M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 415.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü âlâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmaîn ve men tebi'ahu bi-ihsanin ilâ yevmid-dîn.

Emma ba'd:

Fa'lemû eyyuhe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitabi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men tevellâ kavmen bi-gayri izni mevâlîhi fe-aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn, lâ minhü yevme'l-kıyâmeti.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Mevlâmız yaptığınız ibadetleri, taatleri kabul eylesin. Dualarınızı, dileklerinizi ihsan ve ikram eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hadislerinden bir demet Râmûzu'l-ehâdîs isimli hadis kitabından okuyarak sizlere nakletmeye çalışacağım.

İlk hadîs-i şerîf:

Men tevellâ kavmen bi-gayri izni mevâlîhi fe-aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn, lâ minhü yevme'l-kıyâmeti.

Tevellâ, velî ittihaz etmek velî edinmek.

"Kim bir kavmi dost ve velî ittihaz ederse, kendisine velî edinirse…"

Nasıl?

Bi-gayri izni mevâlîhi. "Kendi mevlâlarının izni olmadan dost ittihaz ederse…" Fe-aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn. "Allah'ın, meleklerinin ve insanların lâneti onun üzerine olsun veya onun üzerine olur. Allahu Teâlâ hazretleri kıyamet gününde onun farzını, nafilesini, bizzat yaptığı ibadeti, yerine ikame ettiği bedelini kabul etmez."

Bu ne demek?

Eskiden kölelik vardı. Köleleri âzat ederlerdi ama bir anlaşmaya bağlanırdı. Onun için kölenin efendisine "mevlâ" derler. Aslında, "anlaşma olan, bağlantı olan, işine bakan, iş alakası bulunan" demek. O bakımdan "mevlâ" kelimesinin mânası çok geniş. Hem "sahip, efendi, seyyid" mânasına geliyor, bir taraftan da köle de efendisine bağlı olduğu için ona da "mevlâ" deniliyor. O bakımdan da "köle" mânasına geliyor.

"Şu şu şartlarla durumu şudur." diye anlaşma yapılmış. Ondan sonra bir kimse kendisinin anlaşma yaptığı mevlâlarının, sahiplerinin, efendilerinin izni olmadan gidiyor başka bir kavim ile onları dost edinip anlaşma yapıyor. Halbuki hukuki bakımdan statüsü ona bağlı. İşte böyle yapan kimse ahdini bozmuş, ahdine riayet etmemiş oluyor. Ötekisi onu, ona göre bir şarta bağlamış. O zaman ortada hukuk diye bir şey kalmaz. Anlaşmalar çiğnenir, ahitlere riayet olunmazsa hukuk diye bir şey kalmaz. O zaman orman kanunu denilen durum olur; herkes ne yaparsa, ne alırsa, ne çalar çırparsa kârdır. Hiç kimse kimseye hakkını vermez, cemiyetin nizamı olmaz. Halbuki İslâm intizam, temizlik, güzellik ve ahde vefa dinidir.

Namazda bile Peygamber Efendimiz, "Sen geri git, sen öne gel." diyerek safları düzeltmez miydi?

Neden?

Şeklini düzeltirse insanın içine de tesir eder, içi de düzelir.

"Namazınız, saflarınız eğri büğrü oldu mu kalbiniz de eğri büğrü olur." derdi.

Onun için Peygamber Efendimiz hakka, hukuka, imzaya, anlaşmaya verilen ehemmiyetten dolayı böyle buyurmuş. Ahdine vefa gösterecek, bağlı olduğu yere bağlılığını devam ettirecek. İmzasını koyduğu şeyi çiğnemeyecek. "Şimdi artık sana ihtiyacım yok, ne istersem onu yaparım." diye eski iyilikleri reddetmeyecek. Öyle olursa Allahu Teâlâ hazretleri kabul etmez.

İslâm'da kölelik müessesesi var.

"Nasıl olur? Köleliği nasıl kabul eder?"

İslâm'da müslüman, köle olmuyor ama gayrimüslimle harp ettiğin zaman istersen harpte öldürürsün, istersen esir edersin. O esir ama öldürülmemiş, hayatı bağışlanmış bir insan oluyor. Çünkü o esirin aslında gücü yetseydi harpte bu müslümanı öldürecekti. Öyle değil mi? Normal olarak düşünürsek, filan. müslümanı öldürmeye karşısına gelmiş de müslüman onu kıskıvrak yakalamış. İstese öldürür ama merhametinden hayatını bağışlıyor, esir oluyor. Esirlik bu, yoksa müslümanın esir edilmesi yok.

Şimdi esirliğin aleyhinde konuşan insanlar var. Çok acıklı edebiyatlarla konuşuyorlar, "esirlik olur mu" filan diye. Peki olmazdı da niye bütün Afrika'nın ahâlilerini, köylerini basıp basıp da aldınız götürdünüz kendi memleketlerinizde esir yaptınız? Soruyoruz! Dünyanın en medenî ülkeleri; Avrupa, Amerika!.. Niye o zenciler Afrika'dan oraya getirildi? Onlara köpek diye hitap ediyorlardı, "Köpek gel, köpek git, köpek bana su getir..." Romanlarda vesairede gördük, değil mi?

İslâm müslümanın köleliğini kabul etmiyor. Kendisinin canına kast etmiş kimsenin lütuf olarak hayatını bağışlıyor, esir oluyor, çalışıyor. Artık o kadar da olacak değil mi yani? Normal...

Köle âzat etmek sevap, köleye yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek sevap... Şu kefarette köle âzat etmek var, bu kefarette köle âzat etmek var. Müslümanlık yavaş yavaş köleleri hürriyetine kavuşturmaya müteveccih hukuk koymuş. O da güzel! Bak, ne kadar güzel, hepsi güzel!

Şimdi bu kadar güzellikler olup dururken bir köleye diyorsun ki;

"Anlaştım, tamam! Sen ticaretini yap, el sanatını kullan, para kazan, bedelini öde. Bu şartlarla şöylesin böylesin, sen benim mevlâmsın."

Anlaşmalı ama anlaşmaya riayet etmiyor.

Olmaz!

İslâm, hukuka, haklara ve anlaşmaya riayet dinidir. O senin hayatını, sonra da hürriyetini bağışladı ama şarta bağladı, sen dinlemiyorsun.

"Şu kadar para verirsen ben sana şu şeyi satarım." dedin. Parayı veriyor ama vermiyorsun mesela, olmaz! Hukuk olmazsa cemiyet hayatı yıkılır. Hukuka, anlaşmaya, ahde riayet olacak. Ahitten insan mesuldür. Onun için bu hadîs-i şerîf böyle vârid olmuş.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi ahdine sadıklardan eylesin.

Men tevellâ mevlâ kavmin bi-ğayri iznihim ev âvâ muhdesen -veyahut- muhdisen fe-aleyhi ğadabullâhi ve lâ yakbelu minhu sarfen ve lâ adlâ.

Bu hadîs-i şerîf de yine mevlâlık denilen meseleyle ilgili.

Men tevellâ mevlâ kavmin. "Kim bir kavmin âzatlısını, anlaşmalısını, mevlâsını kendisine mevlâ edinir, dost edinirse, kendisine çekmeye çalışırsa…" Bi-gayri iznihim. "Ötekilerin izni olmadan..."

Dur bakalım, onun anlaşması var. Nikâhlı bir hatuna bir başkası nikâh teklif edebiliyor mu? O bir anlaşmayla bağlı, sen onun izni olmadan onunla nasıl bir anlaşma kurarsın? Bir kavmin mevlâsının, kavmin izni olmadan dost edinilmesi doğru bir şey olmuyor.

Kim böyle yaparsa…

Ev âvâ muhdesen. "Veyahut insan, bir kötülük yapmış, cinayet işlemiş, bir hadise meydana getirmiş suçlu, sabıkalı bir kimseyi barındırırsa…"

Öbür kabilede adam öldürmüş, bu tarafa kaçmış, sen onu koruyorsun. Suçlu, o adamcağızı boş yere öldürdü, muhakeme edilecek. Böyle barındırırsa…

Fe-aleyhi ğadabullâhi. "Allah'ın gazabı barındıran kimsenin üzerine olur."

İzni olmadan öteki mevlâyı, âzatlıyı ayartan, onunla anlaşma yapmaya kalkan kimseye Allah'ın gazabı olur.

İslâm'da açıkgözlülük, başkasının şeyini ayartmak, anlaşmaları hiçe saydırmak, suçluyu desteklemek yok. Her şey usulüyle olacak.

Lâ yakbelu minhu sarfen ve lâ adlâ. "Allah onun sarfını, adlini kabul etmez."

Hakiki ibadetini, bedel olarak ödediğini, farzını nafilesini kabul etmez, mânalarına geliyor.

Bu iki hadîs-i şerîften anladığımız; mevlâ olunca, anlaşmalı olunca, âzatlı olunca o hukuka riayet edilecek. Her hukuka, her anlaşmaya, her söze riayet edildiği gibi ona da riayet olunacak.

Diğer hadîs-i şerîf:

Men câe yevme'l-kıyâmeti bi-hamsin lem yusaddû vechuhû ani'l-cenneti en-nushu lillâhi ve li-dînihi -veyahut bi-hamsin'den geldiğine göre- en-nushi lillâhi ve li-dînihi ve li-kitâbihi ve li-resûlihi ve li-cemaati'l-müslimîn.

Bu hadîs-i şerîf yapabilene müjdeli bir hadis. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:

"Kıyamet gününde şu beş şeyi getiren..."

Ba ile tadiye, b harfiyle müteaddi olmuş.

Men câe yevme'l-kıyameti bi-hamsin. "Şu beş şeyle gelen..." mânasına geldiği gibi, "Kıyamet günü şu beş şeyi beraberinde getiren…" mânasına da gelir.

"Şu beş şeyi yapan kimsenin…"

Lem yusadde vechuhû ani'l-cenneti. "Cennetten yüzü döndürülmez."

Cennete gider. Gidip dururken oradan yüzü çevrilmez, kendisine, "Seni oraya sokmuyorum, sen bu tarafa gideceksin." denmez, cennete girer.

Neymiş o sahibini cennete götürecek beş şey?

En-nushi lillâhi. "Allah'a karşı samimi bir bağlılık."

İçten, hulus-i kalb ile samimi bağlılık. Bir insanın Allah'a böyle bir bağlılığı varsa, o kimsenin yüzü cennetten döndürülmez, cennete girer.

Başka?

Ve li-dînihi. "Dinine karşı samimi bağlılığı varsa." Ve li-kitâbihi. "Allah'ın kitabına karşı samimi bağlılığı varsa, Kur'an'a." Ve li-resûlihi. "Allah'ın elçisine, Hz. Muhammed aleyhisselâm'a bağlığı varsa." Ve li-cemaati'l-müslimîn. "Müslümanlar topluluğuna karşı samimi bağlılığı varsa."

Allah'a, dinine, kitabına, resûlüne, cemaate olmak üzere beş bağlılığı, beş samimi irtibatı olan kimsenin yüzü cennetten döndürülmez.

Nusuh, "açık kalplilik ve samimiyet" demek. İnsan bir kimseyi kenara çekiyor, "Kardeşim ben senin şöyle halini gördüm, etme eyleme, bu iyi olmaz, bundan zarar görürsün." diyor. Buna da nusuh deniliyor çünkü açık kalplilikle ona içinden geçenleri söylüyor ve iyiliğini istiyorsun. "İyiliğini istemek, açık kalplilikle, ihlâsla, samimiyetle bağlı olmak" demek.

Eğer bir insan Allah'a hakikaten samimi olarak, içten bağlıysa bu samimi bağlılık emrettiği şeyi yapmayı, yasak ettiği şeyi bırakmayı gerektirir. Allah ne buyurmuş, "içki içme", baş üstüne. Allah ne buyurmuş, "faiz yeme", baş üstüne. Allah ne demiş, "zina etme", baş üstüne. Allah ne demiş, "haram yeme", baş üstüne. Tutacak yani. "Namaz kılın, oruç tutun, hacca gidin" demiş, baş üstüne... Emrettiğini yapacak, yasakladığından kaçacak. Samimi bağlılık böyle olur, ötekisine lafta bağlılık derler.

Ne tarafa gidiyor?

Nefsin peşinde, şeytanın yolunda gidiyor, "Allah'a bağlıyım." diyor. O yalan. Sevseydi Allah'ın yolunda giderdi. Allah'ın yolunda giden halinden belli olur.

Nereye gidiyorsun?

"Küçücük, avuç içi kadar mayo aldım. Kadınla erkeğin beraber denize girdiği Florya'daki filanca plaja gidiyorum."

Ne?!

"İşte plaja gidiyorum."

Sen nasıl gidersin ya? Mesela, "Olur mu, bu sakalınla nasıl gidersin?" filan der insan.

Yani özü başka sözü başka olmayacak, samimi olacak.

İkincisi; ve li-dînihi. "Dinine samimi bağlılığı olacak."

İnsan, "Ben bu dine mensubum, ben bu dine yardım etmeliyim, ben bu dinin mensubu olduğuma göre bu dinin ahkâmına uymalıyım." diyecek.

Ve li-kitâbihi. "Kur'ân-ı Kerîm'i sevecek."

Nereden belli sevdiğin?

"Çok seviyorum Kur'ân-ı Kerîm'i. Çok yaldızlı bir Kur'ân-ı Kerîm aldım; Almanya'da basılmış, 150 mark eder. Bir de hocam kutusu var, o da yaldızlı, kütüphanemin baş köşesine koyuyorum."

Baş köşeye konmak ve ölülere okunmak için inmedi ki… Dirilerin hayatı tanzim olsun diye geldi o! Sen onun içini oku, içindeki ahkâma uy.

Peygamber Efendimiz, "Çocuklarınızı üç esasa göre yetiştirin." diyor. "Bir, benim muhabbetim üzerine. Çocuklarınız beni sevsin, bilsin, tanısın. İki, benim ehl-i beytime, varislerime, benim yolumun yolcularına, benim izimi takip edenlere sevgi. Üç, Kur'ân-ı Kerîm okumaya..."

Kur'an okumayı bilmez, Kur'ân-ı Kerîm neyin nesidir bilmez, içinde neler anlatılır bilmez, ahkâmı nedir, kıymeti nedir bilmez… Bilmez ama Avrupa'da, Amerika'da okumuş, İngiliz'den, Amerikalı'dan, Fransız'dan farkı kalmamış.

Olmaz! Kitabına samimi bağlılık böyle olmaz. Samimi bağlıysan aç da bir gör bakalım içinde ne var, güzelce bir oku. Hele sen güzel hafızların bantlarını dinliyor musun, aşk ile gözün yaşarıyor mu? Kitabına bağlılık böyle olacak.

Ve li-resûlihi. "Resûlullah'a bağlı olacak, sevecek."

Sünnetini okuyacak, hayatını öğrenecek, her şeyini ezbere bilecek. "Böyle bir hal olmuştu da Efendimiz şöyle yapmıştı." filan diye, her şeyinde Peygamber Efendimiz'i numune alacak.

Ve li-cemaati'l-müslimîn. "Bütün müslümanlara karşı iyi duygular besleyecek, içinde sevgi olacak."

Şu kâfirlerden ibret almıyor musunuz?

Yunanistan'la aramızda münazaa var. Mâlum anlaşmaları çiğniyor; Limni adasını, 12 adayı silahlandırmaması lazım. İyi kötü bir anlaşma yapmış, imzalamışız. Anlaşma tenkit edilebilir ama silahlandırmaması lazım, silahlandırıyor. İsviçre oradan kilometrelerce uzakta, 26 bin kişilik ordusuyla, "Yunanistan'la Türkiye arasında harp çıkarsa Yunanistan'ı nasıl desteklerim?" diye tatbikat yapıyor. "Siyasî rezalet!" Skandal!" diyor. Skandal ne demek, rezalet demek... Siyasî rezalet ama o rezalete filan bakmıyor, "Eğer Türkiye Yunanistan'la bir harbe girerse ben Yunanistan'ı nasıl desteklerim?" diye şimdiden tedbirini alıyor.

Müslümanlar, aklınızı başınıza toplayın! Şimdiden tedbirini alıyor, bunun çok derin bir mânası var. Bu sözün, bu fiilin, bu düşüncenin arkasında çok şey var. Yarın öbür gün kışkırtacak kışkırtacak kışkırtacak, saldırtacak demek. Hazırlanmamız lazım! Milletçe kenetlenerek hazırlanmamız lazım. Her çeşit hazırlanmamız, yedek gıdamızı bile koymamız lazım.

Adam tatbikat yaptırıyor. İsviçre nerede, Yunanistan nerede… Teferruatına bakmadım ama dünkü gazetelerde göz ucuyla okudum.

Onların Yunanistan'la ne ilgisi var?

Yunanistan'ı kendisine yakın, bizi de düşman hissediyor.

Biz 50-60 senedir Batı'ya bağrımızı açmadık mı? Onların bağrı yanık âşıklısı değil miyiz? Ne derlerse yapmıyor muyuz? İsviçre'nin kanununu aldık, medenî kanunumuz İsviçre medenî kanunu… Kıyafetlerimizi beğenmiyorlardı kıyafetlerimizi benzettik, harflerimizi değiştirdik… Her türlü şeyi yaptık.

Niye razı olmuyorlar hâlâ bizden?

Ne yapsan razı olmazlar aziz kardeşim. Kur'ân-ı Kerîm bize bildirmiş:

Ve len terdâ anke'l-yahûdu ve le'n-nesârâ hattâ tettebia milletehum. "Onlara tâbi olmadıkça ağzınla kuş tutsan razı olmazlar."

Senin kıtır kıtır kesildiğini görse bir şey demez, ötekisine yan baksan, "niye yan bakıyorsun" der. Adalet madalet yok! İtalya Libya'ya saldırmış, yüzde ellisini kesmiş; Fransa Cezayir'e saldırmış, yüzde otuz üçünü kesmiş. Medenî... Amerika, İngiltere, Hollanda Afrika'ya saldırmış, ahâlisini almış, esir etmiş. İşin edebiyatına gelince medeniyet, insaniyet, insan hakları vesaire filan, ama işe bak.

Onlardan ibret almıyor musun?

O ona yarsıyıp da onu kolluyorsa… Ta İsviçre'den, "Acaba bir harp olursa ben Yunanlı kardeşimi nasıl kollarım?" derse… Senin müslüman cemaate bir sevgi, bir bağlılık düşünmen; "Afganistan'daki zavallılar bu soğuk havalarda, karda, buzda kendi memleketlerini istila etmiş adamlarla ne yapıyor?" diye düşünmen hakkın değil mi? "Benim Iraklı, İranlı kardeşlerimin akılları ne zaman başına gelecek?" diye düşünmek olmaz mı? Ne zaman aklı başına gelecek?

Bizim dostumuz kim?

Yarın Yunanlıyla bir harp patlarsa ne olacak?

Fransa'ya gideceğiz, "Harp ediyoruz, biraz para lazım, biraz da silah ver." diyeceğiz.

Verecek mi?

Vermez!

Yap silahını o zaman. Şimdiden silahını yap.

"Efendim, işte teknoloji bilmem ne..."

Kur teknolojini! Kuru ekmek yemeye razıyız.

Yarın, öbür gün düşman istila etse daha mı iyi olur?

Fransızlar'ın uçakları çok ileri; miraj uçakları bir saldırdı mı şöyle yapıyor, böyle yapıyor.

Daha güzelini yap.

Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min kuvvetin.

Biz şimdi bir otomobil yapmak istesek yapamaz mıyız? Ne diye ithaldi, şuydu buydu filan diye uğraşıyoruz. Yapalım. Adam yarın-öbür gün vermeyiverir. Tedbirimizi alalım, çalışalım, birbirimizi sevelim, sımsıkı birbirimize sarılalım, bağlanalım. Her şey lazım!

Müslümanın derdi çoktur. Hocaya bak, kürsüden neler söylüyor diyeceksiniz. Müslümanın derdi çoktur.

A'zamu'n-nâsi hemmen el-mü'minu. "İnsanların dert bakımından en çok dertlisi müslümandır."

Neden?

Hem dünya, hem âhiret lazım! Öteki kâfir sadece dünyayı düşünüyor. Ben hem dünyayı hem âhireti düşüneceğim; iki kat, katmerli benim işim. Ben onun için dertliyim.

Sonra öteki müslümancıklara acıyorum, her insana acıyorum. Dünyanın neresinde olursa bir müslüman bir gadre uğradı ve boynu büküldü mü yüreğim sızlıyor. Afrika'da, Amerika'da, dünyanın neresinde olursa olsun. Zalimlerin insanları birbirlerine kırdırmasına içim razı gelmiyor.

Ey müslümanlar! Onlar birbirleriyle yardımlaşırlar da siz niye birbirinizle çekişirsiniz?!

Para ver, yok; çalış, yok; oku, yok; öğren, yok; dinimiz emretmiş, malınla canınla cihat et, yok…

Bileziğini satıyor, televizyon alıyor; sabahtan akşama televizyonun başında ömür çürütüyor. Senin yapacak çok işin var, sen eğlenceyle vakit geçirecek durumda değilsin. Yarın yumurta kapıya geldiği zaman ne yapacaksın?

Yunanlı şu kadar nüfuslu, yani elimizin tersiyle şey yapsak işi bitecek ama çatıyor, "Ben Türkiye'yle çarpışabilirim." filan diyor. İşte NATO'dayız, ittifaktayız ama yine oyunlar ediyor. Demek ki milletçe bir ve beraber olacağız.

Hazır ol cenge, eğer ister isen sulh u salah.

Sen kuvvetli oldun mu, o zaman herkes "ağam, paşam" demeye başlar. Müslümanlar zayıf. Dedelerimiz camiler yapmış, bir badanasını yaptıracağız; üç hafta oldu, iskelesi duruyor.

On kişi çalıştırırız, biter…

"Biter ama hocam, para lazım, şunu lazım, bunu lazım."

Olmuyor! Bu camiler yapılmasaydı biz burada toplanamazdık. Onun için İskender Paşa'ya dua ediyorum. Açıkta mı sohbet yapacağız? Kışın soğuk diye kimse gelmez, herkes kaloriferli dairesinde oturur. Gelip ne yapacak... İyi ki yapmışlar koca koca camileri. Kesme taşlardan yapmışlar, ahşap olsaydı üç yüz - beş yüz yılda çürürdü. Allah razı olsun.

Müslüman müslümanın derdiyle dertlenecek. Böyle olmamız lazım! Allah'a samimi bağlanacağız. Dinine içimiz sımsıkı, sıcak duygular duyacak. Kitabına candan bağlanacağız, öpeceğiz, başımıza koyacağız ve ona göre hayatımızı tanzim edeceğiz. Resûlullah deyince yüreğimiz ağzımıza gelecek, "Resûlullah dendi" diye bir hoş olacağız. Müslümanların cemaatine karşı, hepsine karşı böyle olacağız.

"Hocam! Müslümanlar tahsilsiz, fakir fukarâ..."

Sen biliyor musun ki rızkını, nusret-i ilâhiyeyi onların hürmetine alıyorsun. Senin beğenmediğin, o çuvalın içindeki fukarâcık "Allah" diyor boynunu büküyor, Allah onun hürmetine acıyor.

"Zayıflarınız hürmetine rızıklandırılıyorsunuz başka bir sebepten değil."

İnnemâ turzakûne ve tunsarûne bi-zuafâiküm.

Boynu bükükler…

"Hocam o hiçbir işe yaramaz sakat bir adam. Kenarda oturmuş 'Allah' der."

İşte sen onun "Allah" demesi hürmetine burada yaşıyorsun. Her şeyi Allah vermiyor mu? Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte böyle buyurmuş.

İnnemâ. "Ancak ve ancak…" Tunsarûn. "Yardım görürsünüz, nusret-i ilâhiyeye mazhar olursunuz." Ve turzakûn. "Rızıklandırılırsınız." Bi-duafâikum. "Zayıflarınızın duaları berakâtıyla."

Hastadır, zayıftır, yoksuldur, boynu büküktür, felaketlere uğramıştır, "Mevlâmdan gelmiş" diye sabreder. Derbeder gibi görünür ama gönlü zengindir, hoştur, Allah'ın sevdiği bir kuldur. Allahu Teâlâ hazretleri onun duası hürmetine tutar. Yoksa senin o koca göbekli, vurdumduymaz, namaz kılmaz, ibadet yapmaz, günahların her çeşidine koşan adamların mevkiine makamına mı bakıyor Allahu Teâlâ hazretleri?

Allahu Teâlâ hazretleri şekle, surete, mevkiye makama bakmaz; gönle, niyete bakar.

Diğer hadîs-i şerîf:

Men câe yevme'l-kıyâmeti berîen min selâsin dehale'l-cennete: el-kibru ve'l-ğulûlu ve'd-deyn.

Sevban radıyallahu anh'ten, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki:

Men câe yevme'l-kıyâmeti berîen min selâsin. "Üç şeyden berî olarak kıyamet gününde gelen kimseye ne var?" Dehale'l-cenneh. "O kimse cennete girer." Üç şeyden berîyse, üzerinde o üç şey yoksa o kimse cennete girer.

Dur bakalım bizde var mı yok mu?

Birincisi, el-kibr. "Kibir varsa cennete girmeyecek, kibir yoksa cennete girecek."

Kibir var mı sende?

Ölç, biç; kibirli misin değil misin, ona göre kendin kararını ver. Varsa o zaman kendini ondan kurtarmaya gayret et.

İkincisi, ve'l-ğulul. Ğulul, "ganimet malından taksim edilmeden evvel hıyanetle mal almak, çalmak" demek. Burada umumi mânasıyla, "hıyanet, haksız iktisap" mânasına gelebilir.

Bir insan eğer kibirli değilse, bir de kazancı haksız almamışsa, çalmamışsa...

Harp edince mal ortaya konulacak, gazilerin arasında şeriatin gösterdiği tarzda taksim edilecek.

"Efendim, ben bir tane ayakkabı bağcığını beğendim. Onu taksimden evvel alıverdim, bir ayakkabı bağı."

Yok! Öyle bile olsa cehennemden bir bağ almış oluyor. Cehennemde ateşten bir bağ almış oluyor. Taksim edilmeden alamaz. Diğer şeyler de öyledir. Kul hakkı çok önemlidir. Miras, alış veriş, almalar vermeler önemlidir. İnsan hakkı olmayan şeye elini uzatmamalı, hakkı olan helal şeyi almalı. Bize helal yeter. Allah bizi helalleriyle doyurur, yaşatır, gezdirir, yükseltir; her şeyimize ereriz. Helal bize yeter! Allah bizi haramlarına muhtaç etmesin, haramlarına döndürtmesin.

İnsan tamah ediyor. Bir şehirde bir hacı teyze dedi ki;

"Bilmem a evladım. Param var, faiz alıyorum; ne yapayım?"

Dışarıda sonradan öğrendim ki oturduğu ev kendisininmiş, alt kat zaten kiracısının, -biz kiracının evinde oturuyorduk-, yandaki iki katlı ev de yine onunmuş.

"Hacı teyze! Bu üç-dört tane daire zaten sana bir gelir temin eder. Sen öteki şeye ne diye bakıyorsun?"

Helalleri yeter insana ama insanoğlu anlayamıyor. "Elhamdülillah bu kadar kira alıyorum, yeter bana." dese, ötekisine elini uzatmasa kurtulacak.

Üçüncüsü nedir?

ed-Deyn. "Borç."

Borçlu olmak da fenadır. İnsanın başı sıkışır, kullara borçlanabilir. Ama onu kısa zamanda ödeyecek, ödemek arzusunda olacak. Kim ödeme arzusunda olur da çırpınır ama denkleştiremezse affolabilir ama; "Ben bunun nasıl olsa bir çaresini bulurum üstüne yatarım. O herife bu borcun parasını vermem." diye o niyetle alırsa yandı, o çok büyük şey... Bunun hakkında çok hadîs-i şerîf vardır; insanın namazları, ibadetleri kabul olmaz, öyle bir borçla gelen kimse cennete giremez. Onun için insan borç almamaya çalışacak, mümkün olduğu kadar aldığı borcu ödemeye halis niyetle gayret edecek.

Bu devirde adam geliyor, senetle mal alıyor. Dokuz ay, on ay, on iki ay vadeli; üç aydan sonra başlamak üzere. Daha alırken niyeti, "Ben bu senetleri ödemem. Bu adam beni mahkemeye verir. Ondan sonra 'peki ödeyeceğim' derim. Yeniden vade senetleri yapılır. Sonra şöyle yaparım, böyle yaparım..." Veyahut ne kadar olursa, parasına hayır demiyor, "Sen bana ver malı, ver malı…" diyor, alıyor. Dükkâna gidiyor, dolduruyor, ondan sonra iflas etmiş gibi yapıyor, malları başkasına geçirtiyor. "Dükkânı kapattım, iflas ettim. Canımı mı alacaksın, ne olacak?" diyor, elini açıyor. Haydi bakalım… Karısının veya başkasının üstüne geçirmiş, elinde bir şey bulamıyor, mal sahibi kıvranıp duruyor. "Üç sene oldu. O zaman bir takımı 20 bin liraya almıştı, şimdi çıktı 120 bin lira oldu. 20 bin lirayı şimdi verse ne işe yarayacak?" diyor, yüreği yanıyor, ah edip duruyor.

Ödemeye niyeti yok, öyle alıyor. Şimdi ticaret bu esasa dönmüş. Yani insanlarda din, iman, Allah korkusu kalmayınca... Eskiler ölürdü, kalırdı, "Aman şu borcumu ödeyeyim de namazlarım kabul olsun. Aman ölürsem borçlu gitmeyeyim." diye çırpınırdı.

Peygamber Efendimiz ölümde ilk önce, "Bunda kimin alacağı var?" diye sorardı. Maldan önce borçları ödenir. Bütün borçları ödenecek, miras ondan sonra. Borçlar ödenmeden bir şey yok. Eğer ödeyecek parası çıkmazsa Peygamber Efendimiz, "Kim bunun borcunu ödeyiverir?" derdi. Kimse çıkmazsa Peygamber Efendimiz kendisi ödeyiverirdi. Herkesin mevlâsı, sahibi, efendisi ya Peygamber Efendimiz… Onun için, "Mevlâsı olmayanın mevlâsı benim." diye söylemiş zaten. "Anlaşmalısı olmayanın ben kefiliyim, ben bakacağım ona, velîsi benim." diye öyle yapardı. Onun için borç mühimdir, mümkün mertebe borç almayın.

Borç vermek, borcu uzatmak sevaptır. Her uzatılan gün için insan sadaka vermiş gibi olur. Mümkünse verirsin, iyi niyetliyse. Ama gözünü de aç ki müslümanların bu durumundan faydalanarak edepsizlikle onu dolandırmak isteyen bir kimse seni aldatmasın, ona da dikkat et. Maalesef dinî terbiye eksik olunca kötülük artıyor.

Eskiden bizim cemiyetimizde haram helal fikri vardı ve halk, "Helal iyidir haram kötüdür." biliyordu, harama elini uzatmıyordu. Komşunun tarlasından bir şey almıyor, izni olmadan bahçesinden geçmiyordu.

Mesela ırmakta, suyun üstünde gidiyormuş bir elma görmüş, uzanmış almış, bir ısırmış; "Ben bu elmayı nasıl ısırırım. Hay Allah yanlış bir iş yaptım. Dur, sahibini bulayım da helalleşeyim. Bu elma bu ırmağa nereden düşmüş olabilir?" diye ırmak boyunca yukarıya doğru gitmiş, gitmiş, gitmiş. Elma bahçesini bulmuş. Sahibine, "Efendim ben senin hakkını yedim, beni affeyle." demiş.

"Nasıl oldu?"

"Kitap açtım, tam çayırda okurken, suyun üstünde bir elma gördüm. Beğendim, ısırdım, sonra aklıma geldi, yürüdüm, geldim. Senin bahçenden düşmüş galiba bu elma, beni affet, hakkını bağışla."

Bakıyor ki pırlanta gibi bir insan karşısındaki, çok iyi niyetli… "Hakkını helal et." deyince; "Etmem! Şartım var." diyor.

"Her şartınıza razıyım." diyor, boynunu büküyor, hakkı kıyamete bırakmak istemiyor. Diyor ki;

"Benim kör, topal, kötürüm, sakat, eksikli bir kızım var. Onu bu kusurundan dolayı kimse almadı. Sen alırsan, gönlünü hoş edersen, nikâhlarsan o zaman seni affederim."

"Eh, peki olsun." diyor. Düğün günü bir de bakıyor ki karşısına dünya güzeli bir kız çıkıyor. Bu sefer yine dönüyor, kayınpederine diyor ki;

"Senin söylediğin gibi olmadı, bir güzel kız geldi karşıma. Halbuki sen kötürüm, kör, çolak demiştin…"

"Evladım, o senin helalin, Allah mesut etsin. Ben 'kör' dedim, nâmahreme bakmadığı için. 'Çolak' dedim, elini harama uzatmadı hiç, bu çocuğu böyle terbiye ettim ben. 'Kötürüm' dedim, ayağıyla yasak yerlere gitmedi. Bu benim has kızımdır, seni sevdiğimden veriyorum." diyor.

Böyle olunca bereket olmuş, hayır olmuş.

Şimdi bu iman sistemi bozuldu. Çektik aldık... "Babana bile itimat etmeyeceksin. Babana bile fatura çıkartacaksın. Hiç kimseye güvenme. Para para para, ne varsa paradır…" filan, böyle bir felsefe geldi. Batı'nın felsefesi, materyalist felsefe geldi. Biz ruhçu felsefeye sahip mü'min insanlardık, Batı'dan bize kasırga gibi bir felsefe geldi. Bizimkiler de, "Doğru be! Hakikaten ben ne diye sadaka, zekât vereyim, ne diye hayır yapayım. Kendim kazanırım, kendim zevkime bakarım. Bu dünyaya insan bir defa gelir, vur patlasın çal oynasın. Biraz da başkası üzülsün. Ben onun parasını alayım da o kıvransın, herkes bana edeceğine ben başkasına edeyim." filan diye çarpık fikirler geldi, yerleşti.

Bununla mücadele etmek lazım!

Kim mücadele edecek?

Din iman vereceksin, edep ahlâk, haram helal öğreteceksin; öyle olur.

"Ama biz onları bozduk hocam. Onlar o işe mi yarardı?"

O işe yarardı ya... O işe yarardı. Sen şimdi bu 45 milyon insanı sakatladın. Kalbi sakat, hasta... Haydi bakalım, buyur, tedavi et! Hangi ilaç fabrikasından nasıl ilaç yapacaksan yap bakalım. Kimsenin haram helal korkusu yok. "Ver bakalım 50 milyon rüşvet, şu işi öyle yapalım. Ver bakalım şu kadar, o işi yaparım." Rüşvetsiz iş yürümüyor. Mesela adam; "Ne yapalım memur maaşı az. Bizim evimizde de çoluk çocuk var; vereceksin… Bu kadar mülk alıyorsun, elbet bu kadar rüşvet vereceksin." diyor. Karşılaşıyoruz, herkes karşılaşıyor, biliyoruz.

Neden?

İman gitti, zedelendi. İman görünmeyen bir şey olduğu için onun zedelenmesinden ne zararlar geleceğini zedeleyenler bilemediler.

"Batı güzelmiş. Bak, ileri gidiyorlar, havalarda uçuyorlar. Tamam, biz de onların her şeyini benimseyelim." dediler.

Batı havaya uçarken edepsizliğinden, ahlâksızlığından uçmadı ki başka şeyden uçtu, onu araştırıp bulsana.

Adamın birisi leyleği yakalamış, bacakları uzun diye kesmiş, kanatları büyük diye kesmiş, gagası uzun diye kesmiş. "Hah, şimdi kuşa benzedin." demiş. Hayvancağız elinden kurtulmuş, çırpına çırpına gidiyor;

"Sen yere kon da, o zaman görürsün başına geleni."

Ayakları yok ki hayvan yere nasıl konacak, can havliyle uçtu.

İşte kuşa döndük. Bir yere inersek o zaman anlayacağız.

Başladık yavaş yavaş inmeye de, nasıl tamir edeceğiz?

Çok zor! Söğüt ağacı değil ki bu cemiyetin ahlâkı. Ağacı bir mevsimde budarsın, ondan sonra büyür daha iyi olur. Söğüt ağacını kesersin dalları fışkırır, daha iyi olur, kökü kuvvetli diye… Sen kökünü de tahrip ettin.

Bizim Nurettin Topçu Balıkesir'de görmüş. Kenara güzel fidan dikilmiş, yolun kenarı ağaçlandırılmış. Köylü, "çat" diye kırmış eşeğine değnek yapmış. Yetişmiş arkasından, "Bu yaptığından utanmıyor musun? Yolun kenarı ağaçlandırılmış, ne güzel fidan dikilmiş. Allah'tan korkmaz mısın, peygamberden utanmaz mısın?" demiş. Köylü ya, imanına hitap etmek istiyor. "Geç beyim geç. Biz onların boş olduğunu öğrendik." demiş.

Çocuğa, "Haydi bakalım, Allah'tan şeker iste. Bak bir de benden iste. Ben isteyince veriyorum, O vermiyor demek ki yok." diye terbiye verirsen olmaz. Bu milletin imanıyla, vicdanıyla uğraşılırsa olmaz.

Bu yapıldı, isteyerek istemeyerek… Kim yaptı, öldü gitti... Allah hepsinin hesabını biliyor. Tabii kurtarmaya çalışanlar, düzeltmeye çalışanlar, bozmaya çalışanlar oldu. Ama fiilen durumumuz bu.

Şimdi ne yapacağız biz?

"Olan olmuş hocam! Yangın yanmış, olan olmuş." Biz şimdi düzeltmeye çalışacağız. Kendimiz düzeleceğiz, evlatlarımızı düzelteceğiz, dinimizin kadrini kıymetini bileceğiz. Hadislere, âyetlere sarılacağız. Allahu Teâlâ hazretlerinin dinine yardımcı olacağız. Para istendiği zaman para vereceğiz. Mâlî destek, maddî destek istendiği zaman maddî destek...

"Çalış, haydi bakalım. Şurada harç kar, şurada duvar ör. Haydi bakalım, burayı ağaçlandır. Şurayı temizle, şu şöyle olsun bu böyle olsun."

Toparlamak için bedenen, mâlen, fikren, aklen dinimize hizmet edeceğiz. Ne yapalım, yangın geldi geçti...

İkinci cihan harbinde ne oldu biliyor musunuz? Almanlar'ın ülkelerine yüz binlerce ton bomba yağdı. Şehirleri hallaç pamuğu gibi atıldı. Belki resimlerini, filmlerini görmüşsünüzdür. Hallaç pamuğu gibi Almanya baştan aşağı atıldı. Gidin bir görün şimdi. Her taraf asfalt, her taraf muntazam... Yemyeşil çimenler, ormanlar; yeniden yaptılar… Ne yapalım, "bombalandı" diye oturup ağlamakta fayda yok ki. Allah iki eli bir baş için yaratmış, gayret, haydi bakalım.

Yangın oldu geçti ne yapalım... Geçen gün eskiciler çarşısı yandı, bilmem kaç milyar ziyan... E ne yapalım? Gökten ne yağdı da, yer kabul etmedi. Oldu, yeniden çalışırız. İki el bir baş içindir. Haydi bakalım, başını kurtarmak için çalış.

Çalışacağız. Kendimizi salıverirsek dibe batarız. Yüzeceğiz, çabalayacağız ki sahil-i selamete çıkalım. Gayretli olacağız. Müslümanlık bu. Müslümanlık sadece Ramazan'da değil, sadece hacca gitmekte değil. Müslümanlık, her şeyiyle insanlara faydalı olmakta...

"İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır."

Hepimiz faydalı olacağız. Çocuğumuza, ailemize, sülalemize, torunlarımıza, çevremize, camimize, cemaatimize, mahallemize…

Bizim mahalleye girdin mi, "Ooo! Buranın iklimi başka yahu… Sokaklar da tertemiz. Allah Allah! Köşeye ne güzel çeşme yapmışlar. Allah Allah! Ne kadar tatlı... Şu evlere bak, fakir evleri ama dış tarafları bembeyaz boyanmış. Tertemiz mâşallah, hiç çöp yok, hiç dışarıya çirkef sular akmıyor…" denmeli.

"Hocam! Sen rüya mı görüyorsun? Mikrofonun karşısında uyuyorsun galiba. Kalk bakalım. Türkiye'nin neresinde böyle bir mahalle var?"

Yok! Hayal ediyorum, tahayyül ediyorum. Ama Türkiye'nin yüzde doksan dokuzu güya müslüman. Böyle olacak işte. Hiçbir şey olmazsa kerpiçten evinin dışını bembeyaz yapacak, müslüman pırıl pırıl olacak. Çalışacak, çabalayacak, "Dur bakalım, şu toprağı biraz ekeyim, biçeyim." diyecek. "Benim sadık yarim kara topraktır. Mevlâ, ne ekersem veriyor." diyecek.

Bir fidan ekiyorsun, ondan sonra bir ağaç çıkıyor, küfelerle meyvesini taşımaya zorluk çekiyorsun, ıhlaya ıhlaya taşıyamıyorsun. Çalışana veriyor Mevlâ, çalışacağız.

Olan olmuş. Biz şimdi bize gelene bakalım. Bizim omzumuza hangi yük geliyor, biz ona bakalım. Dedelerimiz, iyi çalışanlar hesaplarını güzel verecekler, gittiler. Kötü çalışanlar da, "Tüh! Haksızlık etmişim, keşke yapmasaymışım." diyecek, nedamet duyacak, o da gitti. Biz, bize bakalım, biz ne yapıyoruz? Sen dinine şimdiye kadar ne yaptın, söyle bakalım. 52 yaşına geldin, dinine şimdiye kadar ne yaptın? Dinî bakımdan kendine hayrın ne oldu? Ailene, çocuklarına, cemaatine, cemiyetine hayrın ne oldu?

Çalışacağız, ne yapalım... Bu paraları neden kazanıyoruz? İstif mi edeceğiz, Firavunlar gibi mezara mı sokacağız? Firavun'un odasının yanında altınlar, gümüşler, eşyası, altın leğenler, ibrikler bulunur. Firavun huyu o... Biz hayır yapacağız. Âhirete hayrımızı şimdiden göndereceğiz, çalışacağız çabalayacağız.

Men câenî zâiren lâ ya'lemuhû hâceten illâ ziyâretî kâne hakkan aleyye en ekûne lehû şefîan yevme'l-kıyâmeti.

Peygamber Efendimiz'i ziyaret etmekle ilgili bir hadîs-i şerîf... Hz. Ömer'in oğlu Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Her ikisinden de -babasından da, kendisinden de- Allah razı olsun, şefaatlerine erdirsin. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:

Men câenî zâiren. "Kim bana gelirse, beni ziyaret kastıyla, ziyaret isteyerek gelirse… " Lâ ya'lemuhû hâceten. "Bu gelişi bir ihtiyacı karşılamak olarak görmeden…"

"Gideyim ticaret yapayım, oraları bir görmüş olayım. Haccedersem, ziyaret edersem, gelişte gidişte şu kadar menfaat var." filan, bir ihtiyaç olarak değil, böyle gelmiyor.

İllâ ziyâretî. "Ancak Peygamber Efendimiz'in ziyaretini murat ederek yapıyorsa…" Kâne hakkan aleyye en ekûne lehû şefîan yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet günü benim ona şefî olmam hak olur."

"Ben, beni başka dünyevî bir menfaat bahis konusu olmadan ziyaret eden kimseye şefaatçi olurum." demek.

"Kabir ziyareti olmaz." diyen bazı müslümanlara bu hadîs-i şerîf de bir delildir. Peygamber Efendimiz, kendi kabrini ziyaret etmek hakkında böyle buyurmuş.

"Efendim! Olmaz, şirk olur."

Şirk olmaz. Peygamber Efendimiz Allah'ın elçisi diye sevgimizden gidiyoruz. Biz, Allah'ın varlığına, birliğine bir gölge düşürmüyoruz. Peygamber Efendimiz ziyareti istemiş.

Men câehü'l-mevtü ve hüve yatlubu'l-ilme yuhyî bihi'l-İslâme lem yekün beynehû ve beyne'l-enbiyâi illâ dereceten vâhideten fi'l-cenneti.

Bu hadis, ilim öğrenmekle ilgili çok tatlı, müjdeli bir hadîs-i şerîftir ki zevkle dinleyin:

Men câehü'l-mevtü. "Her kime ki ölüm gelir."

Nasıl bir halde gelir?

Ve hüve yatlubu'l-ilme. "O ilim peşindeyken, ilim öğrenmek isteğindeyken…"

İlim talebesiyken, talebindeyken ölüm onu yakalar yani o yoldayken ölüverir.

Niye ilim öğrenmek istedi?

Yuhyî bihi'l-İslâm. "Onunla İslâm'ı ihyâ etmek istedi."

Bir insan; "İlim öğreneyim; Allah'ın âyetlerini, ahkâmını, hadisleri öğreneyim, İslâm yükselsin, Müslümanlık yayılsın, kuvvetlensin, güçlensin. Adam ta İsviçre'den hem Yunanlılar'a destek için manevra yapıyor hem de benim dinimi bozmak için buraya Hıristiyanlık propaganda broşürü gönderiyor. O öyle yaparken ben durur muyum, ben de İslâm'ı yaymak için çalışayım." derse, Allah'ın dinini ihyâ etmek için… Demek ki İslâm ilimle ve çalışarak ihyâ oluyor.

Ne olur?

Lem yekun beynehû ve beyne'l-enbiyâi illâ dereceten vâhideten fi'l-cenneti. "Ancak cennette enbiyâ -peygamberler- ile onun arasında bir derece farkı olur."

Derecesi o kadar yüksek olur ki peygamberlerin derecesine yaklaşır. Tabi onlar peygamber, peygamber olmayanların o dereceye çıkması mümkün değil. Hemen onun altındaki derece bunların olur. İslâm dinini ihyâ etmek için ilim öğreniyor.

Demek ki ölüm vakti yaklaşmış, yaşlanmış bile olsa... Bak, bu ne büyük bir müjde! Biz deriz ki;

"Çocuklar ilim öğrensin. Mektebe verdik, öğreniyor. Bizden geçti artık..."

Değil! Sen ilim yolunda ol, İslâm'ı ihyâ etmeye gayret et, ilim öğrenmeye niyet et. O yolda ölürsen peygamberlik derecesiyle aranda bir derece fark oluyor. Cennette çok yüksek mertebeye eriyorsun.

Onun için eskiden bir yaşlı kâmil zât yani âriflerden, bir cemaatten bir kimse, Hocaefendi'nin birine gelmiş demiş ki;

"Hocam! Bana Kur'ân-ı Kerîm öğret. Mahâric-i hurûfu, tecvidi, güzelce Kur'an okumayı öğret."

Yanındaki, cemaatten samimi bir kimse şaka yapmış;

"Yahu hacı amca! Bundan sonra tecvitle Kur'ân-ı Kerîm'i öğrensen ne olacak, öğrenmesen ne olacak? Bir ayağın mezar çukurunda zaten, yaşlandın." demiş. Dönmüş şöyle bakmış ona, demiş ki;

"Biliyorum evladım ben de yaşlandığımı. Ölümün yakın olduğunu biliyorum ama istiyorum ki ilim yolundayken Allah benim canımı alsın."

O halde gitmek istiyor. Onun için siz de bir ilmin peşine düşün, onu öğrenmeye gayret edin. Sakalınız ak, beliniz kambur olsun. Ayağınız ağrısın, sızlasın ona rağmen bir hocanın peşinden ayrılmayın. Öğrenin ki cennette o yüksek dereceye nâil olabilesiniz.

Bundan sonraki hadîs-i şerîf de böyle tatlı, müjdeli:

Men câehû eceluhû ve hüve yatlubu'l-ilme li-yuhyiye bihi'l-İslâme lem yufaddilhu ennebiyyûne illâ derecetin.

İbn Abbas radıyallâhu anh rivayet etmiş. Mânası aynı kapıya çıkıyor:

Men câehû eceluhû. "Kime eceli gelirse…" Ve hüve yatlubu'l-ilme. "O ilim peşindeyken, ilim talep ederken…"

Talebe durumundayken ona eceli gelirse.

Neden ilim öğreniyor?

Li-yuhyiye bihi'l-İslâme. "Onunla İslâm'ı ihyâ etmek maksadıyla ilim öğrenirken bir kimseye eceli gelirse, peygamberler ondan daha üstün olmaz."

Lem yufaddılhu diye harekelemiş, okunması lem yafduluhu'n-nebiyyûn da olabilir,

"Peygamberler ondan ancak bir derece yüksek olur."

"Onun derecesi peygamberlere o kadar yakın olur ki arada ancak bir derece fark olur." diye, aynı mâna İbn Abbas radıyallahu anhumâ'dan böyle nakledilmiş.

Men câdele fî husûmetin bi-gayri ilmin lem yezel fî sahatillâhi hattâ.

Bu hadîs-i şerîf, bilgisizce münakaşaya girmenin zararı hakkında. İnsanlar ileri geri münakaşaya girer, birbirleriyle bir konuda mücadele ederler. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın bize naklettiğine göre Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

"Kim bir husumet, bir çekişme mevzuunda mücadele ederse…" Bi-gayri ilmin. "İlim olmadan."

Bilgisi yok, ilmi yok; mücadele ederse…

Lem yezel fî sahatillâhi hattâ. "Oradan çekilip ayrılıncaya kadar Allah'ın gazabında olmaya devam eder."

Allah'ın kızgınlığı onun üzerinde olmaya devam eder.

Bilgisizce bir münakaşaya girmek yok! Bilgin yok, bu mevzuyu bilmiyorsun; ötekisi alim, sen bir şey bilmiyorsun, ileri geri konuşuyorsun, mücadele…

Olmaz! O zaman Allah bilmeden mücadeleye gidip taassupla münakaşa eden kimseye ayrılıncaya kadar kızıp duruyor. O münakaşayı terk edinceye kadar Allah ona kızıyor. Allah'ın gazabı, kızgınlığı onun üzerinde oluyor.

Men câmea'l-müşrike ve sekene meahû fe-innehû mislehû.

Buradaki câmea bir araya gelmek, oturmak mânasına…

"Kim müşrikle bir araya gelir, toplaşır, bir arada bulunursa…" Ve sekene meahû. "Onunla beraber oturursa." Fe-innehû mislehû. "O da onun mislidir, onun gibidir."

Müşrik ile toplaşıp bir araya gelen ve onunla beraber oturan, onun yanında sakin olan kimse onun misli gibidir.

Bu neyi gösteriyor?

Müslümanın müslümanla ahbaplık etmesi gerektiğini, kâfirlerle, müşriklerle düşüp kalmaması gerektiğini ifade ediyor. Dinimizde Allah için sevmek var, el-hubbu fillah… Bir de Allah için buğz etmek var, el-buğzu fillah… Sonra, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri bize yasaklıyor; "Allah'a harp ilan etmiş, Resûlullah'a karşı çıkmış, Allah'ın diniyle mücadele eden kimseleri dost edinmeyin." diye... Böyle âyet-i kerîme var. Demek ki bu durumda onlarla ahbaplık, dostluk etmek olmaz, yakışık almaz.

Müslüman bir müşrikle, bir başka kâfirle konuşup görüşebilir. İş icabı veyahut bir iş olmadan, ona İslâm'ı tebliğ etmek için konuşabilir. Ama onunla ahbaplık, dostluk ederse olmaz. Allah'ın düşmanıyla dostluk etme. Senin bir kızdığın insan var. Bir arkadaş onun koluna girmiş, senli benli, elini omzuna atmış, nispet eder gibi senin karşından geçiyor, sever misin? İnsan, "Vay! Benim can düşmanımla nasıl can ciğer kuzu sarması dost olmuş. Karşımda sarmaş dolaş duruyorlar, şuna bak." der.

O zaman Allahu Teâlâ hazretlerinin düşmanını sen nasıl seversin? Nasıl onunla ahbaplık kurarsın? Senli benli, içli dışlı olursun?

Olmaz!

Men câa ev ihtâce fe-ketemehu'n-nâse hattâ efdâ bihî ilallâhi azze ve celle fetehallâhu lehû rızka senetin min halâlin.

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ten bir güzel hadîs-i şerîf... Musibete, hastalığa, açlığa, kıtlığa sabrı tavsiye eden bir şey...

Men câe. "Kim acıkırsa…" Ev ihtâce. "Veyahut bir ihtiyaç durumuna düşerse…"

Kıvranıyor, ihtiyacı var.

Fe-ketemehu'n-nâse. "Ama bunu insanlardan saklıyor, kimseye söylemiyor."

"Ben açım, bana biraz para ver veyahut ihtiyacım var, yardım et biraz bana." diye söylemiyor. Kıvranıyor, ihtiyacı var, aç fakat söylemiyor.

Hattâ efdâ bihî ilallâh. "Bunu Allahu Teâlâ hazretlerine arz ediyor."

Yâ Rabbi! Açım, açığım, perişan duruma düştüm, sen bilirsin, diye Azîz ve Celîl olan Allah'a iltica ediyor.

Allah ne yapar?

Fetehallâhu lehû rızka senetin min halal. "Bir senelik helal rızık kapısı açar."

Beni bildi, bana döndü, benden istedi, kuldan istemedi, bana el açtı diye bir senenin helal rızkının kapısını açar. Helal rızık ona gelecek durumuna getirir.

Hac kitabında rivayetini adıyla ve kaynağını da göstererek yazmış:

Bir velî kul Medine-i Münevvere'ye geliyor. Tabi velî olunca illa kesesi altın dolu olacak değil, fukaracık. Ama âşık! Mısır'dan mı, nereden çıktıysa çıkmış, gelmiş oraya ama parası pulu yok. Zaten para olsa bile oraları kıtlık diyarı, o zaman her çeşit gıdanın uçakla filan gittiği bir yer değil. Medine-i Münevvere de kalenin içinde, bedevîler hücum edip de yağmalamasın diye küçük bir yer o zaman. Medine-i Münevvere'ye gelmiş; orada biraz aç, açık, yoksul bir durumda kalmış. Mescid-i Nebevî'ye gelmiş, Resûlullah Efendimiz'e diyor ki;

"Yâ Resûlallah! Açım, sana misafir geldim."

Öyle duruyor. Uykuya dalmış yani açlıktan kendinden geçmiş. Omzuna bir el dokunuyor, elinde bir tepsi;

"Resûlullah'a bizi şikâyet eden sen misin? Buyur." diyor.

Peygamber Efendimiz'in torunlarından, sülalesinden bir kimseymiş. Resûlullah Efendimiz onun rüyasına girmiş, "Git, benim mescitte bir ziyaretçim var, aç kalmış, bakmamışsınız…" diye. O da bir tepsiyi doldurmuş, "Resûlullah Efendimiz'e bizi şikâyet eden sen misin? Buyur." diyor.

İnsan Allah'a dayandı mı, tevekkül etti mi Allahu Teâlâ hazretleri ummadığı yerden kapılar açar. Deneyen bilir, bulur.

Men câhede fî sebîlillah kâne dâminen alallah. Ve men âde marîden kâne dâminen alallah. Ve men gadâ ile'l-mecsidi ev râha kâne dâminen alallah. Ve men celese fî beytihî ve lem yağteb ehaden bi sûin kâne dâminen alallah. Ve men dehale alâ kavmin yağzirûhu kâne dâminen alallah.

Muaz b. Cebel radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

Men câhede fî sebîlillah. "Kim Allah yolunda cihat ederse..." Kâne dâminen alallah. "Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda garantili bir kul olur."

"Sen cihat mı ettin kulum? Tamam, istediğini garantili olarak alacaksın. Garantilenmiş bir kulsun, madem cihat ettin, mükâfata ereceksin." diye Allahu Teâlâ hazretleri onun ecrini, sevabını garanti eder.

Demek ki Allah yolunda cihat etmek iyiymiş.

Cihat nasıl olur?

Malla, parayla, bedenen olur… Canını feda edercesine savaşmak suretiyle olur… Hacca, umreye gitmek, bir müslümanın ihtiyacını karşılamak, müslümanlara faydalı bir iş yapmak için gelme gitme, bunlar hep fîsebîlillah çalışmalardır.

Ve men âde marîden kâne dâminen alallah. "Kim bir hastayı ziyaret ederse Allah onun ecrini, sevabını garantiler." Ve men gadâ ile'l-mescidi ev râhâ kâne dâminen alallah. "Kim sabahleyin veya akşamleyin mescide giderse Allah onun ecrini garantiler."

Giden mahrum kalmaz.

Ve men celese fî beytihî lem yağteb ehaden bi-sûin kâne dâminen alallah. "Kim evinde, hiç kimse aleyhinde kötü bir sözle gıybet etmeden oturursa Allah ona ecrini garantiler." Ve men dehale alâ kavmin yağzirûhu kâne dâminen alallah. "Kim bir idarecinin -devletin memuru, amiri, idarecisi, bir kavmin başkanı, önderi- yanına gider de onu kötülüklerden men edecek sözler söyler, nasihatler edebilirse Allah ona ecrini, sevabını garanti ihsan eder."

Demek ki bu işleri yapmak lazım... Allah yolunda cihat, hasta ziyaret etmek, mescide sabah akşam gidip ibadet eylemek, evinde oturup hiç kimseyi gıybet etmeden vaktini geçirmek; hepsi güzel… Bir idareciye gidip de, "Öyle yapma, böyle yap! Şu günahtır, bu zulümdür! Bak, filanca yerde hizmet var, sen onu görmemişsin!" gibi kötülükten men edip hayırları ona öğretir, nasihat ederse… İcabında da, "Bak, bunu yanlış yaptın." filan diye azarlayabilirse o zaman Allah ona ecrini, sevabını çok verir demek.

Sonuncu hadîs-i şerîf: *ِ .

Men cerre sevbehû huyelâe lem yenzurillâhu ileyhi yevme'l-kıyâmeti.

Çok kaynaklarda geçmiş bir meşhur hadîs-i şerîftir ki:

"Kim elbisesini çalım satarak sürükleyip giderse… Uzun eteği ile çalımlana çalımlana yürür, kurum satarak, böbürlenerek, gururlanarak, kibirlenerek giderse… Allah kıyamet gününde ona nazar etmez."

Kibirli, elbisesini sürüye sürüye giden kimseye nazar etmez.

Allahu Teâlâ hazretleri kötü huylardan bizleri halas eylesin. Sevdiği huylara sahip eylesin. Sevdiği amellere muvaffak eylesin. İki cihanda aziz, bahtiyar olmayı nasip eylesin. Hakkı hak olarak görüp tâbi olmayı, batılı batıl görüp ondan uzak durmayı nasip eylesin.

Fâtiha-i şerife meal besmele.

Sayfa Başı