M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 569.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn ve senedi'l aşıkîne ve imâmü'l-müttakîn Muhammedini'l-Mustafâ'l Mahmûdu'l Muhtâru'l emîn. Ve âlâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle:

İzâ ekele ehadüküm taâmen fe-lâ ye'kül min a'le'-safhati ve lâkin li-ye'kül min esfelihâ fe-inne'l-berekete tenzilü min a'lâhâ.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyup izah edeceğiz.

Rabbimiz cümlemizi rızasına vâsıl eylesin. Şükran borcu olduğumuz çok kişiler var, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere, mübarek âl'inin, ashâbının, etbâının, cümle sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin, evliyâullahın, alimlerin, hadis râvilerinin, okuduğumuz eseri yazan Gümüşhaneli Hocamız'ın, kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zâhid-i Bursevî Hocamız'ın, bu beldeleri fethedip bize emanet, yâdigâr ve hediye bırakmış olan mübarek ordunun, başta Fatih Sultan Muhammed Hân cennet-mekân olmak üzere cümle şehitlerin ve gazilerin, beldemizin medâr-ı iftihârı Yûşâ aleyhisselam'ın, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin ve sâir sahâbe-i kirâmın, uzaktan yakından buralara hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere gelmiş olan siz kardeşlerimizin, âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına, bizden sevgi, saygı nişânesi olarak hediye-i Kur'âniyye olsun diye bir Fâtiha, 11 İhlâs-ı Şerîf hediye edelim.

Allah himmetlerini, şefaatlerini nasip eylesin. Bizi de sevdiği kullarından eylesin, iki cihan saadetine erdirsin.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ; Peygamberimiz'in amcası Hz. Abbas'ın oğlu, Ebu'l-Abbas künyeli Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ rivayet etmiş. Ebû Dâvud'da, Tirmizî'de ve diğer kaynaklarda kayıtlı bir hadîs-i şerîf.

Peygamberimiz buyuruyor ki;

"Sizden biriniz bir yemek yediği zaman tabağın yukarısından almasın! Yemeğin yığılmış kısmından, ortasından, en yukarısından almasın; en aşağısından, kendisine en yakın kenarından alsın. Çünkü bereket ortasından, yukarısından aşağısına doğru iner gelir."

O bakımdan herkesin önünden alması gerektiğini ifade etmiş oluyor. Bereketin herkes tarafından eşit miktarda alınması, kimsenin açıkgözlülük etmemesi, herkesin istifade etmesi edebini hatırlatmış oluyor.

Yemek yeme şekilleri, usulleri değişti. Eskiden sofranın etrafında toparlanılır, ortaya bir sahan veya tabak gelirdi; sinide, sofrada yemek beraberce yenirdi. Herkes kendi önünden alacak, besmeleyle başlayacak… [Böyle olurdu.]

Günümüzde herkes, yemeği kendi tabağına ayrıca koyup yiyor. Bunlar Batı'dan gelmiş olan yeni alışkanlıklardır.

İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan, Peygamberimiz buyurmuş ki;

İzâ ekele ehadüküm taâmen fe'lyeğsil yedehû min vadari'l-lahm.

"Sizden biriniz yemek yediği zaman etin elinde kalan yağından, bulaşığından dolayı elini yıkasın!"

Bazı yemekler pek tesir etmez ama et yağlı olduğu için yağ da kolay çıkmadığından elin yıkanması gerekir. Hatta bazı mezheplerde çok daha kuvvetli bir şekilde emir telakki edilmiş: Yıkayacak, o kirleri elinde bırakmayacak!

Mâlum; yemeğe oturmadan evvel de yemekten kalktıktan sonra da eller yıkanıyor.

Bunlar İslâm'ın, ta o zamanlardan da temizliğe, nezafete ne kadar dikkat ettiğini gösteren misallerdir. Biz el yıkamayı hazır görüyoruz ama Ümmet-i Muhammed; eskilerden olmayan pek çok yeni güzel âdâb getirmiş, koymuş. Büyüklerimiz onları hazmetmiş olduğundan, biz; büyüklerimizden örf ve töre olarak almışız. Allah onlardan razı olsun ki bizi İslâm ahlâkı ve âdâbı üzere yetiştirmişler.

İzâ ekele ehadüküm fe'l-ye'kül bi-yemînihî ve izâ şeribe fe'l-yeşreb bi-yemînihî fe-inne'ş-şeytâne ye'külü bi-şimâlihî ve yeşrebü bi-şimâlihî.

Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebû Davud ve diğer kaynaklarda İbn Ömer, Ebû Hüreyre radıyallahu anhüm hazretlerinden rivayet edilmiş.

Peygamberimiz buyuruyor ki;

"Sizden biriniz yemek yediği zaman veyahut su, meşrubat içtiği zaman sağ eliyle yesin, sağ eliyle içsin."

Dikkat ediyorum, hadîs-i şerîflere rağmen çok kimse buna riayet etmiyor. Müslüman, mütedeyyin, hacı arkadaşımız, sevdiğimiz kardeşimiz, komşumuz; bir de bakıyorsun solak da değil ama sol eliyle yiyor. Ben de onlara şaka olsun diye "10 dolar ceza!" diyorum. O zaman yanlış yediğini anlıyor veya çocuğu yanlış yemişse ikaz ediyor.

Efendimiz sol elle yemeyi çok şiddetle yasaklamış, "Sağ elinle ye!" diye birisine emretmiş. O da "Yiyemiyorum." diyerek bir itiraz yolu tutmuş.

Halbuki Resûlullah'a itiraz edilir mi? İnsanın aklı bu işe nasıl yatar?

"Yiyemiyorum." deyince, Peygamberimiz;

"Yiyemez ol!" demiş.

Çok fena azar ve beddua. Eli tutulmuş, bir şey yiyemez olmuş.

Bizde sağ elle yemek çok önemli!

İzâ ekele ehadüküm fe'l-ye'kül bi-yemînihî ve izâ şeribe fe'l-yeşreb bi-yemînihî. Fe inne şeytane bi şimâlihi ve yeşrebü şimlihi.

"Sizden biriniz yemek yediği zaman sağ eliyle yesin. İçtiği zaman sağ eliyle içsin. Çünkü şeytan soluyla yer, soluyla içer!"

Demek ki şeytan öyle yapıyormuş!

Biz şeytanı görmüyoruz. Bazen rüyada görüyoruz ama [genelde] görmüyoruz. Şeytanın hâli böyleymiş. Avrupalılar da tam şeytanın yolunda gidiyorlar: Sofraya bıçak sağ tarafa konulacak, çatal sol tarafa konulacak, sol elle yiyecek… İnsanın alışkın olduğu -sol elini kullanmak zorunda olanlar ayrı- normal olarak �-90 belki � sağ el kullanımdır.

Niye sen bunu solla yaptırıyorsun?

Şeytanlığından! Şeytanın yolunda gitmiş oluyor. O halde sağ el ile yemeğe daha çok dikkat etmemiz lazım.

Bu hadislere rağmen bu işi bilmeyen ve yapmayan kardeşlerimiz var. Ya önem vermiyor, ya Batı terbiyesinde yetişti, ya daha bu hadîs-i şerîfleri hiç duymamış olduğu için yapıyor. Her ne olursa olsun sağ elimizle yiyeceğiz. Yerlerini değiştiririz: Bıçağı sol tarafa, çatalı sağ tarafa alırız. Netice itibariyle Resûlullah'ın tavsiyesini tutarız.

İzâ ekele ehadüküm fe'l-ye'kül bi-yemînihî ve'l-yeşreb bi-yemînihî ve'l-ye'huz bi-yemînihî ve'l-yu'ti bi-yemînihî fe-inne'ş-şeytâne ye'külü bi-şimâlihî ve yeşrebu bi-şimâlihî ve yu'tî bi-şimâlihî ve ye'huzü bi-şimâlihî.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten, İbn Asâkir, İbn Neccâr gibi kaynaklarda var.

"Sizden biriniz yemek yediğiniz zaman sağıyla yesin, içtiği zaman sağıyla içsin, aldığı zaman sağıyla alsın, verince sağıyla versin; çünkü şeytan soluyla yer, soluyla içer, soluyla verir, soluyla alır."

O şeytana mahsus bir davranış. O halde mü'minler de sağıyla yapacaklar.

Beşinci hadîs-i şerîf:

İzâ ekele ehadüküm taâmen fe-sekatat lukmatuhû fe'l-yumıt mâ reâ bihî minhâ sümme'l-yet'amhâ ve lâ yede'hâ li'ş-şeytân.

Câbir radıyallahu anh'ten, Peygamberimiz;

"Sizden biriniz yemek yerken lokması düşerse onun üzerindeki gördüğü şeyi izale etsin, gidersin.

Yere düştü, toprak yapıştı, kum yapıştı; onu izale etsin; onu şeytana terk etmesin, bırakmasın!"

"Düştü, ben artık bunu yemem." demesin. Üzerindekini silkelesin, yesin." buyuruyor. Bırakırsa, şeytana bırakmış oluyor. Şeytan yiyecek, şeytan istifade edecek.

Yere, sofraya düşmüş lokma yenir mi?

Umumiyetle kibarlık yaparak yemiyorlar!

Demek ki tevazu gösterecek ve yiyecek. Ama olağan dışı özel bir şey olur, düştüğü yer hakikaten pis bir yer olur; o zaman başka bir şey düşünülebilir. Ufak tefek sebeplerden lokma ziyan edilmeyecek ve üstünde bir şey varsa bile silkelenip alınacak.

Bir arkadaşla geçen gün bir yerdeydik, yemek yiyeceğiz. Masaya getirirken yere pat diye bir şey düştü. Ben "Düşeni al, bana ver." diyecektim ki ona kalmadan hemen yerden aldı, hop ağzına attı. Mâşaallah, demek hadîs-i şerîfi biliyormuş. Siz de böyle tevazu ile bu hadîs-i şerîfe uygun olarak hareket edin.

İzâ ükıle inde's-sâim sallet aleyhi'l-melâiketü.

Abdullah b. Mübârek'ten riveyet edilmiş. Abdurrezzak da Musannef'inde yazmış. Ümmü Umâre'den radıyallahu teâlâ anhâ.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;

İzâ ükıle inde's-sâim sallet aleyhi'l-melâiketü.

Birisi oruca niyetlenmiş, oruç tutuyor; bu oruç tutanın yanında yemek yeniliyor…

Ramazan dışında olduğu anlaşılıyor. Ramazan'da herkes oruç tutar, kimse aşikâre yemek yemez. Müslüman Ramazan dışında da oruç tutar. Bir insan Şevval ayında 6 gün oruç tutarsa…

Ramazan'da 30 gün -30 veya 29 da olsa 1 ay-, Şevval'de 6 gün; bütün sene oruç tutmuş gibi sevap alacak, diye hadîs-i şerîflerde tavsiye edilmiş. Onun için Şevval orucu var, sitte-i Şevvâl diyorlar.

Pazartesi, Perşembe oruçları var, sevap. Arabî ayların 13-14-15'i var. Peygamber Efendimiz, mehtaplı gecelerin gündüzlerini hep oruçlu geçirmiş.

Hocalarımız "Bu sünnettir, bu oruçları tutun." diye bize hep tavsiye ettiler. Onun için dervişlerin de âdeti durumundadır.

Demek ki sitte-i Şevvâl, eyyâm-ı biyz oruçları, pazartesi perşembe oruçları, aşr-ı Zilhicce oruçları ve Muharrem oruçları gibi oruçları da tutacağız.

Oruç insanı inceltiyor, ruhen hassaslaştırıyor, sevap kazandırıyor. Nefsini ıslaha vesile oluyor, kalbini nurlandırıyor, kuvvetlendiriyor. O bakımdan çok güzel bir ibadet. İnsan kendisine hâkim olmayı da öğreniyor, böylece bir irade terbiyesi eğitimi olmuş oluyor.

Peygamberimiz orucu özellikle gençlere çok tavsiye etmiş; çünkü genç dinçtir, güçlüdür, kuvvetlidir. Bir oruç tutmakla zayıf düşmez ama böylece iradesine hâkim olmayı, nefsini yenmeyi öğrenir.

Genç yaşta eğitim kazanınca artık şeytanın oyununa kolay kolay gelmez, kışkırtmasına uymaz. Hatalı işler yapmaz. İradesi çelik gibi olur. Gençlere çok tavsiye edilmiş.

Oruç tuttuğu zaman insanın nefsanî duyguları şehavât-ı nefsaniyesi de zayıflar, istekleri söner. O bakımdan da nefsine hâkim olmak kolay olur. Delikanlı günahlara dalmaz, haramlara sapmaz. Bakışmakmış, flörtmüş vs. gibi çirkin şeylerden de paçayı, yakayı kurtarmış olur. O sebepten onlara da çok tavsiye edilmiş.

Mazereti olanlar farz olan oruçları bile tutmayabiliyorlar. İhtiyarsa yerine fidye veriyor, hastaysa sonra ödüyor ama tutabilirse yaşlılar için de güzel bir ibadet. Kalp hastası bir tanıdığımız vardı: "Pazartesi-perşembe oruçlarını tuttuğum zamanlar hap almaya lüzum kalmıyor." diyor. Kendisini devamlı hap alarak idare ediyor ama pazartesi-perşembe oruçlarını tuttum mu hiç hap almama lüzum kalmıyor, dengem devam ediyor, çok rahat ediyorum. Bir de eyyâm-ı biyz oruçlarını tuttum mu çok daha güzel oluyor." diyor.

İnsan hiçbir şey kaybetmiyor, daha hafif, daha dinç oluyor.

Demek ki müslüman bu sabır ibadetini, nefsine hâkim olma, iştahı varken yemeyip böylece kendisini tutabilme ibadetini, gençlikte yapmaya başlamalı. Böylece nefsine hâkim olmayı öğrenmeli.

Çünkü insana kötülükleri yaptırtan ekseriyetle nefsidir, nefsinin zayıflığıdır, emmâreliğidir. Müslümanların onu yenmeyi, oradan gelen arzulara dur demeyi öğrenmesi lazım. İlk yapacağımız iş bu!

Kad eflaha men zekkâhâ. "Nefsini zapt u rabt altına alan felah bulur!"

Felah bulmanın iki cihan saadetine ermenin yolu bu.

Koca Kânûnî Sultan Süleyman padişah olmuş; şiirleri var, divanı var, ne güzel söylüyor:

Nefs hazzın ey Muhibbî vermegil hayvân-sıfât

Zabt-ı nefs et ârif ol âlemde insanlık budur

Nefsinin istediği her şeyi verme!

İmam Gazzâlî de öyle diyor:

"Zengin bile olsanız çocuğunuza bazen kuru ekmek yedirin, bazen vermeyin; biraz alışsın…"

Her istediğini alıyoruz: Çikolata, lolipop, şeker, dondurma, macun, kâğıt helva, keten helva, koz helva… Her şeyi yaptırmaya alışınca çocuğun nefsi şımarıyor, büyüyünce de söz dinlemiyor. "Kalk!" diyorsun kalkmıyor, "Otur!" diyorsun oturmuyor, "Namaz kıl!" diyorsun kılmıyor...

Neden?

Küçükten eğitimi eksik oldu. Zapt-ı nefs et. Nefsini zapt etmeyi öğrenecek, ârif olmanın yolu o.

Bir insan Ramazan'ın dışında oruçlu olabilir. Bu oruç tutan insanın yanında birileri yemek yedi. O da bakacak yutkunacak. "Ben oruçluyum, yiyemiyorum…" diyecek canı çekecek. Ama o sabrettiğinden dolayı sevap kazanır; melekler kendisine salât ederler, dua ederler.

Meleklerin insanlara salâtı: Allah'tan onların affını, mağfiretini istemek. Melekler;

"Yâ Rabbi, bu kulunu affeyle, mağfiret eyle, muradına erdir, iki cihanda aziz eyle…" diye dua ediyor.

Meleklerin duaları da Allah indinde kıymetlidir, geçerlidir. O kimsenin büyük ecirlere, mükâfatlara ereceğine alamettir.

Oruçlunun yanında yemek yenilince oruçlu yemiyor, sofraya oturamıyor, o güzel yemeklerden mahrum kalıyor ama buna mukabil mânevî ikramlara, meleklerin duasıyla nice nice sevaplara nâil oluyor.

İzâ ekeltümü't-taâme fa'hleû ni'âleküm fe-innehû ervâhu li-akdâmiküm.

Enes radıyallahu anh'ten.

Peygamberimiz; "Sizden biriniz yemek yediği zaman ayakkabılarını çıkartsın. Çünkü bu ayaklarınız için daha rahattır, ferahlıktır, çıkartmak daha rahat ettirir!" buyurmuş.

Hadis alimleri sıhhati konusunda münakaşa etmişler ama anlaşılıyor ki yemeğe oturduğu zaman bazı insanlara pabucu çıkartmak zor olacak; bağcıklarını çözecek, tekrar giyecek, çıkartacak diye ayakkabılarıyla oturmuşlar, ayakları uzatmışlar veya nasıl yaptılarsa... Peygamberimiz onlara ayakkabıların çıkartılmasını tavsiye etmiş oluyor.

Bu devirde bize taalluk eden tarafı nedir?

Biz ayakkabıyla yemek yemeyecek miyiz?

Seyahat yaparken otobüslerde sandviç alıyoruz, yol üstünde bir kenara oturuyoruz vs.

Sanıyorum bu, sofrada oturma bahis konusu olduğu zamandır. Ayaklar daha rahat eder, rahat oturulur. Sofraya da toz, toprak, kum vs. gelmemiş olur, iyi olur. Askerlikte de bir hayli zor oluyordu. Yapanlar bilirler, postalların bağcıkları uzun oluyor. Onun için bazıları hemen yan tarafa götürüp bir fermuar diktiriyorlardı, o da yasaktı. Komutan onu görünce iptal ettiriyordu.

Çıkartmak zor olabiliyor ama mümkünse çıkartılması hadîs-i şerîfe uygun olacak.

İzâ ekelte taâmen ev şeribte şerâben fe-kul: Bismillâhi ve bi'llahi'llezî lâ yedurru me'asmihî şey'ün fi'l-ardı ve lâ fi's-semâi. Yâ Hayyu yâ Kayyûm. Elâ lem yusibke minhü dâün ve lev kâne fîhi semmün.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamberimiz diyor ki;

Yemek yediğiniz zaman veyahut bir başka meşrubat içtiğin zaman,

Arapça'daki şarap kelimesi bizim Türkçe'deki şarap mânasına gelmez. Türkçe'deki şarap; üzüm sıkılarak elde edilen alkollü, haram içki demektir. Arapça'da öyle değil. Meşrubat mânasına gelir. Bir meşrubat içtiğin zaman; ister su olsun, ister hurma suyu, ister elma suyu, ister ayran, ister limonata, ister daha başka bir hoşaf olsun; mesela pestil ezmesi olsun…

Bunların hepsinin adı nedir?

Arapça'da şarap.

Şarâben tahûrâ.

Kur'ân-ı Kerîm'de de cennete öyle sarhoşluk vermeyen güzel meşrubatların içileceği müjdeleniyor.

Bir yemek yediğin zaman ve bir meşrubat içtiğin zaman;

Fe-kul: Bismillâhi ve bi'llahi'llezî lâ yedurru me'asmihî şey'ün fi'l-ardı ve lâ fi's-semâi. Yâ Hayyu yâ Kayyûm. "De ki: Allah'ın adıyla, Allah'ın hıfz u himayesiyle, korumasıyla. O Allah ki O'nun ismi anıldığı zaman gökte ve yerde hiçbir şey insana zarar vermez. Adı anıldığı zaman gökteki ve yerdeki hiçbir şeyin zarar veremediği o Allah'ın adını anarak içiyorum. Ey hayat sıfatıyla muttasıf olan Rabbim, Hayy Rabbim, ey varlığı bizzat kendisinden olup başka bir şeyin varlığına bağlı ve onun sayesinde, onun desteğiyle olmayan, bizzat kendisi varlığının sebebi olan, Kayyûm olan Rabbim." diye bunu söyleyerek yesin, içsin.

Gözünüzü açın, dikkat edin, Peygamberimiz;

Lem yusibke minhü dâün ve lev kâne fîhi semmün. "Yediğin, içtiğin şeyde zehir bile olsa, içtiğin şeyden sana bir rahatsızlık, hastalık gelmez, bir rahatsızlık olmaz!" buyurmuş. O halde bu duayı öğrenelim.

Bunun İslâm tarihinde bir de tatbikatı vardır:

Hz. Ömer radıyallahu anh halife, emîrü'l-mü'minîn, devletin başkanı iken Bizans'tan elçi gelmiş. Bizans imparatorundan haber, nâme, mektup ve hediyeler getirmiş. Hediyelerin arasında da küçücük bir şey varmış.

"Bu nedir?" demiş. Bizans elçisi;

"Bu çok şiddetli bir zehirdir. Devlet başkanları bazen güç durumlarda kalabilirler. Mesela asker isyan eder, öldürmeye kalkarlar, perişanlık olmasın filan diye yüzüğün taşına veya yanındaki bir yere sakladığı bu zehri ağzına atar, o anda ölür; kurtulur. Başkasının kendisine işkence etmesine, o acıyı çekmesine lüzum kalmaz; anında hemen öldürür. Onun için bizim hükümdarlar bir şeyi yanlarında bulundururlar. Çünkü âsilerin eline düşerlerse kulaklarını mı kesecek burnunu mu kesecek, ne işkence yapacak, ne kadar zaman sonra ölecek belli olmaz. Çok sıkıntı çekebilir. Onun için bir tedbir. Hediyelerimiz şunlar… Bir de ihtiyaten -siz de devlet başkanısınız size de gerekebilir, lazım olur- bunu yanınıza bırakıyoruz." diye söylemiş.

Hz. Ömer gülmüş. İslâm'da intihar yok; Allah'a tevekkül var, Allah yeter. Verilen zehir çok şiddetli. Bu duayı okumuş.

Bismillâhi ve bi'llahi'llezî lâ yedurru me'asmihî şey'ün fi'l-ardı ve lâ fi's-semâi. Yâ Hayyu yâ Kayyûm. Elçinin gözü önünde o getirilen zehri ağzına atmış.

"Hemen şimdi düşecek, ölecek…" diye elçinin gözleri fal taşı gibi açılmış ama hiçbir şey olmamış. Kitaplardan naklediliyor, bir tarihî hadise. Bu hadîs-i şerîfin tatbikatı olarak geçmiş.

Hz. Ömer bu hadîs-i şerîfi biliyor, demek; duyunca onu uygulamış.

Elhamdülillah, o zehri ağzına atmış olmasına, yemesine rağmen bir şey olmamış. Elçi de hayretler içinde kalmış. Ne kadar büyük bir tesir etmiştir! İslâm'ın hak din olduğunu anlamasına vesile olmuştur.

Bu hadise de hatırımızda kalacak şekilde bu sözü, bu duayı hiç unutmayalım. Besmele ile başlayalım, bilmediğimiz yiyecekleri de yesek bilmediğimiz zararlarından Allah korur.

İze'l-teka'l-müslimâni fe-tesâfahâ ve hamidallâhe ve'stağferâ ğafarâllahü lehümâ.

Ebû Dâvud, İbn Abdilberr, Beyhakî ve diğer İbn Ebi'd-Dünyâ gibi kaynaklardan el-Berâ b. Âzib radıyallahu anh'ten rivayet etmişler.

İze'l-teka'l-müslimâni fe-tesâfahâ. İki müslüman karşılaşınca, birbirlerine karşı karşıya gelip kavuşunca, musafaha ettikleri zaman,

"Rastlaşınca…" diyelim. Kavuşmak; uzaktan gelmek, mânasını hatırlatıyor.

Musafaha: Elleri başparmaklar yukarıya gelecek şekilde tutmak.

Gayrimüslimler, birbirlerinin elini, parmaklarını aşağı doğru tutuyorlar, tokalaşıyorlar.

Müslümanlar birbirlerinin başparmaklarını -parmaklar havaya doğru oluyor- tutuyor.

İstikamet olarak elin duruşu da zaten bu şekilde değil midir?

Müslümanın musafahası, başkalarının tokalaşmasından farklı. Bizim musafahamız böyle! Bu sünnet, Peygamberimiz'in hadîs-i şerîflerinde bize tavsiye ettiği bir şey.

Müslüman müslümanla karşılaştığı zaman selam verir. Önce bir dille selamlaşır, güzel temenni söylenmiş oluyor: Allah'ın selamı senin üzerine olsun.

Bu da öyle bir söz ki başka hiçbir selamlaşmaya benzemez: Ne "Günaydın"a, ne "Tünaydın"a, ne "Mersi"ye, "Thank you"ya…

es Selâmu aleyküm demek, hem dünyada hem âhirette, Allah'ın selameti üzerinde olsun, dünyada da salim ol, âhirette de selamette ol. İki cihanda saadete er, demek.

Müslümanın selamı ahirete kadar uzanan derin manası olan güzel bir temenni. Günümüzde bunu bırakıyorlar, başka selamlaşmalarla selamlaşıyorlar; yetmez:

Günaydın, selam, merhaba…

Merhaba da yetmez!

Ne diyecek?

es Selâmu aleyküm diyecek, selamı temenni edecek.

Mesela Güney Almanya'da, Bavyera'da birbirlerine nasıl selam verirler?

Grüß Gott, derler.

Grüß Gott ne demek?

"Tanrı'nın selamı üzerinize olsun." demek.

Biliyorsunuz Gott, Tanrı; Grüß, selamlamak demek.

"Tanrı'nın selamı üzerinize olsun."

Adeta dinî bir selam veriyorlar. Birbirleriyle bizim es Selâmu aleyküm'ümüze benzeyen bir şekilde selamlaşıyorlar. Hatta onlara onların kitaplarında öğrendiğimiz gibi, Good morning veya Goten morgen desen, o yine Grüß Gott diyor.

"Öyle deme, ben bu selamı kabul ediyorum." demek istiyor.

Bunları niye söyledim?

Onlar çok titizdir, Kuzey Almanya'da halk başka türlüdür ama Güney Almanya'da dindardır. İlle selam verirler, dediler.

Grüß Gott deyince "Allah'ın selamı üzerinize olsun." demiş gibi oluyor. İşte Batılı bir ülke! Türkiye'de yıllar boyu herkes Batılılar'ı örnek alıyordu. Bakın onlar Grüß Gott'larından vazgeçmemiş ama bizde es-Selâmu aleyküm aleyhine bir kampanya başlamış. Sen ona es Selâmu aleyküm, diyorsun; Günaydın, diyor. Senin es Selâmu aleyküm'ünü kabul etmiyor; Günaydın, diyor.

Veyahut es-Selâmu aleyküm dediğin zaman başını eğip kaşlarını çatıp öyle bir ters bakıyor ki!..

"Ben sana 'Cennetlik ol.' dedim, sen kabul etmiyorsun!"

Sen cehenneme git o zaman, cehenneme kadar yolun var. Madem kabul etmiyorsun…

Ne diye kızıyorsun?

Ben sana güzel niyetle bir şey söylüyorum. Hem an'anevî hem de dinî kıymeti var, hem mânası da sana daha faydalı. Ben senin dünya ve âhiret selametini istiyorum, sen "Günaydın." diyorsun. Gün aydın, evet ama insan kör olursa günü aydın olmuyor. Başına bir bela gelirse günü aydın olmuyor. Ölürse günün aydınlığı ona fayda getirmiyor ama selametin, selamın ona her zaman faydası var.

O bakımdan müslüman, müslümanla karşılaşınca selamlaşır. Bir de musafahası var. Daha ileri bir samimiyet: Birbirlerinin ellerini tutarlar bir musafaha ederler. Bu da günahların dökülmesine sebep olur.

Peygamberimiz; "Bir insan, bir insana es-Selâmu aleyküm dese aşrun, 10 hasene kazanır. es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah dese işrûne 20 hasene alır. es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû dese 30 hasene alır." diye bildirmiş. Bu işin sevabı var.

Abdullah b. Ömer radıyalllahu anhümâ bir arkadaşına;

"Kalk pazara gidelim!" demiş.

Mesela şimdi biz size desek ki;

"Yürüyün, haydi Çarşamba pazarına gidelim."

"Hocam bir şey; kabak, patlıcan, sebze alınacaksa biz alalım. Senin çarşıda pazarda ne işin var? Orası kalabalık, izdihamlı bir yer."

Abdullah b. Ömer "Kalk pazara gidelim!" deyince karşı taraf da şaşırmış, demiş ki;

"Ey Ömer'in oğlu! Ben senin huyunu hâlini bilirim. Sen çarşıyı-pazarı sevmezsin. Orada yanlış tartılır, yanlış yere yemin edilir, hileli işler yapılır, hileli mallar satılabilir, birtakım günahlı şeyler olabilir. Şeytanın çok dolaştığı bir yer olduğu için sen aslında çarşıyı-pazarı sevmezsin. Ama niye 'Gidelim...' istiyorsun?"

O da mâsum mâsum;

"Orada kalabalık çoktur, selam veririz, sevap kazanırız." demiş.

Çarşıya niçin gidiyor?

Ara sokaklarda kalabalık yok, çarşıda kalabalık var: Selam verip sevap kazanmak için gidiyor. es Selâmu aleyküm ve rahmettullah, es Selâmu aleyküm ve rahmetullah… diyecek sevap kazanacak.

Büyüklerimiz selamı basit mânaya almamış. Bir sevap kazanma vesilesi olduğunu, ibadet olduğunu bilmişler; bu işe önem vermişler.

Çarşıda daha çok insan var, daha çok selam veririz, diye oraya gidiyor. Alışveriş yapacak değil ama sevap kazanmak için gidiyor.

Biz bunu unutmuşuz. Adama es-Selâmu aleyküm diyorum, "Günaydın" diyor.

"Seni softa seni, seni kara sakallı seni; bana es-Selâmu aleyküm diyorsun da pis Arab'ın selamıyla selam veriyorsun…" gibi düşünüyor. "Biraz medeniyeti öğren…" gibilerden "Günaydın" diyor.

"Günaydın" medeniyet; ötekisi gericilik!

Çok yanlış bir zihniyet, cahilce bir şey!

Hadîs-i şerîfin devamına gelelim:

"İki müslüman karşılaştıkları, rastlaştıkları zaman musafaha ederlerse ve hamidallâhe ve'stağferahû Allah'a hamd ederlerse ve Allah'tan mağfiret isterlerse…

Demek ki musafaha edecekler, elhamdülillah diyecekler, estağfirullah el-azîm filan diyecekler.

Neden?

O vakit Allah'ın sevdiği bir vakit de ondan! İki müslüman karşılaşmış; dargın değil, kırgın, kızgın, üzgün, küs değil. Allah seviyor demek ki karşılaşmışlar. Fırsat bu fırsattır, hemen hamd edeceksin. Allah'tan afv u mağfiret isteyeceksin.

Elhamdülillah, estağfirullah…

Hâl hatır sorunca zaten elhamdülillah deniliyor ama estağfirullah denmesini ise herhalde bu şimdi hadîs-i şerîften öğrendiniz. Bunu da unutmayın.

Karşılaşacak, musafaha yapacak, hamd edecek, estağfirullah diyecek, Allah'tan mağfiret isteyecek.

Ne olur?

Ğafarallâhu lehumâ. "Allah onu da onu da bağışlar, ikisini de mağfiret eder."

Biz ne istiyoruz?

Allah'ın bizi sevmesini istiyoruz.

Allah'ın lütfuna ermek istiyoruz.

Çok kusurluyuz, günahkârız, pür-hatayız, pür-günahız, günahımız çok, affımızı istiyoruz, affedilmemizi istiyoruz.

Kolay işte. Anlaşılan biz de herhalde -Çarşamba pazarı mı, Perşembe pazarı mı olur- bir yerlere gideceğiz. es-Selâmu aleyküm, arkadaşlarla musafaha yapıp elhemdülillah estağfirullah deyip affımıza çalışacağız.

Hatırınızda olsun. Mânevî mükâfatlardan gafil kalmayalım, istifade etmeye gayret edelim.

İze'lteka'l-müslimâni bi-seyfihimâ fe-katele ehadühümâ sâhibehû fe'l-kâtilü ve'l-maktûlü fi'n-nâr. Kîle: Yâ Resûlallah! Hâza'l-kâtilü fe-mâ bâlü'l-maktûl. Kâle: İnnehû kâne harîsan alâ katli sâhibihî.

Buharî'de, Müslim'de geçen Ebû Bekre ve Ebû Musa radıyallahu anhüm ecmaîn'den rivayet edilmiş.

Peygamberimiz ne buyurmuş?

İze'lteka'l-müslimâni bi-seyfihimâ. "İki müslüman kılcıyla karşı karşıya gelirse…"

Her ikisinin elinde de kılıç, birbirlerinin karşısında kılıçları çekmiş, gelmişler.

Ben bir kere Süleymaniye kütüphanesinden akşam 5'te yorgun argın çıktım, elimde ağır çantam. Şehzadebaşı'na doğru geliyorum. Orada bir kalabalık var. Bir de dikkat ettim ki adamın birisinin başı sarılı, kanamış. İri bir adam, elinde de koca bir karpuz bıçağı, kocaman kasap bıçağı, karşısında da bir başkası!.. Bir de baktım o koca kasap bıçağıyla o adamın üstüne yürüyor...

Biz çok yufka yürekli yaratılmışız. O manzarayı gördüm, benim dizlerimin bağı çözüldü. Neredeyse derman kalmadı yığılacağım. Ortada bir şey yok; iki horoz karşı karşıya, daha kan filan bir şey yok ama ben onun elinde bıçağı görünce "Eyvah! Bu taraftakini kesecek…" filan diye bir de baktım ki dermanım kesilmiş, dermanım kalmamış. Kolay bir şey değil ki!.. İki insan karşı karşıya geliyor, kılıçla birbirini kesecek; ne kadar korkunç bir şey!..

"İki müslüman kılıçlarıyla karşı karşıya çarpıştılar. Birisi arkadaşını öldürdü."

Neden "arkadaş" diyor?

Müslüman olduğu için "arkadaş" diyor. Müslümanlar birbirlerinin arkadaşıdır, kardeşidir. Muhabbet olması lazım, sohbetdaşı olması lazım ama maalesef ikisi de kılıçları çekti. Birisi ötekisini öldürdü.

Fe'l-kâtilü ve'l-maktûlü fi'n-nâr.

Şimdi belanın büyüklüğünü, belanın ne kadar büyük olduğunu bir düşünün.

"Öldüren de cehennemdedir, öldürülen de cehennemdedir!"

Öldürülen öldürüldü, kanları yerlere aktı, hayatından oldu ama Peygamberimiz; "O da cehennemde!" diyor.

Tabi siz şaşırdınız, herkes şaşırır, normal!

Kîle: Yâ Resûlallah! Hâza'l-kâtil. "Dendi ki; Ey Resûlallah, anladık, bu öldürdü; katil. Bu, cehenneme girecek, normal." Fe-mâ bâlü'l-maktûl. "Peki bu öldürülen niye cehenneme giriyor, bunun suçu ne?"

Peygamberimiz'in cevabına bakın:

İslâm'da önemli olan nedir?

Kalptir, amellerin değeri kalpteki niyete göredir, ameller kalpteki niyete göre değer kazanır. Birisi öldürdü, ötekisi öldü ama Peygamberimiz buyuruyor ki;

İnnehû kâne harîsan alâ katli sâhibihî. "O da kardeşini öldürmeye hırslı idi, onun da arzusu oydu."

Fırsatı bulsaydı bu onu öldürecekti ama ötekisi biraz baskın çıktı, daha silahşor çıktı, darbeyi vurdu, bunu öldürdü. Ama bu usta olsaydı, bu onu öldürecekti, niyeti öldürmekti. Öldürüldü ama niyeti yine öldürmekti çünkü silahını çekti, karşısına geçti. İşte ondan dolayı o da cehenneme gidiyor. Hem ölüyor hem de cehenneme gidiyor; yazık oldu. Öldürene de ölene de yazık oldu, ikisi de cehenneme gidecekler!

Neden?

Müslümanın müslümana kanı, malı, ırzı, canı her şeyi haramdır; onlara tecavüz edemez. Müslüman müslümanın kanını dökemez; haram, yasak. Malını telef edemez, şerefine haysiyetine dokunamaz, aleyhinde gıybet yapamaz, dedikodu yapamaz, laf götüremez, kusurunu söyleyemez…

Gıybet ne demek?

Mevcut kusurunu söylemek!

Söylemeyecek, dilini tutacak. Allah ağza yukarıda aşağıda iki tane kapak vermiş, kapanıyor; isterseniz konuşmaz. Allah göze de kapak vermiş, ne güzel! Bazı şeyleri görmemek, harama bakmamak için kapatacaksın, o zaman gözlerin haramı görmeyecek. Ağzına da kapak vermiş, söylenmeyecek lafı dışarı çıkartmayacaksın. Kapatacaksın, konuşmayacaksın!

Koca bir dil, neredeyse dizine değecek, sallanıyor! Aleyhte konuş babam konuş!

Günah, haram; hepsi haram!

Müslümanlar bu güzel ahlâka sahip olmadığı için…

Hatta değil müslümanlar; güya mutasavvıflar, dervişler, güya ihvan olan kimseler ne gıybetten vazgeçiyor, ne suizandan, ne dedikodudan, ne de birbirinin aleyhinde ayaklarının altına muz kabuğu koymaktan vazgeçiyor, ne sabırdan nasibi var…

Sonra gel müslümanların haline bak!

Türkiye için de öyle, cami için de öyle, beynelmilel saha da öyle… hepsi birbirine düşman.

Suriye Irak'la küs, Suudi Arabistan Yemen'le harp etme derecesine gelmiş, Tunus Cezayir'le, Libya falancayla, İran Pakistan'la şöyle...

Bundan kim faydalanıyor?

Ölenin de öldürenin de kârı yok, ikisi bir kere silahla karşı karşıya geldiler mi belalarını buluyorlar! Zaten o da ölüyor o da!

Ne yapacak?

"Arkadaş bak ben silahı attım, ben seni öldürmek niyetinde değilim. Vuracaksan sen vur. Ben seni öldüremem, sen benim kardeşimsin!.." diyecek.

Hintliler İngilizler'i nasıl yenmişler?

Hindistan İngilizler'in dominyonuydu, sömürgesiydi. İngiliz valiler geliyorlardı, idare ediyorlardı. Gandi Hintliler'i harekete geçirdi; İngilizler'i yendi.

Ne yapmışlar?

Hintliler'in silahları yok, İngiliz askerleri silahlı!

Onların üstüne kalabalık gidiyormuş, "Beni de öldür, beni de öldür…" diyormuş.

İngiliz askeri silahını atıyormuş, elini yüzüne kapatarak hüngür hüngür ağlayıp feryat edip kaçıyormuş.

Olmuyor işte! Demek ki o onun aleyhinde olunca kavga olur. Sen ona kızarsan, laf söylersen; o sana kızar, laf söylerse kavga olur.

Bir kütüphane müdürü vardı. Çok bilgiç bir kimseydi, Allah rahmet eylesin. …

Ben kütüphaneye çalışmaya giderdim, sabahtan akşama kadar konuşurdu. Çalışamazdım ama güzel şeyler de söylerdi.

"Sussa da ders çalışsam, işimi görsem…" derdim.

Evlendiği zaman hanımına; "Bak hanım, ben sinirlendiğim zaman 0 haksız bile olsam bana gık deme! Sinirim geçtikten sonra, bir-iki gün sonra, "Sen şu bakımdan haksızsın…" de. Ama o zaman öyle bir şey söyleme. Ben de sen0 haksız da olsan sinirlendiğin zaman bir şey demeyeyim; sinir, kavga gürültü geçtikten, o dalga şeytanın körüklemesi geçtikten sonra, sakin sakin konuşalım." demiş.

Hakikaten insan sonunda pişman oluyor: "Kardeşim pişman oldum, ağzımdan bu söz çıkıverdi, hataymış, yanlışmış…" diyor ama iş işten geçiyor.

Onun için Alman ordusunda bir kaide varmış. Bir asker, öteki askeri komutanına 24 saat geçmeden -belki daha uzun bir zaman geçmeden- şikâyet edemezmiş, yasakmış.

Neden 24 saat geçecek?

Biraz kendilerine hâkim olsunlar, biraz kendilerini muhasebe etsinler. "O bana geldi vurdu ama ben de ona şöyle yaptım…" diye bir düşünsünler. Sonunda davasından � vazgeçecek! İnsan ilk başta kızıyor, Hindistan cadısı gibi küplere biniyor ama ondan sonra aklı başına geliyor. Kendisinin hatasını kendisi anlayabiliyor.

Anlaşmak güzel! O kütüphane müdürünün karısına dediği gibi, birisi fazla sinirlendiği zaman üstüne varmayıverin; mütebessim olarak "Tamam." deyin.

Hatta oruçlunun terbiyesi nedir? Peygamberimiz ne buyuruyor?

Birisi geldiği, onunla mücadele ettiği, küfür ağır söz vs. söyleyeceği zaman, o da küfür edebilir, o da sözünün karşılığını, ağzının payını verebilir ama vermeyecek; "Ben oruçluyum." diyecek.

Demek ki kavga nasıl sönüyormuş?

Bir taraf geri adım atarsa sönüyor. İki taraf da ileri adım atarsa, o zaman burun buruna geliyorlar. İki boynuzlu keçi gibi kavga, toslaşma başlıyor. En sonunda ikisi de suya düşüp boğuldular, cezalarını buldular şeklinde oluyor.

Allah bizi İslâm ahlâkına döndürsün, tasavvufî âdâba sahip eylesin.

Şunu aklımıza çok iyi yerleştirelim ki hiç birimiz bildiklerimizi tam uygulamıyoruz! Biliyoruz ama bildiğimizi hayatımıza uygulamıyoruz. Başkasına anlatmaya, nasihate gelince konuşuruz, nasihat kolay ama tutmak zor! Ne evde, ne çarşıda ne de dükkânda uygulamıyoruz.

Bir alışverişe girdim:

Müşteri pür-hiddet, pür-şiddet konuştu. Ben de dikkatle seyrediyorum, tezgâhtar gayet sakin:

"Hanımefendi, mesele öyle değil, böyledir." dedi. Ama o kadar sakin bir tonla konuştu ki… Ötekisi küplere binmiş, neredeyse camlar, tabaklar devrilecek dükkânın içi allak bullak olacak; o gayet sakin dinledi.

"Öyle değildir hanımefendi şöyledir, isterseniz şöyle de yapabiliriz…"

Kavgayı söndürdü bitti. Ondan sonra o arkadaşı tebrik ettim. "Aferin sana, aşk olsun; şu sakinliğin ve cevap verişteki vakarın, sükûnetin çok hoşuma gitti…" filan dedim.

İze'lteka'l-müslimâni fe-selleme ehadühümâ alâ sâhibihî kâne ehabbehümâ ilallâhi
ahsenehümâ bişren bi-sâhibihî. Fe-izâ tesâfahâ enzelellahû aleyhimâ miete rahmetin. Li'lbâdî tis'ûne ve li'l-müsâfahî aşeratün.

Hz. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş olan bir hadîs-i şerîf. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

İze'lteka'l-müslimâni fe-selleme ehadühümâ alâ sâhibihî kâne ehabbehümâ ilallâhi ahsenehümâ bişren bi-sâhibihî. "İki müslüman birbirine rastlaşıp karşılaşıp birisi öteki arkadaşına selamı verince, Allah'a en sevgili olanı arkadaşına en güleç yüzle bakanıdır veya Allah'a daha sevgili olanı arkadaşına daha güleç yüzle bakanıdır."

İkisi de karşılaştılar: Bir tanesi buzdolabı gibi soğuk, kaşlar çatık. Ötekisi mütebessim, yüzünde güller açıyor; birisi zemheri kış, ötekisi çiçekler açmış, ilkbahar.

Allah hangisini seviyor?

Güleç yüzlüyü seviyor.

"Hayır, ötekisi de soğuk değil, buzdolabı gibi değil; o da mütebessim, bu da mütebessim…"

Hangisinin tebessümü daha tatlıysa Allah onu daha çok seviyor. Onun için lütfen aynanın karşısına geçin, nasıl tebessüm edince yüzünüz daha güzel oluyor ölçün, onu öğrenin. Daha çok sevap kazanmak için bundan sonra arkadaşınıza o gülücüğünüzle gülün inşaallah.

Hani kızlar aynanın karşısına geçer; bakar bakar, saçını tarar…

Erkekler, delikanlılar aynanın karşısına geçer; bıyığını burar burar…

"Şöyle güzelim, yandan daha güzelim, ortadan daha iyi…"

Görünüşte siz de tebessümünüzün daha güzel olmasına bakın.

Hadîs-i şerîfin devamı da çok önemli:

Musafaha ederken daha güzel tebessüm eden Allah'a daha sevgili oluyor. Gülüştüler, gülücüklerini birbirlerine karşı gösterdiler, tutuştular, musafaha ediyorlar.

İzâ tesafahâ enzelellahû aleyhimâ miete rahmetin. "Musafaha ettikleri zaman Allah onların üzerine 100 birim rahmet, 100 rahmet indirir."

Rahmetin ölçüsü, tonu, tonajı ne kadardır bilmiyorum. Allah'ın rahmeti zenginin ikramı zenginliğine göre olur.

Yüz rahmet iniyor. Allah'ın rahmeti, Allah'ın büyüklüğüyle ölçülüdür!

"Camimize yardım lazım." desek bir memur, çıkartır 1000 lira verir, 2000 lira verir; bir talebe madenî bir para verir ama bir ağa ise zengin ise kesesini bir açar, içinden yüksek ne varsa bir şeyler çıkarır, onlardan verir.

Allah 100 rahmet indirir. Ne miktarda ise onu Allah bilir, herhalde çok kıymetli. Allah'ın bir rahmeti bile insana yeter de daha çok rahmet, 100 rahmet indi.

Ortada iki kişi var, bunun taksimi nasıl olacak?

Muhterem kardeşlerim!

Li'lba'di tis'ûne veli'l-müsâfihî aşera.

Selamı ilk verene, işin öncülüğünü yapana 90, ondan sonra diğer musafaha edene 10 rahmet verilecek. İlk selamı veren, ilk elini uzatana 90; mecburen, ona tâbi olarak bu işi yapana 10 rahmet.

Onun için işe ilk başlayan, öncülüğü yapan, başlatan daha çok sevabı alıyor. Tabi kötü yolda da ilk başlayan daha büyük suçu alır. Kavgayı ilk başlatanın cezası daha büyük olur.

Neden?

O başlattı diye! Sevabı da ilk başlatan 100 birim rahmetin 90'ını alıyor, ötekisine 10'u kalıyor.

Hani Nasreddin Hoca'nın yanında ortaya yiyecek içecek, tatlı bir şey gelmiş:

"Bunu kul taksimi mi yapalım, Allah taksimi mi?" demiş.

"Allah taksimi." denilince çoğunu kendine almış.

Allah'ın taksimi eşit olmuyor; birine 90, diğerine 10 oluyor. Ama sebebi var.

Neden?

Eşit olmamasında bile bir güzellik var.

Neden?

Sen de gayretli ol, biraz canlı ol; ölgün olma, fırsatı kaçırma. Gözünü aç, selamı önce sen ver, elini önce sen uzat, sevabı sen kazan!

Bu neyi gösteriyor?

Rabbimiz bizim birbirimizi sevmek ve birbirimize iyilik yapmak hususunda canlı ve atılgan olmamızı istiyor, mütereddit olmamızı değil. Önceden atlayacak, hani maç yapar gibi. Önceden işi başaran, topu yakalayan, voleyi bulan golü atıyor, puanı alıyor gibi oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri hayırlarda bizi gayretli eylesin, yolunda daim, zikrinde kâim eylesin. Habîb-i Edîbi'ne has ümmet olmayı nasip eylesin, hakîki İslâm ahlâkı ile mütahallık olmayı nasip eylesin, cennetiyle cemaliyle müşerref olmamıza sebep olacak güzel bir ömür geçirmeyi nasip etsin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varalım.

Habîb-i edibine komşu olalım, firdevs-i âlâya dahil olalım, Allahu Teâlâ hazretlerinin selamına erelim, cemalini bu gözlerimizle Rabbimiz bize görmeyi nasip eylesin. Fâtiha-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı