M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bizim Çektiğimiz Kendimizden, Müslümanların Çektiği Birbirinden

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Allahu Teâlâ hazretleri kandilinizi mübarek eylesin. Gecenizi feyizli eylesin. Hayırlı ibadetler yapmaya muvaffak eylesin.

Hicret-i Nebeviyye'den bir sene sekiz ay kadar önce, daha Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Mekke-i Mükerreme'de iken, bir Receb ayının 26'sını 27'ye bağlayan gecede, Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretleri, her şeye kâdir olan Mevlâmız, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i bir gecede Mekke-i Mükerreme'den Kudüs-ü Şerîf'e götürdü.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Sübhâne'llezî esrâ bi-abdihî leylen mine'l-mescidi'l-harâmi ile'l-mescidi'l-aksa'llezî bâreknâ havlehû li-nüriyehû min âyâtinâ, innehû hüve's-semîu'l-basîr.

Biz bir şeye şaşırdığımız, hayret ettiğimiz zaman, -büyüklerimiz öyle öğretmişler, Allah hepsinden razı olsun, kabirleri pür-nûr olsun- Sübhânallah, Allah Allah diye şaşırırız, Sübhânallah deriz. Dikkat edilirse bu âyet-i kerîme de Sübhânellezî diye başlıyor.

Allahu Teâlâ hazretlerinin şânı, her türlü noksandan münezzehtir. Allahu Teâlâ hazretleri her türlü kemâlât ile muttasıftır. Her türlü gücün kudretin, her türlü ilmin sahibidir. Her şeyden haberdardır. Her şeyi bilir, her şeyi görür, her şeye gücü yeter. Her şey O'ndandır. Nasıl dilerse öyle yapar. Kâdir-i mutlaktır.

Lâ yüs'elü ammâ yef'al'dir. "O('na) yaptığından sorulmaz. (O'nu sorguya çekecek yoktur.)"

Hiç kimsenin hatırına, hayaline gelmeyecek bir şekilde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i, Ebû Talib'in mübarek kızı Ümmü Hânî hazretleri radıyallahu anhâ'nın evinden veyahut Kâbe-i Müşerrefe'nin yanından, bir gecede Mekke-i Mükerreme'den, binlerce kilometre mesafe öteye Kuds-ü Şerîf'e götürdü.

Âyet-i kerîmede şöyle buyuruluyor:

Sübhânellezî. "O Allah'ın şânı her türlü noksandan münezzehtir. Ne kadar şaşılacak şey de olsa hepsini yapmaya kâdirdir ki" esrâ bi-abdihî. "Kulunu geceleyin -böyle bir Receb'in 27. gecesi- seyahat ettirdi." Leylen. "Gece vaktinde." Mine'l-mescidi'l-Harâm. "Mescid-i Haram'dan."

Ya Kâbe'nin içinden ya da Harem dairesi, o ihramsız girilmeyen mıntıkadan. Orası Harem mıntıkası olduğu için öyle denilmiş olabilir.

"O mıntıkadan, Kuds-ü Şerîf'in içinde bulunan, en uzaktaki, en şerefli, en itibarlı mescidlerden biri olan Mescid-i Aksâ'ya -bir gecede- götürdü. " Ellezî bâreknâ havlehû. "O Kudüs müstesna bir yer, mukaddes bir yer."

Adı bile kudsiyet kelimesinden geliyor. O mübarek yer ki peygamberlerin cevlângâhı. O mübarek yer ki kelimelerle tarifi mümkün olmayan, maddî mânevî kutsiyetlere sahip bir belde. O beldeye Peygamber Efendimiz'i götürdü. Mescid-i Aksâ denilen, eskiden yapılmış, mübarek peygamberlerin yapılmasında çalışmış oldukları, Davud aleyhisselam, Süleyman aleyhisselam zamanlarına varan bir mescide götürdü. Kur'ân-ı Kerîm bunu böylece bildiriyor.

Peygamber Efendimiz'i neden böyle bir gecede alıp Kuds-ü Şerîf'e götürdü Allahu Teâlâ hazretleri?

"Âyetlerinden bir miktarını göstermek için."

Li-nüriyehû âyâtinâ demiyor, "Âyetlerimizi gösterelim" demiyor. Âyetleri sonsuz, sayısız, hadsiz, hesapsız. "O âyetlerinden, o delillerinden bir nebze, bir miktar göstermek için Allahu Teâlâ hazretleri oradan aldı, oraya götürdü."

"Hocam! Acaba, uyku halinde olamaz mı? Uyukladığı esnada rüyalar görmüştür, oralara öyle gitmiştir. Olamaz mı?"

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Burak'a bindi, gitti. Fakat etrafı göre göre gitti. Hatta öyle oldu ki havada giderken, aşağıda filanca kabilenin kervanını gördü. Onlar bir hayvanlarını kaybetmişler, hayvanın nereye gittiğini bilmiyorlar. O yukarıdan görüyor, "şuradadır" diye onlara göstererek öyle gitti. Geçtiği yollardaki şeyleri göre göre gitti.

Sonra da ertesi gün müşrikler inat edince, inkâra kalkışınca;

"Şöyle olmadı mı, böyle olmadı mı? Şöyle yapmadım mı, böyle yapmadım mı?" diye, o olan şeyleri onlara hatırlattı.

Anlaşılıyor ki iç âleminde, uyku halinde, rüya görmesi tarzında değil, bizim anlayamadığımız bir şekil ile Peygamber Efendimiz ruh mea'l-cesed Kuds-ü Şerîf'e gitti.

Bu İsrâ denilen hadisedir ki, İsrâ, "geceleyin bir kimseyi bir yerden bir yere götürmek, gece seyahati yapmak" demek.

Niye gece seyahati oluyor?

Çünkü Araplar'ın diyarı gündüzleri çok sıcak olur. İnsanın gündüzleri yürümeye mecali olmaz, ayakları kumlara batar, yüzü terlere batar, güneşin altında kurur kalır, ölür gider. Güneş çarpar, mahvolur. Araplar güneş battıktan sonra kervanlarıyla harekete geçerler. O gecenin serinliğinde, tıngır tıngır develerin çanları çala çala, gece kervanlarla yollarını alırlar. "Yâ leyl!" diye türküler tuttururlar. Develeri heyecanlandıracak kasideler okurlar. Gecenin serinliğinde yıldızları seyrederek, mehtap varsa mehtabı seyrederek onları okuya okuya seyahat ederler. Onlarda bu gece seyahatleri meşhurdur. Geceleyin seyahate isrâ diyorlar.

Allahu Teâlâ hazretleri de Peygamber Efendimiz'i geceleyin aldı, Kuds-ü Şerîf'e götürdü. Bu birinci merhalesi; Kur'ân-ı Kerîm'de şu okuduğum âyet-i kerîmede bildiriliyor.

Kuds-ü Şerîf'ten sonra, Allahu Teâlâ hazretleri ona yedi kat semayı gösterdi. Yedi kat semadan geçirdi. Mülk sûresinde şöyle buyuruluyor:

Ellezî haleka seb'a semâvâtin tıbâkâ.

Âyet-i kerîmelerden biliyoruz, yedi kat semavât var. Allahu Teâlâ hazretleri;

Ve le-kad zeyyenne's-semâe'd-dünyâ bi-mesâbîha. "En yakın semayı yıldızlarla donattık." buyuruyor.

Buradan da anlıyoruz ki birinci sema yıldızların olduğu, yer aldığı semadır. Demek ki bu semalar, bu yıldızlar bitecek, bunların bitmesinden sonra ikinci sema başlayacak. Ondan sonra üçüncü sema başlayacak, ondan sonra dördüncü, -beşinci, altıncı- yedinci sema, ondan sonra Kürsü, Arş, ondan sonra öteki muazzam varlıklar.

Dünya, semaların yanında zerre kalır. Kürsü'nün yanında yedi kat sema zerre kalır. Arş'ın yanında Kürsü küçücük bir dane gibi kalır. Böyle bir muhteşem kâinat, böyle bir muhteşem fezâyı, Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e, -oraları geçirip- gösterdi. Cenneti, cehennemi gösterdi. Sidretü'l-Müntehâ denilen yere kadar, Cebrâil aleyhisselam kendisine mihmandarlık eyledi. Haberlerden okuyoruz ki oraya kadar eşlik etti. Fakat Sidretü'l-Müntehâ denilen yerde;

"Yâ Resûlallah! Benim tâkatim, benim müsaadem buraya kadar; eğer ben bu Sidre-i Müntehâ'dan biraz daha ileri gitsem yanarım. Buradan öteye benim tahammülüm yok!" dedi.

O meleklerin bile daha öteye gidemediği mesafeleri, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri aştı.

Geldi Refref önüne verdi selam

Refref'e binip Allahu Teâlâ hazretlerinin huzur-u âlîsine vardı.

Gözü görmeyen bir insana yeşille kırmızının farkını nasıl anlatırsın?

Yeşil renk diye bir renk vardır, bir de kırmızı vardır, bir de sarı vardır! Ama anadan doğma kör bir insan bunları nasıl anlasın? Anlayamaz!

Tatlı yememiş bir insana, hiç ekşi yememiş bir kimseye, "Bizim dünyamızda tatlı diye bir şey vardır, ekşi diye bir şey vardır." diye ikisinin farkını nasıl anlatırsın? Damaktaki lezzetin farkını nasıl anlatırsın? Görmeyene nasıl anlatırsın, tatmayana nasıl anlatırsın? Bilmeyen nasıl anlatır?

Kelimelerin hepsi bu dünyadaki hayatımız için kullanılan kelimelerdir. Biz bir şeyi görüyoruz, "masa" diyoruz. Bir başka şeyi görüyoruz, "kitap" diyoruz. Bir başka şeyi görüyoruz, "defter" diyoruz, "gözlük" diyoruz, "mikrofon" diyoruz, "cami" diyoruz, "kubbe" diyoruz. Kelimeleri hep bu dünyamız için seçmişiz. Bu dünyanın ötesinde görmediğimiz şeyleri hangi kelimelerle anlatalım?

Mevlid yazarı Süleyman Çelebi rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten, çok güzel, çok zarif çok ârif bir kimseymiş. Diyor ki:

Şeş cihetten ol münezzeh Zü'l-Celâl

Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemâl.

Şu beytin mânasını al; bir tarafına altınları elmasları koy, bir tarafına bu beyti koy; bu beyit ağır gelir. O kadar güzel söylemiş.

Şeş cihetten ol münezzeh Zül-Celâl.

"Sağda değil solda değil, yukarıda değil aşağıda değil, önde değil arkada değil; mekândan münezzeh olan, altı cihetten münezzeh olan Allahu Teâlâ hazretlerini gördü Peygamber Efendimiz."

Ama ne gördü? Neye benzer? Nasıl anlatalım?

Leyse kemislihî şey'ün. "Allah gibi bir şey yok" ki biz ona benzeterek şöyle, şunun gibi bir şey diyelim.

Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemâl.

"Kemmiyetsiz ve keyfiyetsiz" Bî-kem bî-keyf. "Miktara sığmaz, kalite ve kantite ile anlatılması mümkün olmayan, tarif ve tavsifi mümkün olmayan bir tarzda ona Allahu Teâlâ hazretleri cemâlini gösterdi."

Nasıl gösterdi?

Her şeye kâdir olan Allahu Teâlâ hazretleri, bizim de anlayamayacağımız bir tarzda cemâlini gösterdi.

Gel habîbim sana âşık olmuşam,

Cümle halkı sana bende kılmışam.

diyerek, sevdiği kulunu kendi huzûr-u âlîsine kabul eyledi. Konuştular. Mevlid o şeyleri çok güzel anlatıyor; gayet edep ile gayet tevazu ile gayet terbiye ile anlatıyor.

Bilirüm görmeğe doymazsın beni.

O safâya erdikten sonra insanın gözü dünya mı görür? Dünyaya dönmek mi ister?

Ama vazifesi var, daha peygamberliği tamam olacak. Bu Miraç hadisesi hicretten evvel oldu. Geri döndü. Yani lütf ile kerem ile Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz geri döndü.

Süleyman Çelebi -Allah rahmet eylesin- diyor ki:

Sen ki Mi'râc eyleyip kıldın niyaz,

Ümmetin Mi'râcını kıldım namaz.

"Ey Resûlüm! Sen ki nasip oldu, miraç ettin, benim huzuruma kadar geldin; meleklerin geçemediği yerleri geçtin, en yüksek makama erdin. Senin ümmetinin miracını da namaz kıldım. Namazı senin ümmetinin miracı olarak tayin eyledim, buyurdu." diyor, Süleyman Çelebi böyle anlatıyor.

Biz Peygamber Efendimiz'in şerefiyle, büyüklüğü ile iftihar ederiz. Ona ümmet olmaktan şeref duyuyoruz. Bu şerefi, hiçbir şeyle almak mümkün değil. Eski peygamberler, eski insanlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in ümmeti olmaya can atıyorlardı.

"'Ah' Ne olaydı, onun zamanında yaşasaydım da, ona ümmet olsaydım. Onun tebliği esnasında ona yardım edebilseydim." diye ümmeti olmaya herkesin can attığı bir peygambere, elhamdülillah, eş-şükrü lillah, Allahu Teâlâ hazretleri bizi ümmet eylemiş, çok güzel!

Madem ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Miraç gibi böyle bir büyük nimete mazhar olmuştur, bizim namazımız da böyle bir miraçtır. Allah bu miracımızın da kadrini kıymetini bilmeyi bize ihsan eylesin.

Geçen gün bir başka şehirde konuşuyoruz. Birisi;

"Avrupalı kardeşler müslüman oluyorlar, namaz zor geliyor, günde beş vakit namaz kılmayı yapamıyorlar." diyor.

Namaz bir angarya gibi düşünülürse, bir angarya gibi olursa yapılmaz. Her gün her gün aynı angarya olmaz. Namazın güzelliğini sezip sevebilmek lazım ki o iş yürüsün. Allahu Teâlâ hazretleri o lezzeti, o güzelliği, o şahane ibadetin inceliklerini anlamayı, sezmeyi, yaşamayı, öyle ibadet etmeyi bizlere nasip eylesin.

Beş vakit namaz, bu Miraç gecesinde bize ikram olunmuş, Rabbimiz tarafından vazife olarak verilmiş. Çok şükür yâ Rabbi! Bize namaz gibi bir ibadeti nasip eyledin. Sıdk ile beş vakit namazı eda edince, Allahu Teâlâ hazretleri elli vakit kılmış gibi o sevabı da cümlemize ihsan eyleyecek. Rabbimiz, Peygamber Efendimiz'e layık has ümmet olmayı cümlemize nasip eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerinden bir iki hadîs-i şerîfi teberrüken okuyuvereyim.

Miraç hakkında bir hadis-i şerîfinde buyuruyor ki:

Raeytü leylete üsriye bî kusûran müsteviyeten ale'l-cenneti. Kultü: Yâ Cibrîl, limen hâzâ? Li'l-kâzımîne'l-gayz ve'l-âfîne ani'n-nâs. Vallahu yuhibbu'l-muhsinîn.

Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfi Abdullah b. Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Türkçe olarak ifadesi şu:

"Rabbim beni geceleyin İsrâ mucizesiyle şerefyâb edip Miraç'a celbettiği zaman, cennette bir seviyede yapılmış muhteşem köşkler gördüm."

Peygamber Efendimiz cenneti gezdi, cenneti gördü, gökleri gördü. "Zaten bildiğiniz şeylerle vakti doldurmayayım." diye uzun anlatmıyorum.

Müsteviyeten ale'l-cenneti. "Orada cennetin üzerinde, şöyle bir seviyede muhteşem köşkler gördü."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz "gördüm" diye kendisi söylüyor.

Kultü: Yâ Cibrîl, limen hâzâ? Yanında Cebrâil aleyhisselam var, mihmandar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e; "Şurası şöyledir, burası böyledir." diye bildiriyor. Peygamber Efendimiz;

"Yâ Cebrâil! Bu köşkler kimin için? Bunların sahipleri kim?" diye sormuş.

ü'l-muhsinîn. "Allah iyilik yapan kulları sever."

Buyurmuş ki:

Li'l-kâzımîne'l-gayz. "Gayzını yutanlar için" Ve'l-âfîne ani'n-nâs. "İnsanları affedip bağışlayanlar içindir." Vallâhu yuhibbü'l-muhsinîn. "Allah iyilik yapan kulları sever."

Muhterem kardeşlerim!

Cennete iyi huyla gireceğiz; huylarımızın güzel olması lazım!

İyi huy nedir?

Bu iyi huyu öğrenmeden, iyi huyu kendimize hâl edinmeden bu iş olmayacak.

Peygamber Efendimiz Enes radıyallahu anh'a şöyle söylüyor:

Ve ta'fû ammen zalemeke. "Sana zulmedene, haksızlık edene, seni ezalandırana sen affedici olursun, bağışlarsın." Ve tu'tî men harameke. "Senden esirgeyene, vermeyene sen bahşeder, ihsan eder, verirsin." Ve tasılü men kataake. "Seninle alakayı koparanla sen münasebetini devam ettirirsin, ahbaplığını kesmezsin, sürdürürsün."

Muhterem kardeşlerim!

Güzel huy denilen şey, karşılıksız olan bir şeydir. O bana bir hediye vermiş, ben de ona bir hediye veriyorum; o bana bir iyilik yapmış, ben de ona bir iyilik yapıyorum; o beni seviyor, ben de onu seviyorum. Bunlar karşılıklı. Güzel huy denilen şey, karşılıksız olan bir şeydir. Karşılıksız yapabiliyorsak işte o zaman hakiki güzel huylu olacağız.

Şimdi birbirimizle dertlerimizin bitmesi mümkün değil. Derviş olsak da bitmesi mümkün değil.

Dervişlerimizden bir grup kardeşimiz Anadolu'nun bir şehrinde, mâşaallah başlarında yüksek tahsilli hoca var, camide kitaplar okuyorlar; muhabbetli, güzel, hoş halli bir cemaatleri var. İyi bir şehir. Geçen gün haber geldi ki iki gruba ayrılmışlar, birbirleri ile çekişirlermiş.

Çekişirler, kavga ederler, birbirlerinin kanlarını bile dökerler, her şey olur. İnsanların içinde bu nefis bulunduğu müddetçe, insanların damarlarında dolaşan kan gibi şeytan dolaştığı müddetçe, bu huylar düzelmediği müddetçe, huylarımızı İslâm ahlâkı etmediğimiz müddetçe, bu tehlike her zaman, her yerde var. Aynı ailenin içinde bile olur; karı ile koca arasında bile olur, iki kardeş arasında bile olur. Camide de olur; imamla müezzin arasında da olur, müftü ile vaiz arasında da olur. Herkesin arasında olur.

Huyumuzun güzel olması lazım!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdular ki:

"Ben güzel ahlâkı tamamlamak için peygamber gönderildim."

Dinimizin hedefi güzel huylu olmaktır.

Ele geleni yersin,

Dile geleni dersin,

Böyle dervişlik dursun,

Sen derviş olamazsın!

Yunus Emre'nin sözü. Ele gelen yenmeyecek, dile gelen söylenmeyecek! Tutacak insan kendisini, sabredecek, boynu bükük olacak, gülüp geçecek, kötülüğe iyilikle muamele edebilecek. O zaman olur.

Bak, Peygamber Efendimiz cennetteki o güzel köşklerin sahiplerini sorduğu zaman, Cebrâil aleyhisselam cevabı nasıl vermiş:

Li'l-kâzımîne'l-gayz. "İçinde kızgınlığı kabarmış, yüzü kıpkırmızı olmuş, çok kızgın. Eyvah! Kızgınlığı taştı. Ama onu yutuyor, kendisine hâkim oluyor, dizginleyiveriyor; işte o kimseler içindir."

Birisi gelmiş, Hz Ömer radıyallahu anh'a;

"Bize hiç de adaletle muamele etmiyorsun!" dememiş mi?

Hz. Ömer'e. Sübhânallâh! Bu insanların da diline gem vurulmuyor. Hz. Ömer'e deme bari. Hz. Ömer radıyallahu anh, dünyada adaletiyle tanınmış, nâmı geçmiş bir kimse.

Hz. Ömer şöyle yerinden bir doğrulmuş. Dövecek. İstese pestilini çıkarır ya. Yanında İbn Abbas radıyallahu anh varmış, demiş ki;

"Yâ emîre'l-mü'minîn! Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri, 'Cahillerden yüz çevir!' buyuruyor, bu da cahildir."

Öyle deyince, Hz. Ömer -koca babayiğit adam, üç tane beş tane insan zabt edemez, güçlü, kuvvetli- oturmuş. Yani kinini, kızgınlığını böyle tutuvermek, kendine hâkim olmak; kâzımîne'l-gayz bu. Bu misal hatırıma geldi.

Ve'l-âfîne ani'n-nâs. "İnsanların da kabahatlerini, kusurlarını affedenler."

Hakikaten yapılmış bir kabahat olacak ki affetmek olsun ve onun sevabı olsun.

"Efendim, o bana şöyle etmişti, böyle yapmıştı."

Yahu hiç üzülme, tamam; öyle de yapmıştır, daha fazla da yapmıştır. Yaptığı halde affedebiliyor musun? İş bu. Tamam o yaptı. Hatta senin bilmediğin daha başka şeyleri de yaptı ama yaptığı halde affedebiliyor musun? İşte o zaman Allahu Teâlâ hazretleri böyle kimseleri cennetin yukarısındaki sıralanmış güzel köşklere sokacak.

Vallâhu yuhibbü'l-muhsinîn. "Allah iyilik yapan kulları sever."

İşte biz bu iyilik yapıcılık halini elde edeceğiz. Elde edebilirsek, kötülüğe iyilikle muamele edebilirsek, huyumuzu ahlâkımızı güzelleştirebilirsek, çelik gibi iradeli olabilirsek, Eyyüb aleyhisselam gibi sabırlı olabilirsek, İbrahim aleyhisselam gibi gözü yaşlı olabilirsek o zaman, güzel huylara sahip olduğumuz zaman cennetini, cemâlini hak edeceğiz. Bu güzel huyları elde etmek için çalışalım.

Muhterem kardeşlerim!

Bir aya yakın bir zaman önce, 25 gün önce Regaib gecesi oldu.

"Üç aylar geldi, Receb'in ilk cuma gecesi oldu." dedik.

Peygamber Efendimiz bu Receb ayında çok oruç tutardı.

Oruç, insanın ahlâkını güzelleştirmek için en güzel vasıtalardan biridir. Ama bizim milletimiz orucu, sadece yemek yememek sanıyor. Böyle değil, böyle tarif etmemiş Peygamber Efendimiz ama öyle sanıyorlar.

Peygamber Efendimiz; "Gıybet orucu bozar." buyuruyor. Herkes gıybet ediyor, oruçları gidiyor. Dedikodu orucu bozar.

Peygamber Efendimiz; "Gözler zina eder, eller zina eder." buyuruyor. Zina edince oruç kalmaz ki.

Oruç tutmak demek, güzel huylu olmaya dişi sıkıp sabretmek demek. Harama bakmayacaksın, kötü söz söylemeyeceksin, kimseyle kavga etmeyeceksin, sövüşmeyeceksin, dövüşmeyeceksin; oruç öyle olacak.

Efendimiz böyle oruç tuta tuta demek ki anlıyoruz ki öyle güzel Regaib gecesinin gelişinden, daha bir aya varmamış, Receb'in 27'sinde Mi'râc-ı güzîn nasip olmuş. Allahu Teâlâ hazretleri huzur-u izzetine Habîb-i Edîbi'ni lütfen ve keremen kabul eylemiş.

Biz de böyle oruç tutarak kendimize hâkim olacağız. Bu güzel huyu elde edeceğiz, bu güzel ahlâkı elde edeceğiz, ondan sonra o lütuflara nâil olacağız.

Peygamber Efendimiz;

"Haklı olduğu halde münakaşayı terk edene, cennetin avlusunda bir köşkü garanti ederim." buyuruyor. Haklı iken. Haklı, tamam; bu taraf doğru, öbürü yanlış.

Bütün bunların hepsi neden? Güzel huy dediğimiz ne işe yarar?

"Tamam hocam, güzel huylu oldum, güzel huyun faydası ne?"

Güzel huy, güzel geçim sağlar. Müslümanlar birbirleriyle iyi geçimli olurlar, iyi kardeş olurlar. Esas olan kardeşlik, esas olan müslümanın müslümanı sevmesi, kardeş olması, yekvücut olması. İşte bu güzel huy onu sağlıyor. Güzel huy olmayınca ahbaplık olmuyor.

Peygamber Efendimiz;

"İman etmedikçe cennete giremezsiniz." Buyuruyor

Çok hadisler var, çok deliller var; biliyoruz ki imanı olmayan cennete giremeyecek. İsterse omzu kalabalık olsun, isterse rütbesi yüksek olsun, isterse hazinenin sahibi olsun, bir devletin reisi olsun, bir ordunun komutanı olsun; değişmez. İmanlı olan cennete girecek.

Hadîs-i şerîfin devamında;

"Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız." Buyuruluyor

Hadi buyurun, gelin de ağlayalım şimdi.

Biz hepimiz kendimizi mü'min saymıyor muyuz?

Hepimiz "elhamdülillah müslümanım", "mü'minim" diyoruz. Ama gel bakalım, Resûlullah'ın terazisinde bir dirhem çekecek miyiz? Bak Peygamber Efendimiz ne buyuruyor:

"İnanmadıkça cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de inanmış olmazsınız."

Sıhhatli hadis. Hadîs-i şerîfte böyle buyuruluyor.

O halde, benim bu hadislerden çıkardığıma göre, öyle anlaşılıyor ki ilk yapacağımız iş sevmeyi öğrenmek. Bir mektebi olsa da gitsek. Alfabesinden başlasak, ilkokulu, ortaokulu, lisesini, üniversitesini bitirsek de şu sevmek denilen şeyi öğrensek.

Sevmeyi bilmiyoruz. Birbirimizi sevmeyi öğrenememişiz. Ahbaplığı devam ettirmeyi bilmiyoruz. Candan kardeşliği bilmiyoruz. Birbirimiz için fedakârlık yapmayı bilmiyoruz.

Eskiler biliyordu. Eskiler birbirleri için canlarını verirlerdi. Bu hususta çok fıkralar, hikâyeler, ibretli misaller vardır. Eskiler eskide kalmış. Biz şimdi birbirimizi o muhabbetle sevemezsek hakiki mânada iman etmiş olmayacağız.

[Mehmed Zahid] Hocamız bizden önce hep anlatır dururdu, Allah razı olsun. Biz de böyle diz çöktük, dinledik. Bu sevgi bu muhabbet olmadıktan sonra bir netice yok.

Biz şimdi düşüneceğiz, taşınacağız: Birbirimize karşı hislerimizi nasıl düzeltebiliriz? Birbirimizle nasıl hakiki dost ve ahbap olabiliriz? Birbirimizi hakikaten nasıl sevebiliriz? Onun çarelerine bakacağız.

Onun çarelerinden bir tanesi:

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"Size, yaptığınız zaman aranızda muhabbeti oluşturacak bir şeyi tavsiye edeyim mi?"

"Buyur yâ Resûlallah!" diyorlar.

"Aranızda selamı yayın!" buyuruyor. Arapça ifadesi şöyle:

Efşü's-selâme beyneküm. "Selamı aranızda ifşa edin!"

"Selam verin." demiyor da, "Selamı aranızda ifşa edin" diyor. İfşa sözünde bir sır var. Niye "Selam verin" dememiş de, "Selamı ifşa edin." demiş?

Selam, insanın karşısındakine esenlik, rahatlık, güzellik, hoşluk temenni etmesi demek. Ama bu sadece dille söylendiği zaman olmuyor. Sen ona hakikaten esenlik diliyorsan bu, halinden de belli olacak. Esenlik dilediğin, halinden belli olacak.

Birçok insan yüzüne karşı gülüyor, arkasından başka türlü konuşuyor.

Mesela ben telefonda duyuyorum. Bir ülkedeyiz, birisi ötekisine telefon açmış;

"Kusura bakmayın, Allah'a ısmarladık, gidiyorum." diyor. Öteki odadan başkası alay ediyor, telefondan bu tarafın duyduğunu bilmiyor. Telefonda da bir sürü tatlı söz söylüyor. Kıymeti yok.

Tatlı sözler başına çalınsın! Aslında alay ediyor.

Buna münafıklık derler, mü'minlik demezler. Seviyorsan erkekçe "seviyorum" de; sevmiyorsan da yiğitçe "Seni sevemedim kardeşim!" de, bitsin. Yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazmak; eyvallah deyip, selam veriyor gibi eğilip ayağının altına karpuz kabuğu yerleştirmek. "Allah ömürler versin!" deyip arkasından ölümünü temenni etmek. Bunlar münafıklık işi.

Samimi, candan dost olaca ğız. Birbirimize hislerimizle, davranışlarımızla, hareketlerimizle esenlik dileyeceğiz. Selamın ifşasını ben öyle anlıyorum. Yani selam temenni ettiğin senin üzerinde zahir olacak! Selam verdiğin kimsenin iyiliğini istediğin gözünden, elinden, hareketinden, davranışından belli olacak.

Adam camide namaza duruyor, omuzlarını kısıyor, dirseğini öbür tarafa dayıyor. Daha muhabbetli olamamış, ufak tefek şeylerden kızıyor.

Olmaz! Hakikaten sevecek;

"Gel kardeşim! Sen benim yerime otur, ben geride durayım. Sen halıda dur, ben taşta durayım. Sen sevap kazan, ben kenarda bekleyeyim." diyebilecek hale geleceğiz. Tercih haline gelebileceğiz.

İmam Gazzâlî, "Kardeşliğin üç merhalesi var." diyor:

Müslüman kardeşliğinin en aşağı derecesi, kardeşinin yeme, içme ve hayati ihtiyaçlarını gidermektir.

Bu neye benzer?

Evinde beslediğin hizmetçiye, kâhyaya, akrabaya, şuna buna yemek çıkarman, yatacak yer göstermene benzer. Arkadaşlığın en aşağı mertebesi böylece arkadaşının ihtiyaçlarını görmendir.

Orta derecesi,vasati, eh şöyle böyle; neyin varsa bölüşmendir. "Al kardeşim, yarısı senin, yarısı benim. Elmam var, ortasından bölelim; yarısı sana, yarısı bana." demendir. Buna da "orta derece" diyor.

Yüksek derecesi de; "Al kardeşim elmayı sen ye, ben yine alırım." deyip hepsini ona vermek, çoğunu ona vermek, kendisine tercih etmektir.

Eski zamanların birinde bir grup dervişi yakalamışlar;

"Galiba siz hırsızsınız veyahut bozuk akideli insanlarsınız. Sizi zındıklar sizi! Vurun boynunu!" demişler, bunların hepsini cellada teslim etmişler. Gençlerden bir tanesi celladın önüne koşuyor:

"Önce beni kes!" diyor.

"Dur be adam! Çekil kenara!" diyor, ötekisini kesmek için teşebbüs ediyor.

Genç delikanlı geliyor:

"Önce beni kes!" diyor.

"Ya git kenara!"

Tekrar geliyor. O zaman cellat;

"Niye bu kadar ısrar ediyorsun?" diye soruyor.

"Ben kesilirken, sen benimle üç beş dakika meşgul olacaksın ya; kardeşlerim üç beş dakika daha fazla yaşamış olurlar." diyor.

Ölürken bile "Ötekiler üç dakika daha yaşasın." diye öne gidiyor. Celladın elinden balta düşüyor. Gidiyor, padişaha;

"Efendim! Yanlış anlaşılmış, bunlar kötü insanlar değil! Böyle böyle yaptılar." diyor.

Hakikaten tahkik edilince anlaşılıyor ki hepsi derviş insanlar ama o devirde derviş dediğin insan, üstü başı eski,püskü; yoldan gelmiş, belki tozlu topraklı. Dilenci mi, haydut mu, anlayamamışlar; basiretleri kapanmış, kötü insan sanmışlar.

"Kardeşleri biraz daha yaşasın." diye, kendisinin boynunu celladın önüne koyuyor. O kadar kendilerine tercih etmişler. Buna da îsâr, tercih derler.

Muhterem kardeşlerim!

Eğer biz bu muhabbetle birbirimizi sevsek bize Amerika zarar veremez, Rusya zarar veremez, Kızıl Çin zarar veremez, Hindistan zarar veremez. Dünyanın hepsi bir araya gelse zarar veremez. Bizim çektiğimiz kendimizden, müslümanların çektiği birbirinden.

Bak, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz -Miraç münasebetiyle- bize yapılan kusurları affetmeyi emretti. İnşaallah bu akşam, dargın olduğumuz kardeşlerimizle barışalım! Barışık olduğumuz kardeşlerimizle bilişelim! Bilişik olduğumuz kardeşlerimizle de sarmaş dolaş samimi olalım, hakiki dostluğu öğrenelim.

Allahu Teâlâ hazretleri, birbirini Allah için seven kulları Arş'ının gölgesinde gölgelendirecek. Arş'ının gölgesinde gölgelenen bahtiyarlar zümresine Mevlâmız cümlemizi dâhil eylesin.

Bir kardeşimiz Kur'an-ı Kerîm hatim etmiş; Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'leri tekrar tekrar hatmetmeyi nasip eylesin. Ama içindeki mânaları anlamak ve o ahkâmı hayatımızda yaşamak nasip eylesin. Böylece Kur'ân-ı Kerîm'i hayatımıza rehber eylesin. Böylece Kur'ân-ı Kerîm'in şefaatine ermeyi cümlemize nasip eylesin.

Sair ibadet ve taatlerimizi ve bu kardeşlerimizin de ibadet ve taatlerini Rabbimiz kabul eylesin. Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz, bilmediğimiz her türlü hayırlarına nâil eylesin. Böyle mübarek gecelere sıhhat âfiyetle vasıl olup bu gecelerin hayrından, feyzinden, bereketinden tam mânasıyla, en yüksek derecede istifade etmeyi nasip eylesin. Rızasına uygun şekilde yaşayıp âhirette de cennetine, cemaline nâil olmayı cümlemize nasip eylesin.

Sayfa Başı