M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 283 (2).

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillahirrahmanirrahim.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayri halkıhî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'du:

Fağlemu eyyuhel ihvan fe inna eftalil kitabı kitabullah ve eftalil hedi hediye seyyidil Muhammedin sallallahu aleyhi vesellem ve şerral umuru muhtesatuha ve külli muhtesatin bidah ve külli dalaletin ve sahibeha finnar. Ve bi's-senedi'l sahîhi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle.

Duhûlu'l-beyti duhûlün fî hasenetin ve hurûcun min seyyietin.

Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Hocamız Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhanevî hazretlerinin cem etmiş olduğu Râmûzu'l-ehâdîs isimli hadis kitabının dal harfi hadislerini okumaya devam ediyoruz.

Metnini okuduğumuz hadîs-i şerîfte aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz, İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan naklolunduğuna göre şöyle buyuruyor:

Duhûlu'l-beyti duhûlün fî hasenetin ve hurûcun min seyyietin. "Beyte giriş hasenât kazanmak üzere giriştir ve çıkış seyyiâttan kurtulup günahlarının affolunup temizlenmesinden sonraki tertemiz çıkıştır."

Bu beyt'ten murad, Beytullah'ın ortasında bulunan Kâbe-i Müşerrefe. Namazlarımızda istikbal eylediğimiz, yöneldiğimiz mübarek bina. Üzerinde âyet-i kerîmeler, lafza-i celâller yazılmış olan siyah örtüsü örtü ile örtülü bulunan, o mübarek bina. Onun Rükn-i Hacer ile Rükn-i Irakî arasında bir kapısı vardır. İnsan boyundan yukarıdadır. İnsan elini uzattığı zaman eli ancak eşiğine değer ve orası duaların çokça kabul olduğu yerdir. İnsan fırsat bulup da o kapının eşiğine elini atar, Mevlâsı'na tazarru ve niyaz ile gözyaşları ile yalvarırsa duaları kabul olunur.

Kapısı çok yüksekte, oradan içeri girmek zordur. Herhalde merdivenle ya da başka bir şekilde girmek lazım.

İnsan, Kâbe-i Şerîfe'nin içerisine girer de namaz kılabilirse -ki o herkese nasip olmaz, hacıların kolay kolay başarabileceği bir şey değildir. Çok müstesna kimselere o kapı açılır, bazı bahtiyarlara oraya girme izni nasip olur- orada namaz kılmak, dua etmek fevkalâde kıymetlidir.

İnsan bu Kâbe'nin binası içine girerse hasenât ve büyük ecir sahibi olur. Burada hasene kelimesinin müfred olarak gelmesi cinsi bildirmek içindir:

"Çeşitli ecir, çeşitli haseneler kazanır, pek çok hasene kazanır." mânasındadır.

Çok sevaba girer, günahından çıkmış, soyulmuş, sıyrılmış olarak dışarı çıkar.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, hacca gittiği zaman Mekke-i Mükerreme müşriklerin elinden alındığı, fethedildiği zaman bir defa girmiş ama Veda Haccı'na gittiği zaman girmemiş. Demek ki her zaman girme gibi bir durum da bahis konusu değil.

Dühûlü'l-mü'mini ale'l-mü'mini nez'atün ve dühûlu'l-mü'mini ale'l-kâfiri hüccetün ve'l-mü'minü yezherü nûruhû li-ehli's-semâ'.

Ve duhûlu'l-mü'mini ale'l-kâfiri hüccetün. "Bir müslüman bir müslümanın yanına girse, sanki bir gül bahçesine, gülistana girmiş gibi olur. "Müslümanın bir kâfirin yanına uğraması da onun aleyhine bir hüccettir."

Mü'min oraya gitti mi onun kalbinde iman olduğu için onun dilinden hak söz çıkar. Kâfirle konuştuğu zaman o kâfirin aleyhine hüccet olacak. Kıyamet gününde mazereti kalmayacak.

"Yâ Rabbi! Ben duymadım, etmedim."

"Sana bir mü'min kulum gelmedi mi, filanca zaman yanına girmedi mi? Niye ondan imanı telakki etmedin, almadın?" diye aleyhine hüccet olacak.

Müslüman, kâfirin yanına girerse bu, onun aleyhine hüccettir.

Mü'min bu kadar kıymetli bir kimsedir.

Ve'l-mü'minü yezherü nûruhû li-ehli's-semâ'. "Gök ehli."

Gök ehli kimdir?

Gökteki melekler.

"Onlar mü'mini nurundan tanırlar."

Dünyadaki mü'minin nuru, gök ehline ışıldar. Nasıl karanlık bir gecede ışık gördük mü onu biliyoruz; semâ ehli de melekler de müslümanı ışığından, nurundan tanırlar. Nuru, semâ ehline bir alamet olur. "Bak şurada müslüman var." diye ışığından, nurundan bilirler. Müslüman öyle kıymetli bir zâttır. İnsan iman sahibi oldu mu böyle mazhariyetlere sahip olur.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi imân-ı kâmile vâsıl etsin. Çünkü iman bir taklittir, bir tahkiktir. İnsan işe takliden;

"Başkası öyle söylüyor, babamdan öyle gördüm." diye başlar ama bu taklit makbul bir şey değil. Taklitten işin özüne intikal etmesi, gerçekleri kendisinin duyması lazım. Vasıtasız, kesintisiz Mevlâsı'na bağlantısını sağlayıp da kâmil mü'min olması lazım.

Allahu Teâlâ hazretleri, o imanı bize ihsân eylesin. Onun lezzetini duyursun, ondan bizi ayırmasın.

Deracü'l-cenneti alâ-kadri eyi'l-Kur'âni bi-külli âyetin derecetün ve tilke sittetü âlâfin ve mietâ âyetin ve sittetü aşera âyetin beyne külli dereceteyne mikdârü mâ beyne's-semâi ve'l-ardı fe-yentehî bihî ilâ-a'le'l-illiyyîn lehâ seb'ûne elfe rüknin ve hiye yâkûtetün tudîü mesîrete eyyâmin ve leyâlî.

"Cennetin dereceleri Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri kadardır. Her bir âyet bir derecedir."

Kur'ân-ı Kerîm 6216 âyettir. O halde cennet de 6216 derecedir.

"Derecelerinin arası o kadar yüksektir, bu en sonunda âlâ-i illiyyîn denilen yere kadar çıkar. Âlâ-i illiyyîn cennetin en yüksek makamı, en yüksek mertebesidir. Buranın 70 bin direği vardır, her birisi yakuttandır ve nuru, nice günlük gecelik mesafeden etrafa saçılır."

İnsan Kur'ân-ı Kerîm'e sahip oldukça, onun âyetlerini öğrendikçe, onların insanlara telkin etmiş olduğu kemâl ile iktisap ettikçe, vasıflandıkça, o âyeti kendi gönlüne yerleştirip onun mucibince hareket eden kimse hâline geldikçe cennette bir derece kazanır. Öteki âyette de tahakkuk edince bir derece daha kazanır. Böylece Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını insan kendi içine sindirir de Ehl-i Kur'an olursa o zaman tam mânasıyla âlâ-i illiyyîn'e yükselir.

Âlâ-i illiyyîn, Arş'ın sağ ayağında imiş ve cennetin en yüksek derecesi olan yedinci semânın üzerinde bir mübarek mahal ve makam imiş. Onun için insan kemâlinin sonu yok. Hayatı boyunca Kur'ân-ı Kerîm'i çok okumalı, çok öğrenmeli, çok nüfuz etmeye çalışmalı ve Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini tatbik etmeye çalışmalı. Bir âyet-i kerîmeyi tatbik etti mi gökler ve yerler arası kadar bir yüksek merhaleye çıkıyor, daha yüksek dereceye çıkıyor. Onun için herkesin çokça çalışması lazım.

Ama artık alışkanlıktan mıdır, nasıl olmuşuz?

Öyle gördük. Taklidî iman sahibi olduğumuz için hakikî imana ermediğimiz için. Allahu Teâlâ hazretleri bize Kur'ân-ı Kerîm göndermiş. Okumasını bilmiyoruz, içinde ne yazıldığını bilmiyoruz, bize ne emrettiğini bilmiyoruz. Hem de "Müslümanız." diyoruz. Evet, insan eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh dediği zaman mü'min olur, ama ondan sonraki zamanını İslâmiyet'in derinlemesine inceliklerini öğrenmeye sarf etmesi lazım.

Kur'ân-ı Kerîm'in ne okumasını biliriz, ne ezberleriz, ne âyetlerinin mealini biliriz, ne de onlara göre kendi ahlâkımızı düzeltmeye çalışırız.

Halbuki Hz. Âişe validemize Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ahlâkını sordular. Zevcât-ı tâhirâttan olduğu için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in her hâlini, ev hâlini de biliyor.

"Ey müslümanların anası Âişe-i Sıddîkâ! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ahlâkı nasıldı ?" diye sormuşlar.

Diyor ki;

"Siz Kur'an okumaz mısınız?"

Kâne hulukuhû el-Kur'ân. "Resûlullah'ın ahlâkı Kur'an idi."

Demek ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadîs-i şerîfte bildirildiği gibi kendisi Kur'ân-ı Kerîm'in her âyetini üzerine işlemiş. Kur'ân-ı Kerîm'in âyetini içine sindirmiş ve baştan aşağı mücessem Kur'ân-ı Kerîm olmuş. Resûlullah'ın ahlâkı, hayatı, yaşayışı her şeyiyle Kur'ân-ı Kerîm. Alışıverişi, oturması, kalkması; her şeyi.

Allahu Teâlâ hazretleri bize kemâl nasip etsin. Kur'ân-ı Kerîm'e sahip olmak, onun kadrini kıymetini bilmek nasip etsin.

el-Kabru sandûku'l-amel

diyor şair. "Amel sandığı, kabir." "İnsanın amellerinin konulduğu sandık." Oraya gittiği zaman amelleriyle karşılaşacak. Bazen giden kimselerin hayatlarından evliyâullah tarafından haberler intikal ediyor. Gittiği zaman güzel yüzlü kimse ile karşılaşırlarmış:

"Sen kimsin?" diye sorarmış.

"Ben senin hep okuma itiyatında olduğun Tebâreke sûresiyim. Sana arkadaş olmaya geldim." dermiş kabirde.

Kapkaranlık yerde kalmak mı iyi, orada gül yüzlü, güleç yüzlü, nur yüzlü varlıklarla ahbaplık etmek mi, sohbet etmek, yalnızlık çekmemek mi iyi?

Onun için Allahu Teâlâ hazretleri Kur'an'a daha fazla ehemmiyet vermek nimetini bize ihsân etsin.

Tasavvuf kitaplarında okuyorum; kâmil insanlar neler yaparlarmış? Şöyle zikrederlermiş, böyle namaz kılarlarmış, hayırlar, cömertlikler yaparlarmış. "En yüksek derecesi" diyor kitaplar, okuyoruz. En yüksek derecedeki, Kur'an'ı en çok okurmuş.

Kur'an bizim her şeyimiz.

Abdülhâlık-ı Gücduvânî rahimehullah kuddise sırruh hazretleri nasihatlerinde diyor ki;

"Zahiri de batını da Kur'ân-ı Kerîm'de ara."

Tasavvuf da istiyorsan Kur'ân-ı Kerîm'de, şeriat de istiyorsan Kur'ân-ı Kerîm'de, dünya saadeti de istiyorsan, âhiret selameti de istiyorsan hepsi Kur'ân-ı Kerîm'de.

Elhamdülillah, bir insan müslümanların içine girdi ise emniyette. Tasası, canı, ırzı, namusu emniyette. Ama imanı zayıf insanların içine gitti mi ne canından emin olur, ne parasından emin olur. Hiçbir şeye güvenemezsin. Hırsızlık mı yapacak, adam mı öldürecek, şerefe mi tecavüz edecek? İnsanı insan yapan iman. Mesuliyet, âhirete iman duygusu olmasın, bu insanlar canavar gibi birbirlerini yerler. İnsanı insan yapan "Yarın Mevlâ'nın huzuruna çıkacağım, bunun hesabını vereceğim." diye düşünmek; iman. Onun için en hayırlı insan, insanlara en hayırlı, en faydalı mü'min kimsedir.

En hayırsız kimse de imansız kimsedir. Çünkü o, imansızlığından dolayı sırf kendisi için çalışacak. "Başkaları ölsün, ızdırap çeksin, sıkıntı çeksin" Ondan hiç çekinmeyecek.

Birbirlerini niye öldürüyorlar?

Niye müslüman öldürmüyor da onlar öldürüyor?

Müslüman mesuliyet duygusundan korkuyor; "Ben yarın hesaba çekileceğime, bu dünyada zulme sabredeyim." diyor. Ama kâfir onu vuruyor, boynuna ip doluyor, gözünü oyuyor, kulağını kesiyor… İmansızlık insanı canavar yapar, hayvandan aşağı yapar.

Allahu Teâlâ hazretleri hem bizi mü'min-i kâmil etsin hem de imanlının kadrini kıymetini herkese bildirsin. İmanlı insan, müstesna bir cevher gibidir. Yerden bulunmuş petrol damarı gibi, mücevher damarı gibi bir şeydir. Onu elinde tuttuğu, bulduğu zaman başının üstüne koyması lazım. Keşke memleketimizin bütün fertleri mü'min olsa mü'min-i kâmil olsa o zaman fabrikalar nasıl çalışır, memleketimiz, nasıl dünyanın en yüksek memleketi olur.

Çektiğimiz sıkıntı ne?

İmansızlık. İşçi, patron, memur vazifesini yapmaz. Herkes kaytarır, kaçar, rahatına bakar, çalar çırpar. "Bir iş yapılsın, devletin milletin işi görülsün." diye bütçeden pay ayırırız. Üçte biri kaybolur. O onu çalar bu bunu çalar. Müteahhit vazifesini yapmaz. İmansızlık.

Hepsini nerede arayacağız?

Kur'ân-ı Kerîm'de.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

"İlerde karanlık gece parçaları gibi fitneler zuhur edecek." buyuruyor.

"Eyvah! Ya Resûlallah! Kurtuluş çaresi ne? Ne yapalım? O fitnelere uğrarsak yaşar da o vakte gelirsek ne yapalım, neye sarılalım?"

"Çare Kur'ân-ı Kerîm ve benim sünnet-i seniyyemdir." buyuruyor.

Kur'ân-ı Kerîm'e sarılan, sımsıkı sapasağlam bir ipe sarılmıştır. O ip onu çeker, cennete götürür, kurtarır. Kur'ân-ı Kerîm'den gayrı neye dayanırsan, neye sarılırsan boş.

Duvara dayansan, yaslansan göçer, insana dayansan ölür.

Kime dayanacaksın?

Allah'tan başka ve Allah'ın kitabından başka dayanacak yerimiz yok.

Allah cümlemize akıl fikir versin. Gerçeği görüp de gerçeğe sımsıkı sarılmak nasip etsin.

Dirhemu'r-ribâ ye'külühü'r-racülü ve hüve ya'lemu eşeddü inde'llâhi min sittetin ve selâsîne zenyeten.

Aman yâ Rabbi!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buruyor ki:

"Bir dirhem ribâ, bir dirhem faiz -ki kişi onu bile bile yiyor- kişinin Allah indinde 36 tane zinadan daha şiddetlidir."

Hadi, ye bakalım!

Neden?

Bak Müslümanlık ne kadar yüksek, ulvî, insan haklarına saygılı, hakkaniyetli. Kimsenin bedavadan bir şey kazanmasını istemiyor. Herkes alnının teriyle, bileğinin, pazusunun gücüyle hak ederek kazansın istiyor.

İslâmiyet, birinin;

"Benim sermayem var, koyarım parayı, ötekiler çalıştığı kadar çalışsın. Ben de paramın faizini alırım, oturduğum yerde yastığa yaslanmışken param artar." demesini istemiyor.

Patrona; "Herkes helâl yesin." diyor. "İşçinin alnının teri kurumadan parasını ver, bekletme." diyor. Ondan sonra dilenen bir kimseye demiş ki;

"Git şuradan bir ip al. Dağdan odun, çalı topla. Getir sat, insanın elinin emeğiyle geçinmesi dilenmekten şu kadar daha hayırlıdır." diye çalışmayı tavsiye ediyor. Onun için bizim büyüklerimiz -peygamberlerden de var ya, Davud aleyhisselam demirciymiş, filanca şöyleymiş, filanca böyleymiş. Hep duyuyoruz büyük zâtları- iş yaparlarmış. Mesela Ahmed-i Yesevî kaddesallahu sırrahû hazretleri kaşık yontarmış, kaşık yaparmış. Eşeğinin kenarına iki tane küfe, sepet bağlarmış; kaşıkları onun içine koyarmış. Deh edermiş eşeği. Eşek pazara gidermiş. Kaşık almak isteyen insanlar, beğendikleri kaşıkları alırlarmış; oraya bir para bırakırlarmış. Elinin emeğiyle geçiniyor. Onu da hayra sarf edermiş.

Ne diyor Yunus Emre?

Dürüş, kazan, ye, yedir.

Bir gönül ele getir.

Bin Kâbe'den yeğdir.

Bir gönül imâreti.

Dürüst ol, gayret et, çalış, kazan, ye ve yedir. Helâlinden kazan. Kendin de ye. "Elhamdülillah" de. Helâl yersin, kendi kazandığını yersin. Bir de başkasına yedir.

Sabahleyin Hocamız Mustafa Feyzi Efendi'nin, -hocamızın hocası- bahsi geçti. Onun kardeşi Tekirdağ'da müftüymüş. Bana bu hadiseyi anlatan hacı ağabeyimiz, evlerine kiracı olmuş da anlatıyor:

"Kapısı var kenarda çivilenmiş. Allah Allah! Bu tarafta odanın kapısı var da neden bir de bahçe tarafına doğru bir kapı var diye merak ederdim. Araştırdım araştırdım, öğrendim; o zât-ı muhterem sofrasına misafir olmadan, misafir getirmeden yemek yemezmiş. 'Misafir olmazsa ne yapardı.' diye sormuşlar. O zamanın otellerini, hanları dolaşırmış, adamını gönderirmiş. İlla oradan bir işçi, bir yolcu bulurmuş, sofrasına illa bir misafir alırmış. Cömert. Cimrilikle hiçbir şey hâsıl olmaz.

Müslüman muhakkak cömert olacak. Onun için bedavadan kazanmak yok. Bedavadan, durduğu yerden, ötekisi çalışsın çabalasın, sen otur, ye.

Öyle şey olur mu?

Onun için ribâ, faiz yasak. Onun için diyor ki; "Bir kamçı miktarı yeri gasp eden kimse, cehennemden yerini hazırlasın."

Arazi gasp etmek de yok. Kimsenin arazisinden izni olmadan geçemezsin bile. Müslümanlar, hukuka, insanların haklarına ne kadar saygılı.

Elhamdülillah, çok şükür Mevlâmız'a ki bizi müslüman yaratmış. Ya bir de başka batıl yollarda olsaydık. Acaba bu akıl ile hak yolu bulabilir miydik? Çok şükür.

el-Hamdülillahi alâ ni'meti'l-İslâm ve alâ-tevfîki'l-îmân ve alâ-hidâyeti'r-rahmân. "İmanımıza, Allah'ın hidayetine hamd-ü senalar olsun."

Dirhemü'r-racüli yünfikuhû fî sıhhatihî hayrun min ıtki rakabetin inde mevtihî.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in böyle buyurduğunu naklediyor.

"Bir adamın sıhhatli iken, sağ salimken, infak ettiği, sadaka olarak verdiği bir dirhem para, hastalığında, ölümü esnasında bir köle âzat etmesinden daha hayırlıdır."

İnsanın bir sıhhatli hâli var. Geziyor, çalışıyor, para kazanıyor; "Ben daha çok yaşarım." diye emeli, ümidi var;

Evlatları için uğraşıyor, ailesi için uğraşıyor. Bu esnada çıkarıp bir dirhem vermesi, ölüm döşeğine yakalanmış, artık ölmek üzere iken yataktan hayır yapıyor. "Köle âzat ettim, şunu şuraya verdim, bunu buraya verdim." demesinden daha hayırlıdır. Çünkü artık ölüm döşeğinde, o zamana kadar harcamadı. Biraz sonra mirasçıların hakkı olacak; artık savuruyor. Fakirlikten korktuğun zaman, yaşamayı ümit ettiğin zaman verdiğin kıymetli oluyor. O, Allah rızası için oluyor.

Ötekisini nasıl olsa biliyorsun faydalanamayacaksın, elinden çıkacağını anladın. O zaman veriyorsun. O kıymetli değil. En son anda kıymetli değil. En son andaki iman bile makbul değil. "Firavun, Musa aleyhisselam'ı kovaladı, kovaladı, kovaladı, suyun içinde boğulacağı zaman;

Hattâ izâ edrakehu'l-ğaraku. "Tam boğulma vakti geldiği zaman dedi ki:"

Kâle âmentü ennehû lâ ilâhe ille'llezî âmenet bihî Benî İsrâîl. "Beni İsrail'in inandığı Allah'tan gayrı mâbud olmadığına iman ettim." dedi, ama iş işten geçti. Tam yeis hâlinde. Artık biliyor, ölüm gelmiş. O zamana kadar uluhiyet iddiasındaydı. Oradan Müslümanlık taslıyor, kıymeti yok. Onun için sıhhatliyken, aklınız başınızdayken, iktidar elinizdeyken, istediğinizi yapmaya gücünüz yeterken hayrı yapmaya çalışın. Son zamana bırakmayın. Belki ölüm anında vermeye bile imkânınız olmaz. Söyleseniz dinlemezler. Onun için hayrı aklınız başınızdayken yapın; dereceleri, Allah'ın rızasını elde edin, kazanın.

Cimrilikten hiçbir şey hâsıl olmuyor. Hiçbir velî cimri değildir. Allah'ın hiçbir sevgili kulu cimri değildir. Ver! Hadîs-i şerîflerde on mislini garanti ediyor. Allahu Teâlâ sen bir tane verirsen on mislini veriyor, karşılığını fazlasıyla veriyor.

Dirhemü ribâ eşeddü inda'llâhi min sittetin ve selâsîne zenyeten ve men nebete lahmehû min suhtin fe'n-nâru evlâ bihî.

İbn Abbas'tan bir başka rivayetle de yukarıdaki mâna zikredilmişti:

"Bir dirhemdeki faiz, ribâ Allah indinde 36 zinadan daha şiddetlidir, fenadır. Kim böyle haramdan bir şey yerse -haramdan et hâsıl olmuş, insan yiyor, et ve yağ oluyor, ne oluyorsa vücuduna geçiyor- o lokmanın faydası haramdan biten bir et. İnsan vücudundaki haramdan biten bir ete, cehennem daha layıktır."

Demek ki insan neden cehennemde yanıyor?

İş haram lokmadan başlıyor. Demek ki sen haramı yedin, yedin, yedin; etin onunla kuruldu, kemiğin onunla oldu, derin onunla teşekkül etti. Sen uğraş gayrı. Onun için bu kemâl yoluna giden büyüklerimiz düşünmüşler, kitapları incelemişler:

Allah cümlesinden razı olsun, bizleri yollarından ayırmasın.

Diyorlar ki; "Bu yolun ilk işi, helâl lokmadır. Çünkü helâl lokmayı yedin mi bereket hâsıl olur."

Birisinin çocuğu, komşu sürünün çanlarını çalmış. Komşu geliyor diyor ki;

"Senin çocuk bizim çanları çalmış ama başka bir komşunun çocuğu kandırmış, seninkinin iyi bir çocuk olduğunu duyduk, her halde ötekisi kandırmış."

"Hayır, ben biliyorum kusur bende." diyor. "Bir keresinde annesi buna hamileyken, orada Bulgar malları yağmalanmış." -Edirne Tekirdağ tarafında demek ki- kendini bilmezler malları pişirip yiyorlardı. Canı çeker, ona da yedir, bir zarara uğramasın.' dediler. O zaman istemeye istemeye yedirmiştim. Çocuk da budur." diyor.

Helâl lokma, insanı cennete götürür. Haram lokma da bir defa yenilse insanın başına olmadık bir yerden bir zarar açıyor.

Onun için buradan bize çıkan ders nedir?

Bir kere, lokmamızı helâl ettireceğiz. Çalıştığımız yerden helâl para kazanacağız. Helâl yerden para kazanacağız. Az da olsa helâline bakacağız. Şüpheliden haramdan kaçınacağız, çoluk çocuğumuza helâl lokma yedireceğiz.

Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh'a kölesi bir tabak içinde bir yemek getirmiş. O da almış, yemiş. Çok açmış, karnı açlıktan ağrıyormuş, acıyormuş. O zaman şimdi yediğin önünde, yemediğin buzdolabında değil. Ebû Bekir es-Sıddîk, fakir bir insan değil ama icabında ne kadar hayrât u hasenât yapmış. Bütün malını Resûlullah'ın uğrunda sarf etmiş bir zât-ı muhterem. Ama aç, çok açlık çekmiş. Kölesi de o sırada yemek getirince o lokmadan bir tane almış. Sonra "Bu lokmayı sen nereden getirdin?" diye sormuş:

İki rivayet var. Birincisi; bir kâfirin, müşrikin o zaman bir düğünü varmış. "O düğünden hediye geldi." diye söylemişler veyahut da demiş ki;

"Ben birisine muska yazdım da oradan para kazandım, oradan aldım."

"İkisi de güzel değil." diye yutmuş olduğu halde boğazına parmağını sokmuş, kendisini kusturmuş, midesinden o lokmayı çıkarmış. Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz ondan sonra da diyor ki -herhalde bu hadîs-i şerîfi duymuş-

"Haramdan hâsıl olan ete cehennem yakışır."

Onun için midesinde durdurmamış. Allah bize helâl lokma yemeyi nasip etsin. Haramdan korusun, kurtarsın.

İlk işimiz, işimizi düşünmek:

Ben hangi işte çalışıyorum? Bu işim haram mıdır, helâl midir? Benim buradan aldığım paraya haram karışıyor mu, karışmıyor mu? İşe ilk önce oradan başlayın. Ondan sonra inşaallah helâl lokma ile helâl işler, hayırlı işler yapılır.

Deavâtü'l-mekrûbi Allâhümme rahmeteke ercû fe-lâ tekilnî ilâ-nefsî tarfete aynin ve aslihnî şe'nî küllehû. Lâ ilâhe illâ ente.

Ebû Bekir radıyallahu anh'ten.

"Bir derde, belaya, üzüntüye uğramış olan kimsenin duası şudur."

Peygamber Efendimiz dua öğretiyor: "Başına bir dert gelirse bir sıkıntıya uğrarsan sıkışırsan başın sıkışırsa başı sıkışan insanın duası şudur." diye dua tarif ediyor.

Öğrenebilen Arapça'sını öğrensin, öğrenemeyen Türkçe'sini hatırında tutsun:

Allâhümme rahmeteke ercû. "Yâ Rabbi! Ben senin rahmetini ümit ediyorum, rahmetini umuyorum. Sen geniş rahmet sahibi bir Zât-ı celîl'sin, rahmetini ummaktayım." Fe-lâ tekilnî ilâ-nefsî tarfete aynin. "Bir göz yumup açıncaya kadar dahi olsa beni nefsime terk etme, bırakma. Nefsimle baş başa bırakma."

Kurtar beni nefsimden, beni nefsime bırakma yâ Rabbi! Bana sen sahip ol!

Ve aslihnî şe'nî küllehû. "İşimin cümlesini ıslah eyle. Benim işimi hallediver." Lâ ilâhe illâ ente. "Senden başka mâbud yok, senden başka ilâh yok."

Ben kimin kapısına varayım? Sen kabul edersen, edersin.

Şöyle demiş bir büyük:

İlâhî! Abdüke'l-âsî etâke. "Yâ Rabbi! Senin şu zayıf, âsi kulun kapına geldi."

Mukırren bi-zenbî ve kad deâke. "Günahını itiraf etmiş ve sana el açmış, dua ederek geldi."

Fe-in terhamte ve ente ehlü lizâkâ. "Eğer merhamet edersen rahmet edersen sen rahmet etmeye, merhamet etmeye layıksın, şanındandır."

Fe-in tetruk ve men yerham sivâke. "Ama kapından kovarsan senden başka bize kim merhamet eder?"

Başka kapı yok. İşte bir derde uğramış bu zât da Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği şu şekilde dua edecek:

"Yâ Rabbi! Senin rahmetini ümit etmekteyim. Beni bir an bile nefsime koyma, nefsime bırakma. İşimi cümleten ıslah ediver, hallediver. Senden başka ilâh yok yâ Rabbi!"

Allâhümme rahmeteke ercû fe-lâ tekilnî ilâ-nefsî tarfete aynin ve aslihnî şe'nî küllehû. Lâ ilâhe illâ ente.

Peygamber Efendimiz duada; "Beni nefsime bir an bile bırakma." dedi. Demek ki bu nefis ne kadar tehlikeli bir mahluk ki bir an bile insan onun eline, pençesine düşerse kim bilir ne zararlara uğratıyor, insanı yerden yere vuruyor. İçki içen nefisten içiyor, zina eden nefisten ediyor, kızan nefisten kızıyor, âsi olan nefisten âsi oluyor, namaz kılmayan, nefisten tembelleşiyor. Her türlü kötülük, nefisten geliyor.

"Yâ Rabbi! Bizi de bir an bile nefsimize bırakma! Bize de tevfîkini yâr ve refîk eyle. Hidayetini daim eyle. Bizi nefis ve şeytan düşmanına, hevâ-i nefse karşı, dünya zevklerine, lezzetlerine karşı hıfz u himayende daim eyle, yolunda kâim eyle yâ Rabbi!"

Diâmetü'd-dîni ve esâsühû el-ma‛rifetü bi'llâhi ve'l-yakînü ve'l-aklü'n-nâfiu. Kîle mâ aklü'n-nâfi'. Kâle: el-keffü an meâsi'l-lâh ve'l-hırsu alâ-tâati'llâhi azze ve celle.

Validemiz, ümmü'l-mü'minîn Hz. Âişe i Sıddîka radıyallahu anhâ bize naklediyor. Peygamber Efendimiz bakın ne buyurmuş: - Bunu hiç hatırımızdan çıkarmayalım. İyice öğrenelim.-

Di'âmetü'd-dîni ve esâsühû. "Dinin direği ve temeli."

Di'âme "temel, direk" demek.

Dinin direği ve temeli neymiş, bakalım.

Direksiz, temelsiz olursa bir bina durur mu?

Durmaz, yıkılır. Temel lazım, sağlam direk lazım.

Demek ki dinin dayandığı şey, onsuz olamayacağı şey neymiş?

el-Ma‛rifetü bi'llâhi. "Allahu Teâlâ hazretlerini bilmektir, mârifetullahtır."

"Ben Allah'ın kuluyum." diyorsun. Kimin kulu olduğunu bil! Rabbimiz ne gibi evsaf ile muttasıftır, ne gibi sıfatları vardır, nasıldır bil. Allahu Teâlâ hazretlerini tanıyan birinin, O'nun güzelliklerine, kudretine, lütuflarına, cömertliğine, adaletine hayran olmaması mümkün değil.

Allahu Teâlâ hazretlerinin sıfatlarını şöyle bir düşünüver: Şu kâinâtta kaç çeşit çiçek var, kaç çeşit yaprak var? Sonsuz sanat sahibi Allahu Teâlâ, bir yaprağı niye o kadar çeşitli yapmış? Hiç zor gelmiyor ki. Çeşit çeşit yaratmış, sonsuz sayıda canlı yaratmış. Gözle görülemeyecek kadar da küçük canlılar var. Karanlık yerde de, yerin altında da, suyun içinde, havada da yaşıyor. Ne sanat! Ne kudret! Sonra lütufları, ihsanları, iyilikleri her türlü kemâl ile muttasıf. Hâsılı Allahu Teâlâ hazretlerini tanımak lazım.

Çoğumuz Allahu Teâlâ hazretlerinin Esmâ-i Hüsnâ'sını bilmeyiz. İtikat kitaplarımızda Allahu Teâlâ hazretlerine nasıl inanmamız lazım geldiği bize tarif edilmiş. Yanlış inançlar anlatılmış. "Allahu Teâlâ hazretleri tektir, eşi, şerîki, nazîri yoktur." deriz. Ama O'nu hayatımıza intikal ettirmemişiz. "Allah tektir, Allah'tan başka mâbud yoktur.Allah'tan başkasına tapılmaz." diyorsun, nefsine tapıyorsun, nefsinin buyruğunu tutuyorsun. Paraya, mevkiye, makama tapıyorsun; yine bir çeşit gizli şirk oluyor. Evet, bir putun karşısına geçip de eğilmiyorsun ama Allah'tan gayrı bir şeyin önünde eğilip ona uyuyorsun. İşte Allah'ı tanımak, dinin esası bu.

Allah'ı tanımak nasıl olacak?

İtikat kitaplarını okuyacağız. Bir de Allahu Teâlâ hazretleri, sana mârifetullahı ihsan edecek.

O vermezse sen nereden alırsın?

Mümkün mü?

Mümkün değil. Allahu Teâlâ sana mârifetullahı verecek. Vermesi için de sen O'nun önünde diz çökeceksin, boyun bükeceksin, hiç kimsenin görmeyeceği yer ve zamanda gözyaşı dökeceksin:

"Yâ Rabbi! Ben çok cahil, çok gafil kaldım, Sana gerektiği şekilde kulluk edemedim, seni zikredemedim, sana şükredemedim, seni bilemedim, tanıyamadım. Affet yâ Rabbi! Beni bu zulmetten sen kurtar, bu karanlıktan çıkar. Beni nuruna kavuştur. Bana hidayet eyle. Benim elimden tut. Beni nefsime bırakma. Bana yardımcı ol. Bana mârifetini, muhabbetini ihsan et!" diye yalvaracaksın, yakaracaksın, ağlayacaksın. Ağlaya ağlaya gözün ıslanacak, sakalın ıslanacak, dizlerin ıslanacak. O da sana mârifetullahı ihsan edecek. Ondan sonra gözünde, gönlünde nur belirecek. O verecek. O'nun vermesi için de al eline bakalım tesbihi de çalış biraz. Tembel tembel durup ondan sonra ihsan isteme. Çalışmayana dünyada bile ekmek vermiyorlar.

Sonra ve'l-yakîn; "samimi, şeksiz, şüphesiz inanç."

Dinin esası mârifetullahtır ve yakîndir. Samimi, şeksiz, şüphesiz, tereddütsüz imandır. İnsan tenhalarda Allah'ı düşününce Allah da lütfeder. Lütfedince de lütuflarını gördükçe de bir muamele oluyor, alışveriş oluyor. Sen kulluk ediyorsun, O sana ihsan ediyor. Tanırsın, bilirsin artık. İhsanını gördüğün şahsı inkâr eder misin? Lütfediverir, lütfediverir. Sende artık yakîn hâsıl olur. "Allah yok." diyenlere gülersin.

"Yahu her gün nimetini, ihsanını, lütfunun tecellisini görüp duruyorum. Sen ne diyorsun ya?" dersin, güler geçersin. İşte o yakîni vermesi için de boyun büküp yalvarmak lazım.

Dünya için kaç saat çalışıyorsun? Sabah 8'de gidiyor, akşam 8'de geliyor, 12 saat. Ondan sonra "Dünyaya rahat çalışayım." diye gece dinleniyorsun. "Gece dinlenemezsem dünyaya rahat çalışamam." diyorsun. 8 saat de gece dinleniyorsun, 18 saat.

Ne kaldı geriye?

Biraz da âhirete çalış bakalım. İnsan âhiret için bir saat çalışmıyor, Allah'ın rızasını kazanmak için bir saatini harcamak zor geliyor. Camiye gider sünneti kılmaz, duayı beklemez, yine işe gider veyahut camiye gelmez. Farzından hemen kestirme namaz kılar. O da bir derece. Hani hiç kılmayanın yanında o da bir derece ama severek kılan nerede?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "gözümün bebeği namaz" demiş.

Şu namazdan, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkmaktan tatlı şey var mı?

O'nun önünde eğilmekten tatlı şey var mı?

Allah; namazın, O'na kulluğun lezzetini ihsan etsin. Dinin direği birisi mârifetullah, birisi yakîn, şeksiz iman. Hepsi birbirine bağlı.

Üçüncü bir şey söylüyor, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

el-Aklu'n-nâfi'. "Faydalı akıl."

Dinin temeli, bir de akılmış. Ama herkesin aklı var. Puta tapıcı da; "Ben akıllıyım." der, kimse "Deliyim." demez ki. Deli bile "Ben deliyim." demez. "deli" desen kızar, deli bile kendisini akıllı sanır. Hiç kimse kendisine akılsızlığı yakıştırmaz.

Kîle mâ aklu'n-nâfi'. "Bu faydalı akıl nedir ya Resûlallah, nasıldır?" diye soruyorlar.

"Faydalı aklın ne olduğunu bilirler, faydalı olan akla sahip olan, akl-ı selîme sahip olan insan nasıl hareket eder?" demek istiyorlar.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de onların anlayacağı şekilde onlara tarif ediyor.

Kâle: el-keffu an meâsi'llâh. "Allah'a isyan yollarından eli eteği çekmektir."

Akıl bu.

Sen Allah'a isyan etmekte devam ediyor musun?

Profesör olsan aklın yok senin; aklın olsaydı Allah'a âsi olmazdın. Çünkü sana azap edecek onca kudretiyle; "Ben intikam alacağım" diyor.

Va'llâhu azîzün zü'ntikâm.

Cehenneme atacak. O kudretiyle cehennemde azap edecek.

O cehennemden korkmuyor musun?

Aklı olsa insan kendisini öyle tehlikeye atar mı?

"Şu sokaktan geçersen yıkılmaya mâruz ev var, sallantıda, ha yıkıldı ha yıkılacak." deseler akıllı insan o sokaktan mı geçer, alt sokaktan mı gider? Tabi aşağıdaki sokaktan geçer. "Belki üstüme yıkılır." der. Âhiret hayatı ebediyen tehlikeye girecek. Buna aldırmayan insana akıllı denir mi? Günahlardan el çekecek.

Ve'l-hırsu alâ tâati'llâhi azze ve celle. "Allah'a itaat etmeye, Allah'a kulluk ve ubudiyet göstermeye, ibadet etmeye içinden hırs duyacak, heves duyacak."

Akıl bu.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

el-Keyyisü men dâne nefsehû ve amile limâ ba'de'l-mevt. "Zeki insan nefsini dizginleyen, zapt u rapt altına alan ve âhiret için hazırlanandır."

Ve'l-ahmaku men etbe'a nefsehû hevâhâ. "Kendisini nefsinin arzusu peşine takıp sürüklettiren."

Ve temennâ ala'llâh. "Allah Gafûr ve Rahîm'dir, beni affeder, O'nun rahmeti çoktur, diye Allah'a temenni besleyen, ahmak kimsedir."

Neden?

Hazırlık yapmıyor.

Allah'ın rahmeti hazırlıksız insana gelir mi?

Onu düşünmüyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

"Zeki insan, kendi nefisini dizginleyip de âhirete hazırlanandır." diyor. Burada da aynı kapıya çıkıyor.

Akıl neymiş? Faydalı akıl, akl-ı selîm neymiş?

Allah'a isyan yollarından eli eteği çekmek, Allah'a ibadete yönelmektir.

Ne olacak?

Gündüz dünyaya ise gece âhirete çalış. Televizyon seyretme, gazete okuma, uykundan bir saat eksik uyu. Allah'a ibadet et. Yaptığın işi doğru düzgün yapmaya çalış.

Bir namaz kılıyorsun aklın yine işte.

"Ahmet efendiye 500 lira vermiştim. Acaba üstünü aldım mı almadım mı? Filanca yere mal gönderecekti. Aman namazdan gittikten sonra adama söyleyeyim de onu da paketlesin." diye düşünüyor.

Sen namaz mı kılıyorsun, ticarethanede misin? Hâlâ ticarethanenin meşguliyeti devam ediyor. Hiç olmazsa camiye geldiğin zaman ibadetini iyi yap.

Bu hadîs-i şerîf bize nasihat olarak yeterli zaten.

Demek ki dinin esası, temeli, direği Allah'ı bilmek, mârifetullah ve şeksiz şüphesiz imana sahip olmak ve akl-ı nâfiye, faydalı akla sahip olmaktır.

O faydalı akıl da ne demekmiş?

Günahlardan el çekmek, Allah'a itaate, O'na ubudiyete rağbet etmektir.

Mevlâ bizi mârifetullaha vâsıl, yakîn ve akıl sahibi kimse eylesin. Günahlardan hıfz u himaye eylesin. Günahlara elimizi eteğimizi bulaştırmasın, gönlümüzü karartmasın. Allah'a ibadetin zevkini, şevkini duyan kimseler arasına bizleri de kabul eylesin. Seve seve kendisine kulluk yapmayı nasib ü müyesser eylesin.

Fâtiha-i şerife meal besmele-i şerife.

Sayfa Başı