M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İslâm Güzel Ama Biz İslâm’ın Güzelliğini Uygulamıyoruz

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Elhamdü lillâhi hakka hamdih. Nahmeduhû bi-cemîi mehâmidih. Lehü'l-hamdü kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih.

Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ hayra halkihî seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ tâc-ı ruûsinâ ve tabîb-i kulûbinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-ceza.

Emma ba'd:

Kâlellâhu teâlâ fî kitâbihi'l-mübîn.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

İne'd-dîne indellâhi'l-İslâm.

Ve kâle Teâlâ:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve men yebteği ğayre'l-İslâmi dînen fe-len yukbele minhu.

Sadakallahu'l-azîm.

Çok değerli, sevgili dostlarımız!

Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

Mâlikü'l-mülk, Rabbü'l-âlemin, Hâlıkımız Tebâreke ve Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun...

Resûl-ü Edîb'ini ziyaretinizi kabul eylesin. Makbul ve mebrur... Fevz ü felah ve vesîle-i duhûl-u cennet olacak bir güzel hac yapmayı sizlere ve bizlere nasip etsin.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde inne'd-dîne indellâhi'l-İslâm buyuruyor; ve men yebteği ğayre'l-İslâmi dînen fe-len yukbele minh buyuruyor.

Kâinâtı yaratan, bizi yaşatan, nimetlerine mazhar eden … eksik metin Arkasından öldürecek olan, öldükten sonra diriltecek olan, dirilttikten sonra da bu dünyada yaptıklarımızdan bize hesap soracak olan, sevdiği kullarını mükâfatlandıracak, âsi kullarını da cezalandıracak olan Allahu Teâlâ hazretleri biz kullarına razı olduğu yegâne dinin İslâm olduğunu bildiriyor. Ve herhangi bir şahıs İslâm'dan başka bir din edinmeye yeltenirse, saparsa, çalışması bir ubudiyet olduğu halde, Allah'a bir ibadet şekli olduğu halde başka bir dini Rabbü'l-âlemîn'in kabul etmeyeceğini Kur'ân-ı Kerîm'in bu âyeti bildiriyor.

Elhamdülillah ki en büyük nimeti olan hak yolda bulunmak, sağlam inanca sahip olmak ve razı olduğu dinin mensubu olmak şerefini bizlere bahşetmiş. Bu dinin önemli ibadetlerinden birisi olan, birçok kimsenin eline ömürde bir defa ancak fırsat geçebilecek olan çok müstesna bir ibadeti yapmaya Rabbimiz bizi nasip eylemiş, buralara kadar gelmeye muvaffak eylemiş. Hamd ü senâlar olsun. Şükrünü ödemekten âciziz. Sayılamayacak nimetleri içindeyiz. Oturuşumuz, kalkışımız, yattığımız, yediğimiz, hepsi çeşit çeşit, türlü türlü nimetler. Hamd ü senâlar olsun. Celâl-i vechine layık ve saltanatına, azametine münasip hamd ü senâlar ve şükürler olsun.

Dünya üzerinde çok inançlar var. Bize de bu yakın zamanda muhtelif kültürlerin yaşadığı bölgeleri gezmek nasip oldu. Avustralya'da bir müddet kaldım. Avustralya kültür politikası olarak multicultural bir yol benimsemiş. Yani muhtelif kültürlere mensup insanlara hürmetkâr, hepsine hayat hakkı tanımış. Baskı yapmıyor. Herkes kendi inancına göre yaşıyor. Bizim müslüman kardeşlerimiz sarıkla cübbeyle dolaşıyorlar. İsteyen çarşafla dolaşıyor. Hindular mâbed yapmışlar. Çok kuvvetli bir şekilde teşkilatlanmış muazzam bir Hıristiyanlık din müessesesi var. Her türlü sosyal tesisleriyle...

Oradan buraya gelirken "Paramız bir İslâm ülkesine gitsin. Biletlerimizi Malezya Havayolları'ndan alın. Singapur'da kalmayalım da Kuala Lumpur'da kalalım." dedik. İsabet olmuş. Kuala Lumpur'da iki gün kaldık ve Malezyalı kardeşlerimizi gördük.

Malezyalı kardeşlerimiz, sanki Güneydoğu Asya'da, Türkler'in Anadolu'da, Balkanlar'da yaptığını yapıyorlar. Müşabih iki millet. İslâm'a hadim, müslümanlara himayekâr, hâmi bir millet. Müslümanlardan nerede bir mazlum toplum varsa onlara kucak açıyorlar, yardım elini uzatıyorlar. Yüzlerinden tebessüm eksik olmuyor. Haccı kaliteli yapmak için güzel sistem kurmuşlar. Hacılarını güzel eğitiyorlar. Son derece temiz insanlar. İbadethâneleri çok temiz. İbadetleri çok sakin ve çok huzurlu. Kıraatleri son derece tatlı. Memnun olduk. Elhamdülillah.

Öğrendik ki dünyada çok kardeşimiz varmış. Yıllar yılı Vietnam Savaşı diye duyuyorduk ama Vietnam'da çok fazla miktarda müslüman olduğunu bilmiyorduk. Kurşunların bazısının müslüman kardeşlerimize gittiğinden haberimiz yoktu. Laos'ta, Tayland'da müslüman kardeşlerimiz olduğunu duyduk. Çinli şahısların bazılarının müslüman olduğunu gördük.

Dünyada çok insan var, çok kültür var ve çok inanç var. Ama Allah'ın razı olduğu din İslâm. Ve Rabbü'l-âlemîn'in bize bahşettiği sayısız nimetler; göz nimeti, sıhhat nimeti, akıl nimeti... Yediklerimiz, içtiklerimiz, giydiklerimiz... Cebimizdekiler, çevremizdekiler, mallarımız, mülklerimiz... Bunların hepsinin üstündeki en büyük nimet, İslâm oluşumuz, müslüman oluşumuz. Elhamdülillah. Müslüman olmak nimeti...

Bize bu dini tebliğ eden Rabbü'l-âlemîn'in ismini ismiyle yazdığı, Süleyman Çelebi merhumun tatlı ifadesiyle;

Bîle yazdım âdım ile âdını

diye hitap ettiği Habîb-i Edîbi'nin şehrindeyiz, Medine-i Münevvere'sindeyiz. Ayak basıp cevlan ettiği yerlerde biz de ayak basıp cevlan ediyoruz. Namaz kıldığı yerlerde biz de namaz kılıyoruz. Secde ettiği yerlerde biz de secde ediyoruz.

Bir âşık-ı sâdık kardeşimiz otobüsle gelmiş, daha önceki senelerde, bütün otobüsteki kardeşlerini ağlatmış. Medine'ye gelince, otobüsün kapısı açılır açılmaz atlamış aşağıya; toprakları öpüyormuş, yüzünü gözünü sürüyormuş; "Acaba Resûlullah buraya ayağını bastı mı ki yâ Rabbi?" diye bir taraftan ağlıyormuş... Tabii ötekileri de duygulandırmış, ağlatmış.

Böyle güzel bir diyardayız.

Merhum Urfalı Nâbî, meşhur, dindar şairimiz, Osmanlı şairi. Şiirinde;

Sakın terk-i edebden, kûy-i Mahbûb-ı Hüdâdır bu

diyor. Yani "Allah'ın sevgili kulunun beldesidir. Sû-i edebde bulunmaktan, edebe mugayir davranışta bulunmaktan aman kendini kolla, sakın." diyor.

Tefevvuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ'dır bu.

Öyle kıymetli bir yer ki Allah'ın sevgilisinin medfeni olduğu, mahall-i defni olduğu için Arş-ı Muallâ'dan daha muazzez olduğunu beyan ediyor.

Böyle bir yerdeyiz. Böyle bir dine sahibiz. Böyle güzel bir diyardayız. Şöyle güzel bir ibadet yolu üzerindeyiz. Hamd ü senâlar olsun. Çok şükür Rabbü'l-âlemîn'e.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Kur'ân-ı Kerîm'de Rabbü'l-âlemîn buyuruyor ki;

Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li'l-âlemîn. "Ey Habîb-i Edîbim, ben seni âlemlere rahmet olarak gönderdim. Başka bir sebeple değil, rahmetimin tecellisi olarak seni gönderdim."

Rahmet ne demek?

Biz Türkçe'de "rahmet" deyince tabi zihnimizde daha başka mefhumlar canlanıyor, aklımıza daha başka kavramlar geliyor. Rahmet, Arapça'da "acımak" demek, yani "merhamet" demek.

"Ey Habîb-i Edîbim! Ben seni âlemlere acıdığım için gönderdim. Acıdım da âlemlere, insanlığa onun için seni gönderdim. Doğru yolu bulsunlar, rızama ersinler, âsi ve mücrim olarak gelip de cezama uğramasınlar, cehennemde yanmasınlar diye seni gönderdim. Senin yoluna sımsıkı sarılsınlar da, senin izinden gitsinler de ikramıma, ihsanıma ersinler diye gönderdim." demek. "Acıdığım için, merhamet ettiğim için gönderdim." buyuruyor.

Allah'ın bize acımasından, merhametinden bize gönderilmiş olan, bizi ikaz etmek üzere, Beşîr ve Nezîr olarak gönderilmiş olan bu Peygamber'in tebliğ ettiği din İslâm.

Ne demek bu cümle?

Hani bazı kimseler çıkıyor da;

"Ben Kur'an'ı tanırım, başka bir şey tanımam. Kur'an bana yeter."

Hadisi elinin tersiyle itiyormuş, sünnet-i seniyyeyi kabul etmiyormuş gibi.

Peki Kur'ân-ı Kerîm'i sana tebliğ eden kim?

Kur'ân-ı Kerîm kime nâzil oldu da kim sana okudu, öğretti?

Habîb-i Hüdâ, Muhammed-i Mustafâ aleyhi efdalü's-salâvatu ekmelü't-tahiyyâtu ve't-teslimât. Kur'an da ondan. Dinî bilgilerimiz de ondan. Yani her şeyimiz ondan.

Hem dünya rahatımızın hem âhiret saadetimizin vesilesi olan bir kaynağın yanındayız, ayağının ucundayız, huzurundayız.

Öyle büyükler bu diyarlara gelmiş ki "Resûlullah'ın bastığı yere ayakkabıyla basılır mı?" diye ayakkabılarını çıkartmışlar, sokaklarda öyle gezmişler. Öyle büyükler gelmiş ki bu civarda abdest tazelememişler; çok uzaklara gitmişler, abdest alıp abdestli gelmişler. Öyle müeddeb insanlar yaşamış ki yüksek sesle konuşmamışlar. Çünkü;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Lâ terfaû esvâteküm fevka savti'n-Nebiyyi. "Resûlullah'ın sesinden daha yüksek konuşmayın, daha dik konuşmayın, bangır bangır bağırarak konuşmayın." diye âyet-i kerîme olduğu için ve Resûlullah'ın huzurunu çok kuvvetli hissettikleri için yüksek sesle konuşmamışlar. Sakin sakin konuşmuşlar. Fıs fıs konuşmuşlar.

Öyle bir yerdeyiz. Tüm âdâbın takınılacağı, saraylar sarayı bir yerdeyiz. Hani insan bir yüksek yere çağırılsa sakınır, bastığı yere, söylediği söze dikkat eder. Emirin sarayına çağırılsa, "Usul nedir, âdab nedir?" diye göz ucuyla etraftaki insanlara bakar. Bir sofraya otursa "Nasıl yiyorlar? Ne yapıyorlar?" diye dikkat eder. Saraylar sarayı bir beldedeyiz. Öyle bir yerde bulunuyoruz.

Onun için hem çok şükretmemiz lazım hem de mekânın ve makâmın azametini idrak etmemiz lazım. İbadeti öyle yapmamız lazım. Çünkü bulanlar buldukları mazhariyetlerini edeple bulmuşlardır. Mahrum kalanlar edepsizliklerinden dolayı mahrumiyete uğramışlardır.

Bî-edeb mahrum-i geşt ez lûtf-i Rab.

"Edebsiz, Rabbü'l-âlemîn'in lütfundan mahrum kalır."

Her şeyin âdâbı vardır. Oturmanın âdâbı, konuşmanın âdâbı, ibadetin âdâbı, selamın âdâbı, namazın, abdestin âdâbı, tilavet-i Kur'ân'ın âdâbı, Allah'a ibadet etmenin âdâbı, Resûlullah'a ümmetlik yapmanın âdâbı; babaya karşı âdab, anneye karşı âdab, ihvana, kardeşlere karşı âdab... Hayatın tadı âdabdadır, edebdedir, zerafettedir. Ve mükâfat böyle elde edilir.

Rahmetullahi aleyh [Mehmed Zahid] Hocamız'ın, cennet-mekânın odasında başının ucuna asılı bir levha vardı. Başının ucuna astıran kendisi. 70'e 50 veya 60'a 80 ebadında koca bir levha. Meşhur hattat Abdülkadir Efendi tertip eylemiş, güzel bir tertip.

Edeb Yâ Hû levhası vardı. Baş ucunda dururdu. Kendisi de onu çok tavsiye ederdi.

Rabbimiz bize şu belde-i muazzamanın, şu Medine-i Münevvere'nin âdâbına güzel uymayı nasip etsin. O zaman fütühât olur. O zaman füyüzât olur. O zaman insan muradına nâil olur.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

-Geçen gün, ikindi namazında- yanımda birisi oturuyordu. Selamlaştık, konuştuk. İktisat profesörüymüş. İranlı, Şirazlı imiş. Arapça konuştuk. Ben Gülistan'ı okuduğumu söyledim. Gülistan'dan okuduk. Bana sordu;

"Aziz dost! Sen bir profesörmüşsün. Aynı zamanda ben de üniversitede dekanım. Rektörüm dedi. Dekanım dedi hangisini kastetti bilmiyorum. Yüksek bir mevkiim var. Burada Resûlullah'ın huzurundayız, onun mescidindeyiz. Şu müslümanların kurtuluşu nasıl olacak? Ne dersin? Reyin, fikrin nedir?" dedi.

Muhterem kardeşlerim!

Müslümanların kurtuluşunun reçetesi İslâm'dır. İslâm zaten reçetedir. İslâm zaten dertlerin devasıdır. Reçete olduğu için, Allah âlemlere rahmet ettiği için, merhamet ettiği için İslâm'ı göndermiştir. Hem dünya saadetini bulsunlar, huzura ersinler, nizamı bulsunlar diye göndermiştir; hem âhiret mutluluğunu kazansınlar, cennete girsinler, cemalullaha ersinler diye göndermiştir. Onun için en güzel nizam İslâm'dır. En şifalı ilaç İslâm'dır. Bizim bütün problemlerimizin devası İslâm'dır.

Ama İslâm'ı bilmiyor. Ümmet-i Muhammed İslâm'ı bilmiyor. Sizler de bilmiyorsunuz. Biz de bilmiyoruz. Buraya toplanan kardeşlerimizin çoğu da bilmiyor. İslâm bizim bilgilerimizden çok daha yukarıda, çok daha yüksekte. Bundan kimimiz bir bardak almışız, kimimiz bir yudum almışız, kimimiz bir testi almışız. Ama İslâm bir derya ise çok azını almışız.

Bunun çaresi, o iktisat profesörünün bana sorduğu mânasıyla, İslâm ümmetinin kurtuluşunun çaresi İslâm'ı iyi öğrenmektir, ilimdir. Öğrenmek de bilgi demek olduğu için kurtuluşun yolu ilimdir.

Malezya, Hindistan, Pakistan, Endonezya, Avustralya'daki muhtelif camiler, Türkiye, Suriye, Mısır vs. Muhtelif kültürlere, millî kültürlere, mahallî kültürlere mensup müslümanların durumlarına bakıyoruz; ilimden mahrumlar. İslâmî bilgiden derece derece mahrum.

Birisi benim omzumun başında, yanımda;

Yâ ahî. "Ey Kardeş." Lâ tüsellim mea'l-imâm. "İmamla beraber selam verme." dedi.

İmam esselâmü aleyküm deyince ben de esselâmü aleyküm diyorum, imamla beraber yapıyorum. Onlar duruyorlar, imam iki selamı bitirdikten sonra selam veriyorlar. Dedim ki;

"Biz imama selamda da tam ittiba ederiz. Fevren, derhal ittiba ederiz. Yani bekleyip ondan sonra yapmayız. Bizim kanaatimiz, mezhebimiz icabı. İzâ selleme'l-imâmu fe-sellim. 'İmam selam verdi mi sen de selam ver.' Bu sözü biz fevren, hemen, derhal mânasına anlıyoruz. Onun için büyüklerimiz böyle söylemiş, ondan yapıyoruz."

Emr-i mâruf, nehy-i münker de ilimle olur. Birisine bir nasihat edeceksiniz ama İslâm'ı bilmezseniz yanlış nasihat edersiniz. Kusur gibi gördüğünüz şey kusur olmayabilir, normal olur. Ama siz onu kusur sanırsınız. O kusur sanıyor mesela ama "Biz Hanefîyiz." dedim. Bizim Hanefîlerde imama her bakımdan uyulur. Onlar ayaklarını açarlar. Bizim mezhebimizde iki ayağın arasına bir ayak sığacak kadar bir tarzda durulur. Büyüklerimiz böyle söylemişler.

Yaşlı bir zâtın yanında Kur'ân-ı Kerîm okuyordum, yine Mescid-i Nebevî'de, geçen sene. Secde âyeti geldi, Kur'ân-ı Kerîm'i kapattım, koydum, kalktım, secdeye vardım.

Fe-subhanallah! dedi bana. Kalın sesli, kocaman, yaşlı bir zât-ı muhterem, seksenlik filan var. Şaşırdı yani. "Ne lüzumu var kalkmaya?" dedi, Arapça olarak; "Kalkmaya ne lüzum var? Oturduğun yerden Kur'ân-ı Kerîm elinde secdeye varırsın, olur biter."

Ama bizim kitaplarımızda, ilmihallerimizde "müstehab" diyor. Efendimiz'in sünneti ve kemal şekli, kemal derecesi böyle. Kalkıp secdeyi o tarzda yapmak daha güzel. Ben mütebessim, fazla da zamanım yoktu, o zât da baktım muhterem, oturaklı bir kimse; mütebessim bir şekilde, cevap da vermedim. O kendisi biraz anladı. "Neredensin?" dedi. Bana karşı yumuşadı.

Kardeşlerimizi takip ediyorum. Cidde'den uçağa bindik, Medine-i Münevvere'ye geliyoruz. Siyah olsun, beyaz olsun, Afrikalı olsun, Ortadoğulu olsun; bunlar bizim kardeşlerimiz, dindaşlarımız. İnneme'l-mü'minûne ihvetün. Kardeş bunlar. Biz birbirimizin kardeşiyiz. Nizamı bilmiyor. İki kişi gelmiş, bizim iki koltuğa oturmuş. Oralar benim numaram ama ikisi oturmuş. Sakallı, kavuklu, Afrikalı bir kardeş.

"Sen başka yere otur." dedi.

"Burası bizim yerimiz." dedim.

"Başka yere otur." dedi.

İyi ama... Otururum, bir şey değil. Yani en arka sıraya otururum, mahzuru yok ama benden sonra bir başkası gelir, en arka sıra onundur, bu sefer de "Sen yanlış yere oturmuşun, kalk buradan." der. Nizamı bozmuş oluruz. Kendisi nizamı bozdu, bana da nizamı bozdurmak istiyor. Tabii başına [hostesler] geldiler. Ben arka sırada bir yere oturdum. Ama hostesin gösterdiği bir yere. Dedim ki;

"Ne yapmam lazım?"

Geldi, ilk önce söyledi;

"Kalkmıyorum yerimden." dedi.

Kabadayı, dört-beş kişi olduğu için...

Peki, bekliyorum ben.

"Şöyle oturmaz mısınız?"

"Nere olsa otururum." dedim.

Arkaya oturduk. Tabi başkaları geldi. Onların da yerleri işgal edilmiş. Tekrar başına geldiler, söylediler. Bir tanesi kalktı, ötekisi kalkmadı.

Bu bir kültürdür. Bu bir edebdir. Kimsenin hukukuna tecavüz etmemek ve nizamı ihlal etmemek. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

Sevvû sufûfeküm. "Saflarınızı muntazam yapınız." Fe-inne tasviyete's-sufûf min ikâmeti's-salâh. "Çünkü safın muntazam olması, namazın hakkıyla kılınmasının şartlarındandır."

Allah celle celâlüh Kur'ân-ı Kerîm'inde sallû salâh demiyor, "Namaz kılın." buyurmuyor.

Ne buyuruyor?

Ekîmu's-salâh. "Namazı dosdoğru kılın."

"Namazı güzel kılın, âdâbıyla, usulüyle, âdâbına riayet ederek kılın." demek. Muntazam olması da namazın âdâbından.

Niye Peygamber Efendimiz bunu bu kadar söylemiş, ikaz etmiş, safların arasına girmiş, düzeltmiş?

İnsanlar şekilden öze doğru etkilenirler. Yani şekil içine doğru insanları etkiler. Onun için müslümanlar intizama alışsınlar diye.

Sonra biliyorsunuz, hepimizin bildiği bir husus;

en-Nezâfetu mine'l-îmân "Temizlik imandandır."

İnsanın elbisesi, üstü başı eski olabilir, yamalı olabilir ama temizlik imandandır. Tertemiz olacak. Pis olmayacak. Hadesten taharet, necasetten taharet olacak. Buna benzer şeyler.

Bir arkadaşım;

"Hocam! Bizim bir binamız var. O binada oturan Mısırlı bir aile var. Babaları üstaz yani profesör. Kendileri münevver vs. Ama evleri nazif, temiz değil. Kokudan giremezsiniz. Oturulmaz." diyor.

Bu misallerle şunları anlatmak istiyorum:

İslâm güzel ama biz İslâm'ın güzelliğini uygulamıyoruz. Uygulamayınca da çirkin sahneler, çirkinlikler, çirkin noktalar ortaya çıkıyor.

"Çıksın. Öyle de olur, böyle de olur." diyebilirsiniz ama başka milletler bu düzensizliklere razı olmadıklarından, muntazam çalıştıklarından bu sefer onlar ileriye gidiyor. Asırların, yılların biriktirdiği ihmaller ve gerilikler sonradan medeniyet farkı olarak karşımıza geliyor ve maalesef bir gayrimüslim ülke bir müslüman ülkeden daha ileri, daha temiz, daha müreffeh oluyor. Daha insanına iyi hizmet eden, insanın mutluluğu için çalışan, daha çok hayır yapan bir millet oluyor.

Tabi dost veya düşman ama insan gördüğünü söyleyecek. Avustralya'da aç insan yok. İki dolara koyun. Böyle et, pirzola, kıyma, köfte, biftek vs. En basit, yani fırından ekmek alır gibi ucuz bir şey. Süt öyle. Avustralya yağışı çok olan bir yer değil ama her vadiye bir duvar çekmişler; su sıkıntısı yok. Her evde banyo var. Hatta çok beğendiğim bir sistem; ebeveyn yatak odalarına özel lavabo, duş yeri, yüznumara yapmışlar. Yani bizim eski ecdadımızın yaptığı şeyler bunlar. Eskiden yatak odasında böyle bir gusülhâne, bir şey olurdu. Su ihtiyacını karşılamışlar. Gıda ihtiyacını karşılamışlar.

Sayfa Başı