M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 435.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men kâle hîne yusbihu ev hîne yumsî "Allâhümme ente Rabbî lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va'dike mesteta'tü eûzü bike min şerri mâ sana'tü ebû'u leke bi-ni'metike aleyye ve ebû'u bi-zenbî fağfirlî fe-innehû lâ yağfiru'z-zünûbe illâ ente" fe-mâte min yevmihî ev leyletihî dehale'l-cennete.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri iki cihanın hayrına, saadetine, selâmetine erdirsin. Peygamber Efendimiz'in şefaatine nâil eylesin.

Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek hadislerinden bir miktar Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabının 435. sayfasından okumaya devam edeceğiz.

Hadîs-i şerîflerin okunmasına başlanmazdan önce evvelen ve hâsseten Peygamber Efendimiz'in ruh-i pâki için, sonra onun cümle âlinin, ashabının, etbâının, ahbabının ruhları için; cümle enbiyâ ve mürselîn ve evliyâullahın ve hâsseten Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri olan sâdât ve meşâyih-i turûk-u aliyyemizin ruhları için, sahâbe-i kirâmın, sahâbe-i kirâmdan bize kadar gelmiş geçmiş alim, fazıl, kâmil kimselerin ruhları için; bu beldelerin fatihlerinin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhları için; cümle ashâb-ı hayrât u hasenâtın ve camimizin bânisinin, caminin ayakta kalmasına mâlen, bedenen hizmet etmiş, yardım etmiş olanların, imamların, müezzinlerin, cemaatlerin ruhları için; okuduğumuz kitabı telif eylemiş Hocamız'ın ruhu için; bu eserin içindeki hadislerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan râvilerin ve alimlerin ruhları için; uzaktan yakından bu hadisleri dinlemeye gelmiş olan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş bütün yakınlarının, sevdiklerinin ruhları için; yaşayan biz müslümanların da Mevlâmız'ın rızası üzere ömür sürüp huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olması için buyurun bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf kıraat edip öyle başlayalım.

Bu hadîs-i şerîf Ahmed b. Hanbel'de, Ebû Dâvud'da, Tirmizî'de, Nesaî'de, İbn Mâce'de, İbn Abdilberr'de, İbn Hibban'da, Müstedrek'te mevcut bir hadîs-i şerîf. Sağlam hadis kitaplarının çoğunda sağlam rivayetle bize kadar gelmiş bir hadîs-i şerîf ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize bir dua talim buyuruyor.

Buyurmuş ki;

Men kâle hîne yusbihu ev hîne yumsî. "Her kim ki sabaha erdiği zaman veya akşama erdiği zaman şu sözü söylerse..."

O sözü uzunca okudum, o sözü söylerse ne olur?

Fe-mâte min yevmihî ev leyletihî. "Onu okuduğu o günde, onu okuduğu o gecede ölüverirse..." Dehale'l-cennete. "Cennete girer."

"Bu duayı okuduğu gün ölürse cennete girer."

Acaba rivayet sağlam mı, değil mi?

Çok kuvvetli hadis kitaplarında gelmiş bir hadîs-i şerîf. Bizim sabahları okumuş olduğumuz Evrâd-ı Şerîf kitabımızın da başında vardır. Seyyidü'l-istiğfâr diye de şöhret bulmuştur. Kardeşlerimin de, tahmin ederim çoğu, elhamdülillah, bunu ezbere bilmektedir.

Okunduğu zaman o gün ölürse, o gece ölürse cennete sokmasına vesile olacak olan dua şu:

Allâhümme ente Rabbî lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va'dike mesteta'tü eûzü bike min şerri mâ sana'tü ebû'u leke bi-ni'metike aleyye ve ebû'u bi-zenbî fağfirlî fe-innehû lâ yağfiru'z-zünûbe illâ ente.

Bu duayı okursa insan cennetlik olacak; demek ki ezberlememiz lazım!

Hem yazılsın hem de mânası bilinsin diye yavaş yavaş, tane tane söyleyip mânasını söyleyelim, yazan da yazmaya imkân bulsun.

İlk cümlesi:

Allâhümme ente Rabbî.

Allâhümme, "Ey Allahım" demek ama Allâhümme sözü Araplar'ın indinde son derece hürmetli, son derece kıymetli bir söz. Yani sıradan bir söz değil, başka bir yerde kullanılan bir söz değil. Fevkalâde itibarlı, son derece tesirli, ağızlarına olur olmaz zamanda almadıkları bir söz. Mutlaka, çok istedikleri zaman, bir şeyin doğruluğuna çok garanti vermek istedikleri zaman kullandıkları bir söz; Allâhümme. Bir garip kelime... Arap dili bakımından da izah edilmesi [zor]; "Başı nedir, sonu nedir, sonu niye şeddelidir?" Kadim bir kelime, eski dillerden beri gelmiş bir kelime. Çok kıymetli bir söz. "Ey Allahım, ey benim Allahım."

Ente Rabbî. "Sen benim Rabbimsin."

Birçok kelimeyi kullanırız da mânası sorulduğu zaman derin derin düşünüp ne olduğunu bilmeyiz.

Rab ne demek?

Rab, "bir şeyi geliştiren, yetiştiren" demek oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri, biz küçücüktük, o kadar küçük, o kadar küçük, o kadar küçüktük ki mikroskopla görülecek kadardık; Allahu Teâlâ hazretleri bizi ana rahminde büyüttü, bir kan pıhtısı iken bir et parçası hâline getirdi, o et parçasına şekil verdi, suret verdi, geliştirdi, dünyaya geldik. Elimiz ayağımız, gözümüz kulağımız tam dünyaya geldik ama ondan da bugüne gelinceye kadar yine her anımız, ayakta durmamız için yine bir beslenmeye, yine bir ihtimama ihtiyacımız var. Yine su içmek zorundayız, yine dinlenmek zorundayız, yine bir şeyler yemek zorundayız. Yani bizim yetişmemize her an bir lütuf lazım.

Bu lütuf kesiliverse, hava alamaz olsak işimiz bitti... Havasız kalıverse etrafımız, havasız bir yere düşsek veyahut birisi gelse çökse üstümüze, göğsümüze otursa, ağzımızı burnumuzu kapatsa işimiz biter. Gırtlağımıza bassa işimiz biter. Yemek yemesek işimiz biter. Su içmesek işimiz biter.

Her an, her gün özel bakımla, ihtimamla büyütülüyoruz. İşte bu bakım, bu yedirme içirme, besleme, terbiye etme, geliştirme; azdan çoğa, küçükten büyüğe ne hâllere geldik. İşte bunu yapan Rab; terbiye ediyor, mürebbî gibi... Ondan sonra, riba dediğimiz şey mesela, "malda fazlalık" demek. Bizi bedenen kuvvetlendiriyor, boy pos bakımından daha büyük ediyor, yani geliştiriyor.

Bizi geliştiren, besleyen, yaşatan, sayısız nimetlerine her an mazhar eden... Bir vermiş de ondan sonra...

"Defol kapımdan! Yeter be! Ne biçim dilencisin, kapımdan hiç ayrılmıyorsun... Bir kere verdik ya!" deriz.

Birisi gelse kapımıza, açarız bakarız, bir şey vermeye gönlümüz kesiyorsa, yanımızda da varsa biraz bir şeyimiz, evde biraz eskimiş yemek varsa, bizim yemeyeceğimiz, giymeyeceğimiz şey varsa "Nasıl olsa çöp tenekesine atacağız, buna vereyim de sevap kazanırım." deriz, veririz. Bir daha geldi mi;

"Ya demin kapıyı sen çalmadın mı? Hadi bakalım!.." deriz.

Ama biz hiç utanmıyoruz, her an Rabbimiz'in nimetine mazharız. Her an... Ve o Kerîm Rabbimiz de bizi kapısından hiç kovmuyor. Her an lütfuyla ayaktayız. Kuvveti kesse yığılıp kalacağız, ölüp kalacağız. Bazı insan yürüyüp giderken, hop yere yığılıyor; başına üşüşüyorlar, ellerini, şakaklarını ovuşturuyorlar, su döküyorlar... İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn; bitti işi, bitti...

Her an bize lütfunu ihsan edip lütfuna gark eden bir sahibimiz var, bir yetiştiricimiz var, bir besleyicimiz var.

Umumiyetle sahipler böyle yaptığı için... Mesela bir koyunu kim bakar, besler, korur, gözetir? Bir tavuğu kim korur, kim besler, bakar?

Sahibi.

Onun için rab kelimesi Arapça'da her ne kadar "geliştirmek" mânasına, oradan çıkmışsa da "sahip" mânasına da geliyor. Umumiyetle bakan, büyüten, geliştiren sahip olduğu için rab, "sahip" mânasına da geliyor. Onun için mesela rabbü'l-mâl, "mal sahibi"; rabbü'l-beyt veyahut rabbü'd-dâr "evin sahibi" mânasına geliyor.

Allah bizim sahibimiz de... O mânası da doğru. "Yetiştirme" mânası doğru, "geliştirme" mânası doğru, "yedirme, içirme, giydirme, donatma" mânası doğru, terbiye etmek, mürebbî gibi "Onu öyle yapma, bunu böyle yap." diye terbiye mânası doğru, "sahip" mânası da doğru.

Evet, biz onun kuluyuz, kölesiyiz, abdiyiz;O da bizim Rabbimiz, sahibimiz, mâlikimiz, her şeyimiz.

İnsan ilk başta duaya bu cümle ile başlıyor;

Allâhümme. "Ey benim yüceler yücesi Allahım! Sen benim Rabbimsin, sahibimsin, besleyicimsin, beni bu hâle getiricimsin, her an beni lütfuna mazhar edicisin..."

Ne güzel bir cümle... İzah etmeyince güzelliği anlaşılmıyor.

"Yâ Rabbi!" deyip geçiyoruz ama o "Yâ Rabbi!"nin altında ne derin mânalar olduğunu insan düşünemiyor.

"Yâ Rabbi! Ey benim yüce Allahım, büyük Allahım! Sen benim Rabbimsin..."

Lâ ilâhe illâ ente. "Senden gayri bir mabud, bir ilah, bir tapılacak varlık yok; sen varsın, Başka hiçbir şey yok; sen varsın."

Lâ ilâhe illallah veya burada muhatap, el açıp hitap ettiğimiz için "Senden gayri yok yâ Rabbi." diyoruz. Lâ ilâhe illallah veyahut lâ ilâhe illâ ente, son derece mühim bir söz.

Demek ki ibadet edilmeye, sözü dinlenilmeye, önünde boyun bükülmeye, secdeye gidilmeye, ahkâmına uyulmaya, hatırına riâyet edilmeye, rızası gözetilmeye layık bir tek Rabbimiz var; Allahu Teâlâ. O'nun rızasını gözeteceğiz, O'nun buyruğunu tutacağız, O'nun yolunda yürüyeceğiz, O'na kulluk edeceğiz, O'na bağlanacağız, gayriye değil.

Gayriye değil, O'na bağlanacağız.

Peki, Allah bir şey buyurmuş, bir başkası bir başka bir şey, o zaman ne olacak?

"Çok kolay, demin söyledin ya hocam, kolay, iki kere iki dört ettiği gibi; demek ki Allah'ın sözü dinlenecek!"

"Hocam, annem babam beni karşıma oturttu;

'Ben senin annen baban mıyım?' dedi.

Ben de;

'Tabii.' dedim.

'Ben seni bu yaşa kadar getirdim, büyüttüm mü?' dedi.

'Tabii.'

'İç bakalım şu içkiyi!' dedi.

'Al bakalım, iç şunu.'

İçecek miyim, içmeyecek miyim?"

İçmeyeceksin.

"Neden? Annem babam..."

İçmeyeceksin çünkü Allah 'içme' dedi. Anne de olsa baba da olsa...

"Peki, hocam dedi."

Hocanın demeye selâhiyeti yok. Dediyse hoca değil. Hoca da diyemez.

Soruyorum, bir alevî vatandaşla otobüste karşılaştık;

"Biz daha iyiyiz, siz daha kötüsünüz..." münâkaşa ediyorlar.

Gittim yanına;

"Ben de konuşabilir miyim sizinle?"

"Konuşuruz, söyle." dedi.

"Namaz kılar mısın?" dedim.

"Kılmam." dedi.

"Camiye gelir misin?"

"Gelmem."

"İçki içer misin?"

"İçerim."

"Kur'ân-ı Kerîm'in Allah'ın hak kelâmı olduğunu kabul ediyor musun etmiyor musun?"

"Ediyorum." dedi.

"Bak etmiyorsan 'etmiyorum' de, doğruyu söyle de ona göre sana söyleyeceğim söz var. Etmiyorsan 'etmiyorum' de ben de ona göre konuşayım ama ediyorsan ona göre ben söz söyleyeceğim."

"Yok, ediyorum." dedi.

"Biz sizden daha iyi okuruz Kur'ân-ı Kerîm'i." dedi.

Allah razı olsun. Okusun, iyi...

"Peki" dedim, "Kardeşim, ben ilahiyat fakültesinde profesörüm, hocayım; Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de 'Namaz kıl.' demiş, kılmıyorsunuz, kaç yerde demiş... Allahu Teâlâ 'İçki içme.' buyurmuş, içiyorsunuz. Bunu nasıl yaparsınız?"

"Bizim hocalarımız vardır, dedelerimiz vardır; onlar bilir, onlar söylüyor, öyle yapıyoruz."

"Bak" dedim, "Ne sen, ne hocan, ne baban, ne deden, ne o, ne bu; hiçbir kulun Allah'ın emri karşısına çıkıp da 'O öyle dedi ama ben böyle diyorum, bunu böyle yap.' demeye hakkı, selâhiyeti yok ki! O da kul sen de kulsun..."

Kul, Rabbi'nin karşısında O'nun haramını helal kılabilir mi?

Kılamaz.

Helalini haram kılabilir mi?

Kılamaz. Bitti.

O zaman ne olacak?

Kur'an'a uyacaksın, o şahsa diyeceksin ki;

"Aklını başına topla, biz de sana ["biliyor"] dedik ama doğru yolda gitmiyormuşsun, sen Kur'an'ı bilmiyormuşsun."

Başka çare yok.

İşin tutamak noktası neresi, çözüm noktası, ilacı nerede?

Kur'an'da.

Herkes Kur'an'a sarılacak; hocası da, babası da, dedesi de, şeyhi de, müridi de, şusu da, busu da... Herkes Kur'an'a sarılacak.

"Niye Kur'an'a sarılıyoruz hocam?"

Kur'an Allah'ın kelâmı olduğu için herkes ona sarılacak. İş orada bitiyor.

"Peki, Kur'an öyle demiş ama değiştirsek?"

Allah'ın hükmünü değiştirmeye kulun selâhiyeti yok. Birisi Allah "öyle" dedikten sonra "böyle" diyemez. "İçki helal." diyemez, "Namaz kılmayın." diyemez, "Zekât vermeyin." diyemez, "Hacca gitmeyin." diyemez... Farz edelim ki "İnsanın anasıyla babasıyla nikâhlanması yokmuş ama ben şimdi yapıyorum." diyemez, olmaz. Allah'ın emri Allah'ın emridir, tutulacak.

İşte mâbud öyle; hükmü tutulacak, fermanı dinlenecek. Yoksa iş lafta kaldı mı lâ ilâhe illallah ehli olmamış oluyor.

Bir hadis gelecek ileride, burada bu kadar keselim.

"Ey benim yüceler yücesi Rabbim, Allahım! Sen benim Rabbimsin. Sen beni besledin, bu hâle getirdin, büyüttün, yetiştirdin, bu nimetlere gark ettin. Sahibim, mâlikim, bendeki varlığın hepsi senin. Sen benim her şeyimsin. Her şeyime sahipsin. Senden gayri ilah yok."

Halaktenî. "Beni sen yarattın yâ Rabbi. Beni sen halk ettin, yarattın."

Ve ene abdüke. "Ben de senin kulunum yâ Rabbi."

"Madem sen beni yaratmışsın, o hâlde ben de senin kulunum. Sen benim Rabbimsin, ben senin kulunum. Ben senin buyruğunu tutacağım."

Kul ne demek?

Hem Türkçe'de hem Arapça'da ikili mânası var:

Bir, insan esir oluyor, birisinin malı oluyor, ona "kul" diyorlar, "köle" mânasına.

Bir de "yaratık, yaratılmış" mânasına.

Türkçe'deki her iki mânasıyla da biz Allah'ın kuluyuz. Yani "O bizim sahibimizdir, biz O'nun kölesiyiz." desen doğru; "O bizim Rabbimiz'dir, O bizi yarattı, biz de O'nun kuluyuz, yaratığıyız." o da doğru.

"Yâ Rabbi! Beni sen yarattın, ben senin kulunum."

Ve ene alâ ahdike ve va'dike. "Yâ Rabbi! Ben sana olan ahdim üzerindeyim, sana verdiğim va'd üzerindeyim."

Şimdi iş karıştı. Sen Allah'a ne zaman vaad verdin? Ne zaman vaad ettin? Sen ne zaman Allah'la ahitleştin?

Kalû belâ zamanında, Allahu Teâlâ hazretleri seni daha dünyaya getirmeden, ruhlar âleminde senin ruhunu öteki ruhlarla beraber, hepsini bir aradayken, bir araya getirdi de sordu:

E lestü bi-rabbiküm? "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Bakın bakalım."

Kalû belâ. "Rabbimizsin yâ Rabbi!" dediler, ikrar ettiler.

Elest bezminde, o ruhlar âleminde, bu dünyadan evvel, insan daha dünyaya gelmeden evvel, ruhu öbür taraftayken Allahu Teâlâ hazretleri, "Bu dünyadayken biz bundan gafildik, anlayamamışız, fark edememişiz, bu hakikati sezememişiz." demesinler diye orada bütün ruhlara;

"Ben sizin rabbiniz değil miyim?" dedi.

Bütün ruhlar;

Belâ dediler.

Başka rivayetler var. "Kimisi şaşırdı da şöyle dedi, böyle dedi..." diyorlar ama bu âyet-i kerîmede böyle.

E lestü bi-rabbiküm. Kalû belâ. "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" dedi,

"Evet, Rabbimizsin yâ Rabbi!" dediler.

Ruhlar aleminde "Rabbimizsin" demek, ne demek?

"İnsanın tabiatı, hilkâti, aklı, fikri, mantığı, muhakemesi, varlığı Allah'ın birliğini, varlığını kavrayacak kabiliyette" demek. O kabiliyette yaratılmış.

Trigonometri anlar mısın?

"Anlamam hocam. Lisede biraz okuduk ama zaten matematikten de zayıf alırdım, beceremem."

Peki, logaritma anlar mısın?

"Hiç anlamam."

Hesap cetveli versem kullanabilir misin?

"Anlamam."

Hani böyle diyebiliyor ya insan; "Unutmuşum, anlamıyorum..."

Kullar bu dünyada "Beceremedim yâ Rabbi, aklım ermedi, anlayamadım." demesinler diye ruhlar aleminde; e lestü bi-rabbiküm? "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" buyurmuş.

Herkes;

"Evet, Rabbimizsin." demiş.

İnsanın tabiatı Allah'ı anlamaya kabiliyetli; itiraza mecâli yok.

Yarın "Yâ Rabbi sezemedim, anlayamadım, kavrayamadım, dünya hayatında şöyle oldu, böyle oldu..." yok.

Ona "ahid, vaad" deniliyor ki;

"Yâ Rabbi! Ben o zamanki o ahdimde, o vaadim üzerindeyim. Sana lâ ilâhe illallah demişim, kulluğumu ikrar etmişim; senin buyruğunu tutacağım. Sözümde duruyorum, sözümden çıkmış değilim, sözümü bozmuş değilim."

Ve ene alâ ahdike ve va'dike. "Yâ Rabbi! Seninle yaptığım ahid üzereyim, onu değiştirmedim, sözümden ve vaadimden dönmedim."

Mesteta'tü. Yalnız burada bir tevazu cümlesi var. Evet, Rabbimiz'in vaadi üzerindeyiz, O'na verdiğimiz ahit üzerindeyiz, müslüman olarak yaşamaya gayret ediyoruz ama nasıl?

Mesteta'tü. Buradaki mâ'ya; mâ'u'd-deymûme derler, "olduğu müddetçe" mânasına gelir.

"Gücüm yettiği kadar yâ Rabbi, gücüm yettiği müddetçe, tâkat getirebildiğim müddetçe ahdime, vaadime sadıkım yâ Rabbi! Bozmayacağım inşaallah, bozmak istemiyorum, niyetim öyle, gücüm yettiğince, istitağatim yettikçe ahdimde, vaadimde sadık kalacağım. Sana kulluğumda devam edeceğim, dönmeyeceğim, yan çizmeyeceğim."

Eûzü bike min şerri sana'tü. "Yâ Rabbi! Ben yapmış olduğum şeylerin şerlerinden sana sığınırım."

İnsanoğlu sabahleyin uykudan kalkar; başlar konuşmaya, çarşıya pazara gider, başlar bir şeyler yapmaya; akşama kamyonlara, tırlara, gemilere sığmayacak günahlar yüklenir gelir eve. Neler neler söyler, neler neler yapar, ne haksızlıklar ne eksiklikler yapar yapar...

İşte onlar nedir?

İnsana şer getiriyor, kötülük getiriyor. İnsan;

"Yâ Rabbi! Ben bilerek bilmeyerek bu yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım." diyor.

Ebû'u leke bi-ni'metike aleyye. "Yâ Rabbi! Senin bana olan nimetlerini kabul ediyorum, itiraf ediyorum. Evet, sen bana nimetlerini ihsan ettin."

Ve ebû'u bi-zenbî. "Günahımı da itiraf ediyorum. Hata bende. Sen lütfettin, kerem eyledin, bana lütfunu ihsanını kesmedin ama ben hata ettim, kabahat bende yâ Rabbi!" diyor, durumunu itiraf ediyor. Ondan sonra;

Fağfirlî. "Beni affeyle yâ Rabbi!"

"Yine senden kerem... Ben senin kulluğundan dönmüş değilim ama hatalar işledim, yaptığım işlerin çeşitli günahları boynuma birikti. Biliyorum, senin bana nimetin çoktur. Kabahat bende, günahımı kabul ediyorum. Benim günahımı affet yâ Rabbi! Yaptığıma pişmanım, affet beni yâ Rabbi!"

Fe-innehû lâ yağfiru'z-zünûbe illâ ente. "Çünkü yâ Rabbi, günahı senden gayri kimse avf u mağfiret edemez, sen edersin. Bağışlarsan yâ Rabbi beni sen bağışlarsın, başka kimse bağışlayacak değildir."

İşte bu sözler... Mânası kısaca bu.

Kısaca tekrar başından söyleyelim:

"Ey benim yüceler yücesi Rabbim, ey benim yüceler yücesi Allahım! Sen benim Rabbimsin; beni besleyen, beni bu hâle getiren, bu nimetlere erdiren sensin. Senden gayri ilah, mabud yok. Beni sen yarattın, ben senin kulunum. Ben sana ahdim ve vaadim üzerinde devam ediyorum, gücüm yettikçe edeceğim. Yaptığım şeylerin şerrinden, günahından sana sığınırım. Senin bana nimetlerini itiraf ederim. Bu nimetlerine rağmen hatalı, kusurlu işler yaptığımı da kabul ediyorum. Kabahat bende. Yâ Rabbi! Beni affet, avf u mağfiret eyle! Çünkü senden gayri günahları avf u mağfiret edecek bir yer, merci yok yâ Rabbi!" diyor.

İşte bu sözü sabahleyin söylerse, o gün ölürse cennete girer; akşam söylerse, o akşam, o gece ölürse cennete girer.

Bu mânayı hatırınızda güzel tutmaya çalışın.

Demek ki burada duanın âdâbını da öğrenmiş oluyor. İnsan Rabbinin kendisine nimetlerini hatırlıyor, O'nun kendisini yarattığını, kendisinin O'nun kulu olduğunu, kendisine çok nimetler verdiğini, bu nimetlere rağmen yine şaşırıp şaşırıp ayağı kayıp kayıp hatalı, günahlı işler yapageldiğini ama yine affedecek olanın Allah olduğunu biliyor, geliyor affediyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bir kul gelip kendisinden af dileyince affeder; vaadi var. Onun için şeytan demiş ki; -hadîs-i şerîfte bildiriliyor-

"Şu insanları günahlara soktum, çıkardım, batırdım, sapıttım, intikam almak için hepsini yoldan çıkarttım, bellerini kırdım. Bu insanları günahlara düşürdüm, bellerini kırdım. Onlar da tevbe istiğfar edip benim belimi kırdılar."

Çünkü tevbe istiğfar edince Allah affediyor. Affedince de mel'ûnun beli kırılıyor; "Tüh! Yaptığım bütün hileler, oyunlar boşa gitti, yine Allah affetti." diye... Çünkü Allah gaffâru'z-zünûbdur. Kur'ân-ı Kerîm'inde vaad etmiş, bir büyük kapı açmış ki içinden herkes geçebilir, diyor ki;

İnna'llâhe yağfiru'z-zünûbe cemîâ. "Hiç şüphe yok ki Allah günahları avf u mağfiret ediverir!"

Ümitsizliğe düşmeyin. Emretmiş. Ümitsizliğe düşse;

"Allah bazılarının günahını affeder ama benim günahımı affetmez çünkü benim günahım çok büyük!" dese bir insan; günah! Bu sözü günah.

Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, "Allah beni affetmez!" demek günah. Allah'ın böyle bir vaadi var; hepimizin yüzünü güldürecek bir şeydir. Tevbe istiğfar etti mi Allah affediyor.

"E o zaman herkes cennete gider hocam?"

Allah'a dua etseler gidecek ama sen git dolaş bakalım şu dışarısını... Hiç Allah'ın adını anan var mı?

Şair diyor ki... Yazık oldu Süleyman Efendi'ye diye bir şiir yazmış;

Ayakkabısı ayağını vurmasa Allah'ın adını anmazdı

diyor. Ayağı sıkışacak, nasırı acıyacak da "Uf, Allah! Aman!" diyecek. Allah'ı sevdiğinden değil, ayağı acıdığından. "Ayakkabısı vurmasa Allah'ın adını anmazdı." diyor. Yazık Oldu Süleyman Efendi'ye diye alaylı şiir yazmış.

Bu zamâne insanları öyle.

Çarşı pazar bomboş, yollar bomboş; nerede onlar?

Hepsi suyun kenarında... Hepsi deniz kenarında şimdi tuzlanmakla meşgul... Kimisi mayoyu şöyle giymiş, kimisi böyle giymiş... Hava sıcak, 'cump' suya... Çıkıyor, güneşin altında kebap gibi o tarafa bu tarafa dönerek... Dünyanın parasını verip üstünü yağlayıp esmer olacak, esmer güzeli olacak... Yağlanarak yanmakla, kızarmakla meşgul...

Geçen gün bir kitapta okudum.

Bu milletler harp etmek için silah alıyorlar, dünyanın parasını veriyorlar ya; "Şu kadar milyar bir Fantom uçağı, şu kadar milyon bir tank bilmem ne." Dünyanın parasını veriyorlar. Kadınlar süslenmeye askerliğe verilen paradan çok para harcıyormuş...

Bre insaf!

Kudretten işte Allah dudağı kırmızı yaratmış, yanağı kırmızı yaratmış; varsın sarıysa da sarı kalsın, ne olur?

Kozmetik sanayi askerî bütçelerden fazlaymış! Kadınların allık, pudra, rastık, sürme, adını bildiğimiz bilmediğimiz maddeler...

Kime gidiyor o paralar?

Allah bilir.

Biraz düşünseniz siz de bilirsiniz, Allah size de bildirirse siz de bilirsiniz.

Varsın olmasın. Domates ye, yanağın kırmızı olsun. Vaktinde uyu; televizyon seyredeceğine uykunu tam al, yanağın kırmızı olsun. İçki içme, süt iç.

İslâmca yaşa, Allah sana bir İslâmî güzellik verir ki ihtiyarlarsın gidersin, güzelliğin geçmez.

O boyananlar 40-45 yaşından sonra... Geçen gün bir -erkek- artistin resmi vardı; makyajsız hâli... Tanıyabilene aşk olsun! Makyaj yapmayınca gitmiş; ne yüz kalmış, ne yanak kalmış, ne deri kalmış...

Güzellik, İslâmî güzellik.

İnsanların hepsi unutmuş, neyin peşine düşmüş?

Hepsi nefsine tapıyor. Nefis ne diyorsa...

"İçki iç."

"Baş üstüne."

Onun bir sözünü iki etmiyor.

"Lokantaya git, içki iç. Deniz kenarına git, hem etrafa bakarsın hem yüzersin. Şu haltı karıştır, bu haltı karıştır..."

Artık hep onun peşinde. Hiç Allah'ın adını anmak hatırına gelmiyor. Sen kazâra karşısına çıksan sana hışımla bakıyor. Yorgun öküzün sabana baktığı gibi öyle bakıyor. Sen ona bir hak sözü söylesen kızıyor.

Ne kızıyorsun? Allah'ın emrini naklediyor.

Kızıyor. Çünkü yolu tutturmuş; tıngır mıngır, tıngır mıngır nereye yuvarlandığı belli. Söylemediği için cehenneme gidiyor; yoksa söylese, hatasını anlasa o da cennete girecek.

Şu camide evet kalabalık var, bazı kardeşlerim ayakta kaldı, bazıları ancak oturabildi, büyük kalabalık var.

Bu ne?

Zerre.

İstanbul'un nüfusu 5 milyon mudur, 6 milyon mudur? 6 milyonda bu nedir ki?

Sen bir de git bakalım Yalova'ya... Yalova'dan Çınarcık'a, Gemlik'e doğru bir git. Hele hele -Ben yaz mevsiminde gitmeye korkuyorum.- İzmir'e, Çeşme'ye, Bodrum'a, Marmaris'e, o tarafa doğru bir git bakalım.

Onun için onlar Allah'ın adını... Ayakları da sıkmıyor. Pabuç da giymiyorlar, ayakları da sıkmadığı için her şey sereserpe... Altta üstte bir şey olmadığı için bir yeri bir sıkışıp da "Allah" diyecek bir hâli olmuyor.

Ne zamana kadar?

Ta melekü'l-mevt karşısına dikilip de "Gel bakalım, vade yetti, ömür bitti, hadi bakalım âhirete..." dediği zamana kadar öyle gidiyor.

O zaman da Firavun'un imanı gibi... Firavun tam gark olacağı, boğulacağı zaman aklı başına gelmiş de;

"Benî İsrail'in inandığı Allah'tan gayri ilah yoktur, ben de kabul ediyorum..." demiş.

Kimisi onu da demiyor.

Ben de sizin gibi böyle vaaz dinlemeye giderdim, Ankara'da bir hoca efendi anlattı. Birisi en son anda;

"Ver şu papazı, at sana sineği, şey yapsana..." diye kumar tabirlerini söyleye söyleye öyle gitmiş.

Peygamber Efendimiz;

"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz." diyor.

Temûtûn kemâ taişûn. "Nasıl yaşıyorsanız o hâl üzere ölürsünüz."

Bir tanesi ölmek üzere, hırıl hırıl, hırıl hırıl göğsü hırıldıyor, canı çıkıcak;

"Yok, valla 500'den aşağı olmaz." diyormuş.

At canbazıymış, at alıp satarmış; aklı alış verişle meşgul.

"E ne yapacağız o zaman?"

Sen aklın başında iken, bu akıl sana yâr iken müslüman olacaksın, Allah'ın zikrinde olacaksın, şükründe olacaksın, ibadetinde olacaksın da o an geldiği zaman sen de lâ ilâhe illallah deyip göçeceksin.

Allah, yolundan ayırmasın. Kapısından kovduklarından etmesin.

Evet, bu hadisi yazmışlardır, zaten kardeşlerimin çoğu biliyordur diye ötekisine geçiyorum.

Men kâle hîne yumsî "Sallallahu alâ Nûhin ve alâ Nûhini's-selâm" lem teldağhu akrabu tilke'l-leylete.

Bu da Ebû Ümâme hazretlerinden, İbn Asâkir kitabında nakletmiş, bir hadîs-i şerîf. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

"Bir kimse akşam olunca 'Nuh aleyhisselam'a salât olsun ve Nuh'un üzerine selâm olsun.' diye Nuh aleyhisselam'a salât u selâm ederse..."

Sallallahu alâ Nûhin. "Allah Nuh aleyhisselam'a salât eylesin." Ve alâ Nuhini's-selâm. "Nuh'un üzerine selâm olsun." diye bu ibareyle böyle söylemek daha iyi.

"Sallallahu alâ Nûhin ve alâ Nûhini's-selâm diye Nuh aleyhisselam'a salât u selâm temenni ederse o gece onu akrep sokmaz."

Neden?

Hepsini gemiye o mübarek aldı da ondan. Tufan olduğu zaman gemiye her birisini o aldı; ona medyûn-u şükrân. Hepsinin borcu var. Onun hatırına olmuyor.

Geçen hafta da buna benzer bir hadis geçmişti fakat burada biraz farkı var, o farka burada dikkat edin.

Men kâle "lâ ilâhe illallah" muhlisan dehâle'l-cennete. Kâlû: Yâ Resûlallah, femâ ihlâsuhâ? Kâle: En tahcüzeküm an külli mâ harrama'llâhu aleyküm.

Enes b. Malik radıyallahu anh'ten rivayet olunduğuna göre -Hatîb-i Bağdâdî kitabında yazmış.- Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Her kim ki ihlâs ile, muhlis bir şekilde lâ ilâhe illallah derse cennete girer."

Demişler ki:

Kâlû: Yâ Resûlallah, femâ ihlâsuhâ? "Bu lâ ilâhe illallah demenin ihlâsla denmesi nasıl, bu işin ihlâsı ne? Bu konudaki ihlâs nedir?"

Buyurmuş ki;

"İhlâsı şudur;" En tahcüzeküm. "O söz sizi engelleyecek." An külli mâ harrama'llâhu aleyküm. "Allah'ın size haram kıldığı her şeyden o söz sizi menedebiliyorsa işte o zaman ihlâslı..."

Adam lâ ilâhe illallah diyor, bir parmağının ucunda veya bir ayağının topuğunda doksan tane yalan kıvırtıyor. Hacca gitmiş, sakal bırakmış, cübbe giymiş, sarık sarmış, koku sürünmüş, bıyığını azaltmış, takvâ ehli gibi kıyafet giyinmiş, akikten yüzük yapmış...

İyi güzel ama -onlar dış şekiller- Allah'ın haramlarını işliyor mu, işlemiyor mu?

Allahu Teâlâ hazretleri insanların dış şekline bakmaz; gönlüne bakar, kalbinin temizliğine bakar.

Kalbi temiz mi değil mi?

Değil. Yalan. Yalanın bini bir para. Dolan, aldatmaca... Aldatmak için yapıyor zaten, herkes müslüman sansın diye yapıyor.

Ben bir gün... Söz sözü açıyor. Bu sözlere kardeşlerim alınmasın diye söylüyorum. Bizim mahallenin camisine gittim. Camiye biraz geç gittim, ancak farza yetiştim. Ankara'da. İçeri girerken birisi -yaşlı bir adam- kollarını sıvıyor gibi yapıyor, yere de bakınıyor... Kapıdan hızla içeriye girdim. Ben onu takunya arıyor sandım; abdest alacak, kollarını sıvıyor, takunya alacak, camiye yetişecek diye... Selâmun aleyküm, içeriye girdim, Allahu ekber imama uydum, dışarı çıktık.

Bizim cami Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün yanında. Orada meslek okulu var. Meslek okulunda da müslüman çocuklar yani mütedeyyin çocuklar vakit namazlarına camiye geliyorlar. Çocuğun birisi çıktı dışarıya, ara Allahım ara, yok; ayakkabısı yok! "Yeni aldım daha." diyor. Pırıl pırıl, gıcır gıcır, yepyeni ayakkabısı yok.

"Hay Allah!" dedim, "O gördüğüm adam çaldı bunu..."

Çünkü o adama baktık, yok. Dışarıya baktık, yok. Tabii atı alan Üsküdar'ı geçiyor. Kabahatini bildiği için çabuk kaçıyor.

Aradan uzun seneler mi geçti, aylar mı geçti, herhalde birkaç sene de geçti; bir gün beni Etlik karakoluna [çağırdılar.] Askerlik işim için polis pusula bırakmış;

"Askerlik işiniz var, dosya var. Karakola bir gelin, evrakı imzalayacaksınız. Biz sizi aradık, bulamadık."

Böyle bir şey...

Ben de karakola kalktım gittim.

"Hocam evrak şudur, şurayı imzalayın, tebellüğ edin."

İşimi bitirdim.

Birisini getirdiler; yaşlı bir adam. Polisler hakaret edince ben üzüldüm. Yaşlı bir adam; beli hafif kıvrılmış, ihtiyar, sakallı, ayağında mestler var. Hakaretle cebini boşaltıyorlar. Cebinden, mendilin yanında tesbihi çıkıyor, vesairesi çıkıyor. Ben de üzülüyorum... Üzülmez mi insan, siz de üzülürsünüz. Ben de üzülüyorum.

"Bunun kabahati nedir?" dedim.

"Bu, Etlik'ten bir ağılın kapısını kırmış, bilmem kaç tane koyun çalmış, Çubuk pazarında satmaya götürmüş."

Koyunların sahibi de kurnazmış, bakmış koyunlar çalındı... Ne yapar bir insan koyunları çaldığı zaman? Gidecek bir yerde, bir pazarda bunu satar. "Bugün nerenin pazarı var? Çubuk'un pazarı var." Atlamış Ankara'dan Çubuk kasabasına, dolaşmış kasabanın pazarını, kendi koyunlarını tanımış;

"Tamam, şu koyunlar benim."

"Ya ne güzel koyunlarmış, besili, mâşaallah. Kaça satıyorsun? Kim bunun sahibi?" derken bu adam çıkmış karşısına...

"Koyunların sahibi sen misin?"

"Evet, benim."

"Kaça satarsın?"

Pazarlıktan sonra polise haber vermiş, yakalatmış. Yani iş oradan çıkıyor.

Ben, "Ya bu adamı bir yerden tanıyorum, bir yerden tanıyorum, bir yerden tanıyorum..." dedim, düşüne düşüne... Tabii beni karakolda çok da tutmazlar, işim bitti, ne yapayım ben polisin odasında? Eve geldim, aklıma o zaman geldi. 4-5 sene önce o pabucu çalan adam! O zaman "Hah!" dedim, iki sima zihnimde o zaman [canlandı.] Hay Allah... Orada aklıma gelseydi "Bizim mahalleden pabuç da çalmıştı." derdim ama onu diyemedim artık. Ama ayağında mest var, elinde tesbih var...

Onun için huy güzel olacak. Kalbi müslüman olacak.

Bir şişenin içine pisliği doldursanız, ağzını sımsıkı kapatsanız, pınarın başına götürseniz, 80 yıl dışını yıkasanız içindeki pis murdar gitmez.

İçi temiz olacak. Yani tasavvuf olacak. Ahlâk güzel olacak. Müslümanlık olacak.

"Lâ ilâhe illallah diyor."

Diyor ama ihlâslı olacak.

İhlâslı olması ne?

O söz onu haramlardan alıkoyacak. Elini uzatacakken uzatamayacak. "Yoo, ben başkasının malına elimi uzatamam." Sözü söyleyecekken söylemeyecek. Yalan şahitliği yapacak gibiyken yapmayacak. "Yok, ben Allah'ın huzuruna çıkacağım." diyecek. Her türlü kötülükten o lâ ilâhe illallah onu men edebiliyorsa tamam, o adam ihlâslı. O adam lâ ilâhe illallah'ı ihlâsla söyleyen insan. İşte o kimse cennete girecek.

Şimdi anlaşıldı mı?

Lâ ilâhe illallah herkes diyor. Papağan bile diyor.

Bir arkadaşın evine gittik. Bir cins papağan, gri renkli, çizgili çizgili kocaman bir papağan. Kafesin yanına yanaşsan insanın elini koparacak, gagası [büyük]... Alıştırmışlar, üç defa gayet fasih dil ile; lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah... Üç defa tekrar ederek bu kadar uzun söyleyebiliyor. Karşısına bir kanarya koyuyorlar, bir o ötüyor, bir de bu ötüyor; aynısı. Aynen taklit ediyor. Lâ ilâhe illallah'ı da taklit ediyor.

Kıymeti yok.

Teypten bir insan çok güzel bir müezzinin ezanını alsa minareye koysa, düğmesine bassa o ezan olmaz. Teyple ezan olmaz.

Onun gibi, lâ ilâhe illallah da bizim ağzımızdan teypten çıkar gibi çıkmayacak; gönülden gelecek ve bizi kötülüklerden alıkoyacak. "Ben Allah'ın kuluyum, Allah'tan gayri ilah yok, O bizi sorguya suâle çekecek, cennet var, cehennem var, sorgu var, suâl var; aman yapmayayım." derse ihlâslıdır.

Onun için lâ ilâhe illallah'ın bu tarzda sizi kötülüklerden alıkoymasına kendinizi ayarlayın.

Men kâle hîne yesmeu'l-müezzine yüezzinu "Merhaben bi'l-kâilîne adlen merhaban bi's-salâti ve ehlâ" keteba'llâhu lehû elfey elfi hasenetin ve mahâ anhu elfey elfi seyyietin ve refea lehû elfey elfi derecetin.

Müezzin ezan okurken ne denilecek?

Onun söylediği sözler tekrar edilecek. Allahu ekber dedikçe Allahu ekber, eşhedü en lâ ilâhe illallah dedikçe eşhedü en lâ ilâhe illallah, hayye ale's-salâh, hayye ale'l-felâh dediği zamanlarda lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah denilecek. es-Salâtu hayrun mine'n-nevm derse sabahleyin, "Namaz uykudan daha hayırlıdır, uyumayın, ibadete gelin." dediği zaman

sadakte ve bererte "Doğru söyledin, ne iyi insansın." -mânasına- diyecek. Ondan sonra elini açacak, dua edecek; Allâhümme rabbe hâzihi'd-da'veti't-tâmmeh ve's-salâti'l-kâimeh... diye duası var .

Burada Peygamber Efendimiz bir şey öğretiyor.

Men kâle. "Her kim ki." Hîne yesmeu'l-müezzine yüezzinu. "Müezzin ezan okurken duyar da şu sözleri söylerse;"

Merhaben bi'l-kâilîne adlen. "Doğru konuşanlara merhaba olsun. Doğru söyleyenler hoş safa geldiler." Merhaben bi's-salâti ve ehlâ. "Kılınacak namaza da hoş safa geldi, buyursun, başımızın üstünde yeri var."

Bu, o mânaya geliyor.

Araplar, bir insan gelirse merhaba derler. Dışardan birisi geldi, es-selâmu aleyküm deyince, merhaben derler veyahut ehlen ve sehlen derler.

Ne demek bunlar?

Merhaben demek, "Buyur, ferah bir yere geldin, senin için aramızda yer bulunur. Sen bizim dostumuzsun, yabancımız değilsin. Biz sana yer açarız. Bu mekânda, aramızda senin yerin vardır. Burası senin için genişliktir, buyur." demek. Yani bu, "Aramızda yer yok, defol!" mânasına karşı bir söz olmuş oluyor. O mânaya değil de merhaba deyince, "Hoş geldin, yerimiz geniştir, buyur, aramızda sana yer vardır." demek oluyor.

Ehlen ve sehlen ne demek?

"Sen, kendine ehil olan, seni seven, seninle samimi olan, sana yakınlık duyan ve sana kolaylık gösterecek olan insanların arasına geldin." demek oluyor.

Onların böyle bir selâmlaşma şekilleri var. Gelen kimseye merhaben diyorlar, "Tamam, gelişinden memnunuz. Buyur, sana yer açarız, aramızda yerin var. Memnunlukla aramıza kabul ederiz." demiş oluyor. Ehlen ve sehlen de "Biz senin dostunuz, yakınınız, yabancı değiliz, sana iyi niyet besliyoruz." demek oluyor.

Bu sözleri müezzine ve namaza söylüyor.

Merhaben bi'l-kâilîne adlen. "Adaletli söz söyleyenlere merhaba olsun." Hoş geldiler, safa geldiler... Çünkü müezzin Allahu ekber diyor, hakikatleri orada adaletle söylüyor. Yukarıdan bağırdığı sözlerin hepsi adaletin ta kendisi. Ona "merhaba" diyor. "Merhaben, tamam, doğru, adaletle [söyledin.] Ondan sonra namaza da;

Merhaben bi's-salâti ve ehlen. "Namaza da merhaba olsun, hoş safa geldi." Namazı da hoş karşılıyor.

Bu sözüyle müezzinin nidasını alkışlıyor, beğeniyor; namaza da "Hoş safa geldin." demiş oluyor.

Böyle derse ne olur?

Merhaben bi'l-kâilîne adlen merhaban bi's-salâti ve ehlâ derse;

Keteba'llâhu lehû. "Allah ona yazar." Elfey elfi hasenetin. "İki milyon hasene" yazar.

Böyle dediği için iki milyon sevap yazar. Müezzini beğendiği için, müezzinin sözlerine kalben iştirak ettiği için; namazı beğendiği için, namazın gelişini hoş karşılayıp alkışladığı için, takdir ettiği için...

Ve mahâ anhu elfey elfi seyyietin. "Onun üzerinden iki milyon günahı -'iki bin kere bin günahı' diyor, o iki milyon eder- siler."

Allah iki milyon hasene verir, iki milyon günahı siler.

Ve refea lehû elfey elfi derecetin. "Onu iki milyon derece yükseltir."

Bunu da yazdınız inşaallah. Müezzin ezan okurken;

Merhaben bi'l-kâilîne adlen merhaben bi's-salâti ve ehlâ.

Bundan sonraki hadîs-i şerîf:

Men kâle "Lâ ilâhe illallâhu kable külli şey'in ve lâ ilâhe illallâhu ba'de külli şey'in ve lâ ilâhe illallâhu yebkâ rabbunâ ve yefnâ küllü şey'in" ûfiye mine'l-hemmi ve'l-hazeni.

İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayeti gelmiş. Taberânî'nin kaydettiğine göre Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Her kimse ki şu sözleri söylerse üzüntüden, hüzünden, mahzunluktan, sıkıntıdan kurtulur."

Dertli olanlar derdinden kurtulur, üzüntüsü olanlar üzüntüden kurtulur.

Neymiş bu sözler?

Lâ ilâhe illallâhu kable külli şey'in ve lâ ilâhe illallâhu ba'de külli şey'in ve lâ ilâhe illallâhu yebkâ rabbunâ ve yefnâ küllü şey'in.

Üç defa lâ ilâhe illallah deniliyor ama aralarında bir cümleler var.

Mânaları ne?

Lâ ilâhe illallâhu kable külli şey'. "O Allah ki O'ndan önce hiçbir şey yok, her şeyden önce O var."

Veyahut;

"Her şeyin başında, her şeyden evvel, en başta lâ ilâhe illallah sözü."

Lâ ilâhe illallâhu ba'de külli şey'. "Her şeyden sonra Allah bâki kalır, en sonunda O'dur." mânasına veyahut "Her şeyin sonunda lâ ilâhe illallah sözü olsun." mânasına.

Sıfat ya Allah'a gider ya da lâ ilâhe illallah kelime-i tevhidine gider.

Allah her şeyin evvelidir. Evvelin evvelidir.

Hüve'l-evvelü ve'l-âhiru ve'z-zâhiru ve'l-batınu.

"Esma-i Hüsna'sındandır; Allah evveldir. Her şeyin evvelidir. Hiçbir şey yoktu, O vardı. Her şeyi O var etti. Her şey yok olacak, O kalacak.

"Her şeyden evvel var olan Allah'tan gayri ilah yoktur. Her şeyden sonra yine var olacak olan Allah'tan gayri kimse yoktur."

Üçüncüsü; lâ ilâhe illallah yebkâ rabbunâ. "Rabbimiz bâki kalır." Ve yefnâ küllü şey'. "Her şey fâni olur." mânasına.

Kelime-i tevhide de gidebilir. Yani "Kelime-i tevhid her şeyden evvel, kelime-i tevhid her şeyden sonra." mânasına da muhtemeldir.

Bunu da yazarsanız üzüntüden, gamdan, kederden kurtulursunuz.

Lâ ilâhe illallah'ın iman ifade etmesi var. İmanlı insan lâ ilâhe illallah diyor. Bir de bu sözü esrarı, sırları vardır.

Nasıl sırları vardır?

Bu söz bazı tesirler yapar. Mıknatıs uzaktan iğneyi nasıl döndürüyor?

Uzaktan kıpırdatıyorsun, iğneye hareket veriyor. Ama arada mesafe var. Mıknatıs uzaktan ona kuvvetiyle tesir ediyor, onu öyle yaptırtıyor.

Lâ ilâhe illallah sözünün de öyle birtakım tesirleri vardır. İnsanın yaptığı zaman kendi hayatında elle tutulur gibi anlayacağı tesirleri vardır. Çektiği zaman, söylediği zaman o tesirleri görür. Mıknatısın tesirini Allah vermeye kâdir de lâ ilâhe illallah sözüne o tesiri vermekten âciz mi? Değil. Yani muhakeme, mantık bakımından bir eksiklik yok; müşahede bakımından da bu böyle.

Arkadaşımızın birisi, kendisi anlattı...

Nasıl bir arkadaş? Geri kafalı, biraz masallara filan inanan bir kimse mi?

Hayır, Almanya'da okumuş, Amerika'da okumuş, mühendis olmuş, mühendisliğin en yüksek derecesine çıkmış, dâhi gibi yüksek bir arkadaş. O anlattı. Müslüman ama... Allah selâmet versin. Dedi ki;

"Hacda canım Cebel-i Rahme'ye çıkmak istedi."

Babayiğit, güçlü kuvvetli... Cebel-i Rahme'ye çıkmak istemiş.

Ne olur çıkarsa?

Cebel-i Rahme Arafat'ın ortasında, Peygamber Efendimiz'in hutbe okuduğu yer, Arafat'ın en şerefli kısmı. Onun için herkes oraya birikiyor; 1 milyon, 2 milyon hacının gitmeye can attığı, sıkışık, izdihamlı bir yer. Koca koca da kayalar var, yani düzlük bir yer değil. Koca koca, ev gibi, kat gibi kayalar, kayalar, kayalardan öyle bir tepe. Merdivenli bir yeri var ama düz duracak üstünde birazcık bir yeri var, öbür tarafı hep çatır çatır kara taş kaya...

Cebel-i Rahme'ye çıkmış. Yoluna bile gidilmez. Yolunda bile insanın kemikleri, kaburgası kırılır. Tabii o kuvvetli biraz, Cebel-i Rahme'ye çıkmış.

"Çıktım ama bir sıkışıklık geldi..." diyor, "koca kalabalık, buradan sıkıştırdı, buradan sıkıştırdı, arkadan, önden, sağdan... Benim ne gücüm kaldı, ne kuvvetim, ne tâkatim... Kemiklerim çatırdamaya başladı." diyor. "Aklıma geldi ki; -demiş ki:- 'Artık hayat burada bitiyor, bu sıkıntının, cenderenin içinde...'" Nefes alamaz olmuş çünkü... "Ölüyorsun, canını teslim ediyorsun. Bari kelime-i tevhidle, lâ ilâhe illallah diyerek ruhunu teslim et." diye o sıkışıklık içinde birkaç defa lâ ilâhe illallah demiş. "Ne olduğunu anlamadım" diyor, "sanki bir şey benim etrafımı 'hoop' [açıvermiş] gibi kendimi ferahta buldum." diyor.

O sıkışıklıktan kurtulmak mümkün değil gibiyken, ölecek gibiyken o lâ ilâhe illallah sözünü söyleyince -lâ teşbih ve lâ temsil, hani Ali Baba - Kırk Haramiler hikayesinde "Açıl susam açıl!" deyince kapının açıldığı gibi- "Sıkıntılı yerden bir kurtuldum, kendimi bir ferahta buldum; işin nasıl olduğunu da anlayamadım..." diyor. "Ama sezdim ki bir esrarengiz bir şey var." diyor.

İşte lâ ilâhe illallah'ın esrarı vardır. O esrarından bir esrarı, sırrı budur ki kim onu söylerse üzüntünden, gamdan, kederden kurtulur, Allah onun imdadına yetişir. Bunu da bu tarzda söyleyince gamı, kederi, tasası açılır, uzaklaşır gider.

Lâ ilâhe illallâhu kable külli şey'in ve lâ ilâhe illallâhu ba'de külli şey'in ve lâ ilâhe illallâhu yebkâ rabbunâ ve yefnâ küllü şey'in.

Söz bu. Hatırınızda kalsın.

Bir hadîs-i şerîf daha söyleyiverelim:

Men kâle külle yevmin "Allâhümme'ğfirlî ve li'l-mü'minîne ve'l-mü'minâti" ülhıka bihî min külli mü'minin hasenetün.

Bu da Taberânî'den. Ümmü Seleme radıyallahu anhâ rivayet etmiş. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

"Her kim ki, her bir şahıs ki her gün şu sözü söylerse..."

Hangi söz?

Allâhümme'ğfirlî ve li'l-mü'minîne ve'l-mü'minât. "Yâ Rabbi! Beni mağfiret eyle. Müslüman erkekleri, müslüman kadınları da mağfiret eyle."

"Mü'min kadınları, mü'min erkekleri ve beni mağfiret eyle." demiş oluyor.

"Her bir mü'minden dolayı kendisine bir hasene yazılır."

Kaç milyon müslüman var?

1 milyara yakın. "900 milyon" diyorlardı. 900 milyonu dolaştı, dünya nüfusunun dörtte biri müslüman, mü'min. Tabii bunun ölmüşleri var, yaşayanları var.

Bunu böyle dediği zaman her bir mü'min için adama bir hasene yazılacak. Kendisine mağfiret istiyor, bir de mü'min erkek kardeşlerine, mü'min kız kardeşlerine -müslümanlar kardeş ya birbirleriyle- erkek mü'minlere, kadın mü'minlere de mağfiret isteyiveriyor. Peygamber Efendimiz "Böyle deyince her birinden kendisine hasene yazılır." demiş.

Bunun misali:

Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr.

Rabbena'ğfirlî ve li-vâlideyye ve li'l-mü'minîne yevme yekûmu'l-hîsâb.

diye Kur'ân-ı Kerîm'de de dua var.

Bu da hadîs-i şerîften böyle bir dua. Bunu böyle söyleyene her mü'min başına mukabeleten ona bir hasene sevap yazılır.

Mü'minlere böyle dua edin. Allahümme'ğfirlî ve li'l-mü'minîne ve'l-mü'minât. Bu kadar.

Allahümme'ğfirlî ve li'l-mü'minîne ve'l-mü'minât. "Yâ Rabbi! Beni mağfiret eyle ve mü'min erkek kardeşlerimi, mü'min kız kardeşlerimi mağfiret eyle."

Bütün müslümanların erkeklerini, kadınlarını mağfiret eylemesini istemiş oluyor.

Müslümanlara muhabbet edeceğiz.

Bir kısa sözü de söylemeden geçemeyeceğim.

900 milyon veya 1 milyar, dünya nüfusunun dörtte biri, yani her dört kişiden bir kişi müslüman şu dünyada.

İnanıyor musunuz?

Ben inanıyorum ama eserini görmüyorum. Bu kadar müslüman... Ya bunlar, bu mübarekler hep birisi 'fıss' dese gök gürültüsü olur. Bu mübareklerin her birisi bir bardak su dökse derya olur.

Bu müslümanlar nerede acaba?

Dağların arkasına mı saklandılar, ormanların içine mi gizlendiler, suların altına mı gittiler, bulutların üstüne mi çıktılar?

Bu 900 milyon müslümanı gören bana bir haber versin. Kağıtlar gönderiyorlar; yerlerini bilen bir tanesi de bana onların yerini bildiren bir kağıt göndersin...

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı