M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Süleyman ed-Dârânî

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-selâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ecmaîn.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ikramı, ihsanı üzerinize olsun. Tasavvuf büyüklerinin hayatını anlatan, Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin Tabakâtu's-sûfiyye isimli kitabının 77. sayfasının 5. paragrafını okuyacağız ve devam edeceğiz.

Bunları okumaya başlamadan önce, zevkle yaptığımız bir vazife var. Başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in, sonra sâir enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyâullah-ı mukarrabînin ve hâsseten Peygamber Efendimiz'in mânevî irşat vazifesinde varisleri ve vekilleri olan sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin; bu beldeleri fetheden fatihlerin, şehitlerin, gazilerin ve fatihlerden önce buralara cihat için gelmiş olan Ebû Eyyûb el-Ensarî ve sâir sahâbe-i kiramın; ve -her beldede nice enbiyâ gelmiş geçmiştir diye âyet-i kerîmeler ile bildiriliyor- bu beldeden gelmiş geçmiş olan cümle enbiyâ ve mürselînin, Yûşâ aleyhisselâm'ın, salavatullâhu ve selâmuhu aleyhim ecmaîn; ve cümle hayrat ve hasenât sahiplerinin; şu içinde ibadet ettiğimiz güzel tekkenin bânisi Selami Mustafa Efendi'nin, yukarıdaki Şeyh Murad tekkesinin içinde medfun bulunan âriflerin, Şeyh Murad-ı Münzevî'nin, Abdülehad-i Nûrî hazretlerinin, Haydar Baba hazretlerinin ve sâir evliyâullah ve sâlihînin ruhlarına; bu kitabı yazan Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin ve kitabın içinde isimleri geçen büyüklerin, tasavvuf büyüklerinin ruhları için; uzaktan yakından bu güzel kitabın okunmasına iştirak etmek üzere buraya gelmiş olan -ben de bugün çok uzaklardan Adapazarı'ndan koşarak geldim- bütün kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan sevdiklerinin, yakınlarının, babalarının annelerinin, dedelerinin ninelerinin, ecdâd u ceddat u akrabâ-ı taallukâtının ruhları için; ruhları şâd olsun, kabirleri nur dolsun, makamları âlâ olsun; bizler de dünya ve âhiretin hayırlarına erelim, Rabbimiz'in rızasına vâsıl olalım, cennetiyle cemaliyle müşerref olalım diye, bir Fatihâ, üç İhlâs-ı şerîf okuyup öyle başlayalım.

Ahberenâ Abdullahi'bnü Muhammedi'bni Abdillahi'bni Abdirrahmâne'r-Râzî. Kâle: Ahberenâ İshakü'bnü İbrahime'bni Ebî Hassane'l-Enmâtî, kâle: Semi'tü Ahmede'bne Ebi'l-Havâriyye, kâle: Semi'tü Ebâ Süleymân ed-Dârâniyye, yekûl: Men ahsene fî nehârihî kûfie fî leylihî. Ve men ahsene fî leylihî kûfie fî nehârihî. Ve men sadaka fî terki şehvetin, zehebe'llâhu bihâ min kalbihî. Va'llâhu ekremü min en yüazzibe kalben bi-şehvetin türiket lehû.

Abdullah b. Muhammed b. Abdullah b. Abdurrahman er-Râzî, müellif Sülemî'ye söylemiş, haber vermiş. O da, İshak b. İbrahim b. Ebû Hassan el-Enmâtî'den duymuş.

Bağdatlı imiş bu zât, güvenilir bir alim imiş. Ahmed b. Ebi'l-Havârî'den ve başkalarından çok rivayetler yapmış. Sağlam. Ondan Ebû Amr es-Semmâk ve başkaları sözlerini alıp nakletmişler, kitaplara geçmiş. Pazar günü vefat etmiş.

Mâte yevme'l-ehad li-ihdâ aşrete leyletin halet mine'l-Muharrem. "Muharrem ayının on birinde vefat etmiş." Seneti'sneteyni ve selâse mie. 302 senesinde.

Bunlar hep hicrî-kamerî seneler.

Bu, Ahmed b. Ebi'l-Havârî'den, o da Ebû Süleyman ed-Dârânî'den duymuş.

Ebû Süleyman ed-Dârânî kim?

Hayatını okuduğumuz, yazılarını okuduğumuz kimse.

O ne demiş?

Yekûlü. Râvi, Ebû Süleyman ed-Dârânî'nin şöyle dediğini duymuş. Men ahsene fî nehârihî. "Gündüzünde iyilik yapan, iyi kulluk yapan, iyi iş yapan kişiyi." Kûfie fî leylihiî. "Allah gecesinde tatmin eder, ona kâfi gelir."

Nasıl taltif edeceğini Allah bilir, ona yeter. Allah gündüzünde iyi kulluk yapınca, gecesinde onu kollar, gözetir.

Ve men ahsene fî leylihî. "Gecesinde kim iyi kulluk ederse, iyi bir gece geçirir, ibadet, taat, zikir, tesbih, namaz gibi iyi işler yaparsa." Kûfie fî nehârihî. "O zaman Allah tarafından gündüzünde kollanır, işleri ve mâneviyatı yönünden iyi bir duruma mazhar olur."

Demek ki her zaman parçası kendisinden sonrası için bir garanti oluyor. Sen gece çalışırsan, Allah senin gündüzünün güzel bir gündüz olmasına destek veriyor, lütfediyor. Gündüz çalışırsan, gecenin hayırlı bir gece olmasına destek veriyor. Ne güzel! Böyle arkasından gelenin iyi olmasına sebep oluyor.

Ve men sadaka fî terki şehvetin, zehebe'llâhu bihâ min kalbihî. "Kim sıdk ile gönlünden bir arzuyu, bir şehveti atmak istiyorsa, Allah onu gönlünden giderir. O atmak istediği şeyi çıkartır."

Hakikaten, yeter ki candan istesin.

Şehvet, bizim bugünkü Türkçe'mizde sadece cinsel arzu mânasına kullanılıyor. Hâlbuki öyle değildir. Arapça'da yemeğe karşı olan iştihaya da şehvet derler. İştiha, zaten şehvetin iftial bâbıdır. O bâbtan geliyor, o kökten geliyor. Yemeğe karşı olan arzuya Şehvetü'l-batn, "Midenin şehveti." derler. Cinsel arzuya ise Şehvetü'l-ferc derler. İnsanın gönlünde çeşit çeşit arzular olur. Şairin birisi Farsça diyor ki;

Veh ki yek dildârem u der dil hezârân ârzûst.

Mânası şu;

"Ne yazık ki bir tanecik gönlüm var; ama gönlümde bin tane arzu var."

Veh ki yek dildârem. "Bir gönlüm var." Der dil hezârân ârzûst. "Ama gönlümde bin tane arzu."

İnsanın iç âleminde bir gönlü var, şu kadarcık bir kalbi, ama binlerce arzusu var.

Arzu, Farsça bir kelimedir, Arapça değil. Arzunun Arapça'sı şehvettir. Yemeğe karşı, çalışmaya karşı, eğlenceye karşı, gezmeye karşı, spora karşı şehvet. Her şeye karşı olan arzuya şehvet denir.

Kalbinde olan bu şehvetlerle insanın mücadele etmesi ve onları yenebilmesi lazım. Onların önünde sürüklenmemesi veya peşinde sürüklenmemesi lazım. Onlara hâkim olabilmesi lazım.

Mesela, komşunun bahçesinde güzel güzel meyveleri görür, canı çok isteyebilir. Çok arzu ediyor, kıvranıyor. Yememesi lazım. Haram çünkü, başkasının malı.

Arzuların tutulması, engellenmesi, bastırılabilmesi gerekiyor. Kişi bastırma gücüne sahip olmalı. İçinden bir arzu gelirse, onun esiri olmamalı. Hapse düşenler veya mahkemeye çıkanlar hâkime mazeret olarak diyor ki;

"Ne yapalım, dayanamadım, şeytana uydum yaptım."

Dayanmak, şeytana uymamak lazım. Nefsin arzusuna yenilmemek, mağlup düşmemek lazım.

Bu nasıl olacak?

Aşk ile, sıdk ile gerçekten içinden, gönlünden böyle bir arzunun atılmasını istiyorsa bir kimse, Allah onu atar. O arzuyu onun gönlünden giderir. Yeter ki aşk ile istesin. Ebû Süleyman ed-Dârânî garanti veriyor.

Va'llâhu ekremü min en yüazzibe kalben bi-şehvetin türiket lehû. "Allah celle celâlüh, kendi rızası için bir arzusunu terk eden bir gönlü azaplandırmaktan daha müteâlîdir, daha yücedir." Azaplandırmaz.

Bir kimse, gönlünde Allah'ın razı gelmediği bir şiddetli arzuyu görüyor ve frenleyebiliyorsa Allah o gönlü muazzeb etmez. Hem dünyada muazzeb etmez, hem âhirette.

Hakikaten de bazı insanlar diyorlar ki;

"Hocam, tesbih çekiyorum tadını duyamıyorum. Namaz kılıyorum, eskiden çok güzeldi, ilk zamanlarda şöyle aşkla şevkle, tatlı namaz kılardım, şimdi olmuyor."

İbadetin tadını bulmanın sırrı budur.

Şehvetini, arzusunu frenledi, terk etti mi, Allah o zaman ibadetin zevkini, şevkini verir. Artık o gönlü azaplandırmaz. Hem dünyada azaplandırmaz, o şehveti ondan çeker. İstiyor çünkü, sıdk ile ondan kurtulmayı istiyor. Hem de o terkten sonra artık bir taltif gelir; şehvetini, arzusunu, nefsinin hevâsını terk eden bir insan, ibadetin lezzetini duyar. İbadeti o zaman tekrar zevkle yapmaya bakar.

O halde ne yapacağız?

İçimizde beliren günah temayüllerini, arzuları, istekleri irademizle yeneceğiz. O zaman ibadet aşkı, zevki, şevki hâsıl olacak. Ağzımız bir tatlanacak. Kulluğun tadını anlamaya başlayacağız. Onu yapmadığı zaman, zaten ondan kaçmıştır. Yani iyiydi, bir günah işledi, ibadetin tadı kaçar.

Günahın pek çok zararı vardır. Zararlarının başında, ibadetlerdeki zevki, lezzeti, tadı alıp götürmesi gelir. Kişi artık namazı kılmak istemez, camiye gelmek istemez, Kur'an'ı okumak istemez, tadı kalmadı.

Neden?

Bir günah işledi de ondan. Günahlar ibadetlerin zevkini söndürür.

Günahlardan vazgeçmek, bir gayret gösterip Allah rızası için bir şehvetten, bir arzudan, bir günahtan vazgeçmek, ibadetlerin zevkini geri getirir. İkram olarak Allah onu artık o konuda azaplandırmaz, içi dışı dünyada âhirette iyi şeylere mazhar olur, hâli hoş olur.

Haddesenâ Abdullah. Yukarıdaki, Abdullah b. Muhammed b. Abdullah b. Abdurrahman er-Râzî, demek istiyor. Haddesenâ İshâk. Ondan sonraki, İshak b. İbrahim b. Ebî Hasan el-Enmâtî'yi kastediyor.

Aynı rivayet zinciri demek.

Kâle: Haddesenâ Ahmed. Ahmed dediği de, Ahmed b. Ebi'l-Havârî'yi kastediyor. Aynı rivayet zinciri ile. Kâle: Semi'tü Ebâ Süleymâne, yekûlü. "Ebû Süleyman ed-Dârânî'nin şöyle dediğini şu kulaklarımla işittim." Diyor, Ebi'l-Havârî.

Ne demiş?

Hayrü's-sehâi mâ vâfaka'l-hâcete.

İnsan biraz Arapça bilmeli. Bu derslerin zevki o zaman daha çok çıkar; keyfine, tadına doyum olmaz. Bir de güzel atasözlerini yazmalı. Bunlar ezberlenecek sözler.

"Cömertliğin, ikramın en hayırlısı; ihtiyaca denk, onu karşılayan cinsten olandır."

Adam bostan tarlasında oturmuş.

Esselamu aleyküm, diyorsun, heybenden çıkartıp bir karpuz veriyorsun. Zaten benim tarlamda görmekten bıktığım kadar karpuz kavun var. Şimdi orada onun ihtiyacı yok. Ama mesela onun o anda neye ihtiyacı olduğunu sezip, anlayıp da onu verebiliyorsan, en büyük ikram o oluyor.

Bakıyor mürid, şeyhinin sıcak suya ihtiyacı var, hava soğuk, abdest alacak; ısıtıp getiriyor.

"Tamam, hay Allah razı olsun. Allah ne muradın varsa versin."

Bir yığın dua alıyor.

Yazın da suyu kaynatıp getirse, o zaman makbul olur mu?

Olmaz. O zaman da bir soğuk su mesela, belki hoşuna gider. Belki bir meyve veya karpuz, kavun hoşuna gider.

Karşındaki insana bir iyilik, cömertlik yapacaksın, sehâvet yapacaksın, -sehâ ve sehâvet cömertlik demektir-, bir bağışta, ikramda bulunacaksın; ama halıcıya seccade hediye etmek, karpuzcuya karpuz vermek, tereciye tere satmak tatlı bir şey değil. Onun ihtiyacı olan şeyi bulup onu verirsen, "Hah! Hay Allah razı olsun." diye, o zaman gerçekten duayı alırsın.

"Cömertliğin en hayırlısı, ihtiyaca tam uygun düşendir."

Onun için iyi dervişlik de iyi kulluk da zekâ işidir. Bayağı insanın aklını kullanması, bulması, anlaması, çakması lazım işi. "Çaktım!" diye, zehir hafiye gibi çakması lazım.

Böyle anlayıp ona göre hareket etmesi icap eder.

Ve bihi kâle Ebû Süleymân. Aynı rivayet zincirinden gelen habere göre, yine Ebû Süleyman ed-Dârânî bir seferinde şöyle demiş;

İzâ sekeneti'd-dünyâ fî kalbin terahhalet minhü'l-âhiretü.

Allah korusun!
"Bir kalbe dünya iskân oldu mu, yerleşti mi, dünya bir insanın kalbini mesken edindi mi, geldi yerleşti mi." Terahhalet minhü'l-âhiretü. "Âhiret oradan eyvallah, 'Hadi Allah'a ısmarladık!' der, kalkar gider."

"Dünya gelip insanın gönlüne yerleşti mi, âhiret oradan kalkar gider."

Ne demek dünyanın gelmesi, âhiretin gelmesi? Yani bu yerküresi mi geliyor?

Hayır! İnsanın gönlü, bu hayatın keyifleri, zevkleri, istekleri, hedefleri ile dolarsa, hedefi bu dünya olursa, o zaman âhiret, yani cennet, Allah'ın rızası, ebedî hayatla ilgili şeyler kalkar gider. İkisi bir arada olmaz. Dünya arzusu gelirse âhiret arzusu gider.

Onun için bu konuda çok sözler söylemişlerdir.

Ama millet "dünya" deyince, meridyenli ve paralelli, çizgili yuvarlak küreyi hatırlıyor. Bilmiyor ki dünya dediğimiz, işte şu bizim hayatımızdır. Hepimiz de şu hayatın tadını çıkartmak ve şu hayatta birtakım amaçlara ulaşmak için harıl harıl çalışıyoruz. Talebeler mezun olacağım diye çalışıyor. Adamlar, ev bark sahipleri, evini geçindireceğim, zengin olacağım diye çalışıyor. Herkes aslında dünyaya çalışıyor.

[Mehmed Zahid] Hocamız;

"Bana birçok kimse geliyor; bir âhiret sorusu soranı görmüyorum." derdi.

"Herkes 'İşim bozuldu, bilmem ne oldu. Kız alacağım, bilmem vesaire…' hep dünya diyor, yani bir âhiret meselesi sormuyor." derdi.

Aslında hepimiz bir bakıma, bu ana meseleyi belki atlamış ve kaçırmış olabiliyoruz.

Asıl mesele ne?

Şu hayat değil! Asıl mesele; âhiret! Onu güzel hâle getirmek, orada kazanmak, cenneti kazanmak, orada Allah'ın sevdiği bir durumda olmak daha önemli. Bunu unutur da insan bu dünyaya dalarsa; "Paramı nerede daha iyi işletebilirim; Faysal Finans'a mı versem, al-Baraka'ya mı versem, Kuveyt Finans'a mı versem? Yoksa döviz mi alsam, satsam, versem? Altın mı daha iyi, araba mı daha çok pirim yapıyor? Bugün nereye gitsem, nerede eğlensem? Yazlığı hangi köyde geçirsem?.."

Hayrola? Bunlar hep burayla ilgili, bu hayatla ilgili. el-Hayâtü'd-dünyâ; hep kafandaki meseleler. Şöyle tasnif edip şurası dünya, burası âhiret diye ayıracak olsak; hep sen bu hayatla ilgili şeyleri düşünüyorsun.

Hani öbür hayatla ilgili şeyler?

Burada dünya ve âhiret dediğimiz zaman iki şeyi düşüneceğiz. Dünya bu hayat, yaşamakta olduğumuz.

Şimdi biz neredeyiz?

Dünyadayız. Nefes alıyoruz, yaşıyoruz, ölmedik daha. Ölünceye kadarki âlem, dünya. Öldükten sonraki, âhiret.

Herkes kolay anlasın diye, şöyle söyleyebiliriz: Sen, ölümden sonran için hazırlanıyorsan, iyi, akıllı bir insansın. Sadece ölümden evvelki, ölünceye kadarki hayatınla ilgileniyorsan, onun meseleleri kafanı, kalbini, gönlünü doldurmuşsa, o zaman çok yanlış bir şey yapıyorsun, küçücük bir şeyle uğraşıyorsun. Öbür taraf ne olacak, düşünmüyorsun. Çünkü öbür taraf ebedî. Onu düşünmediğin için çok yanlış bir şey yapıyorsun. Bu taraf muvakkat. Kırk sene olsa daha bunun üstüne ömrün, iyi, elli sene olsa, altmış sene olsa, seksen sene olsa, sonra bitecek. Seksen sene! Diyelim ki yüz yaş, yüz on yaş, yüz elli yaş yaşadın, yani daha fazlası çok görülen bir şey değil.

Sonra ne olacak?

Öleceksin.

Ondan sonraki hayat ne?

Ne bin sene, ne on bin sene, ne yüz bin sene, ne milyon sene; sonsuz seneler! Sen bu sonsuz seneleri, ölümden sonraki âlemi, âhireti düşünmüyorsun; hep bu dünyayı, yani seksen seneyi düşünüyorsun. Bu çok büyük ahmaklık, bu çok yanlış bir şey! Hepimize -yani mü'min de olsak- farkına varmadan bu kâfirlerin hastalıkları bulaşıyor. Onu düşünmesinden kaynaklanıyor. Hâlbuki kâfirler, biz âhireti düşündüğümüz zaman bizim karşımızda duramazlar. Bizim en büyük gücümüz âhiret ehli olmamızdandır. Adam iyi mü'min oldu mu, ölmeye gider. Avrupalılar'ın hiçbirisi böyle bir şeye yanaşmaz.

Neden?

Tam dünya ehlidir onlar. Ölümden sonrası ile ilgili, "Peh, ehh, aman.. Neymiş?" diyor, inanmıyor.

Anlatamazsın, çünkü ileride olacak bir şey! Daha şu anda bir şey değil ki. Kedinin ensesinden tutup da, sütün içine burnunu sokup da, "Ye, işte bu süt!" der gibi diyemiyorsun ki.

"Olacak." diyorsun.

"Peh, ehh, aman." diyor.

"Sen bilirsin." diyorsun o zaman.

İnanmıyor, inanmayınca ne diyeceksin? Ne yapalım, var bir cezası, Allah iman vermemiş.

Dünya deyince, lütfen meridyenli, paralelli, çizgili, beş kıtalı filan bir şey aklınıza gelmesin. Dünya, ölüme kadarki zamanımız. Âhiret, ruhumuzu teslim ettikten sonraki sonsuz zaman. Onu düşünmek lazım. Çok kimse bu tarafı düşünüyor. Milattan önce, milattan sonra gibi. Vefattan önceyi düşünüyor.

Vefattan sonra?

"Pehh... Ne mâlum... Var mı yok mu acaba?"

Böyle gidiyor işleri. O zaman, o en büyük hatayı işliyor. "Bir insanın gönlüne dünya girerse, âhiret oradan eyvallah der, göç eder gider." diyor.

Kitaplara ismi geçmiş, tarihe nâmı yazılmış bütün büyüklerimiz hep âhiret ehli insanlardır. Hep ölümden sonra için çalışmışlardır, bu dünyaya aldırmamışlardır. Veyahut çok büyük dediğiniz insanları şöyle gözünüzden perde kalksa, dünyevî hayatını görseniz; kulübede yaşıyordur, kırk yamalı hırka giyiyordur, malı yoktur, mülkü yoktur. Selman-ı Fârisî, Ebû'd-Derdâ hazretlerinin evine gitmiş, bakmış, acımış; hanım perişan, ev perişan, onun üstü başı perişan.

Neden?

Âhireti düşünüyor. O dengelemiş. Demiş ki; "Tam böyle âhireti düşünmek olmaz, dünya hayatında yaşıyorsun, bu tarafı da biraz idare edeceksin. Ama âhireti hiç hatırından çıkartmayacaksın."

Ve bihî kâle, semi'tü Ebâ Süleymâne,yekûlü: Aynı rivayet zinciri ile, râvi Ahmed b. Ebi'l-Havârî demiş ki; "Ebû Süleyman şöyle söyledi, duydum ben."

el-Vâridü's-sâdiku en yesduka mâ fî kalbihî mâ nataka bihî lisânuhû.

Vârid, insanın gönlüne vürûd eden düşünce veya fikir. Yani bir şey içine doğuyor, aklına bir şey geliyor. Aklına bir fikir, bir duygu, bir düşünce geldi.

Nereden geliyor?

Şeytandan gelir, şeytanın vesvesesi.

Nefisten gelir, nefsin vesvesesi.

Bir de, gerçekten Allah'tan ilâhî bir bilgi olarak gelir, hayal değildir. Bir gerçek tarafı vardır, hakikattir. Bu gerçek vârid, nasıl belli olur?

En yesduka mâ fî kalbihî mâ nataka bihî lisânuhû. "Kalbinde olan şeyin doğru olmasıdır, dilinin söylediği şeye uygun olmasıdır."

Burada yesduka diye hareke koymuş. Ben olsaydım yusaddıka diye okurdum. "Kalbinde olan şeyin, diliyle söylediği şeyi tasdik etmesidir." derdim. Ama zaten anlatılmak istenen aynı mâna. Yani gönlündeki ile dili aynı olmasıdır. İkisi arasında fark olmamasıdır, içi dışı bir olmasıdır demek istiyor.

O zaman o adamın dilinden dökülen fikirler, gerçek bir vâridattır, ilhâm-ı ilâhîdir, vâridât-ı ilâhiyedir, içi dışı eşit. Ama kalbi başka düşünüyor, dili başka söylüyor; o zaman yalan, gerçek değil.

Ve bihî kâle: Semi'tü Ebâ Süleymâne, yekûlü. "Aynı rivayet zinciri ile Ebû Süleyman ed-Dârânî'nin şöyle söylediğini işittim." dedi, Ahmed b. Ebi'l Havârî.

Men sadaka kûfie. "Kim doğru sözlü, doğru özlü olursa; işleri Allah tarafından görülür, ihtiyacı giderilir, Allah'ın yardımına mazhar olur." Ve men ahsene ûfiye. "Ve kim iyilik yaparsa, yani kulluğunu iyi yaparsa; o zaman afiyet ehli olur, kendisine afiyet ihsan olunur."

Demek ki doğru sözlü, doğru özlü olursa Allah onun maddî-mânevî ihtiyaçlarını karşılar ve o, iyiliğinin, doğruluğunun mükâfatını görür. Kim iyilik yaparsa yani kulluğunu iyi yaparsa veya başkasına hayır, hasenât, iyilik yaparsa, o zaman o da afiyete mazhar olur.

Semi'tü'l-Hüseyne'bne Yahyâ, yekûlü: Semi'tü Ca'fere'bne Muhammedi'bni Nusayr, yekûlü semi'tü'l-Cüneyd, yekûlü: Kâle Ebû Süleymâne'd-Dârânî:

Demek ki bu rivayet zincirinde Cüneyd-i Bağdâdî, Ebû Süleyman'dan duymuş.

Rubbemâ yekau fî kalbî en-nüktetü min nüketi'l-kavmi eyyâmen, fe-lâ akbelü minhü illâ bi-şâhideyni âdileyni: el-Kitâbü ve's-sünnetü.

Buna çok dikkat edelim! Bu tasavvufta çok mühim bir şeydir!

Rubbemâ yekau fî kalbî en-nüktetü min nüketi'l-kavmi eyyâmen. "Bazen gönlüme, kalbime şu tasavvuf erbabının nüktelerinden, inceliklerinden, güzel fikirlerinden bir fikir, bir bilgi geliyor. Günlerce o beni meşgul ediyor." Fe-lâ akbelü minhü illâ bi-şâhideyni âdileyni. "O gönlüme gelen ve günlerce kafamı meşgul eden o fikri, o ârifâne duyguyu kabul etmiyorum; ancak âdilâne iki şahit olursa kabul ediyorum." el-Kitâbi ve's-sünnetü. "Kur'an ve Peygamber Efendimiz'in sünneti."

Burada, tasavvuf erbabının şeriate bağlılığını görüyoruz. Adamlar mübarek insanlar, Allah'ın sevgili kulları. Allah bunların gönüllerine fütûhât, füyûzât, vâridât, keşfiyât veriyor. Nice şeyler akıllarına geliyor, gönüllerine doğuyor, kabul etmiyorlar. Günlerce geldiği halde, ancak Kur'an'dan, hadisten şahit gelirse, şahit desteklerse o gelen nükteyi, o zaman kabul ediyor. Şeriate ne kadar bağlılar. Kendi aklına doğu gelen şeyi hemen kabul etmiyor.

Hâlbuki, "Erbâb-ı tasavvufum." diyen pek çok insanı, bu gayreti göstermeyen insanları şeytan aldatır. Bir yanlış bilgiyi, bir şey biliyorum diye artık hindi gibi kabarır. Her ne kadar kabarsa, hindi gibi kabarır, sonra da yanlış fikirlerinden dolayı sapar; yani günaha, harama, bid'ate, Allah'ın sevmediği yollara sapar.

Mesela, Denizli'de radyo-televizyon kurmuş biri var. Gittik gördük, orada kurmuş, yayın yapıyor. Demiş ki;

"Allah bana söyledi, sabah namazını kılmayın, kalkmayın."

Olur mu öyle? Allah ne söylediğini senden önce Resûlullah'a söylemiş, Kur'ân-ı Kerîm'de yazmış. Demek ki senin gönlüne bir şey doğuyor; doğuyor ama sen bu Ebû Süleyman hazretlerinin sözünü bilseydin, kendini kontrol edecektin. Sen gözünü kapatıyorsun, bir fikir geliyor, şeytandan gelen şeyi Rahman'dan geliyor sanıyorsun. Şeytan seni namazdan, ibadetten alıkoyuyor da hâlâ uyanmıyorsun!

Demek ki tasavvufî çalışma yapan kimseler, akıllarına gelen fikirleri Kur'an ve sünnet ölçüsünden geçirecekler.

"İçime doğdu, tamam, Allah içime getirdi, tam tesbih çekiyordum, gözüme bir şey göründü, bir şey oldu; şunun hakkında şöyle düşündüm. Acaba o öyle mi, böyle mi?"

Öyle olmaz!

Bunun ölçüsü şeriattir, Kur'ân-ı Kerîm'dir, hadîs-i şerîflerdir. Bunlara uyuyorsa öyledir, aksi takdirde değildir.

"Çok defa zehir içmek geliyor, o kadar sıkıyorlar ki mânevî bakımdan işte şu derecem yükselsin." diye.

Zehir içmek geliyorsa, bil ki şeytandan! Yüzde yüz şeytandan! Çünkü intihar, insanı ebedî cehennemde yanmaya götürür. Sen zehri içer de intihar edip ölürsen cehennemlik olacaksın. Şeytan seni arkandan cehennemlik olacak şeye itmek üzere, uçurumun kenarındasın! Hop, itti mi aşağı, cehenneme 70 yıllık yola uçarsın!

Demek ki tasavvufun büyükleri, tasavvufu böyle yaşamışlar.

"Aklıma bir vâridât geliyor, gönlüme bir duygu, fikir geliyor ama Kur'an'dan, hadisten iki şahit olmadıkça söylemiyorum." diyor.

Çok güzel. Ben de şeriate bağlılığı çok seviyorum. Şeriate uygun olmayan bir şey oldu mu, İmâm-ı Rabbânî Efendimiz'in "Yine benim şeriatçiliğim tuttu!" dediği gibi, benim de tepem atıyor. Adam uçuyor, koşuyor bile olsa, olmaz. Şeriate uymuyorsa, kıymeti yok!

Semi'tü Muhammede'bne'l-Hasani'l-Bağdâdiyye, yekûlü: Semi'tü Ca'ferani'l-Huldiyye, yekûlü: Semi'tü'l-Ma'meriyye, yekûlü: Haddesenâ Ahmedü'bnü Ebi'l-Havâriyyi, kâle: Haddesenâ Ebû Süleymân, yekûlü.

Ebû Süleyman'ın sözü, yine başka adamlar vasıtasıyla Ahmed b. Ebi'l-Havârî'den geliyor.

Küllü amelin leyse lehû sevâbün fi'd-dünyâ, leyse lehû cezâün fi'l-âhireti. "Dünyada sevabı olmayan bir amelin, âhirette bir mükâfatı yoktur."

Sanıyorum bu sözü ile şunu kastediyor; dinin emirleri, insanın hem dünyasını mâmur eder hem âhiretini mâmur eder. Dünyada bir faydası yoksa âhirette de bir mükâfatı yoktur. Dinî emirlerin dünyada da faydası vardır, sadece âhirete yönelik değildir.

Düşünelim. Mesela içki; çok basit, klasik, herkesin bildiği misal. Dinimiz içkiyi yasak kılmış. İçki yasak olduğu için kişi sıhhî bakımdan da kurtulmuş oluyor, âhirette de mükâfatı alıyor. Nikâhı helal kılmış, zinayı yasaklamış. Aile yuvası kurulacak, aile yuvası kurma dışında bir şey yapılmayacak. Aile yuvası kurmak faydalı, ötekisi zararlı. Helal kazancı meşru kılmış. "Doğru sözlü tüccar, peygamberlerle beraber mahşer gününde Arş'ın gölgesinde gölgelenecek." diye müjdeler var. Başka türlü kazançları yasaklamış.

İslâm'ın emirleri, insan sevap kazansın diyedir. Ama dünyada da âhirette de faydası vardır. Dünyada bir faydası yoksa âhirette de bir şey değildir. İki taraflıdır, ikisine de faydası vardır demek.

Haddesenâ Abdullahü'bnü'l-Hüseyni's-Sûfiyyü; haddesenâ Muhammedü'bnü Abdillah, haddesenâ Sehlü'bnü Ali, haddesenâ Ebû İmrân el-Cessâs, kâle: Semi'tü Ebâ Süleymâne, yekûlü: İzâ câe'l-kalbü ve atişe safâ ve rakka; ve izâ şebia ve reviye amiye.

Burada başka bir rivayet zinciri ile, birkaç isim zikrediyor.

Abdullah b. Hüseyin es-Sûfî, Sülemî'ye rivayet etmiş. O da Muhammed b. Abdillah'tan almış. İsfahanlı, sarrafmış. Nişabur'da oturmuş. Zahid kimseymiş. Güzel yaşamı olan bir kimseymiş. Verâ sahibiymiş. Çok hayır sahibiymiş. Mücâbü'd-da've, duası makbul bir insanmış. Gözünü kaldırıp 40 sene gökyüzüne bakmamış. Nişabur'dan Irak'a doğru 272 senesinde hicret etmiş. Zühdiyat konusunda çok kitap yazmış. Tekrar Nişabur'a 292'de dönmüş, oraya yerleşmiş, ölünceye kadar orada kalmış. Ölüm tarihi de şudur." diyor. Demek ki duası makbul bir zât Sülemî'ye rivayet etmiş. O da Selh b. Ali'den duymuş, O da Hz. Ali Efendimiz'in mevlâsı, yani azatlı kölelerindenmiş. Receb'in başında ölmüş, 287 senesinde. O da Ebû İmran el-Cessas'tan duymuş.

O da kimmiş?

Mûse'bni Îsâ Ebû İmran el-Cessâs, min mütekaddimi eshâbi Ahmedi'bni Hanbel. Ahmed b. Hanbel'in arkadaşlarının ilklerindenmiş. Ve kâne racülen celîlen verîan. "Takvâ sahibi, verâ sahibi bir kimse idi." Mütehalliyen zâhiden. "Maldan mülkten kendisini sıyırmış, dünyaya metelik vermeyen zahid bir kimse idi."

Ahmed b. Hanbel'den duyduğu şeyleri ancak konuşur, anlatır, nakledermiş. Bir de bu, Ebû Süleyman ed-Dârânî'den duyduklarını anlatırmış. Yani her lafı da rivayet etmezmiş. Ebû Süleyman, bu mübarek zâtın güvendiği bir kimse imiş. Demiş ki Ebû Süleyman;

İzâ cae'l-kalbü. "İnsanın kalbi, yani gönlü."

Kalp dediğimiz şey; şurada tık tık atan şey değildir. Bu kuşta da, manda da, insanda da vardır. Ölüde de vardır ama atmaz. Kalp dediğimiz şey; mekânı burası olan, gönül denilen şeydir. Gönül, elle tutulmaz, gözle görülmez, çarşıdan alınmaz, mendile konulmaz, ondan tatlı şey olmaz. Gönül dediğimiz şeyin mekânı şu yürek dediğimiz yer, kalp deyince onu anlayacağız. Diyor ki Ebû Süleyman;

İzâ câe'l-kalbü. "İnsanın gönlü acıkınca." Ve atışe. "Susadı mı." Safâ ve rakka. İnsanın gönlü "Sâfileşir, incelir."

O zaman duyguları güzelleşir, kafası berraklaşır, hissiyatı genişler.

Ne zaman?

Karnı aç olduğu ve susuz olduğu zaman.

Ve izâ şebia ve reviye. "Karnını doyurup da, suya da kandı mı." Amiye. "O zaman insanın kalbi körleşir."

Duyguları, o zaman uyuklamaya başlar. Sohbet dinleyemez, namaz kılamaz.

Neden?

Karnı tok da ondan. Aç olsa, bak uyur mu?

"Gönül acıktığı, susadığı zaman sâfileşir, incelir; doyduğu, suya kandığı zaman da körleşir." diyor.

Buradan şunu görüyoruz; -hadîs-i şerîflerde vardır zaten- insanın aşırı yemesi, bir kere insanı azgınlaştırır. Yani o zaman nefis dizginlenemez hale gelir. Adam oturduğu zaman bir kuzuyu yiyor. Tamam! Bu adamı gel de sen namaz kılmaya çek, söz dinlet, Allah'ın emrini tuttur. Dinlemez, nefsine hâkim olamaz.

Neden?

Çok yiyor da ondan! Oturduğu zaman şu kadar pilav yiyor, bu kadar tepsi sıyırıyor, vesaire.

Aç olduğu zaman gerçekleri görebilir, düşünebilir ve istenilen yola girebilir. Bu bir genel kaidedir. Onun için erbâb-ı tasavvuf Ramazan'ın dışında da çok çok oruç tutar. Tasavvufî eğitimin yoğun olarak yapıldığı halvet çalışmasında da her gün oruçlu olunur. Îtikafta da her gün oruçlu olunur.

Neden?

Oruç, insanı incelttiği, kalbi sâfileştirdiği, sâfi olunca da gerçekleri görmesi mümkün olduğu için. Cam kirli olduğu zaman içerisi dışarısı görünmez, silinip sâfileştiği zaman görünür. Onun gibi.

Semi'tü Ebe'l-Fereci'l-Versâniyye, yekûlü: Semi'tü Ebe't-Tayyib el-Akkiyye, yekûlü: Kâle Ahmedü'bnü Ebi'l-Havâriyyi, kultü lî Ebî Süleymâne:

Diyor ki Ahmed b. Ebi'l-Havârî;

"Ebû Süleyman'a dedim ki." Salleytü salâten fî halvetin fe-vecedtü lehâ lezzeten. Fe-kâle eyyü şey'in lezzeke minhâ? Kultü: Haysü lem yerenî ehadün. Fekâle: İnneke le-daîfün, haysü hatara bi-kalbike zikru'l-halki.

Ahmed b. Ebi'l-Havârî, bundan hadis sözlerini rivayet eden, o da mutasavvıf, meşhur. İleride, bu kitabın bir yerinde muhakkak onun da hayatı gelir. O, Ebû Süleyman'a -talebesi durumunda demek ki- demiş ki;

Salleytü salâten. "Bir namaz kıldım." Fî halvetin. "Hiç kimsenin olmadığı tenha bir yerde." Fe-vecedtü lehâ lezzeten. "Ve bu namazdan zevk aldım, tat duydum."

Kimse yok.

Sormuş ona Ebû Süleyman;

Eyyü şey'in lezzeke minhâ? "Bu namazdan bu zevki almana ne sebeple oldu? Ne sana bu lezzeti verdi?"

Cevaben demiş ki;

Kultü: Haysü lem yerenî ehadün. "Çünkü hiç kimse görmedi beni ya, ondan lezzet duydum."

Diyor ki;

İnneke le-daîfün. "Sen zayıf bir adammışsın be, zayıfsın sen."

Neden?

Haysü hatara bi-kalbike zikru'l-halki. "Çünkü gönlüne Allah'tan gayrının, mahlûkatın düşüncesi düşmüş."

Madem namaz kılıyordun, "Başkası beni görmüyor." diye düşünüp lezzet duyuyorsun, başkasını düşünüyorsun. Hâlbuki, hiç onu düşünmeyecektin; konsantre olup, sırf Allah'ı, Allah'ın huzurunda olduğunu düşünecektin. Oradan lezzet alsaydın, tamam. "Ama madem ki kimse görmedi diye başka kimseyi düşündün, hatırından geçirdin, demek ki sen zayıfsın." diyor.

Ne ince şeyler!.. Bu kişilerin kendilerini kontrollerinde ne kadar dirayetleri, incelikleri var.

Ve bi-isnâdihî, kâle Ahmedü. Yine aynı rivayet zinciri ile Ahmed b. Ebi'l-Havârî demiş ki;

Seeltü Ebâ Süleymâne, fe-kultü lehû. "Ebû Süleyman'a bir soru sordum ve ona dedim ki." İzâ haraceti'ş-şehavâtü mine'l-kalbi eyyü ismin yekau aleyhi? Zahidün? Verîün? Mâ zâ? Kâle: İzâ selâ ani'ş-şehavâti fe-hüve râdın.

İzâ haraceti'ş-şehavâtü mine'l-kalbi. "İnsanın gönlünden bu arzular giderse."

Artık şehevâtı düşünmüyor, öyle şeyler hatırına gelmiyor, gönlünden bunlar çıktı, böyle gittiği zaman.

Eyyü ismin yekau aleyhi. "Bu gönle ne sıfat verilir?"

Şehvetleri hiç düşünmeyen, içinden sürüp atmış gönül. Zahid midir? Veri' midir? Verâ sahibi mi diyeceğiz, zühd sahibi mi diyeceğiz bu gönle?

Mâ zâ? "Bunun ismi ne?"

Hiç şehvet düşünemeyen gönlün sıfatı ne?

Kâle: İzâ selâ ani'ş-şehavâti. "Şehvetlerden kendisi kurtulmuş, sıyrılmışsa." Fe-hüve râdın. "Razı nefistir."

Kendi arzuları yok; Allah ne takdir ederse onun mukadderâtına razı. "Onun sıfatı, razılık sıfatıdır." diye söylemiş, böyle tavsif etmiş.

Ahberanâ Aliyyinü'bnü Ebî Omere'l-Belhiyyu, kâle: Haddesenâ Muhammedü'bnü Aliyyi'bni el-Kâsımi, kâle: Haddesene'l-Hasenü'bnü Ubeydillâhi'l-Kattânu; haddesenâ Ahmedü'bnü Ebi'l-Havârîyyi, kâle: Kâle Ebû Süleymâne:

Yine başka bir rivayet zinciri ile, haber Sülemî'ye, Ahmed b. Ebi'l-Havârî'ye geliyor. Ebû Süleyman dedi ki;

İc'al mâ talebte mine'd-dünyâ felem tazfer bihi bi-menzileti mâ lem yehtur bi-bâlike, ve lem tatlubhu.

İc'al. "Yap, kıl." Mâ talebte mine'd-dünyâ fe-lem tazfer. "Dünyalıktan, isteyip de eline geçmeyen şeyi." Bihî bi-menzileti mâ lem yehtur bi-bâlike. "Kalbine hiç gelmemiş hale getir." Ve lem tatlub. "Hiç istememişsin, hiç gönlüne doğmamış gibi bir hale getir."

Burada neyi demek istiyor?

Sen dünyalıktan bir şey istemişsin. Mesela; "Yâ Rabbi, bir hayırlı eş ver, evleneyim. Bir ev ver de şu kiradan kurtulayım. Bir araba ver de ayağım yerden kesilsin." Dua etmişsin ve olmamış. Allah münasip görmemiş o anda vermeyi, vermemiş.

"Bunu, sanki hiç söylememişsin, hiç kalbine gelmemiş, hiç istememişsin gibi yap. Sil aklından. Dert etme." demek istiyor.

Çoğu zaman insan dert ediyor. İstediği şeyi olmadığı zaman içine dert ediyor. "Allah niye vermedi? Hadi verse ya." diyor. Tabii, vermediğinin üzerinde fazla durduğu zaman, çeşitli rahatsızlıklar başlar.

"Allah niye vermedi?"

Vermemeyi uygun görmüş, ondan vermedi, daha ne istiyorsun? Hani Allah'ın kaderine razı olacaktın?

Vermediğini düşünmesi, yavaş yavaş kadere razı olmama durumuna itebilir. Sonra, o Allah'a arz etti;

"Şunu ver yâ Rabbi!" dedi, vermedi.

"Bir bildiği vardır Rabbımın. Ben hayırlıysa istedim." Demek ki vermedi; müsterih olması lazım. Israr eder de alırsa belki iyi olmayacak.

Nitekim Peygamber Efendimiz'in zamanında Sa'lebe isminde bir şahıs vardı, Resûlullah'a geldi, dedi ki;

"Yâ Resûlallah, evde çok fakirlik çekiyorum, başım fakirlikten dertte, dua et de zengin olayım." Peygamber Efendimiz;

"Yâ Sa'lebe, şükrünü eda edebildiğin az bir mal, senin için çok maldan daha hayırlıdır. Benden zenginlik isteme." dedi.

Gitti, bir müddet sonra geldi;

"Yâ Resûlallah, ben bu yoksulluğa dayanamıyorum, sen peygambersin, bana dua et de zengin olayım." dedi.

"Yâ Sa'lebe, öyle zenginlik yaramaz. Sen şükrünü eda edebildiğin elindeki malla iktifâ et, o senin için daha hayırlıdır."

Yine gitti, bir zaman sonra yine geldi.

"Dayanamayacağım yâ Resûlallah, dua et zengin olayım." dedi.

Efendimiz;

"Yâ Rabbi, Sa'lebe'nin istediğini kendisine ver." dedi.

Sa'lebe'nin koyunları doğurmaya, develeri yavrulamaya başladı. Her seferinde de zenginliyor; satsa para edecek, çoğalıyor, sürüsü çoğalıyor. Peygamber Efendimiz'in mescidine gelmemeye başladı, teklemeye başladı.

Nerede Sa'lebe?

"Sürüsü biraz çoğaldı da, onlarla meşgul oluyor yâ Resûlallah. Onun için gelemiyor."

"Yazık oldu Sa'lebe'ye! Yazık oldu Sa'lebe'ye!" dedi.

Sonra Peygamber Efendimiz'in mescidine daha seyrek gelmeye başladı. Sonra cumaları gelmemeye başladı.

"Nerede Sa'lebe?"

"Yâ Resûlallah, sürüleri o kadar arttı, öyle bereketlendi ki buralarda beslemek mümkün olmadığından yaylalara çıkıyor. Cuma namazına gelemiyor."

"Yazık oldu Sa'lebe'ye!" dedi Peygamber Efendimiz.

Yani zenginliyor ama memnun olmuyor. Çünkü zenginlik insanı ibadetten, namazdan niyazdan ayırıyorsa, hayır değil; şer!

Sonra zekât âyeti indi.

Huz min emvâlihim sadakaten. "Ey Resûlüm, bu mü'minlerin zenginlerinden, mallarını temizleyecek, fakirin hakkını al. Zekât olarak bir vergi al onlardan." diye zekât âyeti inince, her yere haber gittiği gibi Sa'lebe'ye de haber gitti.

"Hadi, senin bu kadar sürülerin, develerin, koyunların var; ver bakalım, şu kadardan şu kadar, şu kadardan şu kadar."

Veremedi Sa'lebe. Hâlbuki, Resûlullah'ın duasıyla sürüsü arttığı halde, zekât miktarı hayvanı veremedi. Geldiler dediler ki;

"Yâ Resûlallah, biz tebliğ ettik ama Sa'lebe zekât malını çıkartıp vermedi, bize de biraz ağır konuştu."

"Tamam, ona bir daha gitmeyin." dedi, darıldı Peygamber Efendimiz.

Bir daha hiç gitmediler, hiç zekât istemediler. Çünkü vermedi, kabul etmedi diye. O da getirmedi, getirmedi…

Sonra Peygamber Efendimiz âhirete irtihal etti. Ebû Bekr-i Sıddîk zamanında geldi, pişman oldu. Anladı Resûlullah'ın darıldığını. İş işten de geçti tabii. Dedi ki;

"Yâ Emîre'l-mü'minîn, ben zekâtımı vermek istiyorum."

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in bir sözünü hatırlıyorum. Efendimiz vefat edince bazı cahil kabileler isyan etmişlerdi, demişlerdi ki;

"Namaz kılalım, oruç tutalım ama bizden zekât isteme."

"Yok! Resûlullah zamanında nasıl yapıyorsanız, öyle olacak. Bunu değiştirirseniz sizinle harp ederim! Zekâtı aynı miktarda yine vereceksiniz!" dedi. Yani zekâtı almak için savaşıyor gibi görünür.

Şimdi Avrupalılar İslâm tarihini incelese, "Bak bak; İslâm halifesi, işte 'İbadet edelim, namaz kılalım, oruç tutalım.' diyorlar, 'Yok, illa zekât da, yani koyun, keçi, deve, onu da vereceksin.' diyor, bak nasıl mal taraftarı!" sanır değil mi? Herkes karşısındakini kendisi gibi bilirmiş. Avrupalı'nın yorumu böyle olur. Yani Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz maldan vazgeçmiyor gibi düşünür. Ama öyle değil! Neden öyle değil?

Sa'lebe olayı gösteriyor. Peygamber Efendimiz'e sen vermek istedin, almadı. O istediği zaman sen vermedin, o da sana darıldı.

"Resûlullah'ın almadığını ben senden nasıl alırım?! Almam senin zekâtını!" diyor.

Ötekilere "Harp ederim ha!" diyor.

Allah'ın emirlerinde tercih yok, "Şunu yaparız, şunu yapmam." yok! İlle vereceksin!" diyor. Ama bunun durumunu özel olarak kafasına yerleştirdiği için Resûlullah buna darıldı, bunun zekâtını almıyor.

"Resûlullah'ın almadığı zekâtı ben senden nasıl alırım?! Almıyorum!.."

Hz. Ömer zamanında da alınmadı, ötekiler zamanında da alınmadı. Öldü gitti adam. Yazık oldu. Madem ki Resûlullah'ın "Yazık oldu!" dediği, yazık oldu! Mal yaramadı yani.

Bunu nereden açtık?

Buradaki bir konudan açtık. Bir şey istedin, olmadı mı, onun peşine düşme artık; hiç düşünmemiş, hiç istememiş gibi ol, sil kafandan. Demek ki hayırlı olmadığından Allah vermedi. Kafana takma. Hani bu mal istedi, zenginlik istedi, yaramadı; helak oldu, mahvoldu. Böyle de olabilir, başka sebeple de olabilir. "Verirse verirdi, vermedi; kafana takma artık, sil kafandan onu, gönlüne dert etme." diyor Ebû Süleyman hazretleri. Kendisinin bu fikri, bir tecrübeye dayanıyor.

Haddesenâ Ahmedü'bnü Muhammedi'bni Zekeriyyâ; haddesenâ Ahmedü'bnü Muhammedi'bni Abdilvehhâb; haddesenâ Muhammedü'bnü'l-Abbâsi'bni'd-Direfsi; haddesenâ Muhammedü'bnü Ebi'l-Havâriyyi; kâle: Semi'tü Ebâ Süleymâne, yekûlü.

Başka kişilerden gelen rivayete göre, yine Ahmed b. Ebi'l-Havârî dedi ki; "Ebû Süleyman hazretlerinin şöyle dediğini duydum."

El-iyâlü yud'ifûne yakîne sâhibi'l-yakîn. Li-ennehû izâ kâne vahdehû, fe-câe, feriha; ve izâ kâne lehû iyâlün, fecâû talebe lehüm. Ve izâ câe't-talebü fe-kad daufe'l-yakînu.

Demiş ki Ebû Süleyman;

El-iyâl. "Aile fertleri, hanım, çoluk çocuk, ev bark." Yud'ifûne yakîne sâhibi'l-yakîn. "Yakîn sahibinin yakînini zayıflatır."

Yakîn ne demek?

Şeksiz, sağlam iman demek.

"Yakîn" kelimesini de karıştırıyorlar. Ben burada kelimeler üzerinde çok izahat veriyorum, bunları iyice not edin. "Yakîn"in Arapça'da bir başka mânası vardır, Türkçe'de bir başka mânası vardır. Arapça'da yakîn ne demek?

Şeksiz şüphesiz inanmak, bilmek demek. Yani tereddüt yok, şek yok, öyle inanmak.

İlme'l-yakîn. Ayne'l-yakîn. Hakka'l-yakîn diyoruz. Bu yakîn diye, 'î'si uzundur.

Bir de Türkçe'de yakın var. "Şu ev uzak, şu ev yakın." Buraya mesafesi az, mânasında. Bu yakın Türkçe, ötekisi yakîn Arapça. Sağlam, şeksiz tereddütsüz iman demek. Bunu bazıları bilmiyor.

Mesela, "O adamı yakînen tanıyorum ne demek?"

Sanıyor ki "Yakından tanıyorum." diyor. Hayır. "Yakînen tanıyorum." demek; "O adamı şeksiz şüphesiz, içini dışını tam biliyorum." demek. Yakînen, bu demek. Yoksa yakından tanıyorum; tanımın yakından uzağından yaklaşsan ne olacak, kalbini bilemedikten sonra? İstersen kalbine kulağını koy, yaklaştın da ne olacak? Şu kadar mesafe var, bu kadar mesafe var, istersen kulağını koy. Adamın kalbini mi karıştıracaksın, zihninden geçeni mi bileceksin? Uzaktan tanımak, yakından tanımak, öyle değil. "Yakînen tanıyorum, şeksiz şüphesiz onun dürüst olduğunu veya şöyle olduğunu, böyle olduğunu biliyorum." demek.

Yakîn kelimesi bir Arapça'da, bir Türkçe'de var. Bazen başka başka dillerde böyle harfleri aynı olan kelimeler vardır. Bir misal daha vereyim, perçinlensin.

Şehr kelimesi. Şehir, Şehr, ŞHR harfi. Şehr, Farsça'da "il" veya "ilçe", "belde" demek. Yani insanların oturduğu yer mânasına; Şehir. İstanbul şehri, Edirne şehri, Tahran şehri gibi. Arapça'da ise "ay" demek. Şehr-i Ramazan, Şehr-i Receb, Şehr-i Muharrem. Burada "ay" demek. İkisi de şehr ama Farsça'da "il", "belde" demek, Arapça'da "ay", "otuz günlük zaman birimi" demek. Görüyorsunuz harfleri aynı, farklı kelimeler.

Her dilde böyledir. İngilizce'de bir kelime vardır, Türkçe'de sen onu söylersin, çok kimseler güler. Başka mânaya geliyordur. O da aklı oraya kayar, sınıfta bir kıkırtı, gülme başlar. Her dilin kendine göre kelime ve mânaları vardır.

Li-ennehû izâ kâne vahdehû, fecâe feriha. "Çünkü tek başına oldu mu, acıktı mı sevinir." Derviş aç kaldı mı; "Vay, yine acıktım, elhamdülillah, midem boşaldı, kalbim nurlandı." diye sevinirmiş.

İzâ kâne lehû iyâlün. "Ama çoluk çocuğu varsa." Fecaû. "Onlar acıkırlarsa, ciyaklamaya başlarlarsa." Talebe lehû. "Onlar için ister, o zaman." Ve izâ câe't-talebü daufe'l-yakîn. "İstek, isteme oldu mu, yakîni zayıflar."

Doğru ama çoluk cocuk sahibi olmak, Peygamber Efendimiz'in sünnetidir.

Bir hadîs-i şerîf var, Ramuzü'l-ehâdîs'te geçiyor, diyor ki;

Hümü'l-hâccûne gâzzûne.

"Eve çok şey getirmemiş bile olsa, evine gülerek giren, evinden gülerek ayrılan, çoluk çocuğu ile gülerek şakalaşan -Yani azıcık bir şeyi var evinde, yiyecek ve içecekleri az, teneke kulübede oturuyorlar ama adam eve gülerek geliyor, çoluk çocuğunu seviyor, şakalaşıyor. Evde bir sevinç, neşe havası oluyor.- o kimseler; hacceden, gaza eden kimseler gibidir."

Bizim dervişlerin şikâyetlerini duyuyorum, böyle böyle kâğıtlar geliyor, on tane, yirmi tane, elli tane, yüz tane veriyorsunuz. Kimisi aile problemini anlatır. Normal tabii, biz de bildiğimizi onlara söylüyoruz.

Ben istiyorum ki bazen; bir evlilik kursu açayım.

Mücahit bir hanım, kitaplar yazmış. Böyle arslan gibi bir hanım. Mücahit bir bey. Bey sakallı, hanım çarşaflı, her türlü dış görünüşü ortada. Geçimleri yok! Birbirlerine itaatleri yok! Hanım beye itaat etmez. Darılmışlar, mahkemelik olmuşlar. İslâmî değil ki bu! İslâm'da bu yok ki! Kadın kocasını boşar, boşasın diye mahkemeye vermesi, evine haciz göndermesi yok ki! Ne oldu senin yazdığın kitaplar? Ne oldu senin örtündüğün çarşaf? Ne oldu senin mücahideliğin?

Yani bilmiyorlar.

Peygamber Efendimiz'in bize tarif ettiği insan; fakir bile olsa, fakirliğinin ızdırabını, kazanmanın meşakkatini ev halkına aksettirmiyor. Evine gülerek giriyor, basit bir şey getirmiş, muhabbetle yiyorlar, şakalaşıyorlar.

Hanımın beyi, beyin hanımıyla şakalaşması sevaptır. Hadîs-i şerîfte var. Oynaması, şakalaşması, çoluk çocuğunu öpmesi sevaptır. Peygamber Efendimiz torunlarıyla şakalaşırdı. Büyüklerin hayatlarını incelediğiniz zaman; evde böyle kaşlar çatık, herkes somurtuk, dört duvar, mahkeme duvarı gibi; böyle değil! Başka insanları üzmemek, gönül almak meselesi var.

Erkek insan önce kendisinin çektiği ızdırabı niye başkasına da çektirsin? Kazanmak zor, tamam. Ama o işin meşakkati orada kalır; sen eve gelirsin, er gibi, merdâne girersin, hiç belli etmezsin, gık demezsin kol kırılır yen içinde kalır, hiç belli etmezsin. Çoluk çocuğu ile yer içer, onları da memnun edersin. Çünkü o sana bağlanmış, hayatını sana bağlamış, bu çocuklar da sana emanet.

Birçok kimse bu gibi meseleleri bilmiyor. Hadîs-i şerîfe göre bir kocanın nasıl olması lazım, hadîs-i şerîfe göre bir ev hanımının nasıl olması lazım, bilinmiyor! Onun için de iki taraf da müslüman, hadi mahkemede boşanma davası. Acayip şeyler oluyor yani!

Ve bihî kâle Ebû Süleymâne: Ebleğu'l-eşyâi fîmâ beyne'llâhi ve beyne'l-abdi el-muhâsebetü.

"Kulla Allah arasındaki şeylerin en güzeli, olgunu, uygunu, muhasebedir."

Kulu Allah'a yaklaştıran, kulla Allah arasındaki işlerin en ulaştırıcı olanı, muhasebedir.

Muhasebe ne demek?

Kişinin kendi kendisinin hesabını düşünmesi demek. Bu gün çıktım evden, akşama kadar ne yapacağım, sevaplı mı iş işledin, günahlı mı iş işledin, namazlarını kıldın mı, haramlardan korundun mu, sevaplı işleri işledin mi, ömrünü hayırlı geçirdin mi geçirmedin mi?

Ne diyoruz insanın bu gibi kendi kendisini kontrol etmesine?

Muhasebe diyoruz.

"İşte kulu Allah'a en hızlı yaklaştıranı, muhasebedir. Sabah-akşam insan kendi kendisini sîğaya, hesaba çekecek, yaptığı işleri gözden geçirecek.

Medine'de adam mücavir olmuş, ikamet ediyor, Peygamber Efendimiz'in türbesine es-Selamu aleyke, es-selâtü ve's-selâmu aleyke yâ Resûlallah diye varınca, oradan Aleyküm selam diye cevabı duyarmış. Sonra duymaz olmuş. Bir gün aklı başından gitmiş;

"Ben ne yaptım da duymaz oldum?"

Memleketten birileri gelmiş, onlarla oturmuşlar konuşmuşlar, olmadık bir laf söylemişler, ondan. Resûlullah'ın darılacağı bir şey olmuş, ondan. Ama ne yaptığını iki-üç defa aramış taramış sabahtan akşama, sonradan bilmiş.

İnsan selam kesilince değil de, her zaman, her gün oturup kendisini hesaplamalı.

Bir ara bizim evlerde modaydı;

"Bugün Allah için ne yaptın?" diye levhalar vardı. Evlere yazılmıştı.

"Bugün Allah için ne yaptın?"

Muhasebenin hatırlanması, güzel bir şey. Onu evin oturma odasında tam senin oturduğun yerin karşısına asacaksın, kaşını kaldırdın mı o sana soracak;

"Bugün Allah için ne yaptın, söyle bakayım."

Ben bir de buna şunu uygun görmüştüm; sabahleyin de,

"Bugün Allah için ne yapacaksın?" diye sorsun. Kapının çıkışına, tam dış kapının oraya, kocaman bir yer var. "Bak şimdi kapıdan dışarı çıkıyorsun, Allah için ne yapacaksın?" Çünkü iş işten geçtikten sonra, "Vah, günah işledim!" diye akşam nedamet çekmektense, sabahleyin sevapları hesaplayıp çıkmak daha iyi geldi bana. Onun için bir defa çıkış kapısına, çıkarken göreceğin bir yere, "Dışarı çıkıyorsun, bugün Allah için ne yapacaksın?" diye sorun.

Bir de giriş kapısında ve oturduğunuz zaman karşınızda,

"Bugün Allah için ne yaptın be adam?" diye sana soru soran bir levha olursa iyi olur.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-besmele.

Sayfa Başı