M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 418_1.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'du

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehu kâle.

Men hemele -ev humile- min ümmetî deynen ve cehede fî kazâihî fe-mâte kable en yakdıyehû fe-ene veliyyühû.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri kıldığımız namazları, yaptığımız ibadet ve taatleri kabul eylesin. Rahmetine, mağfiretine vesile eylesin.

Sevgili Peygamberimiz Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek ehadîs-i şerîfesinden bir miktar Râmûzü'l-ehâdis kitabından mim bâbından okumaya devam edeceğiz.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîfte buyuruyor ki:

Men hamele min ümmetî deynen -ev humile min ümmetî deynen-. "Benim ümmetimden bir şahıs ki sırtına borç yüklenmiştir." veyahut "Onun boynuna borç yükletilmiştir."

Yani borçlu bir müslüman…

Ve cehede fî kazâihî. "Bu borcunu ödemeye ceht sarf etmiştir."

"Ödeyeyim, şu borcumdan kurtulayım." diye uğraşmış, çabalamış, didinmiştir.

Fe-mâte. "Ama borcunu ödeyemeden ölmüştür." Kable en yakdıyehû. "O borcu ödemeden önce vefat etmiştir." Fe-ene veliyyühû. "Onun velîsi benim."

Peygamber Efendimiz, "Alacaklı gelsin, benden o parayı istesin. Ben onun borcunu öderim." buyuruyor.

Neden?

Peygamberimiz bizim. Bize analarımızdan, babalarımızdan, sevdiğimiz her şeyden daha sevgili ve daha yakın. Peygamber Efendimiz, bütün mü'minlerin velîsidir.

Bismillahirrahmanirrahim.

en-Nebiyyü evlâ bi'l-mü'minîne min enfüsihim. "Mü'minlere kendi canlarından bile daha yakındır, daha dosttur, daha velîdir, daha sahiptir, halleriyle daha ilgilenir."

Peygamber Efendimiz himayesini hepsinin üstüne germiştir. Onun için buyurmuştur ki;

"Benim ümmetimden kim vefat etmiş ve miras bırakmışsa o mirasçıların. Ama borcu varsa ve kimsesi yoksa ben onun velîsiyim, ben öderim."

Neden?

Âhirete borçlu gitmek çok kötüdür. Borçlunun hâli çok fenadır. Allah bizi alnımız açık yaşatsın, kimseye borçlu eylemesin. Borçlu olmak zordur, borçlunun çok tehditleri vardır, durumu çok kritiktir. İnsan sıkışıyor da ondan borç alıyor ama hemen ödemeye gayret etmelidir. Borcunu ödeyinceye kadar biraz lüks yaşayışını kesmesi ve çarçabuk ödemeye girişmesi lazım. Öyle yapmadığı ve iyi niyetini izhar etmediği takdirde duasının kabul olmama tehlikesi vardır. Dua eder ama duasının kabul olmama tehlikesi vardır. Onun için borçlu, borcunu hemen ödemeye gayret etmeli.

Ama bir kimse çok iyi niyetle borç almış, ödemeye gayret etmiş, ödeyememişse… İşte Peygamber Efendimiz, "Ben onu öderim." diyor. Hepimize şefkati ve himayesi var. Hepimizin büyüğü, başımızın tâcı… Bizi seviyor hatta bizim hakkımızda hadîs-i şerifte;

"Ah, ne zaman ben kardeşlerime kavuşacağım!" buyurmuş. Demişler ki;

"Yâ Resûlallah! Bizler senin kardeşlerin değil miyiz? Yanında değil miyiz? Kavuşmak sözü niye?"

"Siz benim ashabımsınız. Benim kardeşlerim benden sonra gelip beni görmeden bana iman edenlerdir." diyor.

Başka müjdeli hadîs-i şerîfler vardır. Bir insan borcunu ödemeye niyet eder, o niyetle borç alır, çırpınır çabalar da ödemeden ölürse Allah onu telafi ettirir. O borçluyu razı eder, ondan onu kurtarır. Ama başından, "Ben bu borcun nasıl olsa üstüne yatarım, ödemem, bir çaresini bulurum. Adam ihtiyar, ölür gider, mirasçılarına vermem. Veyahut dükkânı değiştiriveririm." filan gibi hileli düşünüyorsa ebediyen çok büyük felaketlere uğrar.

Bu devirde çok yapılıyor. Çok canlı bir tarzda, herkes ticarî taktiğini bu esasa göre kurmuş. Bir yerden borç alır. Kerata, ihtiyacın yok niye alıyorsun?

"Ben buradan borç alsam, götürsem bankaya versem, faiziyle bile o borcu öderim." diyor.

Adamın kafası bozuk!

O adam kendi parasını işletmesini bilmez mi?

Sen onun iyilik hissini istismar ediyorsun.

Sonra o dükkândan, bu dükkândan, şu dükkândan mal alıyor… Haydi, aradınsa bul ondan sonra. Ortada yok! Ondan sonra ortaya çıkıyor; malları yakınının, karısının, çocuğunun vs. üstüne geçirmiş.

"Param yok, canımı mı alacaksınız? Öderim, senede bağlayın." diyor.

Yeniden senede bağlıyorsun filan… Senin o eski zamanda verdiğin para kuşa dönüyor, hiç kıymeti kalmıyor. Ondan sonra ödüyor ama başına çalınsın.

"Ödeme mi oldu? Ben sana bir iyilik yaptım, burnumdan fitil fitil getirdin. Bir daha ben bir kimseye borç para verir miyim? Tövbeler tövbesi!" diyor, hayırlı bir iş yapmaya tövbe ediyor.

Günaha tövbe edilir, hayırlı şeye tövbe edilmez ama o işi beriki adam yaptırdı.

Şimdi ticarî hayat böyle gidiyor. Ahlâk, namus, dürüstlük… Böyle bir şey söylediğin zaman insanlar gülüyor. Hiç öyle şey kalmamış.

Borcu yazacak tabi… Senet olsun, olmasın. Senet kaybolsun, yansın, bilmem ne...

Bir şehre giriyoruz, yanda bir fabrika var, bir şey imal etmiş. "Güzel imal etmiş." dedim, arkadaş dedi ki;

"Hocam! Bu adam benim babamdan iki defa senedinin parasını aldı."

Bir kere parayı ödemiş, allem etmiş kallem etmiş, "Senedi veririm, bilmem ne yaparım." diye geciktirmiş. Parayı ödediği zaman vermemiş. Ondan sonra da, "Sen bu parayı ödemedin, öde!" diye icraya koymuş. 600 bin lira bir almış, sonra 600 bin lira daha almış.

Fabrika kurmuş. Onun temeli günah üzerine kurulmuş bir fabrika. Oradan geçerken çocuğunun yüreğinden, içinden, "ah" dediği zaman ateş çıkıyor.

Bu adam sahtekâr! Fabrikatör ama sahtekâr!

"Babamdan iki defa aynı senedin parasını tahsil etti." diyor.

Utanmıyor insanlar!

Müslümanlar ne yapacak?

Müslüman o zaman bu gibi utanmazların çok olduğunu bilecek, tedbir alacak.

Bir de mümkün mertebe ben çarşıya çıkarken derim ki;

"Yâ Rabbi! Beni hayırlı kimselerle karşılaştır. Hayırlı kimselerle alışveriş yapayım. Param hayırlı kimseye gitsin. Üç vereceksem beş vereyim, beş vereceksem yedi vereyim, hayırlı olsun. Beni aldatmasın."

Diyorum ki;

"Ben şu maldan istiyorum, dokunuyor, hastayım… Şöyle olursa olur, olmazsa her tarafımda kaşıntı oluyor."

Geliyorum yine başka türlü çıkıyor... Üst tarafında güzel mallar, altında çürük mallar mesela...

Allah iyilerle karşılaştırsın.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz'in şefkatini gördünüz, bütün müslümanlara sahip çıkıyor, borçlarını ödeyiveriyor.

Men hamâ mü'minen min münâfıkın beasallâhu meleken yahmî lahmehû yevme'l-kıyâmeti min nâri cehennem ve men ramâ müslimen bi-şey'in yürîdu şeynehû bihî habesehullâhu alâ cisri cehenneme hattâ yahruce mimmâ kâl.

Bu hadîs-i şerîf, Enes b. Mâlik'ten Sehl b. Muaz'dan rivayet edilmiş. "O da babasından rivayet etti." diye geçiyor. Mânası şu:

Men. "Bir müslüman ki…" Hamâ mü'minen. "Mü'min bir kardeşini himaye etti, korudu, kolladı."

Kime karşı?

Min münâfıkın. "Ona gıybet eden, çekiştiren bir münafığa karşı o müslüman kardeşini koruyup kolladı." Beasallâhu meleken yahmî lahmehû yevme'l-kıyâmeti min nâri cehennem. "Allah da kıyamet gününde vazifeli bir melek gönderir, o melek onu cehennem ateşinden himaye eder, korur."

Neden?

O, kardeşini dünyadayken münafığa karşı korudu.

"Bir kimse ki bir müslümana iftira attı…" Bi-şey'in yürîdu şeynehû bihî. "Onunla onu lekelemek, alçak düşürmek için bir iftira attı." Habesehullâhu. "Allah onu hapseder." Alâ cisri cehenneme. "Cehennemin köprüsü üstünde hapseder, durdurur."

Sonra?

Hattâ yahruce mimmâ kâle. "Dediğinden sıyrılıp çıkıncaya kadar orada durdurulur."

Sen ne demiştin ona?

Haksız yere bir iftira atmıştın.

"Hayır, ben öyle demedim, öyle değilmiş…"

Artık hasmının ona şefaat etmesine kadar, hasmı razı oluncaya ve o günahından sıyrılıncaya kadar, günahı kadar azap çekinceye kadar durur, ondan sonra gider.

Bu hadisten ne anlıyoruz?

Yanımızda bir mü'min kardeşimize gıybet edildiği zaman ona yardım edeceğiz.

Nasıl yardım edeceğiz?

"Yoo! Onun hakkında böyle laf söylemeyin. Şu sözünü hemen kes. Ya bir başka mevzuya dön ya ben kalkıp gidiyorum. O benim müslüman kardeşim, aleyhinde konuşmanı istemiyorum. Dinimizde gıybet yasak." diyecek, durduracağız.

Bir münafık ki onu kötülemek istiyor, gıybet ediyor, ona karşı müslüman kardeşini korursa Allah da ona kıyamet günü vazifeli bir melek gönderir. O melek onu himayesine alır, cehennemin ateşinden korur.

"Kim bir müslümanı onunla lekeleyip kadrini düşürmek için iftiraya uğratırsa Allah da onu cehennemin köprüsünde hapseder, geçirmez."

Kendisi de demek ki müslüman, cennete girecek ama gıybet etti, kötüledi, iftira etti diye cezasını çekinceye kadar, hasmı ona şefaat edinceye veyahut hasmı razı oluncaya kadar orada durur, cennete giremez, ondan sonra geçer. Yani gıybet ettiği kimsenin önünde boynu bükük kalacak, ona muhtaç olacak, onun şefaatine bağlı olacak. Durumu yoksa cehennemden kurtulamaz.

Aklınızı başınıza toplayın, dilinizi ona göre kullanın. Dilinizi bir müslümanın aleyhinde kullanmayın. Millet o hâle gelmiş ki oturuyor, hocasını bile çekiştiriyor.

Hasan-ı Basrî hazretleri birisinin kendisini gıybet ettiğini duymuş, ona bir tabak meyve göndermiş.

"Duydum ki sen iyiliklerini, hasenâtını bana hediye ediyormuş, benim günahlarımı yükleniyormuşsun. Sana verecek başka bir şeyim yok, bir tabak hediye gönderiyorum, buyur, kabul eyle." demiş.

Kim kime gıybet ederse o gıybet ettiği kimseye iyilikleri gider.

"Ben şu kadar namaz kılmıştım, hacca gitmiştim, ne oldu?"

Kaydı gitti elinden öbür tarafa…

"Sabahları hep burada evrad okumaya, işrak namazı kılmaya kalıyordum."

Sen onları öbür tarafa kaydırdın, gıybet ettin.

Neden bu kadar kötü bu gıybet?

Ahbaplıklar bozuluyor, muhabbetler zedeleniyor, insanlar birbirlerine hasım oluyor. Müslüman cemiyet, müslüman cemaat parçalanıyor. Allah celle celâlüh hazretleri müslümanların birbirlerini sevmesini istiyor. Müslümanlar birbirlerini zedelemeyecek, müslümanların cemaati çatlamayacak, parçalanmayacak. Müslümanlar birbirleriyle yekvücut olacaklar, el ele tutuşacaklar, birlikte hareket edecekler. Bu birliği kim bozarsa, kim çelmelerse, kim sabote ederse başına çok bela gelir.

Kendisine bu zulüm yapılan kimse zarar etmez, kâr eder. Büyüklerimizden birisi, "Benim ipliğimi sarıyor o." demiş. Yani bana iyiliklerin hepsini veriyor, benim işim büyüyor, benim yumağım büyüyor; kendisi zarar eder.

Onun için eğer elimizdeki hasenâtımızı başkasına kaçırtmak, kaptırtmak, başkasının vebalini yüklenmek, gıybet ettiğimiz kimsenin karşısında mahcup kalıp da cehennemin köprüsü üstünde durmak istemiyorsak dilimize sahip olalım.

Düşün, seni boğaz köprüsünün üstünde durdurdular. Aşağısı 60-70 metre yüksek, yüzme bilmiyorsun, tehlike var, seni aşağıya da atabilirler… Makineli tüfekli 20 kişi, "Dur!" dediler, sen de durdun. "İn aşağı!" İndin…

İnsan ne olur?

Bir köprüden aşağı bakar, bir karşısındaki adamların yüzüne bakar; perişan olur. Aşağı atmasalar bile o gün kalpten gidebilir.

Cehennemin köprüsü üstünde, "Sen gıybet ettin, dur!" diye Allah durduracak, altında katranlar fokur fokur kaynıyor, alevleri yukarıya yukarıya saldırıyor… Orada insan gelsin de gıybet ettiği şahıs kendisini affetsin, ona şefaat etsin diye bekleyecek; ne kadar fena durum… Onun için aklımızı başımıza toplayalım, dilimize sahip olalım; Allah bizi hıfz eylesin.

Men hâfallâhe, ehâfallâhu minhü külle şey'in ve men lem yehfillâhe ehâfehullâhu min külli şey'in.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çok şâyân-ı dikkat bir mânayı ifade etmiş:

Men hâfallâhe. "Kim Allah'tan korkarsa…" Ehâfallâhu minhü külle şey'in. "Her şeyi Allah ondan korkutur."

Yani bir kimse ki takvâ ehli, Allah'tan korkan bir mübarek insan; herkes ondan korkar. Allah korkutturur, kimse yanına sokulamaz.

Bizim padişahlardan IV. Murad var, padişahlar içinde ilk defa şeyhülislâm asmış şahıs. Âhirete göçtü gitti, vebali kendisine ait… Evliyâullahtan bir zâta da kastediyor ama o hiç geri adım atmıyor. Celalli, mert, dobra dobra...

"Ey sultan! Şöyle yap, böyle yap." diyor, ötekisi karşısında büzülüp kalıyor.

İnsan Allah'tan korktu mu, herkesi Allah ondan korkutur. Ama aksine…

Ve men lem yehfillâhe. "Kim Allah'tan korkmazsa…"

Allah'tan korkmuyor, edepsiz. Günah, kusur, kabahat vesaire korkmadığının alameti… Yaşayış tarzından belli... Kim Allah'tan korkmazsa Allah onu her şeyden korkutur. Çevresindeki her şeyden korkar, ödü patlar. Çocuğuna, karısına, tezgâhtarına, ticaretine itimadı olmaz… Gece karanlıkta duramaz...

Kitap yazmış, Allah'ın varlığını birliğini inkâr etmiş bir profesörün yanına gidenler, görenler son zamanlarını anlattılar. Akşam vakti yanına giden çocuklara, "Ne olur gitmeyin, kalın yanımda." diye yalvarırmış. Gece olunca korkuyor.

Sen çok cesur adamdın ya, Allah'ın varlığını bile inkâr ettin, kitap yazdın da öyle dolaştın, şimdi ne oluyor sana?

Ödü patlarmış küçük çocuk gibi… Küçük çocuk korkar. "Şuraya git" dersin, "Karanlıktan korkarım." der. Koca adam, yaşlanmış, emekliye ayrılmış; korkarmış. Allah'tan korkmayan her şeyden korkar. Hiçbir şeye itimadı kalmaz, perişan olur.

Allah'tan korkan kimse de kimseden korkmaz.

"Allah'tan korkuyorum, korursa Allah korur. Gelirse Allah takdir etmiştir, başıma ondan gelecek." der.

Herkes, her şey ondan korkar.

Abdullah b. Ömer'in radıyallahu anhumâ hadîs-i şerîfi var... Bir gün Hz. Ömer'in oğlu Abdullah bakmış, kalabalık toplanmış, titreşiyorlar. Demiş ki;

"Ne bekleşiyorsunuz?"

"Kabilemize, köyümüze gideceğiz, çıkıp gidemiyoruz. Çöl arslanı yolda duruyor, gidersek üstümüze atlar, saldırır, parçalar. Baksana…" demişler.

Bakmış, arslan yatmış yollarına, öyle duruyor… Sahih hadîs-i şerîf.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anh arslanın üstüne yürüyüp gitmiş, kulağından keçi kaldırır gibi tutmuş, arslanı yolun kenarına çekmiş. Keçi ısırmaz ya, kulağını veya varsa boynuzunu tutarsın. Kulağından tutmuş, kışalamış, gitmiş hayvan... Ondan sonra dönmüş, gelmiş, "Haydi yolunuzu açtım, varacağınız yere varın." diye halka haber vermiş. Ondan sonra da demiş ki;

"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştu, 'Âdemoğlu eğer Allah'tan gayrı bir şeyden korkmasaydı hiçbir şey ona zarar veremezdi.'"

Bir kul neden korkarsa, Allah o korktuğu şeyi ona musallat eder. Eğer Allah'tan gayrı hiçbir şeyden korkmasaydı hiçbir şey ona zarar veremezdi. Bu bir ince mânevî kaidedir. Allah'tan korkmaz, dünyanın edepsizliğini eder; başına çeşitli haller gelir. Ama Allah'tan korkan bir insana Allah öyle bir huzur verir, onu öyle bir korur ki hiçbir zarar olmaz. Bu bir mânevî kaidedir, kendi hayatlarımızda da denenebilir. Denerseniz görürsünüz.

Men harece mea ehin lehû fî tarîkin mûhişetin fe-keennemâ a'teka rakabeten.

Enes b. Mâlik'ten bir hadîs-i şerîf:

"Her kim ki bir kardeşi ile beraber yola çıkarsa…"

Ama nasıl bir yol?

"Korku verici bir yol."

Tehlikeli bir yolda arkadaşına yoldaş olmak için onunla beraber yola çıkarsa…

Fe-keennemâ a'taka rakabeten. "Sanki bir köle âzat etmiş gibi olur."

O kadar sevap kazanır.

Neden?

Müslüman kardeşine muhabbeti var, tek başına göndermeye kıyamıyor.

"Aman yol kardır, buzdur, kurtlar çıkar, tehlikelidir, belki bir şeyler olur, dur ben sana yoldaş olayım, sonra dönerim." diye ona yoldaş oluyor, götürüveriyor, getiriveriyor. Durumu serbest, onunla beraber gidiyor, geliyor.

Öyle bir kimse sanki bir köle âzat etmiş gibi ecir kazanır.

Öyle bir kimse sanki bir köle âzat etmiş gibi ecir kazanır. Çünkü kardeşine muhabbeti var, kardeşe yardım etmek var.Allah muhabbeti, yardım etmeyi seviyor. Senin durumun müsait, sen ona yoldaş oluveriyorsun, öylece gidiyorsun.

Men harece yatlubu bâben mine'l-ilmi li-yerüdde bihî bâtılen min hakkın ev dalâleten min hüden kâne ke-ibâdeti müteabbidin erbaîne âmen.

İlim öğrenmekle ilgili bir hadîs-i şerîf. İlim öğrenmekte niyet mühim! Ne niyetle ilim öğreniyor, Peygamber Efendimiz izah ediyor:

Men harece yatlubu bâben mine'l-ilmi. "Kim ilimden bir bahis, bir bâb öğrenmek için yola çıkarsa, evinden çıkarsa…" İlmin bir çeşidini öğrenmek için yola çıkarsa…

Neden öğreniyor bunu?

Li-yerüdde bihî bâtılen min hakkın. "Bunu öğrenip de haktan bir batılı defetmek için."

Hakkı koruyacak, öğrendikten sonra batılı yok edecek, defedecek. Batıla karşı hakkı savunacak veyahut…

Ev dalâleten min hüden. "Hidayetten dalaleti defetmek için."

Allah'ın hidayet yolunu tutacak, dalalet tarafını müdafaa ederek hidayeti koruyacak. Böyle bir maksatla kim ilim öğrenirse…

Kâne ke-ibâdeti müteabbidin erbaîne âmen. "Kırk yıl ibadet eden âbid bir kimsenin ibadeti kadar sevap kazanır."

İlmi öğreneceğiz, ilmi öğrenirken niyetimize de dikkat edeceğiz. Bir çocuk ilme başlarken mutlaka onun niyetini sormalı, niyetini tashih ettirmeli… Çocuklara soruyorsun;

"Ne yapıyorsun? Okuyacaksın ne olacaksın?"

"Doktor olacağım, mühendis olacağım veyahut paşa olacağım, filan olacağım." diyor. Bir de "neden" diye sorun bakalım;

"Olacaksın, iyi! Neden olacaksın?"

"Onun arabası var, berikisinin fiyakası var, ötekisinin bilmem nesi var." filan… Böyle sebeplerle olmaz, hiç kıymeti yok!

İnsan neyi öğrenirse, niyetinden neye gayret ederse, niyetinden ecir kazanır.

İlim öğrenecek;

"Çok alim olayım, herkes bana alkış tutsun, herkes beni beğensin."

Hiç işe yaramaz, ömrün heba oldu, boşa gitti. Kötü bir niyetle başladın işe…

Neden öğrenecektin?

Hakkı batıla karşı, hidayeti dalalete karşı korumak için ilim öğrenecektin. Dine hizmet etmek, insanlara faydalı olmak, Allah'ın rızasını kazanmak için… Dinini tanımak, öğrenmek, kendi yolunu bulmak için öğrenecektin; böyle yapmadın.

"Mevkim, param, itibarım çok olsun. Ömrümün sonunda rahat edeyim…"

Bunların hepsi yanlış! İyi niyetle olacak. İyi niyetle olduğu zaman da Allah ilimden bir bahis öğrenmeye giden insana bile kırk yıl ibadet etmiş gibi sevap veriyor.

"Dur, şu feraiz ilmini iyi bilmiyorum. Fatih camiinde falanca hoca var, okutuyormuş. Üç ay yanında durayım, öğreneyim, geleyim."

Üç ayda kırk yılın sevabını alır gider.

"Kur'ân-ı Kerîm bizim üzerimize nâzil olmuş. Hakkında bir bilgim yok. Tefsîr-i Celaleyn'i filanca okutuyormuş. Haftada üç akşam muntazaman oraya gideyim. İki senede biter."

Tamam, kırk yılın ibadet sevabını kazanabilirsin. Oradaki öğrendiği ilimleri tatbik edince ne ecirler kazanır, o da ayrı. Orada bulunduğu zaman ne ecirler kazanır, o ayrı. Melekler tavana kadar yığılır. Gökyüzüne kadar melekler kanatlarını gererler. Gökteki kuşlar, denizdeki balıklar ilim öğrenene dua ederler; hadîs-i şerîfte böyle deniliyor.

İlim öğrenmenin sevabının nihayeti yok ama iyi niyetle…

Para kazanmak niyetiyle değil. Niyete çok dikkat edin!

Tesbih çekiyoruz; lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, Allah, Allah, Allah…

Hocalarımız diyor ki;

"100 defa deyince dur. İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî de!"

Ne demek?

"Yâ Rabbi! Benim maksudum sensin, ben senin rızanı istiyorum."

Şunu yapmaktan maksadım keşif keramet sahibi olmak, şöhret kazanmak, mevki makam sahibi olmak, insanların kalbini tarafıma çektirmek, gösteriş, riya değil. Ben sen razı ol diye yapıyorum.

Ne zaman söyleyecek?

Arada, zihnine havâtır geldiği zaman söyleyecek ki sırf Allah rızası için olsun. Yaptığı iş süzme bal gibi, katıksız sade tere yağ gibi, kaymak gibi olsun diye öyle söylemesi gerekiyor.

Allah bize, kalbimizi kontrol etmeyi öğrenmeyi nasip etsin. Kalbini kontrol etmedin mi, işler boşa gidiyor.

Düşünün; bir terzi kumaşı almış, kesmiş, dikmiş.

Sırtına hiç gelmedi, ne olacak?

İşe yaramadı, sök, yeniden yap. Kumaş da bozuldu. Haydi, yeniden kumaş al, işe yaramadı. Demek ki iyi niyetli olmadığı zaman ameller işe yaramıyor. Niyetimizi o halde çok kontrol edeceğiz. Her işimizin başında evvela tashîh-i niyet;

"Ben bu işi ne niyetle yapıyorum?"

Gözünü kapat, bir kurcala bakalım.

"Yahu ben bu işi Allah rızası için yapmıyorum. Nefsim kabarmış, kızgınlığımdan yapıyorum."

Hemen bırak o işi. Anlaşıldı ki nefsin tatmin olması için oluyor. Veyahut;

"Bu işi Allah rızası için yapmıyorum, dünya için yapıyorum."

Terk et! Allah rızası için olmasını sağla veyahut yanlış yolsa bırak, doğru yola git.

"Falanca yere gideceğim, eğleneceğim, gecesine 20 bin lira verdim, bir masa tuttum, arkadaşları da çağırdım. Çok iyiliğini, arkadaşlığını gördüğüm arkadaşı…"

Sen iyiliğini gördüğün arkadaşına, şimdi günah işlettiriyorsun. 20-30 bin lira da vereceksin, gel bu işten vazgeç! En iyisi vazgeçmek! Böylece insan her yaptığı şeyi başında bir düşünecek, niyetini tashih edecek yani bozuksa düzeltecek. İşi bozuksa yönünü değiştirecek, "Bu taraf yanlışmış." diye rotayı doğru tarafa çevirecek, gidecek. Yanlış tarafı bırakacak.

Demek ki her işimizin başında niyetimizi düşüneceğiz.

Nasıl olur bu?

Besmele çekme zamanında olur. Besmele zaten işin başında oluyor ya, besmele çekme zamanına kadar düşüneceksin, kötüyse bırakacaksın.

Men hacce bi-mâlin harâmin fe-kâle, lebbeyk Allahümme lebbeyk. Kâlallâhu azze ve celle, lâ lebbeyke velâ sa'deyke ve haccuke merdûdün aleyke.

"Her kim ki haram bir mal ile haccederse…"

Haram mal ile haccederse sonra da hacca gidince ihramı giydi mi;

"Lebbeyk Allahümme lebbeyk" diye bağırmaya başlarsa…

"Yâ Rabbi! Buyur, ferman senindir. Ben senin fermanını tutmuşum, işte senin hac emrini tutmaya buraya geldim. Emir ferman senindir, emrindeyim buyur yâ Rabbi!" diye kulluğunu izhar ediyor, lebbeyk çekiyor.

Allahu Teâlâ ne der ona?

Kâlallâhu azze ve celle. "Azîz ve Celîl olan Allahu Teâlâ hazretleri der ki…" Lâ lebbeyke velâ sa'deyk. "Sana lebbeyk ve sa'deyk yok." Ve haccuke merdûdün aleyk. "Haccın da sana reddolunmuştur."

Yüzüne çarpılmıştır.

"İstemem senin haccını, senin haccın makbul değil." demek oluyor.

O halde haccı helal parayla yapmak, malın haram olmamasına çok dikkat etmek lazım! Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde ticaretin bazı şartlarını söylüyor, o şartlara riayet etmek, ticareti Allahu Teâlâ hazretlerinin emirlerine uygun, ahkâmına muvafık tarzda yapmak lazım! Faiz ve yalan karıştırmamak, aldatmaca yapmamak, kendi malının ayıbı varsa ayıbını söyleyip satmak lazım! Alacağı varsa borçlusuna müşfik olması, borcu varsa çarçabuk ödemeye telaş etmesi lazım!

Kendisi mal alacaksa, "Bunun tutulacak yanı yokmuş. Şurası fena, burası fena, rengi de soluk…" diye kötülememesi lazım!

Niye bu kadar kötülüyor?

Mal o kadar kötü değil ama fiyatı kırdırmak için olmadık kusur buluyor. Etrafında dolaşıyor dolaşıyor;

"Şurası da şöyleymiş, burası da böyleymiş…"

Ama kendisi bir mal satacağı zaman, "Bu çok güzel bir maldır, harikadır, bilmem nedir..." Övüyor bitiriyor.

Hiç de öyle değil. Eve gidiyorsun, kullanılmıyor mesela. İşte böyle olmayacak, haram karışmayacak. Kazancın içine gasıp malı, yetim malı karışmayacak; zekâtı verilecek.

Birisini anlattılar, çok acı bir şey; tepemden aşağıya kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Birisi haramdan para kazanmış, kazanmış, kazanmış… Yerli yerinde kullanmamış, işi karmakarışık… Sonra birisi takmış, 20 milyonunu almış götürmüş.

Eski kitaplarda okumuştum, bir sütçü sütüne su katarmış.

Süte su katılmaz!

Sen sütü tam verirsin; alan onu kaynatır, isterse on kova su katar isterse katmaz. İsterse çok kaynatır yoğurt yapar, isterse su katar nasıl içerse içer. Ama sen satarken memeden çıktığı gibi satacaksın, öyle şey yapamazsın. Veyahut, "Bu, kaymak makinesine girmiştir. Yüzde şu kadar kaymağı alınmıştır, şu kadar yağlı bir süttür. Onun için fiyatı şu kadar değil de bu kadardır. Başkaca bir ayıbı yoktur." diye söyleyeceksin.

İşte birisi güğümün içine su katarmış. Bir gün bir sel geliyor, sürüsünün hepsini alıp götürüyor. O zamanın âriflerinden, kâmil zâtlardan birisi demiş ki;

"Senin sürünü dağdan gelen sel götürmedi."

"Ne götürdü hocam?"

"Sütün içine kattığın sular götürdü." demiş.

Çünkü haramdan oldu. Haramdan olan şey de gümbürtüye gitti, hayır gelmedi. Yangın olur, zelzele olur, başka sıkıntı olur, dolandırıcı gelir, dolandırır gider.

Birisinin malına bir şey gelmiş, oturuyor, üzülüyor…

"Niye üzülüyorsun ya, Allah'tan gelmiş." filan diyorlar. Diyor ki;

"Mala gelenden üzülmüyorum, Allah şahit! Niye bu mala böyle oldu, acaba bu malda haram bir şey mi var, diye ona üzülüyorum."

Asıl üzüntüsü o.

Onun için bir insan haramla haccetti mi…

"Hacca da gideyim. Hacda günahlar affolurmuş. Allah Arafat'ta yapılan duaları kabul edermiş. Müzdelife'ye geldiği zaman birazı daha affolurmuş. Mina'ya geldiği zaman deveciler dahil hepsi affolurmuş. Gideyim, haccedeyim, affettireyim, bütün günahlarım silinir."

Allah onu peşinen reddediyor.

"Lebbeyk Allahümme lebbeyk" deyip ihramı giyince…

Lâ lebbeyke ve lâ sa'deyke ve haccüke merdûdün aleyke.

Senin haccın sana reddolunmuş, yüzüne çarpılmıştır. Boşuna…

Kimi aldatıyorsun, kim kimi aldatıyor?

Onun için takvâ ehli insanlar da "Acaba bilmeden, hatalı bir şey oldu mu?" diye malından şüphe eder. Kitaplarda okudum ki bu işin bir çaresi varmış.

Sözümü iyi anlayın! Karıştırıp, yarısını öğrenip yarısını sonra unutup da "Hoca borç parayla hacca gidin." dedi, demeyin.

Hacca gidecek kimse, zengin, kendisine hac farz olmuş kimse gidip bir tanıdığından, ahbabından borç alacak. Borç para helaldir. Parayı buraya koyacak. Ondan sonra kendi malından o parayı götürecek ödeyecek, o parayla hacca çıkacak. Bilmiyorum bir çare olur mu ama böyle bir çare kitaplarda söylüyorlar. Çünkü karz-ı hasen ile alınmış para o kişiye sağlam bir paradır. O da;

"Şu kadar şeyden sonra ben bu borcu ödeyeceğim." der.

Borç almak caiz; "O zaman para sağlam olur, şaibeli olmaz." diyorlar.

Böyle ince ince şeylere dikkat etmişler.

Bir de mezhebimizin imamı İmâm-ı Âzam hazretlerinin meşhur bir hikâyesi vardır, onu da anlatıvereyim. Hikâyeler hatırda iyi kalıyor, ibret oluyor. Horasan'dan birisi İmâm-ı Âzam hazretlerinin methini duymuş.

"Çok büyük bir alim var, Kûfe'de yaşıyor. Etrafında talebeleri var. Cömert bir zengin insan, halkın malında gözü yok. Fıkıh bilgisi çok derin, takvası çok yüksek, bir büyük kâmil zât." diye Horasan'dan methini duymuş.

"Madem öyle mübarek bir şahıstır, gideyim şunun hizmetine gireyim. İlim de öğrenirim, âhir ömrümü onun yanında da geçiririm. Onun yanında da vefatım olursa o mübarek zât beni yıkar, kefenler, namazımı da o kılar. Âhirete öyle bir mübarek insanın hayır duasıyla varmış olurum." diye düşünmüş.

Demek ki durumu müsait bir kimseymiş, çıkınını çıkınlamış, çarığını ayağına geçirmiş, Kûfe'ye gelmiş. Kûfe Irak'ta, kendisi İran'dan, o zamanın Horasan diyarından gelmiş. Kûfe'de;

"Burada Numan b. Sâbit isminde 'Ebû Hanife' diye bir büyük alim varmış. Nerede bulunur?" diye çarşıda sormuş.

Dükkâncı, "Sen yabancısın galiba. İşte şu karşıdaki gelen adam odur." demiş.

Dönmüş gösterilen yere bakmış ki bir adam geliyor. Gayet güzel, temiz, sarıklı, cübbeli, pırıl pırıl bir insan…

İmâm-ı Âzam, çok zengin bir kimseydi. O, yamalı hırkaları olan, bembeyaz sakallı, beli iki kat kambur olmuş bir pîr-i fâni düşünüyormuş. Gördüğü yakışıklı, bir ciddi insan…

"Bu dışını çok süslemiş." demiş, dışı biraz hoşuna gitmemiş.

Gözüyle İmâm-ı Âzam'ı takip etmiş. İmâm-ı Âzam, manav dükkânının önüne gelmiş. Dükkânın önünde sekiz-on tane üzüm küfesi varmış. Üzüm küfesinden bir kaç tane almış, yandaki küfeden birkaç tane almış. Bir oradan, bir oradan koparıyor… Öteki küfeden almış, arka sıraya geçmiş oradaki küfelerden almış. Adam;

"Üzüm alacak, bakacağım derken karnını doyurdu. Takvâ bu adamın neresinde? Ne biçim adam." demiş.

Oradan da bir notunu kırmış.

Sonra İmâm-ı Âzam içeri girmiş, çıkmış, bir şey de almamış. Adam, "Dışarıda o kadar yedi yedi, içeriden üzüm de almadı, çıktı. Fena! Takvâ ehli değil, korkmuyor. Herkes gelip de o kadar üzümünü yerse manavın üzümü mü kalır?" demiş.

İmâm-ı Âzam dışarı çıkmış, biraz yürümüş, yandaki sokağa girmiş. Adam da sokağın hizasına gelince dönmüş bakmış ki sokakta köşe başında bir kadınla konuşuyor. Bu ne biçim şey! Hem de hiç çekinmeden, gayet serbest, senli benli konuşuyormuş.

"İnsan yabancı bir kadınla hiç çekinmeden konuşur mu? Başını yana çevirir, gözünü yere indirir, öyle bakar. Ben bu adamın yanına hiç uğramayayım, yanlış karar vermişim, tekrar Horasan'a, memleketime döneyim. Orada başka bir hayırlı iş bakayım kendime." demiş.

Dönerken İmâm-ı Âzam hazretleri uzaktan ismiyle hitap etmiş;

"Dur efendi! Bekle." demiş.

Tabi ismiyle hitap edilince şaşırmış. Tanışmıyorlar ki daha o Horasan'dan yeni geldi, İmâm-ı Âzam'ı yeni görüyor.

"Gel!" demiş, yan yana gelmişler. Daha hiçbir şey demeden, "O üzüm küfeleri benim bağımdan toplanmış üzümlerdir. Benim bağlarım var. Adamlarıma, 'Sakın gök üzüm, ekşi üzüm koparmayın. Üzümlerin hepsi olgun olsun. Ticaretimize gölge düşmesin, haram karışmasın.' diye tembihledim. Onun için her küfeden tadına, çeşnisine baktım. Bakalım ekşi koparmışlar mı, diye… İçeride de adamlarıma onun talimatını verdim." demiş.

Adam tabi mahcup olmuş. İnsan kendi üzümünü yer. Hele 'helal olsun' diye takvâ ile bakıyor, beğenmiş, mahcup olmuş. Zaten ismiyle de hitap ettiğinden şey yapıyor. Sonra;

"Bu konuştuğum kadın benim ailem." demiş.

Oradan da bir mahcup olmuş. Elbette insan ailesiyle konuşur.

"Ona Horasan'dan bir misafirimiz var akşama, biraz hazırlan, dedim." demiş.

O zaman artık adamın başından kaynar sular dökülmüş.

"Üstümdeki kıyafetlere gelince hadîs-i şerîfte geçiyor ki Allahu Teâlâ hazretleri verdiği bir nimetin eserini kulu üzerinde görmeyi sever." demiş. Zenginlik vermiş, biraz zengin gibi giyin de fukarâ etrafına toplansın, sadaka ver. Fakir gibi yamalı elbise giyeceksin, fukarâ sana çıkartıp para verecek. Allah sana zenginlik nimeti vermiş, görülecek. Zenginlik vermiş, sadaka ver diye…

"Ondan böyle yapıyorum. Sen kalbe bak, içe bak!" demiş, açmış içini göstermiş. Tabi adam elini bırakmış ayağını öpmüş, ömrünün sonuna kadar hizmetine girmiş.

Çok hoşuma giden bir hikâye…

Neden hoşuma gider?

İlk bakışta insanların halleri kötü görünebilir. Dur, hemen karar verme, iyice bir araştır, bak. Üç tane şey kötü göründü ama aslı incelenince kötü olmadığı çıktı ortaya.

İkincisi, İmâm-ı Âzam hazretleri ne kadar titizmiş. Derler ki bir keresinde de kumaş sattırıyormuş, demiş ki;

"Bak, kumaşın şu topunun şurasında bir arıza var. Müşteriye bunu göstereceksiniz. Bu kumaşın arızası var, şu kadar tenzilat ile satılıyor." diye müşteri bilecek. Sıkı sıkıya tembihlemiş.

"Olur efendim!" demişler.

Sonra gelmiş, sormuş;

"Hani o arızalı top ne oldu?"

"Efendim onu sattık."

"Söylediniz mi?"

"Unuttuk efendim."

Kumaş satışından hâsıl olan bütün şeyleri tasadduk etmiş. İşin içine biraz şey girdi, iş karıştı diye hepsini tasadduk etmiş.

"Bunlar tarihte hocam, biraz masal gibi. Şimdi öyle şey yok."

Hayır! Evvelki senelerde, bizim burada demir tüccarlığı yapan bir kardeşimiz vardı. Demir ticaretinde basküller üç ayda, altı ayda bir kontrol edilir ve mühürlenirmiş. Bir mühürletmiş, malı satmış. İkinci mühürlemede bakmış ki terazi biraz kendi lehine tartıyormuş. Yani mesela 100 kilo gösterdiği zaman 88 veya 98 kilo… Diyelim ki iki kilo satıcının lehine.

"Eyvah! Ben şimdi her satış yaptığım insana daha az mal verdiğim halde yüzde iki kadar fazla parasını almışım." diye düşünmüş.

Fatura defterini eline almış.

"Benim baskülüm şu tarihte tamir olmuştu. O zamana kadar iyiydi, ondan sonra bozuldu." diyerek kime ne satmışsa hepsinin ağırlıklarından hesabını çıkartmış, hepsine postalamış.

"Size benim şu kadar daha borcum kalmış. Şu kadar daha borcum kalmış…"

Bu zamanda da var böyle iyi insanlar. Yani her zaman da olur.

"Allah'ın iyi kulları kalmadı." diyen insan gitsin aklını muayene ettirsin. Her zamanda iyi insan olur.

Sen öteki insanların hepsini nereden bileceksin, keramet sahibi misin?

Kalpleri Allah biliyor. İyi insan gelip de sana, "Ben şöyle iyiyim böyle iyiyim." diye böbürlenmez ki! Sorarsın, "Ben Allah'ın en günahkâr kuluyum." der, boynunu büker, hüngür hüngür ağlar.

"Allah'a bir güzel kulluk edemedim. Benim kalbim katı. Ben ne zaman adam olacağım?" der.

Sabahleyin perişan olur.

"Niye, ne oldu? Ne günah işledin geceleyin; hırsızlık mı yaptın, adam mı öldürdün, zina mı işledin? Niye böyle ağlıyorsun?"

O gece teheccüd namazına kalkamamış, ağlar.

İyi insan, "Ben kendim iyiyim." diye söylemez ki… Allahu Teâlâ hazretlerinin dergâhının azametini, orada işin ne olacağının belli olmadığını bilir, korkar. Korktuğu için de böbürlenmez.

Fe-men zühziha ani'n-nâri ve edhıle'l-cennete fe-kad fâze.

Bu işin şeyi ne zaman belli olacak?

Kim cehennemden âzat olduysa, cennete sokulduysa işte o zaman iş kurtuldu. O zaman gül, yoksa şimdi gülecek zaman değil.

Demek ki Allah'ın iyi kulları her zaman olurmuş. Helal ile yaşamaya çalışalım. Helal az bir mal, haramla karışık çok maldan çok daha tatlıdır, çok daha sefalıdır, çok daha güzeldir, çok daha hoştur. Aman dikkat edin, eve haram lokma götürmeyin.

"Hocam! Bizim bu çocuk haylaz, adam olmuyor."

Öyle uzun bir iş söyledin ki…

Ne zamandan başlıyor biliyor musun o iş?

Sen daha besmeleyi çekip hanımının yanına vardın mı, o zamandan başlıyor o iş.

Ondan sonra ona nasıl süt emzirdin, nasıl gıdayla büyüttün, nasıl terbiye ettin?..

Oralara kadar gidiyor. Şimdi büyümüş, 18 yaşına gelmiş, sen;

"Çocuk bana âsi geliyor, sözümü dinlemiyor." diyorsun.

Terbiyesi o zamanlardan, neredeyse ana karnından başlıyor.

Allah bizi hep helallerle beslenen kimse eylesin. Haramlardan bizi uzak eylesin. Elimizi uzattırmasın, erdirtmesin, uzansa bile elimiz yetişmesin.

Men hacce min Mekkete mâşiyen hattâ yercia ilâ Mekkete keteballâhu lehû bi-külli hatvetin seb'amieti hasenetin min hasenâti'l-harem kîle vemâ hasenâtü'l-harem kâle küllü hasenetin mieti elfi hasenetin.

Haccın yapılış tarzıyla ilgili bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

Men hacce min Mekkete. "Kim Mekke'den haccederse…" Mâşiyen. "Yürüyerek haccederse…"

Yani Mekke'den terviye günü çıktı, Mina'ya yürüyerek vardı, Mina'dan Arefe günü çıktı, yürüyerek Arafat'a vardı. Arefe günü akşam güneş battıktan sonra Arafat'tan yürüyerek Müzdelife'ye döndü. Sabah namazı vaktinde de Müzdelife'de vakfesini yaptı, vakfeden sonra yürüdü Mina'ya geldi. Sonra taşlama işlemini yaptı, farz tavafını yapmak üzere Harem'e geldi. Harem-i Şerîf'ten, Mekke-i Mükerreme'den Arafat'a kadar yürüyerek gidip gelerek hac vazifelerini yaptı.

"Kim Mekke'den yürüyerek haccederse…"

Hattâ yercia ilâ Mekkete. "Mekke'ye tekrar dönünceye kadar bu işi tamamlarsa…" Keteballâhu lehû bi-külli hatvetin seb'amieti hasenetin. "Allah her bir adımına 700 hasene verir."

Bir adım atıyor, bir adım atıyor, bir adım atıyor… Her adımına 700, 700, 700 hasene verilir.

Min hasenâti'l-haremi. "Harem-i şerîf hasenelerinden 700 hasene verilir."

Kîle. "Onun üzerine sahabe-i kiram dediler ki…" Ve mâ hasenâtü'l-harem. "Harem-i şerîf haseneleri ne oluyor yâ Resûlallah? Ne cins bir hasene? Öteki hasenelerden farkı ne?"

Efendimiz miktarını söyledi.

Küllü hasenetin. "Her bir Harem hasenesi…" Mietü elfi hasenetin. "Yüz bin hasenedir."

700'le yüz bini çarparsak 70 milyon eder. Her adımına 70 milyon hasene alıyor. Yani insan burada bir iyilik yaptığı zaman bir hasene alıyor, orada bir adım attığı zaman 70 milyon…

Allahu Teâlâ hazretleri güzel haclar yapmayı nasip etsin, sevaplara erdirsin.

Bu hadîs-i şerîf Dârekutnî'de, Taberânî'de, Müstedrek'te, İbn Hibban'da, Beyhakî'de var. Ve da'afahû diyor, Beyhakî'nin ifadesinden sonra İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

Men hacce fe-zâre kabrî ba'de vefâtî kâne ke-men zârenî fî hayatî. "Kim haccederse, sonra benim kabrimi ziyaret ederse, benim vefatımdan sonra sanki beni hayatımda ziyaret etmiş gibi olur."

"Hocam oraya gitmişken Peygamber Efendimiz'in kabrini ziyaret etmeden yapar mıyız?" dersiniz değil mi?

Siz elbette öyle dersiniz.

Biz Osmanlıyız. Bizim dedelerimiz bizi hadislerle büyütmüşler. Bizim her işimizin, örfümüzün, âdetimizin üstü çamurludur, tozludur ama kabuğunu sıyırdın mı, sildin mi altından altın çıkar. Kurcalarsın hadîs-i şerîf, âyet-i kerîme, dinî bir edep çıkar.

Bizim işimiz öyledir ama öyle mezhepler var ki;

"Hayır! Yasak! Gitme! Kabir ziyareti olmaz, haram!" der.

Anlatıyorlar; Peygamber Efendimiz'in türbesini yıkmaya kalkanlar vardı, türbeyi düzleyeceklerdi. Haccedenler bilir, Baki kabristanı etrafı duvarla çevrilmiş boş bir yerdir. Boş değildi ki orada Fatımatü'z-Zehra hazretlerinin türbesi, kabri vardı. Bizim bildiğimiz, Eyüp Sultan türbeleri gibi… Hz. Osman-ı Zinnûreyn'in türbesi vardı. Aşere-i mübeşşereden insanların, sahâbe-i kirâmın belli belli türbeleri vardı.

Hepsini dümdüz ettiler.

Kabir ziyareti olmazmış.

Evet, Peygamber Efendimiz bir ara, "Kabirleri ziyaret etmeyin." dedi ama sonradan buyurdu ki:

Küntü neheytüküm an ziyâreti'l-kubûri el-âne fe-zûruhâ. "Ben bir ara sizi kabir ziyaretinden men etmiştim ama şimdi ziyaret edin."

Başka hadisler var. İnsan bir hadisi duyup öteki hadisi duymazsa olmaz ki!

Fıkıh ne demek?

Allah bizi dinde fakih eylesin, bilgili eylesin, anlayışlı etsin. Bir tarafını biliyorsun, öbür tarafını dinlemiyorsun. Bektaşî'nin işine benzer. Bektaşî'ye demişler;

"Niye namaz kılmıyorsun be adam?"

Demiş ki;

"Kur'ân-ı Kerîm, 'kılma' diyor, ondan kılmıyorum."

"Sübhanallah! Nerede diyor, getir bakalım." demişler. Eliyle tutarak, lâ takrabu's-salâte âyetini getirmiş;

"Kur'ân-ı Kerîm'de, 'namaza yaklaşmayın' diyor." demiş.

Hakikatten o âyet-i kerîmede 'namaza yaklaşmayın' diyor.

Tutmuş, "Çek elini oradan, arkasından ne diyor?" demiş.

Ve entüm sükâra. "Sarhoşken namaza yaklaşmayın." diyor.

Olur mu şimdi! O tarafını kapat, bu tarafından 'namaza yaklaşma' diyor de.

İçkiyi bırak!

İçkiden vazgeçmiyor, sarhoşken 'namaza yaklaşmayın' dediği için namazı da kılmıyor. Ona benzer.

Böyle şey olmaz!

Fıkıh alimi nedir?

Mesela İmâm-ı Âzam hazretleri, İmam Şâfiî hazretleri, İmam Mâlik hazretleri, Ahmed b. Hanbel hazretleri ne yapmışlar?

Hadislerin ve âyetlerin hepsini biliyorlar.

İmam Şâfiî hazretleri bir gece boynunu bükmüş, oturduğu yerde bağdaş kurmuş, yatsıdan sabah namazına kadar oturmuş. Sonra namaza kalkmış.

Demişler ki;

"Yâ imam, ne oldu?"

"Filanca âyeti düşündüm, ondan 50 tane hüküm çıkardım." demiş.

Öyle çalışmış onlar. Onlar bizim bildiğimiz âyetlerin, hadislerin hepsini biliyorlar. Onlar kadar bilgin yüksek olsun, o zaman sen de dinî meselede, "Şu hususta şu şöyledir." diye bir söz söyle. Ama onların sözlerini bile anlamayacak kadar bilgin kıtsa insafa gel, onların hocalığını kabul et de onlara talebe ol. İnsafa gel!

Bu hadîs-i şerîf, "Peygamber Efendimiz'in kabrini kim ziyaret ederse sanki hayatında ziyaret etmiş gibi olur." buyuruyor. Demek ki ziyaret edeceğiz, ziyaret edilmesini istiyor.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anh rivayet etmiş; Taberânî'de, …de, Beyhakî'de, Dârekutnî'de var.

Men haddese bi-hadîsin fe-atese ındehû fe-hüve hakkun. "Kim bir söz konuşursa ve o esnada hapşurursa o sözü haktır."

Men haddese bi-hadîsin ve hüve yerâ ennehû kezibün fe-hüve ehadü'l-kezzâbîne. "Kim bir söz söylerse ve onun yalan olduğuna kani olarak söylüyorsa o zaman o da yalancılardan bir tanesidir."

Bu söz İbn Mâce rivayetinde, men haddese annî bi-hadîsin diye geçmiş, "Peygamber Efendimiz'den kim bir söz naklederse ama onun Peygamber Efendimiz'in sözü olmadığını biliyor, o zaman o da yalancılardan biridir."

Yalancıya ceza ne?

Cehenneme girecek. Nakleden de girer çünkü yalancıya yardım etmek olur. Yalan sözü söyleme, sağlam söz söyle! Sözün sağlamını ara, âyet, sahih hadis ara! İlmini artır, olur olmaz sözü söyleme! Çünkü bu dinin düşmanları Peygamber Efendimiz'in zamanından beri çok. Onun için gözümüzü açacağız.

Düşman çeşitli yönlerden bize zarar vermeye, her işimizi karmakarış etmeye çalışır. Onun için ulemâmız bu hadisleri hemen duydukları gibi nakletmemişler. Uzun uzun tetkik etmiş, hadis ricalini nakletmiş, tenkit etmişler. Hangisi neyin nesidir, her hadisin kaynağını göstermişler. Ondan sonra incelemişler, kitaplarına öyle yazmışlar.

Biz de söylediğimiz söze dikkat edeceğiz. İlmi kimden öğrendiğinize bakın çünkü bu, dinin hükümleridir, insan yanlış şey öğrenirse cehenneme gider.

Şimdi bazı insanlar bazı hocalara tabi oluyor. "Meşâyihten falanca zâta tabi oldum." veyahut "Alevî dedesi filancaya tabi oldum." diye tabi oluyorlar.

Ne olur?

Nasranîlerin durumu gibi olur.

İttehazû ahbârehum ve ruhbânehum erbâben min dûnillâhi. "Onlar Allah'ı bırakıp da O'nun karşısında hahamlarını, papazlarını rab edindiler."

Bunu okurken sahabeden birisi girmiş;

"Yâ Resûlallah! Biz hahamları rab edinmeyiz, tapınmayız." demiş.

"Hayır! Siz âdetâ rabmiş gibi onların sözlerine girerseniz, dışarı çıkmazsanız, onların peşinden giderseniz, hakkı kabul etmezseniz, o duruma gelmek olur." diyor Peygamber Efendimiz.

Onun için insan Hakk'a tabi olacak. Hz. Ali Efendimiz'in çok güzel bir sözü var. Alevîsi de sünnîsi de Hz. Ali Efendimiz'i seviyor. Herkes bunu dinlesin, kabul etsin. Buyurmuş ki;

İnne'l-hakka lâ yu'rafu bi'r-ricâl. "Hak, adamlara bakıp bilinmez." Ya'rifi'l-hakka ta'rif ehlehû. "Önce hakkın ne olduğunu dosdoğru öğren, sonra hangi adamın hak adamı hangi adamın batıl adamı olduğunu o teraziyle tartar, anlarsın."

"Bu adam yanlış!"

Nereden bildin?

"Çünkü şöyle şöyle şöyle dedi. Bu hadise aykırı, bu âyete aykırı...."

Tamam! Ama âyet ve hadis bilmezsen adamın sakalının beyazlığına, dış görünüşünün şekline, lafının çokluğuna aldanırsın, bir yanlış yola girersin, sapıtıp gidersin.

Hak neyse herkesin hakka uyması lazım! Allahu Teâlâ hazretlerine çok yalvarmak gerekiyor. Biliyorum bütün bu sözlerin faydası yok çünkü Allah bir insana nur vermedi mi sapıtır, gider.

Ve men lem yec'alillâhu lehû nûran fe-mâ lehû min nûrin.

Bir edepsizlik yaptı da ondan öyle oluyor. Allah'a;

"Yâ Rabbi! Sen bize hakkı göster. Aman yâ Rabbi! Beni bir göz yumup açıncaya kadar kendime bırakma. Aman yâ Rabbi! Yanlış yollardaysam döndür. Aman yâ Rabbi! Hakkı göster. Aman yâ Rabbi! Rızandan ayırma." diye çok yalvaracağız. Ola ki rahmet ede ve doğru yolu göstere…

Sapıtmış, dalalette olan insan hidayet bulamaz. Herkes hakikate teslim olacak.

Öyle olmamız lazım!

Allah bize hakikat sevgisini versin, hakikate uydursun, yanlış işler yaptırmasın.

Sayfa Başı