M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 432.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Salâten ve selâmen dâimeyni mütelâzimeyni ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men kâle "sübhanallâhi ve bi-hamdihî" fî yevmin miete merretin huttat hatâyâhu ve in kânet misle zebedi'l-bahri.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Cenâb-ı Hakk'ın selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri şu mübarek Ramazan ayının hayrından, feyzinden, bereketinden faydalanıp iki cihanın saadetine ermeyi nasip eylesin. Dualarınızı kabul eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir miktarını Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından okuyacağız, izah etmeye çalışacağız.

Bunların okunmasına ve izahına başlamazdan önce, evvelen ve hâsseten Peygamber Efendimiz'in ruh-i pâki için, sonra onun cümle âlinin, ashabının, etbâının, ahbabının ruhlarına hediye olsun diye; bilhassa Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri olan sâdât ve meşâyih-i turûk-u aliyyemizin cümlesinin ruhları için; sahâbe-i kirâmdan rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn müteselsilen şu kitabı telif eylemiş olan Gümüşhaneli Hocamız'a, kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zahid Kotku Hocamız'a kadar güzerân eylemiş olan bütün din büyüklerimizin, sâdât ve meşâyihimizin ve onlara tâbi hulefâsının, müritlerinin, muhiplerinin ruhlarına hediye olsun diye; şu beldeleri "Allah Allah" diye diye, canını malını ortaya koyarak, cihat ederek, çarpışarak fethetmiş olan fatihlerin, sultanların, komutanların, askerlerin, şehitlerin, gazilerin ruhlarına hediye olsun diye; bütün hayrât ve hasenât sahiplerinin ruhlarına ve hâsseten içinde oturup ibadet yaptığımız, ilim müzakeresi yaptığımız İskenderpaşa camiinin bânisi İskender Paşa'nın ve bu ana kadar ayakta durmasına, gelmesine yardımcı olmuş olan, tamirine gayret etmiş olan, maddî, bedenî, mâlî çalışmalar ve yardımlarla desteklemiş olanların ruhlarına; bu camiden gelmiş geçmiş olan imamların, hatiplerin, müezzinlerin, cemaatlerin ruhlarına ve hâsseten uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin, yakınlarının, akrabasının, dostlarının, arkadaşlarının ruhlarına hediye olsun diye; onlar gelmiş geçmiş, biz yaşayan müslümanların da rızâ-i Bârî'ye uygun ömür sürüp huzûr-u Rabbi'l-izzet'e zevdiği ve razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olsun diye, buyurun bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş hadîs-i şerîf. Metnini demin okumuştuk. Peygamberimiz bu ve bundan sonraki hadîs-i şerîflerde bizlere bazı duaları tavsiye edecek, onların faziletlerini bildirecek.

Bu hâdis-i şerîfler Ramazan bereketine bu mevzuda geldi. Onun için elinizde kaleminiz kâğıdınız varsa bunları yazmak üzere çıkarırsanız uygun olur. Veyahut yoksa hafızanızda karıştırmadan canlı tutmak için gayret ederseniz iyi olur. Nasıl Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanında sahâbe-i kirâm meclisine gelirlerdi de ondan duydukları sözü kapıp aynen kulaklarında muhafaza edip başkalarına naklederlerdi; bakalım ne kadarı hatırınızda sağlam kalacak?..

Okuduğumuz hadisler basılmış Râmûz metninin 432. sayfasındadır, o hatırınızda kalsa oradan da unuttuğunuz zaman bakabilirsiniz.

Çünkü çok kıymetli şeyler var. "Ah kaçırmasaydım keşke!" diye insanın unuttuğu zaman hayıflanacağı güzel hadîs-i şerîflerle müjdeler var.

Peygamber Efendimiz birinci hadîs-i şerîfte -Râvisi Ebû Hüreyre. Buhârî, Müslim, Tirmizî'de var.- buyurmuş ki;

Men kâle "sübhanallâhi ve bi-hamdihî" fî yevmin miete merretin. "Her kim bir günde yüz defa sübhanallâhi ve bi-hamdihî derse..." Huttat hatâyâhu ve in kânet misle zebedi'l-bahr. "Eğer günahları denizin köpükleri sayısınca bile olsa affolunur."

Dile kolay, hatırda tutulması kolay bir tesbihtir. Hatırınızda tutun.

Kişi her gün eline tesbihi alıp yüz defa ne diyecek?

Sübhanallâhi ve bi-hamdihî. Bu kadar. Çok kısa. Sübhanallâhi ve bi-hamdihî.

Kim günde yüz defa böyle derse bütün günahları üzerinden alınır, dökülür, silinir, üzerinden, omzundan kaldırılır eğer denizin köpükleri kadar da çok olsa...

Mâlum deniz dalgalanır, dalgalar birbirine vurdukça dalgaların üstünde de sayısız köpükler meydana gelir; saymaya imkân yok. İşte bu kesretten kinâye olarak hadîs-i şerîflerde çok geçer; "denizlerin köpükleri sayısınca". Yani ne kadar çok günahı olsa da Allahu Teâlâ hazretleri o günahları koyuyor, o kulunu affediyor.

Çok günahkâr olduğumuza göre, hatamız, kusurumuz çok olduğuna göre, demek ki biz de her gün bunu kendimize inşaallah âdet edinelim. Her gün yüz defa sübhanallâhi ve bi-hamdihî, sübhanallâhi ve bi-hamdihî... beş dakikada biter. Beş dakikada biter ama sevabını ölçmeye imkân yok; insana ne kadar kâr getirir...

"Bu husus... Acaba Peygamber Efendimiz'den bu hadîs-i şerîf hakikaten rivayet olunmuş mu?"

Yoo, ona hiç itiraz etme! Buhârî'de, Müslim'de, Tirmizî'de, İbn Mâce'de, Ahmed b. Hanbel'de var. Hadis kaynaklarının en sağlamlarında var. Zaten bu kelimeyi bize tavsiye eden başka hadîs-i şerîfler de var. Ve bir de bazılarında ilavesi var, ilavesiyle bize anlatan başka hadislerden de biliyoruz ki bu sözler çok kıymetli!

Bu sözlerin kıymetini geçen hafta da dilimin döndüğünce izah etmeye çalışmıştım. Belki o hafta gelememiş kardeşlerimiz vardır, onlar yeni duyacaklar. Geçen haftadan duymuş olanların da bir kere daha hatırında kalmış olur.

"Bu söz az değil mi, bu kadar sevabı kazanmak için? Sübhanallâhi ve bi-hamdihî, kısaca; harflerini saysam şu kadar, kelimelerini saysam şu kadar. Buna niye bu kadar çok sevap verilmiş?"

Mânası derin!

Demiştim ki size;

"Biz cennetin arsasını satın alabilir miyiz?"

Alamayız. Boğaz'da bile alamıyoruz. Ancak Arap milyonerleri, cebine parayı deste deste [koymuş], milyonlar su gibi... Binlerden bahseder gibi milyonlardan bahsedersen; yüz milyona, iki yüz milyona, elli milyona, seksen milyona oradan öyle bir şey alınıyor.

Neden?

"Boğaz güzel bir yer hocam; manzaralı, önünde deniz var, iki tarafı yeşillik, havası güzel. Ondan pahalı."

Ya cennet? Cennet boğazla kıyas olunur mu? Tariflere sığar mı?

Sığmaz.

Cennette bir insanın mülkü, bu dünya kadar ve bu gökler kadar çok olacak. En aşağı seviyedeki insan... Bütün cennet ehlini yukarıdan aşağıya bir, iki, üç, dört, beş, altı... sıraladık. Sondan en aşağıdakine o kadar çok yer verecek ki Allah cennette...

Ne kadar verecek?

Bu yeryüzü kadar ve bu gökler kadar yer verecek. En sonuncuya!

En sonuncu kim olacak?

Cehennemde yaptığı kabahâtlerden dolayı yanıp yanıp, yanıp yanıp da ondan sonra "Kabahâtlerinin cezası tamam oldu, hadi bakalım cennete..." diye hayat suyuyla yıkanıp cennete en son giren insan. Kömür olacaklar... İnsan birbirine yapışmış kömür gibi olacak... Ama Allahu Teâlâ hazretleri onu nehrü'l-hayâtın hayat suyuyla yıkadığı zaman o cehennemden çıkmış, kömürleşmiş insan tekrar canlanacak, ondan sonra o cennete girecek. Onlara "cehennemîler" diyecekler.

Neden?

"Bunlar cehenneme girdi çıktı. Oradan geldiler." diye. Hani "muhacir" diyoruz ya, onun gibi onlara "cehennemîler" denilecek.

Peygamber Efendimiz onlardan bir tanesinin hâlini anlatıyor: Diyecekmiş ki;

"Yâ Rabbi! Beni şu cehennemden kurtar, başka bir şey istemem!"

Kurtaracak.

Kurtaracak ama cehennemin alevleri gözünün önünde, işkenceleri gözünün önünde, feryatlar, figanlar... Çok feci bir sahne... Hani insan kötü bir sahneye bile bakamıyor. Gözünün önünde mesela tavuk kesmeye bile insan dayanamıyor da gözünü kapatıyor, başını çeviriyor... Veyahut ameliyat olurken... Veyahut adam aşı olacak; kocaman, kazık kadar adam; koluna iğne yapacaklar, başını bu tarafa çeviriyor.

"E efendi, ne oluyorsun ya? Sen cihat edeceksin..."

"Kan tutar. İşte ne yapayım, yüreğim dayanamıyor." diyor.

E iğneye yüreği dayanamayan insan, cehennemin azabına yüreği dayanır mı?

Dayanamaz.

Diyecekmiş ki;

"Yâ Rabbi! Sen benim yüzümü cehennemden şu tarafa döndür, başka gayri bir şey istemem senden!"

Cehennemden çıkıyor ama azabını görmek bile o kadar zor ki...

"Yönümü döndür yâ Rabbi!"

Allahu Teâlâ hazretleri yönünü çevirecek, cehenneme sırtı döndü; karşıda cennetin kubbeleri, nimetleri, köşkleri görünmeye başladı.

E orayı gördüğü zaman yüreğinin yağı eriyecek. Diyecek ki;

"Yâ Rabbi! Sen beni şu cennete sok da başka gayri bir şey istemem!"

Demin söyledin; "Cehennemden yüzümü döndür, başka bir şey istemem!" Hani daha bir şey istemeyecektin?

Dayanamayacak. Yani dönecek.

Allahu Teâlâ hazretleri de onu -artık cehennemden çıkartmış- cennetine sokacak. Ondan sonra öyle verecek ki, işte bu yerler ve bu gökler kadar verecek de, o zât da sanacakmış ki;

"Allahu Teâlâ galiba bana en büyük mükâfatı verdi, benden daha fazlasını kimseye vermemiştir."

Hâlbuki ondan daha yüksek ne kullar var, ne Allah'ın bahtiyarları var ki Allah onlara neleri nasip etmiş; onun hayaline sığmıyor. Yani "Bana verilenden daha güzeli olur mu?" diye aklına sığmıyor da cennette kendisine en büyük mükâfat verilmiş sanacakmış. En son giren...

Peki, biz bunun parasını ödeyemeyeceğiz, yandık o zaman. Ne yapalım? Oturalım, ağlayalım.

Ağla tabii...

Cehennemden kurtulmak için ne kadar ağlarsan ağla... Çünkü cehennemin ateşini en iyi söndüren şey gözyaşı. Başka hiçbir şey söndürmez. Ne üstüne oksijen köpüğü sıksan söner, ne hidrojen köpüğü, ateş söndürücü şeyler... Hiçbir şey söndürmez. Ne yangın hortumuyla deryaları döksen sönmez. Ama âşık-ı sâdık kulun gözyaşına dayanamıyor. Cehennem o zaman sönüyor.

Ağla, yalvar;

"Yâ Rabbi! Ben çok günahkâr bir kulum. Çok âcizim, çok nâçizim. Çok edepsizlik ettim. Kendimi biliyorum, başkasına [sormaya] lüzum yok. Sen bana hem ihsanda, ikramda bulunduğun hâlde, çocukluğumdan bu ana gelinceye kadar hep izzetle, nimetle beni büyüttüğün, beslediğin, perverde eylediğin hâlde ben sana layık kulluk edemedim. Edepsizin biriyim; cehenneme atsan layıktır yâ Rabbi. Ama lütfun, keremin çoktur, ne yapayım... Erhamü'r-râhimînsin, Ekremü'l-ekremînsin, Ganîsin, Muğnîsin, Vehhâbsın..." güzel sıfatlarıyla ona iltica et, yalvar yakar...

Cenneti kaçırırsan ne kadar ağlarsan ağla! Yazıklar olsun ki, ne kadar ağlarsan ağla ki cennet elden kaçtı, cehenneme düştün. Ne kadar ağlarsan, ne kadar dövünürsen, saçlarının hepsini ayrı ayrı yol, yüzünü tırnaklarınla kanlar revan içinde bırak, "Yazık oldu bana; ben cehenneme düştüm, cenneti kaçırdım elden!" diye ne kadar ağlarsan ağla...

Ama tabii âhirette olacak o, hesap görülünce cehenneme gideceğini anlayınca insan o zaman pişmanlık duyacak da, hadîs-i şerîfte buyuruluyor ki;

Şerrü'n-nedâmeti yevme'l-kıyâmeti. "Pişmanlıkların en fenası, kıyamet günündeki pişmanlıktır."

Faydası yok. Faydası olmadığı için en fena pişmanlık...

Burada pişman oldu...

"Hocam bir ayyaş serserinin biriyim. Adam bile öldürdüm. Belimde hançerle gezerdim, hançerin ucuna mantar batırırdım. Dövmediğim adam kalmadı. Yapmadığım edepsizlik kalmadı. Pişman oldum."

Tamam. Pişman olursan Allah affeder. Allahu Teâlâ hazretleri tevbe ve istiğfar eden kulunu affediyor.

"Yok hocam, beni belki affetmez, benim ümidim yok."

Yoo... Haram! Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmetinden ümit kesmek haram! Yasak!

Lâ taknetû min rahmetillâh. "Allah'ın rahmetinden ümidi kesmeyin!" emrine aykırı edepsizlik ediyorsun. Öyle şey yok. "Allah affetmez." diye bir şey yok.

"Hocam çok büyük bir kabahât..."

Ne yaparsan yap! Kabahâtin Allah'ın rahmetinden de büyük mü? Ne kadar büyük olsa... Allah'ın rahmeti çok büyük. Onun için Allah bağışlar.

Burada ağlan, sızlan, üzül, yalvar, yakar; dön!

Onun için Mevlânâ öyle diyor:

Bâz â bâz â her ançi hesti bâz â

Ger kâfir u gebr u butperest i bâz â

în dergeh-i mâ dergeh-i nevmidÎ nÎst

Sad bâr eger tevbe şikesti bâz â.

Tercemesini bilmiyorlar. "Geri dön." diyor. Bâz â. "Vazgeç, geri dön, bırak yolunu, bu tarafa gel." diyor, Mevlânâ Celaleddîn'in dergâhında yazılı şiirde. Söz onun değil, başka bir İranlı şairin. Ama o dergâha levhayı hediye etmiş, oraya yazmışlar, işlenmiş.

"Geri dön."

Nereden dön?

Batıldan dön, hakka gel. Yanlışı bırak, hidâyete gel; küfrü bırak, imana gel.

"Geri dön, geri dön! Ne olursan ol, geri dön!"

"Hocam ben kâfirim."

Tamam, mü'min ol, geri dön.

"Hocam ben müşrikim."

Geri dön.

"Günahkârım."

Geri dön, vazgeç.

"Kumarbazdım, ayyaştım, serseriydim.."

Tamam, geri dön. Ne olursan ol, geri dön.

"Bir kaç defa tevbe etmiştim hocam, yine nefsim edepsizlik etti, hakim olamadım, yine günaha düştüm."

Yüz defa tevbeyi bozmuş olsan yine dön, yine kabul eder Allah! Erhamü'r-râhimîn, ğaffârü'z-zünûb. Yine affeder.

Kendinin tevbesi yetmeyecek de Allahu Teâlâ hazretleri bu Ramazan gününde hamele-i Arş olan büyük meleklerinde diyor ki;

"Bırakın bana tesbih etmeyi, kullarıma tevbe istiğfar edin!"

Kendisini tesbih ediyorlar; sübhanallah, sübhanallah... Büyük melekler, Arş'ın direklerini tutuyor, Allahu Teâlâ hazretlerini tesbih ediyor.

"Bırakın bana tesbih etmeyi, Ramazan; benim kullarıma tevbe istiğfar edin!"

Hamele-i Arş olan, azametine akılların, fikirlerin erişemeyeceği kadar büyük meleklerin senin için tevbe istiğfar [ve] dua ettiği bu günde tevbe et, vazgeç. Yüz defa tevbeni bozsan da gel şu doğru yola gir yahu! Sonraki pişmanlık fayda etmez.

Hesap yapıyorsun, yanlış hesap yapıyorsun. İki paralık eğlence arkasından zehir zıkkım oluyor. Bir içki içiyorsun, mahvoluyorsun. Bir kumar oynuyorsun, mahvoluyorsun. Bir zina ediyorsun, mahvoluyorsun. Hayatın mahvoluyor. Bırak, hak yola gir. Hak yoldan daha tatlı bir yol yok.

Bu yolun fazlını, keremini, nimetini, hazinelerini gafiller, cahiller bilse, Rusya, Amerika bilse elimizden almak için ordularıyla bize hücum eder. İstismara, sömürmeye alışmış ya, burayı da sömürmeye gelir ama bilmiyor.

Bu yola gel, en güzel yol bu.

Bu kadar kıymetli olan cennetin parasını veremiyoruz. Peki biz bu âciz, nâçiz, yüzü kara, günahkâr, eli boş kullar cennete nasıl gireceğiz?

Men kâle "lâ ilâhe illallah" dehale'l-cennete.

"Her kim ki 'Allah'tan gayri ilah yoktur, lâ ilâhe illallah.' derse cennete girer."

Semenü'l-cenneti lâ ilâhe illallah. "Cennetin bedeli lâ ilâhe illallah sözüdür."

Lâ ilâhe illallah sözü cennetin bedeli oluyor.

Neyi gösterir bu?

Cennetin kıymetini bildiğime göre, lâ ilâhe illallah sözünün kıymetini gösterir. Cennetin bedeli, kıymeti ortada. Akıl var, mantık var; konuştuk, anlaşıldı. Bu sözün kıymetini gösterir. Lâ ilâhe illallah sözünün ne kadar derin, kıymetli söz olduğunu gösterir. Sübhanallah sözünün ne kadar kıymetli söz olduğunu gösterir. Ve bi-hamdihî sözünün ne kadar kıymetli olduğunu gösterir. Bu mükâfatlar onu gösteriyor.

Sen lâ ilâhe illallah diyorsun, cennete giriyorsun. Sübhanallâhi ve bi-hamdihî dersen üzerinde hiç günah kalmazsa çok mu, aklına sığmadı mı?

Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdir.

Ne demiş oluyorsun?

Sübhanallah. "Yâ Rabbi! Sen her noksandan münezzehsin; hiç eksiğin, noksanın, kusurun yok. Her şeyin tam, mükemmel."

Ve bi-hamdihî. "Seni överim yâ Rabbi. Seni methederim yâ Rabbi. Çünkü methedilecek her şey senin. Her türlü methedilecek şeye sahipsin. Her türlü noksanlıktan, eksiklikten, âcizlikten müberrâsın, berîsin. Her şeyin tam, her şeyin güzel, her şeyin mükemmel." demiş oluyorsun.

Bu sözün mânası deryalar gibi zengindir. Sübhanallah bir söz. Getir, bir cilt kitap yaz, bir cilt daha yaz, bir cilt daha yaz... Denizler mavi mürekkep olsa yaza yaza yaza sübhanallah'ın mânasını bitiremezsin.

Onun için, işte onu dediğin zaman günahların affolunuyor.

Maksat, o mânayı içine yerleştirmek.

Niye yüz defa söylettiriyor?

Adam Suudi Arabistan'da okumuş, Vehhabîler'in akidesini öğrenmiş. Mısır'da, Ezher'de okumuş; "Bira helaldir, şu şöyledir, bu böyledir..." fetvalarıyla yetişmiş. Geliyor buraya;

"Efendim tasavvuf yok, zikir yok..."

Nereden çıkarttın sen? Sen hadis okudun mu, âyet biliyor musun?

Bak işte, ne diyor Peygamber Efendimiz;

"Yüz defa oku." diyor.

"Yüz defa okumak da ne?"

Neyse ne, Peygamber Efendimiz buyurmuş.

Yaparsan görürsün. Yaparsan; sübhanallâhi ve bi-hamdihî, sübhanallâhi ve bi-hamdihî, sübhanallâhi ve bi-hamdihî derken gözünden bir perde açılır, bir güzel nimetler görünmeye başlar, imanın tahkîkî iman olur. O zaman hakiki mü'min olduğun zaman da dünyalar senin olur.

O öyle olsun diye; yüz defa, perçinleye perçinleye...

Demiri döverken nasıl dövüyorlar?

'Takka taka taka, takka taka taka, takka taka taka, takka taka taka... tekrar tekrar vura vura dövüyorlar. Örsün altında dövüle dövüle dövüle oluyor. İşte o da böyle.

Lâ ilâhe illallah'ın kalbe darbi olmasa o öyle yavaş yavaş pişmez, yerine gelmez. Bu yüz defa söylenmese bir defada insan anlamaz. Keşke bir defada anlasa...

"Arkadaş günahlı yol akıl fikir yolu değildir. Şu nefse uyma, günahı bırak, hak yola gir, cennete git."

Bitti. İşte bizim anlatacağımız şey bu... Ama anlamaz ki bu insanlar. Nerede bir defadan, bir laftan anlayıp da olan insan?..

Tekrar lazım.

Yirmi sene, otuz sene geçiyor da daha hâlâ adam olacağız. Saçımız değişti, ağardı; biz değişmedik. İçimiz günden güne kararıyor.

"Dervişim" diye gelmiş, tekkeye girmiş, her şeyi devirmiş, yatırmış, kalmış. E sen terakki edecektin, adam olacaktın, mü'min-i kâmil olacaktın... Ne gıybeti bırakmış, ne dedikoduyu bırakmış, ne güzel ahlâk ile muttasıf olabilmiş, ne nefsine hâkim olabilmiş... Ohoo...

"Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur."

Onun için günde yüz defa mânasını düşüne düşüne, lezzetini tada tada, balı içine parmağınızı bandıra bandıra, yalaya yalaya [yediğiniz] gibi sübhanallâhi ve bi-hamdihî, sübhanallâhi ve bi-hamdihî deyin bakalım.

Gelelim öteki hadîs-i şerîfe.

Geçen hafta bu benim gözüme ilişmişti de bu Cuma düşündüm düşündüm, bulamadım; bu Cuma'yı kaçırdım. Şimdi önümüzdeki Cuma'ya hatırımda tutmaya heves ediyorum. Bakalım, siz de kaçırmayın, heves edin, hatırınızda tutmaya çalışın.

Men kâle ba'de salâti'l-cumuati ve hüve kâidün kable en yekûme min meclisihî "sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî estağfirullah" miete merretin ğafera'llâhu lehû miete elfi zenbin ve li-vâlideyhi erba'aten ve ışrîne elfe zenbin.

Bu hadîs-i şerîfi İbn Abbas radıyallahu anh'ten Deylemî rivayet etmiş.

Bu da yine sübhanallâhi ve bi-hamdihî ile ilgili bir hadîs-i şerîftir. Deylemî Müsnedü'l-firdevs adlı hadis kitabında zikreylemiş. Şerhte Hocamız Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri "Bu hususta başka hadîs-i şerîfler de vardır." diyor.

Mânasına geçiyoruz:

Men kâle. "Her kim ki derse."

Ne zaman?

Ba'de salâti'l-cumuati. "Cuma namazından sonra."

Nasıl bir hâlde?

Ve hüve kâidün. "Oturmuşken."

Kable en yekûme min meclisihî. "Oturmuş olduğu toplantı yerinden, o Cuma günü oturduğu o yerden kalkmadan daha, henüz daha oturmuş vaziyetteyken" her kim derse...

Neyi? Hangi sözü?

Sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî estağfirullah.

Deminki gibi ama bir tekrar var, bir de sonunda estağfirullah var.

Sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî estağfirullah.

İki defa tekrar ediliyor; sübhanallâhi'l-azim deniliyor, ikincide azîm kelimesi geliyor, sonunda da estağfirullah deniliyor. Yani aynı kapıya çıkan, mânaları aynı olan şeyler.

Bunu yüz defa diyecek.

Sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî estağfirullah diye bunu Cuma günü oturduğu yerden, o toplantı yerinden, meclisinden henüz kalkmadan, oturmuş vaziyetteyken daha yüz defa bunu derse ne olur?

Ğafera'llâhu lehû. "Allah onun için bağışlar, mağfiret eder." Miete elfi zenbin. "Yüz bin günahını bağışlar." Ve li-vâlideyhi. "Ana ve babasının da..." Erba'aten ve ışrîne elfe zenbin. "Yirmi dört bin günahını bağışlar."

Allah, Cuma namazının arkasından bu sözü yüz defa söyleyen kimsenin kendisinin yüz bin günahını, anne ve babasının yirmi dört bin günahını bağışlar.

Söz neydi?

Sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî estağfirullah.

Bu da İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf.

Mânası:

Sübhanallah. "Yâ Rabbi! Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Sen münezzehsin, pâksin. Her türlü kemâlat ile muttasıfsın; her türlü noksandan münezzehsin, berîsin."

Ve bi-hamdihî. "Seni överim. Övebildiğimce, her çeşit tarzda, her şekille, her vesileyle seni överim."

Sübhanallâhi'l-azîm. "Azamet sahibi, ulu Allah'ı tesbih ederim."

Ve bi-hamdihî. "O'na hamd ü senâ ederim."

Estağfirullah. "Allah'tan günahlarımın avf u mağfiretini dilerim."

Mâna bu.

Allah'ın her şeye kâdir olduğunu, her türlü güzelliğe sahip olduğunu, her türlü kemâlât ile muttasıf olduğunu düşünüyoruz. Her şeyi güzel olan şey övülür. "Seni överim, meth ü senâ ederim." diye övgümüzü arz ediyoruz. Onun arkasından, Allah'ın azamet sıfatı ile [hamdi

övgüyü] bir kere daha tekrarlayınca, bir de;

"Yâ Rabbi! Ben senden günahlarımın da affını istiyorum. Sen büyüksün, büyükler büyüğüsün. Bir kere her türlü noksandan münezzehsin. Bu kulun günahından da geçersin yâ Rabbi! Cömertsin, bağışlayıverirsin, onu da eksik komazsın." [diyoruz].

Mâna oralara gidiyor.

İnsan;

"Madem ki her türlü kemâlât ile muttasıfsın; cömertliğin de tam yâ Rabbi! Eksik, sonsuz, derya gibi, okyanuslar gibi rahmetin, cömertliğin var. Kulun günahını da bağışlarsın. Cömertliğinin şânındandır ki ben âciz kulunun da günahını bağışlayasın yâ Rabbi!" demiş oluyor.

Buradan bir şeyi daha öğreniyoruz;

Allahu Teâlâ hazretlerine duanın edebini öğreniyoruz.

Zaten Fâtiha'dan bildiğimiz bir edep bu; önce Allah'a meth ü senâ, hamd ü senâ, O'nu layıkı sıfatları ile yâd etmek, O'nu meth ü sena ettikten sonra dileğini söylemek.

'Tak tak tak' kapıyı çalıyorsun. Çıkıyor:

"Buyur, ne istiyorsun?"

"Bana yirmi lira ver!"

Pattadak, birden bire... Öyle değil de;

"Yâ Rabbi sen her türlü kemâlât ile muttasıfsın, âlemlerin Rabbi'sin, hamd sana mahsustur. Kıyamet gününde kullara bu dünyada yaptıklarının mükâfatını, cezasını verecek olan sensin. O her şeyin karşılığının görüleceği günün sahibi sensin yâ Rabbi. Aman yâ Rabbi! Senden yardım isterim. Ancak sana ibadet ederiz. Ancak senden yardım isteriz." diyoruz ama ilk başta o güzel şeyleri saydıktan sonra diyoruz.

İşte Allah celle celâlüh ve amme nevâlüh böyle duayı sever. Kendisinin şânına layık sıfatları sayacağız, ondan sonra dua edeceğiz. Hemen değil. Usûlü öyle.

Dua etmenin daha başka âdâbı da vardır.

Dua etmenin âdâbından birisi de Peygamber Efendimiz'e salât ü selâm getirmektir. Bir âdâbı da odur. Çünkü Peygamber Efendimiz'e bağlılık olmadan kenardan kaçıp cennete gitmek mümkün değil. Resûlullah'a bağlılık olmadan mümkün değil. Allahu Teâlâ hazretleri ona bağlamış. Biz onun ümmetiyiz; ona âsi olarak, onu çiğneyerek, ona itaat etmeden, onun sünnetine uymadan, ona saygımızı, bağlılığımızı, sevgimizi göstermeden mümkün değil.

Bir kimse dua eder; dua gider, gökte durur. Dua belli bir seviyede durur.

Ne zamana kadar?

Salât u selâm getirinceye kadar. Salât u selâm getirdiği zaman dergâh-ı izzete çıkar.

Bu da neyi gösteriyor?

Resûlullah'ı sevmemiz şarttır, farzdır; dinimizin aslıdır, özüdür, esasıdır.

"Ben Kur'an tanırım, başka şey tanımam!"

Aptal! Kur'an'ı kim getirdi sana? Resûlullah tebliğ etmedi mi? Sana Kur'ân-ı Kerîm'in nasıl anlaşılması gerektiğini Resûlullah Efendimiz 23 senede şefkatle öğretmedi mi? O Resûlullah Efendimiz sana dua etmedi mi? O Resûlullah Efendimiz ümmetî, ümmetî, ümmetî... diyerek senin kaygını çekmedi mi? Ne edepsizsin sen! İnsanın bir vefa borcu yok mudur? O senin iyiliğini istemiş, senin için çalışmış. O sana şevk duymuş...

"Ah ah!" demiş bir keresinde; "Ah ihvânıma bir kavuşsam..."

İhvân, "kardeşlerim" demek.

"İhvânıma bir kavuşsam!"

Demişler ki ashâb-ı kirâm;

"Yâ Resûlallah! Biz senin ihvânın, kardeşlerin değil miyiz?"

"Yok, siz benim ashabımsınız; benim ihvânım, benden sonra gelip de bana iman edenlerdir."

Bizleriz yani... Biz Resûlullah'ın ihvânıyız, kardeşleriyiz. Bize öyle iltifat buyurmuş. Yoksa bizim liyâkatimiz yoktur, bizim iki para eder yanımız yoktur, bir pul eder yanımız yoktur ama öyle demiş;

"Ah, o beni görmediği hâlde bana iman edenlere bir kavuşsam!" buyurmuş.

Nerede kavuşacak?

Onun esrarı var. Bir kere Havz-ı Kevser'in başında kavuşulacak. Havz-ı Kevser'ininin başında, Kevser havuzunun başında Allahu Teâlâ hazretlerinin Resûlü ile mü'min, muvahhid ümmeti kavuşacak. Resûlullah Efendimiz karşılayacak, kavuşacak.

Ama bir tehlikeli şey var. Havz-ı Kevser ile ilgili hadisleri okursanız görürsünüz ki:

Karşıdan ihvânı, Peygamber Efendimiz'in ümmetinden şahıs geliyor. Peygamber Efendimiz onları görüyor, onlar Peygamber Efendimiz'e geliyorlar; tam Havz-ı Kevser'e doğru gelirlerken melekler yolunu çevirecek;

"Geç! O tarafa gitmek yok, sana müsade yok!" Öbür tarafa alıp götürecekler.

Peygamber Efendimiz'in yüreği yanacak, diyecek ki;

"Yâ Rabbi! Onlar benim ashabım, onlar benim ümmetim; melekler yolunu çevirdiler, yanıma bırakmıyorlar."

"Senden sonra onlar ne haltlar karıştırdı... Senden sonra onlar ne yollara düştüler, ne işler yaptılar..." diyecek.

Ben geçen gün gazeteyi okudum, hâlâ anlayamadım. Benim bu aklım biraz kıtça...

Lübnan'ın Emel örgütü, Şiî örgütü Filistin kampına saldırmış, katliam eylemiş, bin kişiyi kesmiş.

Koyun mu kesiyorsun, tavuk mu kesiyorsun, mezbahada mısın? Neyin nesisin? Yani ne biçim iştir, anlayamadım.

İçinizden anlayan birisi varsa; "Hocam be bu işin sırrını biliyorum." desin, gelsin şu dersten sonra bana bunu anlatıversin.

Bir müslüman öteki müslümanı nasıl öldürür?! Bir insan öteki insanı nasıl öldürür?!

Benim aklım almadı, almıyor!

Evet, cuma günü hatırımızda kalacak inşaallah; yerimizden kalkmadan, doğrulmadan tesbihi elimize alacağız, yüz defa sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîm ve bi-hamdihî estağfirullah diyeceğiz. Allah'a hamd ü senâlardan sonra, medihten ve tesbihten sonra estağfirullah; "Yâ Rabbi benim günahlarımı avf u mağfiret eyle." diyeceğiz.

Gelelim üçüncü hadîs-i şerîfe...

Ne hikmetse hep, dua mevsimi oluğundan -Ramazan- bu derslerde dualar geldi. Peygamber Efendimiz bize dua öğretiyor.

Men kâle izâ asbaha "sübhanallâhi ve bi-hamdihî" elfe merretin fekad işterâ nefsehû mina'llâhi teâlâ.

Bu da İbn Abbas radıyallahu anh'ten yine aynı sözün faziletine dair, sübhanallâhi ve bi-hamdihî'nin kıymetini anlatıyor. Burada buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

Men kâle. "Her kim ki der..." İzâ asbaha. "Sabaha çıktığı zaman, sabahladığı zaman..."

"Her kim sabaha erdiğinde derse..."

Ne diyecek?

Sübhanallâhi ve bi-hamdihî. Şu bizim deminden beri konuştuğumuz sözü derse.

Ne kadar bu?

Elfe merretin. "Bin defa" derse, sabahleyin.

Fekad işterâ nefsehû mina'llâh. "Kendi nefsini Allah'tan satın almış olur."

"Allahu Teâlâ hazretlerinden nefsini satın almış olur." Yani kendisini kurtarır.

Esir bir insanı ne yaparlar?

Boynuna halkayı takarlar, halkanın ucu zincire bağlıdır, öteki esirlere bağlarlar; kamçılar altında bir yere gidemez. Ayaklarına da ağırlık bağlarlar. Şakır şakır zincir; bu tarafa dönse zincir, bu tarafa dönse zincir...

Nereye gidiyor bunlar?

Bunlar şakır şakır zincirlerle cehenneme gidiyorlar. Bağlanmışlar; bunlar suçlu, kabahatli, edepsiz. Bunlar cehenneme gidiyor.

"E nasıl kurtulur? Bunlar esir olmuş, ne yapalım?"

Parasını, fidyesini verirsen kurtulur.

"Kim bin defa sübhanallâhi ve bi-hamdihî derse kendisini Allahu Teâlâ hazretlerinden satın almış olur."

O kadar kurtulmamız için sebepler var ki... Çok günaha giriyoruz da başka türlü kurtulmamız mümkün değil. Fakat hastalıklara o kadar da ilaç var ki, öyle kurtulma çareleri var ki... Öyle kurtulacak. Yoksa biz o cennete nereden gireceğiz, nasıl gireceğiz?

İşte bunları duyacağız, yapacağız, gözyaşı dökeceğiz, yalvaracağız, yakaracağız da Allahu Teâlâ hazretleri bizi cehennemden âzat edecek, cennetine dâhil edecek.

Bir insan bir hadîs-i şerîfi duydu mu hiç olmazsa bir defa, iki defa, üç defa onunla amel etmeli.

Diğer hadîs-i şerîf.

Men kâle "lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü bi-yedihi'l-hayru ve hüve alâ külli şey'in kadîr" künne lehû ke-ıdli aşri rikâbin.

Bu hadîs-i şerîf Ebû Eyyûb hazretlerinden rivayet edilmiş. Daha önceki haftada buna benzer bir hadîs-i şerîf geçmişti, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'tendi. Bu Ebû Eyyûb hazretlerinden rivayet edilmiş. Mânası aynı.

Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretleri kim?

Eyüp Sultan dediğimiz semtte kabri bulunan, ziyaretgâhı bulunan sahâbî.

O kimdi?

Peygamber Efendimiz'in dayıları tarafından akrabası oluyordu ve Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye hicret ettiği zaman evinde Peygamber Efendimiz'i o misafir etmişti. Çünkü herkes misafir etmek istiyordu da Peygamber Efendimiz dedi ki;

"Devemi serbest bırakın. Nerede çökerse oraya misafir olacağım."

Deve geldi geldi geldi, bir arsada bir çöktü, bir kalktı.

Neresi?

Peygamber Efendimiz'in şimdiki mescidinin olduğu yer. Bir çöktü -ıhtı-, bir kalktı oradan, ondan sonra yürüdü gitti. Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretlerinin evinin önüne çöktü.

"Peygamber Efendimiz bize misafir oluyor." diye o Ebû Eyyûb hazretlerinin bağlı olduğu kabile, hepsi bayram ettiler. Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretleri sevincinden uçuyor, hem akrabalık var hem de iman tabii...

"Yâ Resûlallah! Sen evimizin üst katına buyur, ben alt katta durayım."

Peygamber Efendimiz;

"Sana üst katın mübarek olsun, ben alt katta dururum." dedi.

Alt katta dururken Ebû Eyyûb el-Ensarî razı olmadı. Peygamber Efendimiz'in ev sahibi olmuş oluyor.

Mihmandâr-ı Peygamberî, ne demek?

Peygamber Efendimiz'i mihman etmiş olan kimse, ona ev sahipliği yapmış olan kimse. O mübarek.

Sonra sancaktarıdır; Peygamber Efendimiz'in bayraktarlığını da yaptı, elinde bayrağını da taşıdı.

Böyle bir müddet devam ederken ederken, bir gün yukarıdan bir testi devrildi, su şaldır şaldır, şaldır şaldır tahtaların aralıklarından Peygamber Efendimiz'in bulunduğu kata döküldü. Dedi ki;

"Ya Resûlallah! Bundan sonra olmaz; sen yukarı çıkacaksın, ben aşağı geleceğim. Yukarıdan bir şey dökülüyor, sizin üstünüze geliyor."

O zaman öyle ısrar etti ki Peygamber Efendimiz üste çıktı, evi yapılıncaya kadar...

O devenin ilk çöktüğü yere Mescid-i Nebevî yapıldı. Oraya hurma kütüklerinden, dallarından, süssüz, ziynetsiz, sade, basit, gölgelikli bir mescit yapıldı. Peygamber Efendimiz de kenarına -medrese odaları gibi- odalar yaptırdı. Peygamber Efendimiz'in odalarının kapıları mescide açılıyordu. Oralarda da Peygamber Efendimiz'in hanımları duruyordu. Oradan mescide çıkardı; kapısını açar, mescide girerdi. Şimdi medfun bulunduğu o Kubbe-i Hadrâ'nın altı da Hz. Âişe validemizin hücresinin olduğu yerdir. Orada da o vardı.

İşte bu Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri rivayet etmiş ki;

"Her kim ki lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü bi-yedihi'l-hayru ve hüve alâ külli şey'in kadîr derse bu dediği kelimeler, sözler sanki ona on köle bağışlamış gibi olur."

Dikkat edilirse miktar söylemiyor; "yüz defa, elli defa, on defa" demiyor. Bir defa dese bile on köle âzat etmiş gibi sevap kazanır.

Köle âzat etmek ne demek?

Köle âzat etmek, büyük mâlî fedakârlık yapmak demek. Bir kölenin sahibi olmak için o zaman çok para harcamak gerekliydi. Çünkü bir adam sahibi oluyorsun. Parasını veriyorsun; "öl" dediğin yerde ölüyor, "kal" dediğin yerde kalıyor, işini yapıyor. "Git kuyudan su taşı. Git hurmalarımı getir. Git çarşıdan şunu al, bunu al..." Yani emrinde... Böyle bir köle çok zor. Bilal-i Habeşî köleydi, Hz. Ebû Bekir onu satın aldı, âzat etti.

Böyle on tane köle âzat etmek gibi oluyor. Kolay bir şey değil.

Bugünkü neye benzer?

Bugün bir köle, aşağı yukarı bir ev gibidir. Veya bir MAN kamyon gibidir. Veyahut bir araba gibidir. Bu, öyle bir fedakârlık yapmak gibi kıymetli oluyor.

Şimdi "fedakârlık yapmak" deyince, fırsatı yakaladım ya, ben size biraz çatacağım. Kusura bakmayın. "Ramazan'da oruç -hocanın- başına vurmuş." dersiniz.

Bizim burada kuvvetli bir arkadaş grubumuz vardır, muhabbetli... Allah muhabbetimizi dâim etsin. Biz birbirimizin kardeşiyiz.

İnsan birbirinin kardeşi, ihvânı olunca Allahu Teâlâ hazretleri onları Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde nurdan minberlerde ikrama tâbi tutacak. "Siz, mahşer halkı gibi böyle sıkışık tepişik oturmayın, terlere bulaşmayın, güneş tepenizi kaynatmasın; gelin bakalım siz Arşımın gölgesine, oturun bakalım şu nurdan minberlere..." Üstlerine nurdan libaslar giyecekler. Yüzleri nur olacak. Minberleri, şu oturdukları kürsüler, oturma yerleri, koltukları nur olacak. Peygamberler, şehitler kendisine gıpta edecek, birbirlerinin kardeşi oldukları için.

Muhabbet İslâm'da böyle kıymetli. Onun için biz birbirimizle ihvânız, kardeşiz.

Kardeş kardeşe söyler.

Şimdi sizin içinizde zengini var, fakiri var. Ben buradan salma yapıyorum, diyorum ki;

"Yahu şu caminin yan tarafını alalım, edelim, yapalım. Kadınlar da dinlesin. Siz erkekler dinliyorsunuz, burada baklavayı, böreği, kaymağı yiyorsunuz; kadınlar mahrum kalıyor. Onlar da faydalansın, orayı da [yapalım]. Hadi bakalım bir para..."

Dışarıya sergi... Lokman amcamız geçiyor, Allah razı olsun, sergiyi açıyor.

Ne kadar para toplandı?

"140 bin lira, 150 bin lira..."

Ya ben onu kendim veririm...

Yok mu içinizde bir babayiğit zengin;

"Tamam hocam, ben bu işi hallettim, sen başka işle meşgul ol. Bu caminin çevresini yapmak bana ait."

Hanı olan var, hamamı olan var, fabrikası olan var, büyük milyonları olan var... Niye fukarayı tekrar tekrar istetip duruyorsunuz, bizi boyun büktürüp duruyorsunuz?

Yapıverin, olsun bitsin!

Kendimiz için bir şey istemiyoruz ki... Maaşımız var, karnımız tok, sırtımız pek, mevkimiz var, makamımız var; bir eksikliğimiz yok, Allah'a hamd ü senâlar olsun.

Şu yan tarafı, sokaktan baktığınız zaman harabe orası... Kapıları, çerçeveleri kırılmış bir ev var. Öbür tarafta bir tane daha var. Birazını tamir ettik, şimdi kadınlar oradan dinliyorlar. İki katını tamir ettik, oldu. Ama soba yakıyorlardı, kışın soba tütüyordu; ben gidiyordum, gözlerim yanıyordu. Onlar orada ne yapsınlar, gözleri yana yana hadîs-i şerîfi dinleme aşkına orada oturuyorlardı.

E ne olur kaloriferli olsa? Ne olur muntazam olsa? Ne olur pırıl pırıl tertemiz olsa?..

Bir zengin yapar.

Yalvarttırıyorsunuz, hoşunuza gidiyor galiba yalvarttırmak... Yalvarttırıyorsunuz.

Çıksın babayiğitler, yapsın onu. Ben bu fukaraya gayri bir şey demeyeceğim. Sergi de açılmasın.

Hani "on köle âzat etmek" diyoruz ya; para sarf etmek kolay olmuyor. Oradan taktırdım, fırsatı buldum, size söylüyorum.

Buraları tamam olsun, camimiz ve etrafı çiçek gibi olsun.

Alt kapıya bakıyorum; mezbele, çöp tenekesi devrilmiş. Vaktim olsa, vallâhi elime süpürgeyi alacağım, kendim yapacağım. Öyle geçiyor içimden...

Ya bizim caminin etrafına çöp yakışır mı?

Ben yakıştıramıyorum.

Camimizin her tarafı sabunla yıkanıp tertemiz olmalı, bal döksen yalanmalı. Temiz olmalı. Ben öyle istiyorum.

Bak, elhamdülillah işte burasını tahta yaptık, burasını boyattık, intizama girdi.

Her şey çiçek gibi olacak. Kendi evimizde her türlü konforu [sağlıyoruz], camiye gelince pis pasaklı olmaz, tozlu topraklı olmaz.

Alırız kuvvetli bir elektrik süpürgesi, 'gurr, horr...' dediği zaman tozun hepsini alır, hiç toz kalmaz, biter.

Şimdi hepimiz burada hadis dinleyeceğiz diye hamama girmiş gibi buram buram terliyoruz. Hoca da biraz sözü uzattı mı sırılsıklam terliyoruz.

Şuraya bir klima cihazı koysan, dışarıdan serin havayı alır, buraya verir; oh, rahat edersin.

Fabrikaların bürolarına, zenginlerin büyük iş yerlerine, bankaların genel müdürlerinin odasına git... Genel müdürün odası bu kadardır.

Zamanın birinde bizi bir fabrikaya misafir ettiler. Bir yerden dönüyorduk. Bizi de Hocamız'ın hatırına genel müdürün lojmanına misafir ettiler. Genel müdürün lojmanında da yatak odasını bize verdiler. Ben ömrümde öyle yatak görmedim. Eni ne kadar, kaç metre, boyu kaç metre, bilmiyorum. Kocaman bir alâmet... Bizim yataktan biraz fazla kıpırdasan öbür taraftan düşersin. Kocaman [yatak]...

Müdürün odası öyle olursa...

Dışarıdan püfür püfür, püfür püfür... Dışarısı istediği kadar sıcak olsun, serin hava içeriye gelirse... Rahat rahat çalışıyor.

Neden?

"Hocam bu genel müdür. Bu müesseseye çok para kazandırıyor. Bu kıymetli insan, Amerika'da tahsil yapmış, doktora yapmış. Buna revâdır."

Ya hadislere revâ değil mi?! Burada konfor bu hadislerin öğretilmesine revâ değil mi?!

Şimdi arkadaşlarımızın kimisi ayakta, kimisi oturuyor...

Güzel olsa, tertemiz, kışın sıcak, yazın serin olsa, temiz havalı olsa...

Onun için bunu siz sağlayacaksınız.

Zenginlere söyleyin. Bizden selâm söyleyin. Bu şeyleri yapın. Yani burada buram buram terlemeyelim, temiz havalı olsun, serin olsun. Havalandırma cihazı tertibatı yapalım.

Kadınlar;

"Hocamız'ın sesini üç ay, beş ay duymadık." dediler.

Tövbe estağfirullah! Şaşırdım kaldım. Yirminci yüzyılda bu kadar ibtidâîlik olur mu?

Ben burada "Hadis okuyorum, kadınlar da dinliyor." diye seviniyorum... Üç ay geçti aradan, kadınlar dediler;

"Biz senin hiç vaazını duymadık ki..."

E ne oldu?

"Hopörlerin teli kopukmuş da..."

Ya bir tel kopukluğuyla bu kadar büyük fayda kaçırılır mı?

Bir kadın bu hadîs-i şerîfi duysa da yüz defa lâ ilâhe illallah dese, sübhanallâhi ve bi-hamdihî dese bunun sevabı sebep olanlara da gelecek.

Kaçırılır mı bu fırsat?

Kaçırılmaz ama bizim ahâli parayı peşin istiyor. "Cennette sevap var." dedin mi aldırmıyor. Peşin parayı göstersen o zaman koşacak. "Cennette sevap var." deyince o görmediği şeye koşturmuyor, hâlbuki sevap var.

Şu cami ne kadar rahat olursa, ne kadar geniş olursa, onların oradaki yeri ne kadar uygun olursa iyi olur.

Biz mesela Suudi Arabistan'da gördük:

Hoca burada ders veriyor, kadınların öbür tarafta salonu var, büyük televizyon ekranından bu hocanın dersini, tahtayı seyrediyorlar. Ama erkek o kadınları görmüyor, kadınlar da onunla karşı karşıya gelmiyorlar. Sistem kurmuşlar.

Ya yirminci yüzyılda her türlü imkân var.

Şimdi biz de öyle yapsak... Şu caminin arka tarafında bir sürü boş salon vardır. Orada 3-5 kardeşimiz duruyor. Neyse mezun oldular. Orada bir sürü salonlar var. O salonlara bir ekran koysak, burada hadisi, Arapça dersini, tefsiri, âyeti, vesaireyi öğrettiğimiz zaman orada onlar seyretseler de, gözle görünce de daha iyi öğreniliyor, öyle öğrenseler daha iyi olur.

Biz bunu yapamaz mıyız?

Yaparız.

Şahsen yapıyoruz. Yazlığa gidiyoruz...

Söyleyin bakalım, bir yazlık kaç para?

Ben duydum ki, gazetede okudum; Antalya'da tahta barakalar var, bir yazlığı 1 milyon liraymış. Bir yaz gelecek orada... Sivrisinekler de bulut gibi, kan emmeye hazır... Bir yaz orada sivrisinekleri besleyecek, kendisi denizde çingene maşası gibi yanacak, boyundan büyük günahlara girecek; 1 milyon lira, parayla... Baraka; iki oda, deniz kenarında bir yer.

Keyfi olunca 1 milyonlara sıraya giriyorlar, orada yer bulunmuyor.

Renkli televizyon bundan 3-5 ay evvel "300 bin lira" dediler. Şimdi millet cömertleşmiş, renkli televizyonu alınca siyah beyaz televizyonu yakınlarına, fukaraya hediye ediyormuş. 15-20 bin lira, artık ne yapsın onu, hediye ediyormuş. Onun vebali hediye edenin boynuna. Artık o orada ne vebal yükleniyorsa, hediye edenin boynuna... Yani seyyie-i câriye. Sadaka-i câriye değil, seyyie-i câriye. Ona koştururuyor, 300 bin lirayı veriyor.

Ben dâhil, hepimizde kusur olduğundan... Biz tencere kapak misali, hep birbirimize benzediğimizden... Evimizde bir sürü lüzumsuz eşya.

Demin hacı beyin evinde, giderken mantosu, paltosu, ceketi takıldı, pat bir vazo yere düştü.

Ne işe yarar vazo?

İçinde yapma çiçek var. Ne bu vazo işe yarar, ne içindeki çiçek işe yarar. Bir işe yaramaz. Ne yenilir, ne içilir; hiçbir işe yaramaz. Ama lüzumsuz eşya ile evimizi doldurmuşuz. Dünyanın parasını veririz; bir vazo en aşağı 1500 liradan başlar.

Koltuk takımları... Allah... Üç kişi ancak ıhlaya ıhlaya kaldırır. Orta masası mermer olmazsa kıymeti yok, en âlâ mermerden. İnsanın belini incitir. Mermer masayı kaldıracağım, kenara koyacağım, namaz kılınacak cemaatle diye... "Ah!" Arkasından hadi bel fıtığı oldu, hadi hastaneye... Ağır...

Bunlara bu kadar paralar veriyoruz. Burası Allah'ın evi, burada ibadet ediliyor. Burada Peygamber Efendimiz'in hadisleri okutuluyor.

İki senedir söylüyorum "Şu yan tarafta kadınların yerini yapın." diye; hâlâ duruyor.

Ben ticarete başlayacağım; ben para kazanıp ben yapacağım inşallah .

Men kâle "radıytü billâhi rabben ve bi'l-İslâmi dînen ve bi-Muhammedin nebiyyen -ve fî lafzin- resûlen" vecebet lehü'l-cennetü.

Ebû Davud es-Sicistanî'nin eserinde. Ebû Said el-Hudrî rivayet etmiş.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Her kim ki; radıytü billâhi rabben ve bi'l-İslâmi dînen ve bi-Muhammedin nebiyyen ev resûlen derse..."

Ne olur?

Vecebet lehü'l-cennetü. "Ona cennet vacib olur."

Yani gerekli olur, cennete girmesi gerekir. Bu sözü söyleyen muhakkak cennete girer.

Neymiş söz, mânasına gelelim:

Radıytü billâhi rabben. "Allah'a rab olarak razı oldum."

"Allah celle celâlüh ve amme nevâlüh benim rabbimdir. Ben onun rabliğine hoşnudum, razıyım. Kulu olduğumdan iftihar ediyorum. O benim rabbim olduğundan O'na ne kadar hamd etsem, şükretsem az gelir. Bu işten memnunum, hoşnudum, razıyım."

Radıytü billâhi rabben. "Allah'tan rab olarak razıyım. Allah'a rab olarak razıyım."

Ve bi'l-İslâmi dînen. "İslâm'a da din olarak razıyım. İslâm'dan da razıyım."

İnsan;

"Dinim İslâm elhamdülillah. Müslüman olmaktan memnunum. Helalinden, haramından memnunum. İyi ki helalini helal etmiş, yiyorum, şükrediyorum. İyi ki haramını haram etmiş, ondan uzak duruyorum. Hiç gözümü o tarafa çevirip de bakacağım gelmiyor. Onun da haram olduğundan memnunum. İyi, hepsi yerli yerinde. Orucundan da memnunum. Karnım aç da olsam memnunum. Yorgunluğundan da memnunum. Gece teravihinden de memnunum. Cihadından da, gazi oluşumdan da, ölüp şehit olduğumdan da memnunum. İslâm'dan memnunum. Rabbim'den memnunum. Allah'tan rabbim olarak memnunum, O'na razıyım. İslâm'dan da din olarak razıyım, memnunum; hiç şikâyetim yok. Helaline memnunum, haramına memnunum. Her şeyi yerli yerinde, usûlünce. Ne mutlu ki bana müslüman olmuşum. Hâlimden çok memnunum, razıyım." demiş oluyor.

Ve bi-Muhammedin nebiyyen. "Peygamberimiz olarak da Muhammed'den memnunum, ona razıyım. Onun da Peygamberimiz olduğundan hoşnut ve razıyım."

"Hiç şikâyetim yok. Sünneti başımın tacıdır. Fermanı fermanımdır, baş üstüne yeri vardır. Emrettiği benim için devlettir. Ümmeti olduğumuz devlet yeter. Onun ümmeti olduğumuz saadet olarak bize kâfidir."

Peygamberler gıpta etmişler, temenni etmişler;

"Ah, âhir zamanda gelseydik de o mübarek Zât'ın ümmeti olaydık." diye.

Kim böyle derse, böyle diyen insana cennet vacib olur.

Radıytü billâhi rabben ve bi'l-İslâmi dînen ve bi-Muhammedin nebiyyen. Bir rivayette de resûlen demiş.

Nebiyyen ne demek, resûlen ne demek?

Nebî, "haber getiren kişi" demek. Allahu Teâlâ hazretleri bildiriyor, o da kullara haber veriyor. Farsçası "peygamber". Peygam, Farsça "haber" demek; ber de bürden mastarından geliyor, "haber getiren" demek. O tam nebî sözünün Farsçası'dır. Türkçe'de nebî, "haber getirici" demek.

"Allah'ın emrini yasağını bize bildirici kimse olarak Hz. Muhammed'den hoşnudum, razıyım." demek oluyor.

Resûl ne demek?

Resûl de, "elçi olarak gönderilen kimse" demektir.

Allah Peygamber Efendimiz'i elçi olarak göndermemiş mi bize?

Göndermiş.

"Yâ Muhammed! Ben seni peygamber kıldım, benim emirlerimi yasaklarımı bu ümmete bildir." diye onu elçi göndermiş, ona vahiy indirmiş, onun vasıtasıyla bize emirlerini, fermanlarını söylüyor.

Nebî dersek "haber getiren peygamber" demek, resûl dersek "Allah'ın elçisi" demek.

"Allah'ın elçisi olarak veya haber getiren kişi olarak ben Hz. Muhammed'den hoşnudum ve razıyım." demiş oluyor.

Kişi bu sözü nasıl söyler?

Allah'ı sevince söyler. Radıytü billâhi rabben. Sevince, bayram edince söyler.

Ne devlettir ki dildârım sen oldun.

Öyle diyor İbrahim Hakkı-i Erzurûmî...

Ne devlettir ki dildârım sen oldun.

Enîs ü munîs ü yârim sen oldun.

"Ne mutlu bana ki yâ Rabbi, sevgilim sen oldun. Enîsim sen oldun. Yoldaşım sen oldun. Can yoldaşım sen oldun. Yârim sen oldun. Ne mutlu bana..."

Sürûrumdan sığışmam bu cihana.

"Sevincimden şu dünyaya sığmak bana zor geliyor. Bu dünya sevincimdem bana dar geliyor..."

Allah'ın kulu olmak insana, mü'min-i kâmile böyle neşe verecek. Dünyalara sığamayacak; sevincinden uçacak...

Radıytü billâhi rabben.

İslâm'ın da her şeyine razı olacak.

"Yok şurasını beğendim, burasını beğenmedim. Şurası iyi, burası kötü."

Öyle şey yok!

E fe-tü'minûne bi-ba'di'l-kitâbi ve tekfurûne bi-ba'd. "Allah'ın bazı âyetlerine iman edip de bazılarını inkâr mı edeceksiniz?"

Böyle mü'minlik mi olur?

Olmaz.

İslâm her şeyiyle bir bütündür.

Millet şimdi hoca kesilmiş -ama haddini bilen de konuşuyor bilmeyen de konuşuyor- önüne gelen İslâm hakkında söz söylüyor. Önüne gelen tenkit ediyor.

Mısır reisicumhuru gelmiş, karısı sosyoloji mezunuymuş;

"İslâm'da başörtüsü yok." demiş.

Yanlış!

Sen Hüsnü Mübarek'in karısı olduysan allâme olmadın ki! Bu kadar kitapların hepsini ateşe atıp da yakalım mı? Bu kitapların içindeki hakikatlerin kazınması mümkün değil ki! O kadar çok yerde yazılı ki...

Sen Allah'ın emrini değiştirebilir misin?

İtiraf et, de ki;

"Ben iyi müslüman olamıyorum, kocam Mısır devlet başkanı olduğundan, ben de sosyoloji tahsili yaptığımdan nefsime başımı örtmek ağır geliyor." de de anlayalım. O zaman daha iyi olur.

Kendisi başını örtmüyor, "İslâm'da başörtüsü yok." diyor.

Vay babam vay!..

Hüsnü Mübarek'in karısı öyle dedi diye inandık mı?

İnanmadık ama gazeteler onu mal bulmuş mağribi gibi yazdılar. "Haa işte bak, görüyorsunuz ya..." filan gibilerden yazdılar. Bir sürü vebal omzuna yüklendi gitti. Onun hesabını verecek.

"Ey kulum, gel bakalım buraya. Ben Allahu Teâlâ kullarıma örtünmeyi emrettim, sen niye bunu kaldırmaya çalıştın?"

O onun cevabını verecek...

Kurtulmaz ki... Şah olsa kurtulmaz, Mısır'a sultan olsa kurtulmaz. Hâman olsa, Firavun olsa kurtulmamış. Tarihte misalleri var.

Allah'ın dinini değiştirmeye kimin hakkı ve haddi vardır?!

Biz ne yapacağız?

Radıytü bi'l-İslâmi dînen. "İslâm'dan din olarak razı oldum." diyeceğiz.

Kadıncağız razı olamamış. İşte numune. Başörtüsüne razı olamamış. Kaytarıp duruyor, kıvırtmaya çalışıp duruyor, kıyıdan kenardan kaçmaya çalışıyor.

Ya örtüver, ne olur?

Suudi Arabistan'dakilerin hepsi başını örtüyor. Onlarda öyle. İşte komşun. Senin tarihin, mâzin. İşte Libya'ya bak, işte Tunus'a bak, işte Osmanlılar'ın evveline bak. İşte eski kitaplarımıza bak, Cumhuriyet tarihinin evvelki [zamanlarında] resimlere bak. Artık insaf. Akıl var, mantık var.

Sosyoloji demek, "sosyal bilimleri, cemiyeti bilmek" demek.

E sen tarihi bilmezsen, cemiyeti bilmezsen, örfü âdeti bilmezsen sen sosyolojinin 's'sinden haberdar değilsin ki be kadıncağız... Senin daha sosyolojinin 's' harfinden haberin yok.

Ya da maksatlı...

Koca bir milleti aldatabilir misin, bizi aldatabilir misin?

O da olmaz.

Allah'ın emrine razı olacak. Allah'ın Allah olduğuna, rab olduğuna razı olacak. Peygamberimiz'in peygamber olduğuna razı olacak. Severek gönül verecek. "Resûlullah Efendimiz" deyince tüyleri diken diken olacak. Rüyalarına girecek. Hayaline girecek. Adı anıldığı zaman insanın gözlerinden yaşlar dökülecek.

Hakiki Müslümanlık bu, gerisi laf.

Allah bizi şu şeytanın, nefsin fitnelerinden korusun. Âhir zamanın fitnelerinden korusun. Sağa sola kıvırtıp kıvırtıp, kenarda köşede dolaşıp bir türlü hakka yanaşmayanlardan etmesin. Hakkı tutan, hakkı bilen, hak yolda yürüyen, Cenâb-ı Mevlâ'nın rızasına eren bahtiyarlardan eylesin.

Şu mübarek Ramazan ayı hürmetine, tutulan oruçlar hürmetine, Esmâ i Hüsnâ'sı hürmetine, Habîb-i Edîb'i hürmetine...

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı