M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Muhtâru'l-ehâdîs, r. 764-769

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Acibtu li-men yeşteri'l-memâlike bi-mâlihî sümme yu'tikuhum keyfe lâ yeşteri'l-ahrâre bi-ma'rûfihî fe-hüve a'zamu sevâbâ.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri dünya ve âhiret saadetine cümlenizi nail eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri sözlerin en güzeli olduğu için onları okuyup öğrenmek, tefeyyüz etmek üzere toplanıp, hadîs-i şerîf kıraat edip izah ediyoruz.

Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz iyilik yapmanın, gönül kazanmanın önemine bizi sevk etmek için söylemiş oluyor. Mânası şöyle:

Acibtu li-men yeşteri'l-memâlike bi-mâlihî sümme yu'tikuhum. "Malıyla, parasıyla köleleri satın alıp da sonra onları Allah rızası için âzat eden kimselere şaşarım."

Mâlum, köleler vardı. Zaman zaman köleler oluyordu. Çünkü savaş oluyordu, savaşta esirler oluyordu. Onların, esir alınanların esir olarak istihdamı İslâm'da olan bir müessese. Ama onların müslüman olanlarının satın alınması, hürriyetlerinin kendilerine bağışlanması, âzat edilmesi çok büyük bir sevap, çok kıymetli bir iş olarak hadîs-i şerîflerde tavsiye edilmiş. Sevabı büyük olduğu için de birçok zenginler bu hususta mallarını sarf etmişlerdir. Bildiğiniz gibi Bilâl-i Habeşî radıyallahu anh de köle idi. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz onu çok yüksek miktarda paralar ödeyerek müşriklerin elinden satın alıp âzat etmişti. Demek ki çok sevap. Büyük sahabelerin gayret ettikleri, sevap kazanmak için başvurdukları çarelerden birisi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu bildiği ve başka hadîs-i şerîflerinde söylediği halde diyor ki;

"Köleleri malıyla satın alıp da sonra âzat edenlere şaşarım."

Keyfe lâ yeşteri'l-ahrâre bi-ma'rûfihî. "Nasıl oluyor da hürleri de yaptıkları iyiliklerle satın almıyorlar." Ve hüve a'zamu sevâben. "Bu ötekisinden daha da fazla sevaplı."

Yani köleyi parasını verirsin, satın alırsın; araba, mal alır gibi. O zaman için koyun, kuzu, deve, sığır alır gibi bir şey, parayla alınan bir şey.

Peki, hür, serbest olan insanlar nasıl alınır?

Onlar da iyilikle, gönülleri fethedilerek alınır. Yani onu esir almıyorsun ama adeta kendine esir ediyorsun. Sen ona iyilik yaptın mı o seni seviyor. "Ben de şuna bir iyilik yapayım." diye fırsat kollamaya başlıyor, çare aramaya başlıyor. İyiliğe iyilikle mukabele etmek için fırsat kollayan bir insan durumuna geliyor. Yani sen onun gönlünü almış oluyorsun, gönlünü çalmış oluyorsun, gönlünü çelmiş oluyorsun, kendine onu bent etmiş oluyorsun, bende eylemiş oluyorsun. Tabii gönül yapmak da güzel bir şey.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Kâbe-i Müşerrefe'ye bakarak buyurdu ki;

"Şânın ne kadar büyüktür yâ Kâbe! Allah'ın ne kadar kıymetli bir mübarek binasısın. Bütün insanlar etrafında tavaf ediyorlar. Çok kutsiyetin var, çok mübarek bir yersin. Allah'a and olsun ki mü'minin gönlü Allah indinde senden daha kıymetlidir."

Müslüman Allah indinde daha büyük kıymete sahiptir. Kâbe de kıymetlidir ama müslüman daha kıymetlidir. Onun için müslümanın gönlünü yıkmak, Kâbe'yi yıkmaktan daha kötü bir günah oluyor.

Halbuki insanlar çoğunlukla bu işi yapar dururlar. Her gün yaptıkları işlerden... Yani bir adam gitse, Kâbe'ye saldırsa, taşını, toprağını yerle bir etse... Hiç tarihte bile görülmüş bir şey değil. Zaten yapamaz. Zaten yapması mümkün değil. Allah müsaade etmez.

Nitekim Ebrehe'nin filli ordusu Taif'ten geldi de Kâbe'yi yıkacaklardı. Araplar'ı onun Yemen'deki süsleyip püsleyip inşa etmiş olduğu mâbede ziyarete sevk edeceklerdi, böylece Kâbe'nin [etkisi] sönecekti. Yani Araplar oraya gelmeyecekti, Yemen'e gideceklerdi. Onu yapmak için Kâbe'yi yıkmaya geldiği zaman ordu Müzdelife'den öteye gitmedi, filler yürümedi. Ve orada elem tera keyfe feale rabbüke bi-ashâbi'l-fîl diye o sûrede bildirilen hadise vukua geldi; orada hepsi helak oldular, mahvoldular. Yani Allah Kâbe'yi yıktırır mı? Yıktırmaz.

O Ebrehe'nin ordusu Kâbe'ye yaklaştığı zaman Taif yolu üzerinde otlayan Abdulmuttalib'in develerine de el koymuşlar. Seksen deve, yüz deve almışlar. Tabii onlar bir ganimet gibi alıyorlar. Abdulmuttalib duyunca develerinin gasp edildiğini, alındığını, gitmiş Ebrehe'nin karargâhına, müracaat etmiş. O da;

"Gelsin bakalım. Kimmiş bu adam, tanıyalım. Mekke'nin hâkimi diyorlar. Mekke'de hatırı sayılan bir kimse. Konuşalım."

O da gelince demiş ki;

"Ey komutan senin askerlerin benim şuralarda otlayan hayvanlarıma, develerime el koymuş. Onları ver. Askerlerine emret de bana iade etsinler." diye malını geri istemiş Abdulmuttalib.

Ebrehe dudak büküyor, yukarıdan bakarak ona şöyle bir hakâretâmiz bir şekilde diyor ki;

"Ben de seni bayağı yüksek bir şahsiyet sanıyordum. Halbuki sen çok basit bir şahsiyetmişsin, çok aşağılık bir kimseymişsin. Ben senin şehrini yıkmaya geliyorum, ben senin atalarının bina etmiş olduğu mabedi yerle bir etmeye geliyorum; sen hiç oralı olmuyorsun, ona aldırmıyorsun da gelmişsin geri verin diye develerini bana rica ediyorsun. Kendi malının peşindesin. Yani kavminin ve şehrinin telaşında değilsin de, Kâbe'nin korunması telaşında değilsin de develerinin peşinde koşuyorsun. Gözümden düştün yani, sen aşağılık bir insanmışsın." diye söyleyince, o da gayet kendinden emin bir şekilde, gayet ciddi bir şekilde cevabı yapıştırmış. Diyor ki;

"Yâ Ebrehe! Ben develerin sahibiyim, onun için develerimi istiyorum. Kâbe'nin sahibi Allah, onu o korur!" diyor.

Gayet sakin, gayet emin. Biliyorlar. Bilmedikleri bir şey değil, tecrübe etmedikleri bir şey değil; asırlardan beri bildikleri bir şey. Yani orada bir edebe mugayir bir şey yapsalar bile başına ne felaket geldiğini herkes biliyor. Ödleri patlıyor. Kâbe-i Müşerrefe'nin sellerden duvarı biraz çatlamış, tamir edilmesi lazım; o zaman bile el sürmekten korkuyorlar. Hürmetleri sonsuz. Allah'ın koruyacağını biliyorlar. Onun için o gayet sakin diyor ki; "Ben develerin sahibi olduğum için develerimi istiyorum. Sen bana develerimi ver. Bak o Kâbe'nin sahibi onu nasıl koruyacak, gör." Daha bir şey yok ortada ama Allah'ın koruyacağını biliyor.

E lem tera keyfe feale rabbüke bi-ashâbi'l-fîl sûresiyle bildirilen gerçek, tarihî bir hadise ki, Araplar arasında adeta bizim milat takvimi, hicret takviminin başlangıç olduğu gibi bir tarih ölçüsü bile olmuş. Diyorlar ki; "Kaç yaşındasın?" "Ben fil hadisesinin olduğu yıldan iki yıl önce doğmuşum." "Sen kaç yaşındasın?" "Ben ondan üç sene sonra doğmuşum." Yani tarih başlangıcı olmuş, ölçüsü olmuş, dönüm noktası olmuş. Bilinen bir şey. Hatta bazıları var, diyorlar ki; "Ben filleri görmedim, o Ebrehe'nin ordusu geldiğinde ben orada bulunmuyordum, o zaman yoktum ama sonradan acaba burada nasıl olmuş, neler olmuş diye gittiğimizde fillerin gübrelerini -tabii fil Arabistan'da olan bir hayvan değil; deve, at var da fil görülmüş bir hadise değil. Onun için gübrelerini, pisliklerini, izlerini, her şeyini merak etmişler. - gördüm." diyenler var. Bir tarihî hadise.

Tamam, Kâbe bu kadar muhterem. Peygamber Efendimiz and içiyor ki, söylüyor ki;

"Yâ Kâbe, ne kadar şanın büyüktür."

Ama yine işaret ediyor ki; insanın kalbi Kâbe'den daha muhterem. Kalp yıkmamak, gönül yıkmamak daha önemli.

Biz Kâbe'ye hürmet ediyoruz, paralar harcıyoruz, ziyaretler yapıyoruz, umreler yapıyoruz, haclar yapıyoruz ama mü'minin gönlünü yıkmamaya dikkat etmiyoruz. Sabahtan akşama işimiz kalp kırmak, gönül yıkmak; vakitlerimizi böyle geçiriyoruz. Allah bizi affetsin. Peygamber Efendimiz yemin ediyor; "Vallahi Allah indinde mü'minin kıymeti, yâ Kâbe, senden fazladır." diye yeminle söylüyor. Âmennâ, inandık, Peygamber Efendimiz öyle söylediğine göre. Ama ona inanıyoruz da onun gereğini yapmıyoruz.

O halde nasıl olacağız?

Gönül yıkmayacağız.

Nasıl olacağız?

Kimsenin kalbini kırmayacağız.

Nasıl olacağız?

Mümkün olduğu kadar insanların gönlünü yapmaya, gönlünü hoş etmeye çalışacağız.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem okuduğumuz hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;

Efdalu'l-a'mâl en tudhile alâ ahîke'l-mü'mini surûren. "Amellerin en faziletlisi, mü'min kardeşinin kalbine, gönlüne sevinç sokmandır, sevinç vermendir."

Yani onu sevindirmendir. En faziletli amel. Amellerin çeşitleri çok. Hac var, umre var, çeşit çeşit böyle sevabı çok olan işler var. Müslüman kardeşi sevindirmek, müslüman kardeşini memnun etmek onların başında geliyor.

Biz İslâm'ı unuttuğumuz için böyle gelişigüzel yaşıyoruz. Günlük yaşantımızda birbirimizin kalbini kırmakla meşgulüz. Halbuki hadîs-i şerîfleri okusak, dinimizin özünü anlasak, cahil olmasak, gafil olmasak, dinini iyi bilen müslümanlar olsak, o zaman ona çok dikkat edeceğiz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi dinimizin inceliklerini bilmeye muvaffak eylesin. Bildiklerimizi de uygulamayı nasip eylesin.

Demek ki köle âzat etmek çok sevap. Fakat hürleri almak, hür insanları iyilikleri ile kendisine bendetmek, bağlamak daha sevap. Allah indinde bunun sevabı daha çokmuş. O halde Yunus Emre'nin dediği gibi, şiir kalıbına döküp de söylediği gibi;

Benim işim sevi için diyor. Yani ben dünyaya böyle kuru kuru iddialarla, boş boş gezmek için gelmedim; ben dünyaya sevgi için geldim.

Dostun evi gönüllerdir,

Gönüller yapmaya geldim.

Ne kadar güzel... Bunu insan yazmalı, duvara asmalı. "Dost" dediği tabii Allah. Yani Allah'ın evi gönüllerdir.

Neden gönül Allah'ın evi oluyor?

Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri insanın gönlüne tecelli ediyor. Allah gönülden biliniyor, gönülden seviliyor. Onun için bir rivayet de var ki;

Lâ yese'unî ardi velâ semâi. "Gökler, yerler beni istiâb edemez, yani yerlere, göklere sığmam. Yalnız mü'min kulumun gönlüne sığarım."

Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri insanın gönlüne tecelli ettiğinden, gönlüne teşrif eylediğinden, gönlüne nazar eylediğinden, gönlüne geldiğinden, gönlüne girdiğinden, Dost'un evi gönüller olduğundan, bizim de gönül yapmak birinci vazifemiz olması lazım.

Yunus bunu gayet güzel hem şiirine dökmüş hem hayatında böyle yapmış. Ömrü boyunca böyle yaşamış. Ve nasıl olmuş?

Asırlar geçtiği halde herkes kendisini seviyor. Hayatın hakiki mânasını anlamış.

Ben gelmedim dâvi için.

Dâvi demek yani kuru, boş, iddialı, hay huylu, gürültülü patırtılı, boş şeyler demek. Ben boş iddialar için gelmedim.

Ben gelmedim dâvi için,

Benim işim sevi için.

Sevi, sevgi, muhabbet demek. Benim hayatım muhabbet için.

Dostun evi gönüllerdir,

Gönüller yapmaya geldim.

Tabii bu gönül yapmak nereden başlayacak?

Büyüklerimizden başlayacak. Babamızdan başlayacak. Annemizden başlayacak. Bir evladın annesine, babasına gönlünü hoş edecek muamelede bulunması lazım. Saygı göstermesi lazım. Sevgi göstermesi lazım. Hediye alması lazım. Emrini tutması lazım.

"Baba bir yere gitmek istiyorsan, götüreyim, arabam hazır emrinde, emret." demesi lazım.

Hediyeler alması lazım.

"Bugün babama acaba ne götürsem?"

Çarşıdan geçerken;

"Dur bakalım, işte bu kışlıklarda havalar da soğumaya başladı. İhtiyar, zavallı üşür. Ben şuna bir güzel yün çorap alayım. Bir de içi kürklü mesh alayım. Sıcacık sıcacık giysin, camiye gittiği zaman üşümesin."

"Baba, al sana şunu aldım."

"Anne, sana da bak, kadınların evde giyebileceği sıcacık şu [terliği] aldım, bunu giyiver. İçi kürklü meşin yeleği sana getirdim, al."

Demek ki büyükten başlamak lazım.

Bu arada şunu söyleyeyim ki; şek şüphe yok, gayet kesin; insanın hocası, mürşidi babasından, dedesinden, anasından önde gelir. Çünkü insanın annesi, babası nihayet onu dünyada korur. Fakat mürşidi âhiretini koruyor, âhiretini kurtarıyor. O bakımdan daha kıymetlidir.

Bir şehirden geliyordum da orada duydum. Çocuğun birisi bateri çalıyormuş. Yani bu elektrikli zımbırtı, neyse bir saz aleti, bir çalgı aleti. Onu çalıyormuş. Tabii onu çaldığı zaman da kendi başında odasında çalıyor değil ki; herhalde gazinoda filan çalıyordu, yani eğlence yerlerinde. Çocuk, delikanlı ömrünü böyle geçiren bir kimseymiş. Allah nasip etmiş, kim sebep olduysa tabii sevabı da onun, çocuk doğru yola gelmiş. Namaz kılmaya başlamış. Bateriyi bırakmış, yanlış yolu bırakmış, haram kazançları bırakmış; beş vakit namazında, ibadetinde, taatinde iyi bir insan olmuş.

İyi bir insan olmuş ama annesi, babası ne diyor, bak o söz de böyle kitaplara yazılacak kadar ibretli bir söz. Annesi, babası diyormuş ki, bu çocuğun dönüp tevbekâr olup müslüman olması üzerine;

"Kanser olsaydın bu kadar üzülmezdim!"

"Müslüman oldun, illallah senden! Nereden gittin de müslüman oldun!" diye.

Şimdi bu annenin, babanın hâli ne olacak?

Yazıklar olsun. Tabii cahillikten. Bilmiyor. Dünyanın mânasını bilmiyor, âhiretin mânasını bilmiyor, hayatı bu şeyden ibaret sanıyor. Herhalde bateri çalmayınca biraz para az gelmeye başladı, ondan mı kızıyor, ne yapıyorsa, bir şey oluyor işin içinde. "Keşke kanser olsaydın, bu kadar üzülmezdim, nereden oldu da müslüman oldun!" diye ona oradan çatıyor.

Böyle kafadaki bir annenin, babanın yine hürmet edilecek, yine gönlü alınacak, yine onun iyiliği için çalışılacak, hak söylenecek filan da; o nerede, ona âhireti öğreten, Allah'ın rızasını gösteren, rızası yolunu gösteren, sevaplı yolu gösteren hocası nerede?

Burası muhakkak ki; mürşitler, Peygamber Efendimiz'den başlamak üzere, ondan sonra onun halifeleri, veresesi olan büyükler o makamdadır yani o üstünlüktedir. Çünkü âhiret yolunu gösteriyor.

Peygamber Efendimiz çok mütevazı bir insandı. Ama diyor ki;

Lâ yu'minu ehadüküm. "Sizden biriniz iman etmiş olmaz." Hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ve'n-nâsi ecmaîn. "Sizden birinize ben babasından da, evladından da, bütün diğer insanlardan da daha sevgili olmadıkça sizin imanınız iman olmaz."

Demek ki Peygamber Efendimiz'in zamanının müslümanları Peygamber Efendimiz'i öyle sevecekler.

Neden? Bu sevginin sebebi ne?

Peygamber Efendimiz Allah'ın elçisi olduğundan, onlara Allah'ın rızası yollarını gösterdiğinden, doğru yola çektiğinden, cenneti gösterdiğinden olmuş oluyor.

Netice itibariyle, gönül yapmaya gayret edeceğiz. Gönül yapmaya hocasından, babasından, kardeşlerinden başlayacak; komşularından, akrabasından -sıla-i rahim yaparak- devam edecek; tüm etrafındaki insanlara mümkün olduğu kadar hayır yapacak.

Hayır yapmak her zaman "Peki, eyvallah, olur." mu demektir?

Hayır. Eğer karşıdaki adam yanlış yoldaysa, onu doğru yola çekmek de hayırdır.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde diyor ki;

Unsur ehâke zâlimen kâne ev mazlûmen. "Müslüman kardeşine zalim de olsa yardım et, mazlum da olsa yardım et."

Diyorlar ki;

"Yâ Resûlallah, mazlum olsa; eziliyor, yardım edelim, anladık ama zalime yardım nasıl olacak? 'Müslüman kardeşine zalim de olsa yardım et, mazlum da olsa yardım et.' diyorsun. Zalime yardım nasıl olacak?"

Diyor ki;

"Zalimi zulmünden alıkoyarsın, o da ona yardımdır." Zulmünü yaptırtmazsın. Zulmünü yapmaktan onu alıkoyarsın, o da ona iyiliktir. O anlamaz, kızar sana, yumruk vurmaya kalkar, saldırmaya çalışır ama; hayır, sen işte onu engelleyeceksin. Asıl sevgi o. Yoksa "Sana eyvallah. Hadi sen devam et, ne yaparsan yap, gönlün hoş olsun..." Hayır, bu iyilik değil.

O annenin o evladı için düşündüğü iyilik değil. Evladını, geçen gün gazetede okudum, kadın kendisi süslüyormuş, püslüyormuş, dansözlüğe o alıştırıyormuş. Yani menajerliğini yapıyormuş. Süslenmesi, gazetecilerin karşısında poz vermesi filan anasından.

Şimdi anası ona yardım mı ediyor?

Anası ona cehennem yolunu kolaylaştırıyor. O yardım değil. O şefkat değil.

Asıl şefkat, asıl yardım, onun cennete gitmesini sağlayacak bir yola dönmesi olduğundan onu yaptırtmamak asıl gaye olmuş oluyor.

Onun için bir insana iyilik yaparken, "Nasıl istersen öyle yap. Gönlün hoş olsun. İçki içmek istiyorsan sana bakkaldan içkileri, mezeleri getirivereyim de sofranı kuruvereyim, gel burada keyfine bak." demek değil. Bilakis, elindeki şişeyi almak, sofrasını devirmek, yaptırtmamak yani. Ona asıl hayır o olmuş oluyor. Bunu da böyle bilelim, yanlış anlaşılmasın.

Bir zalimin, bir günahkârın zulmünü engellemek, günah yapmasına mâni olmak ona iyiliktir. "Bak sana o günahı yaptırtmadım, sana en büyük iyiliği ettim." diyebilirsin. Ama günahı yaptığı zaman ses çıkartmıyorsan, "Bak ben şimdi buna müdahale etsem bu kızar bana, darılır." Darılsın, kızsın. Sen onu yaptırtma ona; o âhirette memnun olacak, "Hay Allah senden razı olsun." diyecek ama şu dünyadayken anlamıyor.

Köle olmayan insanları, hür insanları, asil insanları iyilik yaparak gönüllerini kazanmak, kendisine bağlamak -köle âzat etmekten- daha sevaplıymış. Biz buna başlayacağız inşaallah, hayatımızda prensibimiz bu olacak. Yunus Emre'nin o güzel şiiri gibi. Bu işe tabii büyüklerimizden başlayacağız; anamızdan, babamızdan, dedemizden, akrabamızdan, hocalarımızdan, arkadaşlarımızdan, komşularımızdan, böyle devam edecek... Gönül yapmak için yaşayacağız.

İşimiz; sabahtan akşama gönül yapmak.

Ud men lâ yeûdüke ve ehdi li-men lâ yuhdî leke.

Buhârî'den alınmış bir hadîs-i şerîf. İmam Buhârî rahmetullahi aleyh kaydetmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Ud men lâ yeûdüke. "Sana ziyarete gelmeyen kimseye sen ziyarete git."

Hastalandın, hiç gelmedi, kapını hiç çalmadı, hiç aramadı. Olsun, o hastalanınca sen git. O sana "merhaba" demedi, sen git, "merhaba" de. O seni aramadı, bayram geçti, tebrikleme zamanları geldi, nişanlar oldu, düğünler oldu, oğlunu evlendirdin, kızını evlendirdin; hiç aramadı, sormadı, "Nasılsın?" demedi. "Vay vefasız, ben sana gösteririm; sen bana böyle yapmadın, ben de sana hiç uğramayayım!" demeyecek.

Nasıl diyecek?

"O gelmedi ama ben gideyim." diyecek. "O uğramadı ama ben uğrayayım." diyecek. "O vefasız hatırımızı sormadı ama ben gideyim, şunun bir hatırını sorayım." diyecek.

Efendimiz öyle emrediyor.

Ud men lâ yeûdüke. "Sana gelmeyene sen git."

Ve ehdi li-men lâ yuhdî leke. "Sana bir ikramda bulunmayana, bir hediye vermeyene sen ver."

"Canım o bana hiçbir şey vermedi, zırnık koklatmadı. Hiçbir hayrını, faydasını görmedik." Tamam, sen ver.

Ne demiş eskiler?

"İyilik yap, denize at. Balık bilmese de Hâlık bilir." Yani iyiliği sen yap da, ne olursa olsun, Allahu Teâlâ hazretleri onları yazdırıyor. Defter-i a'mâline insanların yaptıkları ameller yazılıyor. Âhirette onlar açılacak, hesaba girecek. Ve insan;

Fe-men ya'mel miskâle zerretin hayran yerahû. Ve men ya'mel miskâle zerretin şerran yerahû. "Zerre kadar hayır işlemişse, mutlaka o hayrın karşılığını görecek."

Hiçbir şey gizli kalmıyor. Hiçbir şey unutulmuyor. Hiçbir şey gürültüye gitmiyor. Hiçbir şey araya gitmiyor, kaynamıyor yani.

O bakımdan, iyilik yapmak ana vazifemiz olmalı.

Bizim arkadaşlardan bir tanesi, benim talebem, ilahiyat fakültesinde okuttuk; yani bizim önümüzden geldi, geçti. Biz talebelerimize çok fazla bir şey veremiyoruz doğrusu; ancak haftada birkaç gün, birkaç saat ders vermiş oluyoruz. Tabii o da bir insanın karakterinin tam oluşmasında yeterli bir katkı değil, bunu kabul ediyorum. Talebemiz diye bazı talebemizle iftihar ederiz. Gittiğim seyahatte bir şehirde gördüm.

Bu talebemiz kalkmış Medine-i Münevvere'ye gitmiş, orada bir sene kalmış, Arapça öğrenmiş. Orada sohbetlerde öyle olgun konuşmuş, kendisini öyle sevdirmiş ki, Medine-i Münevvere'de hocanın birisi, alimin birisi;

"Söyle bakalım, sen hangi hocaya bağlısın?" demiş, sıkıştırmış.

Tabii onun memlekette bir hocası var, onun ismini söylemiş, "Oradan feyiz aldım, terbiye aldım." diye. Diyor ki;

"Allah ondan, yani seni yetiştiren o hocadan razı olsun. Güzel terbiye vermiş. Sormadan cevap vermedin. Sorulduğu zaman gönlünden dosdoğru cevabı verdin. İlmini, edebini güzel vermiş." diye methetmiş.

Şimdi ben de oradan şöylece zihnime yerleştirdim ki; hepimizin bu dünya hayatında bu okuduğumuz âyetlerden, hadislerden istifade edip bir kıvama gelmemiz lazım. Olgunlaşmamız lazım. Bu sohbetlerin bir fayda vermesi lazım. Bu hadislerin bir meyve vermesi lazım. Bu âyetlerin bir sonucunun, tesirinin üzerimizde görülmesi lazım. Eski hamam eski tas, hiçbir şey değişmemişse çok yazık oluyor.

Çok büyük âriflerden, mürşitlerden birisine bir zalim adam arkadaş olmuş. Epeyce bir gezmişler. O zalim yolculuğu esnasında o ârif kimseye etmedik zulmü komamış. Kim bilir ne kaprisler, ne şeyler;

"Git bana suyumu getir. Git şu işi yap. Git bu işi yap..."

Koca sakallı adama ne zulümler yaptıysa yapmış. Gık dememiş. Ne kadar uzun seyahat ettilerse etmişler, sonra bir zaman sonra o zalim;

"Hadi eyvallah, ben gidiyorum." diye kabadayı kabadayı gitmiş.

Giderken bu alim kimse hüngür hüngür ağlıyor. Diyorlar ki;

"Yahu, sana bu adam bu kadar yolculukta bunca zulmetti, gık demedin, ağlamadın. Şimdi niye ağlıyorsun? Ayrılıyor işte, kurtuluyorsun. 'İllallah!' de, 'Gitti de kurtuldum şu meretten, nâmertten!' demen lazım değil mi? Niye şimdi ağlıyorsun?"

Diyor ki;

"Yanımda o kadar bulundu da kötü huylarını atamadı."

O kötü huyları, o kendisini dünyada, âhirette helâk edecek kötü huyları hâlâ yanında, öyle gidiyor diye ona acıyor, ona ağlıyor.

Yani karşısındakinden edep öğrenmesi lazım. Dini öğrenmesi lazım. Ahlâkı öğrenmesi lazım. O kadar zaman bir arada bulundu da hâlâ öğrenemedi diye ona ağlıyor.

Düzelecek tabii. Yani o hoca şimdi ona "Sabırlı ol." dese, "Sabırlı ol." demek kolay, ona sabrı gösterecek. Ona gösteriyor ama ötekisi anlamıyor.

Âriflerden birisi vaaz veriyormuş;

"Sabır Allah'ın sevdiği bir sıfattır. Sabırlı olun. Allah sabredenlere büyük mükâfatlar, ecirler verecek..." derken, ayağının yanına bir akrep gelmiş, basmış iğneyi, ayağını sokmuş. Şöyle biraz bir irkilmiş ama, konuşmasına yine aynen devam ediyor, hiç kesmemiş. "Aman efendim, ayağınızı akrep soktu!" diyorlar, ötekiler telaşlanıyorlar; o konuşmaya devam ediyor. "Ayağınızı akrep soktu da hiç sözünüzü bile kesmediniz, devam ediyorsunuz." İmtihanın Allah'tan olduğunu biliyor da diyor ki;

"Sabırdan bahsederken sabırsızlık göstermekten utandım. Allah'ın huzurunda sabırdan vaaz verip dururken sabırsızlık göstermekten, Rabbimden utandım." diyor.

Yani büyüklerin haline bak, ne kadar derin ahlâkları var.

Tabii bizim bu âyetlerden, hadislerden, İslâm dininden, imandan öğrenmemiz gereken ne?

Ahlâk.

Yani biz iyi insan olacağız. Bizim iyi insanlığımızı cümle cihan halkı bilecek, anlayacak. Hani nasıl halis olan gıdaları, iyi olan şeyleri herkes biliyor, arıyor; köşedeki dükkânda da olsa, dip köşede de olsa gidip buluyorlar. Bilecekler.

Ama biz hiç değişmezsek; yıllar geçiyor, ömürler bitiyor, hâlâ eski halinde olursa tabii o zaman çok yazık oluyor.

İçimize Allah bir gayret versin de, böyle gevşemeyelim, her an kendimizdeki kusurları atarak, iyi huyları alarak Allah'ın sevgili kulu olmaya, Allah'ın sevdiği evsaf ile muttasıf olmaya, Allah'ın sevdiği, razı olduğu, güzel huylara sahip olmaya gayret edelim. Bu gayret elinde olmayınca insan, yani dinleyip dinleyip de tutmayacaksa, o zaman daha da fena. Onun da ayrıca bir vebali oluyor. Rabbimiz bizi şu okuduğumuz ilimlerden faydalanıp onları uygulayanlardan eylesin.

"Sana ziyarete gelmeyene sen git. Sana hediye vermeyene, ikramda bulunmayana sen ikramda bulun."

Ne güzel bir tavsiye.

"Hür insanları iyilikler yaparak kendine bendeyle, bu sevapça daha yüksektir."

Ne kadar güzel bir dua.

Uzzibet imraetün fî hirretin secenethâ hattâ mâtet fe-dehalet fîhe'n-nâr lâ hiye at'amethâ ve sakathâ iz habesethâ velâ hiye terekethâ te'küli min haşâşi'l-ard.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ'dan Buhârî ve Müslim rahmetullahi aleyhimâ, büyük hadis alimleri rivayet etmişler. Bu çok hadîs-i şerîflerde geçiyor, kim bilir hangi zamanda oldu. Ben şerhlere bakıp da teferruatını bilemiyorum. Bir kadının bir kediye yaptığı kötü muameleden dolayı cehenneme girdiğini anlatan hadîs-i şerîf bu. Diyor ki Peygamber Efendimiz;

Uzzibet imraetün. "Bir kadın azaba uğratıldı." Fî hirretin secenethâ. "Hapsetmiş olduğu bir kediden dolayı." Hattâ mâtet. "Kedi ölünceye kadar hapsettiği için." Fe-dehalet fîhe'n-nâr. "Bu kedi yüzünden o kadın cehenneme girdi, cehennemlik oldu." Lâ hiye at'amethâ ve sakathâ. "Onu hapsetti, yemek vermedi, su vermedi." İz habesethâ. "Kapattığı gibi öyle bıraktı, hapsettiği için bir şey vermedi." Velâ hiye terekethâ. "Hapsettiği yerden çıkartmadı." Te'küli min haşâşi'l-ard. "Yerin çeşitli şeylerinden yesin de kendi kendinin başının çaresine baksın, yaşamaya devam etsin diye ona da imkân vermedi."

Kapattığı için, su da, gıda da vermediğinden bir kediyi öldürdü, ölümüne sebep oldu, sebebiyet verdi diye Allah onu azaplandırdı, cehenneme soktu, cehennemlik etti, diye bildiriliyor.

Hatırlıyorum, Avrupalılar kedi köpek beslerler. Fakat herifler zalim. Yani taşıma suyla değirmen dönmüyor. Bir tarafı iyi olsa öbür tarafı harap oluyor. Doğan kedi yavrularını, hepsine bakamayız diye kaynar suyun içine atıyorlarmış. Öldürüyor, ondan sonra bir tanesi kalıyor. O bir tanesine kolay bakıyor. Yani kediye bakması sevgisinden, şefkatinden değil. Sevgisi, şefkati, kalbi olsaydı, zalim olmasaydı ötekileri de öldürmeyecekti. Mantıkları sakat.

Bizde elhamdülillah bir merhamet vardır. Yani karıncayı bile ezmemeye çalışırız. Hatta böyle fazla muhabbetli olan kimselere, fazla hassas olan kimselere "karıncaezmez" diye böyle isim takarız. Hakikaten de bir karıncaya bile üzülürüz.

Benim bir arkadaşım var, kardeşimiz var. Suudi Arabistan'da çalışıyor.

"Hocam, bu sivrisineklerden kurtulmak için ilaç sıkıyoruz. Zavallılar yere düşüyorlar, sırt üstü saatlerce ayakları tepeleniyor, üzülüyorum." diyor.

Sineğin böyle saatlerce ölmeyip de -kıpırdanmasından canlı olduğu anlaşılıyor- kıpırdanmasından onun öyle ızdırap çekmesine tabii üzüntü duyduğunu ifade ediyor. Bu bir merhamettir. Merhamet iyi bir şey.

Merhametsizlik de kötü bir şey. Merhamet edene Allah merhametini ihsan eder, nasip eder. Merhametsiz olana da merhamet olunmaz. Âhirette o da başının cezasını çeker.

Onun için biz müslümanlar değil böyle köleleri âzat etmek, hürlerin kalbini kazanmak, iyilik yapmak; hayvanlara bile tatlı muamele etmekle vazifeliyiz. Bu da hadislerden çıkıyor. Onları bile üzmemekle, onlara bile zulmetmemekle vazifeliyiz. İşimiz bu.

Onun için büyüklerimiz vakıflar koymuşlar. Mesela bir merhametli kişi, Allah mekânını cennet etsin, parasının bir kısmını ayırmış. Tabii hayır herkes yaptığı için birçok sahalar kapanmış durumda. O da, o aklına gelmiş, demek ki bu saha boş diye, hayrını o tarafa yapmış. Para bırakmış, vakıf bırakmış. "İşte şu benim gelirim, şunun parasını hak yolda harcayın." diye vakfetmiş.

Konusu ne?

Göçmen kuşlardan herhangi bir hastalık sebebiyle, kanadı kırıldı, yaralı, hasta diye sıcak ülkelere göçemeyenlerin bakımına tahsis etmek üzere.

Diyelim ki leylekler; yazın gelirler, ondan sonra topluca göç edip giderler. Ama leyleğin birisi hastalandı, sakatlandı, kanadında yara oldu, bir şey oldu, uçamadı. Ne olacak? Arkadaşları gidecek, o yalnız kalacak.

Hatırlıyorum öyle küçükken, İstanbul'daki Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretlerinin camisini ziyarete giderdik de, çınarın dibinde öyle bir leylek bize gösterirlerdi. "Bak bu zavallı, uçamamış da işte burada bakıyorlar." filan diye. Ayağından bağlamışlar, yaz kış orada öyle duruyordu.

Demek ki göçmen kuşların gariban kalmaması için arkadaşları gittikten sonra bu soğuk diyarlarda, bu iklimlerde, hasta olmamasını, ölmemesini bile düşünmüşler. Onun için bile vakıf yapmışlar.

Yine bir başka vakıf, enteresan böyle vakıflar arasında zikredilir; hizmetçilerin, hizmetçi kızların hizmet esnasında kırdıkları çanakları, tabakları telafi etmek üzere, ödemek üzere adam vakıf koymuş. Bir güzel tabağı kırdı mı hizmetçi, azarı işitir. Belki sopayı yer. Sopayı yemesin, azarı işitmesin diye adam para ayırmış ki böyle durumda olanlar yaptıkları zararın parasını buradan alsınlar, ödesinler, böylece bir şeye uğramasınlar diye.

Merhametin hududu yoktur. Netice itibariyle, bizde de bu sevgi ve merhamet damarının gelişmiş olması lazım. Birbirimize acımalıyız. Onun yerine kendimizi koymalıyız, "Ben onun yerinde olsaydım ne yapardım?" demeliyiz. Mâlî bakımdan destek olmalıyız. Kalbini hoş etmeye çalışmalıyız. İhtiyaçlarını görmeye gayret etmeliyiz. "Kim bir müslüman kardeşinin ihtiyacını görmeye koşturursa Allah da rûz-i mahşerde, kıyamet gününde onun ihtiyacını görür. Kim bir müslüman kardeşine yardım ederse, sevindirirse Allah da onu rûz-i mahşerde sevindirir, ona yardım eder." diye bu hususa teşvik var.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi, kardeşlerimizi seven, onların gönlünü hoş eden, böyle çalışan, merhametli kimselerden eylesin.

Urudat aleyye ümmetî bi-a'mâlihâ hasenihâ ve seyyiihâ fe-raeytü fî mehâsini a'mâlihâ imâtate'l-ezâ ani't-tarîk ve raeytü fî seyyii a'mâlihâ en nuhâmete fi'l-mescidi lem tüdfen.

Bu hadisi Ebû Zerr-i Gıfârî hazretlerinden Ahmed b. Hanbel rahmetullahi aleyh rivayet etmiş. Efendimiz buyuruyor ki;

"Ümmetimin yapmış olduğu ameller; iyisi, kötüsü, hepsi bana gösterildi."

Demek ki o peygamber olduğu için Allahu Teâlâ hazretleri onun gözünün önüne seriyor. Yani "Senin ümmetin şu işleri yapıyor." Belki tek tek fertleri de biliyor. "Ümmetimin amelleri gözümün önüne serildi, bana arz olundu, gösterildi." diyor Peygamber Efendimiz. Bu önemli bir şey.

Fe-raeytü fî mehâsini a'mâlihâ. "Ümmetimin işlediği amellerin en güzelleri arasında, yani güzel ameller, işler arasında." İmâtate'l-ezâ ani't-tarîk. "Yoldan müslümanlar gelip geçerken ayağına takılmasın diye eza verecek şeyleri alıp kenara koymayı dahi güzel bir iş olarak gördüm. Yani sevaplı bir iş olarak, o dahi var diye güzel ameller arasında onu gördüm."

Hani bir müze gibi düşünecek olursak; nasıl müzede çeşit çeşit eşyalar konuluyor, demek ki taşı yolda kenara alıvermek, dalı kenara alıvermek, kemiği kenara alıvermek, ayağa takılacak bir şeyi kenara alıvermek, orayı düzeltivermek, kimsenin zararına olmasın, ayağına takılmasın diye... Küçümsenir bu, mühim bir şey gibi görünmez. Ama "Bunun dahi iyi bir amel olduğu bana gösterildi, bu da güzel bir şey." diye Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bildiriyor.

Demek ki müslüman hiçbir iyi işi küçümsememeli. İyilik yapmanın çeşitleri çoktur. Küçüğü büyüğü vardır ama küçüktür filan diye gözünde onu küçümsememeli, yapmaktan geri durmamalı. Bak, yoldan bir eza verici şeyi almak bile iyi huylar arasında, iyi işler arasında sıraya girmiş de Peygamber Efendimiz'e gösterilmiş.

"Kötü işler arasında da, bir tükürük veya sümkürük ki üstü örtülmemiş, o dahi bir kötü şey diye bana gösterildi." diye Peygamber Efendimiz bildiriyor. Yani yollarda, Allah saklasın, insan tabii midesi bulanıyor, çok çirkin oluyor. Ya yapmamalı, ya da yaparsa üstünü toprakla örtüvermeli ki görünmesin.

İffû an nisâi'n-nâs taiffe nisâüküm ve berrû âbâeküm yeberrüküm ebnâüküm ve men etâhu ehûhu mütenassıla fe'l-yakbel zâlike minhü muhikkan kâne ev muttila fe-in lem yef'al lem yerid aleyye'l-havd.

Bu hadîs-i şerîf Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde de şöyle buyuruyor;

İffû an nisâi'n-nâs. "Halkın, öbür insanların karılarına karşı namuslu ve iffetli olun ki." Taiffe nisâüküm. "Sizin kadınlarınız da iffetli olsunlar." Veyahut da şöyle okunabilir; -burada hareke var ama- tuaffe nisâüküm. "Sizin kadınlarınıza karşı da saygılı olunsun." demek.

Muhterem kardeşlerim!

Dedelerimiz tecrübeli insanlar, hayat tecrübesi olduğu için atasözleri halinde bazı sözler söylemiştir. Bak o sözleri karıştırdığımız, kurcaladığımız zaman, kökünün gidip hadise dayandığını, âyet-i kerîmeye dayandığını görüyoruz.

Ne derler?

"Çalma kapısını, çalarlar kapını."

Başka ne derler?

"Yapana yapmak ar değildir."

"Kişi ettiğini bulur."

Bak bunlar büyüklerimizin, böyle güzel komprime haline getirilmiş, -hemen hap, birazcık yarım bardak suyla hop yut, şifayı bulursun- gayet güzel sözleri, şifalı nasihatleri.

Peygamber Efendimiz ne buyuruyor?

"İnsanların, başkalarının kadınlarına karşı iffetli olun da sizin kadınlarınıza karşı da iffetli olunsun. Veyahut sizin kadınlarınız da namuslu kalsın."

Bu ne demek, muhterem kardeşlerim?

Eğer bir kötü insan başkasının ailesine, kızına, karısına kötü gözle bakar, kötü birtakım davranışlara geçerse, o kişinin karısı da mânevî bir ceza olarak o zaman o kötü yola düşer. Onun da başına gelir. Onun da sarığı yere eğilir. Onun da başı öne eğilir. O da mahcup olur. O da halkın önünde rezil kepaze olur.

Onun için kimsenin namussuzluk yoluna hiç meyletmemesi lazım. Kimsenin hanımına, kızına yan gözle, kem gözle bakmaması lazım. Kötü bir şeye geçmemesi lazım.

Maalesef, zamanımızın en yaygın hastalıklarından biri.

İslâm bu işler böyle olmasın diye tedbirler koymuş. İslâm kaldırılıp da o tedbirler uygulanmayınca bu sefer tedbirsiz olan şeyler, korunmasız olan şeyler tehlikelere maruz kalıyor.

İslâm nasıl tedbir koymuş?

İslâm, kadın ve erkeği ayırmış. Kadın erkek aynı yerde bulunmasın.

Camilerde bile, üst katta erkekler oturuyor, alt katta hanımlar oturuyor.

Neden?

"Beraber otursalar olmaz mı? Canım, işte biz kardeşiz, müslümanız..."

Hayır.

"Canım burası ibadethâne, cami."

İyi ama öyle olmaz. Aşağısı veya perdenin arkası kadınların olacak, ön taraf erkeklerin olacak.

İslâm kaideyi koyuyor.

Neden?

Canım senin kalbin temiz, ötekisinin kalbi temiz ama bir tanesinin kalbi bozuk olur, gözü kayıverir; ortada ne namaz kalır, ne ibadet kalır, ne sevap kalır.

Hatta buradan bir başka şeyi hemen anlatıvereyim.

Muhterem kardeşlerim!

İslâm'da ayıp yok, gerçekleri söylememiz gerekiyor. Önündeki insanın ayıp yerleri görünse arkadaki gören kimsenin namazı bozulur.

O bakımdan iki şey lazım. Bir; öndeki kimse de ayıp yerlerini göstermeyecek bir giyimle giyinmesi lazım. Dar pantolon, kısa bir şey; secde ediyor, eğiliyor, her tarafı belli oluyor. Olmaz. Uzun giyecek. Hoca efendi cübbe giyiyor, neden giyiyor? Filanca kardeşimiz pardösü giyiyor, neden giyiyor? İşte bu tehlikeden dolayı. Yani örtülü olmuş olsun diye. Arkadaki de tabii gözüne sahip olacak.

İslâm gözüne sahip olmayı da tavsiye etmekle beraber tedbiri de sağlam alıyor. Kadın ayrı olacak, erkek ayrı olacak diyor. Harem ve selamlık.

Şimdi bu zamane insanları hareme, selamlığa kızıyorlar;

"Vay gerici vay!"

Ne olmuş, niye ben gericiyim?

"Sen haremlik selamlık yapıyorsun."

Bizim fakültede bir profesör vardı. Başka bir yerde çalışan bir kimse imtihana girdi, asistan olacak. İmtihanı kazandı. Başarılı çocuk, zeki çocuk, bilgili çocuk. Asistan olacak. Bizim fakültedeki ilerici profesör diyor ki;

"Bunu almayalım."

"Niye almayacaksın?" dedik.

"Bu, duydum ben, istihbar ettim ki, haber aldım ki evinde haremlik selamlık yapıyormuş."

Yani kusur gibi söylüyor. İyi ya işte, maşaallah tam sünnet-i seniyyeye uygun hareket ediyor.

Bu zamane insanları kızıyorlar.

Eve bir misafir geliyor, bizi pekiyi tanımayan bir misafir;

"Siz şöyle buyurun beyefendi, buyurun siz şöyle buyurun. Hanımınız da şöyle buyursun."

"E ne var yani, haremlik selamlık mı yapacağız bu asırda?"

Bu, asırlara göre değişen bir şey değil, bu İslâm'ın emri işte. İslâm'da haremlik selamlık var.

"Yani biz adam mı yiyeceğiz?"

Estağfirullah. Sana "Adam yiyeceksin." demedim, "yamyamsın" da demedim, bir şey de demedim. Yalnız bizim prensibimiz bu, Allah'ın emri böyle. Allah'ın emri böyle olduğu için böyle yapıyoruz.

"Efendim, merhaba..."

Biz kadınların elini sıkmayız. El uzatıyor.

"Canım ne olurmuş?"

Belki bir şey olmaz ama Peygamber Efendimiz kadın eli sıkmamış. Yani kalbin temizliği bahis konusu olup da sıkmak mümkün olsaydı Efendimiz sıkardı. Çünkü onun kalbi kadar temiz hiçbir kalp kimsede olamaz. Ama o sıkmadığına göre ben Peygamber Efendimiz'in sünnetine uymak için sıkmıyorum.

Bizim bir genel müdür kardeşimiz vardı, bir dairenin genel müdürü. Bakan gelmiş, hanımı gelmiş. Bakan elini uzatmış, bir sallaşmışlar, el sıkışmışlar. Hanım da el uzatıyor. O elini geriye çekmiş. Bir problem olmuş.

"Bu genel müdürü buradan atalım mı?"

Niye atacaksın?

"İşte bu hanımın elini sıkmıyor."

İslâm'ın emri bu.

İslâm kaide koyuyor. Kadınları ayırıyor, erkekleri ayırıyor.

Sonra, gözüne sahip olmayı emrediyor.

Kul lil-mü'minîne yeğuddû min ebsârihim ve yahfezû furûcehüm. "Mü'minlere söyle, gözlerini kapasınlar, namuslarını korusunlar."

Ve kul li'l-mü'minâti yeğdudne min ebsârihinne ve yahfazne furûcehünne. "Kadınlara da söyle, kadınlar da gözlerine sahip olsunlar, namuslarını korusunlar."

Yani erkekler kadınlara bakmayacak da kadınlar erkeklere bakabilir mi?

Kadınlar da bakmayacak. İslâm böyle [istiyor.] Çünkü bakarsın şeytan gönlünü meylettirir, ondan sonra da başlar hadi çeşitli gayrimeşru yollar… Bunları İslâm böyle tedbirlerle önüne duvarlar çekerek [önlemiş.]

Mesela yolun ortasında bir çukur vardır, oraya hemen bir işaret konulur. Kaldırım vardır, oraya derhal renkli, sarılı, siyahlı çizgiler çizilir.

Neden?

Gelen araba görsün de oraya çarpmasın diye. Aksi takdirde pat diye bir kaza olur. Veyahut yolun tehlikeli yerlerine babalar, korkuluklar, kalın kalın betonlar dikilir. Neden? Araba bir kayıverir de aşağı yuvarlanır. "Canım yol burası, ne olacak, oraya gitmez, nemelazım..." Yani Karayolları oralara öyle sağlam bir şekilde duvar filan yapar ki, nemelazım. Bazen kazıklara madenî şeyler yapıyorlar, yani öbür tarafa otobüs uçmasın, aşağı gitmesin diye.

İşte İslâm bu tür tedbirleri alıyor. Kadın erkek ayrı meclislerde olacaklar, haremliği selamlığı olacak. Kadın ve erkek örtünecek, göstermeyecek.

"Allah bak güzel lepiska gibi, ipek gibi saç vermiş. Bu işte görünsün, daha iyi değil mi?"

Hayır. İslâm'da görünmeyecek. İslâm'da örtünecek.

İslâm'da kadının emredilen hareket tarzı nedir?

İslâm'da kadın ziynetlerini saklayacak.

"Fesübhanallah! Allah Allah! Nasıl oluyor bu?"

Şimdi zamane kadınları Paris'ten dünyanın parfümünü, allığını, pudrasını, rimelini, rujunu getiriyorlar. Kendilerini süsleyeceğiz diye ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Böyle oluk gibi paralar moda evlerine akıyor. Modacılar kendilerinin en güzel şekilde görünmeleri için nasıl olması gerekiyorsa onun çaresini arıyorlar. Uzun kollu bir elbise yapıyorlar, göğsünü göbeğine kadar yarık yapıyorlar. Uzun etek yapıyorlar, bacağını -eteğini- kalçasına kadar yarık yapıyorlar. Yani maksat karşı tarafın ilgisini çekmek.

İşte o kâfirce düzen. Bu da İslâm. İslâm güzellikleri saklamayı emrediyor. Müslüman kadın güzelliklerini saklayacak.

Velâ yubdîne zînetehünne.

Hanımlar ziynetlerini mahremlerinden başkasına göstermeyecekler. Nikâhlısından başkasına göstermeyecek, örtünecek.

"Kadın evde süslenebilir mi?"

Süslenir.

"Boya sürebilir mi?"

Sürebilir.

"Dudağını da boyayabilir mi?"

İster dudağını boyasın, ister yanağını boyasın, ister gözünü sürmelesin. Nikâhlısı, helalinden başkası görmemek şartıyla.

İslâm ziynetleri saklamayı emrediyor; tedbir. Kadın erkek ayrı meclislerde oturacak; tedbir. Örtünecek; tedbir.

Kadınlar nasıl örtünecek?

Yüzü, elleri, ayakları hariç tüm vücudunu örtecek.

Nasıl bir şekilde örtecek?

Altı görünmeyecek bir şekilde örtecek. Âzâsı belli olmayacak bir şekilde örtecek. Sıkışık olmayacak. Yani kalın olur da... Mesela kot pantolon kalın bir pantolondur, altı hiç görünmüyor. Görünmüyor ama terzi onu öyle bir şekilde dikiyor ki onu giydiği zaman eski yağlı güreş pehlivanlarının kispet giymiş olduğu gibi böyle sımsıkı, patates gibi... Öyle bir pantolon. İşte bu kıyafet değil. Bu çıplak gibi yani. Bu örtünmüş sayılmıyor.

O bakımdan, İslâm kıyafeti emrediyor, ziynetleri saklamayı emrediyor, gözü kapatmayı emrediyor, nâmahreme bakmamayı emrediyor. Tedbirleri alıyor.

Ayrıca da ana prensibi de söylemiş Peygamber Efendimiz; başkalarının hanımlarına, kadınlarına, kızlarına karşı iffetli, namuslu, dürüst olun da sizin kadınlarınıza karşı da öyle olunsun. Siz öyle olmazsanız sizin de başınıza o bela gelir. Sizin de boynunuz bükülür. Allah saklasın, namusunuz ayaklar altına alınabilir. O bakımdan en iyi şey şekil, böyle dürüst namuslu hareket etmektir.

Peygamber Efendimiz'in nasihati devam ediyor:

Ve berrû âbâeküm yeberrüküm ebnâüküm. "Babalarınıza iyi evlatlık yapın, hürmet edin, iyilik yapın ki evlatlarınızdan da öyle iyilik göresiniz."

Yani ceza olarak evladından çekersin. Sen babana çektirdiysen, sen babanı üzdüysen, sen babanı dinlemediysen, baban sana "illallah!" dediyse, baban sana üzüldüyse, senden yaka silktiyse; haa, sen görürsün, evladından belanı bulursun. Evladın da sana aynısını yapar, daha fazlasını yapar. Bu bir mânevî kâidedir. Onun için "Evladınızın size saygılı, sevgili, hürmetli, hizmetli olmasını istiyorsanız, siz babalarınıza hürmetli, izzetli, hizmetli olun." diye Efendimiz tavsiye ediyor.

Bu manevi bir şey. Şu anda delikanlı olan bir insan anlamaz. "Ya amaan..." filan der. Çünkü şu anda başında kavak yelleri esiyor. Aklı iki karış yukarıda. Şu anda babasının sözünü dinlemez. "Evladım oku."; okumaz. "Evladım şuraya gel."; gelmez. "Evladım şunu yap."; yapmaz. Ha, aynı belayı sen kendi evladından göreceksin. O zaman aklın başına gelecek. "Tüh, vah... Hay Allah yahu, hocamız da söylemişti. Babamı hiç hoşnut etmedim..." diye insan sonradan anlar, başını taştan taşa çalar ama iş işten geçmiş olur. Onun için Peygamber Efendimiz önceden söylüyor;

"Siz babalarınıza hürmetkâr olun da sonra siz de evlatlarınızdan -mükâfat olarak- hürmet bulursunuz."

Mânevî bakımdan böyle olur.

Sizin kardeşiniz size sulh için, barışmak maksadıyla bir mazeretle gelirse, eğer söylediği mazeret doğru da olsa yanlış da olsa, haklı da olsa haksız da olsa dibini çok karıştırma. Mazeretini kabul ediver. Öyle yapmaz da;

"Yok ben senin iç niyetini biliyorum, seni affetmem. Git, kabul etmiyorum!"

Öyle olursa;

"Böyle yapan kişi benim Havz-ı Kevserimin başına benim yanıma gelemez."

Melekler onu yarı yoldan döndürür.

"Sen mazeret kabul etmedin. Sen barışmak isteyenle barışmadın. Sen sulh olmak isteyen insanla sulh olmadın. Sen sana mazeretle gelen kimsenin mazeretini kabul etmedin, reddettin." diye ceza olarak Resûlullah Efendimiz'in Havz-ı Kevseri başına varamaz.

Onun için affedici olalım. İffetli olalım. Büyüklerimize karşı sevgili, saygılı, hizmetli olalım ki Allahu Teâlâ hazretleri bizi dünyada da, âhirette de her türlü hayırlara erdirsin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı