M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 438.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men karae'l-Kur'âne fe-hafızahû ve'stezherahû ve ehâlle helâlehû ve harrama harâmahû edhalehu'llâhu'l-cennete ve şeffa'ahû fî aşeretin min ehli beytihî küllühüm kad istevcebe'n-nâre.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabının 438. sayfasından okuyacağız inşaallah.

Bunların okunmasına ve izâhına başlamadan önce, evvelen ve hâsseten Peygamber Efendimiz'in ruh-i pâkine hediye olsun diye, sonra cümle âl'inin, ashabının, etbâının, ahbabının ruhlarına hediye olsun diye; sâir enbiyâ ve mürselîn ve evliyâullahın ve hâsseten Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri olan evliyâullahın, sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhlarına hediye olsun diye; okuduğumuz hadîs-i şerîflerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan hadis alimlerinin, râvilerinin ruhlarına hediye olsun diye; eseri telif etmiş olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Hocamız'ın, kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zahid Kotku b. İbrahim el-Bursevî Hocamız'ın ruhuna hediye olsun diye; bu beldeleri "Allah Allah" diye diye canını ortaya koyup fîsebîlillah cihat ederek fethetmiş olan fatih ecdâdımızın, gazilerin, mücahitlerin, muvahhitlerin ruhlarına; cümle ashâb-ı hayrât u hasenâtın ervâhına ve hâsseten İskender Paşa'nın ve ondan sonra şu caminin şu güne kadar ayakta kalmasına yardım etmiş olanların ve içinden gelmiş geçmiş cemaatin, imamların, müezzinlerin, hatiplerin ruhlarına hediye olsun diye; uzaktan yakından bu hadisleri dinlemeye gelmiş siz kardeşlerimizin cümle geçmişlerinin ruhu şâd olsun diye; biz yaşayan müslümanların da Mevlâmız'ın rızasına uygun ömür sürerek huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olsun diye bir Fâtiha, üç kulhüvallah okuyup öyle başlayalım, buyurun...

Sözümüzün başında metnini okumuştuk, Hz. Âişe validemizden rivayet edilmiştir. Tirmizî'de, İbn Mâce'de vardır. İbnü'l-Enbârî, Ebu'n-Nasr, İbn Asâkir, İbn Hibban, İbn Merdeveyh vesairede mevcut.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

Men karae'l-Kur'ân. "Kim Kur'ân-ı Kerîm'i okursa." Ve'stezherahû. "Onu sırtına yük alırsa..."

O yükün altına girerse veyahut yardımını talep ederse; "Ben Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmeye çalışayım. Öğreneyim de Allah'ın şefaatine, rızasına böylece ereyim.' diye ondan yardım umarsa...

Ve ehâlle helâlehû. "Helalini helal bellerse."

"Kur'an buna 'helal' demiş, şu helaldir."

Ve harrama harâmahû. "Haram kıldığı şeyi de haram bellerse."

"Bu haramdır, Kur'an böyle diyor. Bu helaldir, Kur'an böyle diyor." diye helalini helal, haramını haram bilir, bellerse...

Edhalehu'llâhu'l-cennete. "Allah onu cennete dahil eder." Ve şeffa'ahû fî aşeretin min ehli beytihî küllühüm -küllihim diye de okunabilir- kad istevcebe'n-nâre. "Hepsi cehennemi hak etmiş olan ehli beytinden on kişiye şefaat etmesine müsade eder."

Bu hadîs-i şerîf, Kur'an okumanın, ezberlemenin faziletini anlatan pek çok hadîs-i şerîften sadece bir tanesidir. Bu hususta çok hadîs-i şerîfler vardır.

Tirmizî hadis tekniği bakımından da'afahû, 'zayıf' olarak rivayet etmiştir ama öbür kaynaklarda da geçiyor.

Kur'ân-ı Kerîm'i okuyacağız. "Kim okursa..." diyor. "Ve ezberlerse..." Yani hafızasına nakşederse veyahut o Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmını muhafaza ederse, kaybetmezse... Çünkü okuyup da, Kur'an kursundan mezun olup da, İmam-Hatip'ten mezun olup da, ilahiyattan mezun olup da yanlış yola giderse o zaman kıymeti olmaz. Sırf okumasının bir faydası olmaz. Muhafaza ederse...

Ve'stezherahû. "Onunla kendisine yardım düşünürse." Yani "Ben Kur'an'ı öğreneyim de Allah beni sevsin, onunla dünyada âhirette necat bulayım." mânasına. Veyahut onu sırtlarsa, o yükün altına girerse; "Tamam, ben onu alayım, omzumda taşıyayım.' gibi Kur'ân-ı Kerîm'i [öyle okursa].

Ve içindeki ahkâma gönül verirse... Helalini helal biliyor, hiç itirazı yok; haramını haram biliyor, hiç itirazı yok. "Ya Allah bunu da niye haram kılmış yahu?" gibi itiraz, vesveseler gelmeden içine tam teslim oluyor; helalini helal belliyor, haramını haram belliyor.

Tamam. Böyle yaparsa Allah onu, kendisini cennete sokar.

Yeter mi, kâfi mi?

Hayır, mükâfatı bu kadar değil. Ehli beytinden, ailesinden, etrafından, yakınlarından cehennemi hak etmiş olan on kişiye daha şefaat hakkı verir, "Hadi bakalım on kişiye daha şefaat et." diye.

Ehl-i Kur'an'ın şefaat hakkı vardır.

İkinci hadîs-i şerîf yine Kur'ân-ı Kerîm ile ilgilidir. Bu hadîs-i şerîfle okuyalım, ikisi hakkında konuşalım.

Men karae'l-Kur'âne feraâ enne ehaden min halkillâhi azze ve celle u'tiye efdale mimmâ u'tiye fekad sağğara mâ azzama'llâhu ve azzama mâ sağğara'llâhu. Lâ yenbeğî li-hâmili'l-Kur'âni en yecidde fî men yeciddü ve lâ yechele fî men yechelü velâkin ya'fû ve yesfahu li-izzi'l-Kur'âni.

"Kim Kur'ân-ı Kerîm'i okur da ondan sonra aziz ve celil olan Allah'ın mahlukâtından bir mahluka kendisine verilenden daha faziletli bir şey verilmiş olduğunu sanarsa..."

"Bak filancaya zenginlik vermiş, boğazda köşk vermiş, altında Mercedes var; geziyor. Onun durumu daha iyi..." gibi... Allah'ın mahlukâtından bir mahluku, eline geçmiş olan, elindeki dünyalıklar vesaireler dolayısıyla "Ya onun durumu benden daha iyi..." diye kendisinden daha faziletli sanıverirse, öyle görüverirse, o kanaate sapıverirse yanlış bir iş yapmış olur.

"Kur'an verilmiş kendisine, daha ne istiyor!" demek.

Allah kendisine Kur'ân-ı Kerîm'i vermiş de, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyor da hâlâ Allah'ın yaratıklarından bir yaratığa göz dikiyor da onun elindeki başka nimetlere bakıp; "Buna benden daha çok verilmiş." diye bir kanaate saplanıyorsa yanlış iş yapar. Allah'ın küçülttüğünü büyültmüş, büyülttüğünü küçültmüş olur. Çünkü Allah ehl-i Kur'an'ı Kur'an'ın izzeti dolayısıyla yüceltmiştir, büyültmüştür. Onu küçük görüyor, yanlış iş yapıyor. Dünyalığı küçültmüştür, dünyalığın âhiretin yanında bir kadri kıymeti yoktur. Onu da lüzumsuz yere büyültmüş olur. Yanlış bir düşünceye sapmış olur.

Bir insana Kur'an verilmişse övünebildiği kadar övünsün, sevinebildiği kadar sevinsin çünkü verilebilecek en yüksek şey kendisine nasip olmuş, daha ne istiyor?

Hiçbir kula onun kadar yüksek bir şey verilmemiştir. Kur'an okuyor ya, Kur'an'ı biliyor ya, Kur'an'ın ehli ya... Daha ne istiyor?

Onun bu zihniyette olması lazım. Bu zihniyette olmaz da bu nimetin kadrini bilmezse yanlış bir iş yapmış demektir. Allah'ın küçülttüğünü gözünde büyük görüyor, büyülttüğü, hakikaten azamet verdiği şeyi de küçültmüş oluyor.

Ehl-i Kur'an'ın kendisine dikkat etmesi lazım. Çünkü kendisi Allah'ın kelâmına sahip olmuştur, lâlettâyin bir insan değildir; her sağa sola koşuşturan insanlar gibi koşuşturması uygun olmaz.

İzahında "Cedde, yeciddü; sa'y etmek, sa'ğa, yesğa mânasına." diyor. Yani ehl-i Kur'an'ın her koşanla beraber koşması gerekmez.

Ve lâ yechel fî men yechel. "Cahillik edenlerle beraber onun da cahillik etmesi gerekmez." Yapmaması icap eder.

Peygamber Efendimiz başka insanlar gibi olmadığını, kendisinin sahip olduğu izzeti idrak etmesi gerektiğini ifade ediyor. Öyle başkası gibi yapamaz.

Neden?

Ehl-i Kur'an da ondan.

Başkası gibi davranamaz, başkası gibi cahillikler yapamaz, günahlara sapamaz, hafiflikler yapamaz, hafif meşreplikler yapamaz.

Velâkin ya'fû. "Affeder. Kendisine karşı yapılan şeyi yüksekten affeder, bulaşmaz, onunla uğraşmaz." Ve yesfahu. "Ve cahilin cahilliğinden geçer, ona mukabele etmez." Li-izzi'l-Kur'ân. "Kur'an'ın izzeti dolayısıyla vakarını bozmaz."

Şu tarife bakın, Peygamber Efendimiz ehl-i Kur'an'ın nasıl bir sıfatta olması gerektiğini bize anlatıyor.

İbn Ömer radıyallahu anh'ten.

İnsan ehl-i Kur'an oldu mu, bir kere en büyük nimet verilmiş olduğunu bilecek, ondan sonra da başka cahiller gibi yapmaması gerektiğini de idrak edecek.

"Ben ehl-i Kur'anım yahu; bana böyle söylemek yakışmaz. Bana şu adamla münakaşa etmek yakışmaz. Bana şu adamın seviyesizliğine düşmek yakışmaz. Bana şu adamla bir olup da yaka paça kavga etmek yakışmaz. Bana şu cahiller gibi deniz kenarında plajda gezmek yakışmaz. Bana şu [insanlar] gibi yalan yanlış yolda [gitmek] yakışmaz..."

diye yapmaması gereken şeyleri idrak edip, vakarını muhafaza edip Kur'ân-ı Kerîm'in izzetini koruması gerekir. Çünkü artık ehl-i Kur'an olmuştur, Kur'an'a bağlı bir kimse olmuştur, onu temsil eden bir kimse olmuştur. Vakarını bozmayacak. Affedici, cahillere uymayan, onların kusurlarına aldırmayıp onların küçüklüklerine, ona yaptığı şeylere tenezzül bile etmeyen, yürüyüp geçiveren kimse olması lazım.

Kur'ân-ı Kerîm böyle bir kitaptır.

Allahu Teâlâ hazretleri bize bu Kelâm-ı Kadîm'in, bu Kelâm-ı Hakîm'in, Kitâb-ı Hakîm'in kadr ü kıymetini bilmeyi nasip eylesin.

Bugün hoca efendinin çocuğunun düğünü vardı, o münasebetle bir Kur'an ziyafeti burada... Küçük küçük genç hafızlar, mâşaallah... Kimisi Türkiye birincisi olmuş, kimisi dünya ikincisi olmuş, kimisi bilmem neredeki yarışmada derece almış... Pırlanta gibi gençler... Elhamdülillah, Kur'an yoluna baş koymuşlar, harıl harıl çalışıyorlar. İlâhiler öğrenmişler, Arapça, hadislere dair, zikre dair, dinin inceliklerine dair... İnsanın gözü yaşarıyor, göğsü kabarıyor. Elhamdülillah...

Allah'ın nuru bu diyarda sönmedi, elhamdülillah. Kâfirler İslâm'ı boğmak istediler ama boğamadılar, bak yine daha güzel filizlendi, daha güzel filizler çıktı. Şu ezanlar inşaallah susmayacak. Şu ibadethaneler bak nasıl ağzına kadar doluyor. Bir ara ne kadar garip, boynu bükük kalmış. Elhamdülillah... Dolacak. Milletimiz İslâm'ın hak olduğunu anladığı, bildiği için yine aslına dönecek; yine İslâm'ın, Kur'an'ın hâdimi olacak. O yoldan dönmeden inşaallah ne güzel işler yapacaklar... İnsanın göğsü kabarıyor.

Evlatlarınızı ehl-i Kur'an yetiştirin.

Dün akşam bir yerdeydik; hoca efendi bir âyet-i kerîme okudu yatsı namazında ki Arapça bilenler erir... O kadar öyle âyet-i kerîme...

E cemaat duruyor. Bilmiyor ki... Ne dediğinden haberi yok ki...

Arapça da öğreneceğiz.

Arapça'ya hiç millet yüzünü döndürüp bakmıyordu da ticarî bakımdan, ticarî münasebetler gelişince, "Para var, şirketler var, tercümanlar çok para kazanıyor, 300 bin lira, 500 bin lira..." şimdi paradan dolayı iş canlandı.

Ama müslüman paradan dolayı yapmayacak. "Ben şu Allah'ın kelâmını iyi anlayayım, şu Resûlullah'ın sünnetini iyi anlayayım." diye Kur'an'a sarılacaksınız.

Yaşlı bir hanımefendi geldi, arabanın içindeyiz, yanımızda bizim çoluk çocuk da var, camdan eğildi;

"Es-selâmu aleyküm yâ üstaz!" diye başladı Arapça tekellüm etmeye...

"Dur bakalım, Arap turistler çoğaldı bizim memlekette, galiba bir Arap hatun bir şeyler söyleyecek..." diye biraz dinledim. Beş-altı kelime güzel, muntazam Arapça söyledi. Ondan sonra;

"Hocam Allah sizden razı olsun." diye Türkçe'ye döndürüverdi.

Meğer Türkmüş, yaşlı...

"Arapça öğreniyorum hocam." dedi.

Allah Allah, hoşuma gitti... Gençler ibret alın, erkekler ibret alın ki kadınlar sizi geçecek.

Benimle mükemmel Arapça cümlelerle konuştu; ben Arap hatunu sandım, "Allah Allah... Dur, turist geldi herhalde... Bir şey mi soracak, ne yapacak?" diye...

Gayet güzel konuştu, gayet güzel dualar etti.

Oğlu da yanındaymış, oğlu da subaymış, "Buna da dua edin." dedi.

Kur'an'ı öğreneceğiz. Kur'an'ın anahtarı da Arapça.

Rahmetli çok kıymetli bir hoca efendi vardı, babamın arkadaşıydı, nur içinde yatsın. Vefat ettiği zaman mahalleden camları açıp kadınlar;

"Hocamız bizi bırakıp nereye gidiyorsun?!" diye tabutunun arkasından bağırmışlar.

Kendisini öyle sevdirmişti... Yüzü gülmezdi ama hiç de kalp kırmazdı; gayet ciddi, çok güzel konuşan müstesna bir insandı.

Miftâhu'l-Kur'ân demiş, bir kitap yazmıştı; "Kur'an'ın anahtarı" demek.

Bu Arapça da Kur'an'ın anahtarıdır.

Kur'an'ı okuyorsunuz, Fâtiha'yı okuyorsunuz; heyecan duymuyor. Allahu ekber diyor; heyecan duymuyor. Sûreler okunuyor; heyecan duymuyor.

Peki bu hoca bu sureyi, bu aşr-ı şerîfi niye mihrapta okuyor?

Her namazın arkasından sana bir öğüt vermek için okuyor. Sen anlamıyorsun.

Mâni ne?

Cahillik. Cahillik Kur'ân-ı Kerîm ile bizim aramızda bir duvar örmüş;

"Biz Kur'an'ı anlayamıyoruz."

Olmaz! Şıkır şıkır, şakır şakır, bülbül gibi Arapça konuşmamız lazım.

Neden?

Dedelerimiz Arapça yazmışlar, bütün kütüphaneler Arapça eserler dolu... Arap diyarlarına yüzyıllarca hâkim olmuşuz. Hâkimü'l-Harameyn diye Hicaz'dan haber gelmiş. Bizim sultanımız da tevazu göstermiş;

"Ne demek 'Arabistan'ın, Mekke'nin, Medine'nin hâkimi' sözü... O sözü kabul etmiyorum. Hâdimü'l-Harameyn; biz Harameyn-i Şerîfeyn'in hizmetçisiyiz." yazmış.

Oralara asırlar boyu hizmet etmişler. Buralardan sürre alayları tertip etmişler; altınlar, elmaslar, kıymetli şeyler her sene oraya, Peygamber Efendimiz'in mescidine hediye gitmiş. Paralar, imkânlar, mallar, yiyecekler oralara nisâr olmuş.

İngilizler orayı kuşattıkları zaman buradan hükümete baskı yapıyorlar;

"Teslim etsinler şu Medine'yi..."

Medine'nin paşası diyor ki;

"Teslim etmem. Ölürüm, teslim etmem!"

"Yahu teslim et!"

"Teslim etmem!"

"Teslim et!"

"Teslim etmem!"

"Resûlullah'ın diyarını teslim eder miyim?!" diyor.

Öyle aşk ile hizmet etmişler... En son zamanlara kadar öyle hizmet etmişler.

Öğreneceğiz.

İngilizce'yi neden öğreniyoruz? Öğrenince küçülüyor muyuz?

Hayır. Dillerini öğreniyoruz, tekniklerini öğreniyoruz, dostluklarını, düşmanlıklarını öğreniyoruz; kendimizi kolluyoruz.

Almanca'yı öğrenince küçülüyor muyuz? Fransızca'yı öğrenince küçülüyor muyuz?

İşi ters bir taraftan tutturmaya lüzum yok. Öğreneceğiz, Allah'ı kelâmını anlayacağız.

Yalan yanlış fikirler ileri sürüyorlar, ters şeyler...

Bu Kur'an'ın ehli olacağız. Bu Kur'an'ın mânasını bileceğiz. Bu Kur'an'ın ahkâmını bileceğiz. Bu Kur'an'ın ahkâmını tatbik edeceğiz.

Kuru kuruya okumanın faydası yok ki!

"Faydası yok" değil, Kur'ân-ı Kerîm öyle bir kitap ki yüzüne baksan faydası var ama kuru kuruya okuyup da ahkâmını tatbik etmediğin zaman öyle günahlara girersin ki oradan aldığın sevaplardan daha fazla gelir, cehennemi boylarsın, cehenneme gidersin. O bakımdan demek istiyorum. Elbette, yüzüne baksan Kur'ân-ı Kerîm'in faydası var. Elif, lâm, mîm desen; Allah bir elifine bir lamına bir mimine sevap veriyor. Çok sevabı var ama mânasını bilirsen aliyyü'l-a'lâ olur.

Onun için heves edeceksiniz; her gün 1-2, 3-5 âyet öğreneceksiniz. Mealini öğreneceksiniz, mânasını öğreneceksiniz. Biraz tefsirden, sizin anlayacabileceğiniz şekilde yazılmış tefsirlerden okuyacaksınız. Talebenize, ailenize, çoluk çocuğunuza, büyüklerinize de anlatacaksınız.

Gençseniz;

"Gelin, üç tane âyet okuyalım, ondan sonra.. Hadi bakalım..." diyeceksiniz, büyüklere anlatacaksınız. "Ben bunu biliyorum." diyeceksiniz.

Yaşlıysanız;

"Oturun bakalım çoluk çocuk şuraya, bırakın öteki işleri; üç tane âyet okuyacağız, izahını yapacağız..."

Dün akşam bir yerde sohbetteydik, Tevbe sûresinden iki tane âyet yetti. Gözyaşları içinde kaldık... İki tane âyet... Her gün bir tane, iki tane âyet okusa, hıfzetse insan neler öğrenir...

Allah cümlemizi ehl-i Kur'an eylesin. O Kur'an'ın vakarına, izzetine, şerefine sahip eylesin. Haramını haram, helalini helal bilip onun mübarek yükünü omuzlarımıza alıp da, kendimize baş tacı edip de hayatımızı öyle sürmeyi nasip eylesin. Âhirette Kur'ân-ı Kerîm'i bize şefaatçi eylesin, davacı etmesin. "Yâ Rabbi! Bunlar beni okudular, yolumda gitmediler. Yâ Rabbi! Bunlar beni evlerinde rafa kaldırdılar, hiç yüzümü açmadılar, tozlara gark oldum..." diye bizden davacı olmasın.

Men karae mietey âyetin fî külli yevmin nazaran şüffia fî seb'i kubûrin havle kabrihî ve haffefa'llâhu'l-azâbe an vâlideyhi ve in kânâ müşrikeyni.

Bu da yine Kur'ân-ı Kerîm ile ilgili bir hadîs-i şerîf ki Ebu'd-Derda radıyallahu anh'ten Deylemî rivayet etmiş.

"Kim her gün Kur'ân-ı Kerîm'den iki yüz âyet okursa..." Nazaran. "Bakarak." Açacak Kur'ân-ı Kerîm'i, nazar ederek okuyacak.

Burada bu nazaran sözü üzerinde biraz durayım. Bir insan Yâsin'i ezbere biliyor; iyi, tamam, güzel. Ama yüzünden okursa sevabı daha çok. Ezbere de okuyabilir ama yüzünden okursa sevabı daha çok.

Yüzünden öyle okursa ne olur?

"Allah ona kendi kabrinin yanında daha yedi kabre şefaat etme hakkı verir. Etrafındaki mezar komşusu yedi kabre şefaat etme hakkı verir. Anası babası müşrik bile olsalar -yani müslüman değil, mü'min değil- anası babası yine o iki yüz âyet okuyan evlattan fayda görür de azapları hafifler. Allah müşrik bile olsa ana babasının azabını hafifletir."

Peki mü'min olsa?

Mü'min olsa başına tac giydirir. Burada yazmıyor ama böyle evladın anası babası çok hayırlara nâil olur.

Men karae inde emîrin kitâballâhi leanehu'llâhu bi-külli harfin karae indehû la'neten ve leane'l-emîre aşre la'nâtin ve yuhâccuhu'l-Kur'ânu yevme'l-kıyâmeti fe-yünâdî hünâlike subûren. Fe-hüve mimmen yukâlu lehû: Lâ ted'u'l-yevme subûran vâhiden. el-Âyeh.

Bu da Ebu'd-Derda radıyallahu anh'ten Deylemî'nin naklettiği bir hadîs-i şerîftir.

Bu hadîs-i şerîfte de Kur'ân-ı Kerîm'in iyi maksatlarla okunması, kötü yerlerde kötü maksatlarla dünya menfaati celbetmek için veyahut da birilerine yağcılık yapmak için okunmaması gerektiğine dair, okunursa onun iyi olmayacağına dair.

Men karae. "Her kim ki okur." İnde emîrin. "Bir hükümdarın, komutanın yanında." Kitâballâhi. "Allah'ın kitabı olan Kur'an'ı okursa." Leanehu'llâhu bi-külli harfin karae indehû la'neten. "Onun yanında okumuş olduğu her bir harf için Allah ona bir lanetle lanet eder." Ve leane'l-emîre aşre la'nâtin. "O emire de her bir harf için on defa lanet eder."

Okuyana bir, o emire de on defa lanet eder.

Neden?

Emir zalim, okuyan kimse de riyakâr ve gösteriş ehli; emirden bir şey celbetmek için... Çünkü komutan ya, başkan ya; parası var, pulu var, sarayı var, imkânı var; ya ona bir vazife verir, ya bir kese altın verir, ya bir maaş verir, ya bir şey verir diye...

Bu hadisin içinden çıkardığımız mânaya göre, biz bugünkü sözlerle söyleyelim;

"Bir insan dünya menfaati celbetmek için liyakatsiz bir adamın yanında Kur'an'ı okursa..."

Hani var ya; adamın dinden imandan nasibi yok, haberi yok; Ramazan'da şurada burada heves ediyor;

"Ben yapmazsam ayıplarlar. 'Ağadır bu.' Yapmam lazım." diye düşünüyor. O da bir ziyafet çekiyor, etrafına bir sürü insan topluyor;

"Hadi bakalım şunu okuyun, bunu okuyun..."

Artık orada ona riya, gösteriş olsun diye, onun menfaatini celbetmek için, cebine aktarmak için sahtekâr insanlar [bazı] şeyler okuyabiliyorlar. Az da olsa bunlar bazı yerlerde zaman zaman görülebiliyor.

Tamam, böyle zalim bir başkanın, emirin yanında Allah'ın kelâmını riya ile, gösteriş ile bir kimse okursa her bir harf için Allah'ın bir kere lanetine uğrar. Emir on misli lanete uğrar.

Ve yuhâccuhu'l-Kur'ânu yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde Kur'an ondan davacı olur."

"Beni riya ile okudu, o zalimin yanında okudu!"

O zalim, Kur'an'ı dinleyecek adam değil ki, onun emirlerini tutacak insan değil ki... Şarkı dinler gibi dinliyor, gazel dinler gibi dinliyor...

Peygamber Efendimiz;

"İlmi nâehle vermeyin." demiş, biraz ona benziyor.

İlmi nâehle vermeyin, ilme yazık olur, ilme zulmetmiş olursunuz. İlmi ehlinden esirgemeyin, bu sefer bu adamcağıza yazık etmiş olursunuz. Ehli işte, öğrenecekti ne güzel, sen ona ilmi öğretmedin. Beriki herife öğrettin; onun hiç o tarakta bezi yok, adam olacağı yok, nâehil kimse. Yazık ettin. Şimdi ilmi nerelerde kullanacak o; şerde kullanacak, dünya menfaati celbetmekte kullanacak.

İlmi nâehle vermeyecek, ehlinden esirgemeyecek.

Ehli geldi;

"Bana şunu öğret."

"Peki gel. Sabah gel, gece gel, gündüz gel..." ona öğretecek.

Ama nâehle de ilmi vermeyecek.

Edebiyat fakültesinde okuduğumuz zaman bizim bir profesör vardı. Kendisi Almandı. Buraya gelmiş; Cihan harbinde, Çanakkale harbinde bulunmuş. Almanlarla beraber yaptık ya o harbi... O zamandan yerleşmiş. Arapça, Farsça mütehassısı. Almanya'da öyle yetişmiş. Türkiye'de de mükemmel Türkçe öğrenmiş. Ne makaleler yazmış, ne kitaplar yazmış; herkes kitaplarını okur, "çok bilgili bir kimse" diye hürmet eder.

Bir gün derste bize Arapça okutuyor, Arapça eski metinlerden okuyoruz, dedi ki;

"Ben Şâfiî mezhebindenim." dedi, ben yerimden hopladım. Vay Alman vay… "Şâfiîyim" deyince benim gözlerim açıldı.

O da benim heyecanımı anladı. "Ben Şâfiî mezhebindenim." deyince benim heyecan duymamdan anladı, güldü, dedi ki;

"Benim hocam..."

İsmail Saib Hoca diye bir hoca varmış Beyazıt Umumî Kütüphanesi'nde, derya gibi bir adammış. Birisi bir mesele sorduğu mu;

"Evladım, git kütüphaneden filanca dolabın üçüncü rafından sağdan sekizinci kitabı al, 75. sayfasını aç, işte o mesele oradadır." diye söylermiş.

Hafızası öyle kuvvetli bir insanmış. "İsmail Saib Hoca" derlermiş. Çok büyük eserler de yazmış da eserleri basılmış...

O adam yanına müslüman olmayan hiç kimseyi kabul etmezmiş.

Bunlar ondan ilim öğreneceğiz diye müslüman olmuş. Bir bizim bu bize Arapça öğreten profesör, dünya çapında meşhur bir oryantalist -yani müsteşrik- profesör. Bir de bir başkası vardı, o da yine ismini değiştirmiş, müslüman olmuş, o da bir başka yerdeydi Edebiyat fakültesinde; o da onun talebesi.

Bak ilim adamı vakar sahibi oldu mu gavuru nasıl döndürtüyor, o ilmi öğreneceğim diye...

Kalbi Allah'a kalmış... Zahirde "Ben müslüman oldum." diyor, "Şâfiî mezhebindenim." diyor, hocasına hürmet ediyor, elini öpüyor. Eh, kalbi Allah'a kalmış. Kalbinden müslüman olursa kurtulur, olamazsa ne diyelim?..

Sizler de bizler de öyle değil miyiz?

Müslümanlığı has hâlis yaparsak kurtuluruz. Kalbimizde riya, fesat, fitne olursa herkes zarar eder. O da zarar eder, biz de zarar ederiz.

Zahiren müslüman olmuş; biz zahire göre hükmederiz, ötesine aldırmayız. Adı Oscar iken değiştirmiş Osman adını almış. Anne Maria iken adını değiştirmiş, bilmem ne bilmem ne adını almış. Şöyleyken böyle...

"Eh, bizi aldatmış."

Bizi aldatmadı, kendini aldattı. Bizi ne aldatacak, biz ne zarar gördük? Kendisi görecek âhirette, aldatmışsa... Hakikaten müslüman olmuşsa kendisi faydasını görecek.

Ama "Müslümandan gayrisine ilim öğretmem." deyince kaç tane profesörü önüne diz çöktürmüş de o İsmail

Saib Hoca, "müslümanım" dedirtmiş.

Biz öyle... Nâehle ilim öğretmek yok.

Bir gün fakültedeyim. Baktım çocukların bazısı, birkaç tanesi başka fakültelerdeki gibi, hani hocaya saygı yok, öyle bir şey yapmaya kalkar gibi oldular. Dersi kestim... Çok sinirlendim ama; elim ayağım titredi. Bir kestim dersi, camın önüne gittim, birkaç derin nefes aldım... Çünkü çok fena söyleyeceğim; kendimi tutmasam çok fena olacak iş... Ama çocuklar da mum gibi sarardılar. Sonra döndüm dedim ki;

"Bak, ben size bu dersi siz müslümansınız diye, imanlısınız diye veriyorum. Yoksa çatlasanız vermem bu dersi size. Ağzımı açıp size bir harf öğretmem. Nâehle ilim öğretir miyim? Edebinizi takının, bu şey bir daha tekerrür etmesin."

Etmedi elhamdülillah...

Biz başka bir fakültedeyiz, hocayız. Bir hukuk profesörü var, o da Elazığ Üniversitesi'ne gidiyor, Ankara Üniversitesi'ne gidiyor, bir de bizim o bulunduğumuz [fakülteye] geliyor. Ben de oraya başka yerden geliyorum. İkimiz de üniversite hocasıyız.

Ben öteki hukuk profesörüne sordum;

"Hocam, nasıl buradaki talebeler?"

"Valla Es'ad bey, ben buradaki çocuklara hayret ediyorum. Bunlar melek gibi çocuklar." dedi.

Bu Adapazarı'nda, Sakarya Mimarlık Mühendislik Mektebi -şimdi fakülte oldu- oradayız.

"Bunlar melek." dedi.

"Kapıyı çalıyorlar;

'Hocam çok özür dilerim, tren geç kaldığı için geç geldim, izin verir misiniz, derse girebilir miyim?'

diyor, bayılıyorum.

'Buyur evladım.' diyorum, giriyor içeriye.

Hâlbuki Elazığ'da, bir tekme vuruyor kapıya... Ceketi omzuna almış, hiç yüzüme bakmadan kabadayı kabadayı giriyor. Hele bir laf söyle... 'Laf söyle de göreyim!' gibilerden bir edayla oturuyor yerine." diyor.

"Bu çocuklar melek..."

Bu çocuklar müslüman da ondan. Bu çocuklar da bilir onlar gibi olmasını...

Zaten öyle olur. Müslüman olmasa ister istemez öyle olur.

İnsan müslüman olmadı mı hayvandan beter olur. Ne hocasına saygısı kalır, ne babasına saygısı kalır. Anasını merdivenden yuvarlar.

"Kocakarı, çıkart paraları!"

"Yok evladım."

Paldur küldür yuvarlar aşağıya...

Müslüman olmadı mı hiçbir şeyin kıymeti kalmaz.

Nerelerden nerelere... Bunu riyakârlık etmemek ve ehline ilim öğretmek sözünden açtık.

Emir, Kur'an okumaktan anlayacaksa, Kur'an'a hürmet edip emrini tutacaksa onun yanında oku. Anlamayacak bir insanın yanında gazel okur gibi Kur'an okumak olur mu?

Olmaz.

Okursan ne olur?

Her harfi için Allah'ın bir lanetine uğrarsın. O herif-i nâşerif de her harfi için on lanete uğrar.

Demek ki Kur'an ciddi bir kelâm olduğundan insanın söyleneceği, okunacağı yere bile dikkat etmesi lazım.

Şurada, Allah rahmet eylesin, nice hürmetkâr, eski, ilimleri öğrenmiş hafızlar geldi geçti... Diz çöktüler mi burada heykel gibi otururlardı; ne ağzını kıpırdatır, ne vücudunu sallar, ciddi ciddi Kur'ân-ı Kerîm okurlardı.

Bir keresinde, hiç unutmuyorum; müezzinlik yapan gençlerden, çocuklardan bir tanesi;

Ve lem yekün lehuuu küfüven ehad.

Orada lehû bu kadar uzatılmayacak.

Ve lem yekün lehû küfüven ehad. denilecek.

Fazla uzatmış.

Namazı kıldık, şuradan dışarıya çıkıyoruz. Hoca efendi rahmetli -bizim Hocamız değil de buraya misafir gelir giderdi, iyi hafız- dedi ki;

"Niye lehû'yu o kadar uzattın?"

O da işin ciddiyetini anlamadı, yani hocasının ikâzını... Biraz gülerek, ezilerek, büzülerek işte bir laflar söyledi, ne söylediğini unuttum da, "İşte oldu..." gibilerden...

"Yüzüne bir tokat aşkedersem görürsün! Anlarsın o zaman oldu mu olmadı mı..." dedi.

Ben de hayret ettim; bir lehû'yu birazcık uzattı diye hiç ona bile razı olmuyor. Nasıl okuması gerekiyorsa ona göre okuyacak. Kendisi çünkü oturdu mu yerinden kıpırdamazdı; heykel gibi.

Kur'an saygısı, sevgisi, edebi öyledir.

Edep kitaptan öğrenilmez; üstattan öğrenilir. Hocanın karşısına diz çökersin, öğrenirsin; ilme nasıl kıymet veriliyormuş, ilim nasılmış...

Şurada ben hatırlarım hafız kardeşlerimizden, seneler öncesi mahâric-i hurûfu öğrenmiş; "Şurada hocam bana yeniden öğret." Diz çöküyor, oturuyor. Bir be harfini kaç defa tekrar ediyor, bir cim harfini kaç defa tekrar ediyor... Mahâric-i hurûf taalimi. O kadar ciddi.

Kur'ân-ı Kerîm kıymetli olduğundan her şeyi böyle.

Men karae âyete'l-kürsîyyi dübre külli salâtin mektûbetin lem yemna'hu duhûle'l-cenneti illâ en yemûte.

Bu hadîs-i şerîfi biraz daha dikkatli hafızanıza yerleştirin. Sebebini söyleyeceğim.

Bu hadîs-i şerîf Ebû Ümâme el-Bâhilî hazretlerinden rivayet edilmiş. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

"Her kim ki her farz olan namazın arkasından Âyete'l-kürsî'yi okursa..."

Yani Allahu lâ ilâhe illâ hüve'l-hayyu'l-kayyûm... diye başlayan âyet-i kerîme. Âyete'l-kürsî derler. Vesia kürsîyyihü's-semâvâti ve'l-ard geçtiği için içinde adı Âyete'l-kürsî.

"Bu âyet-i kerîmeyi kim her farz namazın arkasından okursa..."

Lem yemna'hu duhûle'l-cenneti. "Onu cennete girmekten hiçbir şey alıkoymaz." İllâ en yemûte. "Ancak ölmesi..."

Ölüm var arada da ondan cennete giremiyor. Yaşıyor da ondan. Ölümden gayri bir şey onun cennete girmesine mâni olmaz. "Girecek cennete ama ölmedi; ölse ondan sonra cennete gidecek." demek.

Şimdi buna niye "Dikkat edin!" dedim, onu söyleyeyim.

Kardeşlerimizin kimisi gidiyor, Suudi Arabistan'da okuyor, -Allah mübarek etsin.- kimisi Libya'da okuyor, kimisi Şam'da okuyor, kimisi Irak'ta okuyor, kimisi Pakistan'da okuyor.

Allah insanın gönlüne hayırlı ilim versin.

"Şeytan da bilgili" derler ya... Araplar'ın içinde de bizden çok daha Arapça iyi bilen insan yok mu?

Arap kendisi, var. Ama hak yoldan gitmiyorsa Arapça bilmesi fayda etmez.

Orada ne görmüşse görmüş, ne okumuşsa okumuş, kimden, hangi batıl mezhepten [öğrenmişse];

"Efendim bu namazın arkasındaki bu tesbihler, oturmalar, kalkmalar nedir? Ben vallâhi de billâhi de bunların hiçbir tanesini bundan sonra yapmam!" demiş, çıkmış, bir de yemin yapıştırmış.

Sanki bunlar bid'atmiş gibi... "Yalanmış, yanlışmış" demek istiyor, "Dinde bunların aslı esası yok." demek istiyor da yemin-i billah ederek "Böyle yapmayacağım!" demiş.

İsmini sormadım da bu şaşkının ama bana böyle anlattılar. Suudi Arabistan'da okumuş veyahut Libya'da okumuş, nerede okuduysa bilmiyorum; gelmiş, bizim bu namazların arkasından salavât getirmemizi, sübhanallah dememizi, elhamdülillah dememizi, Allahu ekber dememizi, Âyete'l-kürsî okumamızın hepsini külliyen reddediyor. Yokmuş böyle şeyler de, yanlış olarak sanki yapılıyormuş da, vallâhi de billâhi de o ondan sonra yapmayacakmış.

E şaşkın adam, senin ilmin daha fındık kabuğunun içini doldurmaz. Daha çok fırın ekmekler yiyeceksin, büyüyeceksin, adam olacaksın, olursan... Ondan sonra anlayacaksın dünyanın kaç köşeli olduğunu, kaç bucağı olduğunu...

Bak, hadîs-i şerîfte ne buyuruyor Peygamber Efendimiz?

Âyete'l-kürsî'yi okumayı tavsiye ediyor. Bunun karşılığının cennet olduğunu bildiriyor ve "O kişinin cennete girmesine ancak ölümü engel arada, başka bir engel yok." diye bildiriyor.

Bunun gibi tesbihler için de hadisler var. O sübhanallah'lar, elhamdülillah, Allahu ekber'ler için de...

Ondan sonra, öteki salavâtların da sebebi var.

Dedelerimizin bize hazır olarak öğretiverdikleri, bizim âdet olarak yapıverdiğimiz bu namazın arkasındaki önündeki merasimin hepsi hadislerden çıkartılmış.

Efendi, sen ne sanıyorsun? Sen dedelerimizi cahil mi sandın?

Onlar Arapça kitaplar yazıyorlardı da Araplar'a Arapça öğretiyorlardı. Hâlâ şimdi Emsile, Bina, İzzî, Maksûd okutuluyor mu?

Hâlâ bizim büyüklerimizin yazdığı bilmem ne kitabı, bilmem ne kitabı Arap âleminde basılır, okunur. Sen dedelerini öyle hor hakir görme.

Bunlar, bu zamâne insanları bizim buradaki zamâne insanları gibidir. Onlar Arapça biraz bilirler, Arap memleketinde ama onlar öyle derya gibi değil. Onların bilgileri o eskilerin yanında öyle çok değil. Eskiden ne derya gibi insanlar gelmiş geçmiş.

Hemen birazcık bir şey duyunca -vefasız- yolunu bırakıveriyor, yemini basıyor, raydan çıkıyor.

Dikkat edin.

Kimisi Cuma kılmaz, kimisi sünnet kılmaz, kimisi hadisleri reddeder, kimisi tesbihleri reddeder, kimisi zikrin karşısına çıkar;

"Bu zikrin bir faydası yok!"muş.

Yahu Resûlullah Efendimiz'in beş yüze yakın hadisini topladım be, insaf! Allah insaf versin, sen hiç hadis okumaz mısın?!

Kitabına da yazmış;

"İnsanın oturup da terleyinceye kadar lâ ilâhe illlallah demesi, Allah demesinin hiçbir faydası yok!"muş beyefendiye göre...

Ya Resûlullah Efendimiz "var" diyor. Çatla sırtından! "Var" diyor işte. Hadîs-i şerîfte var, sana delilleri getireyim...

Allah yarım hoca etmesin.

Yarım bilgin, yarım hoca, yarım doktor... Yarım, eksik...

İki tekerlekli araba gider mi? Kamyon gider mi iki tekerlekli?

Gitmez, onun gibi.

Yarım, bir tarafı yok, eğri büğrü, tek ayakla, tek kolla seke seke bir şey yapmaya çalışıyor.

Ya sen dur bakalım... Senin bu dolaştığın meydanlarda eskiden arslanlar kükreyerek dolaşırdı, sen şimdi bir topal tilkisin. Ne sanıyorsun kendini?

Zikri inkâr ediyor, onu inkâr ediyor, bunu inkâr ediyor... Müctehit kesiliyor; Arapça bilmez. Arapça kelimelerin mânasını anlamaz.

Bir de insanların önüne çıkıp rehberlik etmeye, önderlik etmeye çalışıyor, teşkilat kurmaya çalışıyor, insanları o gruba [çekmeye] çalışıyor, çalışan gruplara çatıyor...

Kardeşim sen benimle uğraşacağına git şu Bulgar kâfiri ile uğraş, Yunan kâfiri ile uğraş, uğraşacaksan. Ne istiyorsun bizim memleketimizde?

Daha dur bakalım...

Men karae külle leyletin izâ vaka'ati'l-vâkıa lem yusibhu fakrun ebeden ve men karae külle leyletin lâ uksimu bi-yevmi'l-kıyâmeh lekıya'llâhe yevme'l-kıyâmetive vechuhû ke'l-kameri leylete'l-bedri.

İki sûrenin sevabına dair bir hadîs-i şerîf nakledilmiş.

İbn Asâkir'de kaydedilmiş. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

Men karae külle leyletin. "Her bir gece her kim izâ vaka'ati'l-vâkıa sûresini okursa ona asla fakirlik uğramaz. Her gece bir kimse lâ uksimu bi-yevmi'l-kıyâmeh sûresini okursa kıyamet gününde Allah'a yüzü ayın on dördü gibi pırıl pırıl parlak bir şekilde kavuşur."

Bu iki sureyi ezberlemek lazım değil mi?

Bu hadisleri neden okuyoruz?

Hak bellediğimiz şeyi tatbik edeceğiz.

İzâ vaka'a sûresini ezberlemek lazım; insan fakirlik çekmeyecek. Okumak lazım. İlk önce yüzünden okursunuz okursunuz, sonra ezberlenir. Sonra lâ uksimu bi-yevmi'l-kıyâmeh sûresini de okumak lazım ki çünkü bazı yüzler o gün kapkara olacak...

Yevme tebyaddu vücûhun ve tesveddü vücûh... "Kıyamet gününde bazı yüzler kapkara olacak, bazı yüzler pırıl pırıl nurânî olacak."

O yüzü ak olanlardan, hem de ayın on dördü gibi pırıl pırıl olanlardan olmak için o sûreyi okumak lazım.

Bunun bir hikâyesini de mecmuamızda yazmıştık.

İbn Mes'ûd radıyallahu anh ki İmâm-ı Âzam Efendimiz'in de feyiz aldığı kimsedir. Müfessirlerin pîri sayılır. Abdullah b. Mes'ûd radıyallahu anh ölüm döşeğine yatmış. Ağır hasta, ölecek, belli, tamam. Ne yapalım, ölüm hak. Hz. Osman-ı Zinnûreyn yanına ziyarete gitmiş ve diyor ki;

"Ey İbn Mes'ûd!"

Birisi Hz. Osman, dört halifeden üçüncüsü, meşhur Hz. Osman; Kur'ân-ı Kerîm'i toplayan, Peygamber Efendimiz'in iki tane kerîmesine -peşpeşe yani vefat edince ötekisi olmak üzere- sahip olmuş olan bahtiyar, aşere-i mübeşşereden kimse. Gelmiş, İbn Mes'ûd radıyallahu anh'a diyor ki;

Mâ teştekî? "Şikâyetin ne, hastalığın ne?"

O mübarek de... İnsanlar ne kadar haddini bilip yükseldikçe ne kadar mütevazı oluyorlar... Yüksek insanlar ne kadar mahviyetkarâne hareket ediyorlar.

"Şikâyetin nedir?" diyor, latife olarak cevap veriyor;

Zünûbî diyor; "Günahlarım."

Miden mi ağrıyor, başın mı ağrıyor, dizinde mi ağrı var, derdin nedir, sıkıntın nedir?

Onu söyleyip de sevabını kaçırtır mı; söylemiyor. "Şuram ağrıyor, buram ağrıyor, öldüm, bittim, ah, vah..." demiyor da " Nedir şikâyetin?" deyince lafı çevirttiriyor; "Günahlarım." diyor. "Günahlarımdan şikâyetçiyim, derdim o."

Şaka yapıyor. Bir çeşit latife ile cevap veriyor.

Ve mâ teştehî? "Ne arzu ediyorsun? Arzu ettiğini alayım."

Helva, börek, çörek, neyse, o zamanın imkânlarıyla... Hastanın canı hani bir meyve çeker; "Ah bir nar olsa da... Canım ekşi nar istedi..."

Hastaların canı böyle bir şeyler çeker.

"Ne canın çekiyor? Ne istiyorsun? Neye iştiha duyuyorsun?"

Ona da yine latifeli cevap veriyor, diyor ki;

Rahmete rabbî.

Verebilir misin?

"Rabbimin rahmetini canım çekiyor. Onu istiyorum." diyor.

Meyve sebze, yiyecek içeçek, tatlı tuzlu demiyor da "Rabbimin rahmetini..."

Bakıyor o cevap da öyle, bu sefer Hz. Osman başka bir soru soruyor, diyor ki;

Hel âmuru leke bi-tabîb? "Sana emredeyim mi bir tabip, bir doktor gelsin mi?"

Diyor ki;

Lâ hâcete lî fîhi. "Benim doktora ihtiyacım yok." Ve't-tabîbu emradanî. "Beni doktor hasta etti."

Hangi doktor hasta etti? Yanlış ilaç mı verdi?

Hayır. Doktorların doktorları Allahu Teâlâ hazretleri o hastalığı ona nasip etmiş;

"Bana asıl şifayı verecek olan Zât bu hastalığı nasip etmiş. Allahu Teâlâ bana hastalığı nasip etmiş. Doktor filan istemem." diyor.

Her cevap böyle nükteli geliyor.

"Sana biraz para pul, altın para, dinar, dirhem vereyim mi?"

"Ona da ihtiyacım yok." diyor.

Para teklif ediyor; "İhtiyacım yok." diyor, " İşte görüyorsun, hastayım, öleceğim, ne yapayım parayı?" diyor.

Gözü tok.

Yekûnu min ba'dike li-benâtike... "Sana lazım olmasa senden sonra kız çocuklarına lazım olur."

Demek ki İbn Mes'ûd'un geride kız çocukları kalmış. Babaları ölecek, kız çocukları geride kalacak. Hz. Osman "Onlara kalır." diyor.

E tahşâ li-benâtiye fakran? "Sen benim kız çocuklarımın fakirliğe düşmesinden mi korkuyorsun?" diyor Hz. Osman'a.

"Ben onlara izâ vaka'a sûresini öğrettim." diyor. Ve "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden duydum ki;

'Kim izâ vaka'a sûresini her gece okursa asla ona fakirlik, yoksulluk bulaşmaz, gelmez.' dedi." diyor.

Râvi bunu duyduktan sonra her gece okumaya başlamış.

Biz de her gece okuyalım dedik de seyahatti, şunuydu bunuydu, aksatıyoruz. Siz aksatmayın inşaallah. İzâ vaka'a sûresini her gece okuyun.

İşte bak, burada o hadîs-i şerîf çıktı. İza vaka'a'yı ve lâ uksimu bi-yevmi'l-kıyâmeh sûresini...

Men karae fî isri vudûihi innâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadri merreten vâhideten kâne mine's-sıddîkîne ve men karaehâ merreteyni kütibe fî divâni'ş-şühedâi ve men karaehâ selâsen haşerehu'llâhu mahşere'l-enbiyâ'.

Enes radıyallahu anh'ten.

Abdest aldıktan sonra bir kimse, abdestinin arkasından, ellerini silerken, abdestini bitirdiği zaman innâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadr sûresini okursa ne olur?

Merreten vâhideten. Bir kere okursa sıddıklardan yazılır.

Ve men karaehâ merreteyni. İki defa okursa adı şehitlerin divanına yazılır.

Ve men karaehâ selâsen. "Üç defa okursa." Haşerehu'llâhu mahşere'l-enbiyâ'. "Allah onu peyamberlerle beraber haşreder."

Abdestin arkasından innâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadri'yi bir kere, iki kere, üç defa okumanın sevabı.

Abdestten sonra bunu unutmayın.

Men karae kul hüvallâhu ehad hamsîne merreten ğafera'llâhu lehû min zünûbe hamsîne seneten.

"Her kim kul hüvallâhu ehad sûresini elli defa okursa Allah onun elli senelik günahını affeder."

Enes radıyallahu anh'ten. Sünen-i Dârimî'de.

Men karae kul hüvallâhu ehad mietey merretin ğafera'llâhu lehû zünûbe mietey senetin.

"Kim kul hüvallâhu ehad sûresini iki yüz defa okursa Allah onun iki yüz senelik günahını affeder."

İnsanın ömrü de iki yüz seneyi bulmaz, yani bütün ömrü boyunca günahları affedilmiş oluyor.

Bu gibi hadisleri okuyunca tatbik etmek lazım. Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfu keremi çoktur, bunun [sevabına] ermek için bunları okumaya devam etmek lazım.

Arkasından üç tane hep kul hüvallâhu ehad'ın faziletine dair:

Men karae kul hüvallâhu ehad miete merretin. "Her kim kul hüvallâhu ehad sûresini yüz defa okursa." Ğafera'llâhu hatîete hamsîne âmen. "Allah onun elli senelik günahını bağışlar." Me'ctenebte hısâlen erbaen. "Dört tane suçtan, günahtan geri durulduğu takdirde..."

Demek ki günaha devam, kul hüvallâhu ehad'ı okumaya devam olmayacak. Günahlardan kesilmek şartıyla olacak.

Neymiş o dört günah?

1. ed-Dimâ'. "Kan."

2. el-Emvâl. "Mal."

3. el-Fürûc. "Namuslar."

4. el-Eşribe. "İçkiler."

Bunlardan korunduğu takdirde...

Kandan korunmak ne demek?

Birisini öldürmekten, kanına girmekten sakınmak. Çünkü katl büyük günahlardandır. Katlden kaçınacak.

Ve'l-emvâl. Başkasının mallarını haksız yere almak. Hırsızlık suretiyle, gasp suretiyle, hangi suretle alırsa alsın haksız yere aldı mı, o büyük günah, olmaz.

Ve'l-fürûc. Başkasının namusunu pâyimal etmek. Namusuna tecavüz etmek. O da olursa, o namussuzluğu da yaparsa insan ona da bu [sevap] yok.

Ve'l-eşribe. İçki içmek, yani sarhoşluk.

Bunları yapmadığı takdirde; adam öldürmediği, hırsızlık yapmadığı veya gasp etmediği veya çalmadığı, almadığı, başkasının namuslarına zarar vermediği, sarhoş olmadığı, içki içmediği takdirde Allah onun elli yıllık günahını bağışlar.

Demek ki üç tane hadîs-i şerîf peşpeşe geldi, hepsi Enes radıyallahu anh'ten, kul hüvallâhu ehad'ın faziletine dair.

İki tane daha var sayfanın sonuna kadar, onları da tamamlayıverelim.

Men karae kul hüvallâhu ehad elfe merretin. "Her kim bin defa kul hüvallâhu ehad'ı okursa." Fekad işterâ nefsehû mina'llâhi azze ve celle. "Kendisini Allah'tan satın almış olur."

Yani cehennemden paçayı kurtarır, kurtarmasına vesile olur.

Bir oturmalı, bu bin defayı da hadisi duyunca insan hiç olmazsa birkaç defa yapmalı...

Men karae kul hüvallâhu ehad dübüre külli salâtin mektûbetin aşre merrâtin. "Her kim ki farz olan her namazın arkasından kul hüvallâh'ı on defa okursa."

Hah, bu kolay...

Evceba'llâhu lehû rıdvânehû ve mağfiretehû. "Allah ona rızasını ve mağfiretini vacib kılar."

Yani mutlaka rızasına ve mağfiretine erer.

Her namazın arkasından parmaklarımız sayısınca on defa okuyuverelim.

Bu kul hüvallâhu ehad sûresi çok kıymetli bir sûredir.

Bunların hepsi işte peşpeşe sıralanmış, kul hüvallâhu ehad'ın fazileti ile ilgili.

Kıymetinin sebebi; Kur'an, Allah'ın kelâmı olması. Ayrıca fazileti; Allah'ın varlığını, birliğini, kudretini ifade etmesi. Marifetullah ile ilgili bilgiler olduğu için kul hüvallâhu ehad'ın sevabı çoktur.

Allah bizi ehl-i mağrifet eylesin, ehl-i Kur'an eylesin. Çok hayırlara, sevaplara nâil olmak, şu hadislerde vaad edilen o mükâfatlara ermek nasip eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı