M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Eğitim, İnsanoğlunun Faaliyetlerinin En Kıymetlisidir

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'l-lâhi hakka hamdihî. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn.

Allah celle celâlüh lütfediyor, yardım ediyor; hakkımız, haddimiz, istihkâkımız olmadan çok büyük ihsanlar, kolaylıklar gösteriyor. Çok güzel bir yer seçmişler. Daha önceki kampları biliyoruz. Onlar da güzeldi. Fakat bu, bir başka türlü güzel. Havası temiz. ''Avustralya'nın havası en güzel olan yeri'' diyorlar. Sağlam havalı, yayla havası. Güzel bir yer. Binalar pırıl pırıl, tertemiz, ferah, geniş. Böyle bir yeri seçmiş olmaktan dolayı çok sevinçliyim. Allah'a hamd ü senâlar olsun. Nasip eden Allah ama kardeşlerimiz de gerçekten burayı tutmakla büyük bir başarı kazanmış oldular. Allah razı olsun.

Bize ödül hazırlamışlar; bir sürü teşekkürler, güzel sözler, layık olmadığımız iltifatlar oldu. Hepsine teşekkür ederiz. Onların hüsnü zannı. Hakkımızda güzel düşündükleri için duygularını ifade ediyorlar. O sözler bizim hakkımız olmadığı halde onların güzelliklerini ifade eden sözler. O bakımdan güzellikleri dışarıya aksetmiş oluyor; teşekkür ederiz, Allah razı olsun.

Aileleri büyük kalabalıklar halinde, eğitim ve dostluk amacıyla bir araya getirmek bir buluştur, bir icattır. Bu icadı Avustralyalı kardeşlerimiz ortaya koydular. Daha önce başka yerde bu kadar büyük çaplı hareketler yoktu. Türkiye'de dahi yoktu. İnsanlar tatil yapabilir ama birkaç yakın arkadaşını alır, hususi bir şekilde arabasına atlar; Bodrum, Marmaris, Kuşadası gibi güzel yerlere gidebilirdi. Adana, Mersin gibi yerlere gidebilirdi. Fakat böyle hem tatili değerlendirmek hem ibadet etmek hem eğitim yapmak gibi gerçekten sevabı çok olan güzel niyetlerle, bu kadar büyük çaplı çalışmaları yapmak Avustralya'ya nasip oldu. Bunu onlar icat etti.

Biliyorsunuz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlar:

''Kim bir güzel çığır açarsa, iyi bir âdet ortaya koyarsa o açılmış olan çığırda yürüyen, o âdeti icra eden bütün insanların ecri, sevabı, mükâfatı, mânevî kârı, ilk o âdeti çıkaran insana verilir. Ama bu âdeti yapanların sevabından bir şey eksilmeden, bir misli onlara verilir.''

Yani işi yapanlar yine sevap kazanırlar fakat bu âdeti çıkaranlar da onun bir kopyası, bir misli sevabı alırlar.

Neden?

İyi bir işe vesile oldukları, bir çığır açtıkları, bir âdet ortaya koydukları için.

Ailelerinin, başka insanların, birçoğunun içki içip zil zurna sarhoş olup yerlere yığılıp serilip çılgınca eğlenerek ''yılbaşı kutlamaları'' diye asla bir müslüman olarak tasvip edemeyeceğimiz şekillerde değerlendirirken, onları bu çirkin manzaralardan uzak, sakin, tenha, güzel bir yerde toplamak, bir kere çok büyük bir hayır. Yani bu insanlar şehirlerin içinde kalsalar, bu günde bu kadar rahat olmaz. Çünkü büyük bir şamata oluyor.

Ben bir kere Münih'te şehrin içinde bu günlere rastladım... Adamlar bu mübasebetle çok büyük şamata yapıyorlar. İstemediğiniz halde kendinizi onların örfleri, âdetleri içinde buluyorsunuz. Güzel de değil, bir karnaval havası içinde, hoş olmuyor. Buralardan uzak olmak gerekiyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem seyahat esnasında bir yerden geçerken ordusuna;

''Buradan çabuk geçin.'' buyurmuş. Sebep?

Orada eskiden yaşamış olan günahkâr bir kavmin Allah'ın gazabına uğramış olması. Orada Salih aleyhisselam'ın Semud kavmi gazab-ı ilâhîye uğramış. Onun için ''Burada durmayın, hızlı geçin.'' buyuruyor. Gazab-ı ilâhînin tecelli ettiği yerde durmak bile doğru değil. İnsan bir sürü günahkârın arasında durdu mu oraya bir ilâhî ceza geldiği zaman onların arasında ''kurunun yanında yaş da yanar'' denildiği gibi zarar görebilir.

Müslümanları böyle günah işleyen insanların arasından bir kenara çekmek, bir kurtarmadır. Güzel bir şey, denize düşmüş bir insanı elinden tutup kurtarmak gibi güzel.

Ama bununla kalınmıyor; bir taraftan da topluca ibadet yapma imkânı oluyor. Buraya gelen kardeşlerimizin hepsi, ufak tefek mazeretler hariç, hepsi on gün on bir gün namazı cemaatle kılacaklar.

Namazı cemaatle kılmak çok büyük sevap. İnsanın namazı cemaatle kılması, şahsen kılmasından 27 kat daha sevaplı. Bir de böyle kırsal alanda, tarlada, bahçede tek başına kılsa bile 50 kat sevabı var. Sabahleyin baktım iki yerden sabah ezanı okunuyordu. Bir tane bizim köşeden ezan sesi geliyordu bir de başka yerden, aşağı sokaklardan geliyordu. Belki başka yerde de vardı. Böyle ezan sesleriyle bir mahallede namaza kalkmak çok sevap.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

''Bir yerde beş tane müslüman aile toplansa bunların ezan okuyup kamet getirip namazı cemaatle kılması icap eder. Eğer ezan okumazlarsa şeytan onlara sahip olur, hâkim olur; orayı şeytan istila eder.''

Demek ki ezanın çok büyük mânevî faydası var.

Bir insanın 27 kat veya 50 kat fazla sevap alması, cemaatle namaz kılması, parayla ödenecek bir şey değil. Yani kardeşlerimiz kendi semtinde, şehrinde yalnız kılacak olduğu bir namazı burada cemaatle kıldıysa kampa verdiği bütün masraf kat kat çıkmış demektir, çok büyük kâr etmiş demektir.

Neden?

Çünkü mânevî sevap kazanıyor, çok büyük ecir kazanıyor.

Bunun dışında ayrı bir fazilet, bir ilave olarak bir de burada eğitim düşünülmüş. Beyefendilere eğitim, hanımefendilere eğitim, çocuklara eğitim, en küçük çocuklara bakım ve eğitim... Bu da çok güzel bir şey!

Eğitim, insanoğlunun faaliyetlerinin en kıymetlisidir. Eğitim çalışması, bir insanın yaptığı çalışmaların en kıymetlilerinden biridir, ibadettir. Eğer eğitme dinî sahada olursa ibadetin ta kendisidir! Yani ibadetten ayrı bir çalışma değildir. Eğitim de ibadettir. Bir ilimden bir bahis öğrenmek, tariflere sığmayacak kadar büyük sevap kazanmaya sebep olur. Bir âyeti öğrenmek, bir sünneti öğrenmek, insana tarif edilemeyecek kadar mükâfat kazandırır.

Onun için eğitim çalışmalarına çok büyük önem verilmesi gerekiyor. Çok büyük masraf yapmamız, çok büyük yatırım yapmamız gerekiyor. Prof. Mümtaz Turhan, kitaplarında -kendisi büyük eğitimcidir, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde çalışmış milliyetçi bir profesördü, Allah rahmet eylesin, mü'min bir kimseydi.-

''Eğitim çalışmalarına yapılan yatırım, en kârlı yatırımdır.'' diyor.

Yatırımı yapan insana en kısa zamanda en büyük kârı getiren yatırımdır.

Bu en büyük kâr nedir?

Aynı zamanda maddî kârdır. Yani insan eğitime yatırım yaptığı zaman maddî bakımdan kesesi de şişmanlar. Kasası da dolar, cebi de dolar. Ama asıl büyük kâr, eğitilen insanların câmiaya kazandırılmasıdır. Eğitilmiş bir insanın faziletli bir insan olması; erdemli, ahlâklı, olumlu, yapıcı bir insan olması, topluma çok büyük bir kârdır.

Bazen bir insan bir toplumu kurtarır. Tek bir insan kocaman bir milleti, büyük bir kalabalığı kurtarır. Bir iyi insan. Bazen bir kötü insan da koca bir milleti mahveder. Yanlış bir hareketle, yanlış bir bayrak açarak, milleti yanlış bir yere sürükleyerek bir milleti mahveder! Eğitimle, ham olan-eğitilecek insan, çocuk, kadın, erkek- malzeme işlenir, kıymetli bir cevher haline gelir. Yani toprağın arasından çıkan, çakıl taşından bile fark edilemeyen, çakıl taşı sanılan yuvarlak bir taşın işlendikten sonra pırlanta olması, yüzüklere taş olması, göğüslere broş olması gibi işlendiği zaman bir insan pırlanta gibi olur. İşlenmemiş veyahut yanlış işlenmiş, yanlış eğitilmiş bir insan da topluma çok büyük zarar verir; anarşist olur, ana babasına âsi olur, yıkıcı olur. Büyük zararlar verir.

Onun için eğitim çalışması tarif edilemeyecek kadar kutsal, ibadet değerinde bir çalışmadır. Eğer eğitimin içeriği, muhteviyatı dinî ise o zaman ibadet oluyor. Dinî değilse de faydalıdır. Fakat dinî olduğu zaman ibadet oluyor.

İşte bu eğitimi yapmak için bazı insanlar öne çıktığı zaman, birtakım mâniler ortaya çıkıyor. Arap şairlerinden birisi diyor ki;

Li-külli şey'in mâniun ve li'l-ilmi mevâniu. ''Her şeyin engeli vardır ama ilme engeller sayılamayacak kadar çoktur.''

İnsan hele bir ilim öğrenmeye kalksın, artık önüne binbir türlü engel yığılır. Şeytan önüne çıkarır, caydırmaya çalışır. ''İlim öğrenmesin, sevap kazanmasın, Allah'ın sevdiği kul olmasın, faziletli bir insan olmasın.'' diye, binbir türlü engel çıkarır. Eğitim yapmak isteyen, öğrenmek isteyen bir insan büyük zorluklarla karşılaşır.

Bu engelleri aşsa birçok insanın önüne en büyük engel olarak zaman engeli çıkıyor. Diyor ki;

''Zamanım yok hocam. Çok iyi söylüyorsun, tamam, ben eğitilmeyi seviyorum, öğrenmeyi seviyorum ama zamanım yok. Dükkânım var. Fabrika var. Sabahleyin imza atarak giriyorum. Belli saatlerde orada olmam lazım. Üç gün gitmezsem ihtar alıyorum. Şu kadar gitmezsem işten atılıyorum. Evde çoluk çocuk var, paraya ihtiyaç var, çalışmadan olmuyor. Dosta düşmana muhtaç olmamak için çalışmak lazım.''

Haklı tabi. Bir insan öyle bir şey dediği zaman boynunuzu büküyorsunuz. Bakın burada böyle bir zaman da yakalanmış oluyor. Bütün İngilizler'in, Avustralyalılar'ın tatil yaptığı, ''herkes evinde çoluk çocuğuyla olsun'' diye devletin resmen her yeri kapattığı bir günde -benzin istasyonları bile kapalı, dükkânlar bile kapalı, aradığınız hiç bir şeyi bulamıyorsunuz- işte zaman mazereti kalmadı. Al sana uzun bir tatil. Zaman meselesi halloluyor, mekân meselesi çok güzel bir şekilde halloluyor.

Bizim memleketimizde bir zengin kimse, oğluna; ''Evladım, ben senin okumanı istemiyorum; paramız var, malımız var, mülkümüz var; geçersin malımızın başına, idare edersin, yorma kendini. Yat bakayım.'' diyormuş, elektriği kapatıyormuş. Babası gittikten sonra çocuk elektriği açamıyor. Gündüzden mum tedarik etmiş; mumu yakıyor, mum ışığında ders çalışıyormuş. O şahıs yetişti, büyük bir adam oldu.

Mum ışığında, izbe karanlık bir yerde bile insan ilim öğrenebilirken, ilim aşkı olduğu takdirde, böyle güzel yerlerde çok daha rahat öğrenir. Havadar, güneşli, manzaralı, ilk defa kullanılan binalar. Bakın burada ayakkabılarımızı çıkararak oturuyoruz. Çünkü buraya henüz ayakkabılı insan girmemiş. Bu salonu ilk defa biz kullanıyoruz. Tertemiz bir yer. Başkasının eli değmemiş olan bir yeri İslâmî bir amaçla ilk defa bizim kullanmamız güzel bir şey.

Bu çok güzel buluş için Avustralyalı kardeşlerimizi tebrik ediyoruz. On yıldır uyguluyorlar. Âdet oldu bu. İçinde bulunduğumuz şu faaliyet; ''10. Aile Eğitim Çalışması.'' 10 yıldır devam ediyorlar. Kendileri bilmiyorlar ama bu âdet Türkiye'yi bile etkiledi. Türkiye'de de senede birkaç defa bu eğitim çalışmalarını yapıyorduk. Bizimkinin sayısı 10'u geçti. Ama ben şimdi kaçıncısında olduğumuzu unuttum. Senede birkaç kez eğitim toplantısı yapıyoruz. Aileleri topluyoruz. Hem de en güzel yerlerde, 5 yıldızlı otellerde topluyoruz. 950 kişilik oteller yetmiyor, yandaki otellerde bile yer alınıyor. Yine ihtiyaçlar karşılanamıyor. Gelenlerin hepsi memnun oluyor. Çünkü gerçekten turistlerin rağbet ettiği güzel yerler oluyor. Bir insan tek başına oraya gitse, parası olsa bile orada başka insanlar varken rahat edemez. Çünkü o başka insanlar içki içecek, dans edecek, mayoyla yüzme havuzuna girecek, ''güneşleneceğim'' diye etrafta dolaşacak. ''Bu hava bana uygun değil'' der, gidemez. Parası olsa bile böyle bir yerde kalamaz. Ama böyle topluca olunca kalabiliyor.

Türkiye'de böyle toplantılarda biz çok güzel sonuçlar çıkarttık. Güzel sonuçların bir tanesini size söyleyeyim:

Mesela Aydın'ın Söke ilçesinin Akbük koyunda, deniz kenarında 5 yıldızlı bir otelde, bin kişinin üstünde bir grupla bir aile toplantısı, çalışması yapmıştık. Orada; ''Eğitimi güzel yapmak için bir radyo kuralım.'' dedik, radyo kurduk. Bulunduğumuz yerin adı Akbük olduğu için, ''Ak''ı oradan aldık. Radyonun ‘ra'sını aldık. ''AKRA'' adı ile Ak Radyomuzu kurduk. Türkiye'de 130 yerden yansıtıcıyla yayın yapıyor. Uzaydan da satellite ile, uydu ile yayın yaptığı için Orta Asya'dan, Suudi Arabistan'dan, Afrika'dan Avrupa'ya kadar, Norveç'e kadar dinlenebiliyor. Ak Radyo'yu orada kurduk. Çok büyük bir coşku oldu. Sevinçten ağladık, gözlerimizden pınar gibi yaşlar aktı. Tatlı tatlı sendeleyerek, yavaş yavaş yürüyerek, küçücük kızlar geldi; anasının kendisine taktığı küçük yüzüğü, minnacık yüzüğü getirdi verdi, ''Bu da benim AKRA'ya bağışım olsun'' diye. Küçük çocuklar çikolata paralarını getirdiler, verdiler. Tabi biz de ''çok kıymetli para'' diye onları başköşeye koyduk. Çünkü bereketi var. Küçüklerin hareketinden Allah'ın rahmeti cûşa gelir çünkü onlar mâsumlar.

Mübalağa etmiyorum, övünmüyorum, ''Allah'a hamd ü senâlar olsun, şükrolsun'' diye söylüyorum; bugün devlet radyosundan ilerideyiz. TRT'den, yani Türkiye'nin Radyo Televizyon yayınından daha ileri yayın yapıyoruz, daha zengin yayın yapıyoruz, daha çok dinleyiciye hitap ediyoruz. Onlardan daha ilerideyiz. Yani devletten ilerideyiz.

Bir ara bir elektrik kesiliyor, merkeze telefon yağıyor; ''Radyoya ne oldu? Ben AKRAkolik oldum, radyo niye sustu? Bir şey mi var?'' diye soruyorlar. Önceden tanımadığımız halde radyodan dolayı tanıştığımız, bağlandığımız arkadaş, kardeş olduğumuz insanlar oldu.

Suudi Arabistan'da bir olayla karşılaştım. Mekke'de birisi benimle karşılaştı. Sesime biraz kulak verdi, dinledi.

''Sen Es'ad Hoca mısın?'' dedi.

''Evet, Es'ad Hocayım.'' dedim.

''Sesinden tanıdım.'' dedi.

Radyoda görüntü yok ya. Görüntümüzü bilmiyor ama sesimizden, sesimizin vurgusundan, tonundan tanımış. ''Ben sizin vaazlarınızı dinliyorum hep.'' diyor. Dün akşam bir radyoya on dakikalık bir konuşma verdik. Buradaki konuşmalarımız dinleniyormuş, herhalde muhtelif şehirlerde yayınlanıyormuş. Bizim haberimiz olmadan bir çalışma oluyor.

Bu nerede oldu? İlk çıkışı neresi?

Böyle bir aile eğitim faaliyeti içinde oldu. Hayırlı bir karar alındı. Denildi ki;

''Bizim de bir radyomuz, televizyonumuz olsun.''

''Pekâlâ'' dedik, AKRA'yı kurduk.

Bunlara niçin önem veriyoruz?

Eğitimin aracı olduğu için. Eğitim en güzel tarzda yapılabiliyor. Şoför bir taraftan arabasını sürüyor; müşteri alıyor, müşteri indiriyor, müşteri bindiriyor bir taraftan bizim radyoyu dinliyor, müşterilere de dinletiyor. Evde hanım mutfakta çalışıyor, akşam için çoluk çocuğuna, beyine yemek hazırlıyor, dolma yapıyor, tatlı yapıyor; bir taraftan bizim Ak Radyo'yu dinliyor.

Güzel bir çalışma oldu. Türkiye'deki çalışmalar çok güzel sonuçlar verdi. Sizin başlattığınız bu güzel âdet, Türkiye ile sınırlı kalmadı Avrupa'da da bunlar yapılıyor. Sizden örnek alınarak, sizden esinlenerek yapılıyor. İsveç'te kaç tane olduğunu unuttum, birkaç defa bizi çağırdılar. Biz aile eğitim toplantılarına orada katıldık. İngiltere'de oluyor. Birkaç defa çağırdılar, gittik. Amerika'da oluyor. Amerika'da da çağırdılar, o toplantılara katıldık. Çok büyük hayırlara vesile oldunuz. Farkında olmadan defterinize sevaplar yazılıyor ama siz bilmiyorsunuz. Amerika'da bir eğitim çalışması oluyor, güzel İslâmî faaliyetler oluyor; buradakiler hep sevaplar kazanıyorlar, nereden olduğunun farkında değiller.

Konuşmacılar; ''Büyük fedakârlıklarla Avustralya'ya gelen Hocamız.'' dediler. Severek geliyorum. Bir mecburiyetten değil, ite kaka değil. Allah hepinizden razı olsun. Bizim muhtelif yerlerde ihvanımız var, kardeşlerimiz var. Türkiye'de, Almanya'da, İsveç'te, Amerika'da. Yüzünüze karşı methetmek gibi olmasın ama en vefalı kardeşlerimiz Avustralya'da. Telefon açarlar; halimizi, hatırımızı sorarlar, ilgilenirler. Türkiye'ye geldikleri zaman ararlar, sorarlar. Bağları çok yüksek. Biz bunları severek yapıyoruz, size karşı medyûn-u şükran olduğumuz için yapıyoruz. Şükür, teşekkür borcu hissettiğimiz için yapıyoruz. Güzel şey icat ettiniz.

Allah hepinizden razı olsun.

Sayfa Başı