M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 283.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'in bize naklettiğine göre şöyle buyuruyor:

Dâvû merdâkum bi's-sadakati. "Hastalarınızı sadaka vermek yoluyla tedavi ediniz." Ve hassinû emvâleküm bi'z-zekâti. "Ve mallarınızı zekât vermek suretiyle hıfz u himâye ediniz, emniyet içine alınız." Fe-innehâ. "Çünkü böyle hareket etmek." Tedfeu ankümü'l-a'râde ve'l-emrâde. "Başınıza musallat olacak arızaları ve bedeninize gelecek hastalıkları sizden def eder."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tıbba, hastalıklara, tedavilere dair çeşitli tavsiyelerde bulunmuştur. Bu tavsiyelerden bir kısmı maddî tedbirlerdir, ilaçlardır, çeşitli otlar ve maddî tedavi yollarıdır. Mesela kan aldırmayı tavsiye etmiş; bugünkü tıp da bunun ne kadar güzel bir uygulama olduğunu ikrar ediyor. "Filanca ot iyidir, çörek otu iyidir, balda şifa vardır." gibi maddelerin şifalarına dair tavsiyeler var.

Bu hadîs-i şerîf bize, mânevî bir tedavi çaresini bildiriyor:

"Hastalarınızı sadaka vermek suretiyle tedavi edin."

"Fakirin eline tutuşturduğum para ile evimde yatağımda yatan hastamın alakası ne?" diye insanın hatırına bir soru gelir.

Alakası, hepimizin Allah'ın kulu olmamız. Hepimiz Allah'ın kuluyuz. Sen sadaka vermek suretiyle o Allah'ın kulunun gönlünü hoşnut ettiğin için "Mahlukâtına şefkat gösterdin." diye Mevlâ da burada senin hastana şefkat gösteriyor.

Sen tedaviyi, iyileşmeyi ilaçtan mı sanıyordun?

Tedavi, iyileşme, hastanın şifa bulması Allahu Teâlâ hazretlerinde. Allahu Teâlâ hazretleri dilerse şifayı verir.

Esmâ-i Hüsnâ'sından okumuyor muyuz?

Şâfî, şifa verici.

Yaradan da, yaşatan da, dirilten de, öldüren de, hasta eden de, şifayı veren de O; Allahu Teâlâ hazretleri. Ama tedaviyi emretmiş. Tedavi yolunu meşru bir yol olarak bize tavsiye eylemiş.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de bize hadîs-i şerîflerinde maddî ilaçlarla tedavi yollarını göstermiş.

Allahu Teâlâ hazretleri hastalığı da indirmiştir, ilacını da indirmiştir. "Hastalıklarınız için ilaç arayın, tedavi olun." diye hadîs-i şerîf var, emir var.

"Ben Allah'ın kuluyum, Allah bana şifayı verir." diye tedavi yolu aramamak, ilaç aramamak da doğru bir yol değil; tedaviyi arayacağız. Ama tedavi; "maddî tedavi, mânevî tedavi" olmak üzere iki büyük gruba ayrılıyor. Maddî tedavinin yanı sıra mânevî tedavi de sadaka vermektir. Sen Allah'ın bir kuluna acıyacaksın, merhamet edeceksin, onun imdadına yetişeceksin, onun ihtiyacını gidereceksin; Allahu Teâlâ hazretleri de öbür taraftan senin hastana şifa ihsan edecek.

Hadîs-i şerîfin ikinci kısmında buyuruyor ki;

"Zekât vermek suretiyle mallarınızı emniyet altına alın, koruyun."

Etrafı kale ile çevrilip bir hisarın içine alınıp da muhafaza edilmiş, kesme taştan yapılmış iyi bir ambar düşünün. İki üç tane demir kapısı var. Üstünde de koca koca, çeşit çeşit en iyi cins kilitler var.

Mal içeride emniyette değil mi?

Emniyette.

İşte onun gibi.

Hassinû diyor. Hısn, "hisar, kale içine alır gibi malınızı hıfz edin, koruyun."

Ne yapmak suretiyle?

Zekât vermek suretiyle. Zahirde zekât verince maldan bir kısmı ayrılmış, eksilmiş gibi oluyor; ama işte onu verdiğiniz zaman mal korunuyor.

Ve fî emvâlihim hakkun li's-sâili ve'l-mahrûmi. "Zenginlerin malında mahrum olanların, fakir fukarânın hakkı var."

Allahu Teâlâ böyle buyurmuş. Çünkü zenginlere zenginliği de ihsan eden O'dur. Herkes zengin olmak için çırpınıyor. Herkes zengin olmak için aklını, gayretini kullanıyor; ama Allah dilediğine veriyor. Bazısına veriyor bazısına vermiyor. İşleri ters gidiyor, bazısına bir türlü vermiyor. Bazısına da kolaylaştırıyor. Aldığı mal kâr ediyor, depo ettiği malın fiyatı yükseliyor. Zengin ediyor. Hepsi Allah'ın elinde, O'nun emrinde. O kuluna zenginliği vermiş; ama vermesiyle beraber o kula da başka kullara acıyıp yardım etmek mecburiyeti bir vecibe olarak geliyor. O da Allah'ın kendisine vermiş olduğu imkânları fukarâya verecek.

Ne kadar verecek?

Asgarî zekât ölçüsünde verecek. Zekâtın ölçüsü para pul gibi şeylerden kırkta birdir. Devede, koyunda, sığırda değişir. Miktarları vardır. Asgarî o kadar verecek.

Daha fazla?

Mürüvvete endaze olmaz. Mürüvvetin ölçüsü olmaz. Şu adam daha mürüvvetlidir, ötekisi ondan daha mürüvvetlidir. O beş verir, ötekisi 15 verir, ötekisi 20 verir.

Hz. Ömer radıyallahu anh ile Hz. Ebû Bekir'in bir kıssası var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz müslümanların faydası için hayır vermeyi teşvik etmiş. Hz. Ömer radıyallahu anh içinden;

"Hz. Ebû Bekir hayırlarda her zaman beni geçiyor. Bu sefer de ben bir büyük fedakârlık yapayım da onunla yarışayım." diye düşünmüş.

Hayırlarda yarışmak emrediliyor. İnsanlar hayırda yarışacak; "Ben daha çok hayır yapayım." diyecek. O da öyle düşünerek çıkarmış, malının yarısını vermiş; içi yana yana, kolay değil. İnsanın helâlinden kazandığı paraları, mülkleri vesaireyi çıkarıp vermesi kolay bir şey değil. Biz kitaplarda "Filanca adam şu kadar bağışlamış, bu kadar bağışlamış." diye okuyoruz da, kolay bir şey değil. Vermeye başla; 10 lira bile çıkarırken insana nasıl zor geliyor. 100 lira olsa eli titremeye başlıyor. 1000 lira oldu mu daha da beter zor geliyor. Kolay bir şey değil. Allah nasip ederse o cömertlik duygusu olursa olur. O yarısını vermiş. Sevine sevine, övüne övüne bekliyor.

Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh malının tamamını vermiş. O esnada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

"Yâ Ebâ Bekir! Ailene ne bıraktın, çoluk çocuğuna ne bıraktın? Hepsini vermişsin. Yanında hiçbir şey kalmamış." diye soruyor.

Hz. Ebû Bekir;

"Allah'ı ve Resûlullah'ı bıraktım." diyor. "Allah yeter bana." demek istiyor. Mâlikü'l-mülk değil mi, mülkün sahibi O değil mi? Allah ve Resûlü'nün rızasını kazanmak bana kâfi gelir.

İşte mürüvvet! İkisi de mürüvvetli insan ama o, bu sefer de geçmiş. O malının yarısını vermiş, ötekisi tamamını bahşetmiş.

Zekât asgarî ölçüdür. Zekâtı haydi haydi vereceksin. Zekât borç, farz. Zekâtı vereceksin de zekâtın üstünde ne kadar verirsen mürüvvet. Sen bilirsin. Ne kadar verirsen o kadar iyi olur. Ama burada ölçü yine âyet-i kerîmelerle bize verilmiş.

Ve lâ tubezzir tebzîrâ. "Öyle saçıp da kendini fakir fukarâ bırakacak" gibi vermeyeceksin.

Evlatlarını muhtaç duruma düşürmeyeceksin. Kendine zararı dokunmayacak miktarda yapabildiğin kadar yap.

Demiş ki;

Fazla müsriflik de tavsiye edilmiş bir şey değil. Zekât verince melekler dua edermiş:

Allâhümme a'ti münfikan halefen. "Yâ Rabbi! İnfak eden, zekât veren, sadaka veren kula arkasından halef ver."

"Verdiğinin yerine başka bir mal ver, telafi olsun."

Birisinin yerine birisi geçince halef diyoruz ya; "Ona halef ver, artsın." diyorlar.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz -yemin ederek- "Sadaka vererek mal azalmaz." diyor. Zekât vererek, sadaka vererek mal azalmaz. Çünkü Allah onu başka taraftan karşılar.

Vermezseniz ne olur?

Zekâtı vermedin, kırkta biri de senin malının yanında kaldı. Bir yangın verir, tamamı gider. Harmanın tamamı gider. Bir başka ters iş olur. Araban bir yere çarpar. Allah korusun. Kimsenin kötü duruma düşmesini istemeyiz de. Öyle çıkar acısı. Gidersin tasarruf bonosunun faizine girersin. Kesip kesip bankadan alırsın. Bir de bakarsın birden 200 lira düşmüş.

Neden?

İşte o oradan gelir, bu taraftan gider. Bereketi olmaz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bereketten bahsediyor. Evin içinde bazen "Yemek sıcak olduğu, yenildiği zaman bereket olmaz." diyor. Bereket olduğu zaman da yiyorsun, yiyorsun bitmeyebiliyor. Mânevî birtakım hususlar olur. Evinin, malının, kesenin bereketi gider.

Ne kadar maaş alıyorsun?

"55 bin lira maaş alıyorum. Ama yetmiyor."

Yetmez, bereketsiz olur. Haydan gelir, huya gider. Onun için zekâtı vereceksin, içinden fakirin hakkını çıkaracaksın, malın temiz olacak. Pis kalmayacak. Zekât, "temizleyici" demek. Zekât verildiği zaman malı temizlediği için o isimle isimlendirilmiş. Malın zekâtını verdiğin zaman pırıl pırıl, tertemiz oluyor. Vermezsen malın kirli olur, içinde fakirin hakkı kaldı. Bir çeşit zulüm oluyor. Onun için malını korumak istiyorsan öyle koru. Gemin batmaz, tren çarpışmaz, otobüs devrilmez, kamyon arıza yapmaz, tarlada mal telef olmaz, harman yanmaz yakılmaz, yağmur yağıp zarar vermez, depoda malın çürümez.

Kapalıçarşı yangınında demişler ki;

"Yangın çıktı, senin dükkânının etrafına da gelmiş."

"Ben malımın zekâtını veriyorum."

Hakikaten de adamın dükkânının dört tarafı yanmış. Kendi dükkânı olduğu gibi duruyor. Bak nasıl içi temiz.

"Ben malımın zekâtını verdim. Kendisi bilir. Yakarsa yakar ama ben malımın zekâtını verdim. Yanacağını tahmin etmiyorum." diyor.

Hakikaten de yanmamış.

Hadîs-i şerîfin devamında Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

"Bu sadakalar ve zekâtlar başınıza gelecek arızaları def eder. Hastalıkları da def eder."

Hastalık gelecekken gelmez olur. Bu çeşit şeyler kolay kolay bilinmeyen, anlaşılmayan şeyler.

Peki, insan anlaşılmayan bir şeyi ne yapar?

Bugün müspet ilim okuyoruz. Fizik, kimya, matematik okuyoruz, teknoloji var. Teknolojide bir şeyi denerler, tecrübe ederler. Tecrübe miktarı ne kadar çok olursa o işin neticesi o kadar garantili olur. Adam elektriği buluncaya kadar binlerce kez tecrübe etmiş. Sen de bir tecrübe et. Bir sadaka ver, zekâtını tam ver. Bakalım bereketini görecek misin, görmeyecek misin?

Hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Abdullah b. Ömer, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah abâdile-i erbaa'dan naklediyor. Bir de mânevî sebepleri dene bakalım. Yirminci yüzyıldayız. Her şey tecrübe ile oluyor. Sen de bunu dene. Sabahleyin 100 lira ver bakalım; akşama onun kârını görmeyecek misin?

Malının zekâtını ver bakalım; o sene onun faydasını görmeyecek misin?

Debbe ileyküm dâü'l-ümemi kablekümü'l-hasedü ve'l-bağdâü hiye'l-hâlikatü, hâlikatü'd-dîni lâ hâlikate'ş-şa'ri. Ve'l-lezî nefsü Muhammedin bi-yedihî. Lâ tedhulü'l-cennete hattâ tü'minû ve lâ tü'minû hattâ tehâbbû e fe lâ ünebbiüküm bi-şey'in izâ fealtümûhu tehâbebtüm efşû's-selâme beyneküm.

Çok meşhur ve çok mühim hususları ihtar eden bir hadîs-i şerîf.

Râvîsi Zübeyr b. Avvâm radıyallahu anh Allah bizi şefaatine mazhar etsin. Aşere-i Mübeşşere'den, cennetle müjdelenmiş bahtiyarlardan. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadisini bize nakletmiş. Kanal çalışmış, râviden râviye, bak buraya karşımıza kadar gelmiş.

Debbe ileyküm dâü'l-ümemi kableküm. "Sizden önceki ümmetlerin hastalıkları, derdi size de ulaştı geldi. Sizden önceki peygamberlerin ümmetlerine, daha önce dünyada yaşayan ümmetlere nasıl mânevî hastalık geldiyse o size de geldi. Size kadar yürüdü, geldi."

Nedir bu hastalıklar?

Peygamber Efendimiz açıklıyor:

el-Hasedü ve'l-bağdâü. "Birisi kıskançlık, haset, ötekisi kin, kızgınlık, sevmemek." Hiye'l-hâlikatü. "Bu huylar kazıyıp götürücüdür."

Neyi kazıyıp götürüyor?

Hâlikatü'd-dîni. "İnsanın dinini kazıyıp götürür." Lâ hâlikate'ş-şa'ri. "Kılı saçı kazımaz."

"Bu kötü huylar insanın dinini alır, götürür."

Bu iki kötü huyu biraz açıklayalım. Birisi "haset."

Haset; karşındaki insanın sahip olduğu nimetin onun elinden gitmesini istemek.

Niye ona o nimet gelmiş?

İçi kıvrılıyor, bükülüyor. "Ah keşke şu nimete sahip olmasaydı, mazhar olmasaydı." diye başkasının elindeki nimetin zevalini istiyor. Haset duygusu bu.

"Filanca şu mevkiye çıkmış!"

O çıkmış, sana ne?

İçi allak bullak oluyor:

"Keşke çıkmasaydı! O benim sevdiğim bir insan değildi. Şu mevkiye yükselmiş. Bak şu kadar da para kazanmış. Bir de otomobil almış." diye içini yiyip bitiriyor. İşte bu haset, dini kazıyıp götürüyor.

Nasıl kazır?

Bakın ne kadar mühim!

el-Hasedü ye'külü'l-hasenâti kemâ te'külü'n-nâru'l-hatab. "Haset, yapılmış olan iyiliklerin sevaplarını ateşin odunu yakıp götürdüğü gibi yakıp götürür."

Düşünün; insan bir günah işlediği zaman ne oluyor?

Yalnızca bir günaha girmiş oluyor. Ama öteki sevaplarına zarar gelmiyor. Bir günah işliyorsun, sevapların yanında bir de günaha sahip oldun. Müspet vasıfların yanında bir de menfi vasfa sahip oldun. Haset ise öyle değil. Eski hasenâtı da alıp götürüyor. Sermayeyi helak ediyor, yiyip bitiriyor. Ateşin içine odunu attığın zaman nasıl onu yakıp götürürse yapılmış olan iyi amelleri götürüyor. Onun için Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizin gönlünden kardeşlerimize karşı haset duygusunu kökten atıp götürsün.

Varsın bin tane olsun. Daha fazla olsun, daha âlâsı olsun, daha yükselsin. Kardeşin değil mi? Allah, senin de Rabbin, onun da Rabbi. Ona vermiş, sana da verir. Vermese bile "Elbette o kardeşimin benden üstün bir meziyeti vardı ki Allah nasip etti." diye düşüneceksin. Benim işim gece gündüz isyan, günah. Elbette bu yediğim lokma bile bana çok. Şu aldığım nefes bile çok. "Nice hatalar ediyorum." diye kendini hor göreceksin de, "O kardeşim ona layık." diye düşüneceksin. Öyle içini kemirmek yok.

İkincisi bağdâ' o da "buğz" dediğimiz "şiddetli düşmanlık, şiddetli sevmezlik." "Kin" diyoruz "kindarlık" diyoruz. Bu da kötü bir şey. Bu da aynı zamanda dini kazıyıcı huylardan birisi.

Bizi bu hâle düşüren bu huylar değil midir?

Hasedi bir tarafa bırakalım. Ama müslüman, müslümanın dostu, ahbabı olması gerekirken şu dünyanın hâline bir bakın. Şu etrafınıza bir bakın. Şu insanların hâline bakın, müslümanların hâline bakın. Bütün perişanlığımız bu kötü huylardan.

Dinimiz bize daima birbirimizi sevmeyi emrediyor. Malımızı başkasının gönlünü hoş etmekte harcamayı emrediyor. Sadakayı, zekâtı, insanların hayrına koşmayı emrediyor. En az bildiğimiz şey sevmek. Sevmekten yana hiç nasibimiz yok. Kaşlarımız çatık, kalbimiz kinle dolu. Birbirimizi bulsak kör testere ile keseceğiz.

"Filanca adam benim elime geçse kör testere ile keserim." diyor.

O da müslüman ötekisi de müslüman. O da namaz kılıyor diğeri de namaz kılıyor. Kör testere ile kesecekmiş. Bunu söyleyenler var. Ben bunu "Aşırı bir söz olsun." diye söylemiyorum. Namaz kılan ama kardeşi hakkında böyle diyen insanlar var. Hem de çok. Belki siz de duydunuz.

V'ellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî. "Muhammed'in." diyor Peygamber Efendimiz; kendisini bir başka şahısmış gibi adını söyleyerek ortaya koyuyor. "Benim" demek istiyor.

"Muhammed'in nefsi kudreti elinde olan Allahu Teâlâ hazretlerine yemin ederim ki."

Peygamber Efendimiz'in yemin ediş tarzı böyle:

V'ellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî. "Muhammed'in nefsi kudreti elinde olan Allah'a yemin olsun ki." şeklinde yemin ediyor.

Ne demek nefsi kudreti elinde olmak?

Allahu Teâlâ hazretleri nasıl dilerse öyle yapar. Biz O'nun kuluyuz.

Mevlâna hazretleri;

"Biz kilcinin elindeki çamur gibiyiz. Kilci o çamuru evirir çevirir ya çanak çömlek yapar ya kâse yapar ya bardak yapar. Mevlâ nasıl isterse öyle yapar." diyor. Teslimiyete, duyguya bak. Mevlâ'ya olan imana bak. Her şeyimiz O'nun elinde.

Peygamber Efendimiz yemin ederek şöyle diyor:

Lâ tedhulü'l-cennete. "Cennete giremeyeceksiniz, giremezsiniz!" Hattâ tü'minû. "İman etmedikçe."

İman etmeyen bir insanın cennete girmesi mümkün mü?

Mümkün değil.

Edison cennete girecek mi girmeyecek mi?

Bilmiyoruz ki. Amerika'da yaşamış, hususi hayatını bilmiyoruz. Avrupa'da, Amerika'da nice insanlar var. Müslümanlığı inceliyorlar, inceledikten sonra hak din olduğunu kabul ediyorlar ama cemiyetlerden korkularından dolayı gık diyemiyor, bir şey söyleyemiyorlar.

Daha geçen akşam bir mecmuada okudum. Belçika'nın Brüksel şehrinde Jean Basten isminde bir Belçikalı, imana gelmiş, müslüman olmuş. Ondan sonra ne kadar güzel sözler söylüyor:

"Ah, şu Avrupa, müslüman olmak için hazır, âmâde. Müslümanlar birazcık gayret sarf etse onlar böyle susamış durumdalar." diyor.

Kendisi Madrid'e giderken İspanya'da kalbi biraz sıkıştırmış. Ölüm korkusu aklına düşünce; "Eyvah! Ben bu halde mi gideceğim?" diye biraz düşünmüş. Genç daha. Hemen arkasından trende kelime-i şehâdet getirmiş. Kalbi biraz zorlamaya başlayınca hemen;

Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh demiş.

Lâ ilâhe illallâh demiş.

"Bir lezzet duydum ki tarif edemem" diyor. "Bir daha dedim, daha çok lezzet duydum, bir daha dedim." diyor. Lâ ilâhe illallâh diye diye gitmiş. Şimdi de bir Türk kızıyla evliymiş.

Bunu nereden açtık?

İman etmedikçe cennete girmek yok. Eğer öyle bir iman etmişse cennete girer.

Cennet kimin?

Allahu Teâlâ hazretlerinin.

Cehennem kimin?

Allahu Teâlâ hazretlerinin.

Cennete giriş şartlarını kim koyuyor?

Allahu Teâlâ hazretleri.

Cehenneme giriş sebeplerini kim belirtmiş?

Allahu Teâlâ hazretleri. Sen beğendiğini zorla İslâm'a sokacak mısın?

Mümkün mü?

"Çok hayır yapmış. Elektriği bulmuş, otomobili bulmuş, tayyareyi bulmuş."

İyi ama öyle dışarıdan sadece iyi bir şeyi bulmak yetmez ki. Bir insanın içinde haset oldu mu, kin oldu mu, kötü duygular oldu mu iş değişiyor.

Hususi hayatı kim bilir nasıldı?

Bir insanın 80 tane metresi varsa istediği kadar hayır yapsın; kumarbazın biriyse kindar bir adamsa birçok mazlumun canını yakmışsa hiç kimsenin görmediği bir yerde birkaç kişinin hayatına kıymışsa bu işleri polisin anlayamadığı bir yerde yapmışsa bir taraftan da böyle bir icat yapmışsa…

İcadı neden yapıyor?

"Satayım, para kazanayım." diye yapıyor. Yine dünya maksadıyla. Ondan dolayı "O cennete girer." diye bir şey diyemeyiz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

"İman etmedikçe cennete girmeniz mümkün değil."

İman eden, cennete girecek. Cennete girişin ilk şartı, iman etmek. Cennetin anahtarı onun için lâ ilâhe illallâh.

Lâ ilâhe illallâh dedin mi tamam, anahtar cebinde. Ondan sonra derece.

Sonra, çok can alıcı bir nokta:

Ve lâ tu'minû hattâ tehâbbû. "İman etmezseniz mü'min olmazsınız, olamayacaksınız!" Hattâ tehâbbû. "Birbirinizi sevmedikçe mü'min olamazsınız."

Demek ki iman ile muhabbet arasında bir irtibat var. İnsan kin, intikam, haset duygularıyla doluyken yılanların çıyanların bir çukurda kaynaşması gibi, iman o kalbe giremiyor. Demek ki kalbini boşaltacaksın; kalbin o akrepten, çıyandan, yılandan tertemiz olacak. Ondan sonra oraya iman girecek.

Padişah konmaz saraya

Hâne ma'mûr olmadan.

demiş şairin biri.
Allahu Teâlâ hazretlerinin imanı gelecek. Allahu Teâlâ hazretleri senin gönlüne tecelli edecek.

Ne zaman?

Mâmur olsun bakalım.

Padişah virânede ağırlanır mı?

Sen orayı bir saray hâline getir, süsle, nurlandır.

Kapkaranlık bir yere misafir gelir mi?

Normal misafir bile gelmez. Sen orayı temizleyeceksin, pırıl pırıl yapacaksın, nurlandıracaksın; ondan sonra Mevlâ'nın tecellisini bekleyeceksin.

Demek ki sevmeden iman etmek mümkün değil.

Hiç mi iman etmek mümkün değil?

Allâhu a'lem, "kâmil mü'min" olmak mânasında. İnsan lâ ilâhe illâllah Muhammedün resûlullâh dediği zaman mü'min oluyor, müslüman oluyor. Ama o Müslümanlık esnasında bütün kötü huylarını birden atabilmiş olmuyor. Bir zaman geçmesi lazım.

Kendi hayatımızı düşünelim.

Kaç senedir müslümanız?

Onu düşünelim. Ne zamandan beri vaaz dinleriz. Büyüklerimiz, hocalarımız bize ne zamandan beri ne güzel şeyler söylerler. Şimdiye kadar kaç tanesini tuttuk.

Adam olabildik mi, olamadık mı?

Elimizi vicdanımıza koyup kendimizi ölçelim. Demek ki belli bir zaman geçmesi gerekiyor. Buradaki sözden murad, "imân-ı kâmil sahibi olmak" demek. Bir insanın imân-ı kâmil sahibi olması için müslümanlara karşı muhabbeti olması lazım. Muhabbet olmadan olmaz. O halde içinizi, içimizi kinden, hasetten, kızgınlıktan, şeytanlıktan, fesatlıktan temizleyelim, sevelim. Müslüman kardeşlerimizi sevelim. İnsanlara acıyalım.

Yaradılanı hoş gör

Yaradan'dan ötürü.

Aynı yolun yolcusuyuz. Dur bakalım. "Meyvenin bile olması için bir mevsim geçmesi gerekiyor." diye hoş göre göre sevmeyi öğreneceğiz. Kusurları ile sevmeyi öğreneceğiz. Dünyada kusursuz insan yok.

Yârsız kalmış cihanda.

Ayıpsız yâr isteyen.

Ara bakalım! Fener yak, mum yak. Gece ara, gündüz ara; bulamazsın. O halde insanları biraz da kusurları ile kabul etmeyi, sevmeyi öğren. "Kusuru da var ama yine benim kardeşimdir. Kusuru da var ama yine filancadan iyidir." diye kusuruyla, hatasıyla seveceğiz.

Bu muhabbet bahsi artık günlerce sürse layık, bizim için revadır. Çünkü muhabbete çok ihtiyacımız var, fevkalâde ihtiyacımız var. Hepimiz mâşaallah birbirimizin kusurunu görmekte o kadar açıkgözüz ki! En ince, en gizli kusuru sahibi "Saklayayım." diye gece gündüz gayret gösterir, uğraşır ama yine sezeriz. Gizli kusuru tâ derinlerden, gizlilerden bulur, çıkarırız. Kusur görmekte bir taneyiz. Ama sevmekte, kusur görmemekte, affetmekte, bağıra basmakta orada kusurluyuz. Aksini yapmamız lazım.

Âyet-i kerîmede buyruluyor ki;

Lev enfakte mâ fî'l-ardı cemîan mâ ellefte beyne kulûbihim ve lâkinna'llâhe ellefe beynehüm. "Ey Resûlüm! Senin bu ashâb-ı kirâmın etrafına toplandı ya, sen yeryüzünün bütün maddî varlıklarını, bağlarını, bahçelerini, hazinelerini, paralarını, altınlarını, gümüşlerini sarf etseydin bile bunların gönüllerini bir araya toplayamazdın."

Kim topladı?

Ve lâkinna'llâhe ellefe beynehüm. "Bunların kalplerini Allah topladı."

"Ne kusurumuz var ki kalplerimiz böyle parça parça, perişan" diye düşünüyoruz. Düşünelim, kusurlarımıza tevbe edelim. Allahu Teâlâ bizim gönüllerimizi yine o zamanki gibi toplasın. Muhabbetli bir cemaat olalım. Birbirimizin kanına, canına kast edeceği insanlar olmayalım.

E fe lâ ünebbiüküm bi-şey'in izâ fealtümûhü tehâbebtüm.

Sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz devamında şöyle buyuruyor:

"Size işlediğiniz zaman birbirinizi sevmenize yardımcı olacak bir şey tavsiye edeyim mi?"

Efşû's-selâme beyneküm. "Aranızda selamı yayınız!"

Bizim dîn-i mübînimizin, İslâm'ın büyük bir meziyeti vardır. Bizim dinimiz ve Resûlullah Efendimiz ve Kur'ân-ı Kerîm'imiz bize bir tavsiyeyi yaptığı zaman tavsiyeyi havada bırakmaz. Muhakkak en basit insanın bile anlayabileceği, bir kolay şeye bağlar.

Mesela "İnsanlar birbirlerini sevsin, insanlar birbirlerine yardım etsin." desen nasıl yardım edecek, nasıl sevecek?

Allah zekâtı farz kılmış. "Malından şu kadarını vereceksin." diyor. Bunu herkes anlar. Bunu çoban da, çiftçi de, köylü de, şehirli de, talebe de, hoca da anlar:

"Demek ki malımın şu kadarını Allah yolunda verecekmişim." der.

Zekâtı emretmiş. Allah'ı hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın.

Nasıl çıkarmayacak?

Bunun yolu, yöntemi nasıl olacak?

Günün beş vaktinde bir namazı farz kılmış; sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı. O ibadet Allah'ı andırıyor. "Namaz kılacaksın." deyince herkes "farz" diye geliyor. Allah'ı anmış oluyor. Bir de zikri farz kılmış. Ekseriyet namazın farziyetinde müttefiktir de bilmiyorum kaç kişi ne kadar yapar?

Üzküru'llâhe zikran kesîran "Allah'ı çok zikredin!" âyetini duymaz.

Ne kadar zikrediyor, ne yapıyor? Onu hiç düşünmez.

Namaz, oruç farzını yerine getiriyorum da acaba Allah'ı çok zikreden bir insan mıyım?

Onu düşünmez. Hatta "Canım bu neymiş?" diye orada muhalefet eder.

Burada da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz muhabbeti bir pratik çareye bağlayarak;

"Aranızda selamı yayın." dedim.

En basit mânasıyla görüştüğünüz, birbirinizi gördüğünüz zaman es-selâmü aleyküm deyin. Hatta bir çalının, bir ağacın, bir taşın etrafında dönüp birbirinizle karşılaşsanız bile her seferinde es-selâmü aleyküm deyin diyor.

Hadîs-i şerîfi rivayet eden Abdullah b. Ömer radıyallahu anh, bir gün yanındaki bir sahabîye diyor:

"Kalk pazara gidelim."

O da diyor ki;

"Ey Ömer'in oğlu! Ben seni bilirim. Sen çarşıyı pazarı sevmezsin. Çünkü çarşı pazarda yalan yere yemin edilir, şeytan fazla dolaşır, aldatmaca olur."

"Hayrola ne sebepten? Kalk pazara, çarşıya gitmek istiyorsun?" diye sıkıştırıyor.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anh; "Selam veririz, ecir kazanırız. Orada kalabalık var."

Her gördüğü şahısla selamlaşacak, ecir kazanacak. Onun için "Kalk çarşıya gidelim." diyor.

Kuru bir selamdır; ama sonra o iyiye çıkar. Bir de fıkrası var.

Adamın birisi yolda gidiyormuş. Bakmış kenarda bostanda birisi yanında kavun, karpuz, üzüm filan var. Orada duruyor. es-Selâmü aleyküm demiş. Bostandaki aleyküm selâm dememiş. Yolcu yürümüş, gitmiş.

Bostandakinin arkadaşı; "Niye aleyküm selâm demedin?"

"Ben aleyküm selam desem söz sözü açar, tanışıklık olur. Tanışıklık olunca ikram etmek gerekir. İkram etmek gerekince ya üzüm vereceğim, ya karpuz vereceğim, ya kavun vereceğim." diyor.

O cimrilik yapmış da bir kuru selam gibi gelir sana, ama sen bir es-selâmu aleyküm dersin, o da aleyküm selâm der.

"Nerelisin, nereden geldin, nereye gidiyorsun, ne iş yaparsın?" derken bakarsın iki müslüman bir yerde karşılaşmış. Ondan sonra kol kola gidiyorlar; Müslümanlık böyledir.

İki İngiliz dünyanın bir ucundan bir ucuna aynı yerden omuz omuza gitseler birbirleriyle muhabbet edebilmeleri için başka birinin bunları tanıştırması gerekir. Tanıştırmadan selam vermez, konuşmaz, görüşmez, ahbaplık kurmazlar. Ama müslüman müslümana es-selâmu aleyküm der, ötekisi de aleyküm selâm der. Ondan sonra söz sözü açar ve arkasından ahbap çıkarlar.

"Ezan okundu, beraber şu camiye gidelim." derler. Ondan sonra o ona bir ikramda bulunur, muhabbet olur.

Demek ki muhabbetin ilk vesilelerinden biri, selamlaşmak. Onun için selamı biz de yaygınlaştıralım, selam verelim. Selamın altında yatan mânayı da düşünelim.

es-Selâmü aleyküm ne demek?

"Allah'ın selamı, selametliği, esenliği senin üzerine olsun. Sen gamlardan, kederlerden, dertlerden, belalardan salim bir insan ol. Ben sana bunu temenni ediyorum." demek.

Temenni ediyorsun da mesela [Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh derdi ki;

Birisi denize düşmüş. Sen de rıhtımda yürüyorsun. Adamcağız çırpınıyor. Yüzme de bilmiyor, boğulmak üzere. Can derdine düşmüş, denize düşmüş adama selam verdin, yürüdün gittin.

Olur mu?

Olmaz.

Orada selam verecek yerde elini uzat, adamı çek çıkar. Boğuluyor, canı gidecek. Selamın kuru mânasına takılma. Altında yatan mânayı anla. Altında yatan mâna, müslüman kardeşinin selametliğini sağlayacak şey ne ise onu yapmak. Derdi varsa derdine yardımcı ol, hastaysa şifa ara, borçluysa çaresine bak.

İbn Abbas radıyallahu anh, Peygamberimiz'in hayatından sonra Efendimiz'in mescidinde itikâfta idi. Kapıdan içeri birisi geldi, benzi sararmış, üzüntülü. Abdullah b. Abbas radıyallahu anh;

"Seni üzüntülü görüyorum. Hayrola neyin var, sıkıntın mı var?"

"Evet." diyor, "Bir sıkıntım var."

"Nedir?"

"Bir kimseye borcum vardı, vadesi geldi, hâlâ o borcumu ödeyemedim; o da sıkıştırıyor.

Ne yapacağımı şaşırdım. Ona üzülüyorum."

Diyor ki;

"Ben o şahsı tanırım, gideyim rica edeyim, borcunu tehir ettireyim; ister misin?"

"Çok makbule geçer, lütfolur, iyi olur" diyor.

İbn Abbas radıyallahu anh mescidden çıkıp o adamın evine doğru yürümeye başlayınca o zât diyor ki;

"Yâ İbn Abbas! Sen itikâftasın. İtikâf esnasında mescidden çıkınca itikâf bozulur. İbadetin bozulacak."

İbn Abbas radıyallahu anh Peygamber Efendimiz'in kabrini göstererek;

"Ben şurada yatan zâttan bizzat şu kulaklarımla işittim ki bir müslümanın bir müslüman kardeşinin işini görmesi şu kadar itikâftan hayırlıdır." diye bir büyük rakam söylüyor.

Şu anda ben size bu rakamı söyleyemeyeceğim. İşte, müslüman müslümana "selam" derken arkasında bu mânayı düşünecek. Sıkıntıdaysa yardımına koşacak.

Muhabbetin artması için ikinci bir çare vardır; o da hadîs-i şerîflerle tavsiye edilmiştir:

"Hediyeleşmek." O sana bir hediye verir, senin ona kırgınlığın geçer. Sen de bir fırsat kollarsın, ona bir hediye verirsin; onun sana muhabbeti artar. Böylece iş muhabbet tarafına doğru gider.

Kusur görmek, kin tutmak, eski hatıraları bir türlü unutmamak olmaz.

"Ben onunla sekiz sene evvel hacca gitmiştim de o bana hac yolunda şöyle etmişti."

Vay kindar vay! Aradan sekiz sene geçmiş, hâlâ unutmamış. Hâlâ müslüman kardeşinin o kusurunu düşünüyor. Allah ıslah etsin!

Müslüman biraz saf görünecek. Kendisi saf olmasa bile Müslümanlığın vasıflarındanmış. Aldanır görünecekmiş.

Aldanır mı?

Müslüman feraset sahibidir, aldanmaz ama unutmuş, hatırlamamış, aldanmış görünecek, anlayamamış gibi davranacak ki muhabbet bozulmasın, müslümanlar arasındaki muhabbet devam etsin.

Dehale İblîsü'l-ırâka fe-kadâ hâcetehû fîhâ. Sümme dehale'ş-şâme fe-taraddûhu hattâ beleğa bi-beysân. Sümme dehale mısra fe-bâda fîhâ ve ferraha sümme basata abkariyyeh.

İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîf:

"İblis aleyhillâne Irak'a girdi." -Irak mâlum bir memleket adıdır- o beldeye girdi.

Fe-kadâ hâcetehû. "Orada işini gördü, ihtiyacını giderdi."

Artık ne için girdiyse orada, Irak'ta muradına ermiş.

Sümme dehale'ş-şâme. "Sonra Şam'a girdi."

Şam da Hicaz'ın şimalinde olan mıntıkaya verilen isimdir, bir şehrin adı değildir, mıntıkanın adıdır; oraya geldi.

Fe-taraddûhu. "Oranın mü'minleri şeytanı oradan kovdular."

Orada işini göremedi. Oralar, evliyâullahın çokça olduğu yerlermiş.

Hattâ beleğa bi-beysân. "Nihayet 'Beysan' denilen karyeye, şehre, yerleşim yerine geldi."

Oraya kadar sürmüşler, çıkarmışlar.

Sümme dehale mısra. "Sonra Mısır'a girdi." Fe-bâda fîhâ. "Orada yumurtladı." Ve feraha. "Ve civcivledi."

Yumurtadan çıktı. Üstüne yatmış, büyütmüş.

Basata abkariyyeh. "Sonra yalanının, şeytanlığının, melanetinin gereği ne ise onu en iyi şekilde orada yaptı."

Böyle bir hadîs-i şerîf. Hocamız yazmış, biz de mânasını söylüyoruz; Allah cümlemizi şeytanın şerrinden hıfz eylesin.

Şeytan Mısır'a girer de Türkiye'den uzak mı durur?

Herkesin yanında. İçinde de var, yanında da var. Camide de var, caminin dışında da var. Ezan okunduğu zaman ezanın duyulmadığı yere kadar kaçar, ezan bittikten sonra gelir. Kamet getirildiği zaman kaçar, kamet bittikten sonra gelir. Müslümanın namazı esnasında aklına başka vesvese verir. Dükkânını, işini, yarın yapacağı işi düşündürür, huzuru bozar. Şeytan her yerde. Allah bizi, şeytanın düşman olduğunu bilerek, onu düşman ittihaz ederek, onun şerrine karşı kendisini koruyup kollayan, şeytanın aldatmacasına uymayan insanlardan etsin.

Şeytan ne yapar?

Şeytan insanı günaha düşürmeye çalışır, Allah'a âsi etmeye çalışır.

Neden?

Kendisi âsi oldu, cehennemde kendisine yoldaş arıyor. Kendisi isyan etti, Âdem aleyhisselam'a secde etmedi, şimdi kendisine ortak arıyor. Cehennemde yanacak başka arkadaşlar arıyor.

Ne yapar?

Nasıl aldatabilirse elinden nasıl gelirse öyle aldatmaya çalışır.

"Namaz kılma!" der. Dinlemezsen "Çabuk kıl!" der. "Çabuk kılmayacağım." dersen, "Çok geç kıl!" der. "Öyle yapmayacağım." dersen, "Herkesin gördüğü yerde kıl!" der. Gösterişe düşürmek için "Herkes görsün." der. Hâsılı önünde sonunda ne yapıp edip bir noktadan âsi etmeye çalışır. Onun için insanın uyanık olması lazım, daima açıkgöz olması lazım. Açıkgöz olmadan âhiret kazanılmaz. Aptalca durarak, gevşek durarak, boş bulunarak âhiret kazanılmaz. Âhiret de zekâ işidir. Allah'a iyi kulluk etmek de zeki insanların kârıdır.

İnnemâ yahşa'llâhe min ibâdihi'l-ulemâ'. "Allah'tan en âlâ, en alim olan kulları korkar."

Cahilin her işi hatadır. Kaş yapayım derken göz çıkarır. Cahilin hâli harap, durumu çok fena. Onun için büyüklerimiz hûş der-dem demişler. Bir insan nefes alıp verirken daima uyanık bulunacak. Nefesini bile gafletle vermeyecek. Daima uyanık, tetikte bulunacak. Nasıl asker hudutta nöbet beklerken tetiktedir, onun gibi tetikte duracaksın.

Neden?

İnne'ş-şeytâne leküm adüvvün fettehizûhu adüvvâ. "Şeytan sizin için düşmandır. Siz de onu kendinize düşman edinin!"

Düşman bilin, tedbirinizi alın. Huduttaki bir asker sigarayı yakıp yan gelip yatar mı? Siperden çıkar mı?

Çıkmaz.

Dehale racülün el-cennete fe-reâ abdehû fevka-derecetihî fe-kâle yâ Rabbi abdî fevka derecetî fe-kâle cezeytühû bi-amelihî ve cezeytüke bi-amelik.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş:

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"Bir adam cennete girmiş ama bir de bakmış ki kölesinin derecesi, onun derecesinden daha yukarıda. Dünyada kendisine hizmet eden, o üstü başı hırpani, emir verip bağırdığı, çağırdığı kölesi cennette kendisinden daha yukarıda, daha üstün bir dereceye nâil olmuş. Diyor ki; 'Yâ Rabbi! Şu benim kölemdi. Benden yüksek derece almış.' -İkisi de cennete girdiklerine göre iyi insanlar, cennetlik insanlar. Dünyada Allah'a isyan etmemişler, itaat etmişler, cenneti kazanmışlar ama köle daha yukarıda, daha üstün dereceli. Efendi daha aşağıda- Allahu Teâlâ hazretlerinden hitâb-ı izzet vâki oluyor ve buyurulıyor ki: 'Ben onu ameliyle mükâfatlandırdım. Seni de amelinle mükâfatlandırdım.'"

Demek ki sen biraz az çalışmışsın; o, âhiretine biraz daha fazla çalışmış.

Bu dünyada insanın gözü kör, ayağı topal, malı az, üstü hırpani, yüzü çirkin olur, şöyle olur böyle olur ama ameli güzel olursa Allah'a ubûdiyeti, kulluğu, saygısı, edebi yerinde olursa, parası çok insandan daha da öne geçebilir. Bu dünyada köle iken öbür tarafta efendi olur. Bu dünyada âciz iken, öbür dünyada bey, paşa olur. Padişah olur, âhiretin sultanlarından olur.

Bu hadîs-i şerîften bize çıkan ders nedir?

Cennette daha yüksek derecelere çıkmak için daha çok gayret sarf etmek gerekir. Ondan sonra Allah'ın hiçbir kulunu kendimizden hor hakir görmemek gerekir. Bilemeyiz. Evet, onun tahsili benden az ama ya Allah onu daha çok seviyorsa ya o geceleri daha çok ağlayıp sızlayıp münâcaatta bulunup daha yüksek mânevî derece edinmişse.

Hiçbir kulu hor görmeyeceğiz. Her gördüğümüzü Hızır bileceğiz, bileceksiniz. Her gecemizi Kadir bileceğiz, iman etmeye çalışacağız. Çalışacağız, çalışacağız ve inşaallah Allahu Teâlâ hazretleri lütfu ile cennetiyle bizi mükâfatlandıracak. Cemâli'yle müşerref edecek.

Dehaltü'l-cennete fe-raeytü alâ-bâbihâ mektûben. "Cennete girdim, cennetin kapısında şöyle yazılmış, gördüm." es-Sadakatu bi-aşretin. "Sadaka 10 misli ile mükâfatlandırılır." Ve'l-karda bi-semâniyete aşer. "Borç ise 18 misli ile mükâfatlandırılır." Fe-kultü. "Peygamber Efendimiz bunun üzerine mihmandarı Cebrail aleyhisselam'a sormuş." Yâ Cibrîl keyfe sâreti's-sadakatü bi-aşratin ve'l-kardu bi-semâniyete aşer. "Nasıl oldu da sadaka 10 misli ile mükâfatlandırılıyor, borç vermek 18 misli ile mükâfatlandırılıyor?"

Borçta sonunda para geri gelecek. Sadaka tamamen gidiyor.

Neden o 10 misli ile mükâfatlandırılıyor da borç verdiğin zaman 18 misli oluyor sevap?

Aşağı yukarı iki misline yakın. 20 olsa tam iki misli olacak. İki mislinden biraz daha az.

Niye borç vermek daha iyi?

Bunun üzerine verilen cevaba bakın:

Kâle. "Cebrail aleyhisselam cevaben dedi ki." Li-enne's-sadakate takau fî yedi'l-ğaniyyi ve'l-fakîri. "Çünkü sen sadakayı verirsin ama zengin mi fakir mi, bilemezsin. Bazen zenginin eline düşer bazen fakirin eline düşer."

Senin "fakire" diye verdiğin sadaka bazen aslında sadakaya müstahak olmayan şer'an zengin sayılan insanın eline düşer. Aslında zengine vermiş olursun. Tam yerini bulmayabilir. Bazen zenginin bazen fakirin eline düşer. Ama borç verdiğin zaman;

Ve'l-kardu lâ yakau illâ fî yedin men yehtâcu ileyhi. "Borç ancak ona ihtiyacı olan kimsenin eline geçer."

Besbellidir; adam borç istiyor. Muhakkak ihtiyacı var, kıvranıyor da ondan. Bir ihtiyacı giderdiği için onun ecri daha fazla oluyor. Onun için kardeşlerimiz birbirlerine borç verme hususunda bu hadîs-i şerîfi hatırlarında tutsunlar. Gerçi bu devrin ekonomik sistemi borç vermeyi de bir hayli frenledi. Çünkü senenin başında 100 lira ile on tane ekmek alıyorsun farz edelim. Senenin sonunda paranın değeri düşüyor, düşüyor beş tane alamıyorsun. Paranın hakiki değeri sabit kalmıyor, hakiki değeri ile üstünde yazılı değer aynı kalmıyor. Adı yine 100 oluyor, fakat 10 ya da 50 veya 30 değerine düşmüş oluyor. O yüzden kimse vermek istemiyor. "Verirsem param azalacak." filan gibi bir düşünce oluyor. Artık bunun çözümü nasıl olur bilmem ama mümkün mertebe borç vermek suretiyle bu ecirden faydalanmaya çalışmak lazım.

Dehaltü'l-cennete. "Cennete girdim." Fe-raeytü fî ârıdateyi'l-cenneti mektûben selâsetu esturin. "Cennetin kapısının iki tarafında şu üç satırın yazılmış olduğunu gördüm." Bi'z-zehebi. "Altınla yazılmış olarak." es-Satru'l-evvel lâ ilâhe illallâh Muhammedu'r-rasûlullâh. "Birinci satırda kelime-i tevhîd var: 'Allah'tan başka mâbud, maksut yoktur. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz O'nun hak elçisidir. O'nun vazifelendirdiği, insanlara gönderdiği hak Resûlü'dür.'" yazılı.

Cennetin kapısında altınla yazılmış ilk satır.

Ve's-satru's-sânî. "İkinci satır."

Mâ kaddemnâ vecednâ ve mâ ekelnâ rabihnâ ve mâ hallefnâ hasirnâ yazılıymış. Bu ibare cennet ehli insanların ifadesi, onların ağzından çıkan söz:

"Dünyada âhiret için ne amel yaptıysak, önceden âhirete ne gönderdiysek burada onları bulduk."

"Sadaka verdik karşılığını bulduk, namaz kıldık karşılığını bulduk, oruç tuttuk karşılığını bulduk. Dünyada yaptığımız her hayrın, mâlî, bedenî hayrın karşılığını burada gördük."

Demek ki iyiliklerin hepsinin orada karşılığı var.

Ve mâ ekelnâ rabihnâ. "Dünyada iken yediklerimiz de yanımıza kâr kaldı."

Onlardan da kâr ettik. Elhamdülillah helâlinden kazanmıştık. Zekât, sadaka tarzında hayr u hasenât yaptıysak onun karşılığını burada bulduk. Orada yemiş olduğumuz da yanımıza kâr kaldı. Çünkü aç kalmadık, karnımızı doyurduk, günümüzü gün ettik. O günü tok olarak geçirdik elhamdülillah.

Üçüncü cümle. Bu kısmı çok önemli:

Ve mâ hâllefnâ hasirnâ. "Geride bıraktığımızdan hüsrana uğradık, ziyana uğradık."

İnsan elindeki malı ya hayra sarf eder, âhirette ecrini görür veya helâlinden kendi ihtiyacına sarf eder, bu dünyada rahat eder. Ama geriye bıraktı mı o onun ziyanı oluyor. Çünkü o hayrı yapmaktan mahrum kalmış oldu. 10 milyonun vardı, bir milyonunu hayra harcadın, bir milyonunu yedin, sekiz milyonunu geriye bıraktın. Âhirette, "tüh" diyecek, ah vah edecek. "Keşke o kadar hayır yapsaydım da cennette şu kadar derece alsaydım." diyecek. Orada kendisine hüsran olacak, ziyan olacak, üzüntü mevzuu olacak. Bir de haramdansa onun hesabı ayrı.

V e's-satru's-sâlis. "Üçüncü satırda" da şöyle yazılıymış: Ümmetün müznibetün ve Rabbün ğafûr. "Günahkâr bir ümmet ama çok çok mağfiret edici bir Mevlâ."

Bu kim için?

Biz müslümanlar için. Biz müslümanlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e bağlı, âciz nâçiz insanlarız. Âhir zaman ümmetiyiz. Bizden önceki ümmetler içinde ne kahramanlar, ne salihler, ne müttakî kullar geçmiş. Ne kadar güzel kulluklar etmişler, ömürlerini öyle geçirmişler.

Bizim dünyamız çalkantılı, kirli, aldatmacalı bir dünya. Bizim o günahlara bulaşmadan yaşamamız çok zor. Pek çok hatalarımız, günahlarımız var, ama günahların hepsi, bağlı olduğumuz zât-ı muhterem Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hürmetine yine hoş görülüyor. Yine günahkâr bir ümmet, hataları çokça ama Mevlâ ve rabbun ğafûr. "Çok çok mağfiret edici Allahu Teâlâ hazretleri."

O'na karşı günah işlemek de ayıp. Allah bunca nimet veriyor. Biz günah işliyoruz. Hiç yakışır mı? Hiç insafa sığar mı? Göz, kaş, akıl, İslâm, sıhhat, mal, evlat vermiş, vermiş, vermiş… Teşekkür etmemiz gerekirken isyan ediyoruz.

Ayıp!

Allah bizi bu utanç verici durumlara düşürmesin.

Beşeriz; nefsimiz var, şeytan var. Zaman zaman aldanıyoruz, alttan alıyor. Eğer hatalarımız kusurlarımız varsa oluyorsa olmuşsa ki olmuştur. Mevlâmız cümlemizi afv u mağfiret eylesin; ve bundan sonraki ömrümüzde günah işlememeye bizi muvaffak eylesin. Daima tevfîkini yâr ve refîk eylesin. Daima rızası dairesinde dolaşmayı, rızasının hâricine ayak basmamayı cümlemize nasip eylesin. Son nefeste sevdiği, razı olduğu, verdiği lütufları görerek, memnun ve mesrur olarak kendisine kavuşmamızı lütfen ve keremen liyakatimiz olmadığı halde lütuf ve ihsan eylesin.

Fâtihâ-i şerîfe mea'l-besmele.

Sayfa Başı