M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 395.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn... Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, seyyidina ve senedina Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'du.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân. Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri mühdesatühâ ve külle muhdesatin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâl:

Men âzâ zımmiyyen fe-ene hasmuhû ve men küntü hasmuhû hasamtuhû yevme'l-kıyâmeti.

Sadaka Resûlullah fî ma kâl ev kema kâl.

Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, lütfu, keremi cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri ibadet ve taatlerinizi kabul eylesin. Dualarınızı, hacetlerinizi reva eylesin. İki cihanın hayrına nâil eylesin.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek hadîs-i şerîflerinden bir miktar Râmûzü'l-ehâdîs hadis mecmuasından açıklamaya çalışacağız.

Mukaddimede metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf zimmîler hakkında. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar ki:

"Kim bir zimmîyi ezâlandırırsa ben onun hasmı olurum. Ben kimin hasmı olursam onu kıyamet gününde mahvederim."

Yenerim, ondan hakkımı adam akıllı alırım, benim ile hasımlığa kimsenin tahammülü olmaz, mânasına gelmektedir. Zimmî, kendisiyle anlaşma yapılmış gayrimüslim demek. Vergi vermeyi, müslümanların yüksek hakimiyetini kabul etmiş ama aklı İslâm'ın hak din olduğuna ermemiş. Hıristiyan veyahut yahudi, kendi dinini bırakamıyor, "Peki, sizin idarenizi kabul ettim." diyor. Bu memlekette bizim garantimiz altında oluyor. O zaman o kimseyi ezalandırmaya kimsenin hakkı yok.

İslâm ciddiyet dinidir; hukuka, haklara riayet dinidir. İslâm'da haklar, kuvvetle vesaire ile değişmez. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz halife olduğu zaman tevazu göstererek buyurdu ki:

"En iyiniz olmadığım halde başınıza halife seçilmiş bulunuyorum. İçinizde nice iyi insanlar vardır. Ben âcizâne, fakirâne başınıza başkan seçilmiş bulunuyorum. Sizin en zayıfınız haklıysa hakkı alınıncaya kadar benim yanıma en kuvvetlidir, ben onun yanında yer alırım. Cümle cihan halkı karşıma dikilse, haklı zayıf da olsa hakkını alıncaya kadar ben onun yanında olurum. Sizin en kuvvetliniz de haksız ise benim nazarımda hiç kıymeti yoktur, onunla uğraşırım."

Bizim anlayışımız böyledir. Biz, "Bu adam güçlü mü kuvvetli mi, itibarlı mı itibarsız mı, mevki makam sahibi mi değil mi…" diye düşünmeyiz; bir Allah'tan korkar, ahdimize sadakat ve vefa gösteririz. Verdiğimiz söz senettir ayrıca altına imza atmaya, yazılı belge vermeye hacet bile yoktur.

Onaltıncı asırda Osmanlı diyarına elçi olarak gelmiş olan bir Hollandalı seyyah var. "Ey benim Avrupalı hemşirelerim! Aman sakın, Osmanlı diyarına gittiğiniz zaman bizim dindaşımız diye Ermeni'nin, yahudinin, hıristiyanın, Rum'un hanına veya evine konmaya çalışmayın. Çünkü hem pistir hem de sizi aldatır, kandırır. Ama bir müslümana gelince senet almaya lüzum yok, söyledi mi sözü senettir. Evine misafir olsan evi pırıl pırıl, tertemizdir. Az konuşur ama öz konuşur, sakin durur ama kızdırmaya gelmez." diyor.

Ecdadımızı böyle tanıtmış. Çünkü biz müslümanız, gösteriş meraklısı değiliz; hayata da öyle pek bağlılığımız yok. Allah nasip ettiği müddetçe yaşayacağız ondan sonra dostlarımızın olduğu diyara, bizden önceki büyüklerimizin göçtüğü yere göçeceğiz. Gidişimiz, düğün gecesi gibi. Ne olacak; şu fâni dünyadan, meşakkatten terhis olup âhiretin sefasına gideceğiz.

ed-Dünyâ sicnu'l-mü'mini ve cennetü'l-kâfir. "Âhiret mü'minin asıl yurdudur."

Dünya muvakkat bir yerdir, bize zindan gibidir. Onun için biz burada ahde riayet ederiz.

Müslüman olsaydı iyi olurdu, akıllılık etmiş olurdu. Zavallı, müslüman olmamış ama, "Ben size vergi vereyim, yerli yerimde oturayım." diye anlaşma yapılmış. O, bizim aramızda oturdukça İslâm'ın güzelliğini görüp müslüman olacaktır, çoğu kimseler böyle müslüman olmuşlardır.

Peygamber Efendimiz, Medine-i Müneverre'ye geldiği zaman orası lebaleb Arap dolu değildi ki... Bir sürü yahudi kabilesi vardı, onların bir kısmı müslüman oldular. Necran yani Yemen yani Hicaz'ın güney tarafı hıristiyan doluydu. Saltanatla, kervanlarla gelip de Peygamber Efendimiz'le görüşme yaptılar da Âl-i İmrân sûresinin âyetleri o görüşmeler üzerine nazil oldu. Ekseriyeti müslüman oldu. Demek ki bizi dıştan gören bilmez; yakınımıza gelsin o zaman anlar, sever, müslüman olur diye biz çevremizdeki insanlara öyle bir hak tanımışız.

Bir kimse kendisini bize teslim etti mi biz ona gadretmeyiz. Bir anlaşma oldu mu, ağzımızdan bir söz çıkmışsa, tamamdır. Peygamber Efendimiz; "Anlaşma yapmış, vergi vermiş, aramızda kalmaya razı olmuş bir gayrimüslimi, hıristiyan veya başka dinden diye kim ezalandırırsa onun hasmı ben olurum. Ben bir kimsenin hasmı oldum mu da âhirette onu perişan ederim, yenerim, hakkımı alırım." diye tehdit eylemiş. Hakkımıza riayet edeceğiz.

Biz, zayıf gördük mü ezmeyiz. Ama dünyanın her yerinde ne kadar müslüman kardeşimiz, dindaşımız varsa onların acısı da yüreğimizdedir. Bulgaristan'da, Yugoslavya'da, Yunanistan'da, Kıbrıs'ta, Adalar'da, Kırım'da, Kafkasya'da... Karşımdaki kardeşlerim, çevremdekiler hep onların torunları... Bakıyorsun kimisi Kafkasya'dan, kimisi Saraybosna'dan, kimisi bilmem nereden gelmiş.

Ne oldu?

Bir bayram gecesinde bir saldırmışlar, şu kadarını kesmişler; haberimiz bile yok. Ermeni cıyak cıyak bağırıyor; "Bunlar soykırım yaptı. Şöyle yaptı, böyle yaptı. Ben bunların elçisini öldüreceğim." Fransa da onu serbest bırakıyor.

Biz bize yapılan zulümleri bilmeliyiz. Bilmeliyiz ki, "Sen ne diyorsun, işin aslı budur!" diyebilelim.

Kuveyt'te Türkçe konuşan birisini gördüm, Türk sandım. "Haydi, benim arabamın yağını değiştiriver." dedim. Pos bıyıklı, kısa boylu, yanık benizli birisi...

"Neredensin?" dedim.

"Ben Ermeni'yim, Süryani'yiz, Asuri'yiz." dedi.

"Ne olurmuş." dedim.

"Siz bizim babalarımızı kestiniz." dedi.

Allah Allah! Sübhanallah! Ben de saf saf sordum;

"Peki, babalarınız ne zamandan beri bizim memleketteydi?"

"Yedi-sekiz asır... Çok eski zamandan beri."

"O kadar asır yaşamışlar mı aramızda?"

"Yaşamışlar."

"Niye yedi asır kesmemişiz biz onları?"

Elimizde güç kuvvet vardı. Padişahımız buradan yürüdüğü zaman Viyana'ya kadar gidiyordu. Bizim ordumuza uzaktan bir baktın mı mızrakları deniz gibi gözüküyordu. Orman gibiydi, önünde kimse duramıyordu.

Niye biz yapmadık o zaman böyle bir şey?

İşte bu hadisler bizi terbiye etti. Biz mazluma, himayemizdeki kimseye saldırmayız.

Yedi asır sen bizim yanımızda durdun, bir şey yaptık mı?

Yapmadık! Ne malına, ne kilisene, ne canına, ne ticaretine dokunduk. Askere bile almadık; hudutlarda bu memleketin emniyetini sağlayalım diye biz öldük, saldıran orduların karşısında biz durduk. Sen burada ticaret yaptın. Ben;

"Yedi asır durdunuz da sonra niye kesmeye başladılar?" dedim. "Madem dedelerin yedi asırdır oradalardı, şayet kesmişlerse niye yedi asır sonra kesmişler?"

Sustu kaldı. Ben sana söyleyeyim dedim;

"Bizim kuvvetli olduğumuz zamanda oturdunuz burada. Fakat her yerden düşman bize saldırınca size de bir heves geldi. Yunanistan İzmir'e, İtalya Antalya'ya, Fransız Maraş'a, Adana'ya asker çıkardı. Derken siz heveslendiniz; 'Ooo Yağma Hasan'ın böreği gidiyor, ben de şu börekten bir şey kopartayım.' dediniz. Allah yedi asır ekmeğini yediğiniz insana karşı yaptığınız bu nankörlüğe razı gelmedi de ondan başınıza gelmiştir. Ben buradan kalkıp gideceğim, bir daha birbirimizi görmeyeceğiz. Senin beni tanıdığın yok, benim seni tanıdığım yok. Ama işin aslı budur. Eğer biz zalim olsaydık, yedi asırda sizin kökünüzü kuruturduk; bir taneniz kalmazdı. Bugün bizim elçimize kurşun atacak dünya üzerinde bir fert kalmazdı."

Bunu neden söylüyorum?

Biz bize yapılan zulümleri unutmayacağız. Hafızasız bir millet deli insan gibidir. Hafızası yok; babasını, anasını bilmiyor, kardeşlerini tanımıyor, dün ne yediğinden, nerede büyüdüğünden haberi yok, kendisine iyilik yapanları tanımıyor...

Olur mu böyle adam?

Olur ama tımarhaneye yakışır. Zavallı hiç bir şey hatırlamıyor. Bir milletin de hafızası olacak. Kim kendisine kötülük yapmış, iyilik yapmış bilecek. İyilik yapana minnettarlık duyacağız.

Libyalı kardeşlerimiz İstiklal harbinde gelmişler, bizim Anadolu'muzda çarpışmışlar. Şimdi bazıları kızıyor, bağırıyor, çağırıyor ama senin İstiklal harbinde, kara gününde onlar gelmiş, Ege'de cephede vs. çarpışmışlar.

Haberin var mı?

Yok! Niye yok? Bak, adam canını vermiş. İşte sana samimi arkadaş. Şimdi sen ona neden bir hediye götürmüyor, niye bir hoş tavır takınmıyor, niye bir teşekkür etmiyorsun?

Libya Türk Dostluk cemiyeti var;

"Aaa, Araplarla dostluk cemiyeti olur mu?"

Suriye veyahut Suudi Arabistan-Türkiye dostluk cemiyeti var;

"Dostluk olur mu?"

Dosttu, İstiklal harbinde yardım etti.

Şimdi yan gözle bakmak reva mı?

Dostu düşmanı tanıyacağız. Bu da İslâm'ın şiarından birisidir; unutmayın iyiliği de kötülüğü de bileceğiz. Çünkü yine kötülük yapar. Onun için tarih okuyun, Osmanlı Tarihi'ni okuyun. Ne güzel İsmail Hami Danişmend, Osmanlı Tarihi Kronolojisi diye güzel bir kitap yazmış, sene sene anlatmış. Okuyun bakalım neler olmuş. Hangi kalede bizim mücahitler ne sıkıntılar çekmişler, görün. Düşman kaleyi almış, içindeki bütün kadınları ve çocukları kesmiş. Hudutlarda neler çekmişiz... Geriye adım adım nasıl çekilmişiz...

O derdi bilirsek birbirimizi yemeyiz. Şimdi harıl harıl birbirimizi yiyoruz. Hepimiz birbirimize hasımız; şu partiden bu partiden, şu zihniyette bu zihniyette...

Sen niye zihniyetini değiştirdin? Bir tek zihniyeti vardı dedenin, ne diye değiştirdin? Ne diye gavurun zihniyetini aldın? O senin dedenin kellesini kesen, şehit eden adam, senin imanını alıyor, imanını kesiyor. Niye sen onun tarafına gidiyorsun?

Tarih bilmediğinden ve tarih şuurundan mahrum olduğundan... tarih şuuru kopmuş, cereyan kesilmiş, dostu düşmanı ayırt edemiyor. Kendisine iyilik yapmak isteyen doktora yumruk sallıyor, kesmek isteyen kasaba güleç yüz gösteriyor, boyun uzatıyor.

Aklımızı başımıza devşirelim.

Men âzâ ehle'l-Medîneti âzâhullâhu teâlâ ve aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecma'în ve lâ yukbelü minhu sarfün ve lâ adlün.

Abdullah b. Amri'bnü'l-Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş bir hadîs-i hasen. Medine hakkında çok hadîs-i şerîf vardır, bu hadis de Medine hakkında. Medine, Arapça'da şehir demek. Medînetü'r-Resûl yani Hz. Peygamber'in şehri demek. Medine, bu sözün kısalmış hali.

el-Medînetü'l-Münevvere... Münevvere, pırıl pırıl nurlandırılmış şehir demek. Allah ona o şerefi vermiş, nurlandırmış. Eski adı Yesrib'miş, o adı değiştirilmiş. İslâm geldi mi adı bile değiştirir, her şeyi güzelleştirir. Peygamber Efendimiz'in mescidinin, kabrinin bulunduğu, hayatının geçtiği yer... Peygamber Efendimiz'in vefasını düşünün ki Mekke-i Mükerreme fethedildikten sonra bir daha Mekke'ye dönmedi. İnceliğe bakın ki doğduğu şehir, asıl mühim yer, müslümanların kıblegâhı, Kâbe-i Müşerrefe'nin olduğu yer Mekke ama Resûlullah Efendimiz Medîne-i Müneverre'den gelmedi.

Neden?

Vefalı da ondan. Mekke-i Mükerreme'nin müşrikleri kendisini Mekke'den dışarı çıkardıktan sonra kim bağrına bastı?

Medine ahâlisi.

"Yâ Resûlallah! Buyur başımızın üstündesin, başımızın tâcısın. Gel, biz seni koruruz, canımızı sana feda ederiz." dediler.

Canlarıyla, mallarıyla ona feda olmaya razı olarak onu davet ettiler. Davetli olarak gitti. Mekke fetholununca bazı kimseler sandı ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'ye tekrar yerleşecek. Doğduğu ve sevdiği şehir ya... Çıkıp da yüksek tarafından Kâbe'ye baktığı zaman dedi ki;

"Ey Mekke! Sen ne güzel şehirsin. Seni müşrikler benden ayırmasalar, beni buradan çıkarmasalardı ben çıkacak değildim."

Mekke fetholunca ashâb-ı kirâmın yüreği küt küt atmaya başladı. "Resûlullah buraya mı yerleşecek, acaba ne olacak?" diye.

Peygamber Efendimiz Medine'ye yerleşti. Mübarek bir şehir, hiç şek şüphe yok. Deccalin giremeyeceği şehir…

Men âzâ ehle'l-Medîneti. "Kim Medine ahalisini ezâlandırırsa, üzerse, eziyet verirse…" Âzâhullâhu teâlâ. "Allah da onları ezâlandırır." Ve aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecma'în. "Allah'ın, meleklerin ve insanların laneti o ezacı herifin üzerinedir."

Medine ahâlisine dokunmaya gelmez. Medine'nin saf, tertemiz bir ahâlisi vardır. Orada oturanlar methede ede bitiremiyorlar; asalet ayrıdır. Sonradan sağdan soldan yerleşmiş olanlar var; onların da çoğu da iyi insanlardır, Resûlullah aşkından geliyor, yerleşiyorlar.

Bir keresinde Suud hükümeti Medine'ye bir vali tayin etmiş. Bakmış, bir sürü Afrikalı zenci var, fakir fukarâ kimseler... Demiş ki;

"Bunların hepsini buradan defedeyim, Medine'de hiç ayak takımı kalmasın. Hep zengin, yüksek tabaka olsun."

Geceleyin rüyasında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i görmüş;

"Onlar benim misafirlerim. Onlara dokunma, karışmam!" demiş.

Ertesi gün, ilan ettiği halde kararı kaldırmış. Öyle anlattılar.

Peygamber Efendimiz'in nazarında zenginlik, fakirlik mühim değil. Bizim nazarımızda da öyle. Muhabbet önemli!

Tarikatte feyz almanın şartı nedir?

Risâle-i Hâlidiyye'de yazıyor ki tarikatte feyz almanın ilk şartı mürşide muhabbettir.

Muhabbet duymaz, tenkit eder, aleyhinde çalışır, çelme takmaya uğraşır, ayaklı, menfi propaganda makinesı gibi dolaşır... Vah vah, görürsün...

Ve lâ yukbelü minhu sarfün ve lâ adlün.

Hem Allah'ın, meleklerin ve insanların laneti o ezâ edene gider.

"Hem de Allah onun sarfını, adlini kabul etmez."

Sarfün ve lâ adlün ne demek?

Harpte birisi esir oldu mu, "Şu kadar para ver, adam kurtulsun." diye fidye verirsin yahut, "Al şu senin esirini, ver benim esirimi." dersin. Hapte esir oldu ya. Ya onun tam dengini verirsin o esiri kurtarırsın veyahut yerine muadil olacak başka şey verirsin. Anlaşılır, sonra sen alacağını alır, kurtaracağını kurtarırsın.

İşte "sarf", fidye olarak verilen şey, "adl", bedel, tam karşılığı demek. Yani, "Hiçbir surette, şu veya bu şekilde kabul olmaz." mânasında...

Allah onun farzını, nafilesini, ibadetini, taatini kabul etmez mânasında. Onun için Medine ahalisine hürmet etmek lazım.

Neden?

Resûlullah'ın şehri. Resûlullah'ın misafirleri, cârullah -mücâvir deniliyor- gelip de civarına yerleşmiş kimse mânasına...

Edebiyatçılarımızdan Ârif Nihat Asya vardı -Allah rahmet eylesin- şiirinde yazmış, diyor ki;

"Ben de bir Konyalı'dan şikâyet edecektim ama hatırın var Pîrim."

Kendisi Mevlevî idi, Mevlânâ'nın hatırına Konyalı'dan bile şikâyet etmiyor.

Hocalardan bir tanesi, ben aciz kardeşiniz gibi kürsüde, rahlede oturur, talebeye ders verirmiş. Arada sırada ayağa kalkar sonra tekrar otururmuş. Talebe de hoca kalkınca kalkarmış.

"Efendim! Ne oluyor, anlayamıyoruz. Ders verip dururken ikide bir oturduğunuz rahlede ayağa kalkıyorsunuz." demişler.

"Kapı açık, dışarıdan arada bir hocamın torunu geçiyor. Bu nedenle kalkıyorum." demiş.

Hocaya hürmet işte! Kazananlar edepten kazanıyorlar. O adam ziyan mı etti iki üç defa ayağa kalktı diye. Hayır! O güzel duygulardan, Allah ne sevaplar vermiştir. İnsanlar niyetlere göre mükâfatını alacak, karşılığını görecekler; öyle olacak.

Men âzâ cârehû fe-kad âzânî ve men âzânî fe-kad âzâllâh ve men hârebe cârehû fe-kad hârebenî ve men hârebenî fe-kad hâreballâhu azze ve celle.

Enes b. Mâlik radıyallahu anh tarafından rivayet edilmiş bu hadîs-i şerîfte komşuluk haklarıyla ilgili Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Kim komşusunu ezâlandırırsa, eziyet ederse beni ezâlandırmış olur, kim beni ezâlandırmışsa Allah'ı ezâlandırmış olur."

Buradan komşuya hürmet etmek gerektiği anlaşılıyor. Komşuya hürmet etmeyince insan, Resûlullah'a eziyet etmiş gibi olacak; Resûlullah'a eziyet edince de Allah'a eziyet etmiş gibi olacak. Hâşâ sümme hâşâ… Allah'ı ezâlandırmaya kimsenin gücü yetmez, kimsenin haddi ve hakkı değil ama aslında mahvolacak, tepesine gazap ve kahır yumruğu inecek, pestili çıkacak, yamyassı olacak demek. Dobra dobra Türkçesi bu, başka mânaya gelmez. Allah korusun!

Hocamız rahmetullahi aleyh şerhte yazmış;

Ve hakku'l-câri erbaûne dârâ. "Komşuluk hakkı, çevreden 40 evdir."

Hemen bitişik komşun komşu, ondan sonrakiler değil tarzında değil, 40 ev bu hukuka dahil. 40 ev; bir köy, bir mahalle demektir. Mahalleden kimseyi ezâlandırmayacak. Eğer insanlar, adı müslüman ama aklı bir karış havada olmayıp da hakiki müslüman olsa demek ki kimse kimseyi ezâlandırmayacak, ortalık gül gülistan olacak.

Ezâlandırmak nasıl olur?

Saat on iki-bir olmuş, açarsın radyoyu, tıngır tangır şarkı türkü... Adamcağız yorgun argın gelmiş, yatacak, teheccüde kalkmayı planlıyor... Uyuyabilirsen uyu. Al sana bir ezâlandırma şekli. Veyahut evde bulaşıkları, çamaşırları yıkamış; leğeni camdan savurup atıyor.

"Aşağıdan geçen var mı, yok mu?"

İsterse geçmesin. Pis suları oradan atıp gidiyor, o da ezâlandırma... Veyahut komşusuna bağırıyor, çağırıyor, üzecek laflar söylüyor. Veyahut komşusunun çocuğuna şöyle yapıyor, böyle yapıyor; olmaz! Komşuluk hakkı mühim haklardan biridir.

Neden işimiz rast gitmiyor, şimdi anlıyor musunuz?

"Ben de dervişim, tesbih çekiyorum, camiye gidiyorum, oruç da tutuyorum." filan diyoruz ama bilmediğimiz yerlerden kaçaklar var. Depomuzun bir yerinde delik var, su durmuyor. Bak, komşusunu ezâlandıran Peygamberimiz'i ezâlandırmış oluyor. Eh, Allah affetsin; komşusunu ezâlandırmayan varsa ayağa kalksın da görelim. Hepimiz sûret-i haktan veyahut sûret-i batıldan komşumuzla takışmışızdır. Müslüman olsa, "Bırak onun sakalını. Onun haccı da eksik olsun, sakalı da..." Müslümana da böyle söyleriz, gavura da, gevşeyene de, "O da zaten camiye gelmiyor..." deriz. Hepsine bir kulp takarız, bir bahane buluruz ama netice itibariyle komşuluk münasebetleri iyi değildir. Halbuki dinimiz komşuluk münasebetlerinin iyi olmasını emrediyor. Dinimiz öyle emrediyor, biz böyleyiz. Öyle olursa ne olur? İşte daha ne olacak, Peygamber Efendimiz'i ezâlandırmış gibi oluruz.

"Hocam 40 yıldır dervişim, daha bir kere Resûlullah'ı rüyamda görmedim."

Ezâlandırdığın Zât-ı muhterem! Sen ezâlandırıp dururken sana görünür mü?

Bir arkadaş diyor ki;

"Hocam! Babamlar, kardeşlerim umreye gideceklerdi. Ben de 'uğurlar olsun'a gittim. Aramızda biraz ihtilaflı durumlar vardı. Kardeşim bana, 'Allah'a ısmarladık.' demedi, beni evlerine almadılar."

Nasıl mahzun dönmüş...

Çok mahzun dönmüş ama; "Gece Resûlullah'ı rüyamda gördüm." diyor.

Değer!.. Sen onu görmüşsen daha ne istiyorsun? Mübarek olsun, afiyet olsun. Ne güzel. Allahu Teâlâ hazretleri, hadîs-i kudsîde buyuruyor;

"Ben gönlü kırıklarla beraberim."

Göbeğini gerip burnunu havaya kaldırıp gezenlerle değil. Kalbi, gönlü kırık; mahzun, edepli, mazlumlarla... Aman zalim olmamaya çalışalım.

Hadisin devamı:

Ve men hârebe cârehû fe-kad hârebenî. "Kim komşusuyla harbederse, benimle harbetmiş olur." Ve men hârebenî fe-kad hâreballâh. "Kim benimle harbetmişse Allah'la harbetmiş demektir."

Bir de komşularla kavga dövüş oluyor, mâlum. Çocuk çocukla bir geçimsizlik yapıyor, kadın bu tarafa geliyor, saç saça baş başa…

Harp deyince illa borularla saf saf gelip de, at bağlayıp da, davulla hücum emrini vererek mi olacak?

İşte harp!

Bakıyorsun, iki komşunun birisinin elinde ötekinin saçı kalmış, öteki de onun yüzünü tırmalamış.

Kimle harbediyor?

Resûlullah'la ve Allah'la harbediyor. Çekilivereceksin, uymayacaksın, sabredeceksin. Komşumuza itibar edeceğiz.

İşte bu hadisler bizim cemiyetimizin temeliydi. Eskiden herkes komşusunu bilirdi. Bahçesinde erik, kiraz vs. oldu mu komşuya tabak tabak giderdi. Kandillerde bir kokulu aş veya helvalar pişti mi komşuya dağıtılırdı. Herkes birbirini bilirdi.

İstersen git yukarıdaki caddeden sor;

"Hasan Efendi burada mı oturur?" diye;

"Yukarı caddede... Gel götüreyim." denirdi.

Şimdi apartmanın içindeki şahısların bile birbirinden haberi yok. Ankara'da yanlışlıkla bir kat çıkmışız. Düğmeye bastık;

"Erdem Bey burada mı oturuyor?" diye sorduk.

"Bilmiyorum." dedi.

Aradık taradık, bir kat aşağıda imiş...

Milyarca lira denize dökülse; darphaneden çıkmış bilezikleri, altınları, külçeleri Karadeniz'in ortasına, dalgıçların dalamayacağı yere dökseler... İnsan nasıl üzülür! İşte İslâm'dan uzaklaştığımız için böyle şeyler kaybediyoruz, kimsenin haberi yok. Herkes hâlâ Müslümanlıkla uğraşıyor, gericilikten korkuyor.

"Aman, millet gerici olursa şöyle olur..."

Ne olacak; ahâli muhabbetli olur, birbirine helva ikram eder. Boynuna tel sarıp da gırtlağını sıkmaz, helva ikram eder.

Hangisi iyiyse onu tercih et.

İnsanların birbirlerini yemesini zar zor, askerî müdahaleyle önledik. Yine de tam düzelmiş değil. İstediğin kadar çırpın, istediğin kadar yol ara; İslâm'dan başka çare yok, Müslümanlık kurtarır. Sen de aciz bir beşersin, gideceksin, kimse kalmayacak burada. Ben de gideceğim. Şu kara toprağın altına girmeyecek bir babayiğit yok. Hepimiz kara toprağın altına gireceğiz. Beş sene mi, üç ay mı, bir gün mü, bir saniye mi, yüz yıl mı kaldı bilmiyoruz ama hepimiz gireceğiz. Hangi yolu tutturursan tuttur, kimsenin konuşmaya cesareti olmayacağı bir günde, ödlerin patladığı günde hepimiz Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkacağız.

Allahu Teâlâ hazretleri bize bu dünyada yaptıklarımızdan hesap soracak. Hele hele insan bir milletin başında mesul olursa, bir dairede genel müdür olursa, bakan olursa, devlet reisi olursa, mesuliyeti o derecede büyük olur.

"Hocam benim hiç idari vazifem yok, esnafım, gidip geliyorum."

Sen de ailenin hükümet reisisin. O kapı var ya, sen de o kapıdan içeri girdin mi senin devletin orası, oranın başkanısın, ondan mesulsün. Onun da hesabını soracaklar. Onun için ne kadar çırpınırsak çırpınalım…

Şimdi, millete İslâm dünya lezzetlerinin önüne gerilmiş bir sur, bir perde, bir duvar gibi geliyor.

"Bu İslâm da beni dünyada zevk almaktan, kâm almaktan, murat sürmekten engelliyor. Ne biçim din, tesettürü emrediyor, 'kadına bakamazsın' diyor, içki yok, zevk-sefa yok!.."

Yok ama onda hayat var. Ne yapalım, ilaçlar acıdır. Onları öyle yaptın mı cemiyet sıhhatli oluyor. Sonra İslâm bunların hepsini mahrûm kılmıyor. Komşunun kızına bakma ama nikâhlandığın zaman, işte hanımın evinde... Ona bir şey demiyor. Haram yeme, içki içme ama şerbetler, meyve suları, meşrubatın çeşitleri, tatlılar, ayranlar ortada... Buyur işte, bu kadar şey varken illa niye onu istiyorsun?

Geçenlerde birisi söylüyor, bir arkadaşı hanımı olan yaşlı teyzeyi görmüş; "Müslümanların hanımları da ne kadar güzel." diyor. Allah bir nur, bir güzellik veriyor bir de müslümanca yoldan gittiği için Allah öylesini nasip ediyor.

Müşrik veya zâni bir kimse, müşrike veya zâniye bir kimseyle evlenir; bu bir kaidedir.

el-Habîsâtu li'l-habîsîne ve'l-habîsûne li'l-habîsât ve't-tayyibâtu li't-tayyibîne ve't-tayyibûne li't-tayyibât.

"İyi iyiyle kötü kötüyle..."

Allah'ın kanunu! Onun için sen Allahu Teâlâ'nın yolunda yürürsen, bu yolun öyle zevkleri, sefaları var ki... Millet yok sanıyor. Burada çok sıkıntıya uğrayacak sanıyor. İslâm ona kara bulutlu, karanlık bir ülke olarak görünüyor. Onun için İslâm'dan bucak bucak kaçıyor. Gittiği yer ejderhanın ağzı; İslâm'dan korkuyor, ağzı açılmış ejderhaya gidiyor, ejderha onu yuttu yutacak. Ağzını kapatsa gümbürtüye gidecek...

Men âvâ yetîmen ev yetîmeyni sümme sabera va'htesebe küntü ene ve hüve fi'l-cenneti kehâteyni ve harreke isbeayhi's-sebbâbete ve'l-vüstâ.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdullah b. Abbas radıyallahu anh'ın rivayet eylediğine göre yetimi koruyup kollamak mevzuunda şöyle buyurmuştur:

Yetim; babası ölmüş, ortada kalmış çocuk. "Kim mü'min bir veya iki yetimi..." Gücü yeterse iki tanesine birden bakarsa... "Bir veya iki yetime kucak açıp barındırırsa, himayesine alırsa..." Sümme sabera.

Aileye iki kişi daha ilave oldu; giyimi, gıdası, temizliği var. O da çocuktur, kendine göre terbiyesizlik yapar; anası yok, babası yok kolay değil... Terbiye görmediğinden canını sıkar, arada pişman gibi olursun...

Sümme sabera. "O çocuğu büyüteceğim diye sabrederse." Va'htesebe. "Sevabını Allah'tan beklerse…"

"Elbette Mevlâm bana bu sıkıntılarımdan, bunu koruyup kolladığımdan dolayı ecrini verir." diye sabrederse...

Küntü ene ve hüve fi'l-cenneti.

İşaret parmağıyla orta parmağını kıpırdatmış;

"Benle o cennette şöyle, şu tarzda oluruz."

Nasıl işaret parmağıyla orta parmak komşuysa, yan yana duruyorsa, yetime bakan cennette Resûlullah'a komşu olacak.

İşte bizim dinimiz böyle! Bak, Allah bize kaç yerden projektör tutuyor. İslâm sarayının her tarafı mücevherlerle süslü, "Ne kadar güzel bir saray; gelin buraya girin." diye bir o tarafa, bir bu tarafa projektör tutuyor. Bakıyoruz, pırıl pırıl, işlenmiş, münakkaş, müzeyyen, altınlarla, zümrütlerle, incilerle, mercanlarla süslü. Orası güzel, burası güzel ama gören göze...

Men ibtâ'a memlûken fe'l-yahmedillâh ve'lyekün evvele mâ yut'imuhû'l-halvâ' fe-innehû atyebu li-nefsihî.

Peygamber Efendimiz köle ile ilgili bir tavsiyede bulunmuş, buyuruyor ki:

"Sizden kim bir köle satın alırsa Allah'a hamdeylesin."

"Çok şükür yâ Rabbi! Sen bana hürriyet, para, imkân ve iman vermişsin. Gidip bunu alabiliyorum."

O kâfirdi, savaşta esir oldu, köle oldu. (Müslüman esir edilmez, esir sonradan müslüman olabilir.) Allah'a hamdedecek.

Ve'l-yekün evvele mâ yut'imuhû'l-halvâ'. Peygamber Efendimiz, "Ona ilk ikram ettiğin şey tatlı olsun." diyor.

O zaman tatlı kolay bulunan bir şey değil, kıymetli bir gıda. Tatlı, hoşuna gidecek bir şey olsun.

Fe-innehû atyebu li-nefsihî. "Bu onun nefsi için daha hoştur."

Onun nefsi dediği, ya kölenin nefsi veyahut efendinin nefsi için daha hoştur. "Efendinin nefsi için daha iyi" demek olursa şu mâna çıkıyor ki, "Kendisine en hoş gelen şeyi ikram etsin."

"Sevdiklerinizden infak etmedikçe birr-i takvâya erişemezsiniz."

Sevdiğinizden vereceksiniz.

"Zaten ben bunu atacaktım." dediğin şeyi götürüp vermek değil.

Öteki mâna da, "kölenin nefsi için daha hoştur." Yani iyi bir başlangıç olsun. Bak, İslâm'da köleye bile böyle bir muamele olacak.

"Hocam, İslâm'da köle var mı? Ne kadar ayıp, bilmem ne..."

Dünyanın her yerinde kölelik var. Boş edebiyatı bir tarafa bırakalım. Avrupalılar Afrika'yı soymuşlar soğana çevirmişler. Müslüman köylerini basmışlar, müslümanları almışlar, Amerika'da satmışlar, tarlalarda çalıştırmışlar. Hem de bizim gibi helva yedirerek değil, "köpek" diye hitap ede ede... Öyle yapmışlar, adam yerine bile saymamışlar. Kurşunu çekip öldürebilir. Teksas'ta, tütün tarlalarında çalıştırmışlar. Neden sonra aklı başına gelip de, "Benim aslım Afrika'danmış, Nijerya'danmış." filan diye aslının müslüman olduğunu anlayanlar çıkmış. Bir takım zenciler müslüman olmuş.

Demek ki hürriyet masalları, insan hakları vesaire hepsi nedir?

Bütün ideolojiler insanları uyutmak, uyuşturmak için birer enjeksiyon, afyon iğnesidir. Sen kendi milliyetine, dinine, imanına sımsıkı sarıl, gerisini boş ver. Bizim dinimiz her bakımdan güzeldir.

Harbettik, hakkımız... O beni öldürmek için silah çekti, karşıma çıktı; ben de onu esir aldım.

Elbette köle olacak, ne olacak? Başıma taç mı edeyim?

Yine müslüman olursa ne âlâ... Eğer benimle anlaşma yaparsa hür olma imkânları var. "Ben ona kötülük yapmayacağım." diye dinimiz hak, hüküm koymuş. Ne var.

Dünyanın her yerinde olan biten bir şey ama İslâm, insana insan olma hürriyet ve haysiyetini kazandırmış. Böyle de olsa yine helva yedir, kendi yediğin ve beğendiğin şeylerden yedir, beğendiğin şeylerden giydir, çok ağır işlere koşma, onun da canı olduğunu unutma diye tavsiyede bulunmuş. Bu kölenin müslüman olma şartı da yok, gayrimüslim de olabilir, "Yine iyi bak." diye Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş.

Kölelik şu anda bizim memleketimizde yasak ama dünyanın bazı yerlerinde var.

Men ebele fî şerri'z-zemâni ibilen vettehaze kenzen ev akâren mehâfete'd-devâiri lekıya'llâhe yevme'l-kıyâmeti hâ'inen ğâllen.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Bu hadîs-i şerîf Ebû Osman radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. İşlerin bozulduğu, ümmetin fesada uğradığı âhir zamanda, insanın fazla mal mülk edinip para pul biriktirmesinin iyi olmadığına dair bir hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

Men ebele fî şerri'z-zemâni ibilen. "Kim zamanın kötü olduğu, kötüleştiği âhir zamanda çok develer edinirse..."

O zaman Arabistan'ın zenginliği deveydi, deve sürüleriydi. Yani "mala düşerse" demek...

Ve'ttehaze kenzen. "Ve paraları pulları, maddî imkânları depo edip yığıp biriktirirse..."

Kenz, Arapça "hazine" demek. Deposuna dolduruyor, biriktiriyor, hazine ediyor...

Ev akâren. "Veyahut kendisine gelir getirecek mesela tarla, dükkan gibi bir şeyi alıp böyle yaparsa..."

Neden?

Mehâfete'd-devâiri. "Başa gelecek kıtlıklardan, geçim sıkıntılarından korktuğu için bunları biriktirirse…" Lekıya'llâhe yevme'l-kıyâmeti hâ'inen ğâllen. "Kıyamet gününe hain ve ganimet malından aşırmış kimse gibi kavuşur."

Bu adam kendi malını biriktirdi. Peygamber Efendimiz, "Haramdan kazandı, hırsızlık vs. yaptı." demiyor. "Kim çok mal toplar, paraları biriktirir ve gelir kaynaklarını Allah'ın dinini yaymak hususunda emre tahsis etmezse... Allah yolunda sarf etmezse" demek...

İşte gelin, burada hep "ah vah" edelim. Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna nasıl çıkar? Geçim korkusundan yapıyor bunu; bunları verirse aç kalacak, açık kalacak, kıtlık çekecek. Çoluk çocuk var…

Rızkını sen mi veriyorsun?

Ama hepimiz öyle biriktiririz.

Tüccar efendiye; "Hacı efendi, şuraya para ver, çok mühim bir iş..." dersin, hiç para çıkmaz. "Filanca yerde şu kadar müslüman yaralanmış, ilaç yardımı..." Yaralansın! "Filanca yerde silahları yok, düşman memleketlerini istila etmiş... Un yok, yiyecek giyecek yok, kıtlık var..." Hiç aldırmıyor.

Bunu hocalar da pek söyleyemiyorlar. Ne zaman böyle bir hadîs-i şerîf gelse hemen alt tarafına bir not düşüyor;

"İşte bunun mânası şudur, budur..."

Mânası açık;

"Çok mala düşkün olmayın, malınızı Allah yolunda sarf edin."

Yani ne kıpırdanıp duruyorsun? İlla bir tevil yapacak çünkü kendisinin var, o hadîs-i şerîfe ilk önce kendisi muhatap ondan. Hiçbirimiz yapamıyoruz, hepimizin eksiği gediği, kusuru vardır.

Bu mallar, paralar Allah yolunda sarf edilecek.

Allah yolu nedir?

Cihattır, eğitim seferberliğidir, müslümanların ve fukarânın derlenip toparlanması, giydirilmesidir, açların doyurulmasıdır. Afrika'daki birçok ülkelerde iki de bir resim çıkar; artık kimse acımıyor, insanlar acıma hissini de unuttu. Bir deri, bir kemik kalmış insanlar... Sor bakalım, hangi milletten. Kimse o tarafı karıştırmasın, ekseriyetle müslüman. Sen burada ekmekleri beğenmez atarsın, hamsileri kurtlandırırsın; orada insanlar açlıktan ölüyor.

Git, gez! Türkiye'nin dışına çık, Afrika'yı dolaş. Bak, "Bir yerde kıtlık olduğu zaman oraya kıtlığı hissedilen malı celbeden tüccar Allah tarafından sevilen, makbul bir tüccardır." diyor. İstersen ticaret yap; tıra doldur, götür, orada bir işe yarasın. Masrafını çıkar, gücün yeterse bedava hediye et, sadaka ver de hiç olmazsa öyle hayır yap.

Onlar bizim kardeşlerimiz, biz onlara ilgisiz kalamayız. Hepimiz keyif çatmaya bakıyoruz. Bir tane evimiz oldu mu, "Bir de yazlığımız olsun." diyoruz. "Bu tarafın denizi kirlendi, bir de Yalova Esentepe'de olsun." diyoruz. "Orası da, Marmara da berbat oldu; Bodrum, Marmaris güzel." Akdeniz'e gidiyoruz. Yazın orası, kışın burası... Biraz daha zenginledi mi, "Aman Türkiye'de doğru dürüst bir otel mi var? İsviçre ne kadar güzel." Haydi, millet oraya gidiyor.

Yalnız biz değil! Bu hadislere muhatap olan Araplar da öyle... O petrol zengini Araplar da öyle. Peygamber Efendimiz, "Kıyamet alametlerinden birisi de ayağı çıplak, sırtı açık çöl çobanlarının yüksek bina yapmakta birbirleriyle yarışmasıdır." demiş.

Polis gelmiş, "Hop! Ne demek istiyorsun? Yürü karakola." demiş.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi sıradan gelirken onu da okumuş.

Ne demek istesin? Gocundun mu?

Gocunmuş. Peygamber Efendimiz bundan 1400 sene önce söylemiş, adam Kâbe-i Müşerrefe'de hadisi okutmuyor.

Paraları Allah yolunda, camilere, ilme, irfana sarf edeceğiz. Çoluk çocuğumuzu yetiştireceğiz. Başkasına kıyamıyorsun, kendi çoluk çocuğuna harca ama Arapça'yı bilen, dini bilen, gözü tok, terbiyeli, edepli bir şekilde iyi yetiştir. En yüksek hocalara gönder. Çağır hocayı. "Al sana yüz bin lira maaş; üç tane benim çocuğum iki tane akrabamın var…" Oraya sarf et.

Paracığın kıymetli ise başkasına vermek istemiyorsan kendi çocuğuna hayrın olsun. Kendi çocuğunu iyi yetiştirirsen sen mezarda iken senin defterine sevap yazılacak. Paranı başkasına harcamaya kıyamıyorsun madem, kıy da kendi çocuğunu yetiştir.

Ne kendi çocuğumuza bakarız, ne başkasının çocuğuna bakarız, ne dinimizin yayılmasına gayret sarf ederiz. Ne olacak bu iş. Bütün kâfirler bizim kökümüzü kazımak, memleketimizi elimizden almak için çalışıyorlar. Biz de böyle yan gelip yatarsak ne olacak, nasıl olacak, nasıl düzelecek? Her taraf toz, toprak, pislik... Her şey berbat... Bunlar hep parayla olacak. Herkes parasını ortaya koyacak; sen de, ben de, hepimiz...

Suistimal oluyorsa aman cebinden çıkarma; kendin yap, başında şahin gibi bulun. Parayı kimseye verme, hayrı doğrudan doğruya kendin yap.

Doğru! Suistimal olabilir, bir sürü merhamet ve din istismarcısı vardır. Olabilir. Gözünü aç, hakiki yere kendin bizzat ver. Ama o parayı Allah yoluna harca.

"Mikrofon bozuk."

At, yenisini al. Allah yolunda canımız feda... Vaazdan sonra soracağım, kadınlar vaazı dinlediler mi, orada tesbih mi çektiler? Biz camimizde hoparlör işini halledememişiz, neyi halledeceğiz? Sonra daha neler halledeceğiz?

Men ibtâ'a ta'âmen fe-lâ yebi'hü hattâ yestevfîyehu. "Kim bir yiyecek alırsa, onu tamamen eline geçirmeden satmasın."

Bu da bir fıkhî, hukukî meseledir ki bazen mal eline gelmeden alırlar, köylü daha pazara getirmeden satar. Adam hiç uğramadan komisyon alır, vesaire… Peygamber Efendimiz'in bu hususta tavsiyesi; tamamen satın alsın, ölçsün, biçsin, "Şu kadar mal geldi. Kilosu şu, kalitesi şu." desin, ondan sonra satsın. Eksik çıkar, fazla çıkar; öbür tarafa devrediyorsun, doğru olmaz diye Peygamber Efendimiz, aradaki lüzumsuz halkaları çıkaracak bir tavsiyede bulunmuş.

Men ibteğa'l-ilme li-yubâhiye bihî'l-ulemâe ev yumâriye bihî's-sufehâe ev yukbile ef'idete'n-nâsi ileyhi fe-ile'n-nâr.

Kâ'b b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Müstedrek hadislerinden bir hadîs-i şerîf. İlim çeşitli maksatlarla öğrenilir, Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte kötü maksatlarla öğrenilirse ne olur, anlatıyor.

Men ibteğa'l-ilme. "Kim ilim elde etmeye gayret ediyorsa, ilim peşinde koşuyorsa."

Bir şey öğrenecek, diploma alacak, bir bilgi sahibi olacak, bir dalda mütehassıs olacak, yetişecek…

Neden?

Li-yubâhiye bihi'l-ulemâe. "Onunla alimlere mübâhat etmek için."

Öğrendiği ilimlerle tepeden bakacak ve alimlerle münakaşa edecek…

"Ben şöyle alimim, böyle kâmilim, böyle yükseğim... Siz de böyle bilgiler var mı?" diye övünmek için.

Ev yumâriye bihi's-sufehâe. "Veyahut akılsız, beyinsiz adamlarla münakaşa etmek için."

İlmi, "O öyle değil, böyle değil…" şeklinde gevezelik maksadıyla öğreniyor.

Ev yukbile ef'idete'n-nâsi. "Veyahut insanların kalplerini kendisine celbetmek için öğreniyor."

"Şu bilgileri öğreneyim, şöyle tatlı vaaz edeyim, böyle tatlı konuşayım, şöyle tatlı iş yapayım… Halk bana teveccüh etsin de parmakla gösterilen, alkışlanan, beğenilen bir kimse olayım. İlk seçimlerde de mebusluğa adaylığımı koyarım. Mebusluk da garanti, tamam…" filan diye insanların gönülleri kendisine celbolsun diye öğreniyor.

Ne olur o zaman?

Fe-ile'n-nâr. "Cehenneme." diyor Peygamber Efendimiz.

Ama ilim öğreniyor; hadis, tefsir, fıkıh öğreniyor.

Ne öğrenirse öğrensin! Ne maksatla öğreniyor? Alimlere övünmek için, beyinsizlerle münakaşa için, insanların kalbi kendisine celbolsun diye… Allah rızası için öğrenmiyor ki.

"Ben bunu öğreneyim, kendimi ıslah edeyim, Allah yolunda yürümeye gayret edeyim. Kendimi cehennemden kurtarayım, cennetin yolunu öğreneyim. Allah'ın sevmediği işleri öğreneyim, onları yapmayım. A llah'ın sevdiği işleri öğreneyim, onları yapayım. Başkalarına da dilimin döndüğünce ve gücümün yettiğince hakkı anlatırım da insanları yanlış yoldan doğru yola çekmeye çalışırım. Nedir bu milletin hali! Dedeleri halis müslümanlar iken şunların haline bak! Şu kızların, şu çocukların haline bak. Aman yâ Rabbi! Bilmeden olmuyor, inşaallah bir şeyler öğreneyim de şunları doğru yola çıkarmaya çalışayım…" filan derse, o zaman ne âlâ. Mal toplayım, mülk toplayım, itibar toplayım, şöhret kazanayım, halk beni sevsin diye olursa o zaman Peygamber Efendimiz ne demiş?

Fe-ile'n-nâr. "Cehenneme…"

O halde her şeyi iyi niyetle yapmak lazım.

Niyet okla nişan almak gibidir. Niyetin doğru olursa hedefi vurursun, niyetin eğri olursa hedefe vurmazsın. Ok, "vın" der, başka yere gider, olmaz. Onun için müslüman her şeyde mutlaka niyetini kontrol edecek.

Namazı kılıyorsun, neden?

Allah emretti, O'na kulluğumu, tazimimi arz edeyim diye.

Oruç tutuyorsun, niye?

Allahu Teâlâ hazretleri emretti, "Oruç tutun." buyurdu, ondan... Nefsim ıslah olsun, takvâ ehli olmayı ve nefsimi tutmayı öğreneyim, irademi kuvvetlendireyim, iyi kulluk yapayım diye.

Parayı neden veriyorsun?

Allah emretti. Zenginin malında fukarânın gözü var, hakkı var. "Zekat verin" demiş, vermek de zor geliyor ama Allah emretmiş.

Ne yapayım?

Niye askere, cihada gidiyorsun?

Can kıymetli ama Allah rızası daha kıymetli... Allah, "Yeri gelince canınızı verin." demiş, ondan gidiyorum.

İlmi neden öğreniyorsun?

Allah'ın rızasını öğreneyim de kendim Allah'ın rızasını kazanayım, başkasını da o yola çekeyim.

Her şey Allah rızası için olacak. Kim Allah rızası için alırsa, verirse, kızarsa, severse o insan imanını kemale erdirmiş olur, gerisi boştur, bir işe yaramaz.

Allah için seveceksin, Allah için kızacaksın.

Şu adama neden kızıyorsun?

Sorma, bu adam bana iyilik de yaptı ama Allah'a âsi geliyor, Allah'ın emirlerine aykırı iş yapıyor. Bana istediği kadar menfaati olsun, Allah'a âsi geliyor, ondan sevemiyorum. Düzelsin ayağının turabı olayım, hak yola gelsin ayağını öpeyim, başımın tâcı olsun. Ama şimdi yanlış yolda…

Peki, şu fukarâyı neden seviyorsun?

O fukarânın üstü başı perişan ama altın gibi, elmas gibi bir kalbi var, ondan seviyorum. Çok iyi ve gözü yaşlı bir müslüman o. Giyim kuşamı güzel değil ama Kur'an okurken gözyaşlarını tutamaz, gücünün yettiği kadar hayır yapmaya çalışır… Yüzü isterse kara olsun, isterse saçı kıvırcık Arap olsun, zenci olsun, çirkin olsun kalbi pırlanta gibidir. Ondan seviyorum.

İnsan o hâle gelirse Müslümanlık odur. Yoksa dış görünüşe aldandı mı yandı.

Gelelim sonuncu hadîs-i şerîfe:

Men ibteğa'l-kadâe ve seele fîhi şufeâe vükkile ilâ nefsihî ve men ukrihe aleyhi enzele'llâhu aleyhi meleken yuseddiduhû.

Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş olan hâkimlik yapmakla ilgili bir hadîs-i şerîf.

Hâkim, "iki tarafı dinleyip de haksızlığı düşünüp bulacak ve o hususta hüküm verecek kimse" demek. Eskiden "kadı" derlerdi.

Men ibteğa'l-kadâe. "Kim hâkimlik peşine düşerse, yapmak isterse…" Ve seele fîhi şufeâe. "O hususta da kendisine torpil yapacak şefaatçiler araştırırsa…"

"Sultanın yanına gidiver."

Şimdiki zamana göre söylersek;

"Adliye Bakanı'nın yanına gidiver. Benim hakkımda konuşuver de beni filanca yere tayin etsin." gibi hâkimlik isterse, hâkimlik için aracılar, şefaatçiler, tavsiyeciler araştırırsa…

Vükkile ilâ nefsihî. "Kendi nefsine vekil olunur."

Yani kendi başına bırakılır, onun için bunu istemeyin. Ama; "Yok başka kimse! Sen bunu yapacaksın, hadi bakalım sabret, gir." diye zorlanırsa o zaman kolunuzu sıvarsınız;

"Yâ Rabbi! Sen bana yardım et, hakkı icra edeyim, haksızı yapmayım." dersiniz. Allah yardım eder. İnşaallah insan hayırlara erer.

Her iş böyledir. İnsanın hep Allah'a sığınarak, aç gözlülük yapmadan âhiretin faydasını ve zararını düşünerek yapması lazım.

Allah bize İslâm'ın güzelliklerini görmeyi nasip etsin.

Bi-hürmeti esmâike'l-hüsnâ ve habîbike'l müctebâ ve bi-hürmeti esrâr-i sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı