M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Fatih’ten İbret Alalım. Evlatlarımızı Fatihler Gibi Yetiştirelim!

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Allah'ın rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Cumanız mübarek olsun.

Yarın 29 Mayıs, İstanbul'un fethinin yıldönümü. Bu sene de Osmanlı Devlet-i Aliyyemizin, yani ta tarihin derinliklerinden beri devam eden devletimizin Osmanlı devresinin 700. kuruluş yıldönümü. Bu münasebetle seçmiş olduğum hadîs-i şerîflerden size okumak istiyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri bu dîn-i mübîn-i İslâm için hizmet edenlerden razı olsun. Makamlarını yüceltsin. O şehitlerin, o mübarek gazilerin şefaatlerine bizleri nâil eylesin. Bizleri de onların yolundan ayırmasın. Onlar gibi dîn-i mübîn-i İslâm'a güzel hizmetler etmeyi nasip eylesin. Nice nice fütuhât ve füyuzâtı bizlere de ihsân eylesin. Sa'yedenlerin sa'yi meşkur olsun. Allah hepinizden, böyle çalışanların hepsinden razı olsun.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Ahmed b. Hanbel'den, Tirmizî'den rivayet olunan ve Tirmizî'nin "hasen sahih hadis" dediği, İbn Mes'ud radıyallahu anh'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyuruyor:

İnneküm mansûrûne ve musîbûne ve meftûhun leküm fe-men edrake zâlike minküm fe'l-yettekı'llâhe ve'l-ye'mur bi'l-ma'rûfi ve'l-yenhe ani'l-münkeri ve yesıli'r-rahim. Ve men kezebe aleyye müteammiden fe'l-yetebevve' mak'adehû mine'n-nâr.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in İstanbul'un fethiyle ilgili, "İstanbul muhakkak ve muhakkak fetholunacaktır." diye müjdesi var. "O ordu ne güzel ordudur, o ordunun komutanı ne güzel komutandır!" diye Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinde methedildiği için "O şerefe nâil olalım." diye, müslümanların asırlarca peşinden koştukları bir güzel amaç.

Peygamber Efendimiz'in müslümanlara verdiği müjdeli haberler, sadece İstanbul'un fethine dair o hadîs-i şerîften ibaret değil; nice nice hadîs-i şerîfler var. O hadîs-i şerîf meşhur olduğu için ben başka hadîs-i şerîflerden sohbetimin malzemesini derledim. İşte bu hadîs-i şerîf de Tirmizî'den, Ahmed b. Hanbel'den sahih, hasen bir hadîs-i şerîf. Râvîsi de mübarek Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh hazretleri.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, -Allah şefaatine erdirsin- bu hadîs-i şerifte ne buyurmuşlar?

İnneküm mansûrûn. "Siz Allah'ın nusretine, yardımına mazhar olacaksınız, mansur olacaksınız." Ve musîbûn. "Ve çok mallara isabet edeceksiniz. Yani çok ganimetler, mallar mülkler elinize geçecek." Ve meftûhun leküm. "Ve size diyarlar, imkânlar, rahmet kapıları, zafer, galibiyet kapıları açılacak."

Bunlar nedir?

Peygamber Efendimiz'in istikbale ait, Allah'ın kendisine bildirmesi, vaad etmesi, ikram etmesi, müjdelemesi üzerine ashabına verdiği istikbal haberleri. Bunlar söylendiği zaman, sahabe-i kirâmın durumları hiç öyle ileriye umutla bakacak durumlar değildi; hatta hepsi mahzun, mazlum, mağdur, müstad'af ve perişan idi.

"Sabretmiyorsunuz; sabredince bunlar değişecek, önünüzde güzel günler gelecek, sabredin." diye Efendimizin davranışları öyle olmuştur.

Hatta kütüphanenizdeki o güzel kitaplardan İslâm tarihini okumuşsanız belki içinizden okumaya meraklı bazı kardeşlerimiz rastlamış olabilir. Hendek harbinde müşrikler Medine'yi tahrip etmeye, müslümanları yok etmeye gelmişler. Çare olarak savunma düşünülmüş, hendek kazılıyor; o sırada amansız, parçalanmayan sert bir kaya çıkmış. Ashâb-ı kirâm âciz kalmışlar.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, o muazzam sert engelin, o kazılan siperdeki, hendekteki parçalanamayan kayanın parçalanması için eline aleti almış, bir vurmuş, bir ateş çıkmış. Sahabeler bunu görüyorlar, rivayet ediyorlar. Herkesin gözünün önünde cereyan eden bir olay.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:

"İşte bu ışıyan ateşten, kıvılcımdan, bu parıltıdan istikbale ait bazı olayları gördüm; Kayserlerin, Kisraların diyarlarını Allah size bahşedecek." diye açıkça, o büyük devletlerin bile yenileceğini ve onların diyarlarının o anda savunmada olan müslümanların eline geçeceğini söylemiş.

En ümitsiz anda, hiçbir ümit kıpırtısının görülmediği, ihtimalinin belirmediği bir zamanda söylemiş. Hatta müşrikler de;

"Şunlara bak! Kendilerinin hayatı devam edecek mi etmeyecek mi belli değil; başlarındaki zât Kayserlerin, Kisrâların, imparatorlukların diyarlarının ellerine geçeceğini söylüyor. Ne olmayacak iş!" diye garipsemişler ve bu inançsızlıklarını dile getirmişler.

Ama tabi öyle oldu.

Bu hadîs-i şerîfte de Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş:

"Allah'ın nusretine mazhar olacaksınız, mansûrûn olacaksınız."

Mansûr; "nusrete mazhar olmuş" demek, "kendisine yardım edilmiş" demek. Mansûr olacaksınız, muzaffer olacaksınız. Hakikaten de savaşlara girdiler, az kuvvetle çok düşmanı yendiler. Bu olağanüstü, Allah'ın yardımıyla olan galibiyetler, yüz akı zaferler Bedir'den başladı. Nice nice diyarlarda, nice nice devirlerde, nice güzel misallerle devam etti.

Tabi az kuvvetle büyük orduları perişan etmek, Allah'ın yardımıyla oluyor.

Ve men nasru illâ min indi'llâhi'l-azîzi'l-hakîm. "Yardım ancak Allah'tandır. Allah yardım etmezse büyük ordular bile mağlup olabilir." Çok güçlü kuvvetli ordular mağlup ve perişan olur.

Nitekim Peygamber Efendimiz Mekke-i Mükerreme'yi fethettikten sonra, Huneyn Gazvesi'nin ilk zamanlarında, başlangıcında sahabe-i kirâm;

"Biz Bedir harbindeyken düşmanın üçte biri kadardık, azıcıktık. O zaman bile Allah'ın lütfuyla, Allah nasip etti, galip olduk. Şimdi artık şu halimize bakın, vadiyi doldurmuş binlerce asker var, çok kalabalığız. Artık düşman bizi yenemez!" diye yanlış bir duygu, düşünce zihinlerine, gönüllerine geldi. "Kalabalığız, karşı taraf bizi yenemez!" dediler.

Halbuki yenmek kalabalıktan değil, Allah'ın yardımından. Allah onlara bunun böyle olduğunu öğretmek için önce bir hezimeti tattırdı, dünya başlarına dar geldi. Yönlerini düşmandan çevirip sırtlarını dönüp kaçmaya başladılar.

Ve dâkat aleyhimü'l-ardı bimâ rahubet sümme velleytüm müdbirîn. "Dünya bunca genişliğine rağmen başınıza dar geldi. Arkanızı dönerek geri dönüp kaçıp gittiniz." diye âyet-i kerîmede bildiriliyor.

Yardım çoklukta değil; Allah'ın vereceği bir şey. Verirse Allahu Teâlâ hazretleri yardım ederse nusret, zafer verirse az bir kuvvet çok kuvveti yeniyor. Âyetlerde de bu böyle bildiriliyor.

Siz mansur olacaksınız; savaşlarda nusret-i ilâhiyeye mazhar olacaksınız.

Ve musîbûn. "Çok mala, mülke, ganimete, maddî nimete, imkânlara sahip olacaksınız." Ve meftûhun leküm. "Araziler, diyarlar, ülkeler, sizin için açılmış olacak kapıları fethedeceksiniz. Oralar elinize geçecek."

Tamam, Efendimiz'in söylediği gibi oldu. Hiç ümit yokken, yiyecekleri bile tam yetmediği zaman, çok sabrettikleri zamanlarda; malları, yiyecekleri, hurmaları ortaya toplayıp taksim edip hurmayı emip emip bir avuç hurmayla seyahat ettikleri zamanlarda Cenâb-ı Resûl Efendimiz hazretleri böyle müjdeler verdi.

Peygamber Efendimiz arkasından nasihat ediyor:

"İnsan nimete mazhar olursa, zafere mazhar olursa, önüne kapılar açılırsa; nimet kapıları, zafer kapıları, ikram kapıları, lütuf kapıları, diyarlar, ülkeler, tarlalar, bağlar, bahçeler, mallar, mülkler, ticaretler çok olursa ne olacak?"

Devamında onu anlıyoruz:

Fe-men edrake zâlike minküm. "Ey beni dinleyenler! Sizden bu anlattığım duruma yetişenler olursa yaşayıp da o günleri görenler olursa." Fe'l-yettekıllâh. "Allah'tan korksun!" Ve'l-ye'mur bi'l-ma'rûf. "İyiliği emretsin." Ve'l-yenhe ani'l-münker. "Ve münkerden nehyetme vazifesini yapsın!" Ve'l-yasıli'r-rahim. "Ve sıla-i rahim yapsın; eşini, dostunu, akrabasını gözetsin, kollasın, ziyaret etsin; ihtiyacı varsa yardım etsin."

"Dinî vazifelerini, farzları ihmal etmesin. 'Mal mülk sahibi oldum.' diye şımarmasın, şaşırmasın. Bunları görünce dinden imandan uzaklaşmasın." buyuruyor.

Ondan sonra da değişik bir cümle geliyor:

Ve men kezebe aleyye müteammiden. "Kim bana kasten yalan isnat ederse benden bir şey duymuş gibi 'Resûlullah'tan şöyle duydum.' deyip de aslında benim söylemediğim sözü söylemişim gibi bir yalan ortaya atarsa." Fe'l-yetebevve' mak'adehû mine'n-nâr. "Cehennemde oturacağı yere kendisini hazırlasın, hazırlansın!" buyuruyor.

"Cehenneme girecek, bilsin!" mânasına geliyor.

Bugün okumak istediğim hadîs-i şerîflerden birisi bu.

İkinci hadîs-i şerîf; yine ashabın çeşitli meşakkatler çektiği günlerde Abdullah b. Büsr radıyallahu anh'ten Taberânî rivayet etmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor:

Ve'llezî nefsî bi-yedihî le-tüftehanne aleyküm Fârisü ve'r-Rûmü ve le-tesubbenne aleykümü'd-dünyâ sabbâ ve le-yeksüranne aleykümü'l-hubzü ve'l-lahmü hattâ lâ yüzkeru alâ kesîrün minhü'smü'llâhu teâlâ.

Sadaka Resûlullâh, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.

Taberânî'nin rivayet ettiği bu hadîs-i şerîfte Efendimiz yine istikbale ait müjdeli bir haberi veriyor.

Le-tüftehanne'l-konstantıniyye. "Muhakkak ve mutlaka Konstantin'in şehri fetholunacaktır." dediği gibi…

Ve'llezî nefsî bi-yedihî "Şu nefsimin elinde olduğu Yaradan'ıma, Rabbime yemin olsun ki."

Nefsinin Allah'ın elinde olması ne demek?

Dilerse yaşatır dilerse öldürür; dilerse izzetli eder, dilerse zilletli eder. İnsanın kaderi Cenâb-ı Hakk'ın takdiri iledir, nasıl olacaksa Cenâb-ı Hak öyle diler. Peygamber Efendimiz Allah'a yemin ederken bu ifadeyi kullanırdı. Böyle hadîs-i şerîflerden de size epeyce miktarda okumuştuk, bu da onlardan birisi.

"Canım elinde olana, yani Allah'a yemin olsun ki şu hayatım, mematım, her şeyim yed-i takdirinde olan Allah'a yemin olsun ki."

Le-tüftehanne aleyküm. "Mutlaka ve mutlaka muhakkak ve kesin olarak size açılacak." Fârisun. "Fars diyarı, yani İranlılar'ın olduğu yer."

Bu İranlılar'ın olduğu yer, başşehirleri Bağdat'ın güneyinde "Medâin" denilen bir şehirdi. Batılılar buna "Ptezifon" diyorlardı. Başşehirleri Irak'ın ortasındaydı, Arabistan'a da pek uzak değildi. Hatta Arabistan'ı, Yemen'i hâkimiyetlerine almışlardı. O zaman Sâsânî İmparatorluğu vardı. Ordan tâ Horasan'a kadar uzanıyordu ve Türklerle hudut savaşları yapıyorlardı. Bu taraftan da Bizanslılarla hudut savaşı yapıyorlardı.

"Fârisun" dediği; "Bütün onların o imparatorluklarının, devletlerinin kapladığı alanlar muhakkak, kesinlikle size fetholunacak."

Ve'r-Rûmu. "-Muhakkak ki-Roma İmparatorluğu'nun toprakları size fetholunacak." diye kesin bir ifade ile şeksiz şüphesiz, nûn-u te'kid-i sakîle ile söylüyor.

Ve le-tusabbenne aleykümü'd-dünyâ sabbâ. "Dünya sizin üzerinize, yağmurun bardaktan boşanırcasına döküldüğü gibi saçılacak, dökülecek, akacak. Dünya, mal, mülk, zenginlik, izzet, itibar vesaire artacak." Ve le-yeksüranne aleykümü'l-hubzü ve'l-lahm. "Ve sizin üzerinize ekmek, et öyle çoğalacak, öyle çoğalacak ki çok fazla olacak."

Şimdi bizim için zaten öyle. Türkiye'nin fakir bölgeleri var, zengin bölgeleri var; şehirlerin fakir mahalleleri var, zengin mahalleleri var; eti yiyebilenler var, yiyemeyenler var.

"Zavallı! Bir kuru ekmek yiyor." diye biz mesela eti bulamayıp da sırf ekmek yiyene acırız. Ama eski devirde, Peygamber Efendimiz'in yaşadığı devirde, bir hurma ile günleri geçerdi. Hurma yiyerek, su içerek yaşarlardı. Ekmek büyük nimetti.

Ekmeğin bir de hangi undan yapıldığı meselesi var. Buğday ekmeği çok kıymetli, çok âlâ idi. Bembeyaz bir ekmek. Çünkü arpa ekmeği olur, çavdar olur vesaire. Onlar sert, kuru ve acı olur. Buğday ekmeği tatlı olur.

Ekmek aziz bir gıda, kıymetli bir gıda. Hem mânevî bakımdan hürmet edilecek bir yemek, hem de içinde her türlü besleyici madde var. Netice itibariyle buğdayın veya bir başka tohumun ezilmesinden, un haline getirilmesinden yapılmış.

Unun içinde insana yarayan, yetişmesine, gelişmesine sebep olan bütün malzeme var. Zaten birçok yiyeceğimiz, adlarının arkasındaki asıl maddesine bakacak olursak hepsi gider una dayanır. Ekmeğin akrabası, kardeşi. Pasta, onun gibi bir şey. Börek, onun gibi bir şey. Makarna, onun gibi bir şey. Hepsi sonuç itibariyle o ana zümreden olmuş oluyor.

Bir de et; insanoğlunun önemli bir gıdası. Yaratıkların bir kısmı ot yiyor bir kısmı et yiyor; kitaplarda "otoburlar, etoburlar" diye isimlendirmişler. İnsanoğlu hepsini yiyor; ot da yiyor, tohum da yiyor, yeri gelince et de yiyor. Balık eti de yiyor, kuş eti de yiyor, koyun, keçi vesaire etlerini de yiyor.

"Ekmek ve et artacak." demek, "Sofralarınız çok kıymetlenecek." demek. Bunları duyanlar; "Oooh, ekmek de var, et de var!" diye yutkunmuşlardır.

"İleride bunlar o kadar artacak ki" diye Peygamber Efendimiz anlatıyor:

"O derece artacak ki, hatta…"

Hatta'nın sonundaki cümle sizi biraz tebessüm ettirecek:

Hattâ lâ yüzkeru alâ kesîrun minhü'smü'llâhu teâlâ. "Bu yiyeceklerin çoğunun üstüne millet yiyecekleri yerken, ağzına alırken Allah'ın adını anmayacaklar, besmeleyi çekmeyecekler." diye bunu bir garip hadise olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz söylüyor.

Tabi mü'min kimseler, sahabe-i kirâm, Peygamber Efendimiz, ârif, alim kimseler rızkın Allah'tan geldiğini bilir, Allah'a şükreder, besmeleyle yer.

Besmele ne demek?

"Yâ Rabbi! Ben bu nimetin senden geldiğinin şuurundayım, idrakindeyim. Bunu sen bana nasip ettin, önüme getirdin de, ben şimdi bunu ağzıma koyabiliyorum, yiyebiliyorum. Sana minnet duygusuyla, şükür duygusuyla doluyum yâ Rabbi! Senin adınla, sen verdiğin için sen müsaade ettiğin için helal olduğu için bunu yiyorum yâ Rabbi!" demek.

Benim rahmetli anacığımın da bir duası vardı:

"Niyet ettim nimete, kuvvet olsun ibadete, taate!" derdi.

Çok hoşuma gidiyor. Sade bir söz ama "Yediğim nimet ibadet etmeye harcansın!" demek. Çok güzel bir duygu.

İnsan yiyor. Ne yapıyor? Mesela benim hatırladığım, gençlerden birileri vardı:

"Günde iki kilo pirzola yiyorum!" diyordu.

"Niye böyle yapıyorsun?"

"Başka bir şey yemiyorum. Ekmek yersem kilo yapıyor, sırf et yiyorum. Çünkü haltere çalışıyorum." diyordu.

Kasları gelişecek, yük kaldıracak. Mübarek, haltere çalışma! İki kilo eti haftanın bir iki gününde fukarâcıklardan birisinin evine götür de o da orada çoluk çocuğuyla yesin; sevap kazan!

Böyle düşünceleri olanlar da olabiliyor:

"Yiyeyim de, kuvvetleneyim de, şöyle yapayım, böyle yapayım! Keyfim artsın, şehvetim artsın!" gibi şeyler olabiliyor. Halbuki müslüman öyle yapmaz.

Gıdanın da yenilmesinde bir amaç vardır.

O amaç nedir?

Dinçleşip, güç ve tâkat kesbedip kazanıp onunla Cenâb-ı Hakk'a kulluk vazifelerini güzel yapmak.

Tabi besmele çekilmesinin bile unutulması, Allah'ın isminin anılmadan gıdanın yenilmesi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz için onun etrafındaki ashabı için çok şaşılacak bir olay. Onun için böyle buyurmuş.

Et, ekmek ve nimet artacak ki millet artık bolluğundan dolayı nimeti küçümsüyor, onu tabii sanıyor. Halbuki yine dünyanın birçok yerinde bugün bile ekmeği, eti bulamayan nice insanlar var. Ben biliyorum ki yağmur yağdığı zaman arazilere solucan toplamaya giden milletler var. Onları yiyip de karınlarını doyuracaklar.

Öyle yerler var ki yağmuru yok, yağmur olmadığı için ot yok, ot olmadığı için hayvanlar ölüyor. İnsanlar bir deri bir kemik kalmış. Ağızlarına alacak bir gıda, bir şey bulamıyorlar.

Onun için nimetin Allah'tan olduğunu bilip Allah'a şükretmek lazım, hamd etmek lazım. Bir de Allah'ın nimetini yiyip Allah'a ibadet etmek lazım. Allah'ın nimetini yiyip de Allah'a âsî olmamak lazım. Allah'a karşı gelmemek lazım, kâfir olmamak lazım. Bu çok önemli bir husus.

Üçüncü hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:

Le-yazharanne'l-îmânü hattâ yeridde'l-küfre ilâ mevâtınihî ve le-yehâdanne'l-bihâru fi'l-İslâmi ve le-ye'tiyenne ale'n-nâsi zemânün yeteallemûne fîhi'l-Kur'âne fe-yuallimûnehû ve yakraûnehû sümme yekûlûne kad kara'nâ ve alimnâ fe-men zellezî hüve hayrun minnâ fe-hel fî ülâike min hayr. Kâlû: Yâ Resûlallâh! Ve men ülâike? Kâle: Ülâike minküm ve ülâike vekûdü'n-nâr.

Allah saklasın!

Bu hadîs-i şerîfi Abdullah b. Abbas rivayet etmiş. Taberânî Abdullah b. Abbas'tan almış. Bir de annesi Ümmü Fadl rivayet etmiş. Demek ki Peygamber Efendimiz'den duymuşlar. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

Le-yazharanne'l-îmânü. "İman galip gelecek, hâkim olacak, ortaya çıkacak."

İman, din ve İslâm.

Hattâ yerüdde'l-küfre ilâ mevâtınih. "Ve küfrü hangi gediklerde, deliklerde yaşayabiliyorsa oralara kadar tıkıştıracak, sıkıştıracak ve inine sokacak. İman o kadar gelişecek, genişleyecek ki küfrü yuvasına sokacak."

Hani yılan dışarıya çıkmış, zarar veriyor. Ama yuvasına kaçırılıyor, taşlanıyor, sopalanıyor, yuvasına giriyor. İfadeden, kelimelerden onun gibi bir şey anlamak lazım. Küfrü deliğine tıkıncaya kadar, iman aşikâr olacak, galip olacak.

Ve le-yehâdanne'l-bihâru fi'l-İslâm.

Hâdâ-muhâda, dad ile hı ile "oynaşmak, kımıldamak" demek.

Ve le-yehâdanne'l-bihâr. "Denizler çalkalanacak." Fi'l-islâm. "İslâm'da."

Bu ne demek?

Denizler İslâm denizi olacak. İslâm, Arabistan'da kalmayacak, Hicaz'da kalmayacak, Medinecikte kalmayacak; denizleri aşacak, denizler İslâm'la çalkalanacak. Denizlerde Allah denilecek, Allah'ın dini hâkim olacak, Allah'ın lâ ilâhe illallah, tevhid bayrağı dalgalanacak. Ta deniz ötelerine kadar İslâm gidecek.

Evet gitti. Efendimiz'in bildirdiği, istikbale ait, o zaman için istikbal olan bu olaylar oldu. Dünyanın bilinen her yerine kadar İslâm gitti. Ukbetü'bnü Nâfî bütün Afrika kıtasını geçti. Düşünün, haritayı göz önüne getirin; bir kere Mısır alınıyor, Hicaz'dan ne kadar uzak. Mısır'dan sonra Libya, Tunus, Cezayir, Fas. Hepsi koca koca, Türkiye'nin kaç misli alanları olan büyük diyarlar. Müslümanlar buraların hepsini geçti, Atlas Okyanusu'na dayandı.

Ukbetü'bnü Nâfî, devesini okyanusa, ummana yürütebildiği kadar yürüttü, nereye kadar gidebiliyorsa bacaklarını soktu; orada ellerini açtı:

"Yâ Rabbi! Önüme bu uçsuz bucaksız, engin deryayı çıkarmasaydın, senin dinini daha öteye de götürebilecektim. Buraya kadar gelebiliyorum, burdan öteye gücüm yetmiyor; beni affet!" diye dua etti.

Ama ben Amerika'ya gidip geldiğim zaman, orada okuduğum makalelerden öğrendim ki; 800'lü tarihlerde Afrika'da İslâmî bir devlet tamamen hâkim olmuş ve bu devletten bir büyük hükümdarın çocuğu 200 kadar gemiyle Amerika kıtasına gitmiş. Bazıları geri gelmiş, bir kısmı da oraya yerleşmiş. Daha sonraki asırlarda ki Kolomb'dan daha kaç yüzyıl önce oralara nice müslümanlar gitmiş. Hatta oralara gidenler, oralarda üzerinde Arapça yazılar olan paralar bulmuşlar.

Demek ki o Atlas Okyanusu'nun da ötesine kadar, bazı mübarekler İslâm'ı götürebilmiş.

Ondan sonra Târık b. Ziyad, Cebelitarık'ı geçti, İspanya fethedildi. Yeni okuduğum makalelere göre Fransa ve İsviçre'de çok ileri noktalara kadar, şu anda isimlerini söyleyemeyeceğim noktalara kadar İslâm girdi ve yerleşti.

Sicilya, Malta, İtalya'nın bir kısmı müslüman oldu. Balkanlar İslâm'ı tanıdı. İngiltere krallarından birisi İslâmiyet'i kabul etti. İsveç'in kralı, İspanya'da okutmak için çocuğunu gönderdi. Bunların bir kısmı müslüman oldular. Şark'ta Türk diyarına İslâm gitti. Güney'de Hint Okyanusu'na dayandı, Hind-i Çinî'ye gitti. Oralardan nerelere kadar İslâm yayıldı.

Efendimiz'in buyurduğu oldu. Denizler İslâm'da çalkalandı, Karadeniz "Türk gölü" oldu. Doğu Akdeniz "Türk iç denizi" oldu. Hazar Denizi çevresi hep müslümanların oldu. Bir zamanlar bunların hepsi oldu.

Ama bu bir imtihan. Bu işi başaranlar görevlerini yaptılar. Ondan sonra bu başarıyı söndürenler, devam ettiremeyenler veballeri yüklendiler, imtihanın soruları değişti. Şimdi de müslümanlar her yerde mazlum, her yerde makhur, her yerde mağdur, her yerde öldürülüyor, maktul, mahpus. Kadınlarda gözyaşı, çocuklarda gözyaşı...

Televizyonlarda Kosova felaketi, daha önceki yıllar Çeçenistan felaketleri vesaire. Bu da işte belki vazifeyi yapmamanın cezası, belki imtihanın bir başka şekli.

Ama Efendimiz'in buyurdukları oldu. Küfür, deliğine tıkıldı. İslâm'ın hak din olduğunu birçok yerde herkes duydu, bildi. Şimdi de; "Bakalım hak bilinen dine sarılıp sebat gösterecekler mi?" diye, Cenâb-ı Hak başka türlü imtihan soruları çıkarıyor. Evet, "İslâm böyle yayılacak." dedi, yayıldı; "Galip gelecek." dedi, galip geldi.

Hadîs-i şerîfin devamında Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

Ve le-ye'tiyenne ale'n-nâsi zemânün. "İnsanların başına bir zaman gelecek ki."

Bu ne zaman olacak?

İslâm yayıldıktan, yerleştikten, öğrenildikten sonra.

Yeteallemûne fîhi'l-Kur'ân. "Kur'ân-ı Kerim'i taallüm edecekler, öğrenecekler, anlayacaklar."

Arapça öğrendiler, tefsir okudular, i'rab okudular, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinin, kelimelerinin mealini okudular...

Fe-yuallimûneh. "Sonra da bunu başkalarına da öğrettiler. Çoluk çocuk, isteklilere öğrettiler." Ve yakraûneh. "Ve onu okudular."

İfade şöyle:

"Öyle bir zaman gelecek ki insanlar o zamanda Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenecekler, sonra öğretecekler ve okuyacaklar."

Kur'an okunuyor, öğreniliyor, öğretiliyor.

Sümme yekûlûn. "Sonra da diyecekler ki:" Kad kara'nâ ve alimnâ. "Kur'ân-ı Kerîm'i okuduk, mânasını da anladık." Fe-men ze'llezî hüve hayrun minnâ. "Dünyada bizden daha hayırlı kim var? Var mı bizim gibisi?" demek.

Fe-men ze'llezî hüve hayrun minnâ. "Bizden daha hayırlı kim var? Var mı bizim gibisi? En hayırlı biziz."

Kendilerini "en hayırlı" sanacaklar, böyle diyecekler. Demek ki böyle diyecekler ama böyle değiller ki Efendimiz şöyle buyuruyor:

Fe hel fî ülâike min hayrin. "Bunlarda hiç hayır var mı?"

Yok! İstifhâm-ı istinkâri; "yok" mânasına.

Bunlarda hiç hayır var mı? Yani yok, hiç hayır yok!

Kâlû yâ Resûlallah: Ve men ülâike. "Sahabe-i kirâm şaşırmışlar. İstikbale ait bu haber üzerine şaşırdıkları için dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Kim bu adamlar?"

Ve men ülâike? "Hem Kur'an okuyorlar, öğreniyorlar, öğretiyorlar hem de bunlarda hiç bir hayır yok."

"Kim bunlar?"

Efendimiz buyurdu ki;

Kâle ülâike minküm. "İşte onlar da sizin aranızdan çıkacak, güya sizin gibi müslüman." Ve ülâike vekûdü'n-nâr. "Halbuki onlar aynı zamanda hepsi cehennemin yakıtı olacaklar."

Vekûd ne demek?

"Yakıtı" demek. "Cehennemin içine atılacaklar, yanacaklar."

Cehennemin yakıtı odun değil insanlar, cehennemlikler. Günahkârlar cehenneme atılacaklar.

İbn Abbas rivayet etmiş; tefsir ilminin en önde gelen isimlerinden. Ümmü Fadl rivayet etmiş.

Buradan neyi anlıyoruz?

Kuru kuruya Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek, öğretmek, okumak, yetmiyor. Bir insan yine cehennem odunu olabilir.

Neden?

Okuduğu Kur'an'la amel etmezse Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmına uymazsa Müslümanlığını güzel yapmazsa yine cehennem odunu olabilir.

Şimdi böyle insan çok. O kadar çok ki bu bilgiler sanki bir gazete haberi kadar canlı. Okuyan, okutan, öğrenen, öğreten nice insan var. Nice insan var ama sağlam bir İslâm, yaşanan bir İslâm nerede?

İslâm'ı tam olarak ailesiyle, iş hayatıyla, toplum hayatıyla hâlis bir halde, tertemiz bir şekilde yaşayan toplum nerede? Hangi diyarda? Suud'da mı, Irak'ta mı, Suriye'de mi, Türkiye'de mi, Balkanlar'da mı? Nerede?

Çok yer gezen kimselere soralım. Ben kendi kendime soruyorum, özenilecek toplum, "Ah ben de şunların arasına girebilsem!" diye özeneceğimiz toplum nerede?

Çok az!

Kişisel olarak böyle bazı kimseler var, İslâm'ı biliyorlar, yaşamaya çalışıyorlar ama maalesef umumiyetle yok.

Bizim yörelerde bir söz vardır. Zaman zaman böyle halk tabiri olarak dillerde söylenirdi:

"Bunların en akıllısı Deli Bekir, o da zincirde yatur." derlerdi.

En akıllısı "Deli Bekir" olursa -affedersiniz, ismi Bekir olanlar alınmasın, tekerleme böyle- en akıllısı "deli" lakaplı bir kimse olursa… Zincirle bağlanmış; demek ki zincire bağlanacak kadar deli. Demek ki zinciri çözüldüğü zaman cam çerçeve kırıyor, sağa sola yumruk atıyor, zarar veriyor ki zincire bağlanmış.

En akıllısı zincire bağlanmış olursa ötekiler ne olur?

En akıllısı bu; akıllı olmayanlar, daha az akıllı olanlar ne olur?

Müslümanların çok dikkat etmesi lâzım. Uzun uzun tenkit etmek istemiyorum, herkes kendi kendisini tenkit etsin. Çünkü herkes kendisini başkalarından daha iyi bilir. Herkes kendi hatalarının muhasebesini çıkarsın; günlük kârını, zararını hesap etsin, Kur'an'a ne kadar uyduğuna dikkat etsin. "Bazı ibadetleri yapıyorum." diye kendisini aldatmasın. "Camiye gidiyorum, Kur'an okuyorum, okutuyorum, öğretiyorum; ne var işte bizden daha hayırlı kim varmış?" demesin.

Çünkü insan; "Allah kimleri seviyor, kimleri sevmiyor" onları iyi bilmezse yanlış işler yapabilir. Zekât verir, zekâtı kabul olmayabilir. Hacca gider, haccı kabul olmayabilir. Namaz kılar, namazı kabul olmaz, hatta Allah'tan uzaklaştırır. Bunların sebepleri var, ibadetlerin kabul olmamasının sebepleri var.

Biz bunları makalelerimizde, kitaplarımızda "Kardeşlerimiz bilsin de o durumlara düşmesinler." diye uzun uzun anlattık. İhlâssızlık, riyakârlık, haramla iş yapmak gibi sebeplerden ibadetler kabul olmayabiliyor. Onun için incelikleri öğrenmek lazım. Öyle kuru kuruya, paldır küldür; "İşte ben böyle yaptım, var mı benim gibisi?" demek yetmiyor.

Çok düşünmeliyiz, hatalarımızı düzeltmeliyiz, iyi müslüman olmaya çalışmalıyız.

Fatih'in hayatı hepimiz için çok önemli bir numune.

Nasıl yaşamış, nasıl yetişmiş?

12 yaşında bir padişah olmuş. Ondan sonra her taraftan hücum olunca babası gelmiş, biraz daha padişahlık yapmış. 18 yaşında tekrar, ikinci defa padişah olmuş. 18 yaşından vefatına kadar ömrü, -1432'de doğup, 1481'de ölünce 49 sene ediyor- muazzam işler yapmakla geçmiş. Yüzlerce cami yapmış, eser vermiş. Arkasında hayrât u hasenât bırakmış.

Fatih'ten ibret alalım. Evlatlarımızı Fatihler gibi yetiştirelim!

Allah'ın selamı, rahmeti üzerinize olsun. Allah hepinizden razı olsun.

Sayfa Başı