefekkürlerinden bir çeşidi de Allah'ın kendisine verdiği nimetler üzerinde olacak. Üzerinde nice nimetler var, farkında değilsin, hiç düşünmüyorsun, hiç önemsemiyorsun, sanki Allah sana onu vermeye mecburmuş gibi düşünüyorsun. Hiç, ne teşekkür ne bir şey! Suratın yine bir karış, yine kaşların çatık, yahu Allahu Teâlâ hazretleri sana bu nimetleri vermeye mecbur mu? Değil ama öyle alışmış, öyle gelmiş gidiyor, teşekküre bile lüzum görmüyor. Olmaz, olmaz! Bu hadîs-i şerîften de anladığımız gibi insan, üzerindeki nimeti bilecek. "Yâ Rabbi! Ne nimet var benim üzerimde, işte şöyleyim, böyleyim." filan demezse insan çok hata eder.

Benî İsrâil zamanında abitlerden birisi dünyayı terk etmiş, insanları terk etmiş. Çıkmış dağın başına, yönelmiş Mevlâ'ya, gece gündüz ibadet etmiş. İbadetin o devir için muteber olan kaç çeşidi varsa nesi varsa hepsini yapmış. Ömrü bitmiş, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna varmış. Allahu Teâlâ hazretleri ona demiş ki;

"Ey kulum! Ben seni, senin bana ettiğin ibadetlerin karşılığını vererek mi taltif edeyim yoksa lütfumla mı taltif edeyim?"

Düşünmüş, taşınmış, ömründe günah işlemedi, her türlü hayr u hasenâtı yaptı, insanlardan şöyle bir kenara çekildi, kötülüklere bulaşmadı, bütün ömrünü de böyle değerlendirdi, boş geçirmedi, çok sevap kazandı, sermayesi çok. Demiş ki;

"Yâ Rabbi! Senin lütfun, keremin çoktur, kulluğumun karşılığını bana ihsan eyle."

"Peki" demiş menkabelerde, kitaplarda yazıldığına göre; "Bunun yaptığı bütün ibadetleri, taatleri getirin koyun terazinin bir kefesine." Koymuşlar, terazinin kefesini ağır bastırmış, kocaman bir sevap yığını. "Şimdi" demiş, "Bu kuluma verdiğim göz nimetini de şu tarafa koyun bakalım." Göz nimetini götürmüşler, terazinin karşı kefesine koyuvermişler; bu sefer o taraf bastırmış, bütün bu iyilikler havada kalmış.

Bu hikâyeden çıkan ders nedir?

Bu hikâyeden çıkacak ders şudur ki "Bir insanın şu etrafa bakıp da görmesi yok mu, konuştuğu insanı görmesi, kitap okuması, çiçeği, manzarayı, yolunu görmesi, bu bütün ömür boyu yapılacak ibadetlerle bile ödenilmeyecek kadar büyük bir nimettir." demek.

Öyle mi, değil mi? Sor bakalım iki gözü âmâ olan, görmeyen bir insana. İki gözünün görmesi için neleri vermeye razıdır, bir sor bakalım. Neleri vermeye razı. Göz nimeti böyle, kulak nimeti öyle, konuşma nimeti öyle, Allahu Teâlâ hazretleri biz insanlara bir konuşma nimeti vermiş ki farkında değiliz, tıkır tıkır sabahtan akşama kadar konuşuyoruz da bunun nimet olduğunun farkında değiliz.

er-Rahmân. Alleme'l-Kur'âne. Haleka'l-insane. Allemehü'l-beyân.

Allah bunun bir nimet olduğunu, Rahmân sûresinin başında bildiriyor. "İnsanlara beyan kabiliyeti, maksadını ifade kabiliyetini ihsan ettim." diye bize o âyet-i kerîmede bildiriyor. Ya olmasaydı ne yapacaktık?

Dilsizler gibi işaretle anlaşacaktık; başka mahluklar gibi kim bilir nasıl kendimizi ifade edecektik. Ama şu nimetin güzelliğine bak, neleri anlatıyorsun? Kimisi şiir yazar kimisi tazarru niyaz eder, münacat eder, kimisi güzel hitabette bulunur, konuşur. Şu dil ile neler yapılıyor. Tanıdığım birisinin dükkânına gittim, oturdum. Yakından tanıdığım bir kimse. Birisi geldi içeriye; selamun aleyküm, aleyküm selam, meğerse alacaklıymış. Parasını almanın zamanı gelmiş; dükkân sahibi ona altmış bin, seksen bin, yüz bin lira para verecek. Dükkâncı şakacı bir kimse.

Gelene dedi ki;

"Hacı Mehmet Amca! Sana paranı mı vereyim, bir fıkra mı anlatayım?"

"Fıkra anlat." dedi, daha önceden tadını almış. Hakikaten bir fıkra anlattı; artık o, sevine sevine, güle güle bir hâl oldu.

"Peki." dedi, "Bir dahaki hafta geliyorum." çıktı, gitti. Bak tatlı dil olunca parayı almaktan vazgeçiriyor.Tatlı dilin gördüğü işler; gönül alır, teselli eder. Bir insan intihara niyetlenir; bir arif kimseyle karşılaşır, vazgeçer. Tatlı diliyle onu ikna eder. Bir adam katil olmaya niyetlenir; "Falancayı öldüreceğim." diye, eline silahı alır, gözü dönmüş, gidiyor, bir kâmil kimseye rastlar, birkaç sözle onu ikna eder, hayatlar kurtulur. Şu iki dudağın arasında şu dil, şu konuşma nimetiyle neler oluyor.

Söz ola kese savaşı

Söz ola kestire başı

Söz ola ağulu aşı

Yağ ile bal ede bir söz.

Bazen bir sözle savaş kesilir, biter; kavga, gürültü, mücadele sona erer, sulh salah olurlar, bazen bir ters söz söyler, insanın kellesi elden gider. Kellesini uçururlar; "Vay! Sen öyle mi söyledin?" diye kellesini uçururlar. Bazen de bir ağulu, acı aşı tatlı bir söz yağ ile bal eder. Hani "iki gönül bir olunca samanlık seyran olur" dedikleri gibi, bir tatlı sözle o acı aş tatlı olur. İnsan sofranın yanında oturur, çoluk çocuğuyla kuru ekmeği tatlı tatlı yer, baklavadan börekten tatlı gelir.

Söz bir büyük nimet. Kulak bir büyük nimet. Kudret bir büyük nimet. İstediğini yapıyorsun, yürüyorsun, gidiyorsun, geliyorsun, alıyorsun, veriyorsun. Akıl; nimetlerin en büyüklerinden biri. Allah cümlemizi şu nimetten, akl-ı selîmden mahrum etmesin. Herkesin bir aklı var da akıl yeterli değil, selim akıl olması lazım. Hintlilerin aklı, onları öküze tapmaktan alıkoymuyor. Adam öküze tapıyor. O kocabaş hayvana tapıyor. Güya o da akıl. Allah akl-ı selîm ihsan etsin. Demek ki insanda tefekkürünün bir kısmını Allah'ın nimetlerine sarf etme gayreti olacak; siz de öyle yapın. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetlerini bir düşünün.

Bir düşünün ki sizin karşılaştığınız şu iş, bu iş, öteki iş, mecbur olarak mı size geliyor? Siz çok hak ettiniz de ondan mı geliyor? Afrika'da adamlar açlıktan kırılıyor, sen burada tokluktan kırılıyorsun, baygın düşüyorsun, göbeğini şişirip yediğin için yan gelip yatıyorsun. Adam açlıktan kırılıyor. Bizim çarşıda, pazarda elmalar dökülüp kalıyor, adam taşısa taşımaya değmediği için bırakıp gidiyor. Çarşamba pazarındaki, perşembe pazarındaki sebzeler ve meyvelerden kaç kişi doyar. Öbür tarafta adamın kemikleri sayılıyor. Filanca diyarda insanlar birbirine girmiş, gazetelerde okuyorsun; "bugün üç bin kişi, bugün beş bin kişi öldü, şu kadar insan şu oldu, bu kadar insan bu oldu" sen burada rahat yaşıyorsun.

Çok mu layıksın?

"Değilim, hiçbir liyakatim yok, çok kusurlu bir kulum."

O zaman şükret. "Yâ Rabbi! Çok şükür. Layık olmadığım nimetleri bana ihsan ettin." diye, insan nimetleri düşünürse çok yüksek kul olur ve çok ecir alır. Bak bu hadîs-i şerîfte öyle diyor:

"Oruç tutmak bir sevap, şükretmek bir sevap."

Yemek yiyorsun, karnın doyuyor, sırtın rahatlıyor, için hoş oluyor, şükrediyorsun; oruçlu kadar sevap alıyorsun. Bundan bir ders daha çıkar mı bilmiyorum? O da şu ki "Ben oruç tuttum." diye herkese tepeden bakma.

Ötekisi oruç tutmadı ama belki şükredici bir kuldur, çok güzel şükretmiştir de yine senin gibi ecir almıştır.

"Bak falanca arkadaşım pazartesi orucunu tutmadı, halbuki ben tuttum."

Öyle deme!

Adamın birisi oğluyla beraber camiye itikâfa girmiş. Baba oğul geceleyin kalkmışlar, teheccüd namazı kılıyorlar. Oğlu demiş ki;

"Baba, bak, elhamdülillah, kalktık, gecenin bir yarısında burada şu makbul teheccüd ibadetini yapıyoruz, namaz kılıyoruz. Şu kardeşlerimiz de horul horul uyuyacaklarına kalksalardı da onlar da kılsalardı ya."

Böyle deyince babası;

"Sus oğlum!" demiş, "Sus, sus! Keşke sen de kalkmasaydın, sen de onlar gibi horul horul uyusaydın da bu sözü söylemeseydin." Çünkü uyuyan insanın hatası affolunur. Uyurken bacağını, başını, kolunu bir tarafa çevirirken sana çarpsa bir şey olur mu?

Olmaz, mazur olur ama uyanan insanın mesuliyet saati çalışmaya başladı, tıkır tıkır çalışıyor, melekler sevapları günahları yazıyorlar. Gıybet ederse günah, ters düşünceye girerse günah, başkasını hor hakir görürse kendi ibadetine mağrur olur kibre ucuba düşerse günah! Bak öbür tarafları çalışıyor. Ötekisi sıfır, hiç olmazsa saat çalışmıyor, taksimetre çalışmıyor. Berikisinde çalışıyor, iyiye değerlendirirse ne âlâ! Onun için oruçlu da ötekisine tepeden bakmasın.

Kimisi oruç tutar da sevap kazanır kimisi şükreder de kazanır. Bir başka ders çıkarılabilir mi, bilmiyorum. Eğer oruç tutmaya gücün yetmiyorsa -hastasın, mazeretin var- hiç olmazsa şükrünü güzel yap da o ecri de öyle al. Ne dersler çıkar, siz daha iyilerini bilirsiniz.

Li'l-mü'mini fi'l-cenneti haymetün min lü'lüin mücevvefetin tûlühâ sittûne mîlen li'l-abdi'l-mü'mini fîhâ ehlün yetûfü aleyhim el-mü'minü fe lâ yerâ ba'duhüm ba'dan.

Ebû Musa el-Eşârî radıyallahu anh Peygamber Efendimiz'den nakletmiş, bize kadar da ulaşmış. Peygamber Efendimiz cennet ehlinin nimetlerini anlatıyor. "Cennet cennet" diyoruz ya, içinde ne nimetler var, kimisini duyarız kimisini duymayız, burada o nimetlerden bazıları anlatılıyor.

Li'l-mü'mini. "Allah'ın mü'min kulu için."

Fi'l-cenneti haymetün. "Cennette bir çadır vardır. Mü'min kula bir çadır ihsan olunur."

"İmanlı olarak, mü'min olarak cennete girmiş kula cennette öyle bir çadır ihsan olunur ki."

Min lü'lüin mücevvefetin. "İçi boş; izzet ikram ile süslenmiş, donatılmış inciden bir çadır."

İnci nasıl pırıl pırılsa içi dışı öyle müzeyyen, öyle süslü, hoş, güzel bir çadır ihsan olunur.

Tûluhâ sittûne mîlen. "Uzunluğu altmış mildir. Altmış mil uzunluğundadır."

Küçücük bir şey tasavvur etme; altmış mil uzunluğundadır.

Li'l-abdi'l-mü'mini fîhâ ehlün. "Orada mü'min kulun kendi zevcelerinden ve hûr-u îynden aileleri vardır, ehl ü ıyâli vardır."

Yetûfu aleyhim. "Onları bir bir dolaşır."

Lâ yerâ ba'duhüm ba'dan. "İçi o kadar geniş, o kadar safalı, o kadar hoştur ki büyüklüğünden birisi ötekisini görmez."

"Müteaddit zevceleri vardır ama mesafenin uzaklığından birisi ötekisini görmez." diye o cennet köşklerinin çadırlarının hâlinden bahsetmiş.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize sözünü duyduğumuz bu nimetlerin kendisine de ermeyi nasip eylesin. "Bir gün dünyadayken Hocamız böyle demişti, işte çok şükür Mevlâ lütf u keremiyle bize bunu da ihsan eyledi." dersiniz inşaallah.

Li'l-mâşî ecru seb'îne haccetin ve li-men yerkebü ecru haccetin.

Deylemî'nin Ebû Hüreyre radıyallahu anh tarafından rivayet edilen bir hadîs-i şerîfi burada yer aldı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadîs-i şerîfinde hacdan bahsediyor.

Li'l-mâşî. "Yürüyen için vardır." Ecru seb'îne haccetin. "Yetmiş hac sevabı vardır."

"Yürüyerek hacceden kimse için yetmiş hac sevabı vardır."

Ve limen yerkebü. "Bir bineğe binerek hacceden kimseye ise." Ecru haccetin. "Sadece bir hac sevabı vardır."

Demek ki yürüyerek hacceden kimseye yetmiş misli büyük sevap veriliyor. Bu da çektiği sıkıntıdan ve attığı adımlardan dolayıdır. Çünkü bir insan, bir hacı bir adım attığı zaman kendisine yedi yüz Harem-i Şerîf hasenesi, Mekke hasenesi ihsan olunur,. Başka yerin hasenesi değil, Harem-i Şerîf'in hasenesi ihsan olunur.

Harem-i Şerîf'in hasenesi de başka yerinkine nispetle yüz bin misli fazladır. Yedi yüz çarpı yüz bin, "yetmiş milyon" eder. Bir hacı efendi bir adım attı mı yetmiş milyon hasene alıyor.

Bir başka hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine de "Hasene nedir?" diye sormuşlar. Malum, Medine'nin bir tarafında bir büyük dağ var, ovanın ortasında tek başına duruyor; ona "Uhud dağı" derler. Bir de eteğinde cihat olmuş, müslümanlarla kâfirler cihat etmişler. Hz. Hamza Efendimiz şehit olmuş, "işte onun kadar büyük" demiş. Ne kadar büyük ecir olduğunu görsünler de anlasınlar; "Uhud dağı kadar" demiş.

Yetmiş milyon tane ecir ne demek?

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize böyle makbul, mebrur, hayırlı, feyizli haclar nasip eylesin. Allahu Teâlâ hazretleri her adımda o ecri tekrar tekrar ihsan ediyor.

Li'l-mer'eti sitrâni el-kabru ve'z-zevcü kîle fe-eyyühümâ efdalü kâle el-kabru.

İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; "Kadının iki tane örtüsü vardır."

Kadın örtünüyor ya, setr-i avret diyoruz, avret mahallini erkek de örtecek malum. Erkek kısa mayo giyebilir mi? Giyemez. Erkek de dizinden beline kadar korunacak. Kadın da ayak bileğinden yüzü, elleri hariç bütün vücudunu, her tarafını ayakları hariç örtecek. İslâm'da örtü var, örtünmek var. Setr-i avret namazın farzlarından biri. O olmazsa kadın açık olursa namaz olmaz, on iki farzından birisi.

"Kadının iki örtüsü vardır." Onu koruyacak, örtünmesi gereken yerlerini örtecek. Kumaş hatıra gelir değil mi? Arkasından diyor ki;

el-Kabru ve'z-zevcü. "Birisi kabirdir, birisi kocasıdır."

"Kadın evlendi mi başkasına açılmasın." mânası çıkıyor, ben öyle anlıyorum. Bir kocasına açılır evinde, o caiz, çünkü evlenmişler, Allah nikâhı helâl kılmış, bir de kabir. Ne kadar mânalı bir hadîs-i şerîf! Hepsi öyle de…

"Hangisi efdal? diye sormuşlar.

Kîle fe-eyyühümâ efdalü. "Bu iki örtüden hangisi daha faziletli yâ Resûlallah?"

"Kabir daha faziletli." buyurmuş.

İmam Şâfiî hazretlerinin bir şiirini naklederler:

"Arkadaşım bana bir sır söyledi; ben göğsümü o sırra kabir yaptım."

Kabre kapatırsın ve kabir bir daha açılmaz ya, "Kimseye söylemeyeceğim." mânasına. Bak, kabir herkesin gireceği bir yer, onu bir tarafa bırakırsak kadının açılabileceği bir kocası var. Başka kimseye açılmayacak, saçılmayacak, ziynetlerini göstermeyecek.

