M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 352.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillahirabbilâlemîn ve's-salâtü ve's-selâmü alâ-seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ-yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'du.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâle:

Lem yusibi'l-insânü hılfen illâ zâdehû şiddeten ve lâ hılfe fi'l-İslâm.

Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, lütfu, keremi, ihsânı cümlenizin üzerine olsun. Şurada Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîfelerinden bir miktarını okuyup feyz ve şeref kesb-i ümidiyle faydalanmak istiyoruz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce evvelen ve hâssaten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin ruhu için sâir enbiyâ ve mürselînin ervâhı için bütün evliyaullahın ve cümle sâdât ve meşâyih-i turuk-ı aliyyemizin ruhları için, hocamız Mehmed Zahid-i Bursevî'nin ruhları için okuduğumuz eseri cem ve tertip eylemiş olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi hocamız merhumun ruhu için, bu beldede metfun bulunan mü'minîn-i mü'minatın, ashâb-ı kiramdan, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinden zamanımıza kadar gelmiş geçmiş cümle mü'minlerin ruhları için, uzaktan yakından bu hadîs-i şerifleri dinlemek dinlemek üzere şu meclise gelmiş olan siz kardeşlerimizin de ahirete intikal etmiş olan cümle sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için, biz mü'minlerin de sıhhat ve afiyet üzere yaşayıp imân-ı kâmil ile ahirete göçüp Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olması için, bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Dersin başında metnini okumuş olduğumuz birinci hadîs-i şerîf anlaşma ve sözleşmeler hakkında.

Cahiliye devrinde Araplar birbirleriyle anlaşma yaparlarmış.

"Senin kanın benim kanım, senin sözün benim sözüm, senin intikamın benim intikamım, her bakımdan birbirimize destek olalım mı?"

"Olalım."

El uzatıp birbirleriyle anlaşma yaparlarmış, birbirlerini öylece desteklerlermiş. İyide, kötüde, intikamda, mücadelede, düşmanla savaşmada, düşmanı defetmekte, yardımlaşmada birbirleriyle böylece ahitlerine uygun olarak destek olurlar, yardımlaşırlarmış. Buna hılf deniliyor.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki; insan bir hılf, bir anlaşma, böyle bir sözleşme yapmışsa, böyle bir sözleşme kendisine isabet etmişse veyahut kendisi böyle bir sözleşmeye girmişse, illâ zâdehû şiddeten. "Onun başına meşakkati arttırır, başına çeşitli dertler, belalar, sıkıntılar verdiği sözden dolayı açar." Veyahut da böyle insanlar grup grup gruplaşıp da birbirleriyle sözleştikçe aradaki çekişme şiddetlenir.

Ben seninle anlaştım, var mısın, uzat elini, hadi bakalım, bu bizim karşımızda kim durursa onu devireceğiz, vuracağız, kıracağız filan deyince karşı taraf da mukabil tedbir alır, o da bir grup olur, ötekisi de bir grup olur, ötekisi de bir grup olur o zaman:

Ev yelbiseküm şiye'an ve yüzîka ba'daküm be'se ba'din.

Âyet-i kerîmesinde dediği gibi Allahu Teâlâ hazretlerinin bir imtihanıdır bu. İnsanı insana, aynı milletin fertlerini birini ötekisine kırdırır, büyük fitneler, fesatlar çıkartır.

Peygamber Efendimiz onun için bu hadîs-i şerîfinde böyle özel sözleşmeleri kaldırıyor; yok böyle şey! Çünkü böyle bir anlaşma yaptı mı insanlar aralarındaki şiddet hareketleri artıyor, fazlalaşıyor.

V e lâ hılfe fi'l-islâm. "İslâm'da öyle anlaşma yok!" diyor Peygamber Efendimiz.

Ne var?

İslâm'ın kendisi var. İslâm'ın kendisi anlaşmaların en güzeli olarak yeterli. Onun için de ondan ayrı, onun çatısı altında başka gruplanmalara, gruplaşmalara, bölünmelere, çatışmalara hacet yok. Eskiden insanlarda din, iman, inanç yokmuş, puta tapıyorlarmış, zayıfı eziyorlarmış, kuvvetliler kendi aralarında anlaşma yapıyorlarmış. İnsanlar çare bulmak için hep birbirleriyle mecburen sözleşip, anlaşıp o kabile bu kabileyle, öteki insan beriki insanlarla sözleşip hukukunu korumaya çalışırlarmış.

Eski tarih kitaplarında yazar ki o kadar anarşi, o kadar kanunsuzluk, savrukluk, o kadar kendi bildiğine, keyfine hareket etmek varmış ki; Mekke-i Mükerreme'ye mal getirirmiş adam, malını alırlarmış, "Vermiyorum paranı." derlermiş. İslâm'dan önce yani. Köylü, zavallı çölden, oradan, buradan mal getirmiş, şehirde satacak, para kazanacak, ihtiyacını görecek, malı alırmış "Paranı vermiyorum, defol!" dermiş.

Kime derdini yansın?

Polis, asker, emniyet tertibatı yok, bir şey yok, kitaplar böyle çeşitli haksızlıkları anlatırdı, böyle çok şeyler olmuş, hatta kimisi mesela hanımıyla gelirmiş de hanımını kaçırırlarmış yanından filan diye yazıyor kitaplar. Ne yapsın, anlaşmalar gerekmiş.

Bir de bu anlaşmalar içinde tarih kitaplarına geçmiş olan hılfu'l-fudul diye bir anlaşma var. Fazl ve Fudayl isminde iki şahıs nedir bu derbederlik, kanunsuzluk, gel biz birbirimizle bir anlaşma yapalım, böyle bir haksızlık varsa bu haksızlığı defetmek için beraberce çalışalım, filan diye bir anlaşma yapmışlar Mekke'de. Daha evvelden Peygamberimiz peygamberlikle vazifelenmezden önce böyle anlaşma yapmışlar. Artık o zaman bir iki kişi böyle haksızlığa uğramış, bu anlaşmayı duyduğu için gitmiş, onlara müracaat etmiş. Ben böyle bir sıkıntıya uğradım, bir haksızlığa uğradım, bana yardım edin diye kılıçlarını bir çekmişler, oklarını almışlar yanlarına, yardımcı olmuşlar, adamın hakkını korumuşlar. Peygamber Efendimiz o hılfu'l-fudul'u methetmiş. Onu tasvip ettiğini belirtmiş.

Buradan anlaşılıyor ki bu tarihî mâlumâttan ve hadîs-i şerîften anlaşılıyor ki insanların iyi niyetlerle, birbirleriyle hakkı tutup, kaldırıp kurtarmak için, zulmü men etmek, engellemek için anlaşmaları iyi de; gruplaşmaya, çatışmaya, kavgaya, gürültüye, patırtıya sebep olacak, aradaki kızgınlığı, şiddeti artıracak tarzdaki anlaşmaları uygun değil.

Ve yine bu hadîs-i şerîfin metninden anlaşılıyor ki İslâm her şeyi hallediyor. Allahu Teâlâ hazretleri müslümanları birbirleriyle kardeş ediyor:

İnneme'l-mü'minûne ihvetün.

"Müslümanlar -başka bir şekilde düşünülmesi mümkün değil- sadece ve sadece birbirlerinin kardeşidir."

İstesen de istemesen de şu yüzü kara kardeşin senin, ben de senin kardeşinim, sen de benim kardeşimsin, kıvırcık saçlı Habeşî de kardeşimiz, müslüman olmuşsa İngiltere'deki de, Amerika'daki zencisi de, sarı ırklısı da, çekik gözlüsü de, ufak boylusu da, uzun boylusu da… Allah kardeş etmiş, imanda kardeş olmuşuz, o kardeşlik yetiyor. Bizim kardeşin kardeşe kanı haram, namusu, ırzı, malı haram…

Ne demek?

Namusuna dil uzatamayız, göz koyamayız, malını gasp edemeyiz, alamayız, kendisine haksızlık edemeyiz, kendisini hor hakir göremeyiz, Allah'ın kulu, müslüman kardeşimiz olduğu için hürmet etmek zorundayız.

İslâm her şeyi hâlletmiş, İslâm gelince ortalık hallolmuş, artık ufak tefek anlaşmalara lüzum yok. İslâm halletmiş, hem de öyle bir halletmiş ki afallamış Araplar, eski usûl zorbalığa alışmış olanlar, İslâm'ın adaletinden şaşırmış, afallamışlar. Bir kısmı intibak bile edememiş.

Pazarda gezerken bir tane kabile reisi, müslümanlardan birisi kalabalıkta yanlışla ayağına basmış. Olur ya hani öyle, çekilirken, yürürken, ederken beyzadenin ayağına basıvermiş. Bu müslüman, o da kaldırmış bir tokat patlatmış.

"Terbiyesiz, ben koca kabile reisiyim, dikkat etsene!" mi dedi artık, ne dediyse gerilmiş, bir tokat patlatmış.

Ama İslâm geldi, haberi yok adamın, var da değişen havaya intibak edememiş, anlayamamış. İslâm'dan haberi var, kendi de güya müslüman ama hazmedememiş, anlayamamış. Öteki tokadı yiyen müslüman gitmiş Hz. Ömer'e demiş ki:

"Yâ Ömer, vurdu bana, filanca adam ne olursa olsun. İsterse kabile reisi olsun ne olursa olsun isterse yüz tane, bin tane arkasından hizmetçisi gezsin. Bana vurmaması lazım, ben Allah'ın kulu değil miyim? Ben hür bir insan değil miyim, öyle herkesin herkese kızdığı kimseye kaldırıp tokat vurması var mı? Yok. Davacıyım."

Çağırtmış adaletiyle meşhur Hz. Ömer.

"Yaptın mı bu işi?" demiş.

"Yaptım." demiş "Ayağıma bastı ben de vurdum, dikkat etseydi ben koca şerefli adamım." filan gibi bir edâ ile o zaman demiş ki Hz. Ömer:

"O halde o da sana kaldırıp, gerilip tokat patlatacak."

Kısasa kısas, tokadı patlatacak, ondan sonra o da anlayacak. Buna tahammül edememiş, kaçmış İslâm diyarından gitmiş, İslâm'dan çıkmış, gitmiş. Ama İslâm böyle getirmiş. Öyle adalet getirmiş ki kabile reisiymiş, küçük zavallı bir köylüymüş, bedeviymiş, farkı kalmamış, onun için ayrıca özel anlaşmalara lüzum kalmamış.

Onun için Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte başka sözleşmeye, anlaşmaya lüzum yok, İslâm'da böyle şey yok, diyor. Bundan bir mâna daha çıkıyor; İslâm gelmeden önce şahıslar birbirleriyle yeminleşmişler, anlaşmışlarsa, el uzatıp birbirlerinin elini sıkıp bazı sözler vermişlerse İslâm onları da iptal ediyor demek. Bitti artık, o eski kavgaları unut bakalım. İslâm geldi, İslâm kardeşliği içinde, birlik ve beraberlik içinde ol demek.

Biz de yakın zamanda şu memleketin içinde ihtilafın ne olduğunu gördük. Aynı memleketin fertleri, kardeşler, amcazâdeler, bilmem aynı ailenin, mahallenin, şehrin insanları olarak ihtilafın; özel özel anlaşmalar yapıp da birbirimize girmenin ne kadar kötü şey olduğunu gördük.

İşte neden oluyor?

İslâm'ı bilmemekten oluyor. Müslümanlığı bilse insanlar, bu hadîs-i şerîfi okusa, bu hadisin mânasına intikal etse, o zaman daha geniş bir şuura erecek.

Adam karşısındakine kem gözle bakıyor. Hem de o kadar müsamahasız ki bakışı senin hocan Ali Efendi, benim hocam Veli Efendi diye birbirlerine yan bakıyorlar. Nerden çıkarttın bu böyle hoca farkından dolayı kavga çıkartmayı, kimisi hukukta okur, kimisi iktisatta okur, kimisi edebiyat fakültesinde okur, kimisi teknik üniversitede okur.

Hocaları farklı diye insanlar birbirlerine düşman oluyorlar mı?

Bakıyorsun hoca farkından kavga, gürültü, kıyamet kopuyor.

İslâm gelip de insanın gönlüne yerleşmezse, iman gelip de insanın hareketlerini vicdanın ölçülerine göre tanzim etmezse bu insanların yola gelmesi mümkün değildir. İstediğin kadar kanun yap, istediğin kadar polis dik, her adamın başına bir polis dikmen lazım, sonra polisler de onlara uyabilir. İşin kötüsü o.

Polis de vicdan terbiyesine muhtaç. Hâkim de vicdan terbiyesine muhtaç. Müfettiş de vicdan terbiyesine muhtaç.

Sen bakansın, genel müdürsün, falanca yerde bir haksızlık olmuş, filanca memurla filanca memur arasında ihtilaf çıkmış, ortada bir suç var. Kendin gidemiyorsun, müfettiş gönderiyorsun, ya müfettiş öbür taraftan para alıp beri tarafın hakkını saklıyorsa, onu ona yaptırmayacak nedir? İman, vicdan, Allah korkusu… Bir gün gelip de her şeyi bilen Allahu Teâlâ hazretlerinin, her işin iç yüzünü bilen Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda yalan söyleyip de atlatamayacağı bir büyük mahkemede hesap vereceğinin kaygısı, düşüncesi olan insan haksızlığı yapmaz. Gerisi parayı gördü mü şaşırır. Kimisi yüz bin liraya alınır, kimisi üç yüz bin liraya alınır, kimisi bir sarı Mercedes'e satın alınır, kimisi bilmem şuna, kimisi buna insanlar alınır.

Alınmaması için kalplerine Allah'ın korkusunun girmesi lazım. Gerisinin hepsi boştur.

Hocam öyle deme, biz tahsil gösteririz, insanlara tahsil gösterilince münevver olur, aydın kişi olur, böyle şeyleri yapmaz.

Ne irfandır veren ahlâka ulviyyet ne vicdandır.

Fazilettir ki insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden silinsin farz edilsin havf-i Yezdan'ın

Ne irfanın kalır tesiri katiyen ne vicdanın

Hayat artık behimîdir hayır ondan da alçaktır.

Sen Allah korkusunu yürekten kaldır, bakalım tahsilin faydası olur mu? Vicdan dediğin lafın faydası olur mu? İrfan dediğin şeyin faydası olur mu?

Adam öğrendiği bilgiyi karşı tarafı boğazlamakta kullanır. Karşı tarafı güzel aldatmakta kullanır. Ekstra ekstra gangester yetişir. Harikulâde hırsız yetişir. Sen 80 bin türlü tedbir alırsın banka soyulmasın, para çalınmasın diye adam usûlünü bulur, elektronik cihazlar kullanır, haritayı önüne açar, kanalizasyonlardan delik deler, gene parayı çalar. Vicdan olacak insanın içinde, iman olacak. Her şeyi gören, bilen Allahu Teâlâ hazretlerinden korku olacak kalbinde.

Korku olmadı mı bitti. Korku olmadı mı bu insanlara hâkim olamazsın. İnsanların kalbine korkuyu yerleştirdin mi dünya süt liman olur, düzelir.

İnsanların kalbinden bu korkuyu çıkarttın mı ne yapacaksın?

Başına diktiğin adam da ona uyar. Onları kontrol etsin dediğin adam da ona uyar, yine düzelmez iş.

İmanın kadr ü kıymetini anlamamız lazım. Önemini anlamamız lazım.

Bak, kaç sene önce Mehmed Âkif söylemiş, şu benim okuduğum şiir Mehmed Âkif'indir. İstiklâl Marşı'nı almışız kendimize İstiklâl Marşı yapmışız ama adamın söylediği yolda gitmiyoruz. Çünkü içimizde direk gibi nefis var. Nefis, nefis dediğimiz şey var ya içki içmek, kumar oynamak, haram, eğlence, yan gelip yatmak ister, cümle âlem kendisine hizmet etsin, o kendisi bir kenarda yatsın semirsin; bunu ister. Nefis bu, insanın nefsi; hiç kanun nizam tanımaz, her türlü haksızlık yapılsın yeter ki içi şen olsun. İçi hoş olsun, kendisi rahat etsin, zevk ü safa etsin, onu ister. İşte o nefisler yaptırtmıyor bize doğru gördüğümüz şeyi.

Yaptırtmıyor, neden yaptırtmıyor? Nasıl oluyor? Bu işin esrârı nedir?

Gelin öteki hadîs-i şerîfi okuyalım. Çünkü peş peşe gelmiş kitapta, orada çıkacak bu sorunun cevabı. Peygamber Efendimiz müteakip hadîs-i şerîfte buyuruyor ki:

Lemmâ halekallâhu te'âle'l-cennete kâle li-Cibrîle izheb fe'nzur ileyhâ

"Allahu Teâlâ hazretleri cenneti yarattığı zaman Cebrail aleyhisselam'a buyurdu ki; git de ona bak. fe-zehebe fe-nazara ileyhâ Cebrail aleyhisselam da gitti ve cennete baktı. sümme câe fe-kâle Sonra geldi Allahu Teâlâ hazretlerinin huzûr-ı âlîsine ve dedi ki: ey rabbi ve izzetike Ya Rabbi senin izzetine yemin olsun ki lâ yesme'u bihâ ehadün illâ dehalehâ kim bu cenneti duyarsa mutlak girer bu cennete.

Kim bu cenneti duyarsa, bu kadar güzellikleri kulağı duydu mu ne yapar yapar, çırpınır, girer bu cennete. O güzelliğin adını duydu mu peşini bırakmaz.

Ağrı dağının tepesinde hazine var; kazdığın zaman bir çekmece çıkacak, içi zümrüt, elmas, altın, gümüş dolu; üç tane sivri tepenin kenarında, işte sağ tarafında şöyle olan yerde, beş ağacın yanında, filanca köyün huzurunda, yanında filan diye bir haber duysan, bir harita geçse eline, bir mektup geçse ne yaparsın?

Ne kış dersin, ne kar dersin, ne soğuk dersin, atlarsın otobüse, dosdoğru Kars'ı boylarsın, Ağrı dağına çıkarsın, elinde kazma kürekle zümrüt var, elmas var koskoca bir çekmece dolusu, onu aldın mı gel keyfim gel diye düşünürsün. Öyle cenneti duydu mu bir insan duysun kâfi. O güzellikleri bir söylediler mi ona muhakkak girer diyor Cebrail aleyhisselam.

Bakalım sonra ne olmuş?

Sümme haffehâ bi'l-mekârihi sümme kâle yâ Cibrîl izheb fe'nzur ileyhâ fe-zehebe fe-nazara ileyhâ sümme câe fe-kâle ey rabbi ve izzetike lekad haşîtü en lâ yedhulehâ ehadün. "Sonra Allahu Teâlâ hazretleri bu Cebrail'i gönderip de onun bu sözü söylemesinden sonra cennetin etrafını nefse hoş gelmeyecek şeylerle çevreledi. Nefsin canını sıkan, hoşuna gitmeyen, beğenmediği, istemediği 'üf be, aman be' dediği ne varsa onlarla cennetin etrafını doldurdu çepeçevre. Cennetin etrafını nefse hoş gelmeyen şeylerle doldurdu Allahu Teâlâ hazretleri. Sonra da buyurdu ki: Yâ Cibrîl izheb fe'nzur ileyhâ. Ey Cebrail git gene bak cennete."

İlk gittiğinde sadece cennet vardı, ikinci gittiğinde cennetin etrafını nefse hoş gelmeyecek nefsi sıkacak ne varsa onlarla doldurdu Allahu Teâlâ hazretleri. Sonra git, bak dedi. Cebrail aleyhisselam da; fe-zehebe fe-nazara ileyhâ. "Gitti de baktı cennete ki içi cennet ama etrafı çok nahoş şeylerle dolu. Hoşa gitmeyen şeylerle dolu."

Sümme câe fe-kâle. "Sonra geldi de dedi ki:" Yâ Rabbi ve izzetike. "Senin izzetine and olsun ki; senin izzetin hakkı için." Lekad haşîtü en lâ yedhulehâ ehadün. "Korkuyorum ki hiç kimse buraya girmez."

Hiç kimse girmez. Çünkü etrafı çevrili, etrafı nefse hoş gelmeyen şeylerle çevrili.

"Korkuyorum ki kimse girmeyecek ya Rabbi." dedi.

Çünkü herkes nefse hoş gelmeyen şeyleri görünce geri döner, arkasında cennet var ama geri döner. Korkarım ki kimse girmeyecek bu cennete, dedi Cebrail aleyhisselam.

Fe-lemmâ halekallâhü'n-nâra. "Allahu Teâlâ hazretleri cehennemi yarattığı zaman da." Kâle yâ Cibrîl izheb fe'nzur ileyhâ. "Gene buyurdu ki; git şu yarattığım cehennemi bir gör, bir bak." Fe-zehebe fe-nazara ileyhâ. "Cebrail aleyhisselam da o buyruk üzerine gitti, cehenneme baktı." Sümme câe fe-kâle. "Sonra gelip de dedi ki:" Ve izzetike lâ yesme'u bihâ ehadün fe-yedhuluhâ. "Senin izzetin hakkı için, senin izzetine and olsun ki, yemin ederim ki… Yâ Rabbi kim bunu duyarsa mümkün değil içine girmesi."

Allah cehennem gibi bir azap yeri yaratmış, şöyle kötü, böyle kötü, şöyle hesabı var diye; kim duyarsa herkes gerekli tedbiri alır, ne yapar yapar, bu cehenneme düşmez. Buraya kimse gelmez, hiç kimse gelmez. Çünkü çok korkunç dedi.

Fe-haffehâ bi'ş-şehevâti. "Allahu Teâlâ hazretleri de cehennemin etrafını nefse hoş, tatlı gelecek, şehvetini çekecek, hoş görünen neler varsa, onlarla doldurdu. Cehennemin etrafını çepeçevre çevirdi." Sümme kâle yâ Cibrîl izheb fe'nzur ileyhâ. "Sonra Cebrail aleyhisselam'a dedi ki; git yâ Cebrail, bak ben bir değişiklik daha yaptım, cehennemin etrafına nefse hoş gelecek şeyleri serpiştirdim, etrafını çepeçevre nefse tatlı gelen şeylerle doldu." Fe-zehebe fe-nazara. "Gitti ve baktı Cebrail aleyhisselam." Fe-kâle yâ rabbi. "Ve döndü geldi dedi ki." Ya Rabbi ve izzetike. "Senin izzetine, celâline and olsun ki." Lekad haşîtü en lâ yebkâ ehadün illâ dehalehâ. "Öyle bir korku geldi ki içime buraya girmeyen kimse kalmayacak, herkes girer buraya. Bu cehenneme herkes girer."

Neden?

Etrafı hep al, hep etrafı nefse hoş gelecek tuzaklarla dolu, nefsi çekecek şeylerle dolu. Onları yaparlar, nefse hoş gelen o şeyleri yaparlar, girerler. Düşerler bu cehenneme dedi.

Bu hadîs-i şerîf hasen ve sahih bir hadîs-i şerîftir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Nesâî, Müstedrek, İbn Hibban, Tirmizî, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet eylemişler.

Bu hadîs-i şerîfin esrârı nedir?

Bu hadîs-i şerîfin derin mânası şudur ki; insan hemen bir şeyi beğenmediği zaman vazgeçmemeli, hemen bir şeyi beğendiği, hoşlandığı zaman da üstüne lap diye atlamamalı. Arkasını düşünmeli.

Arkasında ne var, o beğendiği şeyin arkası nasıl gelecek, o beğenmediği şeyin arkasında ne var?

Onu düşünmeli. Bir insan cenneti kazanmak istiyorsa Allahu Teâlâ hazretlerinin emirlerini, yasaklarını Resûlullah Efendimiz'in tavsiyelerini, emirlerini tutmalı. Hoşuna gitmese de. Kendisine nâhoş gelse de, beğenmese de bunları yapmalı çünkü beğenmese bile arkasında cennet var. Allahu Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'inde yasakladığı, Resûlullah Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde bizleri tahzir ve tenzir eylediği, "yapmayın" diye bize buyurduğu, yasakladığı şeyleri de insan nefsi istese de canı çekse de canı gitse de yapmamalı.

O zaman iş nereye geliyor?

O zaman iş şu nefsi terbiye etmeye geliyor. Hepimizin içinde bir nefis var ya, nefis var hepimizin içinde, bu bir at gibi, biz onun üstüne binmişiz, o bizim atımız, bizi bir yere götürüyor. Karşıda bir otlu, samanlı bir yer gördüğü zaman o tarafa gitmeye çalışıyor. Ama uçurum, bataklık, tehlike var oraya gittiğin zaman. Hoşa gidecek bir şey var orada ama bizi helak edecek, batıracak, uçuruma düşürecek, mahvedecek. Bu taraftan gitmesi lazım. Bu taraf yokuş gibi görünüyor, tehlikeli gibi görünüyor ama orası selamet. Bu nefsi terbiye etmek lazım.

İnsanların çoğu bu devirde nefis denilen bir şeyin varlığından bile habersizdir. Nefis ne demek, bilmez. Lafını duysa bile laf kulağından gönlüne inmez. Evet, nefis diye bir şey varmış diye biliyor ama bilgisinin gereğini yapmıyor, gönlüne inmedi. Bu nefis terbiye edilmezse, insan bu nefsi dizginlemeyi öğrenmezse, bu olmazsa elinde, istediği zaman çekip de böyle durduramazsa veyahut başını şu tarafa çevirip de kamçıyı vurup da o tarafa doğru zorla sevk edemezse bu nefis insanı taştan taşa çalar. Azgın bir at, gemi azıya almış bir at, inatçı bir katır gibi insanı o taştan bu taşa, o daldan bu dala çarpar. Gözünü çıkartır, kafasını kopartır, yere düşürür, insanı perişan eder.

Bu nefsi terbiye etmemiz lazım.

Nasıl terbiye edeceğiz, yumurtayla mı, ne yapacağız? Bunun terbiyesi nasıl olacak?

İşte bu zor iş! Bunun şimdi bir terbiye müessesesi yok. Elhamdülillah devletimiz bedenimizi terbiye edelim diye Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü kurmuş. Çünkü pazu, güç, kuvvet, sıhhat lazım ki düşmanımız bize heveslenmesin, bizim gücümüzden, kuvvetimizden korksun da bunlar sıhhatli adam, cengâver insan, ölümden korkmayan kimseler, hepsi fidan gibi, levent gibi, bunların yanına yanaşılmaz, yan baktığın zaman bunlardan korkulur, bıyık burduğu zaman aman filan diye korksun. Bedeni terbiye için müessesimiz var.

Ruhu nerede terbiye edeceğiz?

Gel bakalım, hadi ruhu nerede terbiye edeceksin, nefsi nerde terbiye edeceksin?

Mekteplerde terbiye ederiz.

Mekteplerde bilgi veriyorsun.

Bilgi: İki kere iki dört eder, hidrojenle oksijeni birleştirirsen su olur…

Bilgi veriyor. Terbiye edemiyorsun, insanı terbiye etmiyorsun. İlkokulu bitiriyor bir şey yok, ortaokulu bitiriyor bir şey yok, liseyi bitiriyor bir şey yok, adam olmamış ki! Adam olmamış ki ne babaya, ne hocaya saygı var, ne arkadaşına sevgi var, ne Allah korkusu var, ne mesuliyet duygusu var. Yiyip içip semiriyor, dersine çalışmıyor, mesuliyetsiz…

Bilmem langırt salonu senin, stadyum benim, filanca kahvehâne, bilardo salonu, iskambil, domino şeyi… Onların peşinde gidiyor. Sen onu mektebe gönderiyorum diye sabahleyin uğurluyorsun, akşam mektebe gitmemiş, gezmiş, tozmuş, gelmiş. Sen evden gidiyorsun, annesinin yakasına yapışıyor;

Anne para ver.

Evladım akşama işte ancak sebze, meyve alacak şu kadar para var.

Ver onu bana ne!

Bilgi vermek ile insan terbiye olmaz. İnsanı terbiye etmek lazım, bilgiyle bir şey hallolmaz, istediğin kadar öğret. Papağana da öğretirsin. Papağana kelimeleri telaffuz etmeyi öğretsen, sözü insan gibi olur ama içi insan olmaz. Gene papağan kalır. Teyp de söyler, konuşur, radyo da konuşur. O konuşmanın ötesinde insanın içinde duygu değişikliği olacak. İnsanın kendisinde hâl olacak, hâl değişikliği olacak. O hâl ile öyle hareket edecek ki zarafeti senin de hoşuna gidecek. Öyle söz söyleyecek ki gönlünü alacak. Öyle iş yapacak ki seni sevindirecek. Öyle hareket edecek ki insan herkesin hayranlığını kazanacak. O hâli, duyguyu, sevgiyi ona vermek lazım. Laf ebesi değil; hâl ehli yapmak lazım. Hâl sahibi yapmak lazım. Bomboş olmaması, hâl sahibi olması lazım. Bunun müessesi yok çünkü.

Mekteplerde hocalar da talebelerden bıktı. Biliyoruz, içinden yetiştik, içindeyiz.

Hoca dersi veriyor, bıkkın gidiyor, niye böyle yapıyorsun hocam?

Yahu zaten devletin verdiği maaş ne ki, 20 saat, 30 saat derse giriyorum, yazılı okumaktan bıktım, bilmem, eve yorgun argın dönüyorum, alacağımı alamıyorum…

Herkesin bir derdi var, bir şey söylüyor, kimsede şevk kalmamış.

Halbuki bizim arkadaşlardan birisi çocuğunu Amerika'da Chicago'da mektebe göndermiş. İkide birde alıp onu kiliseye götürüyorlarmış. Çocukları toparlayıp ilkokulda kiliseye götürüyorlarmış.

"Gitme kızım, götürseler gitme." demiş. Bir keresinde;

"Ben gitmiyorum." demiş, sınıfın da birincisiymiş. Elhamdülillah bizim memleketin fertleri akıllı da oluyor. Başka milletlerden eksikliğimiz olmadığı gibi fazlalığımız var demek ki.

Hemen;

"Bir çağır babanı, niye gitmiyorsun sen kiliseye?" demişler. Çağırmış bakalım. Bizim mühendis arkadaş gitmiş, Almanca, Fransızca, İngilizce bilir, hesap, kitap bilir, icadı var… Zeki bir insan babası, gitmiş. Sormuş müdür;

"Kızını kiliseye niye göndermiyorsun?" Demiş;

"Ben müslümanım da ondan. Başka dinin kilisesine, ibadethânesine onun için göndermiyorum."

"Afedersin, o zaman bizim vazifemiz senin çocuğuna bir müslüman hoca bulmaktır, afedersin, anlayamadık." demiş.

"Biz dine muhalifsin de, çocuğum dinsiz yetişsin, kiliseyi istemesin diye ondan göndermiyorsun sandık, onun için seninle konuşmak için çağırdık, onun için istedik. Çünkü bizim ilkokulda maksadımız, meramımız çocuğa bilgi vermek filan değil, çocuğuna mâneviyat kazandırmak." demiş.

Çocuğun içinde sevgi uyandırmak, çocuğun içinde mânevî birtakım duygular, hisler, hazlar, sevgiler, düşünceler uyandırmak. Bilgi şöyle kenarda kalıyor. Önemli değil. "Asıl gayemiz çocuğun içinin terbiyesi…" demiş.

Bak şimdi bu oldu! Böyle düşünen bir mektep, böyle düşünen bir hoca çocuğuyla, talebesiyle meşgul olur.

Gel bakalım sen niye öyle yaptın?

Ben pencereden seyrederken gördüm ki; arkadaşın yanından geçerken bir çelme taktın. Niye böyle yaptın?

Üzerinde durur, oradaki bir rûhî davranışın, bir ruh hastalığının, kıskançlığın, kinin, zalimlik, gaddarlık duygusunun, kabadayılık hissinin, kendini beğenme duygusunun peşine takılır. Bak bu iyi değildir, diye sonunda evirir çevirir, terbiye eder, yoğurur, yumuşak, geçimli, kibar bir insan hâline getirir.

Altı ay kadar Almanya'da kaldım. İtiraf ediyorum ki; çocuklarının terbiyesine sarf ettikleri himmetlere hayran kaldım. Çocuklarını iyi yetiştirmek için o kadar gayret ediyorlar ki… Çok gayret ediyorlar. Anne baba çocuğun yanında eğri büğrü konuşmuyor. Anne baba kavga edip ayrılacaklar, boşanacaklar, çocuklarının yanında kavga etmiyorlar. O kadar dikkat ediyorlar. Çocuğun sorduğu soruya kaşları çatık, ciddî ciddî, düşüne düşüne, adam gibi cevap veriyorlar. Çocukları da adam gibi konuşmaya alışmış. Ufacık tefecik, bacak kadar çocuk bakıyorsun kitap gibi konuşuyor. Terbiyesi gayet iyi.

Çocuk parkına gittim. Gavurları methetmek değil maksadım. Eğriye eğri, doğruya doğru, kusurumuzu, terbiyenin önemini anlayalım diye söylüyorum. Çocuk parkına gittim, oturdum. Kayma var, salıncak, oyuncak var bilmem ne var. Kimse kimseyle çekişip kavga etmiyor, itişmiyor. Salıncağın başına gelen sıra bekliyor, ötekisi birkaç sallanıyor, iniyor, ötekisi geliyor, o sallanıyor. Hiç başlarında büyük de yok. Bir intizam içinde, muntazaman çocuk parkı çalışıp gidiyor.

Bizde itişir, kakışır. Salıncağa biner bir türlü inmez. Ötekileri bindirmek istemez veyahut hepsi birden çullanırlar, o ona sabretmez, bağırır: Anne, işte bu inmiyor da ben bineceğim de bilmem ne… Bak, eksik! Çocuklarımızı daha küçükten terbiye edemiyoruz. İşte oralardan başlıyor iş. Oralardan hep benim olsun, başkasının olmasın duygusu başlıyor. Hep ben sallanayım, ötekisi sallanmasın ağlasın isterse. İşte bak o duygu sonra büyüyecek, o zaman piyasayı dolandırıp, bütün parayı, 50 milyonu, 100 milyonu cebine atıp kaybolan adam olacak.

O neden?

Hep kendisini istiyor, hep kendisinin rahatını istiyor. Karşısındakini düşünmüyor, merhameti düşünmüyor.

Onun o hastalığının tedavi edilmesi lazım. Terbiye edilmesi lazım. Bilgi kâfi değil, bilginin yanında kötü huyların izale edilmesi, iyi huyların kazandırılması lazım. İşte bunu yapmazsak insanın yüksek tahsil yapması bir şey halletmez.

Çok meşhur hikâyedir, tahmin ediyorum içinizde bilmeyen yoktur;

"Oğlum ben sana paşa olamazsın demedim; adam olamazsın dedim." demiş eski devirde.

"Hani ben sana paşa olamazsın demedim ki adam olamazsın dedim."

Böyle dermiş, bakarmış çocuğuna da küçükken, hoyrat bir şey, böyle laf dinlemez, kaba saba bir şey, sen adam olmazsın, sen adam olmazsın filan dermiş çocuğuna. Sonunda çocuk terk-i diyâr etmiş, gitmiş. Mektep medrese okumuş, orduya girmiş, padişahın yanına yanaşmış, paşa olmuş, vezir olmuş neyse… Aklına gelmiş bir gün konağında otururken;

"Şu babam bana 'adam olmazsın' derdi, gelsin de bak nasıl yüksek mevkilere çıktığımı bir görsün." diye memleketine bir müfreze göndermiş.

"Gidin, filanca kasabada, filanca köyde şu isimli bir adam var, onu alın bana getirin."

Osmanlı pala bıyıklı yeniçerileri atlamışlar, yürümüşler, o şehre gitmişler. Soruşturmuşlar o köyü bulmuşlar, hadi, atlarla o köye. Soruşturmuşlar adamı bulmuşlar, yaka paça yakalamışlar.

"Paşamız bize emretti, kim bilir ne kabahatli adam." diye.

"Durun edin…" demeye kalmadan yaka paça yürü, almışlar şehre getirmişler. Ama yolda adam o köyden o şehre gelinceye kadar;

"Bu adamlar beni niye götürüyorlar, cellât mı kesecek, başıma ne hâller gelecek, niye gidiyorum?"

Ne olduğunu bilememiş, yolda ölmüş ölmüş dirilmiş.

Nihayet konağa gelmiş, huzura çıkmış bir de bakmış ki oğlu karşıda oturuyor.

"Baba!" demiş "Hoş geldin. Hani sen bana küçükken ikide birde bağırırdın ya 'sen adam olmazsın, sen adam olmazsın' diye. İşte bak, ben adam oldum, konak sahibi, paşa oldum. Bak şu ihtişama şöyle."

Adam bir derin nefes almış, başını sallamış:

"A evladım" demiş "ben sana adam olamazsın, dedim. Ben sana 'paşa olamazsın' demedim ki adam olamazsın dedim. Sen eğer adam olsaydın edeple, terbiyeyle ata binerdin, benim köyüme kadar gelirdin. 'Babacığım!' derdin, elimi öperdin. Ben ata binerken üzengimi tutuverirdin. 'Buyur baba!' derdin. Makamını bana verirdin, hürmet, izzet ederdin, 'şuraya otur babacığım' derdin, o zaman ben senin insan olduğunu anlardım." demiş.

İşte bu hikâye halkımızın arasında söylenir. Terbiye denilen şeyin edebiyatını gösteriyor.

Birisi bilgi, ötekisi terbiye…

İnsan bilgili, yüksek mevkie çıkar ama gene de kaba saba olur, gene de adam olmaz. 40 yıl kaynatsan eti kaynamaz, yumuşamaz, yenilir hâle gelmez. Kaynatırsın kaynatırsın gene kart kalır.

Terbiye önemli! Onun için bu nefsi terbiye edeceğiz.

Bu nefsi terbiye edince ne olacak?

Aklın hizmetine girecek, bizim gücümüz, kuvvetimiz nefsimiz. Aklımız bize neyi gösterirse hoşa gitse de gitmese de onu yapacak. Aklımız bizi neden men eylerse, hoşa gitse de onu yapmayacak. Evet, şuradan şunu uzatıp da şu camekândan, şu vitrinden üç tane bileziği cebine sokarsan iki ay rahat edersin. Üç bilezik epeyce para eder, rahat edersin, yaşarsın ama hırsız olursun, haram yemiş olursun. Yakalanırsan hapse girersin. Yakalamazsan âhirette cezasını çekersin. Sonu her iki bakımdan da kötü. O halde bunu yapma.

Filanca zevk ü safa güzel ama yaparsan arkasından şu zarar gelir.

O halde yapma.

Arkadaşlar futbol oynuyor, top oynuyor, kahvehânede bilardo oynuyor, biz de burada çeşitli laflar söylüyorlar, nokta nokta, aptal gibi çalışıyoruz filan demek istiyor.

Yahu evet burada çalışıyorsun, biraz sıkıntı çekiyorsun ama arkasında safa var. O futbol oynuyor, mezun olamayacak. Mektep medrese bitiremeyecekler. Anası babası üzülecek. Bir işe yaramayacak. Tahsilleri yarıda kalacak. İşte bunun gibi.

Peki bu iş için dinimiz ne yapmış?

Dinimiz bunu halletmek için bize orucu emretmiş mesela, tedbirlerden birisi.

Oruçta biz yavaş yavaş kendi nefsimizi yenmeyi öğreniyoruz. İstediği şeyi vermiyoruz, istemediği şeyi yaptırıyoruz, yavaş yavaş böyle öğreniyoruz.

Dinimizin çok terbiye metotları var. Dinimiz, hocalarımız, tarihimiz, kültürümüz terbiyenin metotlarıyla, şâheserleriyle doludur.

Bizim kültürümüzde biz insanı mektepte, medresede okutmasak bile köyünde terbiye etmişiz. Köyünde oduncuyu terbiye etmişiz, Yunus Emre olmuş. Oduncuyu terbiye etmişiz Yunus Emre gibi 700 senedir sözü dillere destan olmuş insanlar yetiştirmişiz. 40 sene şeyhine odun taşımış, bir eğri odun getirmemiş.

Neden?

Zarif adam da ondan. Oduncu ama zarif adam, kalbi, gönlü var. Terbiyesi var. Açın Osmanlılar'ın kitaplarını, birbirlerine hitap tarzlarına bakın. Açın bakalım münevverler birbirleriyle nasıl konuşmuşlar.

Geçen de bir mektup elime geçti, Diyanet Gazetesi'nde de neşrettim. Fatih Medresesi'nden babasına mektup yazıyor.

"Sebeb-i hayâtım babam, hazretleri…" filan diye adını unuttum, babasına mektubu oku, erirsin böyle hayranlıktan, mum gibi erirsin.

Medresedeki bir talebe memleketteki babasına bir mektup yazmış. Hulâsaten; ne zarafet, ne edep, ne terbiye, ne sevgi…

Kelimelerinden yağ bal akıyor, kaymak gibi. İşte terbiye, o terbiye işte…

Ama adam genel müdür olmuş da karşısındakine merhamet etmiyor. Hakkını gasp ediyor, rüşvet alıyor, vazifesini yapmıyor. Gece bilmem kaça kadar poker oynuyor. Ondan sonra dairesine filanca vakitte gidiyor. İnşaata ruhsat verecek ama "Cebime şu kadar para koyarsan…" diyor, öyle olur işte. Bilgi yetmez ki… Bilginin yanında kalbe Allah korkusunu terbiyeyi yerleştireceksin.

İşte iki hadîs-i şerîf... Bütün bunlardan hulâsaten söyleyecek olursak, cennete gitmek için insan dişini sıkacak. Allah'ın emirlerinin, buyruklarının gereğini yapmak için biraz ter dökecek.

Cennetin yolu biraz meşakkatlice, cehennemin yolu çok kolay. İstersen garanti verebilirim, yüzde yüz cehenneme gidebilirsin, hiç tereddüt etmeden, yüzde yüz, istediğin kadar geniş yer olsa hemen elinin altında, kolay. Cehennem kolay, gayet kolay. Cennet zor. Cenneti kazanmak için önce Allah'ın neleri sevdiğini bileceksin. Ondan sonra da onları yapmak için biraz ter dökeceksin, zahmet çekeceksin.

Râhat ister tab' u mihnettir ibadet serteser

Terk-i râhat rağbet-i mihnet kılan mümtâz olur

Ol sebebdendir ki küfr âsân olur İslâm sâ'

Arsa-i âlemde mülhid çok muvahhid âz olur.

İnsanın tabiati rahat ister, ibadetler de hep mihnetli, meşakkatlidir. Kim rahatını terk ederse, mihnete meşakkate sataşırsa, sıkıntının altına girerse o mümtaz kul olur. İşte bu nükteden, bu gerçekten, bu hakikatten dolayıdır ki yeryüzü, dağ, ova her taraf mülhid doludur, münkir doludur, kâfir doludur; muvahhid azdır. Kolay değil ki erkek lazım, er kişi lazım müslüman olmaya, hakikî müslüman olmaya. Allah'a hakikî kul olmaya mert insan lazım, merdane kişi gerek. Öyle kadın gibi insanlarla, dönek insanlarla yürümez. Kolay değil, insan sabredecek, meşakkat çekecek, buyruğu tutacak, gık demeyecek. Savaşacaksın, nefis bu, karşına gelmiş, dikili göğsünü germiş, bir azılı düşman. Onu yeneceksin. Şeytan hilekâr bir düşman, önüne çekilmiş yola tuzağı, pusuyu kurmuş, seni cennete sokmak istemiyor; seni yakalayıp beraberce cehenneme atmak istiyor.

Hatırıma geliyor, Boğaziçi'nde içki içmişler, giderken otomobille otomobil Emirgân'da boğaza uçmuş. En son anda görmüşler; şöför uçarken kapıyı açmış, kendisini dışarı atacak; atsa yüzer, kurtulur. O dışarı atılacağı zaman yanındaki yolcu kolunu yakalamış, çektirtmiş, onu bırakmamış. Yahu be adam bırak o gitsin, sen de öbür kapıyı aç. Bak, insanoğlunun hâline bak… Ben batıyorum, bu da batsın, diyor. Sana ne onun çıkmasından? Sen de kendini kurtarabilirsen kurtar. Hayır, şöförü de çekmiş; hepsi birden Boğaz'ın dibini boylamışlar. Suyun içine girince kapaklar dışa doğru açılmıyor. Ta aşağıya gitmişler, aşağıdan da artık arabanın içinden çıkıp yukarıya demek ki şey yapamamışlar, hepsi boğulmuş.

Şeytanın işi de böyledir. Sen kapıyı açıp dışarı çıkmak, kurtulmak istersin, o seni yakalayıp seni de beraber cehenneme atmak ister, uğraşmak çok zor. Öyle hileleri vardır ki baştan çıkarsın sonunda. Nefis de öyle, ona destekçi olur. Bunları yenmek için de insanın iyice bir egzersiz yapmış olması lazım. Mânevî bakımdan pazusunun kuvvetli olması lazım. Mert, yiğit olması lazım. Süvari, bahadır, kahraman olması lazım ki yensin.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi yolunda mihnetlerden korkmayan, onların üstesinden gelebilen, merdâne insanlar eylesin.

Ben hani kadın dedim, erkek dedim, erkeğin de merdânesi olur, kadının da merdânesi olur. Geçenlerde de anlatmıştım; Rey şehri diye bir şehir varmış, o şehre bir âbid, zahid kadın hükümdar olmuş. Demek ki herhâlde oğlu filan öldü, devletin başına geçmiş. Kadın hükümdar pek olmaz ama devletin başına geçmiş kadın, Rey şehrinin. Şu meşhur Fahreddin-i Râzî diye bir müfessir var, onun memleketi Rey şehri. Şimdiki Tahran'a yakın bir yer.

Sultan Mahmud öbür taraftan haber göndermiş;

"Benim nâmıma para bassın, benim nâmıma hutbe okutsun, benim yüksek hâkimiyetimi tanısın yoksa orduyla üstüne geliyorum."

O kadın da mektubu alınca cevap yazmış. Cevapta diyor ki:

"Bana böyle bir mektup göndermişsin ey sultan. Allah biliyor ki sen o orduyu toplasan, benim şehrime hücum etsen, ben de senin karşına çıkarım, seninle çarpışırım. Çünkü aslanın erkeği olduğu gibi dişisi de olur. Ben de seninle çarpışırım. Ama bu çarpışmanın sonunda iki ihtimal var; ya ben seni yenerim o zaman âleme rezil olursun, 'Koca Sultan Mahmud ihtiyar bir kadına yenilmiş.' derler, rezil olursun. Tarihte nâmına leke sürülür veyahut da sen beni yenersin. Yenince ne olacak? Sen koca Sultan Mahmud'sun, Hindistan'ı, Türkistan'ı fethetmişsin, koca hükümdarsın. 'Koca bir hükümdar gitmiş de bir acûze ihtiyarla çarpışmış onu da yenmiş, şehrini almış.' derler. Senin şânına şan mı katılır?"

Cevaba bak, nasıl kurnaz cevap veriyor. Sultan Mahmud onun üzerine oraya yürümekten vazgeçmiş, kadını serbest bırakmış.

Bak, akıl insanı nasıl kurtarıyor? Söylediği sözle nasıl toparlamış, müslümanın erkeği de merdâne olur, müslümanın kadını da merdâne olur. Kadına da merdânelik lazım. Kadın da nefsiyle cihat etmek zorunda, kadın da nefsini yenmek zorunda, sabretmek zorunda, ibadetlerin ağırlığına tahammül etmek zorunda, cenneti kazanmak için sıkıntı çekmek zorunda… O nazlılık, nâzeninlik ile olmaz; çalışacak, o da gayret sarf edecek, o da gözyaşı dökecek, o da ibadet edecek. Erkeğe farz olduğu gibi namaz kadına da farz, erkeğe farz olduğu gibi oruç kadına da farz, hac öyle, zekât öyle… Erkekten bir farkı yok.

Lemmâ savverallâhu Âdeme terekehû fe-ce'ale iblîsü yatîfu bihî yanzuru ileyhi fe-lemmâ reâhu ecvefe kâle zafertü bihî hulıka lâ yetemâlekü.

Bu hadîs-i şerîf de Enes radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş Meşârık'te de var daha başka kitaplarda da var. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"Allahu Teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselam'ın şeklini yaratınca, Âdem aleyhisselam'ın vücudunu şeklen meydana getirince, halk edince, tasvir edince sûretini bir müddet o hâl ile bıraktı. O zaman şeytan geldi onun etrafında şöyle sağını solunu dolaşmaya başladı. Âdem aleyhisselam şeklen var ama kendisinde daha ruh yok. Daha yaratılmamış, yaratılışı bitmemiş. Sağına soluna baktı."

Fe lemmâ reâhu ecvefe. "Bir de baktı ki Âdemoğlu'nun içi boş." O zaman: Lekad zafertü. "Tamam, elde ettim, bunu hakladım, kazandım." dedi İblis aleyhillâne. Hulıka lâ yetemâlekü. "Öyle yaratmış ki her şeyi kendisinde değil, içinde boşluk var. Oraya vesveseyi veririm, içine çeşitli duyguları, şehvetleri, arzuları, hisleri doldururum, oradan bunu avlarım."

Bu remizli bir hadîs-i şerîftir. Buradan anlaşılıyor ki insanoğlunun bir kalp denilen hâleti var, içi var. Bu içindeki vesveseler içindeki o boşluklardan meydana gelir. Şeytan onu yakalayıp aldatabilir. İnsan o vesveselere kulak vermemeli. Şeytanın düşman olduğunu bilmeli, vesvesesine vâkıf olmalı, onunla mücadele etmeli.

Lemmâ ezinallâhu li-Mûsâ bi'd-du'âi alâ Fir'avne emmeneti'l-melâiketü fe-kâlellâhu kadi'stecebtü leke ve duâe men câhede fî sebîlillâhi sümme kâle aleyhisselâm ittekullâhe eze'l-mücâhidîne fe-innallâhe yağdabu lehüm kemâ yağdabu li'r-rusuli ve yestecîbü lehüm kemâ yestecîbü lehüm duâe'r-rusul.

Sadaka Resûlullâh.

Bu hadîs-i şerîf de Musa aleyhisselam'dan anlatmaya başlayıp mücahitlere sözü getiriyor. Musa aleyhisselam Firavun'a kardeşi Harun aleyhisselam'la beraber Allah'ın emirlerini tebliğ etmekle vazifelendirildi. Musa aleyhisselam gitti, vazifesini eda etti, mucizeler gösterdi. Mâkul mâkul konuşmalar yaptı. Hakkı izhar etmek için çeşitli söyleşmeler oldu. Her birisinde Musa aleyhisselam'ın sözünün gerçekliği anlaşıldı. Firavun'un laflarının boşluğu, mânasızlığı, yanlışlığı ortaya çıktı. Fakat Firavun ve etrafındaki bazı kimseler gene de yola gelmedi. Firavun'un karısı müslüman oldu, kendisi müslüman olmadı. Hikmet işte, aynı aileden… Sonunda Musa aleyhisselam beddua etti, Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor ki şöyle dua etti:

Rabbenâ inneke âteyte fir'avne ve meleehû zîneten ve emvâlen fi'l-hayâti'd-dünyâ. "Sen Firavun'a ve onun grubuna şu dünya hayatında, yakın hayatta, şu gördüğümüz, içinde bulunduğumuz hayatta çeşitli süsler ve mallar verdin. Yâ Rabbi! Firavun'a ve etrafındaki gruba şu dünya hayatında çeşit çeşit ziynetler, mallar verdin." Rabbenâ li-yudillû an sebîlike. "Yâ Rabbi! Bunları verdin, senin yolundan sapsınlar diye kullandılar, sapmalarına vesile oldu." Rabbena'tmis alâ-emvâlihim. "Ya Rabbi sen bunların mallarını ellerinden boşa çıkar." Ve'şdüd alâ-kulûbihim. "Kalplerini mühürle." Fe lâ yü'minû hattâ yeravu'l-azâbe'l-elîm. "Artık azâb-ı elîmi görünceye kadar inanamasınlar." diye beddua etti.

Neden?

Canına tak dedi; çok söyledi ve neler geçti aradan kabul etmediler. O zaman beddua etti. Böyle beddua etti:

"Yâ Rabbi! Sen bunlara çok mal vermişsin, çok mülk vermişsin. Ziynet vermişsin, bunların kalplerini mühürle, mallarını ellerinden al, inanamasınlar, helâk oluncaya kadar inanamaz olsunlar."

Hani şunu şöyle yap, bunu böyle yap deyince, yapamaz ol, filan deriz ya biz, öyle beddua etti. O zaman;

Emmeneti'l-melâiketü. "Melekler de âmin dediler". Ve onun üzerine; fe-kâlellâhu. "Allahu Teâlâ hazretleri dedi ki." Kadi'stecebtü leke yâ Mûsâ. "Senin duanı kabul ettim."

Artık tamam, helâk yazıldı. Firavun helâk olacak, grubuyla beraber helâk olacak. Bedduaya uğradı, Firavun peygamber bedduasına uğradı. Artık o Kızıldeniz'de boğulacak. Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki; senin duanı kabul ettim.

Ve duâe men câhede fî sebîlillâhi. "Allah yolunda cihat eden herkesin duasını da kabul ettim."

"Allah yolunda cihat eden, Allah'ın dinini yaymak, öğretmek için gayret sarf eden Allah eri, Allah dininin yardımcısı, hizmetçisi olan mücahitlerin de duasını kabul ettim." buyurdu Allahu Teâlâ hazretleri.

Sümme kâle aleyhisselam. "Bunu böyle anlattıktan sonra Peygamber Efendimiz buyurdu ki." İttekullâh eze'l-mücâhidîn. "Allah'tan korkun, mücahitleri ezâlandırmaktan."

"Mücahitleri ezâlandırmayın, Allah yolunda cihat eden kimselerin bedduasına uğramayın. Allah yolunda cihat eden kimseleri üzmeyin. Canlarını sıkmayın. Onları sıkıntılara sokmayın." dedi Peygamber Efendimiz. Çünkü diye ilave etti:

Fe-innallâhe yağdabu lehüm kemâ yağdabu li'r-rusuli. "Mücahitlerin de duygularına Allah riayet eder. Peygamberlerin nâmına kızıp da o kavimleri helâk ettiği gibi, onlara gazap ettiği gibi, o mücahitlerin hatırına da onların beddua ettiği kimselere gazap eder. Onların kızgınlığıyla gazap eder, onların duasıyla o duanın gereğini yapar."

Şimdi buradan çıkıyor ki bir insanın yaptığı işe bakacaksın, ne yapıyor bu adam, nedir?

Allah adamı, Allah yolunda çalışıyor, Allah'ın dinini insanlara anlatmaya çalışıyor, Allah'ın dinini yaymaya çalışıyor.

O zaman dalaşma, uğraşma. Kötü bir niyeti yok.

Sen Allah'ın kulu değil misin?

Allah'ın kuluyum.

Bu da Allah'ın emrini kullarına bildiriyor, başka bir şey yapmıyor. Resûlullah'ın hadîs-i şerîflerini anlatıyor, başka bir şey yapmıyor. Bunun ezâsı, bunu ezâlandırmak bunu sıkıntıya sokmak, o zaman senin başına bir felaket getirir.

Çok olmuş böyle, buna benzer şeylerin tarihte misali çok. Allahu Teâlâ hazretleri bize insaf versin. Herkesin kendi hakkını, kendi hayatını korumak için gayret sarf etmek hakkıdır. Herkes kendisini tehlikelerden koruyacak. Ama başkasına zulmetmek yok. Başkasına haksızlık etmek yok. Başkasını ezâlandırmak yok.

Kendini korumaya hakkın var, başkasını ezâlandırmaya hakkın yok. Bir insan Allah yolunda çalışıyorsa onu yerden yere sürmek, atmak, ezâlandırmak, sıkıntıya uğratmak…

Sonra mücahit Allah yolunda cepheye gider, öbür taraftan malı, çoluk çocuğu, karısı geride kalır onlara da hıyanetlik etmek yok. O Allah yolunda çarpışmaya gitmiş, sen de arkada onun malıyla uğraşıyorsun, olmaz! Bunların tarihte çok misalleri var.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi Allah yolunda, Allah'ın dinine hizmet eden kimseler eylesin. Allah yolunda yürüyen insanlara sevgiyle bakmak nimetini ihsan etsin. Onları üzmemek, kızdırmamak, onlara yanlış muamele etmemek edebini cümlemize ihsan eylesin. Allahu Teâlâ hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini bilen, onu tutan, böylece Peygamber Efendimiz'in şefaatine nâil olan bahtiyar kulların zümresine dâhil eylesin. İmân-ı kâmil ile âhirete göçen, Peygamber Efendimiz'e komşu olan bahtiyarlardan eylesin. Havz-ı Kevser'inden içen, cennetin nimetlerinden faydalanan, Allahu Teâlâ hazretlerinin Cemâli'ni gören kullardan eylesin.

Fatiha-i şerife mea'l-Besmele…

Subhane rabbiye'l-aliyyi'l-a'lel-vehhab.

El-Hamdulillahi hakka hamdihi nahmeduhu bi-cemi'î hamdih ve's-salâtu ve's-selâmu alâ hayri halkıhı Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecma'în ve men te'biahu bi-ihsanin. Allahümme yarabbena tekabbel minna inneke ente's-semi'ul alim ve belliğ ve ersil misle sevabu ma kara'nâhu ve nura mâ televnâhu min âlihi'l-hatemâti'ş-şerifeti ve sureti'l-kerimi ba'del kabulü minnâ bi'l-fadli ve'l-ihsani hediyyeten vâsılaten ila ruhu seyyidina ve senedina ve mededina ve kudreti uyudina ve tâci ruûseti ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafa ve ilâ ervahi âlihi evladihi ve ezvacihi ve ashabihi ve ensarihi ve ahbabihi ve etbaih ve bi-hürmeti esrar-u sureti'l-fatiha…

Sayfa Başı