M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 548.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillahimineşşeytanirracim. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Nahmeduhû bi-cemîi mehâmidih. Lehü'l-hamdü kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahûbi-ihsânin ilâ yevmi'l-ceza'.

Emmâba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâfî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehûkâne:

Lâ yemneu şey'en yüs'elühû.

Sadaka Resûlullah fîmâkâl evfeal.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in âdetleri, itiyatları, ahlâk ve şemâiline dair Râmûzü'l-ehâdîs'in sonunda toplanmış bulunan rivayetleri okumaya devam ediyoruz. Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin günlük yaşayışları, sevdiği şeyler, şemâili, ahlâkının ve hareketlerinin bir kısmı önümüze sergilenmiş oluyor. Bu rivayetlerin okunmasında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hâli, ahlâkı ve günlük yaşantılarına ait manzaralar öğrenmiş, görmüş oluyoruz.

Bu hadîs-i şerîflerin, bu rivayetlerin okunmasına ve izâhına geçmeden önce her zaman olduğu gibi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e bağlılığımızın, sevgimizin, saygımızın bir nişânesi olmak üzere ve onun mübarek âlinin, ashâbının, etbâının, ahbâbının ruhlarına ve bilhassa bu rivayetleri bize kadar nakil ve rivayet etmiş olan din âlimlerinin, büyüklerimizin ruhlarına, sâdât ve meşâyih-i turuk-ı aliyyemizin ervâhına ve eseri telif eylemiş olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi hocamızın ruhuna, kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zâhid Kotku hocamızın ruhuna, bu beldeleri fethedip bize miras bırakmış olan fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına, cümle hayır ve hasenât sahiplerinin ve İskender Paşa'nın ruhuna, beldemizin medâr-ı iftihârı Yûşâ aleyhis selam, sahabe-i kiram, Ebû Eyyûb el-Ensârî ve sâir sahabe-i güzîn, rıdvanullahu teâla aleyhim ecmain ve sâlihlerin ve evliyâullahın ruhlarına, caminin etrafında metfun bulunan mü'minîn ü mü'minâtın, camiden güzerân eylemiş olan eimmenin, hutebânın, müezzinlerin, kayyımların ruhlarına ve uzaktan yakından bu dersleri takip etmek üzere buraya gelmiş olan siz kıymetli kardeşlerimizin ahirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına hediye olsun diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı şerîf okuyalım öyle başlayalım.

Abdullah b. Ebî Bekir rahmetullahi aleyh'in Ebû Useyd es-Sâ'idî'den rivayet ettiğine göre;

Kâne lâ yemneu şey'en yüs'elühû. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kendisinden istenilen bir şeyin verilmesine hiç engel olmazdı; vermediği hiç yoktu."

Kendisinden bir şey istensin, talep edilsin de o vermesin veyahut "Hayır, verilmesin." desin, mümkün değil. Mutlaka istenilenin yerine getirilmesine gayret etmişti. Bu onun cömertliğinin; vermekten, fakirlikten korkmayan, Allah'a tam tevekkül eden mizacının bir tezahürüydü.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hakkından İbn Kayyım diyor ki;

Kâne ferahuhû bimâ yu'tîhia'zam min surûri'l-ahzi bimâ ahezehû. "Resûlullah Efendimiz'in kendisine bir şey geldiği, bir şey aldığı zaman duyduğu sevinçten, verdiği zaman sevinci daha fazlaydı."

Veriyorum diye daha çok memnun olurdu. Onun için kendisinden bir şey istendiğinde hiç mâni olmazdı.

Hele bir tanesini düşünüyorum da biraz ben kendi kendime hayıflanıyorum.

Resûlullah Efendimiz'e çok güzel bir elbise getirmişler; kıymetli, gayet güzel. Giymiş. Tabii güzele her şey yakışır, çok da yakışmış, çok da güzel olmuş. Onun üzerinde o şahane güzellikte... Birkaç güzellik bir araya gelmiş oluyor.

Birisi gelmiş;

"Yâ Resûlallah! Bu elbiseyi bana ver." demiş.

Fesübhanallah... Ben biraz garipsiyorum.

Onun üzerine hemen "Hay hay" demiş, çıkartmış vermiş elbiseyi, derhal...

Yani üzerinde birazcık durmuş.

"Mübarek, bıraksaydın, giyseydi ya..." diyor insan. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz biraz tadını çıkarsaydı, diye düşünüyor. Hemen vermiş.

Ötekilerde sıkıştırmışlar, sahabeden bazı kimselerde demişler ki;

"Niye böyle istedin Resûlullah'tan?.."

"Kabirde kefen yerine kullanmak için istedim." diyor.

"Ölürsem Resûlullah'ın giydiği şeye bürünmüş olarak öleyim." diye o da ondan istemiş.

Herkesin bir hesabı var. Hani bizim Anadolu'da bir söz vardır;

"Herkesin bir derdi var, değirmencinin derdi de suyla."derler.

Hani su gelecek de çarkları çevirecek mânasına.

O mübarek de yeni olduğunda eski olduğunda değil. Onun da [arzusu

isteği] Resûlullah'ın giydiği bir şeyi giymiş olmak, o da ondan istemiş. Ama Efendimiz, düşün bir kere, isteneni veriyor. "Dur ben sana evden ötekisini getireyim." dememiş. "Bu benim şimdi üstümde, bak, ben sana başka getireyim." dememiş; isteneni vermiş. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in âdeti, itiyadı, şahane ahlâkı işte böyleydi.

Bunu her zaman söylüyoruz ama uygulamak ayrı iş. Söylemek ayrı, bilmek ayrı, uygulamak ayrı bir şey. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

"Vallahi sadaka vermekle, hayır vermekle mal azalmaz."

Efendimiz yeminle söylüyor. Biz hâlâ cimrilik ediyoruz.

Sonra, verilen şey insanın âhiretteki hesabına yazılıyor, kazancı oluyor, kendisinin oluyor. Verdiği şey insanın kendisinin oluyor; yanında kalan şey kendisinin olmuyor. Yanında kalan şey helalse hesabı var, haramsa azabı var. Verdiği şey kendisinin oluyor. Ha, bunu verdi, hayır yaptı; defterine yazılıyor, âhirette sevap oluyor. Buna alışmamışız. Cömertlik Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in en önde gelen vasıflarından biriydi ve evliyâullahın şaşmaz vasfıdır. Cimrilik evliyâullahta olmaz. Yani evliyâullahın şaşmaz vasfı; cömertlik.

[Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh -ben damadıyım, tabii halini biliyorum- öyle verirdi ki verdiği kimseyi doyururdu.

Mesela bir postacı gelse siz ne kadar verirsiniz?

Üç yüz, beş yüz, bin...

O öyle bir verirdi ki mesela kışlık kömürünü alacak kadar verirdi. Yani bir hesaba gelecek filan tarzda değil de hesabın kat kat üstünde verirdi. Hatta bazen yanında kalmayacak kadar verirdi.

Bir gün Bursa'da benim yanıma yanaştı; "Es'ad, yanında biraz para var mı?" dedi.

Misafirlerle Bursa'ya, bacanak rahmetlinin evine gitmişiz, yani anlaşılan para kalmamış... Bir imamın maaşından ne olur yani, imam maaşı...

Abdülaziz [Bekkine] Hocamız rahmetullahi aleyh -ondan önceki makamın sahibi- de öyle, akşam-sabah sofrasından kimse eksik olmazmış. Gece gündüz sofrası çalışırmış.

Peki buna nereden geliyordu?

Çantacılar çarşısı, Uzun Çarşı denilen yerde birkaç dükkânı varmış galiba. Dükkânlardan ne geliyorsa hepsini sarf ediyor.

Hani bir de haksız olarak;

"Ölü gözünden yaş, imam evinden aş çıkmaz." derler.

Ne iftira ya, ne kadar iftira... Ne kadar hocaları küçük düşürecek bir şey. Yani gece gündüz ikram etmişler, gece gündüz İslâm için çalışmışlar, çabalamışlar...

Diyelim ki senin dediğin gibi olsun.

Din ilmini sen öğren, bizim çocuklara din ilmini sen öğret, camideki vazifeyi sen yap... Onu oraya bağladın. Kendin geçtin ticarete, kazanıyorsun. Sonra bu hoca da yoksul kaldı mı başkasının eline bakıyor, ağzına bakıyor diye kızıyorsun. O da senin gibi ticaret yapsaydı o da senin gibi müstağni olacaktı. Ama o Allah yolunu tercih etmiş. Ayıp oluyor. Yani bana çok ayıp gibi geliyor.

Bizim, Allah rahmet eylesin, Hacı Bayram camiinin imamı vardı; Zekayi Hoca. Babayiğit bir insandı, hem gür sesli bir insandı. Mihraba geçtiği zaman bir Allahu Ekber derdi, arkada boş bulunanın yüreği ağzına kadar bir gelir, bir geri gider. Öyle kuvvetli bir Allahu Ekber derdi ki uyuyan uyanırdı, yani hop diye bir hoplardı... Çok da şen bir insandı. Bir sabah namazında döndü cemaate;

"Yürüyün cemaat!" dedi.

Ne olacak?

"Lokantaya götürüyorum sizi. Yürüyün." dedi.

"Bakalım 'İmam evinden aş, ölü gözünden yaş çıkmaz.' derlermiş. Çıkar mıymış çıkmaz mıymış, görün bakalım. Yürüyün." dedi. Zorla herkesi...

"Ya hoca, istemez, işte ben şöyle..."

"Yok, yemeği ye de ondan sonra" diyerek herkesi aşağı sokaktaki lokantaya götürdü.

Her zaman öyleydi.

Bizi bir yemeğe çağırdı. -İyi misaller hatırda kalsın diye söylüyorum. - Bir de salih bir kimseydi; herhalde onun anılmasından hem kendisi rahmete eriyor hem biz rahmete eriyoruz. Dürüst insandı. Salih insandı. Mü'min-i kâmil insandı. Hocamız'a da sevgisi, saygısı çoktu. "Cumartesi gelsin." diye Hocamız'ı Hacı Bayram'a çağırdı. Biz de perşembeden, çarşambadan kalktık Konya'ya gittik, yanımızda Halep'ten gelme sarıklı cübbeli bir müftü var, Türkçe bilmiyor. Halep müftüsü Ömer Efendi misafirimiz, Konya'yı göstereceğiz. Konya'dan telefon ettik;

"Burada, müsaade ederseniz, başka kardeşlerimiz var, bırakmıyorlar, misafir etmek istiyorlar. Acaba gelmesek? Cumartesi size söz vermiştik ama..." diye bir şey düşünüldü.

Misafir etmek isteyen doktor arkadaş Ankara'ya telefon açtı;

"Hocaefendi'yi ben alıkoyuyorum, birkaç gün geç..."

"Olmaz" demiş, "Hazırlık yaptım ben. Davet ettim herkesi, gelecek." demiş.

Gittik.

Bir bahçesi vardı. Bahçeye uzun bir masa koymuş, tepelemesine her şeyi masaya doldurmuş. Yani envaı çeşit yemekler, meyveler, salatalar, tatlılar... Halep müftüsü kapının önünde durakladı, dondu kaldı. Böyle bir baktı, sakalını şöyle sıvazladı, dedi;

Hâzâ sahâ "İşte cömertlik dediğin böyle olur."

Cömert insan.

Allah hepimize Allah yolunda cömert olmayı nasip eylesin. Malımızla, hayrımızla, hasenâtımızla dîn-i mübîn-i İslâm'a ve müslüman kardeşlerimizin fukarâsına, zuafâsına yardımcı olmayı nasip eylesin.

Bizim bir vakfımız yoktu, [Mehmed Zahid] Hocamız bir vakfımız olsun istedi, bir vakıf kurduk. Elhamdülillah. Hayırlarımızı toplayalım, şöyle olsun, böyle olsun, fukarâ istifade etsin diye...

Elhamdülillah onun da nice nice şubeleri açıldı, her yerde nice nice güzel hizmetler yapılıyor.

Allah hepinizden razı olsun.

Efendimiz'in bu cömertliğini kırık dökük cümlelerle birazcık anlattıktan sonra ikinci hadîs-i şerîfe geçiyorum:

Kâne lâ yenâmu hattâ yestenne.

Ebû Hüreyye radıyallahu anh'ten İbn Asâkîr rahmetullahi aleyh rivayet etmiş.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz misvaklanmadan uyumaz idi."

İlla misvaklanacak önce, ondan sonra uyuyacak.

Ne demek misvaklanmak?

Misvak bir çeşit bitki köküdür ki ince parmak kadar, kalın parmak kadar. Kestiğin zaman kökün uç tarafını bıçakla biraz tanzim etmek mümkün. Ondan sonra diş fırçası olarak kullanılır. Hem kendisinin güzel bir tadı vardır. Kendine mahsus, tuzlu, baharlı, karabiberli gibi gayet güzel bir tadı vardır. Mikrop öldürücü bir özelliği var, "antiseptik" diyorlar. Yani ağzın mikroplarını temizleyen bir özelliği var. Ayrıca ağızdaki asitleri söndürücü bir tesiri var, yani baz özelliği var. Asitleri söndürüyor, böylece dişlerin çürümesine sebep olan şeyleri ortadan kaldırmış oluyor. Yani harika bir şey. Tabii diş fırçası da olur. Hatta hiçbir şey olmasa insan parmakla bile dişlerini temizleyebilir. el-Esâbiu tecrî mecre's-sivâk. Parmaklar da dişleri temizlemekte o sevabı kazanmaya sebep olabilir. Ama en güzeli o misvağı kullanmak. Çünkü çok büyük özellikleri var; ağzın kokusunu gideriyor, hastalıkları iyi ediyor. Bir sürü faydası var, sevabı var.

Peygamber Efendimiz çok severdi; kendisi kullanırdı, kullanmayı emrederdi.

"Eğer size meşakkat vermek istemeseydim, her namazdan önce mutlaka misvaklanmanızı emrederdim." diye tavsiyesi var.

Misvakla kılınan namazın misvaksız kılınan namazdan 70 kat daha üstünlüğü var, sevabı var. Hatta kendisinin başka emirleri de var;

"Benim karşıma ağzınız kokarak, dişleriniz sapsarı bir vaziyette gelmeyin." diye tavsiyesi var.

Ağız temizliğine, düşünün bundan 1400 yıl önce böyle [önem vermiş.] Bu, müslümanlar için büyük bir şeref.

Müslümanlar her türlü temizlikte en önde. Müslümanlar dişlerini fırçalarken, temizlerken Avrupalı daha böyle bir şeyden haberdar değildi. Müslümanlar hamamlar yaparken Avrupalılar senede bir yıkanmak değil, silinmekle vakit geçiriyorlardı, o kadar. Altlarını temizlemezler, üstlerini temizlemezler, içlerini temizlemezler, dışlarını temizlemezler. Müslümanlarla ticaret ederek gelerek, giderek, yavaş yavaş müslümanlardan biraz bir şeyler öğrendiler. Müslümanlık için büyük şereftir, elhamdülillah. Modern bir şeydir. Yani 1400 yıl önce eskimeyen, modern bir şey. Efendimiz kendisi de misvaklanmayı çok severdi.

Gelelim bundan sonraki rivayete, orada da aynı konu işleniyor.

An İbn Umer radıyallahu anhümâ:

Kâne lâ yenâmu illâ ve's-sivâku inde re'sihî fe-ize'steykaza bede'e bi's-sivâk.

Rivayet Ahmed b. Hanbel'den.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem misvağı başının ucunda olmadan uyumazdı."

Hemen başucunda. Elini uzatsa uzanıvereceği yerde, misvağı orada dururdu. Misvağı başının ucunda olmadan uyumazdı. Misvağı orada duracak. Uykudan uyanır uyanmaz misvaklanmaya başlardı. Hemen elini uzatır, alırdı, hemen ağzını misvaklamaya başlardı.

Peygamber Efendimiz'in dişleri nasıldı?

Ağzı açılıp konuşurken dişlerinden etrafa nur saçılırdı.

Bu edebî bir cümle değil; hakikat.

Işık saçılırdı etrafa; çünkü pırıl pırıl, tertemiz, şahane, müstesna, çok güzel dişleri vardı. Açıldığı zaman dişlerinden etrafa ışıl ışıl nur saçılırdı, ışık saçılırdı. Resûlullah Efendimiz'in mübarek dişleri tertemizdi, pırıl pırıldı, her şeyi gibi.

Onun için bütün diğer temizliklerin bir parçası olarak diş temizliğine de dikkat etmeliyiz.

İslâm en çok imana önem verir; âmennâ ve saddaknâ.

İslâm en çok kalbe önem verir; âmennâ ve saddaknâ.

İslâm en çok niyete önem verir; âmennâ ve saddâknâ.

Ama dışa da önem verir, zâhire de önem verir. Her şeye önem veriyor; sadece bir taraflı değil, hem o taraf hem o taraf. İki kanatlı bir kuş gibi, dengeli ve şahane bir şekilde. İslâm'da hem dışa önem vermek var hem içe önem vermek var. Dişinden tırnağına varıncaya kadar...

Hangi kavimde görülmüş?

Dünya üzerinden bu kadar kavim gelmiş geçmiş... İşte kültür tarihi; gelsinler karşımıza... Hiçbirisi müslümanlarla baş edemez. Temizlik konusunda müslümanların ayağının tırnağının ucunun tozu olamazlar. Yeni yeni öğrendiler, işte medeniyet biraz ilerledi de... Baktılar ki kendi papazlarının söylediği sözlerde hayır yok; onlara aykırı olarak başladılar müslümanları taklit etmeye. Çünkü papazları diyorlar ki;

"Aman yıkanmayın, vaftiz suyunun bereketi kaçmasın."

Müslümanlardan çiçek aşısını öğrendiler. Çiçek aşısını öğrenince ilk önce papazlar karşı çıktı. Çiçek aşısını uygulamaya başlayınca;

"Siz müslümanlara uyuyorsunuz, müslümanların kötü âdetlerini taklit ediyorsunuz."

Paris'te papazlar kazan kaldırdı, ayağa kalktılar.

Ama papazı kim dinler?

Baktılar ki çiçek hastalığı bir şehre geldi mi üçte bir nüfusunu silip götürüyor. Öldürücü bir hastalık. Bütün vücudu yara oluyor, derisi yara oluyor, ondan sonra adam ölüyor. Çiçek hastalığı salgın hastalık…

Açın, Orta Çağ'daki Avrupa şehirlerine çiçek salgını -kara çiçek dediğimiz- bir geldi mi götürüyor.

Baktılar, ölüyorlar. İngiltere'de kurnazlık yaptılar; müslümanlardan öğrendikleri çiçek aşısını ilk önce kürek mahkûmlarına uyguladılar. Nasıl olsa mahkûm, nasıl olsa küreğe mahkûm edilmiş; gemilerde kürek çekecek, yaşadığı kadar yaşayacak, ondan sonra yorgunluktan öldüğü zaman denize atacaklar, balıklar yiyecek, o kadar. Yani kıymeti yok. Bir an önce ölse arkasından ağlayacak kimse yok. İlk önce kürek mahkûmlarına uyguladılar. Baktılar; aa, ötekiler ölüyor çiçek hastalığından, o aşılananlar sağlam kalıyor. Onun üzerine kraliçe -papazı, kiliseyi dinlemedi- kendi çocuklarına aşı yaptırdı.

Yıkanmayı da müslümanlardan öğrendiler. Onaltıncı yüzyılda Kanûnî devrinde buraya gelen Baron de Busbecq diye bir seyyahları var; Hollanda'ya bizden lale soğanını alıp götüren adam. Hollandalılar şimdi lale yetiştirmekle tanınmışlar. Lale soğanını Baron de Busbecq götürdü. Buraya geldiği zaman ağzı açık kaldı;

"Allah Allah, her taraf..."

Şubat ayında mı gelmiş, kış günlerinde gelmiş... Yedikule'den surların yanından gelince, her tarafı çiçek bahçesi olarak görünce, -anlaşılan o zaman çiçek satışı da fazlaydı- sümbüller vesaireler görünce, Osmanlılar için;

"Bu adamlar acayiptir. Bu adamlarda acayip bir çiçek sevgisi vardır. Bir tek çiçeğe olmadık paralar verirler." diyor.

Baron de Busbecq hatıratında yazmış.

"Bu adamların yine şaşılacak hallerinden bir tanesi ki" diyor, "bu adamlar bıcıl bıcıl boyuna yıkanırlar." diyor. "Hasta olacaklar. Bu kadar yıkanılır mı?" diyor.

Kendisi razı olmak şöyle dursun, yapan insanların da yaptığı şeyin doğru olmadığını sanarak "Aa, bu da doğru değil."

Çünkü kendi memleketinde görmemiş. Kendi memleketinde yıkanmak filan yok.

"Bu kadar da yıkanılır mı? Bunlar sabah akşam şapır şupur yıkanırlar... " diye tenkit etmeye kalkıyor.

Güya tenkit ediyor ama tabii atalarımızın temizliğini, şerefini ortaya koyuyor.

Sonra ileri sayfada, ileride de;

"Haa, Osmanlı diyarına geldiğiniz zaman sakın dindaşımız diye yahudinin, Ermeni'nin hanına veya evine misafir olmayın; çok pistirler! Müslümanın evine misafir olun, mis gibi tertemizlerdir." diyor.

Oradan anlaşılıyor ki temizlik kültürü sapasağlam.

Her camiyi yaptıran hayır sahibi yanına bir de hamamı koymuş; işte burada yıkan, işte burada ibadetini yap diye. Sonra dinimiz yıkanmayı, abdest almayı ne kadar güzel sebeplere bağlamış. İnsan küçük abdestini yaptığı zaman abdestini yenilemesi gerekiyor. Gusül abdesti alması gerekiyor. Gusül abdesti almak farz tabii. E oralardan mutlaka tertemiz oluyor.

İslâm bir şeyi emrettiği zaman muhterem kardeşlerim, işin bir de o tarafı var, bir sebebe bağlıyor ki bileni bilmeyeni, anlayanı anlamayanı onu yapsın.

Mesela müslüman Allah'ı unutmamalı.

Peki, güzel, unutmasın. Yazalım kitaplara;

"Ey müslümanlar, Allah'ı unutmayın!" diyelim.

Yetmez. Kuru laf yetmez.

Ne yapacak?

Günde beş vakit namaz kılacak; sabah, öğlen, ikindi, akşam, yatsı.

Beş defa ikaz günde, az bir ikaz mı yani?

Aşağı yukarı üç saatte bir ikaz, iki buçuk saatte bir ikaz:

"Ey müslüman, Rabbinin huzuruna git. O'nun önünde secde et. Âhireti unutma. Rabbinin rahmetini göz ardı etme, gazabından emin olma. O'ndan hayır dile. İhdine's-sirâte'l-müstakîm de..."

Değil mi?

Bu şeye bağlamış oluyor. Ne kadar güzel...

Müslümansan vicdanını temiz eyle, iradeni kuvvetlendir, kuvvetli iradeli insan ol.

İyi ama nasıl olayım? Eczaneden hap mı alacağım? Yoksa ameliyat mı olacağım? Yoksa bir alet-edevat alıp takviye bir yerimize takacak mıyız? Nasıl iradeli olacağız?

Senede bir ay eğitim göreceksin; oruç tutacaksın. Su karşında, yemek karşında, meyve karşında, sebze karşında, güneş tepende; terliyorsun, yutkunuyorsun, kendine hâkim oluyorsun. Böylece iradesini terbiye ediyor. Bir senede bir ay, on senede on ay, on iki senede bir sene az bir eğitim değil. Böyle böyle müslüman kendisine hâkim oluyor, hayırlara yöneliyor, Allah'ın sevgili kulu oluyor, âhiretin sevabını alıyor.

Onun için müslümanlar dinlerinin ahkâmını, hikmetini anlasa da anlamasa da uygulamalı.

"E hocam, günde beş vakit namaz yirminci yüzyılda çok değil mi?"

Hayır, çok değil! Çünkü dalar gider bu dünyalık işin içine; âhireti unutur. Ondan unutuyorlar zaten.

"Hocam bu namazı hep kılıyoruz, bu orucu hep tutuyoruz da yine istediğin hal olmuyor."

Tutmuyoruz, yapmıyoruz da ondan olmuyor. Allah'ın emirlerini uygulamadığımız için öyle oluyor.

Kaç tane has, sağlam müslüman var ki Allah'ın emirlerini eksiksiz tutsun?

Her birisi bir bahane buluyor. Kimisi "Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir; affeder." diyor, kaytarıyor. Kimisi "İhtiyarlayınca sakal bırakacağım da, 65 yaşında emekli olduktan sonra hacca gideceğim de, şöyle olacak da, böyle olacak da…" filan diyor.

Şeytan herkesi bir türlü aldatıyor.

Allah dinimizin güzelliklerini görüp de uygulamayı cümlemize nasip eylesin.

Efendimiz'in başucunda misvak.

Başucunda ne olur insanın?

Emniyet için başaltında tabancası olur, değil mi?

Başucunda misvağı. Yani diş temizliğine ne kadar önem veriyor, anlıyoruz.

Kâne lâ yenâmu hattâ yekra'a elif lâm mîm tenzîl es-secde ve tebârekellezî bi-yedihi'l-mülk.

Bu hadîs-i şerîf, bu rivayet Câbir radıyallahu anh'ten. Tirmizî, Ebû Dâvud, Nesaî, Ahmed b. Hanbel, el-Hâkim; hepsi -rahmetullahi aleyhim ecmaîn- rivayet etmişler. Kaynakların çoğunda olan bir rivayet.

"Peygamber Efendimiz Elif lâm mîm tenzîlün mi'r-rabbi'l-âlemîn -Secde sûresi - ve Tebârekellezî bi-yedihi'l-mülk yani Tebâreke veya Mülk sûresi denilen sûreyi okumadan uyumazdı."

Bu iki sûre de ezberlenebilecek kıvamda sûrelerdir. Cemaatimize, kardeşlerimize hararetle tavsiye ederiz. Secde sûresini de ezberlesinler, Tebâreke'yi de bilmeyenler öğrensinler. Tebâreke sûresinin isimlerinden bir tanesi de -vikâye ettiği için- el-Vâkiye'dir. Kabir azabından koruyor. Kabir azabından koruyan sûre olduğu için el-Vâkiye veya el-Münecciye veya el-Münciye isimleriyle anılan bir mübarek sûredir. Tebâreke sûresini ezberleyin. Secde sûresini de ezberleyin. Orada bir secde var;

Velev terâ izi'l-mucrimûne nâkisû ruûsihim inde rabbihim.

O mücrimlerin halini anlatan âyetler var. Mealini de okuyun, tefsirini de okuyun. Bu sûreleri ezberleyin.

Demek ki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Secde sûresini, Mülk

Tebâreke sûresini akşamları okumadan uyamazmış. Siz de okuyun, sünnete uyma sevabı alın, o sûrelerin kendisinin sevaplarını kazanın.

Kâne lâ yenâmu hattâ yakra'a Benî İsrâile ve'z-Zümer.

Hz. Âişe radıyallahu anhâ'dan rivayet edilmiş bir rivayette;

"Peygamber Efendimiz Benî İsrail sûresiyle Zümer sûresini okumadan uyumazdı." diye geçiyor.

Benî İsrail sûresi hangi sûredir?

Tabii bizim bildiğimiz sûrelerin birkaç ismi olabiliyor. Mesela Tebâreke sûresinin bir ismi Tebâreke sûresidir, bir ismi Mülk sûresidir, bir ismi Vâkiye sûresidir, bir ismi Münecciye sûresidir, Münciye sûresidir. Böyle çeşitli isimleri olabilir. Fâtiha sûresinin bir adı Fâtiha'dır, öteki adı Seb'u'l-mesânî'dir, bir adı Ümmü'l-kitâb'tır, bir adı Hamd sûresidir, onun gibi. Sûrelerin böyle çeşitli isimleri olabiliyor.

"Bu Benî İsrâil sûresi acaba hangisidir?" diye tefsirlerde sûre isimlerinin çeşitlerini şöyle bir tarayıp bakmak lazım.

Benî İsrâil sûresi, eğer bundan maksat Bakara sûresi ise, olabilir. Çünkü Bakara sûresinin sonunda Âmenerresûlü var. Peygamber Efendimiz Âmenerresûlü'yü okumayı tavsiye ediyor. Onlar okunmadan yatılmıyor. Onun için yatsı namazının arkasından hemen camide hocaefendiler Âmenerresûlü'yü okuyuveriyor, biz de dinliyoruz.

"E o okuyor, sevabı kazandı. Biz ne olacağız?"

Biz de aynı sevabı alacağız, hiç eksiksiz.

Neden?

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Okuyanla dinleyen sevapta eşittir."

Farkı yok. O okumasaydı sen okuyacaktın, o dinleyecekti. Birisi okuyor diye edeben dinliyorsun. Aynı şeye iştirak olduğundan sevabını aynen alıyor.

Demek ki camide namaz kılanlar şimdiye kadar -farkına vararak veya varmayarak- bir sevaplı işi kazanmışlar. Beraberlik içinde olunca, müslümanların topluluğundan, camiden kopmayınca insan nice nice bildiği bilmediği hayırlara erer; "Vay, ben neymişim!" diye sonunda memnun olur.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi camiden, cemaatten ayırmasın.

Tabii içinde bir de Âyete'l-kürsî var. Peygamber Efendimiz Übeyy b. Kâ'b radıyallahu anh'a sordu;

"Sence, ne dersin, senin kanaatin nedir; en azametli âyet hangisi?" diye.

Âyete'l-kürsî. Tabii Âyete'l-kürsî'nin şânı çok yüksek. O da Bakara sûresinin içinde. Bakara sûresi akşam okunursa sabaha kadar, sabah okunursa akşama kadar insanın ne gibi faziletlere nâil olunacağına dair başka hadîs-i şerîfler var.

Bakara sûresi 286 âyet, az değil. Resûlullah Efendimiz onu baştan sona kadar okuyor idiyse, bir de Zümer sûresi, o da bayağı uzunca bir sûredir; demek ki hızlı hızlı bayağı okuyor. Tabii Resûlullah Efendimiz'in okuyuşundaki sürati bilemeyiz. Kendisi fazla hızlı okumayı tavsiye etmemiş ama peygamberlik nuruyla, kudretiyle belki süratli bir şekilde okuması da mümkün oluyordu.

Kâne lâ yenbeisu fî'd-dahiki

Câbir b. Semûre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gülmekte fazla yukarı kalkmazlardı, fazla gülmezlerdi, aşırı gitmezlerdi."

Güldüğü zaman derhal kendini derleyip toparlardı, vakur haline dönerdi. Zaten "Gülmesi tebessüm idi." diye rivayetleri gördünüz. Hani böyle kahkahalarla, şen kahkahalar atarak filan, böyle şey yok Peygamber Efendimiz'de. Zaten ciddi bir hali vardı, böyle kahkaha şekli yoktu.

Kâne lâ yenzilü menzilen illâ veddeahû bi-rek'ateyni.

Enes radıyallahu anh'ten, sahih olduğu bildirilen bir rivayet. Hâkim'in Müstedrek'inde kaydedilmiş.

"Peygamber Efendimiz eve, bir konak yerine gelip konakladıktan sonra oradan ayrılırken iki rekât namaz kılmadan ayrılmazdı."

Bir eve gelse, misafir olsa, oradan ayrılırken; bir konak yerine inse, oradan kalkıp tekrar yolculuğa devam ederken; bir menzilden kalkıp öbür tarafa giderken iki rekât namaz kılmadan ayrılmazdı. Seferin menzilleri olur, biraz gidilir, bir mola verilir; biraz gidilir, bir mola verilir; altı saat kadar yürünür, kervanlar durur. O zamanın usulü böyle.

Selçuklular Anadolu'nun her yerine şimdiki benzin istasyonlarına benzeyen hanlar yapmışlar. Belli mesafe; Konya'dan çıkıyorsunuz, bir menzil ileride bir konak, bir menzil ileride bir konak, bir menzil ileride bir konak... Adım adım, adım adım altı saat yürüyüp rahat... Hastası var, yaşlısı var, ihtiyarı var, yüklü hayvanı var... Tabii altı saat yürüyecek. Ondan sonra emniyetle kale gibi müstahkem, kapıları kapatılabilen bir yere girecek, geceyi orada geçirecekler; gündüz yine yola gidecek ki emniyetle yoluna varsın. Her tarafı hanlar, kervansaraylarla imar etmişler. Bütün yolların üzerinde hanlar vardır; kesme taştan, mükemmel, gayet güzel hanlar yapmıştır. Ecdat o ulaşımı öyle sağlamıştır.

Demek ki Peygamber Efendimiz de seferde gittiği yerden ayrılacağı zaman, kalkacağı sırada iki rekât namaz kılardı. Bir müslüman sefere çıkmaya niyet ettiği zaman iki rekât namaz kılması hadîs-i şerîflerde tavsiye edilmiş, kitaplarımızda yazılan, "sefer namazı, sefere çıkma namazı" denilen bir şey.

Biz de yapabildikçe bunu yapmaya gayret edelim.

Kâne lâ yenfuhu fî taâmin ve lâ şerâbin ve lâ yeteneffesü fi'l-inâ'i.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz herhangi bir yemeğe, herhangi bir meşrubata da üflemezdi."

Yemek sıcak; üf üf üf...

Böyle şey yok. İçtiği çorba sıcak veya şimdi biz mesela çay içiyoruz, o devirde çorbadan başka ne olurdu, bilmiyorum. Peygamber Efendimiz içilecek veya yenilecek bir şeye üflemezdi. Sıcaksa soğuyacak kadar bekletirdi, ondan sonra yerdi.

Ebletu't-taâme. "Yemeği biraz soğutun, bereketi daha çok olur." diye tavsiyesi var.

İçilen şeye de yenilen şeye de üflemezdi. Şimdi anlıyoruz, üflediğin zaman çeşitli zararları var, mikroplanma ihtimali var; doğru bir şey değil. Başkası için doğru olmayan bir şey olmuş oluyor.

Peygamber Efendimiz kendisi öyle yapmazdı ve herhangi bir meşrubatı içerken kabın içine hohlamazdı. Mesela bir tas içiyor veya herhangi bir şeyden bir şey içiyor; hoh hoh diye içine hohlamazdı, teneffüs etmezdi. İçtikten sonra, ağzından bir çekerdi; teneffüsünü, nefes almasını öyle yaptıktan sonra tekrar içerdi, tekrar çekerdi, tekrar içerdi. Üç yuduma bölerek üç seferde içme tavsiyesi var.

Sonra lıkır lıkır lıkır lıkır, güp güp güp güp içmek yok. Peygamber Efendimiz öyle içmemeyi tavsiye ediyor. Hani adam susar; pehlivandır, güçlüdür, kuvvetlidir;

"Getir bana şu testiyi bakayım..."

Yukarıya doğru bir diker, lıkırtısını sen bir kilometre öteden duyarsın; lıkır lıkır lıkır lıkır içiyor.

Peygamber Efendimiz bunu tavsiye etmiyor; süze süze içmeyi tavsiye ediyor. Hüp hüp hüp, süze süze içmeyi tavsiye ediyor. Güp güp güp, aşağı hızlı hızlı içilmesini tavsiye etmiyor. Ayakta içmemeyi tavsiye ediyor, oturarak içmeyi tavsiye ediyor. İçme hususundaki hatırıma gelen bazı edepler bunlar.

Bir de fıkra var: Fatih Sultan Mehmed Han -bize bu beldeyi fethetmiş, emanet bırakmış cennet-mekân, onun yâdına vesile olduğu için söylüyorum- seferden dönüyormuş. Bir köyün yanından geçerken köylüler "Sultan geçiyor, mücahit bir insan..." diyerek istikbale çıkmışlar. İhtiyar kadının birisi de "Padişahım buyurun, susamışsınız..." diye bir tas ayran sunmuş. Padişah; "Teşekkür ederim nene" diyerek ayranı almış. Fakat bakmış, üstünde üç tane saman çöpü var. Birazcık içiyormuş, saman çöpü ağzına gelecek gibi oldu mu geri çekiyormuş, biraz ittirtiyormuş. Biraz içiyormuş... Yani saman çöpleri ağzına girmesin diye biraz ağır içmek zorunda kalmış. Verirken, "Çok güzel olmuş, eline sağlık, memnun oldum. İyi, Allah kabul etsin, Allah razı olsun." derken duramamış;

"Hacı nene, bir de üstünde saman çöpleri olmasaydı daha da iyi olacaktı." diye bir laf çakıştırmış.

Onun üzerine o ihtiyar kadın diyor ki;

"Padişahım, ben onları tasın üstüne mahsustan koydum. Siz terlisiniz, seferden geliyorsunuz. Şimdi onu güp güp birden içersiniz; ciğerinize zarar verir, hasta olursunuz. Öyle yapmayasınız, yavaş yavaş içesiniz diye mahsustan koydum. Nitekim de yavaş içtiniz."

Padişah onun o zekâsından, fetânetinden, kurnazlığından çok memnun olmuş; ona o köyde bilmem ne kadar arazi almış da bağışlamış, "Bu da benim sana hediyem olsun." diye.

Yani ne kadar iyi insanlar, zarif insanlar, hassas düşünceli insanlar gelmiş geçmiş.

Allah cümlesine rahmet eylesin.

Kâne lâ yuvâcihu ehaden fî vechihî bi-şeyin yekrehuhû.

Enes radıyallahu anh'ten Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Nesaî ve Buhârî rahmetullahi aleyhim ecmaîn rivayet etmişler.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hiçbir kimsenin yüzüne karşı onun hoşlanmayacağı bir şekilde bir şeyler söylemezdi."

Hiçbir şekilde hoşlanmayacağı sözü yüzüne karşı söylemezdi. Yani hiçbir kimseyi azarlamazdı demek.

Yüzüne karşı söylemeyip de aleyhinde söyler miydi?

Hayır, aleyhinde hiç söylemezdi. Arkasından söylemek gıybet zaten; o günah. Onu hiç yapmazdı da...Yani hiç kimseyi kırmazdı demek. Hiç kimseyi incitecek, azarlayacak, yüzüne karşı öyle bir söz söylemezdi. Hoşuna gitmeyecek bir şeyi yüzüne vurmazdı. "Bak sen bunu böyle yaptın." diye onu mahcup duruma düşürmezdi, mümkün olduğu kadar.

Ancak kâfirin kâfirliği karşısında şehameti, celaleti, ikaz vazifesi; o tamam. Ama normal şartlarda kimsenin kabahatini yüzüne vurup azarlayıp onu mahçup duruma düşürecek bir muamele yapmazdı. Âdeti öyle değildi.

Yanında senelerce kendisine hizmet eden kimseler "Resûlullah'tan hiç incinmedim." diye söylüyorlar. Peygamber Efendimiz nezaketinden, zarafetinden dolayı "Niye bunu böyle yaptın, niye böyle yapmadın? Öyle şey de olur muymuş?!" gibi azarlama yapmazdı.

Kâne lâ yuvellî vâliyen hattâ ve yuammimehû ve yurhî lehâ azebeten min cânibi'l-eymeni nahve'l-üzüni.

Ebû Ümâme el-Bâhilî hazretleri radıyallahu anh rivayet etmiş. Taberanî rahmetullahi aleyh kaydetmiş.

Peygamber Efendimiz hakkında bu rivayette deniliyor ki;

"Peygamber Efendimiz bir yere bir görevli, bir vali, bir yönetici, bir idareci gönderdiği zaman muhakkak ona -kendi eliyle- sarık sarardı. Başına sarığı sarmadan göndermezdi. Ve sarığın sargısının uç tarafını da sağ tarafına doğru, kulağı hizasına kadar sarkıttırırdı."

Şimdi bizim bu sarıklarımız otomatik sarıklar, böyle sarılmış, buradan da ucunu sokmuşuz. Her seferinde sarık sarılabilir. Sarmayı da öğrenmemiz lazım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendi eliyle sarığı sarardı ve sarığın ucunu sağ taraftan doğru kulak hizasına kadar sarkıtırdı.

"Buradan anlıyoruz ki" diyor şerh eden alimler, " demek ki Peygamber Efendimiz böylece görevlendirdiği kimseleri dış görünümlerine dikkat etmelerini ikaz, ihtar etmiş oluyor. Yani görevli olan kimse halkın kendisine sevgi saygı duyması, hoşlanmayacağı bir durum hâsıl olmaması için haline, tavrına dikkat edecek. Görevli olan kimseler dış görünümlerine ihtimam edecekler. Halkın kendisinden nefret etmesine sebep olacak hallerde, şekillerde bulunmayacaklar. Bundan o mâna da çıkıyor." diye ifade ediyorlar.

Bir de, bizim bu zamane gençleri maşaallah çok meraklı kimseler oluyorlar; bazıları meraktan da öteye biraz da bazı şeyleri kabul etmeyici, reddedici filan tavırda olabiliyorlar.

Ben Ankara'dayken bizim hanemize üç tane hoca geldi. Yani kimisi İmam-Hatip'te hoca, kimisi başka yerde hoca. Geldiler, "Hocam" dediler, çeşitli sorular sordular. "Bu sarık da ne oluyormuş?" filan...

İşte sarık, ne olduğunu gör. Sarık Peygamber Efendimiz tarafından, gönderdiği her valinin başına kendi elceğizleriyle sardığı bir şey. Ve sarıkla kılınan namaz sarıksız kılan namazdan 70 kat daha sevaplı. Sevap kazandıran bir şey. Meleklerin kıyafeti.

Evet, Peygamber Efendimiz sarıkla da namaz kıldı, sarıksız takkeyle de kıldı, takkesiz sarıkla da kıldı. Yani takkenin üzerine sarık sarmak, kalensüve üzerine sarık sarması da var. Sadece sarık sarması da var, takke olmadan sarık sararak yapması da var. Bazen sadece takkeyle de kıldı. Ama sarığın sevabı başka. Sarık, meleklerin alameti. Ucu sarkık bir şekilde sarık sarılması Peygamber Efendimiz'in kendisinin teşvik ettiği, tavsiye etiği, ibadetin sevabının çok olmasına sebep olan bir şey. Tabii bazı kereler sarmadığı da olmuş. Olur ama esas tavsiyesi sarılması tarzında.

O bakımdan, ben dedim ki;

"Size bu rivayetleri yazayım, göndereyim."

Adreslerini aldım, rivayetleri topladım, kaynaklarını altına yazdım, gönderdim. O üç kardeşimiz Karaman taraflarında bir yerde oturuyorlardı.

Neden sarığa karşı bir tavır almışlar? Yani sarıktan yana başlarına bir dert mi geldi de böyle sarığa muhalif olmuşlar?

Hayır, ondan değil. Bazı insanlar sarığı kabul etmiyor. Mesela Suudlar şimdi sarık sarmıyorlar. Peygamber Efendimiz onu da bildirmiş;

"Sarık Arab'ın tâcıdır. Arap sarığı bıraktığı zaman onda hayır olmaz." diye rivayet de var.

Suudlular şimdi kadınlar gibi bir başörtüyü üçgen olarak ikiye kıvırıyor, öyle örtüyor. Uzun bir entari de giyiyorlar. Kıyafetleri bizim şalvar tarzında da değil, uzun entari giymek tarzında. Uzun bir entari giyiyorlar, bir de başlarında bizim hanımların örttüğü tarzda başörtüsü... Bereket, döndüğü zaman görüyorsun sakalını da; "Ha, bu erkekmiş." diye anlıyorsun. Sarık Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesinde var ama Suudlular şimdi bunu çoğunlukla sarmıyorlar, vaziyeti başörtüsüyle idare ediyorlar.

Sonra, her rekâtta da başörtüsüyle illa oynayacak! Bir öyle yapar, bir böyle yapar; bir düzeltir, bir şey yapar... Yahu amel-i kesîr namazı ifsad eder. O ifsad ettirmez kanaatinde, onların mezheplerinde öyle. Artık oynarlar... Cebinden gözlüğünü çıkartır, camlarını siler, tekrar koyar. Kur'ân-ı Kerîm'i alır, sayfalarını açar, bakar. Ondan sonra oraya koyar, yine namazda. Bu da onların beğenmediğim, tenkit ettiğim garip tarafları. Sarığı da terk etmeleri...

Bizim kardeşlerimiz maşaallah, o da sünnettir diye sarık saranlar var. Fakat sarık, dolanması ne kadar çok olursa sevabı o kadar fazla, şöyle bir kulaçlık bir şey değil. Sarık biraz hatırlı bir şey olacak.

[Mehmed Zahid] Hocamız böyle sarık saran bir kimseye sormuş;

"Nasıl, bu sardığından kefen olacak kadar var mı?" demiş.

Yani demek istiyor ki kısa yapmışsın. Uzun olsun demek istiyor.

Sarık biraz Sudanlılarınki gibi olacak. Sudanlıları biliyorsunuz, Suud'a gidenler görmüştür. O mübarekler zaten iki metre boyunda filan oluyorlar. Bir de Allah güzel simalar vermiş, yakışıklı, çikolata renginde, sütlü çikolata renginde, daha açık renkte filan derken uzun boylu... Bir de böyle arı kovanı gibi kocaman bir sarık sarıyorlar; Şeyh Şamil gibi muhteşem bir şey oluyorlar, insanın hoşuna gidiyor.

Biz Medine-i Münevvere mescidinde oturuyoruz. Bizim arkadaşlar;

"Selamun aleyküm hocam. Hoş geldin hocam..."

Gelen bize bir selam veriyor, bir oturuyor yanımıza, "Ne var ne yok?" diye konuşuyoruz. Halkamız büyüdü. Şöyle bir baktım, yan taraftan birileri de bize bakıyor. Gelen bizim yanımıza oturuyor, "Kim bunlar?" diye merak ettiler. Döndüm baktım, Sudanlı bir kaç kişi; onlar da bizi göz ucuyla süzüyorlar.

Müslüman müslümanın kardeşidir.

Selamun aleyküm dedim.

Aleyküm selam dediler, güldüler.

Yani yabancılık aradan gitsin, yakınlık olsun diye.

"Siz galiba Sudan'dansınız?" dedim.

"Evet." dediler.

"Biz Sudanlıları çok seviyoruz." dedim.

Hakikaten bir akşam önce de bizim Suud'daki kardeşlerimizle konuşmuştuk.

"Sizin ahlâkını, arkadaşlığını en çok beğendiğiniz, burada çalışan insanlar içinde en merdâne, en sözüne sâdık, en sokulgan, en her şeyi bize uygun kimler var?" diye sormuştuk da birinciliği [Sudanlılar] almıştı. Sudanlıları çok beğeniyorlardı. Ben de ona dayanarak, doğru bir söz olduğu için, hatırımda o olduğu için onlara dedim ki;

"Biz Sudanlıları çok seviyoruz." O;

"Biz sizin bizi sevdiğinizden sizi daha çok seviyoruz." dedi.

Onlar da Türkler'i seviyorlarmış, haberiniz olsun.

Ama biz onu severiz, o bizi sever; onun bizden haberi yok, bizim ondan haberimiz yok.

Bu ne biçim sevgi? Bu ne biçim arkadaşlık? Bu ne biçim dostuluk? Bu ne biçim ümmetlik? Bu ne biçim kardeşlik?

Böyle şey olmaz.

Ben fırsat olsaydı kendi oğlumu Sudan'a gönderecektim, Sudan'da okusun, biraz Sudanlılarla ahbap olsun diye.

Elhamdülillah Sudanlı bazı kardeşlerimizden buralara gelmiş olanlar, burada okuyanlar var. Onların da bazılarını, bizden de bazı gençlere "Gidin Sudan'dan kız alın, evlenin; akrabalıklar çoğalsın. Müslüman müslümanla öbür ülkelerden dost olsunlar." diye tavsiye ettim. Çünkü bu lafta kalmayacak. İleriye gitmeli, bayağı bir kardeşlik olmalı.

Sarıkla ilgili, sarığın sarkıtılan ucunun arka, iki omuz kemiği arasına kadar geldiğine dair de rivayetler var.

Sarık sarın. Sarığı biraz hatırlıca sarın; öyle küçücük olmasın. Uzunca olsun, dört-beş metre olsun. Dolamayı öğrenin. Aynanın karşısına geçin; olmadı bir daha bozun, bir daha yapın ama şu işi bir başarın. Çünkü başarılamayacak bir şey değil. Elle sarıldığı zaman bundan daha güzel, daha tatlı oluyor, haberiniz olsun. İnce tutarsınız, sarık ensiz olur. Ensiz olunca altı-yedi metre olduğu zaman da çok kabarmaz, döndüre döndüre -her döndürmesinden sevap alacağınız için- bir de sağ yanınıza doğru uzatırsınız. Meleklerin kıyafetiyle Allah'ın huzurunda namaza öyle durursunuz. İyi olur, sevabınız çok olur.

Allahu Teâlâ hazretleri her hâlimizi Resûlullah'ın haline uydurmayı bize nasip etsin. Sonuncu hadîs-i şerîfi, rivayeti okuyacağım.

Kâne ye'tî duafâe'l-muslimîne ve yezûruhum ve yeûdu merdâhum ve yeşhedu cenâizehüm.

Sehl b. Hayf radıyallahu anh'ten; el-Hâkim Müstedrek'te, Taberânî ve İbn Abdilberr kitaplarında rivayet etmişler.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz müslümanların zayıflarına, zuafâsına giderdi, onları ziyaret ederdi. Hastalarına iadette bulunurdu, yani hastalarını yoklamaya giderdi. Ve cenazelerine gidip cenazelerini kılardı."

Yani müslümanların yoksullarının, güçsüzlerinin, mevki makam sahibi olmayanlarının hatırını kollardı. "Ben yüksek tabakayla peygamberim; sadece münevverlerle, en ileri gelenlerle, eşraf ile [otururum] ötekilerle bir mesafe koyarım." gibi bir durum yoktu Peygamber Efendimiz'de. Kendisini bir paça kaynatmasına, paça suyuna çağırsalar dahi giderdi. Mütevazı idi. Ve onlara iltifat ederdi, onların gönüllerini almaya dikkat ederdi. Hatta bazen bazı zenginler bundan biraz [gocunurlardı.] O fukarâ Peygamber Efendimiz'in yanına gelip oturunca onlara biraz yan bakanlar;

"Yâ Resûlullah, bizimle özel meclis kursan; bizimle özel otursan, kalksan." diyenler oldu da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e fukarâya iltifat etmesine, onların yanında oturmasına, hatırını yoklamasına ve meclislerine rağbet etmesine dair âyet-i kerîmeler indi.

Tevazuunu gösteriyor. Müslümanlar arasında ayrım yapmadığını gösteriyor. Ne kadar hatır alıcı, gönül kollayıcı olduğunu gösteriyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi de öyle fakirleri, miskinleri sevip kollayan, yoklayan, hastalarını ziyaret eden, cenazelerini teşyi eden, evlerini ziyaret eden, ihtiyaçları varsa görüp gideren hayırsever müslümanlardan eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele

Sayfa Başı