Ziynetler nelerdir hocam? Küpesi, bileziği filan mı? Onlar da ziynet ama bir de Allah'ın verdiği ziynetler var.

Bu vücut güzelliklerinin de güzellik olduğunu nereden biliyorsun? Allahu Teâlâ hazretleri bir âyet-i kerîmede buyuruyor ki; -Kur'ân-ı Kerîm edep, edebiyat dolu bir kitap- "Kadınlar 'gizledikleri süsleri görünsün' diye ayaklarını, topuklarını yere vurdura vurdura vurdura yürümesinler, çaktıra çaktıra yürümesinler." Demek ki başkasının dikkatini çekecek bir tarzda salına salına yürümeyecek. "Gizlenmiş olan ziynetleri ortaya çıksın diye, öyle yürümesinler." diyor. Demek ki maksat; vücudun endamı, tenasübü, güzelliğiymiş, o anlaşılıyor. Bir hanım kimseye onları göstermeyecek.

Şimdinin felsefesi nerede, yirminci yüzyılın gayrı dinî, din dışı felsefesi nerede, İslâm'ın felsefesi nerde! İslâm kadına bir kocasını gösteriyor, bir de kabri gösteriyor; böyle bir açılma, saçılma, ziynetini gösterme başka yerde yok.

Yirminci yüzyılın felsefesinde de kadın gösterebildiği her yerini gösteriyor. Kanun eğer bir hudut çizmese göstermediği yer yok. Bereket versin bazı memleketlerde yine birazcık hudut var da şu kadarını kanun nispetinde gösteriyor, o kanunun da kapısını açsan artık her tarafını gösterecek. Yapar mı yapar, kâfir, İslâm'a inanmazsa imana gelmemişse yapar. İnsanı insan eden imandır. İnsanı sultan eden, aliyyü'l-âlâ insan eden İslâm'dır, imandır, o mertebelere o çıkarıyor. İmansız yapar; ona sözüm yok. Benim sözüm imanlılara.

Sen Allah'a inanmıyor musun?

"Ne demek hocam! Elhamdülillah müslümanım, babadan, dededen, neneden tâ evvelki zamandan beri müslümanım. Tevbe estağfirullah! O nasıl söz? Müslümanım hocam."

Peki, bu ne? Bu hal ne?

Bak Peygamber Efendimiz nasıl diyor?

Biz elhamdülillah müslümanız da Fatih de güzel bir semt, başka yerleri bilmiyoruz hadi. Bir de yaz aylarında bazı yerler var, mesela sıcak memleketler var Antalya'sı, Marmaris'i, Bodrum'u, bildiğimiz bilmediğimiz kıyı şehirleri var. Orada neler oluyor bilmiyoruz ki.

O halde ne olacak? Kadın zevcesiyle, helâliyle evinde serbest iken istediği gibi giyinir, istediği gibi örtünür; mühim değil. Ama dışarıda kendisini örtünün altına alacak. Kıymetli şeyler örtülü olur. Mücevherler kutularda olur. Âdî şeyler işportada satılır, meydanda olur. Ambalaja bile lüzum görmezler. Olduğu gibi satarlar. Ne olacak? İsterse bozulsun. "Âdî, kıymeti yok." diye önemsemezler. Örtünmek izzettir, ikramdır, şereftir. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de örtünmeyi bir nimet olarak kullara verdiğini de bildiriyor. Örtünmek bir nimet, "En iyi örtü de takvâdır" diye eklemiş.

Takvâ da bir mânevî örtü. Takvâ da "Allah'tan korkmak" demek. İnsan Allah'tan korkunca örtünür, Allah'tan korkmazsa her şeyi yapar. Kocası kapıdan çıkar, o arka kapıdan başkasını alır, Allah korusun her şeyi yapar. İnsan Allah'tan korkunca insan oluyor. Evin huzuru, Allah'tan korkunca oluyor. Cemiyetin huzuru, Allah'tan korkulduğu zaman oluyor. Bir koca, karısından emniyetli olmazsa bir kadın kocasının nereye gittiğinden, ne yaptığından emniyette olmazsa o aile yuvasında bed bereket olur mu, oluyor mu?

Olmuyor. O halde Müslümanlık güzel. Ne çırpınıyorsun? Ne çırpınıp duruyorsun? O halde Müslümanlık güzel. Ailenin saadetini sağlıyor. Daha ne istiyorsun? Aileye huzur getiriyor, bereket getiriyor, asalet getiriyor. Çocuklar asil oluyor. Çünkü insan bir günah işledi mi ruhen yıkılır; istediği kadar burnunu havaya kaldırsın, ezilir, günahın ağırlığı altında ezilir. Öyle ezilen kadın çocuğunu da güzel terbiye edemez. Namuslu bir anne, çocuğunu güzel yetiştirir. Namuslu, iffetli, namaz başörtülü, bembeyaz başörtülü, eli tesbihli, ağzı dualı kadının çocuğu güzel olur. Öteki çocuğuna sahip olamaz ki. Çocuğuna bir söz söylese çocuğu ona beş söz söyler. Söylüyorlar, duyuyoruz nitekim. "Sen şöyle yapıyorsun, ben yapıyorum çok mu?" der. Böyle sosyetik ailelerin nice aile facialarını duyuyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi imandan, İslâm'dan ayırmasın.

Tesettür kadınlara zulüm müdür?

Değil!

Kadınlara şeref bahşedici bir husustur.

Li'l-musallî selâsü hısâlin. "Namaz kılan kimseye üç haslet verilir."

Namaz kılan insanın kimsenin mazhar olduğu üç nimet var. Bir; "bir" demiyor ama ben "hatırınızda kalsın" diye sayarak söylüyorum. Hadîs-i şerîfte "bir" sözü yok.

Yetenâserü'l-birrü aleyhi min anâni's-semâi ilâ mafriki re'sihî. "Gökteki bulutların yanından, başının saç ayrım yerine kadar başının tepesine kadar üzerine Allah'ın birri, iyilikleri yağar, saçılır."

Namaz kılan insana, namaza durdu mu, gökten, bulutlardan başının üstüne Allah'ın birri, -birr dediğimiz iyilikleri, lütufları, ihsanları, keremleri, bağışları- saçılır. Birincisi bu.

İkincisi:

Ve tehuffü bihi'l-melâiketü min ledün kademeyhi ilâ anâni's-semâi. "İki ayağının yerinden, gökteki bulutlara kadar her tarafını melekler kuşatır, sararlar."

Namaz kılan kimsenin etrafına çepeçevre melekler üşüşür.

Ve yünâdîhi münâdin. "Bir çağırıcı, seslenici seslenir:" Lev ya'lemü'l-musallî men yünâcî me'nfetele. "'Eğer namaz kılan kimse, kimin huzurunda olduğunu, kiminle söyleştiğini, kiminle konuştuğunu idrak etse gözünü başka yere döndürmezdi, yüzünü başka yere çevirmezdi.' diye kendisine nida olunur."

Namazı da taklîden kılıyoruz. Namaz da bizim ıslah olması gereken birçok hallerimizin bulunduğu bir ibadet şekli. Namazı "Babadan, dededen gördük." diye kılıyoruz. Namaz kılmaya çocukluktan alıştığımız için bırakmaktan korkuyoruz; korkaklık var. Bırakmaktan korkuyoruz ama kılarken de dikkat etmiyoruz. Öğle vakti geldi, hemen kılıvereyim, paldur küldür, paldur küldür. Tavuğun yerden yem topladığı gibi. Ne secdesi belli, ne rükûu belli, ne o okuduğu şeyden içine bir şey geliyor. Tamam, bitti, seccadeyi kapatıyor. Dua da etmiyor. Yahu bir işçi çalıştığı zaman akşam ücretini alır. Sen bir dua et bakalım. O kadar namaz kıldın. Allah'a dua da bir ibadet. Allah ihsan edecek, vaat etmiş. Dua da etmiyor, seccadeyi kapattığı gibi hemen çıkıp gidiyor. Buna "yasak savmak" derler. Yasak savmak kabilinden, namazı kılmadı demesinler gibilerden namazı kılıyor ama öyle kılıyor.

Namaz böyle değil! Kişi kiminle söyleştiğini bir bilse, kime fısıldadığını bir bilse! Bu sözleri kime söylüyorsunuz? Bıdır bıdır dudakların kıpırdıyor; o sözleri kime söylüyorsun? Onu bilse gözü bir başka yer mi görür? Başka tarafa mı bakar? Namazlarımızı da çok iptidai bir şekilde kılıyoruz. Afrika yerlileri gibi kılıyoruz. Belki onlar bizden iyi kılıyordur. Şuursuz kılıyoruz. Halbuki "Namaz mü'minin miracıdır." Allahu Teâlâ hazretleri lütfeylemiş; günde beş defa huzuruna kabul ediyor. Reisicumhurun yanına beş defa gidebilir misin? Valinin yanına gidebilir misin?

Gidemezsin. Şu kâinatın sahibi olan Allahu Teâlâ hazretleri, Allahu Azîmüşşân günde beş defa seni huzuruna çağırıyor, huzuruna girebiliyorsun. Huzur-ı âlîsine dâhil oluyorsun, söyleşiyorsun. Konuşmana da fırsat veriyor. Hamd ediyorsun, şükrediyorsun, dua ediyorsun, istiyorsun, eğiliyorsun, yalvarıyorsun, yakarıyorsun; ondan sonra selam verip çıkıyorsun. O kadar kıymetli bir ibadet ki kadr u kıymeti bilinmiyor. İnsan biraz dinler tarihi bilgisine sahip olsa başka dinleri incelese anlar. Başka dindarlar ne yapıyorlar acaba? Nasıl vakit geçiriyorlar? Öteki dinlerin adamları ne şekilde ibadet ediyorlar? Bir gör bakalım. İslâm'ın güzelliğini anlamak için bir etrafına bak. Elhamdülillah Allah bize namaz gibi bir nimet vermiş ki nimetlerin en hoşlarından birisi.

Peygamber Efendimiz; kurretü aynî fi's-salah "Benim gözümün aydınlığı namazda, gözüm şenleniyor, içim rahatlıyor." buyuruyor. Biz de angarya gibi kılıyoruz. Angarya gibi kılarsak -aman Allah saklasın- ne olur?

Ve izâ kâmû ile's-salâti kâmû küsâlâ yürâûne'n-nâse ve lâ yezkürûna'llâhe illâ kalîlâ.

Münâfık olursun.

Ve izâ kâmû ile's-salâti. "O münâfıklar namaza kalktıkları zaman." Kâmû küsâlâ. "Tembel tembel kalkarlar, istemeye istemeye, ayakları geri gide gide kalkarlar." Yürâûne'n-nâse. "İnsanlara gösteriş için kılarlar."

İnsanlar olmazsa zaten kılmaz.

Ayıp olur! "Bak hacı efendi hacca gitmiş de namaz kılmıyor." demesinler diye kılar veyahut başka bir sebepten kılar.

Ve lâ yezkürûna'llâhe illâ kalîlen. "Allah'ı ancak çok az anarlar."

Münâfıklar böyle yapar. Bak, "Allah'ı anmaz." demiyor. Bizim gafletimizin büyüklüğüne bakın ki âyet-i kerimede; "Münâfıklar Allah'ı anmaz." demiyor, "Çok az anarlar." diyor. "Çok az" demiyor da "az anarlar" diyor, "çok" sözü yok.

Ve lâ yezkürûna'llâhe illâ kalîlen.

"Münâfıklar namaza tembel tembel kalkarlar, insanlara mürailik yaparlar ve Allah'ı az anarlar." diyor.

Sen ne kadar anıyorsun Allah'ı? Bir kıyasla. Aman, Allah korusun, üzerinde bir münâfıklık alameti belirmişse silkin at o alameti. Mü'min Allah'ı çok zikredecek, dilinden düşürmeyecek.

Bir insan bir şeyi sevdi mi çok söyler, dilinden düşürmez. Sen hiç âşıkların hikâyelerini okumadın mı? Kerem ile Aslı vesaire. Seven insanın hâli ne olurmuş?

Allahu Teâlâ hazretleri bizi namazın zevkine erdirsin.

Li'l-memlûki alâ-mevlâhü selâsün. "Köleye efendisi üzerinde üç hak verilmiştir."

Efendisinden üç şeyi istemeye hakkı vardır.

"Hocam, Müslümanlık köleliği kabul ediyor mu?"

Ediyor, ne var? Ediyor. Müslümanlık köleliği kabul ediyor, ne olacak?

"Avrupa'da kölelik yok!"

Sen o Avrupalıların hâlini bilsen onların işi serâpâ kölelik. Ömürleri kölelikle geçmiş, başkalarını da köle yapmakla geçmiş. O Amerikalıların müslüman asıllı zencileri, Afrikalıları yakalayıp yakalayıp da kendi tarlalarında çalıştırdıklarını okumadın mı? Müslümanlığı kötülemek için yapıyorlar. Evet, Müslümanlıkta kölelik müessesesi var. Bir harpte çarpışırsın, adamı esir alırsın, kölen olur. İster kesersin ister hayatını bağışlarsın köle olur. Var. Cihat olduğu müddetçe köle de olur, olacak, normal. Ama köle müslüman olursa ne güzel, ne âlâ!

Müslüman bir kimseyi köle alabilir miyim?

Alamazsın.

Müslüman bir cevherdir; o köle olmaz, köle edilemez! Öyle bir şey yok! Kâfirken köle alırsın, köleyse öyle olur. Ama müslümanı köle olarak alamazsın. İslâm böyle bir tarzda kölelik kabul ediyor, bu gayet makuldür. Her zaman, her yerde olan şey.

Adamlar harp esirlerini esir kamplarında çalıştırmıyorlar mı? Yapıyorlar, oluyor, olması normal. Bir köle müslüman oldu, tamam. "Müslüman oldu." diye kölelikten çıkmaz. Sonradan müslüman oldu, kölelikten çıkmaz. Ama Allah nasip ederse efendisi bağışlar. Şartları var. Dinimiz kölelikten kurtulmayı çok kolaylaştırmış, ayrı.

"Köle bir müslümanın efendisi üzerinde üç hakkı vardır." buyuruyor Peygamber Efendimiz. Çünkü o devirde köle çok. Peygamber Efendimiz köleliği azaltmak için çok çalışmış, çok emirler buyurmuş.

Bir kölenin hakkı neymiş? Efendisi ona nasıl davranacak?

Lâ yü'accilühû an-salâtihî. "Namazından onu çabuk çekip almaz."

"Kölesin, gel buraya, çabuk ol, işimi yapacaksın, bırak." diye namazda acele ettirmez.

Edeple, erkânla, usûlü ile tadına vararak o namazı kılsın. Namazı kılarken efendi onu çağırmayacak. Çabuk kestirmeyecek, kısa kestirmeyecek.

Ve lâ yukîmühû an-taâmihî. "Yemek vakti geldiği halde onu ayakta tutmayacak." Yemek vakti gelmiş, "işaret etse de gitsem, karnımı doyursam" diye bekliyor, o ise "köledir" diye hâlâ ayakta tutuyor. Öyle yapmayacak.

Ve yebîuhû ize'stebâahû. "Satılmasını istediği zaman da onu satacak."

Satmak bir başka kimseye olabildiği gibi köle de belli şartlarla bir anlaşma yaparak, efendisine belli miktar parayı, kölelik ücretini ödemek şartıyla kendisini kölelikten kurtarabilir. İbn Abbas radıyallahu anh'in rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz; "İslâm'da kölenin bu üç hakkı vardır." buyurmuş.

Li'n-nâsi selâsetü meâkıle. "İnsanoğlunun üç tane sığınağı vardır; melcei, barınağı, kalesi vardır."

Nerdeki kaleler bunlar?

Kıyamet alametleri olarak insanların başına gelecek bazı şeyler var; Efendimiz, Müslümanların onlardan nereye sığınacaklarını bildiriyor.

Peygamber Efendimiz, pek çok hadîs-i şerîfinde kıyameti, kıyametin şartlarını, alametlerini anlatmıştır. Neler neler olacak, ondan sonra neler neler olacak? Onları anlatmıştır. Bu hadîs-i şerîf de onlardan biri.

"Müslümanın üç tane melcei, üç tane sığınağı vardır." Buyuruyor

Fe ma'kılühüm mine'l-melhameti'l-kübrâ elletî tekûnü li-amikı antâkiyye. "Antakya'nın Amik ovasında büyük bir savaş olacak. O büyük savaştaki barınağı Dımeşk, Şam şehri olacak. Antakya ovasında kıyametin alametleri olarak ilerideki bir zamanda müslümanlar ile kâfirler kapışacaklar."

Buna melhame-i kübrâ derler; "büyük savaş, kanlı bir savaş" olacak. Bu büyük savaşta müslümanların barınağı, sığınağı Şam olacak. Şam tarafı olacak.

Ve ma'kilühüm mine'd-deccâli beytü'l-makdisi. "Deccal çıktığı zaman da onunla mücadelede barınakları, sığınakları Kudüs şehri olacak."

Ve ma'kılühüm min ye'cûci ve me'cûci tûri sînâ. "Yecüc ve Mecüc'ün hücumunda da sığınakları Tûr-i Sînâ olacak, Sina'da Musa aleyhisselam'a vahiy gelen o meşhur dağ olacak."

Burada kıyametin, âhir zamanın havadislerinden üç şeyden bahsediliyor, anlatılıyor:

Birisi Antakya ovasında müslümanlar ile kâfirler bir harp edecekler. Hadîs-i şerîflerden anladığımıza göre oraya dokuz yüz altmış bin kâfir gelecek. Müslümanlarla bir büyük mücadele olacak. Grup grup, bölük bölük çeşitli safhaları olacak. Sonra deccal çıkacak, müslümanları aldatmaya çalışacak. Müslümanların zayıfları ona uyacaklar. Kuvvetlileri onun alnında hâzâ kâfir yazıldığını görecekler; uymayacaklar. Deccala tâbi olanlar cehenneme gidecek, deccala uymayanlar kurtulacak.

Bu hususta çok hadîs-i şerîfler var. Çok rumuzlar, işaretler, esrar var.

Üçüncüsü de Yecüc ve Mecüc çıkacak. Yeryüzünü kaplayacaklar, her tarafı istila edecekler, suları kurutacaklar, ondan sonra herkesi kesip öldürecekler. Hatta o kadar edepsizleşecekler ki "Yerde insanların hepsini öldürdük, şimdi göktekileri öldürelim." diye silahlarını göğe atacaklar. "İşte o zaman müslümanların sığınakları Tûr-i Sînâ olacak." diye bu kıyamet ahvalinden bazılarını Efendimiz bu hadîs-i şerîfte anlatmış ki uzun bir bahistir.

Lem yelka ibnü âdeme şey'en kattu münzü haleka'llâhu eşedde aleyhi mine'l-mevti sümme inne'l-mevte le ehvenü mâ ba'dehû.

Bu hadîs-i şerîfe çokça dikkat ederek dinleyin.

Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayetle Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

"İnsanoğlu; Allahu Teâlâ hazretleri onu yarattığı zamandan beri, yeryüzünde insan nesli bulunduğu zamandan beri, şu âdemoğulları dediğimiz bizim cinsimiz olan mahluklar ölümden daha şiddetli bir şeyle karşılaşmadı."

Ölüm, çok şiddetli bir hadise.

Bir başka hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz'in anlattığına göre; insanın Azrail aleyhisselam'ı görüvermesi, bin tane kılıç darbesi yemekten daha şiddetliymiş. Azrail karşısında beliriverecek ya; -bin tane kılıçla vurulsa insanın etleri lime lime olur ya- bu durum, bin tane kılıç darbesi görmekten daha şiddetliymiş. Burada da öyle diyor:

"Âdemoğlu, Allah onu yarattığı zamandan bu zamana gelinceye kadar ölümden daha şiddetli bir şey görmedi."

Demek ki geçen bütün hadiseler, bizim "feci" diye tavsif ettiğimiz her şey ufak tefek şeylermiş. Ölüm en büyük hadise, çok şiddetli bir hadise, çok korkunç bir hadise ama sümme inne'l-mevte le ehvenü mâ ba'dehû. "Ama ölüm de kendinden sonra gelecek öteki hadiselerin en hafifidir."

Ondan sonra da daha neler neler olacak? Münker ve nekir gelecek, kabirde sorgu sual olacak, ondan sonra kabirden kalkış olacak. İnsanlar büyük bir sarhoşluk, büyük bir sarsıntı içinde çeşitli sıkıntılara maruz kalacaklar. Sonra Arafat'ta Mevkıf'ta uzun, çok sıkıntılı bekleyişler olacak. Kalpler, gönüller sıkıntıdan boğaza dayanacak, boğaza gelecek; o kadar. Öyle anlatıyor.

Ve lekati'l-kulûbü'l-hanâcire. "Kalpler insanın boğazına gelecek, canı boğazına gelecek."

O kadar sıkıntılar olacak. Ondan sonra kitaplar açılacak, hesaplar görülecek. Ondan sonra insanlar cehenneme girecekler. İşte o sıkıntılar nazarı itibare alınırsa ölüm yine en hafifi. İnsanoğlu ölümden daha şiddetli bir şey görmemişken ölüm, ondan sonrakiler için yine en hafifi.

Allâhümme bârik lenâ fi'l-mevti ve fîmâ ba'de'l-mevt.

Her sabah dua ediyoruz, hem de üç defa söyleyerek:

"Yâ Rabbi! Bize ölümü mübarek eyle, ölümden sonrasını mübarek eyle."

Allâhümme bârik lenâ fi'l-mevti ve fîmâ ba'de'l-mevt. Allâhümme hevvin aleynâ sekerâti'l-mevti ve lâ tüazzibnâ ba'de'l-mevt. "Yâ Rabbi! Ölümün sarhoşluklarını, sekerâtımızı bize kolaylaştır, bizi ölümden sonra azaplandırma." diye dua ediyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri dualarımızı kabul eylesin. Bizi şu ölüm denilen hadisenin sekerâtından hıfz u himaye eylesin, kimisine:

Fe-ravhun ve reyhânün ve cennetü naîm.

"Gül koklama gibi hoş bir hâl ile" gelip geçiverecek. Kuş uçar gibi... Allah bizi böyle âsân bir veçhile ölüp de huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varanlardan eylesin.

Az önce anlattık ya bir teyzenin annesi, Kadir gecesinde ölmüş. Kandile göre gündüz hazırlıklarını yapmış, sağa sola hediyelerini göndermiş, bunlara yiyecekleri göndermiş, akşam da ruhunu teslim edivermiş. Allah kimisine duyurmuyor demek ki küçük bir böceğin insanı bir küçük ısırması gibi bir şeyle, acısını duyurmadan, sevdiği kulu kolayca bu badireden atlatıyor. Allahu Teâlâ hazretleri bize hayatta da ölümde de ölümden sonrasında da lütfunu ihsan eyleyip o sıkıntılardan bizleri berî ve uzak eylesin.

Lem tü'tû şey'en ba'de kelimeti'l-ihlâsi misle'l-âfiyeti fe-selû'llâhe'l-âfiyete.

Peygamber Efendimiz âfiyetten bahsediyor, "âfiyet" dediğimiz nimetten.

Lem tü'tû. "Ey ashabım! Siz insanlara bahşedilmedi, verilmedi." Şey'en ba'de kelimeti'l-ihlâsi misle'l-âfiyeti. "Lâ ilâhe illallah kelime-i tayyibesinden, ihlâs sözünden, eşhedü en lâ ilâhe illallah diye imanımızı belli etme ibaresi olan o sözden sonra âfiyetten daha güzel bir nimet verilmedi. Sizlere âfiyetten daha hoş başka bir şey verilmedi." Fe-selûllâhe'l-âfiyete. "O halde Allah'tan âfiyeti isteyin, en güzel şey âfiyettir."

Bu hadîs-i şerîf burada tamamlanıyor. Râvîsi Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh Efendimiz. Onun hadîs-i şerîfleri çokça değildir, biraz daha az rivayet etmiş.

"Allah'tan âfiyet isteyiniz." buyurmuş.

Bir başka hadîs-i şerîfte biraz izahat var. Orada Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

"Allah'tan bir şey istemeyi murat ettiğiniz zaman âfiyeti isteyin. 'Yâ Rabbi! Bana dünyada âfiyet ver.' diye afiyet isteyin. Çünkü âfiyet hem hastalıklardan uzak olmayı ifade eder, vücudun sağlığını ifade eder hem de belalardan, sıkıntılardan uzak olmayı ifade eder. Âfiyette oldu mı insanın vücudu dinç, başı dinç olur; rûhen de bedenen de dinç ve sıhhatli, âfiyetli olur."

Bu hadîs-i şerîfte bir incelik gelmiyor mu hatırınıza? İnsanoğullarına verilen âfiyet, güzel bir şey. Hasta olmayacak, elemi kederi olmayacak; daima şen, esen, hoş hal ile yaşayacak.

Güzel şey değil mi?

Güzel ama dikkat ederseniz bu birinci değil.

Ba'de kelimeti'l-ihlâs sözü, birinci. En büyük nimet, insanın şu sözü söylemesi. Her bakımdan, işi neresinden tutturacak olursanız olun, bir kere lâ ilâhe illallah insana imanı kazandırdığı için en önemli nimet. Eşhedü en lâ ilâhe illallah deyince insan mü'min oluyor, dünya ve âhiret saadetini kazanıyor; o bakımdan en büyük nimet. Ondan sonra Allah bu kelimeye bazı özellikler, bazı imtiyazlar, bazı hassalar vermiştir ki insan bunu söylediği zaman o nimetlere nail olur. Bu kelimenin birtakım esrarı vardır. O nimetler sayesinde ve bu kelime sayesinde insan o nimetlere erer.

Mesela insan lâ ilâhe illallah dedi mi Allah onu hıfz u himaye eder, sıkıntısından kurtarır, hâlini feraha çevirir. Bizim arkadaşlardan birisi Arafat'ta Cebel-i Rahme'ye çıkmış. Cebel-i Rahme, Peygamber Efendimiz'in veda hutbesini okuduğu yer. Oraya bir de namaz kılacak bir beyaz sütun koymuşlar, bir namazgâh var, Arafat'ın çok kıymetli bir yeri. Rahmet dağının üstü, Cebel-i Rahme'nin üstünde. Oraya çıkmış ama oraya çıkmak akıl kârı değil, çünkü öyle bir izdiham var ki orada her sene kaç kişi ölüyor, şehit oluyor.

Ben de bir kere çocuklar çadırda dururken "yalnız başıma bir yürüyeyim" dedim. Yolun yarısında, caddenin düzünde, daha tepenin yanına yaklaşmadan bir yerde bir sıkıştım, canım gidiyordu, zor döndüm geriye. Anladım ki oraya varılamayacak, varılamayacağını aklım kesti. Bizim arkadaş "güçlü kuvvetli" diye kalkmış, Cebel-i Rahme'ye gitmiş. Yukarıya çıkmış ama kalabalık ve izdiham arasında kenetlenip kalmış. İleri gidemiyor, geri gidemiyor, sıkışmış. Kalabalık öyle bir tazyik etmiş ki pazusunun kuvveti gücü, bedeninin gücü kuvveti para etmemiş. Nefes alamamaya, sıkışmaya başlamış. Ölecek artık. Kemikleri çatırdamaya başlayınca "tamam" demiş, "Burada başkaları da öldü, galiba ben de öleceğim. Bari Kelime-i Şehâdet getireyim de öyle öleyim, son nefeste o sözü söyleyerek öleyim." diye başlamış lâ ilâhe illallah demeye. Kendisi anlatıyor. -Mühendis bir arkadaşımız, yüksek mühendis, Amerika'yı filan görmüş bir kimse. Almanya'da bulundu, Amerika'da senelerce bulundu, çeşit çeşit tahsiller yaptı, yani eğitimli bir insan.- "Nasıl olduğunu anlayamadım, esrarengiz bir şekilde kendimi feraha çıkmış buldum." diyor. İşte böyle sırları da vardır.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi bu imandan ayırmasın, bu sözden ayırmasın. Bu söz üzere bizi yaşatsın, bu söz üzere ruhumuzu teslim etmeyi nasip etsin, bu söz üzere bizi ba's eylesin, bu söz ile başımızı taçlandırsın, yüzümüzü nurlandırsın.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı