M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 433

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men kâle hîne yusbihu eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm ucîre mine'ş-şeytâni hattâ yumsiye.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi, lütfu, ikramı, ihsanı cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri Ramazan'ın feyzinden, Kadir gecesinin nimetlerinden faydalandırsın; meyvelerini devşirmek, nimetlerine nâil olmak nasip eylesin. Geçmişlerinize rahmeylesin. İşlerinizi iki cihanda hayreylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerinden bir miktar, Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabının 433. sayfasından okumaya devam edeceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamadan önce, her zaman yaptığımız gibi evvelen ve hâsseten Peygamber Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin rûh-i pâkine hediye olsun diye, sonra onun cümle âl'inin, ashabının, etbâının, ahbabının, bilhassa Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri olan sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliy-yi Murtezâ'dan ve sâir sahabeden -rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaîn- müteselsilen Hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî'ye kadar güzerân eylemiş olan silsilemize mensup zevât-ı muhteremenin ve onların halifelerinin, müridlerinin, muhiblerinin ruhlarına hediye olsun diye; sâir enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyâullahın ve hâsseten İstanbulumuz'da medfun bulunan sahabenin, tâbiînin, evliyâullahın, salihlerin ruhlarına hediye olsun diye; bu beldeleri fethetmiş olan Fatih Sultan Mehmed Han'ın ve sâir askerlerin, muvahhid gazilerin, şehitlerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye; cümle hayır hasenât sahiplerinin ve bilhassa şu camimizi yapmış olan İskender Paşa'nın ve onun yaptırdığı II. Bayezid zamanından bugüne kadar böyle temiz, pak ayakta kalmasına koşuşturmuş olan, yardım etmiş olan kimselerin hepsinin, kendilerinin ve geçmişlerinin ruhları için; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere muhabbetle şu mescide gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin, yakınlarının ruhlarına hediye olsun diye; biz yaşayan müslümanların da Rabbimiz'in rızasına uygun yaşayıp, sevdiği amelleri işleyip, rızasını kazanıp, huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varmamıza vesile olsun diye, hastalarımız şifa bulsun, dertlerimize çareler bulunsun, Ümmet-i Muhammed rahmete ersin diye, buyurun bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, öyle başlayalım.

Sözümüzün başında Arapça metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîfte ve bundan sonraki hadîs-i şerîflerde, bu hafta da böyle devam edecek, Ramazan'ın bereketine öyle denk geldi; faydalı, sevaplı dualar var. Önümüzdeki hafta da devam eder de ondan sonra artık nereye varır söz, bilmiyorum. Hadisler alfabetik sırayla dizilmiş.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Men kâle hîne yusbihu. "Sabaha erdiği zaman her kim;" "Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm derse." Ucire mine'ş-şeytâni hattâ yumsiye. "Akşama gelinceye kadar şeytanın şerrinden mahfuz kalır."

Rivayet eden kim?

İbn Sinnî, Enes b. Malik radıyallahu anh'ten rivayet etmiş.

"Bu mânayı teyit eden başka hadîs-i şerîfler vardır." diyor Hocamız Gümüşhaneli hazretleri. Diyor ki; Se-ye'tî men kâle hîne yusbihu selâse merrat... diye "Başka hadisler de var, aynı mânaya, aynı kapıya çıkar."

Bunu şu bakımdan söylüyorum ki; bu Râmûzü'l-ehâdîs kitabını Gümüşhaneli Hocamız yazmış.

Gümüşhaneli Hoca kim?

Son zamanın en büyük muhaddislerinden. Asrının büyük alimlerinden, tanınmış bir kimse.

Gümüşhaneli Hocamız, kendisi Arapça 40-50 eser yazmış. Arapça biliyor. Üç sene Mısır'da kalmış, bu hadis kitabını Araplar'a da okutmuş, oradaki alimlere de icazet vermiş, "Siz de okuyun, okutun." diye.

Şimdi bazı gençler diyorlar ki;

"Bu hadislerin içinde mevzu hadis var veyahut zayıf hadisler var."

Tabii hadisin sıhhatlisini, sağlamını aramamız, hep onları konuşmamız lazım; doğru. Çünkü Peygamber Efendimiz'in sözü nakledilecek; sevap, hayır, bereket onda.

Yalnız, Hocamız mevzu hadisi, zayıf hadisi, sakat hadisi iki bakımdan bilecek selâhiyete sahip:

Bir; ilmî seviyesi çok yüksek, sıradan bir insan değil. Kitaplara hayatı geçmiş yüksek bir şahsiyet. Yani bayağı büyük bir alim. Hani böyle yeni başlamış bu işe de acemiliğinden, niyeti iyi ama bilememiş, doğruyu,eğriyi pek seçememiş de hatalı; o tipte bir insan değil. Alim, derya, kavuklu, cübbeli, padişahların kendisine hürmet ettiği, emrine vapur tahsis ettiği, "Hocam buyur, vapur emrinde, istediğin kadar insanı doldur, hacca gidin." diye öyle padişahların hürmet ettiği bir büyük alim. Zamanında da hep hürmet görmüş. Bir ilmi var ki hadislerin doğrusunu eğrisini ayırt edebilecek kuvveti var ki oradan itimat ediyoruz. Mesela ben üniversitede profesörüm, ben ayağının tırnağının tozu olamam. Onlar o devirde kendini çok iyi yetiştirmişler. Sonra, yazdığı eserlerin hepsi terceme ediliyor, beğeniliyor; kıymetli eserleri var.

İki; tasavvuf tarafı var. Ârif kimse, kâmil kimse. Yani mürşit. Tarikatte şeyh olmuş, insanları terbiye eylemiş. Etrafına alimler talebe olarak gelmişler, el pençe divan durmuşlar. Yani böyle bir kimse de mânevî bakımdan da bilir. Hem takvâsı daha kuvvetlidir...

Mesela Abdulaziz ed-Debbağ hazretleri;

"Ümmî mürşidime her zaman sorarım. Bana şöyle der, böyle der... Ben bir hadis okuyorum. 'Bu hadis midir, değil midir?' diyorum."

Ümmî, hiç okumamış mürşidine soruyormuş;

"Bu hadis midir?"

"Hadistir evladım."

"Bir hadîs-i şerîfle bir büyük zâtın sözünü karıştırıyorum; okuyorum, -denemek için- soruyorum."

"Şuraya kadar hadistir evladım, buradan sonrası hadis değildir." diyor.

"Başka bir şey soruyorum."

"Şu şöyle demişlerdir, bu böyle demişlerdir... Ama bu hadis değildir evladım."

"Peki hocam, 'okumadım' diyorsunuz, 'ümmîyim' diyorsunuz; bunları nereden biliyorsunuz?"

"Evladım" demiş, "sen hadîs-i şerîf okurken ağzından bir yeşil nur çıkıyor; hadis olmadığı zaman o nur kesiliyor, oradan."

Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri mânevî bakımdan da, insan ümmî de olsa işaretler bahşeder.

Yani eskiden insanlar, üniversiteler mi vardı böyle? Peygamber Efendimiz hangi üniversiteyi bitirdi? Diploması nereden? Doktorası, doçentliği, profesörlüğü nereden? Yok öyle bir şey. Zamanında, Medine-i Münevvere'de okuma yazma bilen 17 kişi varmış. Okuma yazma bilen bile yok. Hz. İsa hangi üniversiteden mezun oldu? Yok böyle bir şey...

Ama mesela Allah, Musa aleyhisselam'ı Firavun'un sarayında yetiştirmiş. Onun da ayrı hikmeti var. Firavun kendi mülkünü yıkmasın, mülkü, saltanatı devam etsin diye benî İsrail'den doğacak çocukları öldürmeye çalışıyor. Allah; "Sen misin öyle yapan; ben sana senin düşmanını senin sarayında beslettireceğim." diye Musa aleyhisselam'ı onun yanında beslettirmiş. Gözünüzü açın, ibret alın. Allah'ın hükmünden kaçmak olur mu? Çocuk öldürmekle Allah'ın hükmünün karşısına geçilebilir mi?

Allah Firavun'un yanında... Karısına muhabbet vermiş. Nil'de, suyun üzerinde bebeği bulunca, "Aman bunu öldürme!" diyor, "Ne kadar güzel!" diyor.

Asâ en yenfeanâ ev nettehizehû veledâ. "Belki bize bir faydası dokunur bu küçük yavrunun, yanımızda besleriz. Belki de evlat ediniriz." diyor.

Firavun "peki" diyor, karısının hatırını kıramıyor. Öteki çocukları, Benî İsrail'in çocuklarını öldürtüyor hep ama Firavun'un yanında Allah beslettirmiş.

Kim emzirdi?

Allah kendi anasına emzittirdi. Her şeye kâdir. "Sen meraklanma." dedi anasına, öyle ilham eyledi. "Sen meraklanma... Koy çocuğunu Nil'e, salıver suyun üstüne; biz onu sana iade edeceğiz." dedi. Koydu o da. Ondan sonra Musa aleyhisselam'ı doyurmak istiyorlar... Artık karısı rica etti ya Firavun'a; "Aman bu bize faydalı olur, bakalım, nur topu gibi çocuk..."

Ve harramnâ aleyhi'l-merâdıa. "Musa aleyhisselam hiç kimsenin sütünü emmedi."

Sonra dediler ki;

"Bir kadın var, onun sütü var, onu tavsiye edelim mi, müsaade eder misiniz?"

"E getirin bakalım." dedi. Çocuk aç kalacak. O zaman da tabii biberonlar, mamalar, terkipler, şunlar bunlar yok ki...

"Getirin bakalım." dediler.

Anasını getirdiler. Anasının yüreği ağzına geldi, nerdeyse belli edecekti... Kendi çocuğuna kavuşunca gözleri yaşardı; "Allah yâ Rabbi, ne büyüksün yâ Rabbi, benim yavrumdan beni ayırdın; hem öldürtmedin hem yine kavuşturttun." diye.

Orada yetişti. Tabii Firavun'un sarayında özel öğretmenlerde yetişmiş olabilir.

Ama asıl yetişmeleri, rahle-i tedrîs-i İlâhî'den. İlâhî mektepte okuyorlar.

Profesörler ayağının tozu olamaz. Üniversiteler anlattıklarını, öğrettiklerini anlatmaya, anlamaya güç yetiremez.

Onun için mânevî bir şeyleri sezme durumu olur.

Ama biz "Şu Allah'ın velîsidir. Bu Allah'ın sevgili kuludur. Bu Allah'ın sevmediği kuldur." diyemeyiz. Biz bilemeyiz de etrafındakiler alâmetlerinden, başına gelen hadiselerden, vesaireden de yaşayan arkadaşları tanırlar, bilirler.

Şimdi böyle bir zât-ı muhterem, bir hadis buraya yazdığı zaman bir sebebi var. Ya burada olduğu gibi ileride başka hadisler gelecek, o da bu mânayı teyit edecek, takviye edecek, aynı kapıya çıkacak. Binâenaleyh, "Bu hadis doğrudur." demeye getiriyor. Bazen de diyor ki; Velehü'l-şevâhidu. "Bunun sağlam hadis olduğuna çok deliller, şahitler var. Her ne kadar filanca 'çürük hadis' demişse de sağlam olduğuna dair çok alametler var."

Bazı yerlerde de mesela;

Kâle İbnü'l-Cevziyyi mevdûun ve lem yusib. "İbnü'l-Cevzî buna 'mevzu hadis, hadîs-i mevzu' dedi ama isabet etmedi." diyor.

Katî olarak böyle de dediği şeyler oluyor.

Onun için ben itimat ediyorum.

Mehmed Zahid Kotku Hocamız rahmetullahi aleyh bana bunu okutma izni verirken;

"Evladım, istediğin hadisi okut, istediğini atla geç." dedi.

Yani benim icazetim, selâhiyetim böyle geniş. Ama hepsinin tabii kendine göre işaret ettiği bir taraf var. İnsan gül bahçesine girmiş gibi oluyor. İnsan hangisini koparacağını, devşireceğini şaşırır veyahut meyve bahçesine girmiş gibi, lezzetten tadına doyum olmuyor.

Bu hadîs-i şerîfi Enes radıyallahu anh rivayet etmiş. Mânası şu:

"Sabahleyin eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm diyen kimse akşama kadar şeytanın şerrinden mahfuz olur, korunur. Allah tarafından vikâye olunur, himaye olunur." deniliyor.

Sözün mânasını söyleyelim:

Eûzü billâhi es-semîi'l-alîmi. "Her şeyi işiten, her şeyi bilen Allah'a sığınırım."

Nereden?

Mine'ş-şeytâni'r-racîm. "Recmedilmiş olan şeytandan."

Şeytan mâlum, dergâh-ı izzetten edepsizliği dolayısıyla kovuldu, recmedildi. Recîm oldu.

Fe-inneke racîm.

Ve inne aleyke lağnetî ilâ yevmi'd-dîn. "Kıyamete, ceza gününe; mükâfatın, cezanın verildiği zamana kadar lânetullah onun üzerine."

Kur'ân-ı Kerîm'de öyle bildiriliyor.

"Onu dost edinmeyin. O Allah'ın düşmanıdır. O size hile eder, aldatmaya çalışır. Onun hilesine uğramayın." diye tavsiyeleri var.

Şimdi burada, buraya bir nokta koyup bir şeyi söyleyeyim.

Ben bu insanların -kıyıda köşede durmayıp da- arasına katıldığım zamandan beri çok acayip şeyler duydum, gördüm.

Şeytana tapan insan olduğunu biliyor musunuz?

"Tevbe estağfirullah... Hocam nasıl söz?.."

Nasıl söz filan değil; işte ansiklopediler yazıyor, basbayağı söz. Memleketimizde şeytana tapınan insanlar var. Allahu Ekber!

Allah akıl fikir versin.

Hiç aklınıza, fikrinize güvenmeyin; daima Allah'a yalvarın, yakarın; "Aman yâ Rabbi, beni şaşırtma." Çünkü her şaşıran insan da bir akla dayanıyor.

Mesela Bakara sûresinin başında Allahu Teâlâ hazretleri âyet-i kerîme ile bildiriyor;

Ve izâ kîle lehüm lâ tüfsidû fi'l-ard. "Yeryüzünde fesat çıkarmayın." dediğin zaman fesatçılara, onlar ne derler?

Kâlû innemâ nahnu muslihûn. "Ya biz ne fesatçıyız ya, fesatçı filan değiliz; biz ıslah edicileriz." derler. Fesatçının ta kendisi ama "ıslah edicileriz" diyor.

Peygamberlerin karşısına çıkanlar da; "Siz delisiniz, mecnunsunuz." dediler, kendilerini akıllı sandılar, onları delilikle itham ettiler.

Yâsîn sûresinde kıssada geçiyor. Mürseller gidiyorlar Antakya şehrine de;

İz câehe'l-mürselûn.

İz erselnâ ileyhimü'sneyni fe-kezzebûhümâ fe-azzeznâ bi-sâlisin fe-kâlû innâ ileyküm mürselûn. "Biz size gönderilmiş Allah'ın vazifeli kullarıyız." dediler.

Kâlû mâ entüm illâ beşerün mislünâ ve mâ enzele'r-rahmânu min şey'in in entüm illâ tekzibûn. "Siz bizden gayri bir insan değilsiniz, işte bizim gibi eliniz var, ayağınız var. Allah bir şey göndermemiştir..."

İnkâr ettiler.

Yani mantık, muhakeme kullanıyorlar ama hatalı, isabet etmiyorlar.

"Hayır, biz Allah tarafından gönderilmiş vazifeli insanlarız. Bizim sizden ecir, ücret, para pul istediğimiz yok; hak yola gelin, putları bırakın, güneşe, aya, taşa, heykele tapmayın."

"Hayır, biz sizi uğursuz gördük, başımıza sizin yüzünüzden bir uğursuzluk gelecek. Bak bu işi ya bırakın yoksa sizi taşlarız." diyorlar.

Asıl uğur getiren insanı uğursuzlukla itham ediyorlar.

Onun için herkes bir akla dayanarak gidiyor.

Bizim memlekette bir söz vardır;

"Kızı kendi haline bıraksan ya davulcuya varır ya zurnacıya..." der.

Yani büyüğü; "Evladım onunla evlenme. Şu şöyle olsun, bu böyle olsun." diyecek.

Neden?

Kendi haline bırakırsan davulun sesi hoş gelir, zurnanın sesi keyfine uygun düşer de ona gönlünü kaptırır, oraya gider. Ama mesela davulcunun zurnacının hali ile anasının babasının evlendireceği insanın hali arasında dağlar, deryalar fark vardır.

Onun için Allah'a çok sığınalım. Her işin başı Allah'a sığınmaktır.

"Yâ Rabbi! Ben her an şaşırabilirim. Hiç kendimi, nefsimi tezkiye etmiyorum. Ben hata edebilirim; sen beni koru yâ Rabbi! Ben istesem bile beni yanlış yola sokma, bana mâni ol yâ Rabbi. Ben istemesem bile beni hak yolda yürüt yâ Rabbi! Beni mecbur et yâ Rabbi!"

Peygamber Efendimiz duada diyor ki;

Allahümme innî daîfun fe- kavvi fî rıdâke da'fî. "Yâ Rabbi! Ben zayıf, naîf, kusurlu, bîçare bir kulunum; senin rızan yolunda beni kuvvetlendir. Rızana koşarken kuvvetli olayım."

Ve huz ile'l-hayri bi-nâsiyetî. "Benim alnımın saçından -böyle koyun, keçi götürür gibi- yakala, hak yola beni öyle götür."

Hani keçi koyun inat ederek gelir ya, ona teşbih ederek söylüyor.

Ve huz ile'l-hayri bi-nâsiyetî. "Yâ Rabbi! Beni hayra alnımın perçeminden tutup çekerek götür."

"Gel bakalım! Şerre gitme; hayır yap bakalım." Yani "Zorla günaha sokmak." diyorlar ya; zorla sevaba sokmak...

Vec'ali'l-İslâme müntehâ rıday. "Yâ Rabbi! Benim rızamın gayesini, hedefini, sonunu İslâm eyle. İslâm'dan memnun olayım."

Çünkü çok kimse İslâm'a razı gelemiyor.

"Efendi, müslüman ol."

"Ya müslüman olursam içki içmeyeceğim."

"E bırak!"

Bırakamıyor. İçkinin tadı damağında, içkiden vazgeçmiyor; cennetten vazgeçiyor, Allah'ın rızasından vazgeçiyor.

"Efendim müslüman olursam kadına, kıza bakmak yok."

"E bakma!"

Onlar senin bacıların, kardeşlerin, anaların emsali değil mi? Birisinin anası değil mi? Birisinin kardeşi değil mi? Birisinin kızı değil mi? Kendi kızına, karına yapılsa hoşlanmayacağın şeyi nasıl yapıyorsun? Vazgeç. Övünüyor bir de; "Benim elimden kaç tanesi geçmiştir..." Geçen gün söylediler de hayret ettim. Tevbe yâ Rab! Övünülecek bir şey mi?! Yani cehennemlik işini övünerek söylüyor.

Yani Müslümanlık zor geliyor. Müslüman ol, içki içme, haksızlık etme; hak yeme, aldatma; zor geliyor.

Allah bize İslâm'ı sevdirsin.

İslâm aslında çok güzel. Haddizâtında çok güzel de o güzelliği görüp de onun lezzetine ermek lazım.

Allah bizim gönlümüze, dimağımıza İslâm'ın lezzetini tattırsın. Bize İslâm'ı severek yaşamak nasip etsin.

İnsanın nefsi müslüman olacak, ne demek?

İnsanın nefsi İslâm'ı seve seve, güle oynaya yapmaya başlayacak. Orucu seve seve tutacak. İtikâfa seve seve girecek. Hacca seve seve gidecek. Zahmeti seve seve çekecek. Yollarda meşakkâti sineye çekecek. Cihat olursa bir gül bahçesine girercesince, güle oynaya, "Allah Allah..." diye diye gidecek. "Yâ Rabbi! Şehit olayım, yolunda canım feda olsun!" diyebilecek. Bu, Müslümanlık.

Öteki şeylerde çok lezzetler vardır. Tarabya Oteli'ne gidersin; Boğaz'ın kenarındadır, püfür püfür eser, deniz önünde masmavi, geceleyin ışıklar yanar, denizde akseder; çok güzel...

Fâni dünya hoştur amma akıbet mevt olmasa.

Güzeldir bu dünya; hakikaten zevki, safası vardır ama arkasından ölüm var.

"E olsun."

Ölümden sonra da hesap var. "Gel bakalım. Ben sana şu kadar ömür verdim, yaşadın; ver bakalım hesabını!.."

Allah bize İslâm'ı sevdirsin.

İslâm güzel aslında...

Karabiberi sever misin?

"Ooo, pilavın üstüne dökülürse çok tat getirir hocam."

E acı şey sevilir mi?

"Hocam bazı acılarda da tatlılık oluyor, güzellik oluyor."

Hatta bazı insan tatlı yemez, küçüklüğünden beri bıkmıştır;

"Aman tatlı istemem."

Kimi insan ekşi arar; "Aman bir caneriği çıksa da kütür kütür, çatır çatur yesek." diye mesela...

Ekşisini ister, turşusunu ister. Turşucuya gider.

Biz bir bayramda hiç unutmuyorum, bütün bayram harçlığımızı turşucuya vermiştik. Laleli'de meşhur bir turşucu vardı. İç turşu suyunu, ye salatalık turşusunu; üç gün hasta yattık sonra.

Ekşi şey sevilir mi, sirkeli şey?

Seviliyor.

Allah bize İslâm'ı sevdirtsin.

İlk başta tatlı görünmez ama Allah'ın yolu tatlıdır. Sabredersin, zor gelir; sabrın sonu selâmettir, güzeldir.

Allah bize o güzelliği versin.

Şimdi geldik hadîs-i şerîfe.

Şeytan kim?

Şeytan bizim hak yolda olmamızı kıskanan, kendisi Allah'ın rahmetinden kovulduğu için bizi de Allah'ın rahmetinden uzaklaştırmaya ahdetmiş bir menfî yaratık.

"Ben cehenneme gideceğim de, olsun, birkaç tane daha âdemîzâdeyi

âdemoğlunu da tutayım, onlarla beraber cehenneme yuvarlanayım."

Maksadı bu, gayesi bu. Allah celle celâlüh de bildirmiş;

"Bu şeytan sizin apaşikâr düşmanınızdır, siz de onu düşman belleyin, oyunlarına düşmeyin."

Düşersek ne olacak?

Yâsîn sûresinde her sabah okuyoruz, bize diyecek ki;

E lem a'hed ileyküm yâ benî Âdeme en lâ tağbudu'ş-şeytân. "Ey Âdemoğulları! Ey Hz. Âdem'in evlatları! Ben sizinle ahdetmedim mi, anlaşmadım mı, size bildirmedim mi, söylemedim mi şeytana tapınmayın, uymayın, kulluk etmeyin diye?"

İnnehû leküm aduvvun mübîn. "'O sizin için apaşikâr gözle görülen, elle tutulan besbelli bir düşmandır.' diye söylemedim mi?" diyecek.

Azarlayacak, cezalandıracak.

Onun için şeytana uymayacağız.

Ama çok zor. Şeytan çok korkunç bir yaratık. Şimdi şurada bir akrep görsek veyahut hayvanat bahçesinden bir arslan kaçmış olsa, "Ooo arslan kaçmış, İskenderpaşa camiinin etrafında dolanıyor." desek, ortalık karmakarış karışır. Kapıları kapatırız, "Aman buradan belki girer, parçalar..." diye. Arslandan korkarız, akrepten korkarız, yılandan korkarız, kudurmuş bir köpek olsa korkarız;

"Aman çoluk çocuğumuzu ısırmasın."

Bunların hepsi solda sıfır kalır; şeytan hepsinden korkunç.

"Hocam, ne yapacağız o zaman?"

O zaman Allah'a sığınacaksın.

İşte çare geldi karşımıza: Sabahleyin kalktığın zaman diyeceksin ki;

Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm.

Yaz... İlim meclisine insan kağıtlı kalemli gelir. Ya da hafızasına bir duyduğunu 'şıp' diye alacak kadar kuvvetli hafızası olur; "Tamam, ben unutmam. Onu bana on sene sonra söylesen hatırımda kalır." diye...

Neymiş?

Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm diyecekmiş. O zaman akşama kadar şeytanın şerrinden korunurmuş.

Geçen gün -Arifiye'de- hadîs-i şerîfte okuduk, diyor ki;

"Şu altı şeyi bana tekeffül edin, ben de size cenneti tekeffül edeyim."

Peygamber Efendimiz;

"Altı şeyi yapacağınıza söz verin, ben de size 'cennete gireceksiniz' diye garanti veririm." diyor.

Bir tanesi ne?

Bir tanesi de gözüne sahip olmak.

Bugün öğleyin Sultanahmet camiindeydik. Arabayla bizi arkadaş aldı, buraya getirdi. Sultanahmet'ten geçtik, Beyazıt'tan geçtik, Laleli'den buraya geldik. Kısa bir mesafe. Çok uzun bir mesafe değil ama Allah'ın akıllısı, delisi yolda... Turisti, müslümanı, gâvuru yolda... Hava da sıcak. Hadi bakalım gözüne sahip olacaksın şimdi; günaha girmemek için gözüne sahip olacaksın. İnsan başını bu tarafa çeviriyor, bu tarafta da var; bu tarafa çeviriyorsun, o tarafta da var... Allahım yâ Rabbim...

Yani şeytana uymamak zor. Şeytanın çok yardakçıları, yardımcıları var. Böyle çok aletleri var.

Aletlerinden bir tanesi nedir?

Kadınlardır. Kadınlar, şeytanın tuzak ağlarıdır. Öyle diyor; tuzak ağlarıdır. Kadınlara takılır. Hiçbir şey olmazsa şöyle döner, bir daha bakar, bir daha bakar, bir daha bakar... Birinci bakıştan, ilk bakışta gözün takıldı neyse ne; ikincisi, üçüncü hep günah. E oruçlusun... Akşam Kadir gecesindeydin mübarek. Kadir gecesinde sabahlara kadar dua ettin, sabah ne oluyor bu hâl?..

İslâm, Müslümanlık bunu nasıl çözmüş?

Kadına demiş ki; "Örtün." Erkeğe demiş ki; "Bu tarafa bakma."

İki taraflı. Tedavi iki taraflı. Bir taraflı değil. Hem o tarafı tedavi etmiş hem bu tarafı. Kadına diyor ki;

"Örtün."

Şimdiki zamâne kadınları da "Örtünmem!" diyor.

Ne olacak?

Görünecek, piyasada dolaşacak.

"Örtünmem!" diyor. "Örtün" dedikçe Müslümanlığa kızıyorlar. Bazı erkekler de biz "örtün" dedik diye kızıyor; "Ya ne örtüyorsun?" [diyor.] Bakacak. İslâm "örtünsün" demiş, "çıkmasın" demiş. Mesela eskiden bizim örfümüzde, töremizde kıyafet belli, değil mi? Tepeden tırnağa kadın örtünür. O zaman şer az olur.

Şimdi insan oruçluyken Sultanahmet'ten buraya gelince orucun sevabı gider.

Oruç nedir?

Gözüne sahip olmaktır, diline sahip olmaktır, kulağına sahip olmaktır, gönlüne sahip olmaktır. Orucu sen sadece midene sahip olmak mı sandın?..

Gözünle oraya bak...

Yabancı bir kadın sana her zaman haram. Bakmak da haram. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Göz de zina eder, el de zina eder."

Peygamber Efendimiz buyurmuş, şimdiki zamanda bir hocaefendi buyurmuş değil. "Göz de zina eder, el de zina eder." buyurmuş.

Yabancı bir kadın sana haram. Yani şeriatin yasak ettiği şeyleri yapamazsın.

Pekâlâ, su haram mı sana?

"Değil hocam."

Yemek haram mı?

"Yoo, kendi kazanırsam helaldir."

Sen Allah'ın helal etmiş olduğu suyu ve yemeği Allah rızası için yemekten vazgeçtin, helali yemekten vazgeçtin; harama ne gidiyorsun, harama ne bakıyorsun? O sana her zaman haram.

Beyzâdem "oruç tutuyorum" diye,"Müslümanlık taslıyorum" diye yapması helal olan şeyi bile yapmıyor, "Müslümanlık taslıyorum" diye yapması helal olan şeyi bile yapmıyor, "oruç tutuyorum" diye yapmaktan vazgeçiyor da harama bakıyor. Olmaz. Harama bakmayacaksın. Gözüne sahip olacaksın.

Kul li'l-mü'minîne yeğûddû min ebsârihim ve yahfezû furûcehüm.

"Bakarsa ne olurmuş hocam? Artık sen de... Şimdi yirminci yüzyılda medeniyet bu kadar ilerlemiş..."

en-Nazratu sehmun min sihâmi iblîse mesmûm. "Bakış, şeytanın zehirli oklarından bir oktur."

Zehirli bir ok.

Düşman şimdi sana saklandığı yerden okunu, yayını gerse fırlatsa, ucu da zehirli, saplansa böğrüne ne olur?

Zehirlenirsin, ölürsün. İşte o bakış, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Sen ona baktın...

Artık anladınız, fazla uzatmama gerek yok. Bakmayacaksınız.

Ama bakmamak için de şeytandan korunmak lazım. Şeytanın kışkırtmasına düşmemek lazım. İşte bak, ilaç geldi. Buyur, al ilacı cebine koy.

Sabah okursun bunu:

Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm.

Çıkarsın, bakarsın; "Aa, bugün kolay oldu yahu; nefsimle çok mücadele etmeden, nâmahreme bakmadan gezebildim."

Neden?

Sabah bu duayı okudun da ondan. Allah'a sığındın, Allah da seni korudu. Çünkü o büyük, azılı düşmandan, o arslandan korkunç, engerek yılanından tehlikeli olan o şeytandan ancak güç kuvvet sahibi Allah'a sarılmakla, sığınmakla kurtulabiliriz.

Eûzü billâhi's-semîi'l-alîm...

Semî olan, Alîm olan, her şeyi bilen, her şeyi duyan; benim duamı da duyan, benim hâlimi de gören; her şeyimi, her hâlimi bilen; zayıflığımı da bilen, yardıma muhtaç olduğumu da bilen Rabbime iltica ediyorum, şu kovulmuş şeytandan. Beni azdırmasın, beni yanlış yollara saptırmasın, rahmet-i ilâhîden uzak yerlere düşürmesin. Ramazan'da bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu; bir taraftan ibadet yaparken bir taraftan günahlara daldırtmasın diye...

Dün kendime dikkat ettim; Allah Allah, geliyoruz bu tarafa; küçük şeylerden içim feveran ediyor. Şeytan oruçluyla fazla uğraşıyor. Sabret ya, biraz geniş ol. Yolda arabalar... Kamyon önümüzde durmuş; ben de sanıyorum ki önünde uzun bir kuyruk var da ondan gidemiyoruz. Bu tarafta da iki tane otobüs bozulmuş, daracık bir yer kalmış. Bekle Allahım bekle, bekle Allahım bekle... Sonunda bir fırsat bulduk, geçtik; baktık ki kamyonun önü bomboş, kamyon orada duruyor.

"Niye duruyorsun?" dedik, işaret ettik.

"Aşağıdan arabalar geliyor."

Mübarek bu yol iki taraflı yol; hep aşağıdakine verirsen bu tarafı tamamen kapatırsan bu akla mantığa sığmaz ki. Bizim de işimiz var, yetişeceğimiz yer var.

İnsan tabii haksızlık da olsa tahammül etmesi lazım.

Tahammül edemiyor, ne yapacak?

Şeytana karşı Allah'a sığınacak.

Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm.

Bunu deftere yazdınız.

Geldik öteki duaya. Birkaç haftadır çok güzel dualar geçiyor. Ben de öğrendiklerimizi önce kendim yapmaya çalışıyorum.

Cuma günü ne yapılacaktı 100 defa, yerinden kalkmadan?

Sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîm ve bi-hamdihî estağfirullah diyecekti.

Ne oluyordu?

Hem anasına babasına fayda ediyor hem kendisine fayda ediyor. Kendisinin 100 bin günahı, anasının, babasının 24 bin günahı affoluyordu.

Kaçırır mı insan bunu?

Hemen not alır, yapar.

Öteki hadîs-i şerîfe geldik:

Men kâle külle yevmin hîne yusbihu ve hîne yumsî hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbü'l-arşi'l-azîm seb'a merrâtin kefâhu'llâhu mâ hemmehû min emri'd-dünyâ ve'l-âhireti sâdıkan bihâ ev kâziben.

Bu hadîs-i şerîf, Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'ten.

"Bununla da ilgili ileride mevzuyu takviye edecek başka hadisler gelecek." demiş.

Bu hadîs-i şerîf İbn Asâkir'den ve İbn Sinnî'den de alınmış.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Men kâle külle yevmin. "Her sabah her kim ki." Hîne yusbihu ve hîne yumsî. "Her gün, sabaha çıktığı zaman, akşama erdiği zaman şu sözleri söylerse."

Bir sabah, bir akşam; sabahleyin ve akşamleyin kim yedi defa derse, ne olur?

Kefâhu'llâhu mâ hemmehû min emri'd-dünyâ ve'l-âhireti. "Allah onun dünya ve âhiret işlerinden canını sıkan, tasalandıran ne işleri varsa hepsine kâfi gelir. O işlerin hepsini görür." Sâdıkan bihâ ev kâziben. "İster cân u gönülden bunları söylemiş olsun, isterse kalb-i lisânına muvafık olmayan bir tarzda söylemiş olsun; ne tarzda söylerse söylesin, ecri alır."

Sözlere gelelim, neydi sözler?

Hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbü'l-arşi'l-azîm.

Hasbiyallah, Arapça bir tabirdir; "Allah bana kâfi gelir." demek.

"Allah bana yeter; başka bir yardımcıya lüzum yok. Allah kâfi gelir, yeter, artar, her işimi görebilir."

Lâ ilâhe illâ hû. "O'ndan gayri mâbud, ilâh yok, tapınılacak yok. Allah var, gayrisi yok. Şerîki, nazîri yok; sadece O var." Aleyhi tevekkeltü. "Ben O'na tevekkül ettim, O'na dayandım, O'nu kendime vekil edindim, O'na sığındım, O'na iltica ettim." Ve hüve rabbü'l-arşi'l-azîm. "O azametli Arş'ın sahibi Allah'tır."

Arş; semaları, yeri, kürsüyü kuşatan, Allah'ın bir büyük yaratığıdır ki;

er-Rahmânu ale'l-arşi'stevâ. "Allahu Teâlâ hazretleri Arş-ı Âlâ'sına istivâ eylemiştir." diye Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyor.

Çok azametli, çok muazzam mesafeler, çok büyük mekânlar, tariflere sığmayacak, akılların almayacağı şeyler...

"İşte o Arş-ı Azîm'in sahibi veyahut Arş'ın sahibi azametli Allah'a ben tevekkül ettim. O'nun eşi, nazîri, şerîki yoktur; O tektir ve O bana kâfi gelir." diyecek.

Böyle dediği zaman Allah hem dünya işlerine hem âhiret işlerine kifâyet eder, yeter, kâfi gelir, işlerini onarır.

Sabahleyin ve akşamleyin, yedi defa; hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbü'l-arşi'l-azîm denilecek.

Sabahleyin çıkarken veyahut yataktan kalktığınız zaman veyahut sabah namazı vaktinde dersiniz. Borcunuz varsa Allah kolaylık verir, nereden geldiği belli olmaz. Hastalık varsa çaresi olur. Mânevî bir sıkıntın varsa, cehenneme düşmekten korkuyorsan, cennetten mahrum kalmaktan korkuyorsan... "Âhiret işine de faydası olur." diyor. Âhiret işine de, dünya işine de faydası olur. Çok güzel dua.

Kur'ân-ı Kerîm'de de vardır; Tevbe sûresinin sonunda aynı ibareler geçiyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Fe in tevellev. "Eğer senin etrafındaki insanlar senin hak peygamberliğini anlamaz da ey Resûlüm, sana sırt dönerlerse, sırt dönüp giderlerse, ittiba etmezlerse, seni peygamber kabul etmezlerse, sana uymazlarsa, buyruğuna girmezlerse, sözünü tutmazlarsa..."

Tutmasın, cümle cihan halkı isterse kâfir olsun...

Fe-kul hasbiyallah. "O zaman de ki ey Resûlüm; 'Allah bana yeter!'"

Nereye giderseniz gidin, isterseniz kabul etmeyin! Peygamber Efendimiz'in ihtiyacı mı var etrafındakilere?

Hayır.

Hasbiyallah. "Allah bana yeter!"

Lâ ilâhe illâ hû aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbü'l-arşi'l-azîm.

Tam bu dua, orada Peygamber Efendimiz'e tavsiye edilmiş olan dua.

Burada Peygamber Efendimiz bize tavsiye ediyor; "Sabahleyin, akşamleyin yedi defa deyin; her dünyevî, uhrevî sıkıntınızda Allah kâfi gelir, işinizi görür." diye.

Deneyin, göreceksiniz.

"Ben cân u gönülden acaba diyemedim mi? Çünkü ben biraz gafletli bir kulum hocam, Allah affetsin kusurumu, gafletten beni kurtarsın."

Sâdıkan bihâ ev kâziben. "İster sâdıkâne söyle, ister kâzibâne söyle, fark etmez."

Sözler kıymetli. Onun tesiri olur.

Gelelim ondan sonraki hadîs-i şerîfe:

Men kâle lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr lem yesbikhâ amelün ve lem tebga meahâ seyyietün.

Taberânî, İbn Asâkir, Ebû Ümâme el-Bâhilî'den rivayet etmiş.

Bunun da benzeri hadîs i şerîfler birkaç hafta önce okumuştuk. Bu ibarenin sevabını bildiren hadisler daha önce geçmişti.

Şimdi burada ne diyor Peygamber Efendimiz?

"Her kim ki lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr derse."

Ne olur?

Lem yesbikhâ amelün. "Hiçbir sevaplı ibadet, amel bunu geçemez."

Bunun sevabı daha çok.

Ve lem tebga meahâ seyyietün. "Bunu söyleyen adamın yanında da bir günah kalmaz, hepsi affolunur gider."

Mânası:

Lâ ilâhe illallah. "Allah'tan gayri tanrı, mâbud, ilâh, tapınılacak yoktur." Vahdehû lâ şerîke leh. "O biriciktir, tektir; şerîki, ortağı yoktur." Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü. "Egemenlik Allah'ındır, hüküm O'nundur. Ne derse o olur."

Kâfirin kâfirliği nasıl oluyor?

Kâfirin kâfirliğine de hikmeti dolayısıyla müsade etmiş, ondan yapabiliyor. Müsaade etmese başına yıldırım yağdırır, onu o anda kahreder, yaptırtmaz. Müsaade etmiş. Çünkü cihan halkı hepsi kâfir olsa O'na bir zarar veremez; hepsi mü'min olsa bir fayda veremez. Hepsi kulları... İmtihan için serbest bırakmış; "Ne yaparsa yapsın bakalım şu kulum..." diye...

Mülk O'nun. Rızası yok ama fırsat vermiş. İpini salıvermiş, kâfir kâfirliğini yapıyor, müşrik müşrikliğini yapıyor. Ama ipini salıverdiğinden... O sanıyor ki kendisini; hür... Dilese Allah ezer; karınca ezer gibi... Çocuğun, bir şeyin altında ezildiği gibi ezer dilese. Ezmiyor, mühlet veriyor.

Belli de olmaz. Çünkü Peygamber Efendimiz'i Taif'e gittiği zaman taşladılar, topuğunu yaraladılar. Cebrail aleyhisselam geldi;

"Yâ Muhammed! Allahu Teâlâ hazretleri beni sana gönderdi, dilersen bu beldenin altını üstüne getireyim... Lut kavmine olduğu gibi bu beldeyi tersyüz edeyim, mahvolsun bu ahâli!"

"Yâ Rabbi!Sen bu benim kavmimi affeyle çünkü onlar benim peygamber olduğumu bilemediler de cahilliklerinden yapıyorlar. Bunların evlatları iyi insanlar olacak." dedi Peygamber Efendimiz, onlara dua etti.

Belli olmaz. Şu anda kâfir olur; konuşursun, konuşursun, konuşursun, müslüman olur da eline ayağına sarılır; "Ya ben seninle çok hasımdım evvelce ama şimdi hak yolu anladım, doğru yola girdim." der.

Amerika'dan yok mu müslüman olan? Almanya'dan yok mu müslüman olan? Papazlardan yok mu müslüman olan?

Dünya kadar... Kitaplara yazdık. Bir sürü papaz var, müslüman olmuş.

Onun için mülk O'nundur. Kâfire de mühlet veriyor. İmtihan çıkacak bize de... Bize de kâfir lazım, kâfirle cihat edeceğiz... İmtihan sorusunda, yani sahnede kâfire de bir rol var. Onun için oluyor yoksa... lâ ilâhe illallah derdi, müslüman olurlardı.

Zaten birazcık yeri sarsıveriyor, zelzele; bakıyorsun adamın benzi sapsarı sararmış, bıdır bıdır, bıdır bıdır duaya başlıyor.

"Yahu sen hiç dua etmezdin? Hiç namaz kılmazdın?.."

Zelzele, ölüm korkusu...

Bir kanser oluveriyor, bir hastalık oluveriyor, olmadık bir hastalık... Üniversite profesörü, benim tanıdığım kimse var; çocuğu yok, çocuğu olmamış; hoca hoca dolaşıyor. Tıp âciz kaldı. İlk önce doktorları dolaştı; yoksa gelmez bu tarafa. Doktorları dolaştı, şimdi iş bitti;

"İşi Allah'a kaldı." diyor.

Şaşkın! Evvelden de sonradan da Allah'ın iş! Sen sonradan mı Allah'a kaldı sanıyorsun? Evveli de sonrası da her şey Allah'ta. Mülk Allah'ın.

Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü.

Her türlü övgü, övülmeye layık iş O'nun sanatı, O'nun işidir. Hamd da O'nun.

Ve hüve alâ külli şey'in kadîr. "O her şeye hakkıyla kâdirdir."

Azıcık filan değil, azbuçuk değil; hakkıyla kâdirdir. Ne dilerse hiç zahmet, meşakkât çekmeden 'Ol!' dediği olur. Yapmak istediğini yapar, dilediğine hiç kimse karşı duramaz. Kimsenin, hiçbir varlığın gücü yetmez.

İşte bu mânayı böyle söylediği zaman onun sevabına hiçbir şey yetişemiyor ve o kulun üzerinde hiç günah kalmıyor.

Mânasını düşünerek bir deyiverelim:

Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr.

Öbür hadîs-i şerîfe geçtik:

Men kâle hîne ye'vî ilâ firâşihî estağfirullah ellezî lâ ilâhe illâ hüve'l-hayye'l-kayyûme ve etûbu ileyh selâse merrâtin ğafera'llâhu lehû zünûbehû ve in kânet misle zebedi'l-bahri ve in kânet adede veraki'l-şeceri ve in kânet adede remli âlicin ve in kânet adede eyyâmi'd-dünyâ.

Bu hadîs-i şerîf Ahmed b. Hanbel'in, Hanbelî mezhebinin kurucusu, imamın hadis kitabında da var, Tirmizî'nin de kitabında var. Tirmizî bu hadîs-i şerîfi hasenun garîbun diye tavsif etmiş. Ebû Saîd el-Hudrî hazretlerinden.

Bu hadis ve bundan sonra bir hadis daha gelecek, ikisi, gece yatarken yapılacak dua ile ilgili. Gece yatacağız; ne dua ederek yatalım, o.

Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

Men kâle hîne ye'vî ilâ firâşihî. "Her kim ki yatağına sığındığı zaman."

Yani "yattığı" demek. İnsan adetâ yorgunluktan yatağına sığınıyor ya... Turşusu çıktı, gündüz gezdi dolaştı; yatağına sığınıyor. Barınak, sığınak gibi yastığına sarılıyor, yatıyor ya...

"Yatağına sığındığı zaman her kim ki şu sözleri üç defa söylerse Allah onun günahlarını bağışlar."

Ya çoksa günahları?

Arkasından diyor ki;

Ve in kânet misle zebedi'l-bahr. "Denizin köpükleri kadar çok olsa da bağışlar."

Deniz çalkanıyor, dalgaların üstünde beyaz beyaz, tomurcuk tomurcuk köpükler oluyor. O kadar çok olsa da bağışlar.

Ve in kânet adede veraki'l-şecer. "Ağaç cinsinin yaprakları adedince olsa da bağışlar."

Ne kadar ağaç varsa, ne kadar yaprakları varsa o kadar günahı olsa bile bağışlar.

Ve in kânet adede remli âlicin. "Sahranın kumlarının sayısı kadar olsa bile affeder."

Yani hep çok şeyleri sıraladı ki "Ne kadar çok günahı olursa olsun affeder." demektir.

Ve in kânet adede eyyâmi'd-dünyâ. "Dünya hayatının günlerinin sayısı kadar da olsa affeder."

Gece yatarken bu sözü söyleyeceğiz. Kağıt kalem, boş kağıt, boş defter; hemen yazıyoruz.

Ne diyecek?

Estağfirullah.

Kolay, hatırımızda kalabilir.

Estağfirullah ellezî lâ ilâhe illâ hüve'l-hayye'l-kayyûm...

el-Hayye'l-kayyûm sözü, estağfirullah mef'ûl olduğu için ona bağlanırsa üstünlü olur, estağfirullah el-azîm ellezî lâ ilâhe illâ hû el-hayye'l-kayyûm oraya bağlayarak üstün okuyabilirsin. Veyahut hüve'ye bağlayarak hüve'l-hayyu'l-kayyûm diye ötreli okuyabilirsin. Her ikisi de câiz.

Estağfirullah ellezî lâ ilâhe illâ hüve'l-hayye'l-kayyûm ve etûbu ileyh.

İleyhi. İleyk diyorlar bazen. İleyk, "sana" demek. İleyh, "Allah'a, ona" demek oluyor. Zamir farkı.

--------------

Estağfirullah ellezî lâ ilâhe illâ hüve'l-hayyu'l-kayyûme ve etûbu ileyh.

Bu kadarmış. Bunu böyle deyince ne kadar günahı affoluyor...

Şimdi mânasına gelelim:

Estağfirullah. "Ben Allah'tan affımı, mağfiretimi istiyorum. Allah beni affetsin, mağfiret eylesin." demek.

Estağfiru. "Ben istiyorum." Estağfirullâhe. "Allah'tan istiyorum."

Allah afv u mağfiret edici ya, günahlarımı afv u mağfiret etmesini Allah'tan istiyorum.

Ellezî. "O Allah ki;" Lâ ilâhe illâ hû. "O'ndan gayri ilâh yoktur."

Bir O var. Rabbimiz O; eşi, şerîki, nazîri yok. Üç değil, iki değil, beş değil, on değil; tek.

Hüve'l-hayyu'l-kayyûm. "O hayydır, kayyûmdur." Ve etûbü ileyh. "Ve O'na tevbe ediyorum, O'na dönüyorum, yöneliyorum, teveccüh ediyorum."

Tâbe-yetûbu, ilâ ile kullanıldığı zaman "bir şeye teveccüh etmek" demek.

Kul Allah'a dönüp de; "Yâ Rabbi, ben günahımı anladım, günahtan vazgeçtim, yönümü sana çevirdim, teveccüh ettim." dediği zaman; yetûbu ila'llah, Allah'a tevbe etmiş oluyor.

Allah da kulun öyle kendisine iltica ettiğini görünce sever. Tevbekâr kullarını sever.

İnnellâhe yuhibbu't-tevvâbîne ve yuhibbu'l-mütetahhirîn. "Allah tevbekârları sever, temizlenenleri sever. Temiz, pak olanları sever. Mânevî, maddî kirlerden temizlenenleri sever."

Sevdiği için Allah da kuluna teveccüh eder. Kul Allah'a tevbe edince Allah da kuluna teveccüh eder. Ona da derler; yetûbu'llâhu alâ abdihî aleyhi, yani o zaman alâ zamiri ile kullanılıyor. Kuldan Allah'a ilâ zamiri ile, Allah'tan kula alâ zamiri ile. Yani "Allah da kulunun üzerine rahmeti ile teveccüh ediyor." demek.

"Sen misin hatasını anlayıp da bana dönen kulum; gel, senin yüzünün karasına bakmadım da seni affettim, seni rahmetime erdiriyorum." diyor.

İşte yatağa yattığı zaman bu sözü söylediği zaman günahlarını Allah bağışlar.

Bizim şeytana karşı en kuvvetli silahlarımızdan birisi, belimizde taşıdığımız küçük bir silah; tevbe ve istiğfar silahıdır.

Şeytan geçmiş Rabbimiz'in karşısına, edepsizliği ele almış, demiş ki;

"Madem ki sen beni rahmetinden kovdun, ben de senin kullarını azdıracağım."

Allahu Teâlâ hazretleri de buyurmuş ki;

"Defol, git! Azdıracağını azdır. Onlar da tevbe ettikçe ben de tevbelerini kabul edeceğim."

Allah'la inat mı edebilir?

Allahu Teâlâ hazretleri tevbe ettiği müddetçe kulların tevbesini kabul eder.

Hem bu Ramazan'da biliyor musunuz ki Allah o koca Arş'ını taşıyan meleklerine diyor ki;

"Bırakın beni tesbih etmeyi, müslüman kullarıma -onların nâmına- tevbe istiğfar edin."

Bu Ramazan öyle bir mübarek zaman.

Allah sıhhatle, âfiyetle, saadetle nice Ramazanlara erdirsin.

Keşke bütün yıl Ramazan olsa!

Çok kolaymış.

"Tevbe ettiği zaman kulda günah kalmaz." diye hadîs-i şerîfler var;

Lâ sağîrete mea'l-isrâr ve lâ kebirete mea'l-istiğfâr.

Burada da çıktı, akşamleyin yatağa yatacağız; estağfirullah ellezî lâ ilâhe illâ hüve'l-hayyu'l-kayyûm ve etûbu ileyh diyeceğiz, günahlardan pak olmak için.

Hatırınızda tutun.

Hüve'l-hayyu'l-kayyûm ne demek?

"Allah hayydır, kayyûmdur."

Allah hayat sahibidir, ölü değildir. Elektrik gibi kör bir kuvvet değildir.

Sargıları sararsın, kutupları yaparsın, şöyle yaparsan elektrik mecburen çalışır. Sistemini kurarsan öküze hizmet ettirir gibi elektriğe hizmet ettirirsin.

"Çevir şu transformatörü"; çevirir.

"Yak şu elektiriği"; 'çıp' çevirirsin, yanar, ortalığı aydınlatır.

Elektrik; kör kuvvet.

Onu böyle tanzim edip şey yap da...

Allah öyle değil. Allahu Teâlâ hazretleri hayydır, hayat sahibidir. Kör kuvvet değildir. Tabiât değildir. Tabiât O'nun mülküdür, O'nun emrindedir. Hayat sahibidir, canlıdır, diridir, hayydır. Öyle kör kuvvet, ölü, tabiât, âciz, cansız, cemâdat değildir.

el-Kayyûm; varlığı kendisindendir, kimsenin desteğine muhtaç değildir. Ayakta durmasında, rubûbiyetini, ulûhiyyetini îfâ ve icrada hiç kimseye muhtaçlığı yoktur. Gücü kuvveti kendisinden.

Mülkünde Hak tasarruf eder keyfe mâ yeşâ.

"Allahu Teâlâ hazretleri mülkünde nasıl dilerse öyle hükmeder."

Külle yevmin hüve fî şe'nin. "Hergün bir başka şa'ndadır."

Her anda O bir şa'nda,

Geh kahr u geh ihsanda.

Bazen kullarına kahreder; bazı kullarına ihsan eder, ikram eder. Her gün de değiştirir, çeşit çeşit...

Şu kıştan sonra şu baharı görmüyor musunuz? Şu kâinatın çoşkunluğunu... Hilkâtin, sanatının çoşkunluğunu görmüyor musunuz? Çiçeklerin rengini görmüyor musunuz? Dağların çimenlerini, yeşil halıları görmüyor musunuz? Halıların üstündeki desenleri görmüyor musunuz? Tatlı tatlı dallardan sarkan meyveleri görmüyor musunuz?

Şu kudrete bak! Her anda ayrı bir şa'nda Allahu Teâlâ hazretleri, ayrı bir işte, ayrı bir yaratmada.

Kayyûm; zâtı kendinden güç alıyor, hiçbir başka şeye dayalı değil.

Ben neye bağlıyım?

Ben havaya bağlıyım, suya bağlıyım. Havayı kesseler burada iki dakika sonra çırpına çırpına ölürüm. Yemek yedirmesen bana, üç gün, beş gün dayanırım, ondan sonra ölür giderim. Boğazımı, gırtlağımı sıksan, nefes alamasam; biraz sonra boğulur giderim. Yani her birimiz bir şeye bağlıyız.

Allahu Teâlâ kayyûmdur. Kıyâm bi-nefsihî sıfatı vardır; varlığı kendindendir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O'na muhtaçtır. İşte o.

Hayy olan... Sen ölüyorsun, yatıyorsun; uyurken gittin sen. Bir çeşit ölüm gibi. Hırsız gelse evini soysa haberin yok; katil gelse, öldürse haberin yok. Ölüm gibi bir şey. Sen ölüyorsun ama Allah uyumuyor.

Lâ te'huzuhû sinetün ve lâ nevm. "O'nu uyku, uyuklama tutmaz."

Daima nigâhbandır. Daima kullarına nezaret eder. Dua edenin duasını işitir, isteyene istediğini verir.

"Şimdi uyku vaktidir, açmayın kapısını, çalmayın kapısını." diye bir şey yok.

O dünya insanlarına mahsus.

"Geceleyin çalınmaz kapısı ya hocaefendinin, etme, uyuyordur şimdi..."

Allahu Teâlâ hazretlerinin gece gündüz dergâhının kapısı açıktır. Kullar girsin, dua etsin. Hayy u Kayyûmdur.

İşte insan "O Allah'a; şerîki, nazîri olmayan, o hayy ve kayyûm olan Allah'a ben tevbe ediyorum, istiğfar ediyorum, O'na iltica edip O'ndan affımı, mağfiretimi istiyorum." demiş oluyor.

Bir arkasındaki hadîs-i şerîf de yine yatarken yapılacak dua idi. Onu da söyleyiverelim:

Men kâle hîne ye'vî ilâ firâşihî ve hüve tâhirun elhamdü lillâhi'llezî alâ fe-kahar ve'l-hamdü lillâhi'llezî batana fe-ceber ve'l-hamdü lillâhi'llezî meleke fe-kader ve'l-hamdü lillâhi'llezî yuhyi'l-mevtâ ve hüve alâ külli şey'in kadîr harece min zünûbihî ke-yevmi veledethü ümmühû.

Ebû Ümâme hazretlerinden diğer bir hadîs-i şerîf. İbn Hibban rivayet etmiş.

Bu uzunca bir dua, kısa kısa izah ediverelim.

Men kâle hîne ye'vî ilâ firâşihî. "Geceleyin yatağına yattığı zaman her kim ki şöyle derse."

Ama nasılken diyecek?

Ve hüve tâhirun. "Temizken diyecek."

Bu tâhirun sözü iki mânaya gelir.

"Abdest alıp da yatmışsa..."

Onun için biz burada kardeşlerimize tavsiye ediyoruz;

"Gece yatarken abdest alın, öyle yatın."

Bu hadislerden okuduğumuzdan, bildiğimizden tavsiye ediyoruz, faydası var diye. Gece yatarken öyle yatın. Bir bu mânaya.

Bir de, insan hades-i ekber derler, cünüp olabilir. O zaman cünüp olursa olmuyor, o hâlden kurtulmak lazım. Cünüpken de olmaz. En iyisi yatarken abdest almaktır.

Kişi abdestliyken, tâhirken, pak iken bu duayı yapacak.

"Hocam, insan cünüpken yatıp uyuyabilir mi?"

Uyur ama işte bazı böyle ufak tefek veya ufak sayılmayacak mahrumiyetleri oluyor.

"Ben şimdi oruçluyken cünüp yatsam, sahur vakti geçse, sabaha kalksam orucum olur mu?"

Oruç olur. Oruca bir zararı yok. Sakın öyle sanıp da orucu terk etmeyin. Oruca zararı yok ama elinde fırsat varsa hemen yıkanmak iyidir. Onu da görüyorsun, iyi oluyor.

Temizken her kim dua edecek, ne dua edecek?

Elhamdü lillâhi'llezî alâ fe-kahare. "O Allah'a hamd olsun ki." Alâ. "Yücedir." Fe-kahare. "Kulların hepsinden üstündür, yücedir ve kahretmiştir."

Kahhârdır; her şeye gücü yeter, her şeyin üstündedir, dilediğini kahreder.

Ve'l-hamdü lillâhi'llezî batana fe-cebere. "O Allah'a hamd olsun ki." Batana. "Gizli oldu."

Batın; gizli. Gizli oldu Allahu Teâlâ.

Ama; fe-cebere. "Görünmemesine rağmen kullarına istediğini yaptırır."

Cebbârdır; dilediğine zorlaya zorlaya istediğini yaptırır. Görünmüyor diye sen O'nu yok sanma, gücü yetmez sanma; dilediğini yapar. Yücedir, isterse kahreder. Görünmüyor ama cebbârdır; zorlaya zorlaya, cebr ile yaptırır. Bir o mâna var.

Bir de cebere, Arapça'da "sargı, kemiği sarmak" mânasına geliyor.

"Kolum kırıldı, kolum kırıldı!"

Tamam, çıkıkçıya gidelim, düzeltelim, iki tarafına iki tahta, alçı saralım, 15 gün sonra bir şeyciğin kalmaz. İşte ona cebr derler; "kırık kemiği sarmak." "Allah cebbârdır" demek; kırılmış ilik, kemiği perişan olmuş, hurdahaş olmuş, onu tedavi eden Allah'tır. Cebbâr sözünün o mânası da var. "Görünmez ama Allah her dertlere deva eder; her kırığı tedavi eder, sarar sarmalar." demek. Görünmez ama sen O'nun görünmemesine takılıp şaşırma, yayılmaz. Sonra;

Ve'l-hamdü lillâhi'llezî meleke fe-kadere. "O Allah'a hamd olsun ki egemenliğe sahiptir, hükümranlık sürer." Fe-kadere. "Her şeye gücü yeter, kudret-i külliyyesi vardır, ne dilerse onu yaptırır."

Ve'l-hamdü lillâhi'llezî yuhyi'l-mevtâ. "Ve o Allah'a hamd olsun ki ölüleri diriltecek."

Allah bu ölülerin hepsini diriltecek. Bu kabirdekilerin hepsi kalkacak, mahşer yerinde toplanacak. Kara toprak içine karışsalar da, kemikleri ezilip büzülüp toz toprak olmuş olsa da Allah onları, yuhyi'l-mevtâ, ölüleri diriltecek.

Ve hüve alâ külli şey'in kadîr. "Her şeye kâdirdir."

Arabistan'ın kâfirciklerinden bir tanesi Peygamber Efendimiz'in yanına gelmiş, bir eski kemik almış, -insan kemiği- sararmış, solmuş. Mezarın kenarından buldu demek ki; çürümüş bir kemik. Almış çürük kemiği, elinde ufalamış; tozları yere dökülüyor...

"Allah bu çürümüş kemikleri de mi diriltecek?" demiş.

Ne sandın ya?

Ve hüve alâ külli şey'in kadîr. Her şeye kâdir.

Yâsîn sûresinde diyor ki Allahu Teâlâ hazretleri buna cevap olarak ki tam böyle yirminci yüzyılın alimlerinin anlayacağı bir cevap. İnsan küçük dilini yutar. Yani tıp, fizik, kimya profesörlerinin küçük dilini yutacağı bir cevap;

Ve hüve bi-külli halkın alîm.

Ne sandın ya...

"O her türlü hılkâte, yaratmaya kâdir."

Sen yaratmayı bir çeşit mi sanıyorsun?

Seni küçücük bir tohumdan annenin karnında yarattı, büyüttü de, koca adam etti de edepsizlik ediyorsun, kâfir oluyorsun.

Küçücük zerreden koca adam haline getiren Allah seni tekrar o küçük toz zerrelerinden, kemik parçalarından tekrar yaratmaktan zorluk mu çeker?

Ve hüve bi-külli halkın alîm. "Her çeşit yaratmaya kâdir. Her çeşit yaratmayı bilir."

Sen bilmezsin; Allah her çeşit yaratmayı bilir.

Görmüyor musun sanatının kudretini?

İlimler, üniversiteler anlayamıyorlar. İnceliyorlar, inceliyorlar...

Biyonik diye bir ilim dalı var.

"Uçağın kanadını nasıl yapalım?"

Al kırlangıcın kanadını, incele, öyle yap.

"Gövdesinin şekli nasıl olsun?"

Al kuşun gövdesini, bak bakalım, nasılsa öyle olsun.

"Geminin şeklini nasıl yapalım?"

Al balığı karşına, balığın şekline bak, suyun içinde yüzecek olan gemini de ona göre yap.

"Paraşütü nasıl yapalım?"

Ya sen hiç böyle 'püf' diye çocukların üflediği zaman havada uçuşan o paraşüt otunu görmedin mi?

İşte onun gibi... Üste havayı tutacak bir şey yapacaksın; o onu taşır, hava taşır.

İşte etrafına baktığı zaman, insan sanat görüyor, sanat! Eşsiz, emsalsiz bir kudret; insanı hayranlıktan sırt üstü yere düşürecek bir kudret ve sanat görüyor.

Allahu Teâlâ hazretleri mühendisler mühendislerinin mühendislerinin mühendisi; alimler alimlerinin alimlerinin alimi. Her şeyi biliyor.

Cebir bilir mi?

Bilir.

Kimya bilir mi?

Bilir.

Matematik bilir mi?

Bilir.

Feza ilmi bilir mi?

Bilir.

Her şeyi O yaratmış da insanlar O'nun yarattığını anladığı derecede, bir parça ilerlediği derecede alim oluyor. Yani mevcudu anla... O yoktan yaratmış, O'nun kudretinin büyüklüğünü anla ki ortada bir model yokken yaratmış. Sen ortada model var da ağacı esas alıyorsun, balığı esas alıyorsun, kuşu esas alıyorsun da kendi şeyini ona göre yapıyorsun. O yoktan var etmiş. Sen bir model yaratılmış, elinde de malzeme var, Allah'ın malzemesi yine, senin yaptığın şey de Allah'ın verdiği malzeme; o verdiği malzeme ile Allah'ın yarattığı şeye bakarak yapıyorsun. Sana da aklı yine Allah vermiş.

Onun için Allahu Teâlâ hazretleri her çeşit yaratmayı bilir. Yaratacak. Kara toprağa karışsa da kemikleri toz toprak olup; yaratacak.

Belâ kâdirîne alâ en nüsevviye benâneh. "Şu parmak uçlarındaki parmak izlerini bile aynı şekilde, müsavi bir tarzda yapmaya biz kâdiriz." diyor Allahu Teâlâ hazretleri.

Sen bırak başka tarafı; "Parmağının ucundaki parmak izlerini bile aynen yapmaya kâdiriz." diyor.

İşte böyle hamd ederse...

Anasından doğduğu gün bebeğin kusuru, kabahati, günahı olur mu?

"Olmaz. Daha mesuliyeti, vebali yok. Daha aklı başına gelmedi, âkil ve bâliğ olmadı, günahı yok; bu bebek mâsum."

İşte sen de böyle dediğin zaman anandan doğduğun gündeki gibi tertemiz günahsız olursun.

Elhamdü lillâhi'llezî alâ fe-kahar ve'l-hamdü lillâhi'llezî batana fe-ceber ve'l-hamdü lillâhi'llezî meleke fe-kader ve'l-hamdü lillâhi'llezî yuhyi'l-mevtâ ve hüve alâ külli şey'in kadîr.

Yazan yazar. Bir daha söyleyeveriyim:

Elhamdü lillâhi'llezî alâ fe-kahar.

Bir cümle bu.

Ve'l-hamdü lillâhi'llezî batana fe-ceber.

İkinci cümle bu.

Ve'l-hamdü lillâhi'llezî meleke fe-kader.

Üçüncü cümle bu.

Ve'l-hamdü lillâhi'llezî yuhyi'l-mevtâ.

Dördüncü cümle bu.

Ve hüve alâ külli şey'in kadîr.

Beş cümlelik bir dua ama mânası son derece derin.

Sayfanın en sonundaki hadîs-i şerîfi de okuyoruz.

Men kâle cezallâhu Muhammeden annâ mâ hüve ehlühû et'abe seb'îne kâtiben elfe sabâhin.

Bu hadîs-i şerîf de ne kadar tatlı...

Taberânî'nin, Hulvânî'nin, Hatîb-i Bağdâdî'nin, İbnü'n-Neccar'ın Hz. Âişe validemizden ve İbn Abbas radıyallahu anh'ten naklettiğine göre, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Bir kimse cezallâhu Muhammeden annâ mâ hüve ehlühû derse." Et'abe seb'îne kâtiben. "Yetmiş kâtibi yorar; halsiz, dermansız bırakır." Elfe sabâhin. "Bin sabah."

"Bin sabah 70 tane kâtibi halsiz dermansız bırakır."

Ne demek bu?

Yani böyle dediği zaman melekler sevabını yazacaklar ya... 70 tane melek bin sabah yaza yaza yaza yaza turşuları çıkacak, halleri kalmayacak, "Bu kulun sevabını yazmaya gücümüz kalmadı!" diyecekler. Böyle dua eden kimse onları yoracak.

Ne güzel bir ifade, çok tatlı...

Et'abe seb'îne kâtiben elfe sabâhin.

Böyle diyen kimse 70 kâtibi bin sabah yorgun argın hale getirir. Yani melekler sevabını yazmaktan bitkin düşer.

Cezallâhu Muhammeden annâ mâ hüve ehlühû.

Mânası:

Cezallâhu. "Allah mükâfatlandırsın."

Ceza, Arapça'da "karşılık vermek" demek. Hem hayra ceza olur hem şerre ceza olur; çünkü "karşılık" demek.

Cezâka'llâhu hayran kesîra. "Allah seni çok hayırla mükâfatlandırsın. Allah seni hayırla cezalandırsın." diyorsun.

Yani bu böyle dua olabilir. Hep şer mânasına değil. Türkçe'de ceza, "Allah cezanı versin!" dedi mi insan kavgalı olur; yani "Bana hakaret etti, beddua etti." diye. Arapça'da öyle değil; ceza, "karşılık vermek" demek.

Cezallâhu Muhammeden. "Allah Muhammed'e mükâfat versin."

Nereden?

Annâ. "Bizim nâmımıza."

Başkasınının kesesinden harcıyoruz, dikkat ederseniz. Yani bizim bir şeyimiz yok; "Yâ Rabbi! Sen ver." diyoruz, Peygamber Efendimiz'e dua ediveriyoruz. Ama kese bizim değil.

Cezallâhu Muhammeden annâ. "Allah bizim nâmımıza Muhammed'i mükâfatlandırsın."

Ne ile?

Mâ hüve ehlühû. "Neye layıksa o mübarek peygamber, onunla mükâfatlandırsın."

Biz fazla söylemeyelim; o peygamber neye layıksa, ne gibi iltifatlara, mükâfatlara, hediyelere mazhar olmak şânındansa, layıksa ona, Allah o mükâfatları bizim nâmımıza O'na versin.

Böyle dua ederse 70 meleği bin sabah yorgun argın bırakır.

Bu güzel bir duadır çünkü Peygamber Efendimiz'e böyle dua ettiği zaman Peygamber Efendimiz o kuldan haberdar olur, memnun olur, Peygamber Efendimiz'le arada muhabbet olur, rüyasına gelir, yardımına erişir, insan Peygamber Efendimiz'in sevgisine mazhar olur.

Allahu Teâlâ hazretleri sevgisine erenlerden eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı