M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 411.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyuhe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men beleğa'l-aduvve bi-sehmin rafeahu'llâhu bihî dereceten beyne'd-dereceteyni mietü âmin kâne ve men ramâ bi-sehmin fî sebîlillâhi kâne ke-men a'taka rakabaten.

Sadaka Resûlullah fîma kâl ev kema kâl.

Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi, ikramı, ihsanı cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri ibadetlerinizi kabul eylesin. Dualarınızı, dileklerinizi ihsan eylesin. Yolunda dâim, zikrinde kâim eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadislerinden bir nebze, bir miktar Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından okumaya devam edeceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlanmadan önce, boynumuzun borcu, bir vazife-i şükran olmak üzere, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruh-u pâki için ve cümle âl'inin, ashabının, etbâının, ahbabının ruhları için; sâir enbiyâ ve mürselînin, cümle evliyâ ve kümmelîn ve mukarrabînin ruhları için; hâsseten Ümmet-i Muhammed'in mürşit ve mürebbîleri olan sâdât ve meşayih-i turuk-u aliyyemizin ruhları için, uzaktan yakından buradaki hadis meclisine gelip şu hadisleri dinlemek üzere toplanmış bulunan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin, yakınlarının, akrabasının, dostlarının, istediklerinin ruhları için; şu okuduğumuz eseri telif eylemiş olan Gümüşhaneli Hocamız'ın ruhu için, kendisinden feyz alıp yetiştiğimiz Hocamız Muhammed Zahid Kotku hazretlerinin ruhu için, şu camiyi bina etmiş olan İskender Paşa'nın ruhu için; buradan güzerân eylemiş olan imamların, hatiplerin, müezzinlerin, cemaatlerin ruhları için; şu beldemizde medfun bulunan mü'minîn ü mü'minâtın, hâsseten beldemizin medâr-ı iftihârı sahabe-i güzînin, Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretlerinin, tabiînin, evliyâullahın ruhları için; biz yaşayan müslümanların da sıhhat ve selamet ve saadet-i dareyne nâil olmamız için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı şerîf okuyalım.

Metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf:

Ka'b b. Mürre radıyallahu anh'ten İbn Hibban'ın, Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerîf. Cihatla ilgili.

Cihat, İslâm'ın zirve-i senâmıdır, hörgücünün en yüksek noktasıdır. Yani en büyük, en faziletli iştir. İnsanın Allah'a bağlılığı, sevgisi o kadar artıyor, o kadar artıyor, o kadar artıyor ki; mal neymiş, Allah yolunda canını veriyor... Cihad o. Malını Allah yoluna koyuyor, sarf ediyor. Tabi canı cennet-i âlâya uçuyor.

Bu cihadın fazileti hakkında Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Men beleğa'l-aduvve bi-sehmin. "Kim düşmana bir okla bâliğ olursa, ulaşırsa."

Harfiyen tercemesi bu ama 'be' harfi 'bâ-ı tâdiye'dir, yani "Kim düşmana bir ok ulaştırırsa, çeker bir ok atarsa." demek.

Ne olur?

Rafeahu'llâhu bihî dereceten. "Bu attığı ok dolayısıyla Allah onu bir derece daha yükseltir, daha yüksek bir müslüman olur."

Bir derece daha arttı.

Ne kadar acaba bir derece?

Onu da bildiriyor Peygamber Efendimiz;

Beyne'd-dereceteyni mietü âmin. "Öyle bir derece yükseltir ki bu iki derece arasındaki mesafe yüz yıllık mesafedir."

Öyle yükseltir. Bir ok attı...

"E, o zaman gideyim okçuya, bir yay, bir kiriş, birtakım oklar edineyim."

Devir değişti. Şimdi tüfek atarsın, kurşun atarsın, daha başka zamane silahlarını atarsın. Veyahut düşmanın çalışma şekilleri değişti; o şekline mukabil bir uygun silah ile onunla mücadele edersin.

Çanakkale'ye gittik; Boğaz'ın Anadolu yakasına Mecidiye tabyası, Aziziye tabyası, birkaç tabya koymuşlar. Kesme taştan yapılmış, toprakla takviye edilmiş top mevzii yapmışlar ki mermi gelse birden tesir edemez. Üstüne demirden raylar yapmışlar, koca bir top yerleştirmişler ki çevirsen kolay kolay dönmez; ray olacak ki öyle dönsün. Bu Aziziye tabyasının duvarının bir kısmı, tavanının yarısı göçmüş.

"Bu nedir?"

"Gösterelim." dediler. Ta karşı taraftaki, arka taraftaki surun yanına götürdüler beni. O surun yanında içeriye bir mermi saplanmış ki surun kesme taşlarını parçalamış. Horasan örme duvarını yedi metre içeriye delmiş girmiş; hâlâ merminin ucu orada duruyor, görünüyor. Yedi metre içeri girmiş.

Nereden atılmış bu top?

Çanakkale Boğazı'nın dış tarafında, Türk toplarının gelemeyeceği mevziye kadar düşman geriye çekilmiş. Oradan 17 kilometre mesafeden bir top atmış, "Bu Aziziye Tabyası bize mermi atıyor, ilk önce bunu tahrip edeyim." diye; tabyanın köşesini bucağını târumar etmiş. Orayı, taş binayı tavanıyla, duvarlarıyla yıktıktan sonra 100 metre gerideki surun da taşlarını parçalamış, yedi metre de horasanın içine girmiş. Kazma işlemez Horasan'a, yedi metre de içeri girmiş.

İmanlı bir çavuş varmış, komutana "Sen çekil." demiş; kendisi bir hesap yapmış, bir nişan almış, bir savurmuş, mermi dosdoğru bacadan içeriye... Ve Elizabeth zırhlısı sulara gömülmüş.

Bak, o zaman onlar bir mermi atıyorlarmış ki düşün, binayı parçalıyor, öbür tarafta surun içinde yedi metre içeriye giriyor. Ne kuvvetli mermi atmış. Bu taraftaki de öyle bir mermi atmış ki bacasından içeri girer girmez gemi denizin dibini boylamış.

Şimdi düşman arka taraftan dolaştı, içimize girdi. İngilizler'e hayran, şarkılarına hayran, türkülerine hayran, âdetlerine hayran.

İngiltere'de erkeği erkekle papaz nişanlamış, nikâhlamış.

"Tevbe estağfirullah, o nasıl söz hocam?"

Gazeteler yazdı. Din adamı, erkeği erkekle nikâhlamış.

Bize gerekir mi o? Bizim imanımıza, bizim dinimize, Allah'ın rızasına uygun mu? Dini batıl, bozulmuş; din adamı da şaşırmış da erkeği erkekle nikâhlıyor, anlayın. Ötesini siz kıyas edin artık. Din adamının huzurunda "Kadın erkekle nikâhlanır da erkek erkekle nikâhlanmaz mı?" demişler, nikâhlanmışlar. Hayır gelir mi? Ne diye onlara uyuyoruz?

Özümüzü kaybetmişiz. Demek ki dinimizi, imanımızı koruyacak ne yaparsak, bu devirde onların silahına silah olur. Adam Çanakkale'den girmemiş ama tepeden inmiş, arka taraftan dolaşmış, girmiş. Bizim evlatlarımız şimdi kendi tarihinden, kendi mâzisinden, kendi kahramanlarından, kendi dertlerinden, kendi güzel örfünden, âdetinden, inancından, imanından habersiz, onların taklitçisi olmuş. Saçını uzatıyor, hippi kılığına giriyor, evini terk ediyor, anaya babaya âsi, askerlik tanımaz, bayrak saygısı beslemez, istiklal marşı, "Dinin nedir?" dediğin zaman kızar, dinsizliği ile iftihar eder bir hale gelmiş. Düşman bu sefer bizi içeriden vurmuş, başka bir silahla vurmuş. Biz de ona öyle müdafaa edeceğiz.

Dar görüşlü olmayın.

Ok atarsa bir derece yükselirmiş;

"Hah, ok alalım."

Öyle şey yok.

Devrin icabı neyse;

Ve eiddû lehüm me'steta'tüm min kuvvetin ve min ribâti'l-hayli türhibûne bihî adüvvallâhi ve adüvveküm.

Her gücünüz yeten silah ile düşmana karşı koyacaksınız. Bura korunacak. Bu memleket, burasının toprağı hamurdur, toprak ile şühedâ kanı karışmıştır. Bu toprağın hamuru öyledir. Bu toprağın hamuru "Allah Allah…" diyen dedelerimizin kanlarıyla yoğrulmuştur. Onlar "Allah Allah..." dediler, 250 bin kişi, 500 bin kişi Çanakkale'de canını verdi, şimdi evlatlarımız İngiliz'den beter oluyor. Olmaz. Çaresini arayacağız.

Bekle, olacak... Çoğu gitti, azı kaldı, olacak... Meraklanma, olacak...

Öyle olmaz, ateş gibi olur insan! Çarçabuk tedbirini alır, kendisini korur, evladını korur, hanımını korur, çoluk çocuğunu korur.

Şimdi düşünüver; çocuğunu elinden alsalar. Gözünün önünde o da sana melül melül baksa, "Baba! Baba!" diye bağırsa dursa; zalimler yakalasa, tutsalar ateşin içine atsalar, ateşlerin içinde çırpınsa, "Aman baba!" dese, sen onu göre göre gözünün önünde yansa…

"Hocam sen çok acıklı şey söyledin, şimdi yüreğimden vurdun beni."

Böyle olmayacak mı? Evlatlar imansız yetişirse, Allah'a âsi olurlarsa, imansızın cennete girmesi var mı? Müşrikin cennete girmesi mümkün mü? Niye evladını ateşten korumuyorsun?

Kû enfüseküm ve ehlîküm nârâ vekûduhâ'n-nâsü ve'l-hicâratü. "Kendinizi ve ailelerinizi öyle bir ateşten koruyun ki o ateşin yakıtları, yakacakları insanlar ve taşlardır."

Orada insanlar yanacak; taş kömürü, kok kömürü değil.

Oraya atmasına bir şey demiyor;

"Hoca ses çıkartma. Oğlum iyi okuyor. Siyasalı bitirdi, Avrupa'ya gitti, Amerika'ya gitti. Oradan da bir kız aldı, geldi. Maaşı iyi, parası yerinde; daha ne istiyorsun?"

Ben ebedî saadet istiyorum. İki günlük saadete saadet mi denir?

Yalan dünya; işte geldi işte gidiyoruz. Kimisi bizden evvel gitti. Talebelerimden niceleri gitti. Belli olmuyor ki... Geçende birisini gösterdiler; babasının ninesiymiş, onun o kızı gitmiş, babası gitmiş, torunlarıyla babasının ninesi kalmış. Belli olmuyor, sırayla da değil; bir başka iş var bu işte. Allahu Teâlâ akıl fikir versin.

Şu dünyaya aldanırsa insan, bu dünyanın çok süsü vardır; süslenir. İhtiyar bir kocakarı gibidir bu dünya. İhtiyar, nereden belli? Asırlar geçmiş, hiç kimseye yâr olmamıştır, hepsinden boşanmıştır bu kocakarı. Nice hükümdarlar geçti, nice sultanlar geçti, İskenderler geçti, firavunlar geçti, Karunlar geçti, şahlar geçti; hepsi gittiler. Bu dünya hepsine süslendi, hepsini aldattı, hepsini kendisine bağladı ama hiçbirine vefa etmedi; sana mı vefa edecek, bana mı vefa edecek?

Bu dünya için âhiret satılır mı?

80 sene yaşayacağız, yarısını yaşadık, yarısından çoğunu yaşadık. 60 sene yaşayacağız, bilmiyoruz, bir zaman gelip gideceğiz. Değer mi? Ebedî, sonsuz hayatı 80 seneye değişmek? göz var, hesap var, akıl var, mantık var. Bir yerde 80 sene, öbür tarafta bin sene değil, on bin sene değil, yüz bin sene değil, milyon sene değil, hüm fîhâ hâlidûn, oraya girenler orada ebediyen kalacaklar!

"O ebedî hayat bana gerekmez çünkü ben onu görmüyorum; ben gördüğüme bakarım."

Böyle mi diyecek müslüman?

Görmediğimiz nice şeyler var, görünce aklımız başımıza gelecek.

"İnsanlar uykudadır, ölünce uyanacaklar."

Firavun'un bile ölürken gözünden perde kalkmadı mı?

Lâ ilâhe ille'llezî âmenet bihî benû İsrâil. "Benî İsrail'in inandığı Allah'a ben de inandım." demedi mi?

En son anda perde kalkar ama pişmanlık fayda vermez. Şimdiden söylüyoruz bak.

Biz nereden söylüyoruz?

Peygamber Efendimiz'den söylüyoruz. Biz de kendimizden söylemiyoruz. Şimdiden söylüyoruz, insanın kulağına girmiyor. Giriyor ama idrakine tesir etmiyor; duyuyor, geçiyor. Yani ondan harekete gelmiyor. Çakıp almamak gibi yani. Ocağı yakmışız, çakmağı çakıyoruz, çakıyoruz; ocak bir türlü almıyor. Alsa ateşinden, alevinden, sıcağından, ışığından göreceğiz. Allah akıl fikir versin.

Demek ki her çeşit silahla düşmanımıza karşı hazırlanmalıyız. Bu şehit memleketini şehitler bize emanet bıraktı. "Biz gidiyoruz, siz sağ olun." dediler, "Siz ibadet edin, iyi yaşayın." dediler.

Şu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

Öyle dediler; "Varsın ben öleyim, canım feda. Benden sonra kardeşlerim şu camilerde rahat rahat Allah'a ibadet etsinler. Kâfir başına dikilip de 'Kılma namazı!' demesin. 'Aç başını! Bırak ibadeti! Esir ol! Çalış!..' demesin." diye onlar öldüler, biz rahat edelim diye.

Biz de sanki onlar boşa ölmüş gibi kâfirlere tam uyarsak olmaz.

Uyacak bir düzen, düzenbazlık kurulmuşsa onun karşısına çıkalım. Çalışalım; kardeşimizi, çocuğumuzu, kendimizi kurtaralım. Bari kendimizi kurtaralım, okuyalım, öğrenelim. "Yok, ben Allah'ın ibadetinden dönmem. Ben mü'minim. Ben Allah'a inanmışım. Ben bu yolu bırakır mıyım? Bırakmam yâ Rabbi!" diyelim. İmanın gereği o.

Hiç kimsenin aldırdığı yok, kılı kıpırdamıyor. Dünyalığından bir şeyi gitti mi... Eğer köy merasında hudutta bir metre kayma olsun; iki köy halkı silahlanıyor, birbirine giriyor. Bir öküzden dolayı iki köy halkı harp ediyor. Bir öküzden, bir otlaktan harp ediyor. "Vay sen bana yan baktın!" diye kıyamet kopuyor. Din elden gidiyor, âhiret, ebedî hayat, cennet, köşkler, hûriler, nimetler elden gidiyor; hiç aldırmıyor. Cahil, çok cahil...

Yâ Rabbi senin lütfuna sığınırız, bizi irşad eyle, hakkı göster, hidayet eyle.

Men benâ mesciden yebteğî bihî vechellâhi bena'llâhu lehû mislehû fi'l-cenneti.

Bu da mescit yapmanın sevabı hakkında bir hadîs-i şerîf. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

"Kim bir mescit yaparsa." Yebteğî bihî vechellâh. "Onu yaparken Allah'ın zâtını, rızasını murad ediyor, 'Allah beni sevsin.' diye yapıyor."

Zengindir, ağadır, "Cami yapmadı." demesinler diye, gösteriş olsun diye, ticarethânesine reklam olsun, nâmı yürüsün diye değil; Allah rızası için. Bir insan Allah'ın rızasını düşünerek mescit bina ederse, küçük veya büyük, yolun kenarındaki baraka veya şehrin ortasındaki kesme taştan betonarme cami, fark etmez; "Kim böyle bir cami yaparsa, mescit yaparsa."

Bena'llâhu lehû mislehû fi'l cenneti. "Allah ona cennette onun emsali bir bina ihsan eder."

Cennete girer de, cennette de o kimseye öyle bir köşk nasip olur.

"Hocam okul deseydin yapardım, camiye muhabbetim yok."

Senin zevkin Peygamber Efendimiz'in zevkinden farklı kardeşim. Aman dikkat et, sende bir şey var. Peygamber Efendimiz böyle diyor, sen başka zevk peşindesin. Bu memleketi camiler kurtardı. Düşman geldiği zaman "Allah Allah!" sedalarıyla harp ettik. Dinimiz [elden gitmesin] diye çarpıştık. Allah yolunda şehit olacağız diye ağlayarak, şehit olamadığımız zaman üzülerek, öyle çarpıştık. Bizi bu iman kurtardı. Şimdi rahata erdin, dedelerin harbi gördü, sen harp hiç görmedin, unuttun; dinine, imanına düşman oluyorsun.

Vallahi billahi, bu dinin kıymetini kâfir senden daha iyi biliyor; bu dinden seni ayırmaya çalışıyor. Sen bu dine sahip olursan onun başına püsküllü bela olacaksın diye yine korkuyor. O istismar edemeyecek, sömüremeyecek, alamayacak.

İster mi hırsız, ev sahibi uyansın? Söyle bakalım, ister mi?

"İstemez hocam. Hep bilinen şeyleri soruyorsun sen."

Ev sahibi uyusun, hatta bir ilaç sıksın; çok derin bir uykuya dalsın, iki saat, üç saat uyusun kalsın; o her tarafı arasın, çalsın, çırpsın, torbasını doldursun gitsin. Böyle ister. Çok derin uykuya daldırmak ister.

"E hocam bütün memleketin havasına bir ilaç sıksalar, herkesi ancak uyutabilirler. Rüzgâr esiyor Boğaz'dan, İstanbul'un da havası güzel, öyle ilaç milaç kalmaz, ben uyumam."

İyi, maşaallah, iyi… Allah uyutmasın, gözünü açmayı nasip etsin.

Men benâ fevka mâ yekfîhi küllife yevme'l-kıyâmeti en yahmilehû alâ unukihî.

İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Taberânî'nin nakletmiş olduğu bir hadîs-i şerîf. İnşaatla ilgili bir hadîs-i şerîf. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

Men benâ fevka mâ yekfîhi. "Kim ki kendisine kâfi gelecek miktardan daha yüksek, şatafatlı bina yapıyor..."

Ne olur?

Küllife. "Mükellef tutulur. Yevme'l-kıyâmeti. "Rûz-i mahşerde, kıyamet gününde. " En yahmilehû alâ unukihî. "'Boynunda 'Hadi taşı bakalım onu!' diye taşımakla mükellef tutulur."

"Hocam, galiba Peygamber Efendimiz pek bina yapmak taraftarı değil."

Öyle.

Peygamber Efendimiz'i tanımaya çalışalım, kızmayalım. İnşaat ustaları kızacak şimdi bana "Hocam ne diyor?" diye. Ama Peygamber Efendimiz'i tanımaya çalışalım, işimizi ona göre ayarlayalım. İzah edeceğim.

Bir gün Peygamber Efendimiz mescitte duruyordu. Baktı mescidin hurma dallarından çiti var, duvarı var, oradan bir ev biraz yükselmiş.

"Bu kimin evi?" dedi.

"Yâ Resûlallah, filancanın evi."

Bir kat yapmış, çıkmış üstüne. Biraz sonra o şahıs mescide geldi;

es-Selâmu aleyke yâ Resûlallah diye Peygamber Efendimiz'e sevgiyle, muhabbetle bir selam verdi.

Peygamber Efendimiz selamını almadı. Aklı başından gitti. "Resûlullah benim selamımı almıyor, darılttım galiba. " Etrafına soruyor. Kendisine de sormuyor, edep var.

Oo, şimdi din adamlarına, hocalara saygı olur mu?

"Hoca efendi! Kıldır şu namazı!" "Bayram yapacağız, işimiz var; bayram namazını kıldır, çıkacaksan hutbeye çık, kıldıracaksan namazı kıldır, işimiz var."

Yani sanki hizmetçisi...

Tabii o zaman bir şey demiyor. Resûlullah Efendimiz'in yüzüne bakamazlardı. Hücre-i saadetinden çıkardı, mihraba namaz kılmaya gelirdi de herkesin başı önünde; Resûlullah'ın yüzüne bakamazlardı. Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömerü'l-Faruk bakarmış. Kayınbabası ikisi de, akrabalığı var, çok büyük yakınlığı var; yüzüne onlar bakabilirlermiş.

Güneşe bakabilir misin?

Iclâlen lehû. Onlar ona derin saygılarından yüzüne bakamazlardı. Onlar bakardı, tebessüm ederdi onlara, onlar da ona tebessüm ederdi, öyle gelirdi mihraba, deniliyor. Soramadı.

"Yâ Resûlullah, sen bana niye selam vermiyorsun?"

Laubalilik yok.

Burada parantez içinde bir şey söyleyeyim;

el-Ulemâu veresetü'l-enbiyâ. Ulemâya da öyle o hürmeti göstermek lazım. Alimi bulursan göster.

Sordu;

"Acaba ne oldu ki Resûlullah benim selamımı almadı?"

Dediler ki;

"Bilmiyoruz ama belki 'Şu ev kimin?' diye sordu, biz de senin evin olduğunu söyledik. Galiba o evi yaptırmandan pek memnun olmadı. Pek de bilmiyoruz neden olduğunu ama belki ondandır."

Çıktı gitti hemen; üst katı düz etti, yıktı. "Acaba başka bir sebep mi, sorayım canım. Yapılmış artık, yapılmış şeyi yıkar mı insan? Hanım da darılır, çoluk çocuk da 'Hem yaptın hem niye yıkıyorsun?' der, belki başka sebeptendir." demedi. Paldır küldür, paldır küldür yıktı; ikinci kat indi aşağıya, bir kat kaldı. Geldi Resûlullah'a, dikkatli dikkatli;

es-Selâmu aleyke yâ Resûlallah dedi, selam verdi.

O zaman aleyküm selam diye Peygamber Efendimiz selamını aldı.

Sevmiyor Efendimiz.

"E hocam ne yapacağız? Şimdi arsalar pahalılaştı, mecburen insan dört kat, beş kat, altı kat çıkıyor."

İş değişti tabi. Esasında memleketimiz geniş; mümkün olsaydı da herkesin evi bahçeli bahçeli, geniş geniş olsaydı. Temiz havalı olurdu, hava kirliliği az olurdu, daha rahat olurdu. Ama ihtiyaçtan olursa olur. Eskiden herkesin bahçesi vardı. Yandaki bir kat yükselttiği zaman o bahçenin içi görünür. Kadın çalışacak, çamaşır yıkayacak, asacak, [iş] yapacak, evin mahremiyeti zarara uğrardı, yapılmazdı. Yine de köylerde filan yapmamak lazım. Tek katlı, tek katlı yapıp böyle herkes bahçesinde rahat etsin. Hanımı çıkıverir, kızartmayı orada yapar, çamaşırı orada yıkar, bir başka iş yapacaksa orada yapıverir; onun mahremiyetine hürmet etmek lazım. Eskiden komşunun avlusuna, orayı gören tarafa pencere yapılmazdı. Öyleydi kardeşlik. Tabii bu apartman usulü geldi, "Delikli demir çıktı, mertlik bozuldu." dediği gibi dünya başka bir dünya oldu. Ama mümkün mertebe böyle yapmak lazım. Yani arkadaşın hakkına, hukukuna dikkat etmek lazım, bir.

İkincisi de, bunun övünmekten çıkması da mümkün. Yani "Evim şatafatlı, gösterişli olsun. " mânasından dolayı da makbul olmaması mümkün. Ya arkadaşın hukukuna tecavüzden dolayı, onun gönlünü kırmak meselesi olduğundan istemiyor Efendimiz veyahut da böbürlenme vesilesi olmasın diye. Yatır binaya parayı, öbür taraftan kalıyor. Buna ekonomide, yani devlet iktisadında "ölü yatırım" derler. Binaya para yatırıyorsun. Fabrikaya yatırsa çalışacak, mahsul çıkacak, mahsul kullanılacak, satılacak; o canlı yatırım. Toprağa verdiğin ölü yatırım oluyor.

Şimdi ben söylüyorum; apartmanlarda yaşamak zor oluyor. Yetmiyor da, yeni kardeşlerimiz geliyor şehirlere, kiralık ev bulunmuyor. "Kenardan bir mahalle alalım da orada ev yapalım, kerpiçten olsun evler." diyorum. Hanımlar "Hoca efendi kerpiçten ev istiyor." diye kızıyorlarmış, "Canım artık biraz süslü olsun. " Ne olacak? Başını sokarsın, sıhhatle, afiyetle kira vermeden oturursun. Temizliğine dikkat edersin. Bembeyaz badanayla boyarsın, güzel olur, ne olacak... Şatafat için, gösteriş için dışını kırmızı mermer, mavi mermer, köşelerine en lüks tuğlalardan süsler, kesme taşlardan kemerler, kavisler, ocaklar bilmem neler... Âhirette köşk yapsana kardeşim. Dünyada yapıyorsun, bunların hesabını soracak Allah. Âhirette yapsaydın. Bak, mescit bina edince âhirette köşk oluyor. Âhiretini mâmur etmeye çalışsaydın...

Bizde yine bu oluyor, böyle evi övünülecek gibi şatafatlı yapmak. Suudi Arabistan'da yaygın bir felaket halinde. Bizim mühendis arkadaşlar var, diyorlar ki;

"Hocam burada bir zengin var, çok iyi bir zengin, çok müttakî bir zengin. Kendisine köşk yaptıracakmış. İhalesine girelim mi, yani onu yapmaya biz girelim mi?"

"Nasıl köşk yaptıracakmış?" dedim.

"Dört bin metrekare köşk..."

Bir apartman dairesi 150 metrekaredir, 100 metre karedir.

Dört bin metre kare ne demektir?

Kırk apartman dairesi genişliğinde köşk yapacak. Takvâ ehli, iyi müslüman bir zenginmiş, Suudi Arabistan'da. Kırk tane evi yan yana koyacaksın, o kadar bir köşk yaptıracakmış.

Yaptır bakalım... Kendisine lazım olandan fazlasını yaptığı zaman "Omzunda taşı bakalım!" diyecekler.

Bu müslümanların işine akıl ermez. İşte Müslümanlık böyledir; müslüman gösterişe aldırmaz, evini basit yapar ama yapacağı işi tam yapar. Evini sade yapar, camisini sağlam yapar. Bak Süleymaniye Camisi asırlarca duruyor, gör; kaleden daha sağlam. Böyle yaparlar. Çünkü orada namaz kılındıkça yaptırana ecir gidecek...

Ne köşkler, ne şatolar yaptırmış, dağın üst yerine kondurmuş; burçları bulutları deliyor. Onlar öyle yaparlardı, bizimkiler sade yapardı.

Kendisi bilir, herkes kendisi bilir. Peygamber Efendimiz böyle ölü yatırımları sevmiyor demek ki. Yapacaksan masrafını hayırlı bir yere yap; cihada sarf et, insan yetiştirmeye sarf et.

Bir Osmanlı asilzâdesi duydum, -mübarek- konağında dört bin tane çocuk yetiştirirmiş. Esir, şunu bunu neyse, kendi konağına alırmış, zenginmiş, parasıyla onlara ilim irfan, İslâm öğretirmiş, devletin hizmetine verirmiş. Öyleleri de var. Ebedî kazancı öyle bulmuşlar. Her bir insanın yaptığı her bir hayırdan onun defter-i âmâlinin hasenât tarafına ecir yazılacak. Onlara koşmak lazım. Onları yapmak lazım. Çünkü bir insan yetiştirdin mi dünyadan, dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlı.

Gösterişe kaçmayın. Her şeyiniz mütevazı olsun, ihtiyacınız kadar olsun, ihtiyaçtan fazlasını, şatafatı, gösterişi bırakın. Bir de komşunuzun hukukuna riayet edin. Adamcağız bir ev yapmış, ötekisi de onun yanına bir ev yapmış, sanki üstüne çökmüş gibi, "Gırtlaklarım, seni boğazlarım." der gibi. O adamcağıza yazık değil mi; kendisi ev yaptı, sen de onun tepesine çöktün, kocaman bir ev yaptın. Hiç kimse bunu düşünmüyor. Komşunuzun da hukukuna riayet edin.

Men behete mü'minen ev mü'mineten ev kâle fîhi mâ leyse fîhi ekâmehu'llâhu azze ve celle yevme'l-kıyâmeti alâ tellin min nârin hattâ yahruce mimmâ kâle fîhi.

Bu da iftira hakkında bir hadîs-i şerîf. Hz. Ali Efendimiz rivayet etmiş. İbnü'n-Neccar yazmış.

Men behete mü'minen ev mü'mineten. "Kim bir mü'min veya müslümana bühtan ederse, iftira ederse, olmayan bir şeyi söylerse."

Çalmadığı halde "çaldı" dedi, almadığı halde "aldı" dedi, haklı olduğu halde "haksız" dedi, şöyle dedi, böyle dedi...

"Bir mü'min erkeğe veya bir mü'min kadına böyle bir bühtanda bulunursa, kötü bir sıfat isnat ederse."

Ev kâle fîhi mâ leyse fîhi. "Veyahut onda olmayan bir şeyi söylerse."

"O adam çok cimri." dedi ama cimri değil; "O adam çok korkaktır." dedi ama korkak değil; "O adam sahtekâr, yalancı, kendiliğinden bu işi yapıyor." dedi ama değil; emredilmiş, ondan yapıyor; "O adam kazip." dedi ama sadık. Yani olmayan şeyi söyledi.

Ekâmehu'llâhu azze ve celle yevme'l-kıyâmeti alâ tellin min nârin. "O müfteriyi, o bühtancı, iftiracıyı Allah kıyamet gününde ateşten bir tepenin üstünde ikamet ettirir. " Hattâ yahruce mimmâ kâle fîhi. "Onun dediğinden o çıkıncaya kadar."

Yani o iftiranın doğru olmadığı anlaşılıp onun beraat etmesine kadar cehennemde o ateş tepesinin üstünde azap görür durur.

Bizim Ankara'da bir iyi dostumuz var, o anlattı;

"Ben Diyanet'te çalışırdım, müdürdüm. Bir gün birisi geldi. 'Aman şu Eskişehir müftüsü yok mu?' -O zamanın, yani seneler önce, 30 sene, 40 sene önce...- Şöyle cimri, böyle nekes, şöyle huysuz, böyle kötü adam...' 'Vah vah vah, din adamı böyle mi olur ya?! Din adamı iyi huylu olması lazım, böyle mi olur?' dedik." diyor.

"Akşam eve geldim. Yatsı oldu, yemek yedik, yatma vakti geldi, ben abdest aldım, namaz kıldım, tesbihlerimi çektim, abdestli yattım. Rüyamda Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerini gördüm. Dediler ki; 'Bu Hacı Bayrâm-ı Velî'dir.' Şöyle kollarını sıvamış, abdest alacak gibi, ayağında takunyalar, ayaklarını da şöyle kıvırmış, yerlere sürünmesin diye. Yüzü güneşten yanık, sakalı çember sakallı bir insan..."

Ovada buğday biçermiş. Müderris kendisi, profesör ama helal lokma, kendi lokmamı yiyeyim diye ovada dervişleriyle buğday biçermiş, güneşin altında çalışırmış. Müderris, o zamanın profesörü. Aksaray'dan Hamidüddîn-i Aksarâyî hazretleri "Gelsin buraya." diye haber göndermiş, tıpış tıpış gitmiş. "Gir bakayım şuraya terbiyeye..." Terbiye etmiş, yetiştirmiş, öyle göndermiş. Zamanın kutbu, büyük bir zât olmuş, Hacı Bayrâm-ı Velî.

Rüyasında Hacı Bayrâm-ı Velî'yi görmüş. Tam kitapların yazdığı şekilde; tıknaz, güçlü kuvvetli, kırmızı yüzlü, güneşten yanık bir kimse. Ama kaşları çatıkmış. Eskişehir müftüsünün adını söylemiş;

"Eskişehir müftüsü veliyyullahtır!" diye bir bağırmış rüyada, o rüya gören şahsa; "Kulaklarım patlayacak gibi oldu." diyor. "Uyandım, hâlâ kulağım o bağırtının sesinden çın çın çınlıyor." diyor. "Uyandım. Eyvah, bir hata ettik!"

Ertesi gün daireye gitmiş, oradaki bütün arkadaşları toplamış.

"Dün Eskişehir müftüsüyle ilgili söylenen sözler doğru değildir, iftiradır, bühtandır. Ben onlardan teberri ettim, özür diliyorum, o lafa laf kattığım için, 'Ya, vah vah!' dediğim için özür diliyorum."

"Ne oldu bir günde, bir haber mi geldi?" demişler.

"Böyle böyle rüya gördüm." demiş, onlara anlatmış.

Allah Allah... Aradan bir zaman geçmiş, artık merak ediyorlar. Eskişehir'den birisi gelmiş;

"Yahu, Eskişehir müftüsünü tanır mısın?" demişler.

"Tanırım. Aynı mahallede oturuyoruz."

"Nasıl bir adamdır bu?"

"Evliyâullahtır." demiş. "Geceleri ışığı sönmez mübareğin; ya ilim okur, ya namaz kılar, ya ibadet eder. Mahalle ona canını verir. Temiz, pak, has, halis, hâzâ melek güzel bir insandır, çok iyi bir insandır."

Anlamışlar ki ilk adam kıskançlığından, hasedinden, tersliğinden ona bühtan etmiş, iftira etmiş. İş anlaşılmış.

"Ama aklımın köşesinde soru kaldı. Acaba niye Hacı Bayram müdafaa etti? Niye Hacı Bayram bağırdı diye düşünürken düşünürken... O da bir gün çözüldü. Meğer mübarek, Eskişehir müftüsü, Bayrâmiyye tarikatindenmiş." diyor.

Şeyh efendi kor mu öyle müridinin iftiraya uğramasını? İftiraya 'he' diyenin rüyada karşısına çıkmış, "O veliyullahtır!" diye bağırmış.

Yine bu iyi insanmış ki bağırıyor da düzelttiriyor. "Öyle iyi olan bir insana, müridime sen böyle laf söyleme." diye yine ikaz oluyor. İnsan, kişi sevdiğine hani ikaz eder; ötekisini salıverir, "Ne yapacak, laf anlamaz..." diye.

İftira etmeyin. Yalan yanlış söz söylemeyin. Yalan yanlış söz söyleyene "he" demeyin, "ya, vah vah..." demeyin; "Sus!" deyin, "Olmaz!" deyin, "İftira günah!" deyin, "Gıybet günah!" deyin, "Dediğin doğruysa bile söyleme!" deyin... Çünkü doğru olursa gıybet oluyor, yanlış olursa iftira, bühtan oluyor. Öyle şeye kulak vermeyin. "Bir kimse bir iftiraya, bir gıybete kulak verirse o da gıybetçilerden birisi olur." diyor Hz. Ali Efendimiz. İştirak etti, dinledi. Çünkü konuşma nasıl olur? Bir konuşan olur, bir dinleyen olur. Adam kendi kendine konuşacak değil ya, deli değil ya; karşısında bir lafını dinleyecek adam bulur da ondan konuşur. Sen dinlersen o da günahı işler; kesersen işleyemez olur. Onun için fırsat vermeyin.

Bu devirde adam hocasını diline doluyor. Dola bakalım... Yalnız bu dünya değil ki âhiret de var ya... Dola...

Men te'ennâ esâbe ev kâde ve men acile ahta'e ev kâde.

Ukbe'tibnü Âmir radıyallahu anh'ten Taberânî Evsât'da rivayet eylemiş. Bu da acelecilik ve ölçülülük hakkında bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Men te'ennâ. "Kim teenni ile hareket ederse."

Yani dikkat ede ede, adımını ihtiyatlı ata ata, "Yaptığım iş yanlış olmasın, aman." diye dikkat ede ede yapıyor.

Esâbe ev kâde. "Ya tam isabetli bir iş yapar, ya da isabete yaklaşır."

İyi olmuş olur. Teenni Rahman'dandır.

Teenni ne demek?

Dikkat ede ede, acele etmeden, düşüne taşına, yavaş yavaş, ihtiyatlı ihtiyatlı iş yapmak; paldır küldür yapmamak. Bu Rahman'dandır.

Ve men accele. "Kim acele ederse." Ahta'e. "Hata eder. " Ev kâde. "Veyahut hata edeyazar, etme durumuna yaklaşır."

el-Aceletü mine'ş-şeytân. "Acele şeytandandır."

Acele ettirir ki o acelecilik telaşı arasında bir günaha bulaştırsın da Âdemoğlu cehennemde yansın. Şeytan, kendisi cehenneme gidiyor, ötekisinin cennete gitmesine haset eder.

Onun için düşüne taşına iş yapın. İhtiyatlı olun. Günahlara batmamaya gayret edin. Teenni rahmânîdir.

Men tebia cenâzeten hattâ yusallâ aleyhâ kâne lehû mine'l-ecri kîrâtun ve men meşâ mea'l-cenâzeti hattâ tüdfene kâne lehû mine'l-ecri kîratâni ve'l-kîratu mislü uhudin.

Bu da cenazeye karşı vazifemizle ilgili bir hadîs-i şerîf. Sevban radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Başka râvileri de var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

"Kim bir cenazenin peşinden vazifesini yapmaya giderse."

Ne zamana kadar?

Hattâ yusallâ aleyhâ. "Cenaze namazı kılıncaya kadar."

Bir cenaze gördü, takıldı peşine, namaz kılma yerine gidinceye kadar, musalla taşına konulup da Allahu Ekber dört tekbir namazı kılınıncaya kadar.

Ne olur ona?

Kâne lehû mine'l-ecri kîrâtun. "Ona ecirden bir kırat verilir. Bir kırat ecir verilir." Ve men meşâ mea'l-cenâzeti hattâ tüdfene. "Cenaze defnolununcaya kadar yanında yürüyüp de defin vazifesinde bulunana." Kâne lehû mine'l-ecri kîratân. "İki kırat verilir."

Kırat nedir, ne ölçüsüdür?

Kocaman bir dağ uzanır ovanın orta yerinde, arkası ova, önü ova, sağı ova, solu ova; ortada tek durur. Onun için 'ehad' kelimesiyle ilgili adı, Uhud dağı. Uhud dağı görünüyor, Peygamber Efendimiz demek ki ashabına onu göstermiş oluyor. "İşte kırat bu kadardır, Uhud dağı gibidir." diye göz önündeki bir şeyden onlara bu işin ehemmiyetini anlatmış.

Bizim ölen kardeşimize böyle vazifemiz var, yaptığımız zaman böyle ecir alıyoruz. "Eh, ölsün de yapalım." diye düşüneceğimize, hayattayken hizmet etsek ya... Yok. "Ya öl de bilem kıymetini, ya git de bilem." Şimdi bilmem senin kıymetini. Şimdi seni üzeceğim; seni yerden yere çalacağım; senin hakkını çiğneyeceğim, verebileceğim üzüntü kadar sana üzüntü vereceğim; öldüğün zaman namazını kılarım, cenazeni… Sağken yap mübarek, sağken yap da daha çok ecir olsun. Ölüsüne bu kadar Allah ecir verirse dirisine ne ecirler verir...

Müslüman müslümanı kollamalı, canını, gönlünü hoş etmeye çalışmalı.

Müslümanın gönlü Kâbe gibi muhteremdir.

"Aman hocam, sözünü ihtiyatlı söyle!"

Resûlullah söylemiş de oradan naklediyorum, korkmam! Kâbe gibi muhteremdir müslümanın gönlü. Kır bakalım...

Kazmayı alıp Kâbe'yi kırabilir misin, çıkabilir misin, yıkabilir misin?

Yıkamazsın!

Kâbe'nin duvarları çatlamış da Kureyşliler -daha iman yok, Peygamber Efendimiz peygamberlikle vazifelenmemiş- yapacaklar. Ama deneye deneye biliyorlar, çocuk bile sobanın yanına yanaşıp da eli yandı mı yaktığını bilir. Yıkacaklar, yeniden yapacaklar, iyi niyetli, tamir edecekler ama hiç kimse tamirine yanaşmıyormuş. Bir tanesi demiş ki;

"Yahu iyi niyetliyiz ya, yıkalım, duvarının çatlayan yerini tamir edip yeniden yapalım. Devrilecek..."

Hiç kimse yanaşmamış da o nihayet yalnız kalmış ama düşünmüş, "Yaptığım şey yanlış değil." Eline kazmayı almış, bir taş indirmiş, o gece herkes beklemiş;

"Bakalım bu adamın başına taş mı yağacak, evinde ne olacak, sabaha sağ mı çıkacak?" diye.

Ertesi gün bakmışlar sağ çıkmış. Birkaç tane daha indirmiş, duvarı indirmişler, öyle tamir etmişler.

Kureyş'in müşrikleri, daha henüz imanı öğrenmemiş cahilleri, Kâbe'nin hürmetini bu kadar bilirlermiş de, Kâbe'ye böyle hürmet ederlermiş de, sen müslüman kardeşinin Kâbe'den daha muhterem olan gönlüne nasıl hücum eder, kırarsın, çatır çutur ayaklar altına alırsın?

O zaman demek ki sen Kureyş'in İslâm'ı öğrenmemiş müşrikleri gibi cahilsin. Bilmiyorsun bu işi. O kalp yıkmanın cezasını ve kalp yapmanın mükâfatını bilmiyorsun, cahilsin de ondan yapıyorsun. Ekseriyetle böyleyiz.

Bak, bizim bu cami en muhabbetli bir camidir elhamdülillah. Türkiye'nin başka yerlerini dolaş, cami içindeki cemaatlere bak, insanlara bak, sor soruştur; gör, insanlar İslâm'dan uzaklaşınca ne durumlara düşerlermiş. Gel de bir de burayı gör, buraya da bir bak...

Allahu Teâlâ hazretleri bizi ilimlerimizle, öğrendiklerimizle amel eden, ilmiyle âmil kimselerden eylesin. Hadisleri duyuyoruz, güzel, hoca da güzel söyledi, tatlı tatlı şeyler anlattı, fıkralar da anlattı, hikâyeler de anlattı, kinayeli de konuştu, tamam. Değil! Bileceksin. Bildiğini kendin tatbik edeceksin. Başkasına da öğreteceksin. Öyle yaparsak Allah alimlerle beraber haşreder.

Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'in sünnetini ihyâ etmeyi bizim şu mübarek topluluğumuza nasip eylesin. Sünnetinin yolundan ayrılmamayı, iltifatına, şefaatine ermeyi nasip eylesin. Cennette de komşu eylesin. Havz-ı Kevser'inden de doya doya nûş etmeyi nasip eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı