M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 418.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn.

Ve's-salatu ve's-selâmu ala seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirin seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmain ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'du:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umuri muhdesâtuha ve külle mühdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalaletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehu kâl:

Men haddese annî mâ lem ekul ev kassara annî şey'en emertü bihî fe'lyetebevve' beyten fi'n-nâr.

Sadaka Resûlullah ve eûzu billah.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri yolunda daim, zikrinde kaim eylesin. İbadetlerinizi, dileklerinizi, taleplerinizi kabul eyleyip revâ eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve selem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyup izah etmeye başlamadan önce evvelen ve hasseten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhu için, sonra onun cümle âl'inin, ashabının, etbaının, ahbabının ruhları için, cümle evliyâullahın sâir enbiyâ ve mürselînin ruhları için ve hasseten sahabe-i kirâmdan -rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain- müteselsilen bize kadar güzerân eylemiş olan sadât ve meşâyih-i turuk-ı aliyyemizin ve halifelerinin, müridlerinin, muhiblerinin ruhları için, Hocamız Muhammed Zahid-i Bursevî'nin ruhu için, okuduğumuz kitabı telif eylemiş Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi Hocamız'ın ruhu için, bu kitabın içindeki bilgilerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan bütün ulemânın, râvilerin ruhları için, içinde âsûde, rahat yaşadığımız şu beldeyi "Allah Allah" diye diye fethetmiş olan, canını Allah rızası için ortaya koymuş olan mücahitlerin, gazilerin, şehitlerin, muvahhid askerlerin ruhları için, Fatih'lerin ruhları için, cümle ashâb u hayrât ve hasenâtın ve bilhassa şu içinde ders yaptığımız camiyi bina etmiş olan İskender Paşa'nın ruhu için, bu camiyi zaman zaman yenilemiş, tamir etmiş olanların, tamirine para sarf etmiş, emek sarf etmiş olanların cümlesinin geçmişlerinin ruhları için, uzaktan yakından bu hadisleri dinlemeye teşrif etmiş olan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için, biz yaşayan müslümanların da Mevlâmızın rızasına uygun ömür sürüp huzuruna yüzümüz ak alnımız açık sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olması için buyurun bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Bu hadîs-i şerîf, hadis nakli ile ilgili. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:

Men haddese annî mâ lem ekul. "Her kim ki benim söylemediğim bir sözü benden sanki söylemişim gibi naklederse…"

Söylemedim öyle bir şey, uyduruyor. Kim benden benim söylemediğim bir sözü uydurma olarak naklederse…

Ev kassara annî şey'en emertü bihî. "Benim emretmiş olduğum şeyden bir şeyi kısar, benim söylemiş olduğum bir şeyi eksik söyler, saklarsa…" Fe'lyetebevve' beyten fi'n-nâr. "Cehennemde kendisine ateşten bir ev edinir."

Kendisini hazırlasın, gideceği yer orası. Böyle yapmakla hazırlıyor demek…

İşte bu hadîs-i şerîfler ve buna benzer tavsiyeler bizim ulemâmızı tir tir titretmiştir. Onun için öyle kimseler var ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in meclisinde bulunmuş, hadisini dinlemiş ama "ya eksik söylersem, ya biraz hatalı olursa" diye ömrünün sonuna kadar kendisini tutmuş, söylememiş.

İki ateş arasında; söylese yanlış olsa cehenneme girecek, söylemese söylememek hakkında da hadîs-i şerîf var…

"Her kim ki yanında bir ilim, bilgi bulunur da onu ketmederse cehennemde ateşten gemlerle ağzı gemlenir."

Söylemedi, o ilmi başkasına öğretmedi, nakletmedi. Atın nasıl ağzına dizginlemek için gem vuruluyor. Ama cehennemde her şey ateşten… Ateşten gemlerle ağzı gemlenir. "Niye gizledin, niye söylemedin, o ilmi niye insancıklara öğretmedin, niye sende kaldı da seninle beraber mezara götürdün?" diye.

Öyle de ceza var.

Haydi bakalım, buyur! Ölümlerden ölüm beğen. Söylemese bir türlü, söylese bir türlü…

Müslümancıklar ne yapar?

Allah korkusundan yüreği titreye titreye Resûlullah ne söylemişse söylediğini can kulağıyla dinler. Resûlullah'ın -sallallahu aleyhi ve sellem- sözünü can kulağıyla nakleder, can kulağıyla rivayet eder.

İşte bu korkudan çok güzel bir şey hasıl olmuştur; hadis ilmi.

Hadîs-i şerîfler ciltlerle, kitaplarla bize kadar gelmiştir.

Ashâb-ı kirâm, Resûlullah'ı başlarının üstünde bir kuş konmuş da kıpırdasalar uçacakmış gibi dikkatle dinlerdi. Tarife bakın;

"Biz Resûlullah'ı böyle dinlerdik." diyor.

Şu tariften güzel bir tarif olur mu?

İnsanın başına bir kuş konsa... Kıpırdasa ürkek kuş kaçacak ama korkuluk gibi… Nefes alırken bile canlı olduğunu belli etmeyecek, nefesi kesilmiş bir tarzda, o kadar candan, kendisini öyle vermiş dinliyor ki kuş geliyor, konuyor… Sanki korkuluk gibi… Kıpırdasa kuş "pır" diye uçup kaçacak ama hiç kıpırdamazlarmış. Resûlullah'ı can kulağıyla dinleyip can kulağıyla anlayıp can diliyle söylerlermiş. Bu hadisler bize öyle gelmiş.

Biz de öyle dinleyelim. Öyle dinleyince hayrı, bereketi çok olur. Resûlullah şöyle buyurmuş deyip de filanca adamın sözünü karıştırmayın. Hz. Ali Efendimiz, Ebû Bekir Efendimiz, evliyâullahtan filanca söylemiş olabilir; sakın "Ben bir hadis işittim." demeyin. Söylediğiniz sözün hadis olup olmadığını bilin. Resûlullah'ın hadisini can kulağıyla dinleyin, kelimesine dikkat edin.

Bir baba evladına, "Oğlum, git çarşıdan çorbalık pirinç al." dese, gidip pilavlık pirinç alsa olur mu?

Olmaz.

"E baba pirinç al dedin ya…"

"Evladım, pirinç al dedim ama çorbalık al dedim. Bu pilavlık pirinç, çorbaya gelmez. Kırık pirinç olacak, çorbaya ötekisi gelir, o lazım! Sana çorbalık pirinç dedim."

"Ben ona dikkat etmemişim."

Öyle olmaz!

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfini bir pirinci almayı dinlerken dinlediğimizden daha dikkatli dinleyeceğiz. Dünya işi olduğu zaman çorbalık pirinç mi, pilavlık pirinç mi, persani mi, maratelli mi dedi; hepsini güzel ayırt ediyoruz da bu âhiret işi. Yanlış söylersek cehennem var! Hadîs-i şerîfte gelecek, güzel söylersek de Allah alimlerle beraber haşredecek.

Peygamber Efendimiz'in mübarek hadislerinden 40 tane hadis bilse de ümmete naklediverse;

"Gel bakalım. Sen alim değilsin ama 40 tane hadis rivayet ettin. O hadislerin bereketine ulemânın şerefli mevkiinde sen de onlarla beraber bulun." diye mahşer yerinde alimlerle haşrolunacak.

Onun için can kulağıyla, dediğini tutmak üzere dinleyelim, ciddiyetini bilelim.

Daha önceki derslerde söyledim; eski hadis râvileri hadisi nasıl dikkatle dinlerler, nasıl alırlar, nasıl yazarlarmış.

"Bir zât bir zâttan hadis naklediliyor." diye duyunca diyar diyar dolaşırlardı.

Sen buradan kalkıp Kars'a birisine bir şey sormaya gider misin?

"Gitmem, çok uzak yol. Dünyanın parası, üstelik kış günü; gitmem. Ama onlar Kars'a değil, Horasan'dan Irak'a, Irak'tan Hicaz'a, Yemen'e, Yemen'den Mağrip'e giderlerdi. Bir hadis aşkına…

Onlardan bir tanesi vefat etmiş de arkadaşı rüyada görmüş;

"Sana Mevlâ ne muamele eyledi?" demiş.

"Beni mağfiret etti Rabbim." diyor.

"Neyle?" diye soruyor;

"Hadisleri toplamak için yaptığım seyahatler bereketiyle…"

Öyle giderlerdi. "Filanca adam hadis rivayet ediyormuş." diye duyunca giderler, ondan dinlerler, yazarlar, hadîs-i şerîfi öğrenirlerdi. Öyle titizlerdi.

Allah bizi böyle ciddi, titiz, dininin aslını güzel öğrenenlerden eylesin.

Men harese leyleten alâ sâhili'l-bahri kâne efdale min ibâdeti racülin fî ehlihî elfe senetin. es-Senetü selâsümietin ve sittûne yevmen külle yevmin elfe senetin.

Geçen gün İbrahim b. Ethem kaddesallahu sırrahu'l-aziz hazretlerinin hayatını okuyordum.

Biliyorsunuz, İmâm-ı Âzam'ın muasırı, çok eskiden yaşamış bir velî kul.

Padişahlığı bırakmış ama neden bırakmış?

Allah sevmiş de ona işaret etmiş, Hızır aleyhisselam'ı göndermiş.

Rivayetlere göre atlas döşeklerin içinde yatarken sarayının çatısında yukarıdan tangırtı duymuş, kızmış. Yahu padişahın yatak odasının üstünde geceleyin dolaşılır mı? Padişah uyumaya çekilmiş yukarıda damda birisi gürültü yapıyor. Camı açmış, hışımla;

"Ne arıyorsun yukarıda?" diye bağırmış. Yukarıdan bir ses;

"Devemi kaybettim, onu arıyorum." demiş.

Çatıda, kiremitlerin arasında, sarayın üstüne deve çıkabilir mi? Orada deve aranır mı?

Demiş ki;

"Adam! Sen deli misin? Sarayın damına deve çıkar mı? Deve damda aranır mı?"

Zaten o da o cevabı bekliyor. Yapıştırmış;

"Peki, atlas döşeklerin içinde Allah celle celâlüh aranır da bulunur mu?"

Aklı allak bullak olmuş.

"Gidin şu adamı bulun, bana getirin." demiş.

Adamı bulamamışlar. Ertesi gün divan kurulmuş ama keyfi yok. Gece uykusu kaçtı, aklına da bir şey girdi, zihnini burgu gibi oyuyor.

"Atlas döşeklerin içinde Allah aranır mı? Dünya nimeti, lezzeti arasında Allah aranır da bulunur mu?"

Zihnini kurcalayıp duruyor.

Padişah, vezirler, komutanlar, bekçiler salonda duruyor. Salonun kapısı var, kapısında da bekçiler duruyor. Sarayın da kapısı var ama bir heybetli adam gelmiş, yürümüş, kimse "dur" diyememiş. Herkesin eli kolu bağlanmış, bir hal olmuş. Yürümüş, içeri kadar gelmiş. Padişahın toplantı yaptığı salona kim girebilir? Girmiş! Girince herkes dönmüş bakmış;

"Bu adam kimdir? Nereden geliyor? Pervasız bir kimse…"

Sakallı, heybetli bir zât-ı muhterem geçmiş, bir kenara oturmuş. Otur filan demeden oturmuş.

"Efendi! Sen ne arıyorsun burada?" demişler.

"Hiç! Yolcuyum, dinlenmeye geldim. Burası kervansaray, han değil mi?" demiş.

İbrahim b. Ethem;

"Be adam! Sen deli misin? Burası benim sarayım." demiş.

"Senin sarayın mı?"

"Benim sarayım."

"Peki, senden önce kimindi?"

"Babamındı."

"Babandan önce kimindi?"

"Dedemindi."

"Yahu, peki dedenden önce kimindi?"

"Büyük dedemindi."

"Peki, onlar nereye gittiler?"

"Âhirete gittiler."

"Peki, birisinin gelip konduğu biraz sonra kalkıp gittiği yere kervansaray demezler de ne derler?"

Yürümüş, gitmiş… "Tutun, durdurun." falan demeye kalmadan, kimsenin gücü yetmeden -tutulmuş kalmışlar- yürümüş gitmiş.

İçine bu sefer bir başka yangın düşmüş. Demiş ki;

"Artık toplantı yapamayacağız. Bugün biraz kırlara çıkalım da temiz hava alalım, avlanalım."

Elini şaplatmış; hizmetçiler, "Buyurun efendimiz!" diye gelmişler.

"Hazırlayın atları, ava gidelim. Keyfimiz kaçtı."

Ava gitmiş. At sürerken, kulağına ses geliyormuş;

İntebih, intebih, intebih…

Arapça, "uyan" demek. Uyanık, atın üstünde ama o uyanıklık başka uyanıklık.

Hz. Ali Efendimiz buyurmuş ki:

en-Nâsu niyâmun ve izâ mâtu intebehû. "İnsanlar hep uykudadır, öldükleri zaman uyanacaklar."

Biz şimdi uykuda mıyız?

Eğer hayatın esrârını göremediysen, şu hayatın fâniliğini anlayamadıysan, bir gün gelip de o kara toprağa düşeceğini düşünemiyorsan, ondan sonraki âhiret hayatı için şimdiden hazırlık yapamıyorsan; uyuyorsun.

"Hocam! Gözlerim manda gözü gibi açık!"

O gözlerin açıklığının kıymeti yok. Akıl, ilerideki tehlikelere karşı insanı korumaya sevk eder.

Korunuyor musun?

"Ne korunması?"

Cehennem ateşi var. Yolunun üstünde cehennem ateşi var. O ateşin yakıtı da benzin, gaz, fuel oil, kömür, odun değil; insanlar ve taşlar. Allah'a âsi olanların ceza görecekleri yer.

Korkmaz mısın? Hazırlanmaz mısın? O tehlike hazırlanmaya değmez mi?

"Hocam! Belki olacak ama çok uzakta."

Küllü âtin karîbun. "Her gelecek yakındır."

Şıp diye geliverir.

Kaç yaş yaşadın?

"45, 48 filan."

Ne anladın?

"Hocam! Laf aramızda hiçbir şey anlamadım. Geldi geçti şu benim ömrüm, rüzgâr esmiş gibi. Geldi geçti, anlayamadım. Bir ara çocuktum, bir de baktım evlenmiş, çoluk çocuğa karışmışım. Bir de baktım belim ağrıyor, dizim tutmuyor. Ben bu hayattan hiçbir şey anlamadım."

Sen anlayamazsın tabi. Nuh aleyhisselam 950 sene yaşamış, o bile fâni… O da gelip geçmiş. Bir şekilde kimse kalmamış. Akıllı insan ileriye göre tedbir alır.

"Göreyim de öyle tedbir alayım."

O zaman iş işten geçer. Derler ya hani herkesin o zaman aklı başına gelir ama iş işten geçer. O zaman çare yok! Gördüğün zaman pişmanlık var. Göreceksin; "Tüh! Yanlış oldu, yanlış yapmışım." Telafi imkânı yok. Hayat elden gitti, öldün, âhirete göçtün. Orada gördün ama…

Şerrü'n-nedâmeti yevme'l-kıyâmeti. "Pişmanlıkların en fenası kıyamet gününde duyulan pişmanlıktır."

Pişman oldun ama çok geç oldu.

Allah'a hamd ü senâlar olsun. Çok şükür yâ Rabbi; bize bu tehlikeleri önceden haber veren bir haberci gönderdin. Yâ Rabbi! Çok şükür. Ya biz bilmeseydik de ölünce orada birden karşılaşsaydık. Elhamdülillah ki bize Peygamber Efendimiz'i gönderdin. Beşîr ve nezîr olarak, "şu tehlikeler var" diye bize bildirdi; hadislerinden okuyoruz. "Şu mükâfatlar var" diye onları da bildirdi. Onlar için de yüreğimiz hoplayıp duruyor, "Ah cennetine girsem, cemalini görsem, Resûlullah'a komşu olsam." diye heves edip duruyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi gözleri açıklardan eylesin.

İbrahim b. Edhem isimli padişaha, avcılıkta "uyan" diyorlar. Yine uyanmamış da bir geyiğin peşine takılmış. Geyik kaçmış o kovalamış, o kaçmış o kovalamış… Bir yere gelince geyik durmuş, dönmüş, "pervasız" demiş;

E li zâlike hulikte em bi-zâlike ümirte. "Sen bu iş için mi yaratıldın yoksa sana hayatta bu mu emredildi?"

"Hocam! Geyik konuşur mu?"

Konuşmaz, senin kadar ben de biliyorum. Belki kendi aralarında konuşuyorlar da benim anladığım dilden konuşmuyor. Ama Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki; "Eller, ayaklar, deriler aleyhte insana şahitlik edecek."

Yevme teşhedü aleyhim elsinetühüm.

Âyet-i kerîmede, bütün âzâlaramız bizim aleyhimizde konuşacaklar, şahadet edecekler diye bildirmiyor mu?

Bildiriyor.

Sübhanallah! Bu eli, ayağı, dili, deriyi konuşturan Allah dilerse oradan ses duyurur.

Peygamber Efendimiz'e geçtiği ağaçlar, taşlar, es-Selâmu aleyke yâ Resûlallah! demez miydi?

Diyordu.

Evliyâullah kalbini sâfileştirdikten sonra ilerleyince etrafındaki eşyanın tesbihâtını duymuyor mu?

Duyanlar var. Baş kulağıyla duyanlar var.

Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm. "Hiçbir şey yoktur ki Mevlâ'yı zikr ü tesbih eylemesin. Lakin siz anlamıyorsunuz."

Âyet-i kerîme böyle bildiriyor.

"Hocam! Demek ki benim şimdiye kadar alıştığım duymak, görmek hikâyeleri biraz daha başka türlüymüş."

Mübarek olsun! Bu hayatın daha senin görmediğin, benim bilmediğim çok tarafları var. Allah konuşturursa konuşturur, duyurursa duyurur…

Öyle gelir ona.

Zaten duyma dediği şey nasıl?

Madem sen fizikti, kimyaydı gördün. Ben de fizikle, kimyayla konuşayım...

Nasıl konuşuyor, nasıl görüyorsun sen?

"Hocam dışarıdan gözüme ışık geliyor. Sonra gözümün merdüm denilen, merdümek denilen göz bebeğinden ışık kırılarak içeriye geçiyor. Tıpkı bir mercek gibi kırılıyor geçiyor."

İyi! Mâşallah! Sonra ne oluyor?

"Göz yuvarlak ve içi boş bir fotoğraf makinesi… Gözün arka tarafındaki hassas noktaya görüntü düşüyor."

Sonra ne oluyor?

Görüntü oradan beyne gidiyor.

Dur! Görüntü gitmiyor, görüntü oraya düşüyor, düştüğü yerde kalıyor. Oradaki sinirler düşen ışıktan tesir alıyorlar, irkiliyorlar. Sinirler irkiltiyi beyne getiriyorlar. Görüntü beyne gitmiyor, beyin de görüntüyü görmüyor ama , kendisine gelen sinirlerden irkiltiler bazı irkilmeler alıyor. O irkilmeleri -sübhanallah- akıl ermez bir tarzda değerlendiriyor da "dışarıda şu var, bu var" diyor.

Beyin elektrik sinyallerini değerlendiriyor. Sinirinden beyne elektrik sinyali gidiyor. Senin, benim anlamadığımız tarzda titreşimlerle oraya işaret gidiyor. İşaret gibi bir şey ama o işaretlerden beyin, "dışarıda şu var, bu var, şudur, budur" diye anlıyor. Beynin içinde de anlayan bir başka şey var.

Anladın mı; görüntü gitmiyor.

Demek ki o zaman bir başka yerden bir başka sinyalleri Allah getirtir, beyne verirse o zaman beyin öyle şeyleri görmüş gibi olur. Onun için pek ukalalık etmeye gelmez. Fiziği öğren, kimyayı öğren ama o ilimlerin ne kadar aciz olduğunu da öğren.

Git bir doktora sor. Çok büyük bir doktorsa, profesörse boynunu büküyor, el pençe divan duruyor. Soruyorum;

"Şu hastalığın devası yok mu?"

"Hocam! Tıp çok aciz." diyor.

"Sen profesör değil misin?"

"Profesörüm ama tıp çok aciz, çok az şey biliyor. Bu hastalığın sebebini bilmiyoruz. Bu hastalığın tedavisini bilmiyoruz. Bu neden oluyor, bilmiyoruz."

Profesör öyle diyor, aşağıda onun seviyesine ulaşamamış ukala ahkâm kesiyor. Sen git o profesörden ilk önce bu ilimlerin, bilgilerin, insanların acizliğinin itirafnâmesini bir işit bakalım.

Allah duyurursa duyurur. İlla olmuş demiyorum ama olabilir.

Benim talebelerim bana mektuplar getirirler; size bazılarını okusam yerinizden kalkar, feryadı basarsınız. Millet neler duyuyor, neler görüyor, başlarına neler geliyor, bir bilseniz. Bir sen varsın, bir ben varım; görmeyen duymayan… Başkaları neler görüyor, neler duyuyor...

"Bunun için mi yaratıldın? Allah sana bunu mu emretti bu hayatta?" deyince, bir seri ikazdan sonra;

"Bu atlas döşekte Allah aratılmazsa atlas döşek eksik olsun." demiş, bırakmış. "Bu padişahlıkla bu iş olmazsa padişahlık eksik olsun." demiş, bırakmış. "Bunun için yaratılmadıysam neden yaratıldım?" diye, "Allah bana ne emretti?" diye düşünmeye başlamış. Kulluğunun yoluna girmiş.

En sonunda nasıl ölmüş?

İbrahim b. Edhem hazretleri deniz kenarında nöbetçi iken ölmüş. İslâm hududunda, deniz kenarında, İslâm âlemini nöbetçi olarak beklerken vefat etmiş. Allah bu büyük velînin şefaatine erdirsin.

Bu hadisi bu hikâyenin arkasına kendin dinle, kendin bağla… Bakalım ne bağlantı var?

Men harese leyleten. "Kim bir gececik beklerse, bekçilik yaparsa…"

Nerede?

Alâ sâhili'l-bahri. "Her kim ki denizin sahilinde bir gececik beklerse…" Kâne efdale min ibâdeti racülin fî ehlihî. "Bir adamın ailesi yanındaki…" Elfe senetin. "Bin yıllık ibadetinden daha hayırlı olur."

Ailesinin yanında, memleketin iç tarafında rahat, huzur içinde evi var, barkı var. Adam da dindar adam, gafil değil, ibadet ediyor. Onun evindeyken bin yıl ibadet etmesinden sahilde düşmanı gözleyerek beklemesi daha hayırlıdır.

Deniz kuvvetlerine müjde yazın. Kara kuvvetlerine de, hava kuvvetlerine de hadîs-i şerîfler gelir. Bu hadîs-i şerîfi tespit edin, bunu deniz kuvvetlerine müjde yazın. Peygamber Efendimiz, "Deniz kenarında bir adamın bir gececik beklemesi evinde bin yıllık ibadet etmesinden hayırlıdır." buyurmuş.

Hadîs-i şerîf devam ediyor;

es-Senetü selâsümietin ve sittûne yevmen. "Bir yıl takriben 360 gündür."

Mâlum, kamerî sene olursa 354 küsur gündür. Şemsî olursa 365 küsur gündür. Takriben 360 gündür.

Ve külle yevmin elfe senetin. "Her gün bin yıldır."

Bu nereden çıkıyor?

Ve inne yevmen inde Rabbike ke-elfi senetin mimmâ teuddûn. "Rabbinin katında, indinde, huzûr-ı ilâhîde bir gün sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar gibidir."

Âyet-i kerîme var. Demek ki Allah'ın indinde günlerin değeri başka türlü oluyor. 360 günü binle çarptığınız zaman 360 bin eder. Sonra da 360 bini tekrar bir senenin günleriyle, 360 ile çarpacaksınız. Şu kadar milyon, milyar neyse… Onu da bin seneyle çarpacaksınız, şöyle bir rakam çıkacak. Şu anda artık ben ucunu kaçırdım. İnsan o kadar sevap kazanmış oluyor.

Bak, o mübarek nasıl anlamış;

E li-zâlike hulikte em bi-zâlike ümirte. "Sen bunun için mi yaratıldın yâ İbrahim? Yoksa sana bu mu emredildi?" deyince aklını başına devşirmiş.

"Yahu ben neden yaratıldım? Allah bana ne emretti?"

Ne emrettiyse onu yapmış… Nasıl kârlı işlerin peşine koşmuş, nasıl ömür geçirmiş!

Biz ne biçim insanlarız; bize hadisler, âyetler okunur; dinleriz, torbamıza atarız, geçeriz.

Allah uyanıklık nasip etsin. Sevdiği ameller neyse onları yapmamızı nasip etsin. Sevdiği yol hangisiyse o yolda yürümeyi nasip etsin. Bizi gafletten uyandırsın. İnsanların alkışının kıymeti, dünya hayatının bekâsı yok. Bağlasan durmuyor, günler uçup gidiyor. Allah rızası yolunda ömrümüzü geçirmek için bizi gafletten uyandırsın.

İntebih, intebih, intebih, intebih, intebih, intebih…

Uyan, uyan, uyan, uyan, uyan…

Men hurime hazzahû mine'r-rıfkı fe-kad harramallâhu hazzahû min hayri'd-dünyâ ve'l-âhireti ve men u'tiye hazzahû mine'r-rıfkı fe-kad a'tâ hazzahû mine'd-dünyâ ve'l-âhireti.

Hz. Aişe-i Sıddîka validemiz, Efendimiz'den naklederek buyurmuş.

İnsan askerliği iman ile yaptı mı ne kadar sevap kazanacak?

Şimdi o sevabı biraz düşünelim. Sahilde insan müslümanları korumak için bekliyor, sevap kazanıyor. İşin iç yüzünde sevgi var. Evet, savaşmak için bekliyor ama buradaki kardeşleri sevdiğinden düşmana karşı duruyor. Sevgi, muhabbet, fedakârlık var. Kendi canını ortaya koyuyor.

Neden yahu, senin canın kıymetli değil mi?

"Ziyanı yok, ben ecrimi, sevabımı Allah'tan bekliyorum. Varsın benim canım kardeşlerime feda olsun."

Bu duygu nerede, bizim bugünkü kardeşliklerimiz nerede... O insanların hallerine bak, şu bizim halimize bak. Onlar mezardan çıksa;

"Siz misiniz müslüman? Höt, defolun." diye, sopayı alır kovalar bizi. Biz de onları görsek;

"Bu adamın aklı yok." deriz.

Öyle diyorlar zaten…

Müslüman haram yemiyor;

"Sen o yemediğin haramı bana ver, ben yiyeyim." diyor.

"Aklın yok mu senin? O parayı bana ver." diyor.

Milletin haramdan filan korktuğu yok. Eskileri deli sanıyor ama yarın rûz-ı mahşerde anlaşılacak kim akıllı, kim deli! Kim doğru yolda, kim eğri yolda! Kim haklı, kim haksız! O zaman anlaşılacak. Sakın ha, onların sözüne aldanmayın. Yolumuz doğru, elhamdülillah…

Paramız az olsun, ne olacak, parayla her şey halloluyor mu?

Hallolmuyor... İnsana bir hastalık, bir bela, evladından, ailesinden bir sıkıntı veriyor; hadi bakalım, ayağı yanık tavuk gibi dolaş dur. Yani Allah bu dünyada insanı rahat ettirmemeyi murat etti mi cümle cihan halkı başına toplaşsa, def çalsa o kimseyi mesut edemez. Allah bir insanın hayrını murat etti mi, onun mahrumiyeti baklava börek, bal kaymak olur.

Hz. Meryem validemiz ibadet için bir kenara çekilmiş; türlü türlü meyveler, nimetler, rızıklar odasına yağıyor. Odasına kimse girmiyor ki! Kilitli, kapalı, anahtarı Zekeriyya aleyhisselam'ın elinde...

Nereden geliyor onlar?

Allah indinden geliyor. "Dilediğini böyle rızıklandırır." deniyor.

Sahabe hatunlardan bir tanesi hicret ederken yol arkadaşından bir karı koca yahudi varmış. Kendisi oruçluymuş, yanında akşam orucunu açacak bir şeyi yok. Hicret ediyor, bir şey yok, mahrum… Yahudi, karısına tembihliyor;

"Bak, sakın ha buna bir yiyecek verme. Yahudi olsun, dinini terk etsin, dönsün, o zaman vereyim. Şimdi verme."

Geceleyin rüya görmüş. Kendisine rüyada su vesaire ikram etmişler. Hiç susuzluk, ızdırap, açlık vs. kalmamış. Ertesi gün tok, doymuş, kanmış olarak uyanmış. Yahudi diyor ki karısına;

"Yoksa sen mi verdin?"

Kimse vermedi. Allah dilediğini böyle rızıklandırır. Sen de o ihlâsla olsan, sana da verir. O ihlâsla değiliz de şüpheyle, edepsizlikle, itirazla ömrümüz geçiyor. Zaten yediğimiz lokmalar haram, ondan insanın gözü açılmıyor. Bir şeyden anladığı yok! Kendisinin gözleri görmediği için öbür tarafı da yok sanıyor.

Bu hadîs-i şerîf, rıfk denilen güzel huyla ilgili.

Rıfk ne demek?

Türkçe "mülayimlik" demek. Yumuşak olmak, demek.

"Bir kimsenin nasibi rıfktan mahrum edilmişse…"

Bir kimsenin yumuşaklıktan nasibi yoksa…

Fe-kad harramallâhu hazzahû min hayri'd-dünyâ ve'l-âhireti. "Allah demek ki onun nasibini dünyanın ve âhiretin hayırlarından mahrum etmiş demektir."

Bir adam yumuşak değil, tatlı dilli değil, halim selim değil, boynu bükük değil, insanın sevdiği sokulgan bir halde değil… Haşin, şiddet ile muttasıf bir kimse, barut gibi… Peygamber Efendimiz, "O dünyanın ve âhiretin hayırlarından yana nasipsiz kılınmış, çok mahrumiyetli bir kimse demektir." diyor.

Bundan ne anlıyoruz?

Bu sözün altında yatan mâna şu ki;

"Ey Müslümanlar! Rıfktan yani yumuşaklıkta, halim selimlikte dünyanın ve âhiretin hayırları vardır, rıfk sahibi olun. Yumuşak olun, sert olmayın, haşin olmayın."

Devamı;

Ve men u'tiye hazzahû mine'r-rıfkı. "Kime de Allah rıfktan, yumuşaklıktan nasibini vermişse…"

"Al, senin bu güzel huydan kısmetin budur. Bu da senin olsun." diye kendisi halim selim olmuşsa…

U'tiye'nin nâib ani'l-fâili men zamirine râci hüve'dir. Onun için haz kelimesi mef'ul olarak, mansub okunacak.

Ve men u'tiye hazzahû mine'r-rıfkı. "Kimin yumuşaklıktan nasibi Allah tarafından kendisine ihsan buyrulmuşsa…" Fe-kad a'tâ hazzahû mine'd-dünyâ ve'l-âhireti. "Allah ona demek ki dünyadan ve âhiretten nasibini vermiş."

Çünkü yumuşak, tatlı dilli… İşte böyle, bu tarzda olmamız lazım! Müslüman budur!

Hadîs-i şerîfte gördüğümüz gibi müslüman kardeşlerimize sevgili, şefkatli, fedakâr olacağız.

Öyle olamıyoruz, küçücük bir şeyden kavga çıkartıyoruz.

Diyelim ki camide Kur'an okutmak hayır değil mi?

Tamam, çocuklarımızı toplayalım; Kur'an okutalım, dinimizin bahislerini açalım, kitaptan okuyalım. Onlar da öğrensinler… İki kadın saç saça baş başa giriyor, birbirleriyle kavga ediyor, vücutlarını yara bere içinde bırakıyorlar.

Neden yaptınız bunu?

"Kur'an'ı sen okutacaksın, ben okutacağım."

Allah size akıl versin. Allah size akıl fikir versin. Allah size akıl fikir versin. Hiç yumuşaklık diye bir şey duymadınız mı? Rıfk denilen bir şey duymadınız mı? Halim selimlik, mülayimlik, şiddetli olmamak…

Yapacağın şey ne?

Kur'an öğreteceksin. Kur'an öğretmek için "sen öğreteceksin ben öğreteceğim" diye insan kavga eder mi?

"Eder hocam!"

Şeytan insanın tepesine biner, ondan sonra kamçısını eline alır da bacaklarına bacaklarına kırbacı şaklatırsa… "Yürü bakalım, deh!" diye karnını da mahmuzlayıverirse o zaman insanın şeytanın idaresi altında nereye saldıracağı hiç belli olmaz. Şeytan tepesine binmiş, kamçılıyor; nereye götüreceği belli olmaz.

Ne yapacak o zaman?

Eûzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim.

Allah'a sığınacak, "Aman yâ Rabbi!" diyecek, rıfk ve güzel huy sahibi olacak… Allah güzel huy sahibine çok hayırlar veriyor. Kavga, gürültü, bağırma çağırma, azar vs.

"Yahu sen çok mu matah bir adamdın?"

"Hocam! Hiç kimse duymasın, ben benim ne olduğumu bilirim, çok berbat bir insanım."

Ha şunu bileydin. Ben senden daha berbatım. Herkes kusurludur. Biz kuluz, bizim işimiz şaşmak, biz beşeriz şaşarız. Aklımız bir gelir bir gider. Bir namaz kılarız, bir günah işleriz. Allah bizi affetsin! Bizim bir tutulacak yanımız yoktur. Bir kağıdı temiz bir ucundan tutuyorsun ya, bizim tutulacak yanımız yoktur. Bizim halimiz Rabbimiz'in rahmetine kalmıştır. Rahmet yağmuru şakır şakır yağacak, bizim pisliklerimiz üstümüzden gidecek de tutulacak bir hale gelecek.

Bizim övünecek halimiz var mı?

Sen kendini bilirsin, ben de kendimi bilirim. Hz. Âdem aleyhisselam'dan beri insanoğlunun yapısı da belli. Âdem aleyhisselam'ın bir oğlu kurban etmiş, bir oğlu da bir başka kurban etmiş; birisininki kabul olmuş, ötekisininki kabul olmamış. Kabul olmayan kabul olana diyor ki;

Kâle le-aktülenneke. "Seni muhakkak ve muhakkak öldüreceğim."

"Ben sana ne yaptım, bir şey yapmadım ki! Sen de bir kurban ettin, ben de bir kurban kestim. Benimkini Mevlâ kabul etti, seninkini kabul etmemiş. Mevlâ'ya yalvar, ben ne yapayım?"

"Seni öldüreceğim."

Le-in basatte ileyye yedeke li-taktülenî mâ ene bi-bâsitın yediye ileyke li-aktüleke. "Bak kardeşim! Sen beni öldürmek için bana elini uzatsan, ben sana karşı koymak için elimi uzatmam. Ne yaparsan yap."

Güzel huya bak; kötü huya bak! "Ben kardeşe el kaldırmam." diyor, ötekisi de "Ben seni öldüreceğim." diyor. Öldürüyor.

Miraçta Peygamber Efendimiz anlatıyor:

Hz. Âdem atamız sağına bakıyor, bir kalabalık; gülüyor. Soluna bakıyor, bir büyük kalabalık; ağlıyor. Âdem atamız, dedemiz hüngür hüngür ağlıyor.

"Buraya bakınca niye güldün? Buraya bakınca niye ağladın?"

"Bunlar cennetlik evlatlarım, bunlar da cehennemlik…"

Baba kalbi dayanır mı? Allah bize yumuşak kalplilik ve güzel huylar nasip etsin, yolundan ayırmasın.

Men hafere kabren ihtisâben kâne lehû mine'l-ecri ke-ennemâ eskene miskînen fî beytin ilâ yevmi'l-kıyâmeti.

Hz. Âişe validemizden, mezar kazmakla ilgili bir hadîs-i şerîf.

"Yok hocam! Ben mezar kazmam. Mezarı mezarcı kazsın, bana ne. Ben kravatlı, ütülü pantolonlu, arabası, köşkü, sarayı olan bir insanım; ben kazmam."

Sen ister kaz ister kazma! Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

Men hafere kabren. "Kim bir kabir kazıverirse…"

Kime? Neden?

İhtisâben. "Allah'tan sevabını bekleyerek…"

Allah'tan sevabını bekleyerek kabir kazıveriyor.

Sonra?

Kâne lehû mine'l-ecri. "Bundan bir ecir kazanır ki…" Ke-ennemâ eskene miskînen fî beytin ilâ yevmi'l-kıyâmeti. "Sanki kıyamete kadar bir miskin fukarâcağı bir evde misafir etmiş gibi."

O kadar sevap kazanır.

Biz her işi ücrete dökmüşüz. Ver mezarcıya iki bin lira, beş bin lira; ne kadarsa kazsın kabri…

Bak, Peygamber Efendimiz ne diyor? Demek ki müslümancık fırsat bulursa gidecek, kardeşinin kabrini kazıverecek ki oraya yatsın. Kardeşinin yatacağı bir yer için Allah, sanki bir miskini eve almışsın, oturtmuşsun, "al bu evceğizi de sen otur" diye kıyamete kadar onu misafir etmişsin, ağırlamışsın gibi ecir veriyor. Çünkü o kazdığın kabre bir kardeş yatırılacak. Senin o arkadaşın kıyamete, insanlar kabirden ba's oluncaya kadar orada kalacak.

Bu da hatırınızda olsun. Bir kardeş için böyle yaparsanız iyi olur.

İnsan bir hadisi duyunca hiç olmazsa ömründe birkaç defa, üç defa yapmalı.

Men hafiza alâ ümmetî erbaîne hadîsen fîmâ yenfeuhum min emri dînihim buise yevme'l-kıyâmeti mine'l-ulemâi ve fadlu'l-âlimi ale'l-âbidi seb'îne dereceten. Allâhu a'lemu beyne külli dereceteyni.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

Men hafiza. "Kim ezberlerse, muhafaza ederse, hatırında tutarsa…" Alâ ümmetî. "Benim ümmetime nakletmek üzere hafızasında ezberler, hatırında tutarsa…" Erbaîne hadîsen. "Kırk tane hadis!"

Bir kimse ümmetime nakledivermek için kırk tane hadis ezberinde tutarsa…

Fîmâ yenfeuhum min emri dînihim. "Ümmetimden nakledilen kimselerin dinleri hususunda onlara fayda verecek kırk hadis naklederse…"

Yani bir kimse, "Öğrensinler, dinlerini doğrultsunlar, güzel müslüman olsunlar." diye onların dinî hususta işine yarayacak kırk hadis ezberler, nakleder, muhafaza ederse…

Buise. "Ba's olunur, kalkar." Yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde." Mine'l-ulemâi. "Alimlerden olarak."

Buhârî rahmetullahi aleyh rahmeten vasiaten bir milyonun üstünde hadis biliyormuş; kırk tane hadisin lafı mı olur. İşte müjde bu! Peygamber Efendimiz, "Kırk tane hadisi ümmetime dinleri düzelsin diye kim naklediverirse Allah onu alimler zümresinden haşreder." diyor.

Ve devamında buyurmuş ki:

Ve fadlu'l-âlimi ale'l-âbidi. "Alimin âbid üzerine üstünlüğü, fazileti…" Seb'îne dereceten. "Yetmiş derecedir."

Birisi alim; dinini, Allah'ı, takvâyı, ihlâsı, Allah yolunda ibadet etmenin ehemmiyetini, Kur'an'ı, hadisi, edebi, Rabbine nasıl kulluk edeceğini biliyor. Ötekisi de âbid; bilgisi yok, habire namaz kılıyor, oruç tutuyor, tesbih çekiyor vs… Tabii, o da sevap kazanıyor.

"Alimin âbid üzerine üstünlüğü yetmiş derece daha fazladır."

Alim daha kıymetli!

Allâhu a'lemu beyne külli dereceteyni. "Her iki derecenin arasında ne kadar büyük bir mesafe olduğunu Allah bilir."

Yani yetmiş derece ama araları birer santim mi, birer metre mi; o kadar çok ki tariflere sığmaz. İki derece arasındaki farkı Allah bilir. İkisi arasında muazzam farklı yetmiş derece farkı var.

Buna benzer hadîs-i şerîfler çoktur. Bunların hepsinden çıkan bir netice var; zamanımızın bir kısmını âhiretin çok hayrına olan, kazançlı olan ilme sarf edeceğiz. Başka çare yok!

Sabah kaçta gidersin evden?

"07:00'de çıkarım. Durakta yarım saat, 45 dakika beklerim. Dolmuşlar, otobüsler hep dolu geçer. Ondan sonra işime giderim, öğlene kadar çalışırım. Biraz yoruluruz, öğleyin yemek molası verilir. Zar zor yemeği yer, apar topar öğle namazımı kılarım. İkindi olur; bir ara namazımı kılar, yine çalışmaya devam ederim. Hocam! 18:00'de çıkarım ama turşu gibi..."

Sabah 07:00'de evden çıktı, tabi kaçta kalktığı mâlum. 19:00'da eve geldi, yorgun argın… Ondan sonra yemeğini yediği zaman çocuk bir şey sorsa;

"Oğlum, biraz kenarda dur, bugün çok yoruldum. Başım biraz dinlensin."

Hanım bir şey söylese;

"Hanım, şimdi konuşma, dur." der.

Uzanır, uyur, kalır…

"Kalk efendi! Yatsı namazını kılmamıştın, haydi kalk bakalım, çok yorulmuşsun bugün…"

Kalkar, yatsı namazını kılar, sonra yine yatar.

Niçin yapıyor insan bunu?

Her gün bu sahne üç aşağı beş yukarı böyle. Senin için biraz farklı, benim için biraz farklı... İnsanlar böyle harıl harıl koşuyor, gidiyor, geliyor filan…

Neden yapıyor?

"Neden yapacağız hocam? Şu ölümlü dünyada dosta düşmana muhtaç olmamak için çalışıyoruz. Dilenelim mi yani? Çalışıyoruz…"

Çalış canım, dilen demiyorum da yalnız bir şeycik söyleyeyim. Dünya için bu kadar deli dolu, freni patlamış araba gibi hızlı hızlı çalışıyorsun. Âhirete?..

"Hocam! Emekli olacağım, emekli olduktan sonra hacca gideceğim, sakal bırakacağım. Döndükten sonra güzel bir tesbih, güzel bir takke, güzel bir pardesü… Hep namaza geleceğim, gideceğim. Bütün günahlarımı o zaman çıkartacağım."

Sen Allahu Teâlâ hazretleriyle ahid mi eyledin? Emekli olacağına kadar yaşayacaksın diye sana garanti belgesi mi verdiler? Bozulursan o vakte kadar illa düzeltecekler mi? Yok öyle bir şey! Peki, hiçbir şey yapamadan gidersen? Ne dünyadan eline bir şey geçti, ne ahiretten; ne olacak?

"Hocam! Çok fena olur."

Fena olur ya... Fena olduğu için gel sen bu programı bırak. Böyle program olmaz.

"Helal lokma kazanayım, çoluk çocuğa yemek getireyim, rahat yaşayayım." diye dünyana da çalış, dosta düşmana muhtaç olma; âhiretin için de hayırlı, kârlı olan şeyleri biraz düşün. Onların peşinde de koş, onları da elde etmek için biraz gözünü aç.

Nasıl olacak?

İlim öğren! Mesela her gün üç tane âyet ezberle. Yaz bir kağıda, mânasını da okursun, sabah veya akşam üç tane âyet ezberle.

"Bugün en aşağı bu okuduğum âyetleri on kişiye söyleyeceğim." de.

Bir kişiye, Ahmet Efendi'ye söyledin mi, "Dokuz kaldı." de. Veli Efendi'ye de söyledin mi, "Sekiz kaldı." de. Tebliğ olsun, emr-i mâruf nehy-i münker olsun diye…

Ondan sonra, "Namazlarımı camide cemaatle kılayım, 27 kat, sevabı çok." de.

"Vazifemi yaparken dilim de 'Allah' deyiversin, kalbim de 'Allah' deyiversin." de.

Ölümlü dünyada ne zaman öleceği belli değil. Biraz da onu yapmaya çalış. Ne olur yani elinde çekiç "tak tak" vururken, kalbin de "Allah Allah" dese...

Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmi kaddesallahu sırrahu kuyumcular çarşısına girmiş. Kuyumcular bilezikleri takka tıkı tıkı, takka tıkı tıkı, takka tıkı tıkı dövüyorlar. O ahenkten bir ahenk kapmış, kendisini kaybetmiş, kendinden geçmiş, dönmeye başlamış. Diyor ki;

Yekî gencî pedîd âmet berin dükkân-ı zerkûbi

Zehî sûreh zehî mâna zehî hûbi zehi hûbi.

"Şu kuyumcu dükkânından bir hazine görünüyor. Ne güzel yüz, ne güzel iç âlemi, ne hoş hal, ne güzellik, ne güzellik."

Yani insan Allah ehli olunca bir tıkırtıdan kalbi nelere gidiyor. O çekicin takka tıkısından bir kaptırmış, lâ ilâhe illallah mı dedi, Allah mı dedi ne dediyse, kendinden geçmiş, gitmiş.

Ne olur sen de çekiç vururken Allah desen?

Kâr olur, sevap olur. Ondan sonra birisine bir iyilik yapıverirsin. Bak hadîs-i şerîfte geçti, hadisleri okursan o zaman bileceksin.

el-Kelimetü't-tayyibetü sadakatun. "Güzel, hoş bir söz sadakadır."

Evet, güzel bir söz sadakadır hatta senin kardeşinin yüzüne tebessüm ederek bakman sadakadır. Hadîs-i şerîf öyle; kardeşinin yüzüne gülersin, sadaka olur. Hatta Peygamber Efendimiz, "Senin kovandaki suyunu 'Ben bir daha doldururum, al sen git.' diye kardeşinin kovasına boşaltıvermen de sadakadır." diyor.

İslâm böyle işte. Fırsatlardan istifade et, şu ölümlü dünyada biraz âhiretini de kazanmaya çalış.

Hep dünyaya çalışıyoruz, bu dünyanın içinde olacak bu. Yoksa, "Bu dünyanın işini bitireyim de ondan sonra âhirete çalışayım, emekli olunca çalışayım." derse, olmaz.

Şeytan insana ilk önce şerri yaptırmak ister. Ondan sonra hayrı tehir ettirmekte bulur aldatmanın çaresini. Sana diyor ki:

"Gece yaparsın."

Geceleyin de bir uyku bastıracak, göz kapaklarına binecek, sen namazı kılmayacaksın. Daha yemeği yer yemez gözün kapanmaya başlayacak, "cup" gideceksin, ne namazı ne tesbihi… Hepsi kalır. Onun için eskiler bu işi çok denemişler de demişler ki;

Mâ mada fâte. "Geçen geçti, elden kaçtı." Ve'l-müemmelü gaybün. "Gelecek zaman belli değil, ya gelir ya gelmez." Fe-leke's-sâe sülleti entefiha. "Elinde bir şu içinde yaşadığın an var."

Geçen geçti, gelecek belli değil, bir içinde bulunduğun an var.

"Kolay o zaman. Ne kadar basitmiş. Hay Allah, ben de bu işi çapraşık bir şey sanıyordum. İçinde bulunduğum anda Allah rızasını düşünürüm, hep ona göre yaşamaya çalışırım."

İşte o kadar! Müslümanlık zor olsaydı sadece profesörler müslüman olurdu. Zor bir şey değil ki! Köylüsü de, işçisi de, çobanı da müslüman olur, cenneti kazanır. Kadını da kazanır, erkeği de kazanır. Bu basit bir şey! Ama bu basit şeyi çok münevverler anlamıyor.

.

Men halebe şâtehû. "Kim koyununu kendisi sağarsa…"

Sonra…

Ve rekaa kamîsahû. "Ve gömleğini yamarsa…" Ve hasafe na'lehû. "Pabucunu dikerse, tamir ederse…" Ve vâkele hâdimehû. "Hizmetçisiyle oturur, yemek yemeye tenezzül buyurursa, yerse…" Ve hamele min sûkihî. "Çarşısından da aldığı erzakı, yükünü kendisi taşıyıverirse…" Fe-kad berie mine'l-kibri. "Kibirden berî olmuş olur."

İslâm'da en büyük kabahatlerden, kötü huylardan bir tanesi kibirdir. İnsanın kendisini beğenmesi çok büyük günahtır. Hatta Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete girmeyecek."

Kibirden beri olmak nasıl olur? Kibirden kurtulmak, beraat etmek, paçayı kurtarmak, yakayı kurtarmak nasıl olur?

İnsanın bazı alametleri vardır, onlardan kibirden uzak olduğu anlaşılır. Kuzusunu kendisi sağıyor, "Canım, ben koyun sağacak adam mıyım? Gitsin filanca sağsın." demiyor. Mütevazı, koyunu kendisi sağıyor. Elbisesine yamayı kendisi dikiyor veyahut yamalı bir elbiseyi giymekten çekinmiyor, "Ben yamalı elbise giymem." demiyor. Ne olacak, giyiveriyor… Sonra pabucunu dikiveriyor. Kenarı, meshi yırtılmış, dikiveriyor; öyle giyiyor. "Bu artık eskimiş, ben bunu atarım." filan demiyor da öyle tamirli giyiyor. Sonra…

Ve vâkele hâdimehû. "Hizmetçisiyle beraber oturuyor."

"Gel sen de otur, beraber yiyelim."

"Efendiler hizmetçisiyle beraber oturur mu? O gitsin mutfakta yesin, burası efendilere mahsus masa." filan denir ya… Batı'da âdet öyle ya… Öyle yapmıyor, beraber oturuyor, yiyor.

Ve çarşıdan filesine gıdasını doldurup getirdiği zaman kendisi getiriyor.

İşte bunlar tevazu, kibirli olmama alametidir. Peygamber Efendimiz, "Böyle yapan kibirden berî olmuş olur." diyor. Bizim bugünkü halimize bakarsak kibirli olup olmadığımız buna benzer başka şeylerden belli olur. Giyinişimizden, kuşanışımızdan, söylediğimiz sözden vesaireden anlaşılır.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi kibirden berî eylesin. Sevdiği güzel huylarla muttasıf eylesin. Gafletten, cehaletten kurtarsın. Dünyasını, âhiretini kazananlardan eylesin. Âhiretini dünyasına satanlardan eylemesin. Yolunda daim, zikrinde kaim eylesin.

Fâtiha-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı