M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 40.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzu billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

ElhamdülillâhiRabbi'l-âlemîn. Hamden kesiran tayyiben mubareken fihi âlâ külli hâlin ve fi-külli hîn. Ve's-salâtuve's-selâmualâseyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedini'l Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahûbi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâba'd:

Fa'lemûeyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyüseyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İzâcâ eküm men tardavnedînehû ve hulukehûfe'nkihûhu illâ tef'alûtekünfitnetünfi'l-ardi ve fesâdü narîd.

Sadaka Resûlullah fîmâkâl evkemâkâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

AllahuTeâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanâtı, ikramâtı dünyada âhirette sizlere vâsıl olsun. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemEfendimiz'in hayatı, sözleri, sünneti bizim için başımızın tâcı, dinimizin kaynağı, hareketlerimizin, prensiplerinin menbaı olduğu için hadîs-i şerîfleri okuyoruz; öğreniyoruz, tefeyyüz ediyoruz,sevap kazanıyoruz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamadan önce boynumuzun borcu, sevgimizin, saygımızın icabı olarak başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemEfendimiz'in ruh-u pâkine hediye olsun diye, sonra onun mübarek âl'inin,ashâbının,etbâının ruhlarına hediye olsun diye; sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin cümlesinin, Ebû Bekr-i Sıddîkve Aliy-yi Mürtezâ'dan müteselsilen Hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî'yekadar gelmiş geçmişlerinin hepsinin; şu kitabı yazan Gümüşhâneli Efendimiz'in ve bu hadisleri nakil ve rivayet eden râvilerin, hadisçilerin, alimlerin, fazılların, kâmillerin ruhlarına hediye olsun diye; bu beldeleri cihat eyleyip malını, mülkünü feda etmeye razı olup bu diyarlara gazâya gelip fethetmiş olan fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, hâsseten Fatih Sultan Muhammed Hân hazretlerinin ruhuna hediye olsun diye, ordusu mensubu mübareklerin, Akşemseddin hazretlerinin ruhuna hediye olsun diye; bu camiyi bina etmiş olan İskender Paşa adlı mübareğin, muhteremin ruhuna hediye olsun diye, bu camiyi ondan sonra zaman zaman tamir ve tecdit ve tevsî edenlerin, az çok bu işlere yardımcı olanların cümlesinin ruhlarına vâsıl olsun, ruhları şâd olsun diye; uzaktan, yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemeye gelen siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün geçmişlerinin, sevdiklerinin, yakınlarının ruhlarına hediye olsun diye, ruhları şâd olsun, makamları âlâ olsun, dereceleri yüksek olsun, kabirleri nur dolsun diye; biz yaşayan mü'minler de iman üzere yaşayalım, Allah'ın sevdiği a'mâl-i sâlihayı işleyelim, Allah'ın sevdiği kul olalım, Allah'ın sevdiği sıfatlara sahip olalım, huzuruna sevdiği, razı olduğu, yüzlerimiz ak, alınlarımız açık olarak varalım diye, cennetiyle cemaliyle müşerref olalım diye bir Fâtiha, 11 İhlâs-ı şerîf okuyalım, onların ruhlarına hediye edelim, öyle başlayalım.

Şimdi birinci hadîs-i şerîfi okuyama başlayalım.

Râmûzü'l-ehâdîs kitabının 40. sayfasının 11.hadîs-i şerîfi. İmam Tirmizîve daha başka kaynaklar rivayet etmiş. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

İzâcâeküm men tardavnedînehû ve hulukehû. "Dindarlığına, ahlâkının güzelliğine hoşnut olduğunuz gençler, kimseler size geldiği zaman." Fenkihûhu."Onları nikâh ediverin." Veyafe-enkihûhu"Onları nikâhlayın, evlendirin, boş bırakmayın."

Dindarlığı yerinde, ahlâkı güzel; birisini bulun, evlendiriverin.

İllâ tef'alû. "Eğer böyle yapmazsanız." Tekünfitnetünfi'l-ardi ve fesâdünarîd." O zaman yeryüzünde büyük bir fitne çıkar ve geniş bir bozgunculuk, fesat, fitne meydana gelir."

Özet olarak, net olarak anladığımız ne?

Birileri yanımıza gelirse... Mesela Bayburt'tan, Aksaray'dan, Niğde'den kalkıyor, geliyor, hicret ediyor. Diyarbakır'dan veya Hakkâri'den, anarşi var; kalkıyor, geliyor. Yoksul, ailede 11-12 çocuk var. Babasının bakmaya tâkati yok. Çocuk kalkıyor, buraya çalışmaya geliyor. Peygamber Efendimiz'in zamanında da buna benzer şeyler oluyordu. Müslümanlığı sevdiği için adam Peygamber Efendimiz'in yanına kalkıp geliyordu. Kabilesinden kalkıyordu, Peygamber Efendimiz'in yanına geliyordu. Evi yok, barkı yok, parası yok, pulu yok.O zaman vakıf yok. Geliyor.

Ahlâkı güzel mi?

Güzel.

Dindar mı?

Namazında, niyazında, imanı kavî, sağlam.

"Evlendiriverin." diyor Peygamber Efendimiz.

Neden?

Evlenme duygusu, erkekte ve kadında Allah'ın verdiği bir duygu; ayıp değil, günah değil. Allah'ın yaptığında binlerce hikmetler vardır; yarattığında sebepler, incelikler, sırlar vardır. Hepsi yerli yerindedir. Ayıp da değil,günah da değil. Allah böyle yaratmış. Hem insanları böyle yaratmış;

Sübhânellezîhalaka'l-ezvâceküllehâ...

Başka varlıkları da böyle çift çift yaratmış. Hurmanın bile erkeği var, dişisi var. Bahçedeki incir ağacının bile erkek incir var, dişi incir var. Erkek incirden tomurcuk,kozalak-çocukların birbirlerine atıp oyun oynadıkları, savaştıkları şeyler- o gök incirler alınıp buraya asılmazsa burada incir olmuyor veya tatlı olmuyor. Hurmaya da öyle aşı yapılmazsa hurma bereketli, güzel olmuyor. Allah bitkileri bile böyle yaratmış. Hikmetleri var. Çeşitli sebepleri var. Erkekli dişili, çift çift, zevczevc, eş eş yaratmış. İnsanları da böyle yaratmış. Kimisi erkek,zükur; kimisi inas yani hanım.

Millet hanımlardan utanıyor...Cahiliye devri Arapları utanmış.

Eyvah, bir çocuğu oldu, ne oldu?

Kız oldu.

"Vay benim başıma gelenler! Eyvah, eyvah, eyvah... Kız çocuğu oldu!"

Yetevârâmine'l-kavmi minsûimâbüşşirabihî.

"Kız çocuğun oldu." diye haber verildiğinde insanlardan saklanacak yer arıyor, perdelerin arkasına saklanmak istiyor;

"Kız çocuğum olduğunu duymasınlar, yüzüm kıpkırmızı olacak, mahcup olacağım."

Erkek olsaydı tabii büyüyecekti, cengâver olacaktı, deveye, ata binecekti, babasıyla beraber hücum dediği zaman hücum edecekti,"savaş" dediği zaman savaşacaktı.

Erkek iyi.

Ama kız?

Kız mazlum,mâsum, âciz, nâçiz, eksik etek, kusurlu.

Kızı istemiyorlardı.

İslâm bunu reddediyor. Böyle şey yok. Kız da erkek de Allah'ınverdiği bir şeydir. Allah hayırlısını versin. Kızın da erkeğin de hayırlısını versin.

Bizden önceki ümmetlerde evlenmenin karşısına çıkanlar olmuş. Papazlardan, rahiplerden, dindarlık taslayan kimselerden evlenmemek taraftarı olanlar olmuş. Hem kadınlar rahibe oluyor, evlenmiyor, hem erkekler rahip oluyor, evlenmiyor; dünyadan kaçıyor, dağ başlarına gidiyor.

Lâ rahbâniyyetefi'l-İslâm.

İslâm'da böyle şey yok. Evlenmemek yok. Dağların başlarına çekilip de cemiyetten, insanlardan kaçmak yok. Eğer illa bir şey yapılacaksa,"Bu ümmetin ruhbanlığı cihattır." diye Efendimiz'in hadîs-i şerîfi var. Yani İslâm dini fıtrata, insanın yaratılışına uygun.

İnsan bakıyorsun erkek veya dişi; kedi erkek veya dişi; muhabbet kuşu erkek veya dişi. Ne yapalım yani fıtrat,Allah böyleyaratmış.İslâm dini bunun ayıp veya günah olmadığını beyan ediyor.

Mesela oğlu İbrahim vefat ettiği zaman demişler ki;

"Peygamber Efendimiz'in oğlu öldü de güneş onun için tutuldu."

Hemen hutbeyeçıkmış, demiş ki;

"Ey insanlar! Ay ve güneş Allah'ın kudretini gösteren birer alamettir. Bunların tutulmaları belli kanunlara göre olur. Bunların dünyadaki bir insanın ölmesiyle, doğmasıyla ilişkisi yoktur. Ona üzüldü de ondan tutuldu diye bir şey bahis konusu değildir."

Neyi söylüyor?

İlmi söylüyor Peygamber Efendimiz,hakikati söylüyor. Yoksa susuverse; "Bak oğlu vefat etti diye ay, güneş bile yas tutuyor." diye öyle şey yapıp gidecek. Susmuyor;

"Hayırbu durumun bununla ilişkisi yoktur, bu gerçek dışıdır." diye söylüyor.

Efendimiz buyurmuş ki;

en-Nikâhusünnetî. "Evlenmek benim sünnetimdir, yolumdur, töremdir,âdetimdir. Kim benim töremden saparsa benden değildir. Bana uyacak."

Ben hocayım âcizâne, birisine diyorum ki;

"Kalk, şuraya gidelim."

"Yok" diyor, şöyle de böylede...

Olmaz ki...

Değil hocasının insana "Kalk, gidelim."dediğinde insanın hık mık demesi;

"Arkadaş arkadaşa 'Kalk, gidelim.' dediği zaman, arkadaşı 'Nereye?' diye sorarsa arkadaşlığa sığmaz." derdi bizim rahmetli Muhammed Zahid Kotku Hocamız hazretleri.

İtimat mıetmiyorsun? Pazarlık mı yapacaksın?

"Arkadaşın 'kalk' diyor, gideceksin." derdi.

Peygamber Efendimiz'in sünnetine uyacak.Müslümansa uyacak. Uyması lazım. Onda fayda var, fazilet var.

"Ben dindarlık yapacağım,tesbih çekeceğim." diye sen evlenme, ötekisi "Ben ondan daha çok dindarlık yapacağım." diye o da evlenmesin, ne olur?

Türkiye'de müslüman kalmaz. İnsan kalmaz.

Öyle şey olur mu?

Dinimizin aslı, esası, özüinsan tabiatine uygun.

Mesela evlenmek var. Katoliklerde boşanmak yok, yasak.

Bu adam, bu kadın hayırsızsa ne olacak?

Boşanmak yok. O da aykırı.

İslâm ne yapmış?

Evlenmek de var, şartlar uymadığı zaman boşanmak da var. O da bir yol. O da gerekebilir, mecburiyet olabilir.

İslâm realite dini, hakikat dini.

Bir adam geldi, evlenmedi, ne olacak?

Yeryüzünde yaygın fitne, fesat olur.

Neden?

Bu adam kendi ruhî dengesini koruyamaz. Evlenmeyen bir insanın ruhî dengesini koruması çok zordur. Çünkü tabiati içeriden bastırır; aklı yukarıdan ezer, susturmaya çalışır. O bastırır, bu susturur derken boru bir yerden pat diye patlar. Hadi teknisyen getir de cihazı tamir et. Hasta olur. Anormal olur. Bunun normal bir şekilde,Allah'ın yarattığı şekilde yerine gelmesi lazım. Onun için Peygamber Efendimiz kendisi evlenmiş, bize yol göstermiş, "Nikâh benim sünnetimdir."diye tavsiye etmiş.

Şimdi bu çocuğu, delikanlıyı evlendirmezsen onun korunması bir zor, bu tarafta bu kızın korunması bir başka zor. Perdenin arkasından bakmaya başlar, sokağın köşesinde zincir çevirmeye başlar, ıslık çalmaya başlar, kaş göz kıpırdatmaya başlar. Hadi bakalım, günahların bir kısmı onlara yazılır, bir kısmı da analarına, babalarına yazılır.

Neden?

Bunların vakti geldiği halde sen bunları evlendirmedin; bak bunlar böyle fitne ve fesada dayanamıyor, meylediyor diye anasına babasına günah yazılır.

Onun için Bahauddin-i Nakşibend Efendimiz hanımına tembihlemiş;

"Bizim kız büluğa erince haberdar olayım,bana bildiriver."

Valide hanım da gelmiş;

"Kızın büluğa erdi. Âdet gördü." diye söyleyince hemen gitmiş, talebelerinden birisine;

"Kızımı sana veriyorum, al." demiş.

"Aman efendim, ben beş parasız bir insanım, talebeyim, maaşım yok, geçimim yok, evim yok, barkım yok."

Ama vermiş. Sevdiği, dindar bir insan.

Burada da ne diyor Peygamber Efendimiz;

"Ahlâkını ve dindarlığını sevdiğiniz bir kimseyse evlendiriverin."

"Parasızlığına, pulsuzluğuna bakıp da evlendirmekten, kız vermekten veya oğlunuza almaktan geri kalmayın." diyor.

Çünkü yuva kuracaklar. Büyüklerimiz "Evlenenle, iş kurana Allah yardım eder." demiş. Haktır, gerçektir, öyledir. Allah evlenene de yardım eder, iş kurana da yardım eder. Allah rızası için olunca nice nice hayır kapılarını açar, olur biter. Bunların yapılması lazım.

Sizin yapacağınız en iyi aracılıklardan birisi, salih bir kimseyi salih bir kimseyle eş olması konusunda destek oluvermek. Ayıp değil; sevap.

Hatta bazı dini bütün insanlar,kale gibi sağlam insanlar... Bak bu Bahauddin-i Nakşibend Efendimiz gibi... Hatta Hz. Ömer Efendimiz gibi. Sahabe ahlâkı bu. Gidip sevdiği insana söylemiş;

"Benim kızım var, sana vermek istiyorum. Al bunu." diye kendisi teklif etmiş.

Kızı evde kaldığından değil, kız belki güzeller güzeli, melekler meleği ama işte ona teklif etmiş. Bu da bir mertliktir, bu da bir dindarlıktan dolayıdır.

Ulemâdan bir zâtın melek gibi, ay parçası gibi güzel bir kızı varmış. Halife talip oluyor. Hem büyük alim hem kız çok güzel. Kızı haremine alacak, evlenecek. Emîrü'l-mü'minîn Emevî halifesinin karısı olacak, sarayda yaşayacak, elleri sıcak sudan soğuk suya değmeyecek. Teni güneş görmeyecek, gölgeler içinde rahat yaşayacak. Hizmetçiler pervane gibi dönecek, meyveler tepsi tepsi gelecek, şerbetler, şuruplar, yiyecekler, içecekler... Karnı tok olacak.

O alimne yapmış?

Alelacele, apar topar gitmiş, yoksul talebesinden bir tanesine;

"Benim kızımı sanaveriyorum."demiş.

"Hocam, param yok."

"Sus, al!"

Ona vermiş. Halife ikinci sefer istemeye geldiğinde,"Kız gitti, evli."diyor. Yani kızı Emevî halifesinden kaçırmış, yoksul bir kimseye vermiş.

Neden?

Kızının âhiretini düşünüyor da ondan. Dünyasını düşünmüyor. Dünyada yiyeceği az olabilir, sofrası fakirâne olabilir ama âhirette cennetlik olsun, mühim olan o. Haram yiyip de cehennemlik olacağına, helal yiyip cennetlik olsun diye çalışmışlar.

İnsan kendi kızını icabında gidip birisine teklif de edebilir.

"Ben benim kızı senin oğlana vermek istiyorum veya oğlum gel, senin paran pulun olmadığını biliyorum ama ben kızımı vermek istiyorum." diyebilir.

Neden?

Dindarlığından. Kızının âhiretini düşündüğü için. Mümkün bu; ayıpdeğil, günah değil. Bunu yapanlar var.

Hatta birisi kendisi -gülerek- anlatıyor;

"Ben büyük bir hocanın dersine devam edip, gidip geliyorum."

Cemaatten birisi onun haline bakmış, beğenmiş; sakallı çocuk, dindar çocuk.

"Oğlum" demiş, gitmiş yanına;"Benim kızı sana vermek istiyorum, evlendirmek istiyorum. Hazırlığını yap." demiş.

"Hacı amca Allah senden razı olsun ama ben parasız pulsuz, yoksul, meteliğe kurşun atan bir talebeyim. Yani bir şeyim yok."

"Yok, Allah yardım eder." demiş.

Aradan bir zaman geçmiş, ötekisi ne yapsın; ev yok, bark yok, maaş yok, para yok, pul yok, belki cüz'î bir maaşı var, belki o da yok, belki oradan buradan zekâtla talebeliğini sürdürüyor. Bir zaman daha geçmiş,yine yanına yanaşmış;

"Bana bak delikanlı, ben sana bir teklifte bulunmuştum. Ne oldu?"

İşte mahcup;hık da mık da...

Aradan bir zaman daha geçmiş;

"Bana bak." demiş. Bir daha kıstırmış çocuğu. "Kızı getireceğim, bırakacağım senin oraya." demiş.

Tabii bakmış ki kızın babası samimi, yani parasızlığına, pulsuzluğuna hakikaten aldırmıyor; "Peki öyleyse." demiş.Rahatlamış çocuk. Evlenmişler. Şimdi mutlular, bahtiyarlar. Kadın Mercedeslerde geziyor, kaloriferli dairelerde yaşıyor.

Ama babası onu hiç düşünmedi. Babası damadın dindarlığını düşündü, sonunda öyle oldu. Allah öyle yapar. Zengin diye verirsin, tersi olur; fakir diye verirsin, zengin olur. Allah yardım eder.

Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim, bu evlilik meselesinde birbirinizin çocuklarını evlendirmekte yardımcı olun. Sevaptır. Bu kızlarımız namazsız,niyazsız, herif-i nâşeriflere gelin gitmesin. Bu oğlanlarınız da namazsız, niyazsız, ayyar, fettan kızların elinde maskara duruma gelmesin.

Tamam mı?

Bu önemli bir hizmettir.

Bizim başımız kalabalık, başımız kaşınsa kaşıyacak vaktimiz olmuyor ama bizim de bir yardım imkânımız olursa biz de yardım ederiz.

"Düğününde elekle sutaşırız." derler, böyle şaka yaparlar. Elekle sutaşınmaz ama balyoz vuranın kenarda hık deyicisi gibi, bizde "Âmin" deriz, dua ederiz. Bu işi yapmak lazım.

Neden yapmak lazım?

"Fitne ve fesat olur." diyor Peygamber Efendimiz. "Yeryüzünde büyük bir fitne olur, çok fesat yayılır." diyor. Flörtler başlar, yan bakmalar başlar. Harama baktımı günah. Gözün zinası var, elin zinası var. Ahlâkı bozulur. Kötü yola saptığı, günah işlediği için ruhî depresyon ve dejenerasyon başlar. Sonra bakarsın çocuk ruh doktoruna gidiyor, hasta.

Neden?

Evlenmedi, problemler çıktı; fıttırır."Fıttırmak" diyor, yani gençlerin kelimesi bu, "oynattı" demek.Böyle olur.

Onun için Efendimiz'in hadîs-i şerîfi gelmişken bende bu meseleyi size söylüyorum; birbirinize yardımcı olun.

el-Habisâtüli'l-habîsîneve'l-habîsûneli'l-habîsâti ve't-tayyibâtüli't-tayyibîne ve't-tayyibûneli't-tayyibât.

İyi erkekler iyi kadınlara, iyi kadınlar iyi erkeklere nasip olsun. Kötülere gitmesinler, dünyaları âhiretleri fena olmasın.

Tamam mı?

Birinci hadis bu.

Evlenmek sevaptır. Evlenen insanın sevabı bekârdan daha fazla olur. Çünkü aklı sağlam durur, aklına başka şeyler gelmez. Sonra çocuğa bakmak sevaptır. Eve nafaka, gıda getirmek sevaptır. Bir aileye nezaret etmek sevaptır. Kadın, çocuk sahibi olursa emzirsin, cihat gibidir. Çocuğa baksa sevaptır. Kocasına hizmet etse sevaptır. Hatta ve hatta;"Karı koca arasındaki evlilik münasebetleri dahi sevaptır." diyor Peygamber Efendimiz. Sahâbe-i kirâm şaşırmış, demişler ki;

"Olur mu böyle şey? Şehvetini uyguluyor, kaza ediyor, bundan da sevap olur mu?"

"Olur. Harama gitseydi günah olacaktı ya, harama gitmedi, işte bundan dolayı sevap oluyor." diye buyurmuş.

Bu mesele böyledir, aziz ve muhterem kardeşlerim.

Tabirimi biraz mâzur görün;İslâm evlilik konusunda son derece demokrattır. "Demokrat" sözü adî kalır da, başka bir şey anlatabilmek için kelime bulamıyorum. İslâm çok hür fikirli, geniş fikirli, yüksek fikirlidir; meseleyi böyle düşünür, böyle halleder.

Bir gazeteci hanımefendi bizim bir profesör arkadaşa demiş ki;

"İslâm'ı siz methediyorsunuz, bizi İslâm'a çağırıyorsunuz. Ama şimdi bir koca dört tane kadın alıyor. Olur mu böyle?"

Evet, dörde kadar müsaade var ama adalet edemezse bir taneyle iktifa etsin diye de tavsiye var. "Hiç olmazsa dörde kadar." demiş. "Avrupalılar metres tutuyorlar da onun sayısı belli değil ya." demiş.

O daha fena değil mi? Hiç olmazsa burada nesep belli, soy belli, ortak belli, ev belli. Burada bir ahlâkî durum var. Öbür tarafta kimin kimden çocuğu olduğu belli değil. Onların krallarının böyle çocukları var. Hatta bir fıkra var:

Berlin'e bir köylü gelmiş. Demişler ki; "Oo, ne kadar krala benziyor!" Köylü ama tam kralın tipine benziyor. Krala da söylemişler. Kral çağırmış. Görmüş ki Allah Allah, hakikaten kendisinin tıpkısı, tıpkısının aynısı, benziyor. Köylü de kralda birbirine benziyor. Fıkramıdır, gerçek mi oldu, bilmiyorum. Kral sormuş;

"Senin annen hiç Berlin'e geldimi?" demiş.

Köylü de anlamış tabii bu sözün altında yatan mânayı;

"Yok annem gelmedi ama babam geldi." demiş.

Avrupa'nın ahlâkı bu.

Bu mu güzel?

Kralından tut aşağısına kadar... Bu ahlâk mı güzel?

Mesela bizim tarikatimizde nazar ber kadem kâidesi var. Gözleri kız gibiayak parmağının ucunda olacak. Kız gibi yürüyecek. Delikanlı ama etrafa bakmadan yürüyecek,efendi efendi yürüyecek. Bakarsa gözü takılır diye.

Bu mu güzel, o mu güzel?

İslâm güzel tabi.

Onun için İslâm'ın bu geniş fikirliliğini anlayıp ona göre hareket etmek lazım.

Bir insan uzun zaman bekâr kalması doğru değildir, tavsiye etmem. Lise bitsin,pekâlâ. Üniversite bitsin,pekâlâ. Askerlik de bitsin, pekâlâ. İhtisas da bitsin, yoo! İhtisas bitiyor, doktora bitsin, doçentlik bitsin, profesörlük bitsin... O zaman ömür bitsin oluyor. Geciktirmek doğru değil. Mümkünse lisedeyken evlendirmeli, değilse üniversitedeyken evlendirmeli. Gözü nâmahreme bakmamalı. Kuşağı nâmahreme çözülmemeli. Dürüst yaşamalı. Çünkü gençliğinden itibaren Allah'a itaat ederek yaşayan kimseler Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelenecek. Böyle yetişen gençlerin kıymeti çok fazla. Gençlerin öyle olmasına da çalışmak lazım. Ciddi bir şey bu.

İnsan tabiati anlaşılsın diye söyleyeyim:

Efendimiz bir genç sahabiyi devesinin arkasına alıyor da Arafat'a çıkıyorlar. Tabii Arafat'ta erkek hacılar da var, kadın hacılar da var. Arkasındaki gencin gözü kadın hacılara takılmış. Kadınlar da ona bakmışlar, o da ona bakmış herhalde... Hac bu, Arafat bu... O zaman diyor ki Peygamber Efendimiz;

"Ey gulam, ey çocuk, bu arefe günü öyle bir gündür ki bu günde gözüne, kulağına, âzâsına sahip olan sevap kazanır; sahip olamayan günaha girer."

Yani nâmahreme, yabancıya gözü bakmayacak. İslâm terbiyesi böyle. Bu terbiyeyi alacağız.Ama Efendimiz'in nikâh sünnetini de vaktinde uygulayacağız. Lisedeyken, üniversitedeyken, neyse evlenecek, fitne ve fesat olmayacak, flört olmayacak, vesaire olmayacak. Yani insanlar namuslu olacak. Hanımlar namuslu olacak. Çocuklar salih evlat olacak. Analar babalar dürüst insanlar olacaklar. İslâm bunu emrediyor.

İkinci hadîs-i şerîfe geçeyim.

Onikincihadîs-i şerîf:

İzâcâekümü'z-zâiru fe-ekrimûhu.

Enes radıyallahuanh'ten.

"Size bir ziyaretçi geldiği zaman ona bir şeyler ikramda bulunun."

Zâir, "ziyarete gelen kimse" demek. Hurma mı var, şerbet mi var, şeker mi var, çikolata mı var, börek mi var, çörek mi var,meyve mi var, koku mu var...

Mesela Efendimiz "Oruçlunun ikramı kokudur."diyor. Oruçluya bir şey yedirilmiyor, ne yapacak? O zaman koku [ikram edecek.]

Koku sol avucuna sürülüyormuş, bende bu sene öğrendim. Medine'de yaşlı bir Medineli hacı amca öyle dedi. Sağımı uzattım ben,"Sol elini uzat." dedi, şaşırdım. Solu uzattım, esansı buraya sürdü .Sağ elin parmağıyla alınacakmış, koku kaşına, bıyığına filan sürülecekmiş. Yani yine sağla sürülüyor ama depolama sol elde, oradan sağ elle alınıp sürülüyormuş.

Oruçluya koku ikram edersin. Ötekine de neyin varsa bir şey ikram edeceksin. Misafire ikram etmek asalettir, cömertliktir, sevaptır, güzeldir. Onun için misafiri ikramsız bırakmamaya gayret edin. Elinizden geldiğince çay, şerbet,meyve, sebze, yiyecek, yemek, uzaktan gelmişse sofra çıkartmak lazım. Uzaktan geldi, millet hiç oralı olmuyor.

Bu adam sekiz saatlik yolculuktan, Ankara'dan geldi,bunun karnı açtır; koy önüne peynir, zeytin, ekmek, bir şeyler yesin.

Geliyor;

"Yemek çıkartayım mı?"

"Yok, teşekkür ederim."

Tamam, atlatıyor.

Birisi gelmiş, misafire sormuş;

"Çay mı istersiniz, kahve mi?"

O da bastırmış;

"Sen önce çay getir de kahveyi yemekten sonra getirirsin."

Sen misin öyle bir tanesiyle kurtulmak isteyen? Bir de yemek çıkartmış işin içine...

İmam-ı Gazzâlîdiyor ki; "Misafire külfetsiz ikram edin." İhyâ'sında böyle anlatıyor. Misafire teküllüfsüz, tabiîbir şekilde ikramda bulunun. Yani aşırı parçalanıp, çok masraf yapıp ikram etmeyin. Kadınların misafir günleri oluyormuş, - Erenköy'de, Suadiye'de- duyuyorum, görmedim de; 18-20 çeşit ikram oluyormuş. Pastanın bilmem kaç türlüsü, kuru tuzlunun bilmem kaç çeşidi, meyvenin bilmem kaç çeşidi... Yandı kocalar... O,dükkânda para kazanacağım diye uğraşsın, hanım öbür tarafta ortalığı mahvediyor. Büyüklerimiz külfetle, tekellüfle, gösterişle böyle fazla ikramı da yasaklamış.

Neden?

Sebebini de şöyle izah ediyor İmam-ı Gazzâlî; "Misafirinize tabiî ikramda bulunun;aşırı, zoraki, zorlamalı ikramda bulunmayın. Çünkü bir zaman gelir, misafir size gelmek isterse o zaman 'Gelmese ya, tam ikram yapamayacağım.' dersiniz. O kadar şâşaalı ikram yapamayacağınız zaman,'Gelmese daha iyi.' diye gelmesini istemezsiniz. Misafirin gelmesini istemeyene de Allah lanet eder!"

Lanete uğramamak için hep isteyeceksin. Kendini de pes dedirtmemek için aşırı yapmayacaksın, tabiî, normal yapacaksın.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Ben bir deve paçasına çağrılsam bile ziyafete, davete icabet ederim, giderim."

O zaman en ucuz şey, kesilen hayvanın ayakları. Kazana konuluyor, fokur fokur kaynıyor, hadi onu kaşıklıyorlar, içiyorlar; o zamana göre basit bir şey."Ona çağrılsam bile giderim." buyurmuş. Birisinin evine gittiği zaman sirke ikram etmiş, sirkeye banmış Efendimiz. Allahua'lem, herhalde ekmeği bandı. "Sirke ne güzel azıktır, sirke ne kadar güzel katıktır." diye birde methetmiş.

Ama bir başka sefer bir başka zât-ı muhterem kendisini evine çağırmış. Sirkeyi methetmişti geçen sefer diye Peygamber Efendimiz'in önüne sirke çıkartmış. "Yo" demiş,"bu senin için değil." Yani adamına göre, evin gelirine göre de değişecek. Sen misafir olmadığı zaman sofranda neler var, söyle bakalım. Misafir olmadığı zaman neler var? En aşağı onlar olmalı. Misafire ekmeğin küflü tarafını, ayranın içine fare düşmüş vermek olur mu?

Adam kapıyı vurmuş,"Allah rızası için, çok hararet var, susadım, bir tas su verir misiniz?"demiş. Fıkra bu, olmuş hadise değil belki. Çocuk demiş ki;

"İstersen ayran vereyim amca?"

"E evladım, anana babana sor, yani daha iyi olur ama belki razı olmazlar."

"Yok yok, olurlar." demiş. Bir tas ayran getirmiş. Adam oh içmiş,ayran hoşuna gitmiş.

"Amca, birdaha vereyim istersen?" demiş.

Adam çocuğa bakmış;

"E peki, hadi bir daha getir bakalım."

Bir daha içmiş.

"Amca, bir daha getireyim istersen?"

"Evladım, annen baban kızar belki." demiş.

"Yok yok, kızmaz. Zaten ayranın içine fare düşmüştü de ondan." demiş. Adam;

"Hay Allah!" diye tasıkütyere vurunca, çocuk bu sefer annesine bangır bangır bağırmaya başlamış;

"Annee! Köpeğin çanağını adam yere vurdu!"diye.

Şimdi hizmet de böyle olmaz yani. Misafire ikram edecek, köpeğin çanağını alıyor, içine fare düşmüş ayranı ikram ediyor. Bu ayıp, bu günah. Kendisinin yediği, içtiği gibi güzel bir şey olması lazım. İçeceği gibi, beğeneceği gibi olması lazım.

Lente nâlü'l- birre hattâ tünfikûm immâ tuhibbûn. "Sevdiğiniz şeyleri sadaka olarak, zekât olarak infak etmedikçe, vermedikçe, gönül zenginliğine ulaşmadıkça takvâ ehli insan sayılmazsınız. Birru takvâya nâil insan sayılmazsınız." diye âyet-i kerîme bildiriyor.

İnsan sevdiğinden verecek. Güzelinden verecek. Verdiği şey beğenilecek, makbule geçecek, yani hoş olacak.

Evet, ziyaretin ve ikramın buna benzer kâideleri var. Evinize ziyaretçi gelince onun gönlünü hoş edecek bir şeyler ikram etmeye çalışın.

İzâci'tümü's-salâte venahnu sücûdun fe'scüdû velâ teuddûhâ şey'en vemen edreke rek'aten vekad edreke's-salâh.

Ebû Hüreyre radıyallahuanh'ten.16.hadîs-i şerîfe geçtik. Diyor ki Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte;

İzâci'tümü's-salâte. "Camiye namaz kılmaya geldiğiniz zaman." Ve nahnu sücûdun. "Biz secdeye varmışken geldiyseniz..."

Allahu Ekber demiş, Semi allâhuli-menhamideh denmiş, Rabbenâveleke'l-hamd denmiş, Allahu Ekber secdeye varılmış. O zaman adam geldi, kapıdan, camiden içeriye girdi; imam, cemaat secdede...

"Biz secdedeyken siz namaza geldiyseniz, fe'scüdûsiz de secde edin, bizimle beraber secdeye gidin."

Bir secdeye yetiştiyseniz -tek secde olmaz diyorlar- ikincisini de yapın, ondan sonra yine bize bağlanırsınız.Yani secdeyi kaçırmamaya çalışın. Bazısı yukarıda bekliyor; secdeleri bitirsin, tekrar kalksın veya otursun diye bekliyor. Lüzum yok. Secdeye varır, bir tanesini ikilersiniz. Ama secdenizi yapın.

Velâ teuddûhâ şey'en. "Ama bunu rekâttan saymayın."

Sevabı vardır. İnsan bir an önce namaza girdiği için o anın büyük sevabı vardır. Ama rükûya yetişemedimi rekât sayılmaz. Rükûda sübhâne Rabbiye'l-azîm, sübhâne Rabbiye'l-azîm, sübhâne Rabbiye'l-azîmdedi; Allahu Ekber dedi, o zaman yetişti adam; o rekâta yetişmemiş sayılır. Secde eder, o fazilet, sevap kazanıyor ama rekâttan sayılmaz.

Ve men edrekerek'aten ve kadedreke's-salâh. "Rekâta,rükûya yetişmişse namaza yetişmiş demek olur."

Rükûda sübhanallah diyecek kadar imamla mutabakat, aynı zamanda rükûda kalma vakti olmuşsa o rekâta yetişmiştir. Yani camiden içeri girdi, cemaat sübhâne Rabbiye'l-azîm demekle meşgul, o da Allahu Ekber,Allahu Ekber dedi, rükûya vardı, sübhâne Rabbiye'l-azîm dedi. Ondan sonra imamın semiallâhuli-menhamideh sözünü duydu. Tamam, o rekâta yetişmiş sayılır. Onu da kaçırırsa yetişmemiş sayılıyor. Fâtiha'da, ondan evvel Sübhâneke'de katıldığı zaman zaten rekâta yetiştiğini biliyorsunuz.

Bu hadis de böyle.

İzâci'teile's-salâti fe-vecedte'n-nâse yusallûnefe-sallimeahüm ve inkünte kadsalleyte tekün leke nâfileten ve hâzihî mektûbeten. (veyahut ve hâzihîmektûbetün)

Namazla ilgili bir başka mesele.

İzâci'teile's-salâti. "Camiye namaz kılmaya geldin. "Fe-vecedte'n-nâseyusallûne."Baktın ki insanlar namazda, namazı kılıp dağılmamışlar." İnsanlar camide. Fe-sallimeahüm."Sende onlarla beraber namazı kıl." Ve in künte kadsalleyte. "Daha önce kılmış bile olsan."

Kılmıştın, camiye geldin, insanlara baktın daha namazı kılmamışlar. Daha önce kılmış bile olsan sen de onlarla kıl.

Bazen öyle olabiliyor. Yani cemaat gecikmiş olabiliyor, başka meseleler olabiliyor. Zuhru ahîrvar, asr-ı sânivar, işâ-isâni var. Bazı beldelerde camiler farklı farklı zamanlarda namaz kılabiliyorlar. Veyahut imam,müezzin gelmemiş oluyor. Kapı açılmamış oluyor, gecikmiş oluyor.

Orada insanları gördün mü, onlar namaz kılarken sende onlarla beraber o namazı kıl, daha önce kılmış bile olsan. Çünkü;

Tekün leke nâfileten. "Bu senin için ikinci bir sevap namaz olur."

Ötekiler için mektûbe, farz bir namaz bile olsa senin için nafile olur, sevap olur. Kaçırmayacaksın.

Bu umumiyetle evlere gittiğimiz zaman oluyor. Arkadaşlar çağırıyorlar eve, gidiyoruz. Bakıyoruz ki orada cemaat toplanmış. Ben namazı kılmış gidiyorum ama orada onlar kılmamışlar, yemekteler. Ondan sonra namaz kılmaya kalkıyorlar. Ben kılmıştım diye oturmasın sedirde, oda onlarla beraber kılsın, nafile olur.

Nafile ne demek?

Türkçe'de nafile,"boşuna" demek. Arapça'da"boşuna" demek değil. Nafile,"sevaplı" demek; yani "farz değil ama sevap kazandıran" demek. İlave demek, fazilet demek.Onun için bir fazilet oluyor, sevap kazanma vesilesi oluyor.

İzâ celese'l-kâdî fî meclisihî hebata aleyhi melakâni yüseddidânihî ve yüveffikânihî ve yürşidânihî mâlemyecür fe-izâcâre araca ve terekâhu.

İbn Abbas radıyallahuanhümâ'dan. 41. sayfanın beşinci hadîs-i şerîfi.

Burada ne diyor Peygamber Efendimiz?

"Kadı efendi, hâkim efendi..."

Hüküm verecek, davayı dinleyecek, hükmedecek insana eskiden "kadı" diyorlardı. Nasreddin Hoca kadının huzuruna çıkmış filan, hikâyelerde biliyorsunuz. Bizim bugünkü kelimelerimizle kadı, hâkim demek.

Kadı efendi, mahkeme salonunda makamına oturdu da veyahut eskiden önünde rahle vardı, belki minder vardı, minderine geldi oturdu, bağdaş kurdu; davalıyı davacıyı dinleyecek.

"Mahkemedeki yerini aldığı zaman." Hebata aleyhi melakâni. "Adalet yapacağı o mahalle gökten iki tane melek iner." Yüseddidânihî. "Onu doğrulturlar." Ve yüveffikânihî."Ve onu doğru yola uydurmaya çalışırlar." Ve yürşidânihî. "Ona gerçeği göstermeye çalışırlar."

İki melek o kadı efendi adaletle hüküm versin, meseleyi doğru görsün, doğru anlasın, doğru anlatsın, hükmünü iyi versin diye başlar çalışmaya. Melekler görünmüyor ama kadı efendiye böyle bir mânevî yardım başlar.

Mâlemyecür. "Bu, kadı efendi zulmetmediği, zalimlik yani haksızlık yapmadığı müddetçedir."

Cevr ücefâ, zulüm yapmadığı zaman... Yani kadı efendinin, hâkim efendinin niyeti fena, bozuk... Birisinden bir rüşveti almış, berikisini çiğ çiğ yiyecek, haklı da olsa haksız çıkartacak. Niyeti bozuk. O zaman değil.Cevr ücefâ, haksızlık ve zulüm fikrinde, niyetinde olmadığı müddetçe gökten iki tane melek yanına oturur oturmaz gelirler; buna doğruyu göstermeye, yanılmışsa düzeltmeye,-mânevî bakımdan- irşat etmeye gayret ederler.

İzâcâre araca. "Melekler tekrar göğe çekilir giderler." Ve terekâhu. "O adamı bırakırlar."

Şeytan o zamangelir. Şeytan ona artık şeytânî bir hüküm verdirir.

Onun için kadı efendinin niyetinin iyi olması, kalbinin sağlam olması lazım. Kalbi sağlam oldumu melekler ona doğruyu ilham ederler, doğruyu fıs fıskalbine getirirler, doğruyu bulur. Kalbinde bir tarafa meyil ve haksızlık oldumu, o zaman yardımı bırakırlar, havaya uçup giderler, onu terk ederler. Terk edince de vaziyeti fena olur.

Bundan sonraki altıncı hadîs-i şerîf:

İzâ celese ehadüküm inde muhtadarin fe-lâ yulihha aleyhi bi'ş-şehâdeti fe-innehû yekûlühâ bi-lisânihî ev yûmîbi-yedihî ev bi-tarafihî ev bi-kalbihî.

Enes radıyallahuanh'ten. Peygamber Efendimiz'inbir tavsiyesi.

"Sizden biriniz muhtazır..."

Veya muhtazar; -ism-ifâil, ism-i mef'ul mümkün- vefatı yakın insana derler. Yani can çekişmekte olan, can hulkuma dayanmış olan, vefat etmek üzere olan kimseye "muhtazır" derler.

"Böyle bir kimsenin yanında sizden biriniz oturduğu zaman ona 'Kelime-i şehadet getir.' diye ibram ve ilhahda bulunmasın, zorlamasın."

"Hadi kelime-i şehadet getir. Söylesene be adam! Hadi be, hadi be!"Böyle tazyik yapıp ilhah etmesin. Çünkü onu o ya diliyle söyler, ya eliyle işaret eder, ya da gözüyle işaret eder.

Can veriyor, kolay mı bu?

Kim bilir ne ızdırabı var... İlla ondan öyle bir eşhedü enlâ ilâhe illallah diye bir ses çıkmasını beklemesin, ona zorlamasın. "Hadi söyle de bir duyayım..." vesaire demesin. Çünkü mümkündür ki ya diliyle söylüyordur, ya eliyle işaret ediyordur, ya da gözüyle işaret ediyordur, ya da onu kalbinden söylüyordur. Tamam, ısrar etmesin.

"Kendisi lâ ilâhe illallah, eşhedü en lâ ilâhe illallah desin ama tazyik etmesin adamcağıza." diye Efendimiz'in tavsiyesi böyle.

41. sayfanın yedinci hadîs-i şerîf:

İzâ celeseti'l-mer'atüfi's-salâti vadaatfahizehâ alâ fahizehe'l-uhrâ fe-izâ secedet el-sakat batnahâ alâ fahizehâ mâyekûnülehâ ve innellâhe teâlâ yenzuru ileyhâ yekûlü yâ melâiketî üşhidiküm ennî kadğafartü lehâ.

Abdullah b. Ömer'den rivayet edilmiş. Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğu naklediliyor;

"Kadın namaza oturduğu zaman uyluğunu öteki uyluğunun üzerine koyar, öyle oturur." Kadının oturuşu, ayakları sağ yanından çıkararak oturuyor, uyluğunu-uyluk, insanın dizinden yukarı kısmıdır- ötekisinin üzerine koyarak otursun. Secde ettiği zaman da karnını uyluğuna yaklaştırsın."

Biz erkekler avucumuzun içi yerde olacak, dirseklerimiz açılmış olacak, yandakine temas edecek.

Kadınlar öyle değil. Kadınlar tesettüre riayet edici bir tarzda, karnıyla uyluğunu birbirine yapıştırsın. Kendisinin örtünmesi gereken yerleri örtmesi için öyle yapması lazım. Vücudunun örtünmesi, korunması bakımından öyle geniş, açık durmaz; namazın fiillerini böyle derli toplu yapar.

Allahu Teâlâhazretleri ona nazar eder ve meleklerine buyurur ki;

"Şahit olun ki ben bu kadın kulumu bağışladım."

Mâlum, tabii erkek, gençler namaza geldiği zaman, Allahu Teâlâhazretleri hep bu müslüman kullarını meleklerine gösterir, onlara bunları metheder. "Bak bu kullarım benim divanıma durdular. Bak bu genç kulum, gençliği var, başında kavak yelleri esiyor amayine de namazı bırakmadı, İslâm'dan ayrılmadı." diye böyle methettiğine dair hâdis-i şerîfler çok. Bu da hanımların methedildiğine dair bir hadîs-i şerîf oldu.

İzâ celestüm ile'l-muallimi ev fî mecâlisi'l-ilmi fednû ve'l-yeclis ba'duküm halfeba'dın ve lâ teclusû müteferrikîne kemâ celese ehlu'l-câhiliyye.

Bu da Ebû Hüreyre radıyallahuanh'tenrivayet edilmiş. Sizin oturma âdâbınıza dair bir hadîs-i şerîf. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

"Size bir şey öğreten bir muallimin, bir öğreticinin huzurunda oturduğunuz zaman." Ev fî mecâlisi'l-ilmi."Veyahut ilim meclisinde oturduğunuz zaman."

-Burası da bir ilim meclisi, hadis okuyoruz,dinden, imandan bahis konuşuluyor.-

Fednû. "Konuşana mümkün olduğu kadar yakın gelin, yaklaşın." Ve'l-yeclisba'duküm halfeba'dın."Sizin her biriniz birbirinin arkasında hemen dursun." Velâ teclusû müteferrikîn. "Grup grup, uzak uzak, parça parça, dağınık dağınık, mesafeli mesafeli oturmayın."

Sıkışık,peşpeşe, konuşana yakın oturun.

Kemâ celese ehlu'l-câhiliyye."Çünkü müşrikler cahiliye devrinde öyle dağınık dağınık otururlardı."

Halbuki mü'min bilir ki ilim meclisi, meleklerin etrafını kuşattığı, severek etrafına toplandığı bir meclistir. İlim meclisi, cennet bahçesidir. Yani bizim şimdi şuramız cennet bahçesi,hadîs-i şerîflerde öyle. Bu bir cennet bahçesidir. Etrafını melekler çevrelemiş, hayran hayran seyrediyor, "Bunlar Allah'ın ne kadar sevabını kazanıyorlar, ne güzel iş yapıyorlar." diye.

Burada mümkün olduğu kadar iyi duyulsun diye konuşmacıya yakın oturulacak, âdabtandır. Öyle parça parça, bölük bölük, grup grup, küme küme oturulmayacak. Cahiliye devrinde müşrikler öyle yaparlarmış, onu öğrenmiş olduk.

Dokuzuncu hadîs-i şerîf:

İzâ ceme a'llâhu evvelîne ve'l-âhirîne yevme'l-kıyâmeti yurfauli-külli ğâdirin livâun fe-kîle hâzihî ğudretü fülân ibnü fülân.

"Allah kıyamet gününde evvelki insanları, sonraki insanları, hepsini mahşer yerinde topladığı zaman..."

İzdiham, kalabalık, herkes mahşer yerinde toplanacak. Hz.Âdem de gelecek, en son insan da gelecek. Hz.Âdem'inçağındaki insanlar da gelecek, sonraki insanlarda, herkes arasat meydanında, mahşer yerinde toplanacak.

"Kıyamet gününde Allah geçmişleri, gelecekleri, evvelkileri, sonrakileri topladığı zaman..." Yurfau li-külli ğâdirin."Her cevr ücefâ yapmış, zulüm yapmış insan için bir bayrak dikilir." Fe-kîle."'Bu falan oğlu filanca adamın yaptığı zulmün bayrağıdır.' denilir."

Her zalim için gizli kalmayacak gibi başına bir bayrak dikiliyor. Araplar'da âdetti, göstermek, dikkati çekmek için bayrak alâmet oluyor. Kim zalim, kim zulüm yaptı dünyada, hangi zulüm içinse o adamın başına bir bayrak dikilir. Bu falan oğlu filancanın zulmünün bayrağıdır, işte onu işaret ediyor, diye herkes böyle işaretlenir.

Muhterem kardeşlerim!

İnsanoğlu çok zalim bir mahlûk. Sırplar'ı görüyorsunuz, durup dururken nasıl camileri yıkıyorlar, nasıl insanları öldürüyorlar. Sokaklar şehit cesetleriyle dolu, görüyorsunuz... Ortada fol yok, yumurta yok, bir şey yok. İşte sende yaşıyorsun, o da yaşıyordu... Ama bir insanoğlunun şeytana uyması, dinsiz imansız olduğu zaman yaptığı böyle gaddarlıklar var. Bir de "müslümanım" diyen insanların da birbirlerine yaptıkları şeyler çok olmuş. Bunun en bariz misali şu ki; Peygamber Efendimiz'in -kucağına alıp, öpüp sevdiği- torununu karısıyla, çocuklarıyla, akrabasıyla şehit etmişler.

Düşünebiliyor musunuz?

Şimdi bize bazıları bazı haksızlıklar yapıyor da... Biz Mehmed Zahid Efendi'nin damadıyız, halifesiyiz, halefiyiz, vazifelendirdiği kimseyiz. O hocanın hatırı yok mu yani, buna bunu yapıyorsunuz?

Peygamber Efendimiz'in mübarek torunlarını kıtırkıtır kesmiş insanlar. Ve zulüm devam etmiş. Emevîler devleti boyunca devam etmiş. Abbasîler "Bunlar zalim." diye isyan bayrağı açmışlar, Emevîleri öldürmüşler, onlar da devam etmiş. Onların zamanında Peygamber Efendimiz'in evladı tarassut -gözlem,gözetim- sıkı bir takip altında; bir yere gidememiş, çok kere zehirlenilmiş vesaire. İmâm-ı Âzam Efendimiz, bizim mezhebimizin kurucusu, hapiste zehirlenerek, sopayla dövülerek öldürülmüş. Hep bir politikadan. Politikacıların yani devleti haksız yere eline geçirmiş insanların asıl hak sahipleri hakkını almasın diye çevirdikleri entrikalardan ve zulümlerden...

Tabii bu dünyada bunlar oluyor.

Sonra ne olacak?

Bu dünyada mazlum olan... Evet insana zulüm acı geliyor.

"Vah yazık, kanı yere dökülmüş, öldürülmüş, kafası kesilmiş..."

Hz. Hüseyin Efendimiz'in kafasını kesmişler de Şam'a göndermişler, "Bak, kestik." diye. Kafası ayrı, vücudu ayrı.

Düşünebiliyor musunuz?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in torunu! Ne zalimlikler olmuş... Bu dünyada ölen şehit oluyor. Daha ilk damlası, kanı yere damlarken cennetegidiyor.

Ama öldürene ne olacak?

Öldürene daha kıyamet gününde "İşte bu zalim!" O zalim şu zulmünden dolayı bayrak başına dikilecek, ondan sonra da başına gelecek belaların, cezaların haddi hesabı yok.

Zalimlere Allah âhirette cezasını verecek. Dünyada da verecek. Dünyada da cezasız bırakmaz. Yani ağız tadıyla yaşamazlar. Dünyada da görürler,âhirette de görürler.

Bosna-Hersek'teki olaylar benim uykumu kaçırıyor, keyfimi kaçırıyor, iştahımı kaçırıyor. Üzülüyorum. Herkes üzülüyor, ağlıyor, sızlıyor, şikâyet ediyor.

Ama muhterem kardeşlerim, bazı şeyler insanların başına ceza olarak gelir.

Neden?

İslâm'ı yaşamamışlardır, namazı kılmamışlardır, zekâtı vermemişlerdir, Allah'ın yolunda yürümemişlerdir; ya da Yugoslavya'nın öbür tarafında Sırplar daha önce başkalarına zulmetmişlerdir, bunlar yardım etmemişlerdir, ceza şimdi onlara gelmiştir.

Ben geçen senelerden hatırlıyorum; Makedonya'da, Arnavutluk'ta Sırplar'ın büyük zulmü vardı. O zaman Bosna-Hersek ses çıkartmadı. Şimdi sıra bunlara geldi. Şimdi Makedonya ses çıkartmıyor. Belki ses çıkartacak durumda değil. Yani müslüman müslümanla ilgisiz kalınca, imdadına koşması gereken insanın imdadına koşmayınca ceza dönüpbazen onun da başına geliyor. Ben böyle bir şey olmasından da korkuyorum. Yani bakıyorum; çok acı durumlar, çok feci durumlar; "Rabbimiz niye müsaade ediyor bunlara? Acaba cezamı?" diye de aklıma geliyor.

Tabii bunu ders alalım diye söylüyorum,

Muhterem kardeşlerim!

Bir yerde mazlum varsa onun yardımına yetişmek, öteki müslümanların boynunun borcudur. Ya mâlen, ya bedenen, ya fiilen, ya kavlen mutlaka yardımcı olmaya çalışacak. Yardımcı olmazsa bir gün o bela dönüp onun başına gelebilir. Kim Allah yolunda cihat ederse, yardım ederse o kurtulur.

Bak Afganistan'dakiler mücadele ettiler, sonunda ne oldu?

Kurtuldular, değil mi?

Yani evet, üzülen üzüldü, ölen öldü, ölenler şehit oldu, kalanlar gazi oldu, haksız yere adam öldürenler de zalim, cezasını bulacaklar. Ama cihadın sonunda Afganistan Ruslar'ın eline düşmedi.

Müslümanların çalışması lazım. Allah yolunda yapması gereken şeyleri çok iyi düşünmesi lazım.

Ben buradan size, kendimize sözü getirmek istiyorum.

Biz de çok güzel günler yaşıyoruz; güneş var, sokaklar karpuz kavun dolu... Geçen gün arkadaşa gösterdim, Şehzadebaşı'ndan gidiyoruz; kırmızı kırmızı üzümler, kehribar gibi sarı sarı üzümler, alacalı alacalı, kırmızılı koca koca şeftaliler, sarı sarı kayısılar, hevenk hevenk muzlar... "Şu manzaraya bak." dedim. Elhamdülillah.Yolun kenarı Gülhane parkı gibi, meyveler, sebzeler dizilmiş, bolluk bereket...

Bulgaristan'dan adam geliyormuş, diyormuş ki;

"Bundan ben şimdi bir kilo alabilir miyim, serbest mi?"

Serbest, alabilirsin.

"İki kilo alacak olsam alabilir miyim? İki kilo da verirler mi?"

Verirler.

"Beş kilo da alacak olsam verirler mi?"

Verirler yahu, ne var?

Bulgaristan'da vermiyorlardı. Herkesin hissesine 250 gram düşüyor, parası olsa bile fazla alamıyordu. Para mühim değil, karneye bağlıydı. Bir ara bizde de ekmek karneye bağlıydı, para geçmiyordu. Hem parayı götürecektin hem de karne, böyle pul gibi bir şey, cırt cırt koparıp götürecektin, her ailede insan başına şu kadar. Fazla alamıyordun. Böyle açlık, kıtlık devirleri olmuştu.

Şu memleketimizde güneş var, meyve var, sebze var, rahat var, bolluk var, para var, pul var, yiyecek var,içecek var, giyecek var; hepimiz rahattan patlayacağız. Yani eriyip yağmuru görünce patırdayıp patladığı gibi, bizde rahattan, rehavetten, rahmetten patlayacak haldeyiz. Ekseriyet böyle. Yani en fakir dediğimiz insan açlık çekmiyor.

Öyle üç gün beş gün açlığı kim görüyor? Bir hurmayla akşam eden kaç kişi var?

Otlarını yese ot varhiç olmazsa, otlar da yenilebiliyor. Ekşi kulak otu var, gayet güzeldir, bilmem şu ot var, bu ot var; yenilebilir yani. Bolluk elhamdülillah.

O halde bu nimetler içindeyken vazifelerimizi unutmayalım. Başkalarına yardımda kusur etmeyim. Zulmün karşısına çıkalım.Tenkit edelim.

Bu adamların mallarını almayalım. Bilsin ki Türkiye'deki 55 milyon insan küstü bize, haksızlık yapıyoruz, haksızlığa göz yumuyoruz. Bilsin ki "Vay, benim mallarım alınmıyor, satılmıyor!" diye. Bir dükkânın malı satılmazsa, bir milletin malı satılmazsa yola gelir. Bu adamların dinleri imanları para olduğu için bundan anlarlar, başka şeyden anlamazlar. Malını almayacaksın. Boykot ilan edeceksin;

"Sen şöyle yaptığın için almıyorum senin malını!"

Alman malına boykot, Avusturya malına boykot, Sırp malına boykot...

Adam böyle etrafında pervane gibi dönmeye başlar.

Yani onu da mı yapamazsın? Çıkıp bir mitingde bir şey de söyleyemez misin? Bir para gönderemez misin?

Bazı kimseleri duyuyorum ki oraya cihada gidiyorlarmış. Allah razı olsun. Afganistan'da,bazıları kalkmış oraya cihada gitmiş. Bir kişi de olsa hiç olmazsa vazifesini yapıyor.

O kadar zengin Arap devletleri var... Şöyle bazuka diye bir alet vardır, "roketatar" diyorlar, çeşitleri var. "Law" adını alan bir atışlık şeyler vardır. Omzuna alıp tanka tutsan, tetiğini çeksen tank gider, havaya uçar. Bu zavallı mazlumların elinde bunlardan olsa ötekiler tankla saldıramazlar. Tanksavar silahı yok ki saldırıyor. Ondan sonra uzaktan müslüman avlıyorlarmış, avladıkları müslüman kafası kadar mükâfat alıyorlarmış.

Balkanlar'da müslüman bırakmayacaklar. Niyetleri böyle. Bizde burada susuyoruz, duruyoruz. İslâm âlemi duruyor. Suud duruyor, Amerikayla dost, İngiltereyle dost..."Vermiyorum sana! Petrolde vermiyorum, şunu da vermiyorum! Oradaki petrolü kes!" dese keser. Petrol için bak adam dünyayı yerinden oynattı. Saddam Kuveyt'e saldırdı. "Eskiden toprakları bizimdi."dedi diye kıyamet koptu. Petrolü yine verme.

"Yugoslavya'daki zulmü durdurmazsan sana petrol vermiyorum."de.

Diyemiyor.

Orada müslümanlarkıtırkıtır kesiliyor, kanlar içinde, karısı gidiyor, çocuğu gidiyor, kızı gidiyor, bilmediğimiz daha neler oluyor, camiler yıkılıyor. Bosna'nın,Hersek'in güzelim tarihî eserleri mahvoluyor. Mushaflar yerlerde yakılıyor. Öteki İslâmâlemi, bir milyar müslüman varmış dünya üzerinde; masal! Nerede müslüman? Hani? Olsaydı bir şey yaptıklarını görürdük, diye insan üzülüyor.

Onun için zulme razı olmayın. Zulme karşı yapabileceğiniz her şeyi de yapın.

Boutros Ghali: "Kıbrıs'tan bilmem şu kadar toprak verin, sulh olsun."

Kepaze! Kıbrıs'ın tamamı bizimdi. Siz hücum ettiniz, köyleri bastınız, 60-70 kişiyi öldürdünüz, mâsum çocukları, boğazlarını kesip, kanlarını akıtıp küvetlere doldurdunuz. Savaştık, bu toprakları aldık. Daha yarısını sizin elinize bıraktığımıza üzülüyoruz. Sen bizden daha ne toprak istiyorsun? Yüzsüz adam! Saldırdın, kestin, astın ya... Şimdi yenildin, Amerikan arkasından toprak talep ediyor. Amerikalı bilmem kim mektup yazıyormuş, sert bir mektupmuş filan. Bütün Türkiye ayağa kalkmalı,"Öyle şey olur mu!"diye.

Kimse aldırmıyor, ses çıkartmıyor. Ondan kaybediyoruz.

Orada bir cami yıkılınca bütün müslümanların ayağa kalkması lazım. Kalkmıyor. Minareleri delik deşik etmişler, yıkmışlar; kimse tepki göstermiyor. Ama biz burada, Avrupa darılacak diye Ayasofya'yı cami olarak kullanamıyoruz. Amerika istedi diye Yunanlı'nın patrikhânesini açıyoruz.

Onun için aklımızı başımıza toplayalım ki böyle zulümler ileride gelmesin. Âhirette cezası olacak ama dünyada da cezasız kalmıyor.

Allah bizi affeylesin.

Onuncu hadîs-i şerîf:

İzâ ceme a'llâhu'l-evvelîne ve'l-âhirîne yevme'l-kıyâmeti li-yevmin lâ raybefîhi nâdâ münâdin men kâne eşreke fî amelin amilehu lillâhi ehaden fe'l-yetlub sevâbehû min indihî fe-innellâhe ağne'ş-şürekâi ani'ş-şirki.

Ahmed b.Hanbel'de, İbnMâce'de, Nesâî'de, Taberânî' de vs. olan bir hadîs-i şerîf. Ebû Saîd b. Ebî Fudâle hazretlerinden rivayet edilmiş. Burada buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

"Allah celle celâlüh hiç şek ve şüphe olmayan o âhiret âleminde evvelki insanları, sonraki insanları topladığı zaman bir nidâ edici çıkar, şöyle nidâ eder..."

Bu nidâ edici herhalde Allah'ın vazifelendirdiği melektir. Mahşer halkının karşısında çıkıp onlara seslenecek.

Ne diyecek?

Men kâne eşreke fî amelin amilehu lillâhi ehaden fe'l-yetlub sevâbehû minindihî. "Kim Allah için işlediği bir işte Allah'a bir şeyi ortak koşmuşsa gitsin sevabını o ortak koştuğu insandan istesin. Allah'tan sevap beklemesin bugün. Çünkü Allah cellecelâlüh ortaktan en münezzeh olandır. Bu işin ortağa tahammülü yoktur; ortak koşularak yapılmışsa Allah o ameli kabul etmez. Ortağa ihtiyacı yoktur.Ortak için yapılan şeye de ihtiyacı yoktur. Hepsini reddeder."

Şimdi bunu biraz izah edelim, muhterem kardeşlerim.

Bir insan mesela namaz kılıyor. Namaz Allah için yapılan bir ibadettir. Namaz, ibadetlerden bir ibadettir. Namaz kılıyor ama bir de içinde bir başka maksat var, kafasında bir niyet var. Riya ve gösteriş, bu işi bir de onun için yapıyor.

Mesela vali dindar, bakan dindar; bakanın Cuma namazı kıldığı yerde görünüyor, onunla beraber namaz kılıyor. Gönlüne girecek, işe alınacak.

Namazı niçin kıldın sen?

"Hem Allah rızası için kıldım hem bakan görsün diye kıldım." diyecek. "Hem işe gireyim diye kıldım hem sevap alayım."

Öyle yağma yok.

Âhirette, Allah'ın gelmiş gelecek bütün insanları topladığı, şek şüphe olmayan o günde bir münâdi çıkacak, seslenecek:

"Allah için işlenen bir amelde kim başkasını Allah'a şerik koştuysa gitsin sevabını ondan istesin."

Git bakandan iste sevabını bakalım, yürü hadi! Sen o namazı biraz da bakan için kılmıştın, biraz da Allah için kılmıştın; yüzde kırk yedi Allah için, yüzde elli üç falanca için... Öyle yüzdeye müzdeye, ortaklığa Allah'ın bir işte, bir ibadette rızası, tahammülü yoktur.

"Git sevabını ondan iste."ne demek?

"Ben sevap vermeyeceğim. Onun da sevap vermeye hakkı yok. Bu işten sen ceza göreceksin, kâr etmeyeceksin." demek.

Açıkça anlaşılsın diye böyle ifade edebiliyorum.

O halde insan ibadetleri, taatleri, hayrâtu hasenâtı niçin yapacak?

Sırf Allah rızası için!

Muhlisîne lehü'd-dîn.

İhlâsla...

İhlâs ne demek?

Halis demek.

Halis ne demek?

Katıksız demek. Halis altın, som altın demek, katıksız demek.

Halis amel, halis niyet ne demek?

Hiç katık yok, başka hiçbir maksat yok. İnsanlar sevmiş sevmemiş, beğenmiş beğenmemiş, kızını vermiş vermemiş, işe almış almamış, bağışta bulunmuş bulunmamış... İnsan hayırlı işi Allah için yapacak. Böyle yaparsa sevabı olur. Yaptığı işte birisini ortak koşarsa "Git, ondan al sevabını."der. O da veremeyeceği için âhirette hiç o işin faydasını görmez. O şirk koştuğundan dolayı mahrum kalır, ceza görür.

Onun için her işimizde ihlâsla yapmaya, hâlisâne yapmaya, Allah'a şirk koşmadan, iki-üç maksatlı, çifte maksatlı, çok amaçlı iş yapmamaya gayret edelim.

İbadet ve taatler bir tek amaçla olur;

İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî. "Yâ Rabbi! Benim maksudum, muradım, hedefim, gayem sensin; ben senin rızanı istiyorum, onun için yapıyorum." derse kurtulur.

Demezse mahvolur, helak olur.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi halis muhlis, ihlâslı kullarından eylesin. Riyadan, gösterişten, şirkten, şirkin gizlisinden, âşikâresinden, celîsinden,hafîsinden bizi uzak eylesin. Dünyada bahtiyar olarak yaşatsın, huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı nasip etsin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.

Fâtiha-ı şerîfemea'l-Besmele.

Sayfa Başı