M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 336.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidina ve senedina Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmain ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'du.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân. Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve selem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün. Ve külle bid'atin dalâletün. Ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Kultü yâ Cibrîlü hel terâ rabbeke kâle: İnne beynî ve beynehû seb'îne elfi hicâbin min nûrin ev nârin ve lev raeytü ednâhâ le-ahtaraktü.

Sadaka Resûlullah.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir miktarının izahını yapacağım.

Bu izahlara geçmeden önce evvelen ve hasseten Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ruhu için, sonra sâirü'l-enbiyâ ve'l-mürselînin cümle ervâhı için, tüm evliyâullahın; ve hasseten sâdât-ı meşâyih-i turuk-u aliyyenin ruhları için, bu eserin müellifi hocamız Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi hazretlerinin ruhu için, onun talebelerinin ruhları için, bu eserin içindeki hadîs-i şerîflerin bize kadar gelmesinde emek sarf etmiş olan alimlerin, râvilerin ruhları için ve uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise, mescide cem olmuş, gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün yakınlarının ve sevdiklerinin ruhları için biz hayatta olan müslümanları da sıhhat, afiyet, saadet ve selamet üzere yaşayıp iman-ı kamil ile ahirete göçmemiz için bir Fâtihâ, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile Cebrail aleyhisselam arasındaki bir konuşma naklediliyor. Bu konuşmanın mevzuu da Allahu Teâlâ hazretlerinin görünmesi meselesi.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Kultü yâ Cibrîlü hel terâ rabbeke. "Ben dedim ki; Ey Cebrail, sen Rabbini görüyor musun, görmekte misin?"

İrte'ade irti'âden min azameti zâlike's-suâl.

Azametli bir sual. Cebrail aleyhisselam bu sualin azametinden bir titreyişle titremiş. Sonra da şöyle cevap vermiş:

Kâle: İnne beynî ve beynehû seb'îne elfi hicâbin min nûrin ev nârin. "Allahu Teâlâ hazretleriyle benim aramda nurdan ve ateşten yetmiş bin perde var." Ve lev reaytü ednâhâ le-ahtaraktü. "Eğer en aşağıdakini geçecek olsaydım, oraya bakacak olsaydım; yanan kişi olurdum!"

Bu hadîs-i şerîften ne hatıra geliyor, hadîs-i şerîf bizde ne duygu uyandırıyor?

Bir kere Allahu Teâlâ hazretlerinin azameti, celali anlaşılıyor. Sonra, meleklerin en şereflisi Cebrail aleyhisselam, mertebesi en yüksek olanı Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda nasıl? O'nun nasıl görünmesi hakkında soru sorulduğunda bile nasıl oluyor da görünüyor? Orada hatıra bazı sorular geliyor.

Perdeler var, bu perdeler kime göre?

Cebrail aleyhisselam'a göre! Yoksa Allahu Teâlâ hazretleri için hiçbir şeyin perdesi bahis konusu değil. Cebrail aleyhisselam'ın hilkati, tabiati dolayısıyla bu perdeler...

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz miraç eyledi ve;

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bütün bu perdeleri geçti, izzet ve celal sahibi Allahu Teâlâ hazretlerini âşikâre gördü.

Âşikâre gördü Rabbü'l-izzeti.

Müjdeler olsun ki;

Âhirette öyle görür ümmeti.

Âhirette de ümmeti görecek inşaallah. Sordular:

"Nasıl görecek?"

Dedi ki;

"Mehtaplı bir gecede insanlar dolunayı dünyadan nasıl görüyorlar. Hiç şek şüphe tereddüt vs. olmadan; öyle görecek.

Allah cümlemizi cemâl-i bâ-kemâlini müşahede şerefiyle şerefyâb eylesin.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e sidretü'l-müntehâya kadar refakat etti. Miraçta Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in maiyetinde, yanında bulundu da Cebrail aleyhisselam sidretü'l-müntehâda durdu. Dedi ki;

"Buradan bir adım daha atarsam yanarım. Daha öteye geçmeye benim takatim yok!

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem o mertebeleri de uçtu, geçti ve hiç perdesiz Allahu Teâlâ hazretlerinin huzûr-ı âlîsine, o şerefe nâil oldu ki kimseye nâil olmamış.

İrmedi evvel gelen bu devlete.

Daha evvel gelmiş kimselerin hiçbirisi bu saadete, mutluluğa erişmiş değil. Demek ki insan Allah'a mûti olunca melekleri de geçiyor. Zaten hadîs-i şerîfte de bu vardır. İnsanoğlu Allahu Teâlâ hazretlerinin yolunda yürüdü mü o zaman meleklerden üstün olur, âlâ-yı illiyyîne çıkar. Ama bu kabiliyet varken kullukta kusur ederse esfel-i sâfilîne düşer, aşağıların aşağısına iner.

Bilhassa gençler hakkında bir hadîs-i şerîf hatırıma geldi:

Allahu Teâlâ hazretleri kendisine ibadet ve taatte yetişen, devam eden bir gence dermiş ki;

"Sen benim nazarımda bazı meleklerim gibisin ey genç müslüman kulum!"

Neden gence iltifat fazla oluyor?

Genç, büyüklerimiz "delikanlı" demiş. Kanı kaynıyor, yerinde durmaz. "Dur." desen duramaz. Sonra tabiatinin icabı olarak da eğlenmek ister, zevk, safa ister. Nefis daha kuvvetlidir. Yaşlı insana "Kalk, yürü…" desen yürüyecek hâli yoktur, "Otur." desen oturacak hâli yoktur.

İbadetlerin sevabının çok olanı zahmeti çok olanıdır. İnsan ibadetlerde ne kadar çok ter döküyorsa ecir o kadar çok oluyor.

Ne kadar büyük bir gayret sarf ettin?

Gayrete göre ecir veriliyor. Genç de hak yola girmek için daha çok gayret sarf ediyor. İhtiyarın nefsi zaten sakinleşmiş, durmuş ama gencin nefsi kavî, onu çekip ille eğlencelere, zevklere, sefalara götürmek ister. Onu yendiği zaman daha büyük bir gayret, daha büyük bir zafer kazanmış olduğundan derecesi yüksek oluyor.

Kalîlü't-tevfîki hayrun min kesîri'l-akli ve'l-aklu fî emri'd-dünyâ madarratün ve'l-akli fî emri'd-dîni meserretün.

Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'ten;

Bu hadîs-i şerîf Allah'ın tevfîki mevzuunda.

Tevfîk ne demek?

Allah'ın bir kula lütfedip de doğru yolda yürüme imkânı vermesidir. Lütfetmiş, onu hayır işlemeye muvaffak etmiş.

"Ben her şeyi yapmaya muvaffak değil miyim?"

Değilsin tabi! Allahu Teâlâ hazretleri dilemese sen gözünü kıpırdatamazsın, parmağını oynatamazsın. Allahu Teâlâ hazretleri sana o gücü kudreti veriyor. Onun için Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize tevfîkini refîk eylesin, rızasına uygun yollarda muvaffakiyetle yürümeyi nasip eylesin.

Bu neden olur? Allah neden bazı kuluna tevfîki refîk eder de bazısına etmez?

Hep Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfu ile olduk, yaşıyoruz ve ilerde de hep lütfundan ne elde edeceksek edeceğiz. Allahu Teâlâ hazretleri tevfîkini de kulun edebine göre veriyor.

"Kul terbiyeli mi, edepli mi, mütevazı mı, haddini biliyor mu?.."

Niyetine, ihlâsına, edebine göre veriyor. Eğer kul edepli bir kulsa Allahu Teâlâ hazretlerine karşı terbiyesi, zerafeti, nezaketi ile kulluk etmeye gayretli ise o zaman ona lütfediyor. Edepsiz ise, terbiyesi kıt ise kesiliyor. Terbiyesize Allah lütfetmiyor.

Bî-edeb mahrûm geşt ez lütf-i Râb.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin bir beytinin mısraı.

"Edepsiz Allah'ın lütfundan mahrum olur."

Allah, edepsizlere lütfunu kesiyor. Lütuf kesildi mi bir şey yapamaz.

Lambaları düşünün: Lambalar bir şebekeye bağlı. Şebeke de bir elektrik güç merkezine bağlı, yanıyor. Ama hatta bir yerde bir kesilme oldu mu lamba durduğu halde yanmıyor. Çünkü kesildi. Tevfîk de böyle; her şey var, kesinti oldu mu, Allah kesiverdi mi yanmaz.

Birisi edeb.

Birisi edebin içinde güzel huylarla ilgili bazı vasıflar. Onlar insanı tevfîk-i ilâhîye mahzar ediyor veya tevfîk-i ilâhîden mahrum ediyor.

el-Ucbu hicâbü't-tevfîk.

Ne demek?

İnsan ucub sahibi, kendisini beğenmiş, kendisine hayran, kendisini iyi, doğru yolda sanıyor ve başkalarını hor hakir görüp onlara tepeden bakıyor.

el-Ucbu hicâbü't-tevfîk. "Ucub tevfîkin perdesidir."

Tevfîk-i ilâhîye mazhar olamaz. Önüne bir perde çekilir. Demek ki kötü huy tevfîk-i ilâhîyi men ediyor. Netice itibariyle iyiliği yapmak imkânı kula Allah'tan veriliyor ama bu imkânın verilmesi veya verilmemesi kuldaki birtakım vasıflardan dolayı oluyor. Âyet-i kerîmede buyuruluyor:

Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'l-fâsikîn. "Allah fasıklara hidayet etmez."

Demek ki hidayet ve dalalet Allah'tan, bu âyet-i kerîmeden onu anlıyoruz.

İkinci bir şey anlıyoruz: Adam fâsık oldu mu Allah hidayetini nasip etmiyor. Fâsıklıktan kurtulacak, kendisinin üzerinden o fâsıklık vasfını atacak; atarsa Allah veriyor da o varken vermiyor.

Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'z-zâlimîn. "Allah zalimlere tevfîkini refîk etmez."

Demek ki insan zulüm halinde oldum mu olmaz. Bütün bu izahatı şu sebepten yapıyorum ki bir şahsın hatırına geliverir:

"Allah ona tevfîkini veriyor bana vermiyor, o zaman benim işim ne? Bunda benim suçum ne?"

Senin suçun edeplilik-edepsizlik, terbiyelilik-terbiyesizlik, ahlâklılık-ahlâksızlık, iyi niyetlilik-kötü niyetlilik, fesat kalplilik-iyi kalplilik… Allah senin kalbinin durumuna göre veriyor ve sen de iyilikleri yapıyorsun! Kötü davrandın mı vermiyor ve yapamıyorsun!

Şurası hiç şüphe kabul etmez bir gerçek ki bütün güç ve kuvvet Allahu Teâlâ hazretlerinin elinde, bizde bir şey yok! Ancak bizde bir edeb ve bir niyet hâli var. Oradan kazanırsak kazanıyoruz. Allah o zaman veriyor, lütfediyor; öteki türlü kesiyor. Onun için Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi tevfîkine refîk olmamız için terbiyeli kul eylesin. Edepli, zarif, ârif, düşünceli, hassas, attığı adımı düşüne taşına atan edepli kullar eylesin. Ucub gibi kendini beğenmişlik, kibir, zulüm, fısk u fücur gibi kötü huylardan uzak eylesin. Onlar oldu mu insan mahrum kalıyor.

Kalîlü't-tevfîki hayrun min kesîri'l-akli. "Azıcık bir tevfîk-i ilâhî, insanın çok akıllı olmasından daha hayırlıdır."

Neden?

Akıl kendi başına doğrudan doğruya insana yarayan bir alet değildir. Allah tevfîkini refîk ederse, tevfîki istikametinde çalışırsa faydalı olur. Yoksa insanın aklı var; cin gibi, gözleri fıldır fıldır dönüyor, leb demeden leblebiyi anlıyor, her türlü kabiliyeti yerinde, zekâsı süper… ama şerre kullanır. Seni allem eder kallem eder dolandırır. O zekâyla cebinden paranı alır, hileli mal satar, banka soyar. Akıl doğrudan doğruya bir alet; nasıl kullanırsan öyle, iyi kullanırsan iyi, kötü kullanırsan kötü! Onun için Allah'ın tevfîki, insanın kendi aklı başına güvenip bir yol tutturup gitmesinden daha hayırlıdır.

Allah'ın azıcık bir tevfîki çok akıldan hayırlıdır.

Ve'l-aklu fî emri'd-dünyâ madarratün. "Dünya işinde insanın aklının çok olması mazarrattır." Ve'l-aklu fî emri'd-dîni meserretün. "Dinî hususlarda insanın aklı sevinç vesilesidir. İnsanın aklını dinî hususlarda, o sahada kullanması sevinçtir, neşedir, mutluluktur."

Dünya işlerinde kullanılması insana mazarrattır.

Neden?

Burada dünya dediğimiz şey nedir?

Dünya, insanı Allah'tan alıkoyan şeylerdir! Dünya; dünya kıtalar, üzerinde okyanuslar bulunan, ekvatoru, kutupları olan küredir, mânasından değil. Hadîs-i şerîflerde dünya geçti mi, maksat dünyalık demek.

İnsanın dünyalığı nedir?

Paradır, mevkidir, makamdır, rütbedir, başkanlıktır... Bunlar insanın kalbini Allah'tan alıkoyar. Mesela para; ticaret, namaz kılmaktan alıkoyarsa dünyalık, senin âhiretine engel teşkil ediyor. Mevki, makam insanın ucba düşmesine, başkalarına zulmetmesine sebep olursa bu bir zarar.

Küllü mâ elhâke an zikrî mevlâke fe-hüye dünyâke. "Seni Allahu Teâlâ hazretleri ne has, halis kulluk etmekten alıkoyan her şey dünyalıktır."

Sen niye namaz kılamadın, niye oruç tutamıyorsun, niye şimdiye kadar hacca gidemedin, Allah yolunda yürüyemedin, ailenin hâli böyle, niye çoluk çocuğun müslüman yetişmemiş, niye sen bir şey öğrenmemişsin, Kur'an okumaktan haberin yok!

"Hocam, sorma; tahsil vardı, sonra da ticaret var, sonra şöyle ettik böyle ettik..."

Onların hepsi sana hayırları engellemiş, işte onlar dünya! Hak yoldan seni alıkoyan her şey dünyadır. Böyle yollarda aklı kullanmak, bu mazarrattır. İnsana fayda getirmez zarar getirir, çünkü vebalini arttırıyor. İnsan aklını; dinini güzel yapmakta, iyi bir müslüman olmakta, Allah'ın rızasını kazanmakta kullanırsa o zaman bu sevinç vesilesidir, mutluluk vesilesidir.

O halde biz aklımızı Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına vâsıl olmak için yolları keşfetmekte kullanacağız, işleri yapmakta kullanacağız. Karşımıza gelen çatallarda yol kavşaklarında hangi yolun Allah rızasına uygun olduğunu tespitte kullanacağız. O zaman kâr ederiz. Yoksa aklı; dünyaya dalıp da bizi Allah'tan alıkoyacak şeylerin içinde kullanırsak o artık mazarrat olur. Dolandırıcıların, hırsızların, zalimlerin şâhı olur...

Allahu Teâlâ hazretleri bize tevfîkini refîk etsin, aklımızı başımızda eylesin ve bunu hayırlarda kullanmayı nasip eylesin.

Kalîlü'l-fıkhi hayrun min kesiri'l-ibâdeti ve kefâ bil mer'i fıkhen izâ abadallâhe ve kefâ bi'l-mer'i cehlan izâ a'cibe bi-re'yihî ve inneme'n-nâsü racülâni mü'minün ve câhil fe-lâ tü'zi'l-mü'mine ve lâ tühâviri'l-câhile.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Bu hadîs-i şerîf insanın dinde uyanık olması, zeki olması, anlayışlı olmasıyla ilgili.

İnsanın dinî konularda uyanık olmasına fakihlik derler, fekâhet derler. Doğrudan doğruya fıkh derler. Ama bu fıkıh sözü bir de İslâm hukuku mânasında anlaşılıyor. Hadîs-i şerîflerde İslâm hukuku mânasında değildir.

"Ben bugün Usul-u Fıkh kitabı okudum."

İslâm hukuku kitabı okumuşsun.

"Fakihlerden filanca şahıs şöyle demiş…"

Demek ki İslâm hukukçulardan bazısı ile ilgili bir şeyler.

Hadîs-i şerîfte fıkıh kelimesinin mânası hukuk mânasına değildir, bizim sonradan terim olarak kullandığımız fıkıh mânasına değildir. Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; hadis içinde fıkıh kelimesini kullandı mı mânası, kastı "dini iyi anlaması, insanın derinliğine nüfuz etmesi, inceliklerini kavrayacak bir ruh yapısında olması" demektir.

Neden namaz kılınıyor, nasıl kılınıyor, secdenin hikmeti nedir, Allahu Ekber demenin incelikleri nelerdir, orucun incelikleri, zerafetleri nelerdir, hacda dikkat edilmesi gereken edepler nelerdir?..

Kalîlü'l-fıkhi hayrun min kesîri'l-ibâdeti. "Bunların inceliklerine vâkıf olmak, insanda incelikleri sezme kabiliyetinin azıcık mevcut olması çok ibadet etmekten daha hayırlıdır."

Çünkü şuursuz olarak insana çok yapılan ibadet çok kâr getirmez ama şuurlu olarak inceliklerini sezerek yaparsan kâr getirir.

İki insan kapıdan girer, ikindi namazını kılar; birisi hardal tanesi kadar sevap kazanıp çıkar, ötekisi binlerle sevap kazanıp çıkar.

Neden?

Birisi fakih, anlayışlı, sezgisi kuvvetli, edebi çok bir kuldur. Ötekisi savruk, dikkatsiz… Namaz kılıyor, dikkatini toplamıyor, aklı hesapta kitapta, dükkânda, evde: "Selam verdikten sonra arkadaşımın yanına gideyim de ona şunu söyleyeyim…"

Aklın nerde?

Sen kimin yanında, kimin huzurundasın, kimin huzuruna çıktın?

Kapıyı çaldın, içeri girdin, aklın başka yerde; geriye bakıyorsun! Makamın sahibi sana bakıyor, sen başka yere bakıyorsun; öyle oluyor! Onun için de fıkıh olması, dinde sezgili, anlayışlı olması, doğruyu anlayabilme kabiliyetine sahip olması lazım. İnsana azıcık bir fıkh, şuursuz çok ibadet etmekten daha kâr getirir.

Onun için kaliteye önem veriyoruz; birisi kalite, birisi miktar. Kalite ve kantite; birisi vasıf, birisi sayı.

"Yüz rekât namaz kıldım."

"İyi, güzel. Allah kabul etsin ama namazı nasıl kıldın? Fâtiha'nın mânasını bilir misin?"

"Bilmem."

"Allahu Ekber ne demek?"

"Bilmem."

"Subhanallah ne demek?"

"Bilmem."

"Okuduğun sûrelerden haberin var mı? Niye secde ediyoruz? Niye rükû yapıyoruz? Niye elimizi kaldırıyoruz? Niye iki rekât, niye dört rekât kılıyoruz? Kimin huzurundayız, nereye dönüyoruz?.."

"Bilmem, babam anam böyle öğretti, böyle yapıyorum…"

İşte bu sayı çok ama vasıf düşük!

Bir otomobil var 300 bin lira, bir otomobil var birkaç milyon lira.

Neden?

Birisi güzel, vasıflı ötekisi vasfı düşük! Bir otobüs var, falanca şehre giderken 500 lira, bir otobüs var 1500 lira.

Neden?

Onun servisi, onun hizmeti başka! İnsana adam gibi muamele ederler, kibar konuşurlar. Temizdir, koltukları rahattır, geniştir… Vasıf önemli!

Namazın da vasfı önemli!

İki rekât kıl ama şuurlu kıl; gözünden yaş dökülerek edepli bir tarzda kıl, tadını hissedersin. Hatta bir anda hemen hissedersin!

Birisini gördüm, namaz kılıyor: Gözleri etrafta. Şaşırdım. Namaz kılmıyor mu, dedim; ellerine baktım eli bağlı ama gözleri duvarlarda.

Böyle olmaz ki!

Sen avcı mısın? Oralarda avlayacak kuş mu arıyorsun? Ne işin var orada?..

Kendi üzerimde geçen bir şeyi nakledeyim:

Ben de baktım; biraz seccadenin alnımın erişmeyeceği yere, uzağa doğru secde yapıyorum. Nedir bu benim gözüm, diye kafamı biraz daha öne doğru eğdim. Baktım bir başka tat geliyor.

Küçücük bir hareketten insanın ağzının tadı derhal değişir. Tecrübe ile sabit bir şey! Bunun için ibadetimizi kaliteli yapalım. Namaz kaliteli bir namaz, oruç tutarsak kaliteli bir oruç olsun, hacca gidersek kaliteli bir hac yapalım. Arkadaşlık yapacaksak kaliteli bir arkadaşlık yapalım. Arkadaşımız bize;

"Senin arkadaşlığın başına çalınsın!" demesin.

Hocalık yapacaksak kaliteli hocalık yapalım. Talebelik yapacaksak kaliteli talebelik yapalım… Kalite çok önemli!

Allah cümlemize bu inceliğe riayet etmemizi nasip etsin.

Ve kefâ bi'l-mer'i fıkhan. "Kişiye fıkıh olarak kâfi gelir." İzâ abdallâhe. "Allah'a ibadet ettiği, boyun verdiği, O'na gönül verdiği, inkıyat ettiği takdirde yeter."

"Senin zihniyetin ne?"

"Ben Allahu Teâlâ hazretlerinin emrine, fermanına boynumu vermişim. Fermanı fermanıdır; buyursun, isterse yoluna canım feda olsun…"

Sen mûtisin, fermana itaat arzusundasın; Allahu Teâlâ hazretlerinin hükmüne boyun vermişsin.Onun hükmüne râm olmuşsun. Bu sana fakihlik, fıkıh bilgisi olarak yeter. İtaatkârsın. Birisi sana "Allahu Teâlâ böyle dedi…" dedi mi hemen toparlanıyorsun, hizaya geliyorsun. "Öyle mi? Aman yâ Rabbi! Şimdiye kadar yanlış yapmışım…" diyorsun. İtaat arzusu var.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir kimse böyle oldu mu o fakih demektir, buyuruyor.

Ve kefâ bi'l-mer'i cehlan izâ a'cebe bi-re'yihî. "Kişiye kendi reyini, kendini beğenmişliği cehalet olarak yeter."

Başka bir şeye lüzum yok. Onun o cahilliği yeter.

"Ben doğru düşündüm benim sözüm haktır, ben haklıyım, ben her şeyin âlâsını bilirim. Falanca cahildir, filanca beş para etmez, ötekisi şu kusurlu berikisi bu kusurlu…"

Dünyada insanların hepsini bir inceleseler, hepsinin bir taraftan bir çürüğü çıkar.

"Dünyada tek insan benim, kadrimi de çok iyi bilmiyorlar. Türkiye'de benim gibi kaç kişi var?.."

Yazık! Sen böyle bir zihniyetteysen yazık! Çünkü Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Ve kefâ bi'l-mer'i cehlan izâ a'cebe bi-re'yihî. "Kişi kendisini beğenmişse, kendi fikrini en doğru görüyorsa o ona cahillik olarak yeter."

Peki, nasıl olacak?

Hep yanlış yaptığımı mı söyleyeyim?

Hayır; boyun bükeceksin, mütevazı olacaksın, Allah'a mûti olacaksın, başkasına da söz hakkı vereceksin. Etrafından sana söylenen tenkitlere dikkat edeceksin. "Bu haklı, burada doğru söyledi." diyebileceksin. Öyle kimseler oluyor ki toplantıya oturuyorsun; konuşmaya o başlıyor o bitiriyor. es-Selâmü aleyküm...

Neden?

Kendisi âlâsını bildiğini sandığından oluyor. Bizdeki kusurları da başkalarını da Allah ıslah eylesin. Birisi, ismini söylemeyim ama Ankara'da birisine "Şöyle yapsanız böyle yapsanız…" diye bir kusurunu söylemiş. O da;

"Türkiye'de benim gibi kaç kişi var!" diyor.

Olmadı! Bir kere kendini beğenmiş, ucub. Tevfîk-i ilâhî kesildi.

İkincisi: O adam cahil!

Neden?

Resûlullah; "Kendi reyini beğenmek cahillik olarak yeter." diyor.

Neden?

Gerçekler kolayca bilinmiyor. Ben üniversite hocasıyım… Gerçeği bulmak kolay bir şey değil. Herkes bir laf söylüyor ama işin hiç yanlışsız doğrusunu bulayım diye uğraştım mı, insanın burnundan ter damlıyor, kolay bulunmuyor. O tecrübeyi, bu tecrübeyi yapıyorsun, 4-5 sene uğraşıyorsun. Sonra da gene boynunu büküyorsun:

"Âcizâne benim kanaatime göre galiba bu böyle…" filan diye öyle konuşuyorsun. Araştırmacı olarak, şurada burada çalışan bir kimse olarak ancak böyle tevazu ile konuşuyorsun.

Ama bakıyorsun cahil. Hiçbir şeyden haberi yok! Değil üniversite seviyesi, lise seviyesi bile değil; ilkokul seviyesi. Asıp kesiyor: "Bu böyledir, şu şöyledir…"

Cahil cesur; her şey elinde, "Şu yanlıştır, bu doğrudur…" diyor. Ötekisi mütevazı.

Gerçekler kolay bilinmediği için insanın kendini haklı sanması çok yanıltır. Büyüklerimiz "Çok bilen çok yanılır!" dememiş mi! Çok yanılır.

Ne yapacağız?

Tevazulu olacağız, istişareye önem vereceğiz. Karşımızdaki tenkitlere dikkat edeceğiz hatta tenkit ederse memnun olacağız.

"Sen benim bir kusurumu söylemiştin, artık seninle ebediyyen konuşmam!"

Olmadı!

"Sen benim kusurumu bildirdin de ben düzeltme imkânını o sayede buldum…" diye teşekkür et.

Hiç kimse kusur söylenmesini sevmez. Ne olur biraz da başkasını dinleyiver. Hasmın da olsa düzelir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem "Kişinin kendisini beğenmesi cahillik olarak ona yeter." diyor.

Dikkat edelim: İstişareye önem verelim, kendimiz de hata yapabileceğimizi anlayıp mütevazı olalım.

Sözümüzü de söylerken; "Benim âciz kanaatime göre… Sanıyorum ki… Zannımca…" gibi cümleleri çok kullanırsak etrafımızdakiler de bizi sever.

"Bak bu haddini bilen kimse..." der.

"Benim tetkikatıma göre, âcizâne sanıyorum ki bu iş böyle olsa gerek…" dersin. Çok fazla kesin konuşmaya gelmez çünkü nice şeyler çıkıyor!

Ve inneme'n-nâsü racülâni mü'minün ve câhilün.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sözüne devam ederek buyuruyor ki;

"İnsanlar iki kısımdır, iki sınıftır. İki tip insan, iki tip kişi vardır. Birisi mü'mindir, ötekisi cahildir."

Etrafa bakıyoruz; evimize gidinceye kadar yüzlerce insanla karşılaşırız.

"İki tip insan vardır: Birisi imanlıdır, mü'mindir. Ötekisi de cahil kimsedir."

Fe-lâ tü'zi'l-mü'mine ve lâ tühâviri'l-câhile. "Mümini incitme, ezâ cefâ verme; cahille konuşma!"

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in tavsiyesi kolay: "İnsanlar iki sınıftır. mü'mini incitme, kalbini kırma!"

Çünkü boynunu büker. Hiç beddua etmese bile boynunu büktü mü Allah onun intikamını senden alır. Bir daha tekrarlamaya lüzum yok. O boynunu büker. Bir köşede sen onu kırdın ya o istemese bile sen onun belasını bulursun. Hatta o istemez:

"Yâ Rabbi! Belki bende de hata vardır. Bu kardeşimi affet…" der ama sen gümbürtüye gidersin.

Bunun için mü'minin kalbini kırma.

Ve lâ tühâviri'l-câhile. "Cahilin de yanına sokulma."

Ne konuşacaksın?

Cahilin yanına insan bir bakımdan sokulur: İrşat etmek, hakkı söylemek için! Yoksa cahilin sohbeti daima can incitir.

Âlimin sözü lâl ü mercân, incidir.

Câhilin sözü daima can incitir.

Alim insanın sözü lâ'l, yakut, mercan, inci gibidir. Hoştur, kıymetlidir. Cahilin sözü de daima insanı incitir. Lambur lumbur konuşur. Kırılırsın, boynunu bükersin; sevmezsin. Bir daha istemezsin. Bir daha yanına gitmeyiver.

"Azıcık bir anlayış çok ibadetten hayırlıdır. Kişiye anlayış, fıkıh, fakihlik olarak Allah'a itaat etmesi kâfi gelir. Kişiye cahillik olarak kendi reyini beğenmesi, kendini beğenmiş, kendi fikrine hayran olması yeter. O ona cahillik olarak kâfidir, o ondan belasını bulur. İnsanlar iki gruptur: Birisi mü'min, ötekisi cahil zümre. Mü'min kimseyi incitme, cahil ile de konuşma. Yanına sokulmayıver, kurtulursun!"

Kalîlü mâ eskere kesîruhû harâmün.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

"Sarhoş eden şeyin azı da çoğu da haramdır!"

Başka ibareler de var:

Mâ eskere kesîruhû fe-kalîluhû harâmun. "Çoğu insanı sarhoş eden şeyin azı da haramdır!"

"Hocam anladım; sarhoşluk yasak olduğundan şarap içilmeyecek ama üç yudum alacağım…"

Azı da çoğu da haramdır!

Burada hiçbirimiz içki içmeyiz elhamdülillah. Bizim müslüman kardeşlerimiz çok aklı başında. Yalnız siz başkalarına söylersiniz diye gazetelerden bir iki ilmî toplantının yazısını gördüm de sizlere bildirmeye gayret ettim. Bunları başkalarına söyleyin:

Bizim memlekette içki mevzuunda bir yaygın fikir var:

"Rakı içki mi?"

İçki.

"Şarap?"

İçki.

"Beyaz şarap?"

İster beyaz olsun ister kırmızı. İçki.

"Votka?"

İçki.

"Bira?"

İçişleri Bakanlığımız karar vermiş ki bira içki sayılmaz, meşrubat sayılır! Onun için büfelerde satılabilir. Çünkü öteki içkilerin satılması için bir izinnâme var. Her dükkânda satılamaz, belli yerlerde satılır. Ama bira; gazoz gibi bir şey sayılıyor, onun için büfelerde satılıyor. Lise talebesi öğle yemeği yiyeceği zaman bir sandviç bir bira alıyor. Bir sandviçten ısırıyor bir biradan lıkır lıkır içiyor!

Neden?

Çünkü bira içki sayılmaz, demiş. Öyle demiş ama gazetede de yazıyor ki; 106 öğretim üyesi "Bira alkollü içki sayılmalı!" demiş.

Öğretim üyesi ne demek?

Üniversite hocası demek. Aralarında Gülhane Askerî Tıp Akademisi komutanı, Hacettepe Rektörlüğündeki kimseler de bulunmak üzere 106 tane üniversite hocası, ilim adamı "Bira da alkollü içki sayılmalı!" diye hem karar vermişler hem de devlet teşkilatlarına müracaat yapmışlar. Gazeteler yazmış. Ankara Tıp Fakültesi, Ankara Hacettepe Üniversitesine bağlı tıp fakültesi, Gülhane Askerî Tıp Fakültesi öğretim üyeleri, Milli Güvenlik Kuruluna, Başbakanlığa, İçişleri Bakanlığına, Sağlık Sosyal Yardım Bakanlıklarına, Millî Eğitim Bakanlıklarına, TRT'ye bir bildiri göndermişler. "Bira alkollü içki sayılmıyor ama doğru değil! 11 yaşından küçük çocuklara verilmesin! Radyolarda, televizyonda bunun reklamı kaldırılsın. Çünkü çocuklarımız bunun yüzünden alkolik oluyorlar…" diye yazmışlar.

Bir başka gün de başka gazetede bir haber çıktı. Orada da diyor ki;

"Su gibi kullanılan biradan karaciğer hastalıkları artıyor!"

Bunlar neden? Nereden söylenmiş?

Bunlar din adamı mı?

Değil! Tabip, profesör. Karaciğer Hastalıkları kongresi yapmışlar. Başka memleketlerden de alimler çağırmışlar. Kongrede "Karaciğer hastalıkları neden oluyor?" diye konuşurken görüşürken, "Su gibi içilen biradan karaciğer hastalıkları artıyor!" diye bir karara da varmışlar.

Elhamdülillah, demek ki kim ne derse desin bizim dinimizin yüzü ak çıkıyor. Dönüyor dolaşıyor bizim sözümüz haklı çıkıyor. Bizi o kadar hor hakir görmeyin. Bak ilim adamları dönüp dolaşıp bizim tarafımıza geliyorlar. Ondan sonda iş meydana çıkıyor.

Biz aciziz, kusurluyuz, şuyuz buyuz ama biz Mevlâ'mıza dayanıyoruz. Kâinâtı yaratan Allahu Teâlâ hazretlerinin ahkâmına bakıyoruz, bunu O'ndan söylüyoruz. Yoksa kimseye bir kastımız yok. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "Azı da çoğu da haramdır!" diye buyurmuş. Boynumuzu büküyoruz Allah'a kulluk etmeye çalışıyoruz. Bu böyle ise hemen derhal üniversite hocalarının dediğini yapmak lazım!

Demek ki zarar veriyor. Gençliğimize zarar veriyor, alkolik hâle getiriyor. Trafik kazaları ondan oluyor vs. Elhamdülillah.

106 tane profesör bizim dinimizin aleyhinde bir hüküm verseydi hâlimiz ne olurdu! Camide müslüman kalmazdı. Halbuki öyle de olsa yine dinine sarılması lazım. Elhamdülillah bizim dinimiz böyle.

Yine bir başka şey hatırıma geldi:

Fransız profesörlerinden, doktorlarından bir tanesi Kur'ân-ı Kerîm, Tevrat ve İncil'de ilmî meseleleri incelemiş, araştırmış. Tevrat yahudilerin din kitabı, İncil hristiyanların din kitabı ve Kur'ân-ı Kerîm.

Bunlardaki meseleleri incelemiş, sonunda müslüman olmuş. İncelediği zaman müslüman değil! İnceledikten sonra;

"Müslümanlık hak din, Kur'ân-ı Kerîm Allah kelamı! Kur'ân-ı Kerîm ilme uygun. İlim, Kur'ân-ı Kerîm'in arkasından geliyor! Biz ilim adamları olarak Kur'ân-ı Kerîm'in peşinden gidiyoruz. Kur'ân-ı Kerîm bizden de ileri!" demiş.

Allahu Teâlâ hazretleri bizlere uyanıklık nasip etsin. Allah müslüman etmekle bize şereflerin en büyüğünü vermiş. Bundan daha büyük şeref olmaz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ümmet etmekle de şereflerin en büyüğünü vermiş. Biz şerefi başka yerlerde arıyoruz.

Sokakta bir çocuk; elinde pırlanta bir yüzük var. Hâlâ onun kadrini kıymetini bilmeden bir külah leblebi almaya onu verecek çocuk durumundayız. Bu yüzüğü sana vereyim bir külah leblebi ver, diye leblebiciye o pırlanta yüzüğü verecek kadar cahiliz. Çünkü pırlantayı anlamayız ki!

Taş nedir, pırlanta nedir?

İkisi de parlıyor.

Hangisi sahte hangisi hakiki?

İnnemâ yahşellâha min ibâdihi'l-ulemâ. "Allah'tan, bilgisi en çok olan kul korkar."

Âyet-i kerîme.

Allah'tan en çok korkanlar kimlerdir?

Alim olan kullardır, cahil korkmaz çünkü bilmez! Bak, alim sonunda müslüman oluyor.

Siz zaten bira filan içmiyorsunuzdur! Başkalarına da söyleyeceksiniz: "Üniversitelerin araştırmalarının neticesinde hak bizim dediğimize geliyor. Bira da alkollü içkidir. İçen bal gibi sarhoş olur, götürür arabayı bir yere toslar, içe içe çocuk alkolik olur. Onun için bu işten vazgeçeceksin!.."

Vazgeçirmek için de tebliğ edeceksin!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

Kumtü alâ bâbi'l-cenneti. "Cennetin kapısında ayakta dikildim." Fe-izâ âmmetü men dahalehâ el-mesâkînü. "Bir de baktım; girenlerin çoğu fukarâ, miskinler zümresi." Ve izâ ashâbü'l-ceddi mahbûsûne. "Yine etrafıma bir bakındım; zengin olan, mal mülk sahibi olan insanlar bir kenarda -arasat meydanında- durdurulmuşlar. Miskinler, fukarâ cennete dâhil olup duruyor."

Onlar orada Arasat'ta tutulmuşlar.

Mahbûsûn. "Hapsedilmişler."

Önlerine "Dur!" denmiş.

Neden?

Hesap var!

"Söyle bakalım, malı nerede kazandın? Söyle bakalım bu kazandığın mal ile gerekli vazifelerini yaptın mı? Zekâtını, sadakanı verdin mi? Fakirin hakkını çıkardın mı? Geriye kalan senin emrinde olan parayı hayra mı harcadın, şerre mi harcadın?.."

Ben zekâtımı verdim, diye paranı şerre harcayabilir misin?

Yine harcayamazsın! Onun da hesabı var. Onun için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem onlar mahbûsûn, "bekletiliyorlar" diyor.

İllâ ashabu'n-nâri fe-kad umire bihim ile'n-nâr. "Cehennemlik olanlara gelince -onların içlerinde cehennemlik olanlar tutulmuyor- derhal cehenneme sevk ediliyor."

Cehennemlik oldukları garantili olanlar orada bekletilmiyor. Cehennemlik olanlar hemen cehenneme sevk ediliyor.

Hesabı görülecekler; belki müslüman, cennete girecekler ama orada bekletiliyor.

Ve kumtü alâ bâbi'n-nâri. "Cehennemin kapısında durdum." Fe-izâ âmmetü men dehalehâ en-nisâü. "Bir de baktım ki girenlerin çoğu kadınlar!"

Bu hadîs-i şerîf Buharî'de, Müslim'de, Ahmed b. Hanbel'de, Neseî'de, İbn Hibban'da vs. yazılmış. Hadisin sıhhati üzerine kimsenin bir söz söylemeye hakkı yok, sağlam hadîs-i şerîf!

Bir kere fukarâlar üzülmesinler ki cennete evvel giriyorlar. O burada sıkıntı çektiğinde Allah mertebe veriyor, derece veriyor, kusurlarını affediyor; çabucak cennete giriyorlar.

İkincisi: Mal sahibi olanlar ki biz hepimiz mal sahibiyiz. Bizim aramızda öyle fakir yoktur. Eskiden bir hurmayı bulamazlarmış. Bana biz hepimiz zengin sayılırız, gibi geliyor. Hepimizin evimizi, mutfağımızı bir karıştırsak "Hiç yok…" dediğimiz zaman bile kaç çeşit şey vardır. O eski insanların halleriyle mukayese edilmeyecek imkânlarımız vardır.

Hesap var. Hesabı hiç unutmayalım. Mal güzel şeydir de malın kazanılmasından bir hesap, harcanmasından bir hesap var. Bir de zekât vs. verildi mi, verilmedi mi diye hesap var. Tehlikeli bir şey! Çok dikkat etmek lazım!

İnsan mal sahibi oldu mu o mal ile ilgili vazifelerini düşünüp titremeli, yapmalı. Elhamdülillah Ramazan geliyor. Büyükler, Ramazan'da hatta geçtiğimiz Şaban ayında zekâtları vermeyi tercih etmişler.

Neden?

Fukarâcıklar Ramazan'a hazırlıklı girsin diye! Fasulye alacak, pirinç alacak, şunu bunu alacak da Ramazan'da rahat edecek. Onun için Ramazan'da da hayırlar çok çok ecirle karşılandığı için Ramazan'da ve Şaban'da zekâta fazla ehemmiyet vermişler.

Aman zekâtta cimrilik etmeyin, Allah emretmiş! Zekâtı verdiniz mi malınız temizlenir. Vermediniz mi malın içi pis kalır.

Balığı temizlemeden yiyor musun!

Karnını yarıyorsun, temizliyorsun.

Zekâtı verilmemiş olan mal pistir. Orada cimrilik yapmayalım şeytan bizi kandırmasın. "Ben bunu ne zahmetlerle kazandım…" diye elimiz titremesin.

Nereye vereceğiz?

Bir müslümana vereceğiz.

Zekâtın incelikleri var:

"Burada gençler oturuyor, fakirler oturuyorlar, miskinler oturuyorlar. Ben bunların mutfaklarının masraflarının şu kadarını üzerime alayım…"

Böyle zekât olmaz. Zekât, fakire temlik edilecek.

Zekâtta "Al 3 bin, al 3 bin, al 3 bin…" diye eline vereceksin.

"Talebeler otursun diye bir bina alıverdim."

Olmaz! Zekâtla bina alınmaz. Sarf yerleri bellidir ve fakirin hakkı olarak temlik edilecek.

Ramazan'dan bilistifade zekâtlarımızı tamamı tamamına, hatta fazlasıyla verelim! Zekâtın kırkta bir rakamı asgarî haddidir. Daha fazla da verebilirsin. Verirsen sevabı çok olur. İnsan hayrı yaparsa kazanır. Hayrı yaptıkça Allah'ın lütfu çoğalır. Malında da bereket olur, evinde de bereket olur... Bu işin çok hikâyeleri vardır.

Kapalıçarşı'da yangın olduğu zaman adamın birisine demişler ki;

"Yangın başladı!" Adam;

"Ben malımın zekâtını verdim. Allah bilir, ne isterse öyle yapsın!" demiş.

Dört yanı yanmış da onun dükkânı yanmamış! Kapalıçarşı yangınında bunu söylediler. Dükkân sahibini ben de biliyorum; Allah rahmet eylesin, vefat etti. Yangın geldi, geldi, geldi. Onun dükkânının hududunda durdu. Ama çok temiz müslüman bir kimseydi, Allah rahmet eylesin.

Namaz vakti geldi mi hemen kapısını çeker kilidini takardı, dosdoğru camiye… Müşteriye de rica ederdi: "Camiye gidiyorum, biraz sonra gelirseniz gelin, biraz bakının…" filan derdi. Ezanı duydu mu kilidi takardı.

Yangın geldi, onun dükkânında durdu. Tamir edilecek tahta perde tam onun dükkânın yanındaydı...

Böyle esrarengiz şeyler vardır.

Yangın çıkar, telef olur; biraz elimde fazla para kalsın diye sen oradan sakınırsın, zekâtı vermezsin başka yerden zarar verir.

Hâsılı malî vazifelerimize dikkat edelim! Okumak güçlüğü çeken fukarâ çocuklar, fakir din adamları, hocalar vardır. Akrabalarınızdan, yakınlarınızdan başlayın! Onların fukarâsından, bildiklerinizden başlayın.

Bilmediğiniz lâlettayin kimselerden önce bildiklerinizden, tanıdıklarınızdan başlayın. Hayır yapmanın da çok güzel bir tadı vardır. İnsan o tadı ağzına tattı mı onun tadı hiçbir şeyde bulunmaz. Allahu Teâlâ hazretleri bu imkânlarımızı, malî güçlerimizi, paralarımızı, maaşlarımızı, kazançlarımızı helalden kazanmayı nasip eylesin. Haramdan cümlemizi korusun. Haram içimize bir hırs vermesin. Ne olacak, bize helal yeter! Haramla uğraşmaya lüzum yok!

İnsan ekseriya "Bu bana yetmez, az." diye hırsla harama düşüyor. Bak fakirler cennete önce girecekmiş. Hatta yarım gün önce gireceklermiş. Yarım gün de 500 yıl edermiş, hadîs-i şerîfte öyle geçiyor. Zengin burada caddede, sokakta göğsünü gere gere yürüyor ya…

Mesela zengin, kasaba giriyor: "İyi, yağsız tarafından üç kilo kes." diyor. Terazinin üstüne koyduğu zaman "Ziyanı yok, beş kilo olsun." diyor. Atıyor beş bin liralık, üstünü versin; o rahatlık var.

Bir de fukarâcık geliyor: "100 gram et verir misin?" diyor. Kasap kızıyor:

"100 gram mı olur! 250 gramdan az tartmam!.." diyor. Tabi onun boynu bükük, parası cebinde ölçülü. Daha fazla veremeyecek. O içi eziliyor ya; o eziklikten Allah onları öyle telafi ediyor.

Onun için insan şerefli kalmalı. Parası yetti, yetti. Az oldu, sabreder; çok oldu, şükreder, helalini ister. Çok para lazımsa helalinden çokça çalışır ama harama tenezzül etmez, hırs etmez. Onun sevabı kat kat fazla oluyor!

Cehennemlik oldun mu da hiç beklemek olmadığını söyledik.

Kadınların cehenneme çokça giren kimseler olması meselesine gelelim.

Kadınlar çok dikkat edecek!

"Kadınlar şeytanın tuzaklarıdır!" diye bir hadîs-i şerîf var. "Nefisleri biraz kuvvetlice olur."

Hadîs-i şerîfler öyle söyler. Nefsine uyması, dindarlığı bir tarafa koyması nefsine tâbi olması biraz fazlacadır. Dindarlığı biraz azcadır. Bizimkileri demiyorum da istatistik olarak rakama vuracak olursak nasıl böyle çıkıyorlar bak!

Kozmetiklere, aldıkları pudralara, gözlere, kaşlara çekilenlere, giyimlere kuşamlara ne kadar para harcıyorlar! Kollar çıplak, bacaklar çıplak, göğüs, bağır açık… Zenginleştikçe de açıklık saçıklık artıyor. Her mevsimde de renkler değişiyor.

"Bu senenin rengi eflatun. Geçen seneki entariyi giyemem!" diyor, kocasının karşısında diretiyor.

"Eflatun da değişti, şimdi de yeşil… O geçen senenin modasıydı, sonra bana ne derler? Arkadaşlarım bana ne der!.. Sonra ben senin aldığın bu entariyi geçen nişanda giydim. Bu nişanda başka olması lazım! Üzerimde bir kere gördüler..."

Yakınlarımızdan bunları duymuyor muyuz?

Hanımlardan buna benzer şeyleri çok duyuyoruz.

Bir böyle bir de hanımların kocalarına itaat etmesi lazım. Biz kocalar olarak bundan şımarmayalım. Biz onlara karşı mesulüz, bize itaat etmesini istiyor ama biz ona zulmedersek bize de onun hesabı var. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem "Dövmeyin!" diyor. Senin pazun daha kuvvetlidir diye, "Hakkına hukukuna riayet edin!" diyor. Dövdün mü, bir gün gelir onun hesabını sorarlar.

Kocalarına da birazcık münakaşa kapısı açıldı mı fazla [şey yaparlar] konuşurlar.

"Ben zaten senin yanına geldiğim zaman ne gördüm! Benim babamın evi ne güzeldi, hoştu, bolluktu bereketlikti. Senin yanında ben zaten gün mü gördüm!.." derlermiş. Böyle nimetleri inkâr etmesinden dolayı adamcağızın da morali altüst olur.

Ne yapsın; maaşı 7 bin lira, 9 bin liradır.

Hırsızlık mı yapsın?

Kayınpederi kadar çok para kazanamıyordur. O kadıncağız kayınpederinin evinde daha zengindir, burada daha fakirdir.

"Öteki kadınların kaç tane ayakkabısı var, sen bana bir tane alamadın. Şu eskilerle geziyorum…"

Zavallı adamın boynu bükülür. Kadın da günaha girer.

Onun için kadın dikkat edecek.

Kadın beş vakit namazını kıldı mı, Ramazan orucunu tuttu mu, kocasına itaat etti mi, âsî olmadı mı, ırzını, haysiyetini, namusunu güzel muhafaza etti mi?..

Dehale cennete Rabbihâ. "Rabb'inin cennetine girer."

Fazla detaylı, karmakarışık bir şey değil bu! İtaat etti mi, böyle yaptı mı cennete girer!

Namazını kılacak; örtünecek, kapanacak, namusunu hıfzedecek, himaye edecek; kocasına da problem çıkartmayacak, yardımcı olacak; gördüğü lütufları inkâr etmeyecek... Onlar biraz daha fazla dikkat edecek. Biz de dikkat edeceğiz de demek ki ekseriyetle kadınlar giriyormuş!

Hakikaten de çevremize baktığımız zaman -yaz aylarında görüyoruz- kadınların çarşıda pazarda, sokakta… Niyeti olmasa bile insanı baştan çıkartma halleri olabiliyor. Onlardan cehenneme girmesi çokça oluyor. Allah bizim evlatlarımızı sâlihâtü'n-nisvândan eylesin, salih hanımlar eylesin. Zevcelerimizi bize mûti eylesin, dindar kimseler eylesin. Bizleri de onlara karşı kibar, nazik, anlayışlı, hukukuna riayetkâr eylesin. Sağlam aileler olalım.

Anayasaya da yazmışlar: Cemiyetin temel taşı aile, diyor. Onlar da kabul ediyorlar. İslâmiyet'te aile çok önemlidir ve aileyi korumak için İslâmiyet bize dünya kadar emir buyurmuştur. Karının kocaya karşı vazifeleri, kocanın karıya karşı vazifeleri, ırz, namus, hukuku koruma konusundaki tavsiyeler… çok çeşitli şeyler vardır. Bizim dinimiz bunu sağlar. Bizim dinimizin ahkâmını kaldırırsan aile kolay kolay temel taş olarak kalmaz, ufalanır gider.

Sen dinimizin ahkâmını kaldır, öğretme; o zaman aile yuvası kalmaz. O zaman memlekete komünizm gelir. Bunun için namus telakkisi, müslümanların ahkâmı aile nizamını koruyor.

Kâfirlerin de en büyük hücumları burayadır.

"Ne varmış, ne olurmuş… Bu geri kafa!.." filan derler. Eğer aile cemiyetin temel taşıysa o zaman aileyi koruyacak hükümlere de riayet edeceksin. Başka çare yok!

"Ben riayet etmiyorum."

Etmiyorsun ama sen dişin minesini çatlattın mı diş ne oluyor?

Çürüyor. Dişin minesi dişin kendisini koruyor. Dişçiler;

"İğneyle dişini karıştırma!" derler.

Neden?

Minesini çizdirtirsin, minesi çatladı mı mikrop oraya girer ve dişin çürür. Ondan sonra git dolgu yaptır veya çektir. İslâmiyet ailenin etrafında mine gibi onu koruyor.

Sen İslâmî ahkâmı kaldırırsan!..

"Örtünmeye lüzum yok; şu şöyledir bu böyledir..."

Tamam, sen onun minesini zedeledin; o aile durur mu? Kız çocuk eve saat ikide gelir.

"Neredeydin?"

"Arkadaşlarımla geziyordum."

"Kızım bu vakte kadar kalmak olur mu?"

"Sen ne karışıyorsun! Ben 18 yaşına geldim…"

Neden böyle olur?

Mineyi çatlattın, sen aileyi koruyacak tedbirleri bir tarafa bıraktın. Hatta affedersiniz öyle kötü şeyler duyuyorum ki;

"Ben erkek arkadaşımla gezersem ne olurmuş? Sen de babamla beraber duruyorsun ya!"

"Kız; anasına, babasına böyle dedi!" diye bana naklettiler, duydum.

Neden oluyor?

Mahfazayı kaldırdın, mikroplarla karşı karşıya kaldı; gitti. Aile cemiyetin temel taşıysa İslâmî ahkâma göre yürümesine gayret sarf edeceksin ki korunsun.

Allah kâinâtın Hâlık'ı olduğu için insanları iyi biliyor. Koruyacak tedbirleri O bize, onun için talim ediyor. Biz o tedbirleri kaldırırsak durmaz, istesek de durmaz!

Allahu Teâlâ hazretleri bizi şahsen, aile olarak, cemiyet olarak, İslâm'ın güzel emirlerinin kıymetini anlayıp da onları tatbik eden bahtiyarlardan eylesin. Hıfz u himaye eylesin. Yabancı ideolojilerden, cemiyetleri bozan, insanları birbirine düşman eden, aileleri yıkan yabancı ideolojilerden bizleri korusun. Mesullere de; ailenin mesulüne, şehrin, devletin mesulüne, sorumlu olan kimselere, eğitimcilere de akıl, fikir, hakkı görme kabiliyeti ihsan eylesin de tedbirleri ona göre alsınlar.

Fâtihâ-yı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı