M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 72.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ve's-salâtuve's-selâmualâseyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahûbi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâba'd:

Fa'lemûeyyühe'l-ihvân fe-inneefdale'l-kitâbikitâbullâh ve efdale'l-hedyihedyüseyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûrimuhdesâtuhâ ve külle muhdesinbid'atün ve külle bid'atindalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâfî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyisallallahu aleyhi ve sellemeennehûkâl:

Asdeku'r-rü'yâmâkânenehâran li-ennellâheteâlâazze ve cellehassanîbi'l-vahyi nehârâ.

Sadaka Resûlullahfîmâkâl ev kemâkâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ikramı, ihsanı cümlenizin üzerine olsun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs i şerîflerinden bir miktar, Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis mecmuasından okumaya devam edeceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin okumasına başlamadan evvel, önce ve özellikle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruh-u pâki için, sonra onun cümle âl'inin, ashâbının, etbâının, ahbabının ruhları için; ve sâirenbiyâ ve mürselînin, cümle evliyâullahın, hâsseten sahâbe-i kirâm rıdvanullahiteâlâ aleyhim ecmaîn hazretlerinden müteselsilen zamanımıza, üstatlarımıza, hocalarımıza kadar, bilhassa hocamız Muhammed Zahid-i Bursevî'ye kadar güzerân eylemiş olan silsilemize mensup sâdât ve meşâyih-i turuk-u âliyyemizin ve hulefâsının, müridânının, muhibbânının ruhlarına ayrı ayrı olmak üzere; ve hâsseten burada bulunan, şu hadisleri dinlemek üzere buraya cem olmuş olan kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin, yakınlarının, dostlarının, akrabâsının ruhları için; beldemizin medâr-ı iftiharı evliyâullahın, Hacı Bayrâm-ı Velî'nin ve sâirmü'minîn ümü'minât ve müslümîn ümüslimâtın ruhları için; biz yaşayın müslümanların da Mevlâmız'ın rızasına ererek, huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varmamıza vesile olması için, şu okuduğumuz hadislerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan bütün râvilerin, ulemânın, hadis alimlerinin ruhları için, içinde şu vazifeyi yapabildiğimiz şu camiyi bu hâle getirmekte emeği geçmiş, maddî yardımda bulunmuş, koşuşturmuş olan kardeşlerimiz için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı şerîf okuyalım; Mevlâ cümlesine ikram eylesin.

İlk hadîs-i şerîf, metnini Arapça mukaddimede okumuş olduğumuz, Cabir hazretlerinden rivayet edilmiştir. Müstedrek'te ve Deylemî'de kaydedilmiş hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

"Rüyanın en doğrusu, gündüz olanıdır. Çünkü Azîz ve Celîl olan Allahbana vahyetmeyi gündüze tahsis eylemiştir."

Mâlum, rüya insanın uyuduğu zaman, kendinden geçtiği zaman gördüğü birtakım şeyler

Gözleri kapalı da yine görüyor. Demek ki görmek gözle de değilmiş. Rüyaların çeşitleri vardır; hakkı vardır, batılı vardır, şeytanîsi vardır, rahmânîsi vardır, nefsanîsi vardır. Doğru rüyaların olduğuna Kur'ân-ı Kerîm'de işaretler var. Yusuf aleyhisselamrüyaları tevil etmeyi, tabir etmeyi Allahu Teâlâ hazretleri kendisine öğretmiş olduğu için bazı rüya tabirleri yapmış, onlar Kur'ân-ı Kerîm'de yer alıyor. Mesela diyor ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yâ ebeti innî raeytü eheda aşere kevkeben ve'ş-şemse ve'l-kamere raeytühüm lîsâcidîn. "Gördüm ki 11 yıldız, güneş ve ay bana secde ediyorlar."

Yakup aleyhisselam rüyanın neye işaret olduğunu anladı, dedi ki;

"Oğlum, rüyanı sakın kardeşlerine aktarma, rüyanı kardeşlerine söyleme."

Fe-yekîdu leke keydâ. "Sana bir zararları dokunur, kıskanırlar da bir hile yaparlar."

Evlatları, Yusuf aleyhisselam ile beraber12 kardeşti. Yusuf aleyhisselam'ın güzelliği, terbiyesi, -Allah tarafından kendisi tabi peygamber olarak seçilmiş- küçükten beri hoş hâli vardı. O hâli ötekiler kıskanıyorlardı. Babası onlara itibar ediyordu, hususi bir muamele ediyordu diye ötekiler onu kıskanıyorlardı.

Burada da bir başka ders çıkıyor ki; insan ne kadar hoş halli, iyi olsa, yine de kızıp da kendisine kötülük yapmak isteyenler çıkabiliyor. Allah'a sığınmaktan gayri çare yok.

Küllü ni'metinmahsûdun. "Her nimet hasede uğrar, haset celbeder."

Birisinde bir şey gördü mü ötekilerin içi kıvrılır. Hasetçiyi de tedavi mümkün değildir. Ancak senin elindeki nimet gidecek de hasetçinin içi rahatlayacak; başka türlü rahat etmez. Yani sen kıvrım kıvrım kıvrandığın zaman, o zaman memnun olur;

"Tamam, şimdi içim rahat etti."

Ya mübarek! Ne olur, Allah sana da versin, ona da versin. Ondaki nimetin gitmesini ne diye istiyorsun?

Haset, insanının içinde kötü bir duygu, kötü bir istek; karşısındakinin elindeki nimet gitsin diye içi kıvranır, ister. "Benim de olsun." dese, "Allah bana da versin." dese neyse ne; fakat "Onun elindeki gitsin, onun elinden çıksın o, dayanamıyorum onun o nimete mazhar olmasına..."

Böyle durumlar oluyor.

Tabi Yusuf aleyhisselam'ın hayatında uzun mâcerâ geçti. Kardeşleri hakikaten onu kıskandılar, öldürmeye kastettiler, kuyuya attılar, kervana sattılar, Mısır'a gitti. Ama bir insanı Allah aziz ederse cümle cihan halkı başına toplaşsa onu zelil edemez. Allah onu yine Mısır'da da aziz etti. Mısır'ın azizi onu satın aldı. Çoluk çocuğu yoktu, hanımına dedi ki;

"Bunu alalım, evladımız yok, bunu evlat edinelim, bize belki bir faydası dokunur."

Yusuf aleyhisselamyine saraylarda büyüdü. Ötekiler istedikleri kadar kıskansınlar, kuyuya tıksınlar, esir olarak satsınlar; yine sarayda büyüdü, yine Allah onu çeşitli nimetlere erdirdi. Sonunda da öteki hasetçiler yaptıklarına pişman oldular da, uzun mâcerâdan sonra onları yanlarına çağırdı; onlar ona hürmetlerini ifade etmek için o zamanın usulü üzere secde ettiler.

Bizim şeriatimizde başka bir kimseye secde etmek yok.

Eğer bir insanın bir insana secde etmesi olaydı, kadına kocasına secde etmesini emrederdim." buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki başkasına secde etmek yok. Hatta iki büklüm kıvrılmak da yok.

O rüku olmasa dünyada eğilmez başlar.

MehmedÂkif ne güzel söylüyor. Rüku olmasa, namaz olmasa bu müslümanın başı dünyada eğilmez, kimseye eğilmez.

Müslümanlığın izzeti var, şerefi var. Müslümanlığın izzetini hiçbir şekilde bir başkası, müslüman olmayan bir kimse onu geçecek bir başka şeyle telafi edemez.

"Parası var."

Olsun.

"Şusu var, busu var, zengin, tahsilli."

Hiçbir kıymeti yoktur.

İzzet Allah'ındır, Resûlullah'ındır ve onlara inandıkları için müslümanlarındır. Münafıklar bunu anlayamazlar. Bir müslüman ne kadar fakir olsa, ne kadar yoksul olsa, ne kadar mevkisiz, makamsız olsa yine yükseklerin yükseğidir; bir kâfirle mukayese dahi edilemez.

Bundan ne çıkar?

Müslüman kardeşine izzet etsene.

Kâfire izzet edersin, berikine izzet edersin, münafığa izzet edersin de kendi müslüman kardeşine niye izzet ve ikram etmezsin?

Müslümanların İslâm'ın ruhundan haberi yok. Filanca yere şarkıcı geldi mi, şarkıcıyı dinlemek için yerler dar geliyor da stadyum tutuyorlar. Nasıl yardım edeceklerini bilemiyorlar da tepeden tırnağa altın takarak şarkıcı kadını tepeden tırnağa altın ediyorlar.

Allah bizim başımıza taş yağdırmıyorsa işte içerideki zayıfların, mâsumların, Allah'a has kulların duası berekâtıyla, şehitlerin hürmetine taş yağdırmıyor. Yoksa kafamıza tepeden çatır çatır taş yağması lazım.

Yusuf aleyhisselam'a secde ettiler. O zaman dedi ki Yusuf aleyhisselam;

Yâ ebeti hâzâte'vîlüru'yâya minkablü. "İşte daha önce gördüğüm rüya vardı ya, hani 11 tane yıldız, ay ve güneş bana secde etmişti ya; işte 11 yıldız kardeşlerim, işte ay ve güneş sen ve anam. İşte rüyanın tevili."

Ne anlıyoruz?

Kur'ân-ı Kerîm'den sağlam bir delil çıkıyor ki rüyanın aslı var. Rüya denilen şeyin sadece insanın içine depo edilmiş, atılmış duygular, alt şuura itilmiş birtakım hislerden ibaret olmadığı, mânevî âlemlerle ilgisi olduğu, birtakım hakikatleri aksettirdiğine Kur'ân-ı Kerîm şahit. Ama rahmânîsi var, şeytanîsi ve nefsanîsi var.

Doğru, bazen öyle.

Peki bunların hangisi doğrudur?

Zamanı da önemlidir. Seher vaktinde görülen doğru rüyadır. Gecenin yarısı geçmiş, üçte ikisi geçmiş, gelmiş sahura kalkma zamanı; işte o zaman görülen rüya doğru. Ondan sonra gündüz görülen rüyalar doğrudur. Çünkü insan dinlenecekse dinlenmiştir. Midesinde hazmedilecek bir şey varsa hazmolmuştur, artık mânevî hayatın hakikatleri aksedebiliyor.

Peki insan gündüz yatar mı?

Müslüman gündüz yatar, tabi. Sünnet olan gündüz uykusu var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz öğle civarında uykuya yatardı. Ona "kaylûle uykusu" derler. İstirahat veya uyku. Vücuda çok da faydalıdır. Hele mümkün olsa da sen de mesela öğleden bir saat önce, yarım saat önce veya öğleden biraz sonra şöyle biraz bir uzanıversen, karanlık bir yerde gözünü kapatıp şöyle bir uzansan; öğleden sonra nasıl dinç olursun, nasıl rahat çalışırsın, nasıl dinlenmiş olursun. Gör o zaman, nasıl sıhhat kazanırsın. Avrupa'da, Amerika'da, Rusya'da bunun tecrübeleri yapılmış. Öğleyin dinlenen dinç oluyor. Kendiniz de denerseniz. Peygamber Efendimiz'in tavsiyesidir, öyle yaparsanız iyi olur. İşinizin bir kenarında şöyle bir kenara çekilip de 15-20 dakika "Bu sünnettir." diye onu yaptığınız takdirde günün ortasında tazelenirsiniz.

Niye öğleyin uyuyalım? Ömrümüz uykuyla mı geçecek?

Müslüman zaten gece tam uyumuyor ki. Müslüman sahur vaktinde kalkıyor, teheccüd namazını kılıyor, tevbe istiğfar ediyor, zikr ü fikirle meşgul oluyor. Ondan sonra sabah namazını kılıyor. Sabah namazından sonra işraka kadar bekliyor. Ondan sonra "Rızkınızı talepte uykuya yatmayınız." denildiği için kalkıyor, işine gidiyor. Artık o öğleye doğru geldi mi adamakıllı yorulmuş demektir. Şöyle bir uzanıverdi mi... İş yerinde de mesela bir saat tatil veriyorlar. İşçi bence namazını kılsın, birazcık yemeğini yesin, şöyle 15-20 dakika bir yerde uzansın. Çok dinç olur.

Gündüz görülen rüya doğru bir rüyadır, "Rüyaların en doğrusudur." buyurmuş Peygamber Efendimiz.

Diğer bir hadîs-i şerîfe geçiyoruz. Bu hadîs-i şerîfler baldan tatlıdır ve daha şifalıdır. Bunları hatırımızda iyi tutalım. Resûlullahsallallahu aleyhi ve sellem'in tavsiyesidir. Peygamber Efendimiz'in sünnetini tutan, sünnetini ihya eden, onu yaşayan kimselere şehit sevapları var.

Aslu küllidâin el-beredetü."

Çok rivayetler gelmiş; Dârekutnî'de Enes b. Mâlik'ten, İbn Sünnî ve Ebû Nuaym Hz. Ali Efendimiz'den, İbn Asâkir Ebû Saîd el-Hudrî'den-rıdvanullahi aleyhim ecmaîn- rivayet etmiş.

Aslı külli dâin el-beredetü."Bütün hastalıkların kökü, aslı, mideyi tıka basa doldurmaktır."

Kalp hastalığı ondan olur, mide hastalığı ondan olur, ülser ondan olur, gastrit ondan olur, şişmanlık ondan olur, şişmanlıktan doğan öbür hastalıklar ondan olur, vs. vs. böyle gider.

Berede mideyi çok doldurup da onu artık dondurmak, hareket edemez hale getirmekten, o kökten; onun için mideyi doldurmaya bu tabir verilmiş.Fazla yemek yemek.

Ne kadar yiyeceğiz?

Bir kere önce soralım; ne zaman yiyeceğiz?

Bir hakîm zâta;"Ne zaman yemek yiyelim?" diyesormuşlar. Çok zarif bir cevap vermiş, diyor ki;

"Fakir bulduğu zaman yesin. Ama zengin ancak acıkınca yesin."

Acıkmadan, yemek üzerine yemek çok zararlıdır. İyice acıksın, öyle yesin. Zengin, mutfağı dolu, gıdası tamam, bir sıkıntısı yok; acıktığı zaman yesin. Fakir, zavallıcık ne zaman bulursa yesin. Sonra ne kadar, kaç gün, bulacak mı bulmayacak mı belli değil. Böyle cevap vermiş.

Demek ki aslında iyice acıkmadan yememek lazım, acıkarak yemek lazım. Faydalı olması için öyle.

Peki ne miktar yiyelim?

Yine bir hakîme sormuşlar;

"Ne kadar yiyelim?" demişler.

"İki yüz dirhem yeyin."demiş.

"Oo, bu kadarcık şey kime yeter?"demişler.

Diyor ki;

Hâze'l-miktâru yahmilüke."Bu kadarı seni ayakta tutar, sıhhatli olursun, işini görürsün." Ve mâzidde aleyhi fe-ente hâmilühû."Daha fazla yersen sen onun hamalı olursun."

Neden?

Miden şişer, kilo alırsın, onu taşımak zorunda kalırsın.

Bu da güzel bir tavsiye. Yani az yiyecek.

Peki ne kadar az?

İştahın varken sofraya oturacaksın, henüz daha yemeğe iştahın varken kalkacaksın.

"Şunu da ye."

"Yok artık, tıka basa doldum, hiç yiyecek halim kalmadı, boşuna ısrar etme. Iı, yiyemeyeceğim."

Çok yemiş. O kadar olmayacak. Midesinin üçte birini gıdaya, üçte birini suya, üçte birini de havaya bırakıp böyle yemek yemeyi tavsiye etmişlerdir. Müslümanın iştihası varken daha elini çekebilmesi lazım.

Bütün hastalıklar mideyi çok doldurmaktan başlar, öyle öyle gider bu iş. Az yediği zaman insan hafif olur, vücudu az yorulur, âzâları az çalıştığı için, mide vs. tahrip olmaz. Çok kilo almadığı için dizi ağrımaz, kemik sistemi bozulmaz, kalbi yorulmaz vs. vs.

Arkada bir hadîs-i şerîf daha var, bu da ona benziyor. Ebu'd-Derdâradıyallahuanh'ten rivayet edilmiş.

Aslu külli dâin el-beredü.

[Bir önceki hadîs-i şerifte] el-Beredetü dedi, burada el-beredü demiş. Hocamız rahmetullahi aleyh cennet-mekân bu ikisini peş peşe zikrettiğine göre, ikisi arasında bir fark var. Şerhte diyor ki;

Bi-tezkîni'r-râ ey teberrüt kemâ menreânifen. "Mânası bir önceki gibi." diyor ama burada hakiki mânasıylaberd "soğuk" olsa gerek. Yani midenin artık hazmedemeyecek, kıpırdayamayacak gibi dolması mânasına berede değil, berd demiş. O zaman mâna "Her hastalığının kökü soğuktur." demek olur.

Bu da tıbben öyledir. Hakikaten insan üşüyünce her hastalık oradan gelir. Dedelerimiz "Sıcaktan zarar gelmez." der; yün kuşaklar sararlar, yün çoraplar giyerler, abasını çıkartmaz, üstünde durur, kazağını çıkartmaz, öyle gezer. 100 yaşına, 110 yaşına, 120 yaşına kadar sapasağlam dolaşır.Ama delikanlılar, gençler tiril tiril bir atletle dolaşırlar. Kızlar mini etekle dolaşırlar, japone kolla gezerler. Utanmasalar onları da giymeyecekler ama işte üstlerine biraz göstermelik bir şey giyiyorlar. Bakarsın 30, 35 yaşında, 40 yaşında romatizmaymış, bilmem ne rahatsızlığıymış, bilmem ne rahatsızlığıymış, başlar.

Üşütmek her hastalığı harekete geçiriyor. O bakımdan insanın sıcak durması, sıcak olması, bürünmesi, örtünmesi iyidir.

Isnai'l-ma'rûfe ilâ men hüve ehluhû ve ilâ gayri ehlihî fe-in esabte ehlehû esabte ehlehû ve-in lem tusib ehlehû künte ente ehlehû.

Hz. Ali Efendimiz'den rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemhazretleri buyurmuş ki;

"İyiliği yap, ehil olana da ehil olmayana da."

İyilik, mâruf; aklın ve şeriatin hoş, uygun gördüğü fiil. Mesela yemek yedirmek, sadaka vermek, güleç yüz göstermek, buna benzer şeyler. Akıl buna "Tamam, iyi." diyor. Şeriatimiz de teşvik etmiş. Tamam, mâruf budur. Yani halkın arasında aklen ve şer'an beğenilen, memduh olan fiiller, işler. Bunu yap.

Kime karşı?

"Ehline ve ehil olmayana da yap." diyor Peygamber Efendimiz. Herkese karşı yap.

Anlıyoruz ki;

"Acaba bu adam bu iyiliğe değer mi, liyakatli mi liyakatsiz mi? Yapmayayım yoksa. Herifin kim bilir arka tarafta ne kusuru vardır, bilmem nesi vardır; yapmayayım şu iyiliği, iyice bir araştırayım."

Yok, böyle demiyor Peygamber Efendimiz. O tarafına pek karışma da iyiliği yap.

Eğer sen ehline isabet edersen, iyilik yapılmaya layık olan bir insana iyilik yapmış olursan tamam, hedef, gaye elde edilmiş demektir. İyiliği istediğin tarzda ehil olan bir kimseye yapmışsın; maksat hâsıl oldu. Eğer ehil olmayana yapmışsan, o zaman sen onun ehlisin. Yani sen yine iyiliği yapmış demeksin, sen iyilik sahibi bir insan olarak yaparsın. Sen ondan zarar etmezsin.

Eski ümmetlerden bir zât geceleyin, kimse görmedik bir yerde, karanlıkta birisinin eline tutuşturmuş, bir sadaka vermiş. Ertesi gün yayılmış ki;

"Dün akşam şehirde bir hırsıza sadaka verildi."

O bilmiyor ki hırsız olduğunu, iyilik yapmak için... Daha ertesi gün yine bir şey yapmış;

"Dün gece filanca kötü kimseye iyilik yapıldı."

Böyle hadîs-i şerîf var. Birkaç gece böyle vermiş, isabet etmemiş, yani başka kimselere yapmış. Ama o şahıs zarar etmiyor çünkü iyi niyetle yapıyor.

Biz de insanların aslını faslını araştırmak zorunda değiliz. Araştırırsak cemiyette fitneler olacağından Allahua'lem, karmakarış karıştırır. Sen benim kusurumu araştırırsın, ben senin kusurunu araştırırım. Casuslama hepimiz birbirimizin işinin peşine düşersek, o zaman ne sevgi kalır, ne muhabbet kalır, ne tat kalır, ne birlik kalır, ne kardeşlik kalır, ne beraberlik kalır. O tarafına aldırmayacaksın. Sen iyiliği yap...

"İyilik yap denize at, balık bilmese de Hâlık bilir."

Böyle bir söz vardır. Balık bilsin bilmesin, sen balık bilsin diye yapmıyorsun ki; istersen denize at. Kimisi iyilik yapmak için;

"İşte hoca efendi, sana al şu kadar şunu getirdim."

Herkesin içinde. Canım hiç kimse bilmeden versen yine Allah biliyor, bir şey değişmeyecek. Kimisi öyle şey yapıyor.

Demek ki iyilik yapmaya gayret edeceğiz ve muhatabımızın layık mı değil mi diye düşünüp de durumundan dolayı bir üzüntüye düşmeyeceğiz. Her halde biz kârdayız; isabet etsek de etmesek de kârdayız.

Idribûhu ale's-salâti li-seb'in va'zilû firâşehû li-tis'ın ve zevvichu li-seb'i aşer inkâne fe-izâ feale zâlikefe'l-yüclis beyne yedeyhi sümme'l-yekûl lâ cealek a'llâhu aleyye fitneten fi'd-dünyâve'l-âhireti.

Bu hadîs-i şerîf evlada babanın yapacağı vazifelerle ilgilidir. Hadîs-i şerîfin ilk iki cümlesi cem-i muhatab, yani "Sizler şöyle yapınız." diye emir olarak yapıyor. Ondan sonraki kısmında iltifat olmuş, yani siyga değişmiş, orada da müfred olarak zevvichudemiş. Ondan sonra da fe-izâ feale zâlike diye gâibe iltifat olmuş. Yani okuyuşumuzda bir eksiklik yok, üç siyga değiştirilmiş. Böyle siygadan siygaya geçmeye edebiyatta "iltifat" derler.

Idri bûhu ale's-salâti li-seb'inva'zilû firâşehû li-tis'ın. "Çocuklarınızı namaza gitsinler diye -gitmiyorsa- yedi yaşındayken dövün."

"Hadi oğlum namaza."

"Iı, istemem, oynayacağım; top var, ip var..."

Yedi yaşına geldiği zaman dövün.

Idrîbûhu."Onu dövün."

Erkek çocuk. Siyga erkek çocuk.

Va'zilû firâşehû."Yatağını ayırın."Li-tis'ın. "Dokuz yaşına geldiği zaman yatağını ayırın."

Bir yatakta yatmasın. Hem öteki kardeşlerle bir yatakta yatmasın hem ana babasıyla bir yatakta yatmasın. Bazen çocuğunu alır, anneler babalar yanında yatırırlar. Dokuz yaşından sonra böyle yapmasınlar.

Ondan sonra ikinci kısımda diyor ki;

Ve zevvichu li-seb'i aşer inkâne. "Eğer mümkün olursa 17 yaşında onu evlendir."

Demek ki 17 yaşına geldi mi mümkünse...

İmkân nerededir?

Bir, ana babada imkân.

İki, çocukta imkân.

Erkek çocuk bir aile idare edecek hâle gelmişse, o zaman onu 17 yaşında evlendirmeyi tavsiye etmiş Peygamber Efendimiz.

Fe-izâ feale zâlike."Baba bunu yaptığı zaman."

Yedi yaşında namaza alıştırdı, kılmadığı zaman birkaç patlattı, dövdü. Dokuz yaşında yatağını ayırdı, terbiyesine dikkat etti. 17 yaşına gelince de evlendiriverdi, yuva sahibi eyledi.

Fe'l-yüclis beyne yedeyhi."O zaman karşısına, iki yanının önüne oturtsun. "Sümme'l-yekûl."Sonra desin ki."Lâ cealeka'llâhu aleyye fitnetenfi'd-dünyâve'l-âhireti. "Allah seni bana dünyada âhirette bir fitne eylemesin."

Veya "fitne eylemedi." Yani mâzi siygasıyla dua mânası var, "Fitne eylemesin."

Neden?

Demek ki bir baba evladını namaza alıştıracak, terbiye edecek, ondan sonra onu evlendirecek. O, evladın hakkı. Baba o vazifeleri ona yapıverecek. O zaman "Sen niye buna karşı vazifelerini yapmadın?" diye babaya sorgu sual olmaz. O zaman o ona dünyada da âhirette de fitne olmaz. Dünyada fitne olmaz; evlendi, aklı başında bir insan, tamam, yuvasına gidiyor geliyor, ciddi bir aile reisi oldu, bitti. Dünyada bir problem olmaz.

Evlendirmezse?

Gözü dışarıda olur, haylazlık eder, yaramazlık eder, ahlâksızlık eder; günah babaya yazılır.

Zamane insanları 30 yaşına gelinceye kadar çocuklarını evlendirmiyorlar.

"Yok efendim yüksek tahsili bitsin. Yok efendim ihtisası bitsin.Yok efendim askerliği bitsin..."

35 yaşına kadar o çocuk ne yapıyor, ne haylazlık ederse babasına yazılıyor. Ona dikkat edin.

Hocam 17 yaşında olur mu?

Olan oluyor. Peygamber Efendimiz söylemiş ya, sen Peygamber Efendimiz'e inanmıyor musun? Onun sözünü tutmak istemez misin? Evlendirirsin, olur.

Ben şahsen kendi evlatlarıma söyledim;

"Bak, evladım gel, bırak şimdi, tahsil mahsil ayrı şey, şu kadarını sana, şu kadarını bana, bu iş böyle olsun." dedim.

Bahâeddîn-i Nakşibend Efendimiz hanımına demiş ki;

"Şu bizim kızı gözetle, büluğa erdiği zaman bana haber ver."

Bir zaman gelmiş, "Efendi hazretleri bizim kız büyüdü, büluğa erdi." deyince teşebbüse geçmiş, birkaç ay geçtikten sonra kendi has dervişlerinden biriyle evlendirivermiş. Para pul, mehir, şunu bunu düşünmeden... Mühim olan Allah'ın emri, Resûlullah'ın tavsiyesi yerine gelsin. Düğün günü giderken de;

"Evladım kusura bakma, birkaç ay geciktim seni evlendirmekte, hakkını helal et, kusuruma bakma." demiş.

Bu fitne fesat nereden çıkıyor?

Hep bu tavsiyelere uyulmadığından çıkıyor. Kızlar süslenebildiğince süsleniyorlar. İnsanların akıllarını başlarından almak, çelmek için ne yapmak gerekiyorsa... Koca bir sanayi gelişmiş, saç süsleme sanayii; berberler, kuaförler, bilmem neler... Koca koca aletler kafasına geçirilir, kurutulur, altı aylık iri dalga, kısa dalga, kesme biçme vesaire; dünyanın paraları... Bilmiyorum ne kadar para veriliyor. Herbir berbere dünyanın parası...Kumaşlar, ipekliler, atlaslar, şunlar, bunlar, dibalar… Ondan sonra, şu moda...

"E geçen senekini giysene evladım, hani bak bir şey değil, ne çizilmiş ne bozulmuş, hiçbir şey olmamış."

"Moda değişti."

Şimdi şalvar modası var. Şimdi bilmem dar moda var...

Saat 2'de gelmiş kız çocuk;

"Kızım, sen bu saate kadar ne arıyorsun?"

"Sana ne!" diyor, "Hürriyet var!" diyor.

Hürriyet bu değil ki. Hürriyet, edepsizliği yapabilme serbestliği değil ki. Bizim dinimiz öyle hürriyet vermemiş.

Bak,"Yedi yaşında döv." diyor. Tabi ayağının altına al, kanı çıkıncaya kadar vur mânasına değil. Neresine vurulacağını bile söylemiş; "Başına vurma, yüzüne vurma." diye söylenmiş. Sırtına şöyle bir patlatıverirsin, zarar gelmeyecek yerine, poposuna patlatırsın; çocuk korkar, ondan sonra "Haa, babam bu hususta çok ciddi, aman şu namazı kılayım." der.

Ne güzel şimdi bizim mahallede, sabahleyin baktım, bizim kardeşimiz çocuğunu yanına almış öyle geliyor. Küçücük çocuk, esniyor ama sabah namazına babasının yanında alışıyor, o öyle gidecek. Şimdi "Aman çocuğumuz, kıymayalım, hava soğuk, sıcak yataktan kaldırmayalım." deniliyor; ondan sonra çocuk alışamıyor.

Bizim mahallede cami kurmaya başladığımız zaman... Bizim mahalle bir kooperatif olarak kurulmuş 150 ev filan. Ama biz satın aldık.Orada arkadaşlar, herkes bir ev aldı, biz de oraya girdik. Yani kooperatifte bizim ilgimiz yoktu. Fakat biz gelince baktık ki çarşısı var, dinlenme parkı var, sığınağı var, sineması var, her şeyi var; cami yeri yok. Koca mahallede cami yeri yok.

"Hadi bir cami yapalım." dedik.

Her taraftan itirazlar yükseldi.

"Çocuklarımız rahatsız olur." diyorlar.

Ezan sesinden çocukları rahatsız olacakmış. Sen öyle yetiştirdiğin çocuğundan sonra ne dertler çekeceksin, gör bakalım. Ezan sesinden rahatsız olan o çocuktan sen büyüyünce ne dertler çekeceksin, o seni nasıl sürüm sürüm süründürecek. Öyle yetiştirirsen öyle olacak.

Bu Batı'nın fikirleri çok zehirlidir. Hani biz şimdi İngiltere ile Amerika ile İtalya ile Almanya ile bir kültür savaşı veriyoruz. Kimse farkında değil. Adamlar gelişmiş, nüfusu kalabalık, paraları bol, dünyanın her yerine dal budak sarmışlar.

"İngiltere Avrupa'da küçücük bir ada." dersin; Avustralya kıtası onun, Yeni Zelenda onun, Kanada akrabaları, Amerika akrabaları, Arjantin'in bilmem neresindeki Falkland adaları onların, Singapur onların, Hong Kong onların.

Herkes uyumamış, dünyanın dört bir tarafına dal budak salmışlar.

Onlar şimdi bizimle mücadele ediyorlar.

"Yok hocam, sulh içindeyiz, işte bak dost, müttefik NATO var..."

Orası öyle de, o siyasî bakımdan öyle de; bir kültür savaşı var. İstiyor ki sen tamamen ona uyasın.

Velen terdâ anke'l-yehûdu velen nasârâ hattâ tette bia milletehüm." Onların dinlerine, milliyetlerine, örflerine, âdetlerine uymadıkça onlar senden hoşnut ve razı olmazlar." diyor.

Yahudiler ve nasrânîler için dinimiz, Kur'ân'ımız;

Razı da olmuyorlar. Harıl harıl misyoner gönderirler, kitaplar bastırırlar.

Kitaplar İsviçre'de basılır,nereden girer?

Bedava dağıtılır. Senin adresini nereden almışlardır, bilinmez. Sana bir kitap gelir, bakarsın;

"Hıristiyanlık iyidir, Hıristiyanlığa gel."

Hıristiyanlık bundan 20 asır önceki dindi. Şimdi İslâm geldi, sen uyuyor musun?

Hangi asırda yaşıyoruz?

Yirminci yüzyılda yaşıyoruz şimdi.

O Hıristiyanlıktan sonra Allah, peygamber Hz. MuhammedMustafâ'yı gönderdi de o yepyeni pırıl pırıl ahkâmı getirdi. Senin İncil'in kayboldu da şimdi ortadaKur'an var, senin dünyadan haberin yok mu? Hıristiyan yapmaya çalışıyor. Fırsat da buluyor yani, buralardan ben görüyorum.

Geçenlerde otobüse bindim de... Delikanlı, Türkçe konuşuyor - sanmıyorum başka bir ırktan olduğunu- hiç aksanında bozukluk yok; şurasına haç takmış.

Bir kültür savaşı var. Sana uydurmak istiyor. Kendi örfünü, âdetini sana ilkâ etmek istiyor. Seni kendisine benzetmek istiyor. Sana kendi malını satmak istiyor. Senin paranı almak istiyor. Mümkünse senin memleketine -fırsat bulsa- sahip olmak istiyor. Kıyıdan köşeden, "Aman efendim turizm bilmem nedir..." filan diyerek orasına burasına sahip olmaya çalışıyor. Uyuyorsun sen. Tel örgüyle çeviriyor; "Buraya kimse giremez." diyor. Kamp kuruyor. Çıplaklar kampı kuruyor. Senin bundan haberin yok. Sen sabahleyin işine gidiyorsun, akşama kadar çalışıyorsun, akşam yorgun eve geliyorsun ama böyle şeyler oluyor. Bir savaş var. Kültür savaşı var.

O savaşta onlar bir şeyler söylüyorlar, biz müdafaa edeceğiz. Biz hocalar aklımız erer de anlayabilirsek bu savaşı, biz size anlatacağız; "Aman etmeyin, sizin geçim gâilesinden, dünyadan haberiniz yok, işin aslı budur." diyeceğiz.

Amerikalı veya Avrupalı'ya göre büluğa erdikten sonra evleninceye kadarki zaman ne kadar uzun olursa o kadar altın çağıymış o çağ.

Nedenmiş?

Gönül mâcerâsı olurmuş, şunu olurmuş, bunu olurmuş, yanarmış, yakılırmış, şiir yazarmış, roman yazarmış, hissiyatı şöyle olurmuş...

Milleti öyle kandırıyor. Kendisi öyle zaten.

Ama bizim öyle değil.

Evlilik evlilik dedikleri nedir?

"17 yaşında öğrendim, işte buymuş. Tamam, bu da bitti. Ben Allah'a iyi kulluk yapmaya bakayım." deriz.

Bizim işimiz bu.

Halbuki 35-40yaşına geldiği zaman daha evlilik yapmamış ben profesörler bilirim, yanlarında okudum, bekâr kalmış; yarım insan, normal değil. Evlilik denen terbiye müessesesinden geçmemiş. Noksan, hareketleri acayip, sözleri acayip. Biz talebesi. Talebesi hocasının ciğerini okur. Her hareketinin ne mânaya geldiğini bilir. "Haa, bugün bizim hoca evde kavga etmiş öyle gelmiş." der talebe; hisseder, bilir. Yani ev halinin onun kaşına gözüne nasıl aksettiğini bilir.

17 yaşında bitecek bu iş. Tamam, evlendim. Evlilikse evlilik, yuvaysa yuva, çocuksa çocuk, malsa mal, işse iş. Hadi, bunların hepsi birer tuzaktı, birer ayak bağıydı, hepsi halloldu; hadi bakalım buyur şimdi Allah'a kulluk etmeye. Yoksa akıl onla 35 yaşına kadar meşgul olacak;"Acaba hangi kızı alsam, acaba ne olacak?.." Ömür havâi geçer.

Bizim dinimiz daha güzel elhamdülillah. Allah bizi bu dinden, bu imandan, bu ahlâktan, bu yoldan ayırmasın. Ama bunları bilmezlerse... Bazıları kanıyor. Bu hadisleri siz geliyorsunuz dinliyorsunuz, Allah razı olsun, camiyi doldurmuşsunuz.

"Cami dolduğuna göre memleketin hâli iyi mâşaallah..."

Bu caminin hepsi tepeden tırnağa dolsa ne olur yani? Memleketin ekseriyeti nereye gidiyor?

Bak bakalım; şu kızların giyinişine bak bakalım, erkeklerin haline bir bak bakalım. Gir bakalım şöyle bir kahveye. Git bakalım böyle bir Kızılay'da dolaş. Akılları ne, ne yapmak istiyorlar?Nabızlarını şöyle bir tut bakalım, kaç atıyor nabızları? Normal mi anormal mi, bir anla bakalım.

Bu cami dolu. Bu caminin hepsi mücahit olsa, eh anlarım o zaman. Her cami mücahit olsa... Camiler de öyle değil, cemaatler de kaliteli değil. Zamane müslümanları, kurcalasan, elesen, elmanın içindeki kurt gibi kusurlu oluyor. İslâm'ı bilmiyor, imanı bilmiyor, ne yapması gerektiğini bilmiyor, hangi yolu tutturması gerektiğini bilmiyor...

Hocalar hakkı söyler; söylemezsek mesul oluruz. Allah söylemesi gereken sözü söylemeyeni ateşten gemlerle gemleyecek. Kadın başörtülü, adam sakallı, kızın sapsarışın saçları omuzlarına dökülmüş, öyle geziyor, pantolon giymiş.

Sen karını aç, o karına kim bakacak şimdi?

Asıl bakarsa kızına bakar, onu örtmen lazım. Dürüstlükse, tesettürse, namussa, iffetse işin doğrusu bu. Yani müslüman, evlatları iyi terbiye edemiyor. Kendisi sakal bırakmış; demek ki sünneti biliyor, Peygamber Efendimiz'in yolunda gitmenin sevabını biliyor, sakal tıraş etmenin haram olduğunu biliyor. Hanımı başını örtmüş; demek ki tesettürün farz olduğunu biliyor, göstermemesi gereken yerlerini örtünmüş, manto giymiş.

Peki, bu hanım kız ne?

"Ah hocam, o tarafı hiç sorma,hiç açma."

Peki açmayalım.

Öbür hadise geçelim.

Etıbi'l-kelâm ve efşi's-selâm ve sıli'l-erhâm ve sallibi'l-leyli ve'n-nâsü niyâm sümme'dhuli'l- cennete bi-selâm.

Ebû Hüreyre radıyallahuanh'ten rivayet edilmiş. İbn Hibban'da ve Taberânî'de geçen bir hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz uzun söz söylemezdi, kısaca söylerdi, hatırda kalacak gibi söylerdi. Çünkü karşısında köylü var, bedevî var, çoban var. O zaman tahsil imkânı az. Azıcık söylerdi. Ama derli toplu sözler. Yani kişi ona tam uysa, tamam, halas olur, kurtulur.

Böyle derli toplu, cevâmiu'l-kelîm, güzel sözlerinden, nasihatlerinden, toplu nasihatlerinden bir tanesi... Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

Etıbi'l-kelâm."Sözü hoş söyle, güzel konuş."

Türkçesi; tatlı konuş.Yani acı konuşma, küfretme, kalp kırıcı olma mânasına. Sözü tayyib eyle, güzel eyle.

Ve efşi's-selâm."Selamı yay, ifşâ et."

es-Selâmualeyküm, es-selâmualeyküm...Herkese selamı yay. Bildiğine, bilmediğine selam ver.

Ve sıli'l-erhâm."Yakınlarına, akrabana bağlantını sağlam tut."

Sıla-i rahim eyle.

Sıla-i rahim eylemek ne demek?

İki mânası var. Gözet, alâkanı devam ettir, ahbaplığını kesme, onları unutma mânası var. Bir de para pul ver, biraz ihtiyaçlarını gider demek. Fakirse yardım et demek.

Ve sallibi'l-leyli ve'n-nâsüniyâm."Ve insanlar uyurken sen geceleyin namaz kıl."

Ne olur böyle yaparsa?

Sümme'dhuli'l-cennete bi-selâm. "Selametle sonra cennete gir."

Böyle yaparsa demek ki insan cennetlik olur ki Peygamber Efendimiz "O zaman cennete gir." buyurmuş.

Biraz izah edelim.

Etıbi'l-kelâm.

"Tayyip, güzel söz söyle."

En güzel söz nedir?

Lâ ilâhe illallah.

Lâ ilâhe illallah de, sübhanallah de, AllahuEkber de, elhamdülillah de, mânalarını düşünerek Allah'ın varlığını, birliğini ifade et. Bâkıyâtü's-sâlihât'tır, hayırlı olan şeyler bunlardır. Mülayim olarak insanlara konuş. Tatlı söyle, acı söyleme. Gönül alıcı tarzda konuş. Kimse sana yapmasın. Sert, kaba, haşin sözlü olma.

Peygamber Efendimiz Allah'ın peygamberi miydi?

Elbette.

Vazifeli miydi?

Elbette.

İnsanlar ona uymalı,uymak zorunda mıydı?

Elbette.

Diyor ki Kur'ân-ı Kerîm;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Fe-bimâ rahmetin mine'llâhi lintelehüm. "Allah'ın bir rahmeti eseri olarak onlara mülayim davrandın."

Ve levkün tefezzan ğalîza'l-kalbi lenfeddû min havlik. "Eğer sen sert, kaba, kırıcı sözlü bir kimse olsaydın, onlar etrafından darmadağın dağılırlardı."

Bak, Peygamber Efendimiz olduğu halde dağılır. Bu insanoğlunun tabiati böyle. Onun için insanoğlunu -insanın eti yenmez, derisi giyilmez-yumuşak sözle, tatlı dille hoş edersin.

"Güzel ama namazda pantolonunu şöyle çekerek, elinle böyle oynayarak, şunu yaparak, bunu yaparak namazını iptal ediyorsun; onu öyle yapmayıver."

Bir hüsn-ü niyetini beyan etmiş olursun, ondan sonra söyleyeceğini yine gerekiyorsa söylersin.

Ve efşi's-selâm."Selamı yayın."

Selamı yaymak ne demek?

Peygamber Efendimiz bizim birbirimizle tanışmamızı, dost olmamızı istiyor.

Haberiniz olsun. Bu camide herkes birbirini tanıyacak.

Geliyor gidiyor, hiç kimsenin haberi olmuyor.

Olmaz.

Dışarıda da tanıyacak, burada da tanıyacak. Selamı vereceksin; esselâmualeyküm, tanışacaksın. Tanışmamızı istiyor. Tanışmanın anahtarı selamlaşmadır. Tanışacaksın, ahbap olacaksın, el ele tutacaksın, hayırlı işleri beraber yapacaksın. Bir kişinin kaldıramadığı yükü, kalabalık olursa kaldırıverir. Onun için o dostluğun, dostluk bağlarını kuvvetlendirmenin remzidir. O hoş sözlü konuşmak da cemiyette fitne fesat, gürültü patırtı çıkartmamanın remzidir, içtimâî huzuru korumanın remzidir.

Ve sıli'l-erhâm.

Akrabanı unutmayacaksın, yakınlarını gözeteceksin. Gideceksin, geleceksin. Ziyaretin de sevabı var. İkram ve ihsanın da sevabı var. Sırf ziyaret etsen;

"Nasılsın dayıcığım? Seni çoktandır görmediğim için geldim. Bir ihtiyacın var mı? Bak Ankara'ya döneceğim, bir şey ister misin?"

Gönlü hoş olur, o ziyaretten sevap kazanırsın. Allah, birbirini Allah rızası için ziyaret edenleri seveceğini vaad eylemiş hadîs-i kudsîde; hakkat mahabbetîli'l-mütezâvirîne fiyyediye. O ziyaretin faydası var. Ayrıca ihtiyacı varsa, baktın yoksul, baktın biraz pejmürde, baktın hâli sıkıntıda, baktın borcu var; "Şunu alıver, kusura bakma, az ama..." diye bir iyilik yapıverirsin, yani bir ikramda bulunuverirsin. O da çok sevap.

Sonra, "İnsanlar uykudayken kalk, namaz kıl." diyor Peygamber Efendimiz.

Bu neden?

Biz buraya Allahu Teâlâ hazretlerini bilip O'na kulluk etmek için gönderildik. Buraya, bu dünyayaneden geldik?

Vemâhalektu'l-cinneve'l-inse illâ li-ya'budûn.

Allah'ı bilip ibadet edeceğiz, rızasını kazanacağız , başka bir sebeple gelmedik.

Mâ ürîdü minhüm min rızkin vemâ ürîdü en yut'ımûn."Ben onlardan rızık istemiyorum, onların bana ziyafet çekmelerini istemiyorum."

İnnellâhe hüve'r-razzâku zü'l-kuvveti'l-metîn."Allah razzâk ı âlemdir. Herkesin rızkını Mevlâ veriyor. Kuvvet-i metin sahibidir."

Kuvvet sahibidir, metanet sahibidir. Allahu Teâlâ hazretleri metindir. Her türlü güç kuvvet elindedir.

Bizim O'na ne yapmamız lazım?

Kulluk etmemiz lazım.

Yoksa Allahu Teâlâ hazretleri bizden rızık vesaire istemiyor. Kulluk edeceğiz; asıl vazifemiz bu.

O kulluk etmenin de başı nedir?

Allah'ı bilmektir. Bileceğiz ki kulluk edelim.

Onun anahtarı nedir?

Çalışacaksın biraz.Herkes tahsile devam ediyor. Bir insanın tahsili... Yani dışarıdan -Merih'ten, Ay'dan gelen bir insana-gelen bir insana anlatacak olsak; "Biz çocuğumuzu 20-30 sene okuturuz." desek; "Oo, amma çok yahu!" der. İlkokula veriyoruz beş sene, ortaokul üç sene; sekiz, üç sene lise; on bir, beş sene, dört sene üniversite; on dört, on beş; ihtisas vesaire... On beş sene okutuyoruz deyince çok. Ama bize hiç çok gelmiyor, alıştırmışız; tamam, çocuk büyüdü ilkokula gidecek, ilkokul bitti ortaokula gidecek filan diye tabiî karşılıyoruz, değil mi? Halbuki o kadar zamanımızı bir şeyler öğrenmeye harcıyoruz.

Peki Allah'ı bilmek, tanımak için ne gayret sarf ediyoruz?

Seni yaratmış. Seni rızıklandırıyor. Seni yaşatıyor. Üstelik öldükten sonra huzuruna varacaksın, bu dünyada yaptıklarından hesap vereceksin.

Ne biliyorsun? Neyi sever, neye kızar? Neden razı olur, neye gazap eder, biliyor musun? Senden ne istiyor, sana neyi yasaklamış, biliyor musun?

"Bilmem."

Senin buraya geliş sebebin ne?

Senin bu dünyaya geliş sebebin, O'nu bilip de O'na kulluk etmek.

Dünyaya 15 sene, 20 sene tahsil görüp de dünyanın bir bilgisini öğrenmek için bu kadar zaman harcıyorsun, harcattırıyorsun çocuğuna; Allah'ın rızasının yolunu öğrenmesen olur mu?

"Tamam hocam, artık uzatma, öğrenmem lazım. Nasıl?"

Tabi onun yolu yöntemi var da...

Aslında Allah'ı, kimse kimseye öğretemez. Allahu Teâlâ hazretleri kendisini kuluna bildirir. O da ibadetle olur. Herkes uyurken, yatarken otur bakalım seccadeye, kapat bakalım gözlerini, dök bakalım gözlerinden inci gibi yaşları, yalvar Mevlâ'ya;

"Yâ Rabbi ben çok cahilim, benim halim ne olacak? Yardımsız bîçâre bir insan olarak kaldım. Senin rızanın yolunu bilmem. Zulümâttayım, nura kavuşmamışım, benim halim ne olacak? Sen bilirsin yâ Rabbi. Sen benim rabbimsin, beni bu hâle getirdin, lütuf kerem senindir..."

Bir iltica et bakalım, bir yalvar; neler oluyor, gör. Her şeyin anahtarı O.

Onun için Peygamber Efendimiz onu demiş, onu demiş, onu demiş, arkasına da buyurmuş ki;ve sallibi'l-leyli ve'n-nâsüniyâm. Gece bakalım herkes uyumuşken Mevlâ'nın huzurunabir çık, ses seda yok, çıt çıkmıyor, hiç kimse seni görmüyor, gösteriş, riya ihtimali yok. Kıl bakalım namazı, yalvar bakalım... Neler olur, neler gösterir...Mevlâ her şeye kâdirdir.Ölüden diri çıkartıyor mu?

Yuhricu'l-hayyemine'l-meyyiti.

"Hocam, tabi ölüden diri çıkartır Mevlâ."

Kara taştan su çıkartıyor mu?

Yeş şakkaku fe-yahrucu minhu'l-mâ'.

Çatır çatır taş ayrılıyor, içinden pınarlar çıkıyor mu?

Her şeye kâdir.

Küçücük bir tohumu koca bir ağaç yapıyor mu? Küçücük bir tohumu koca bir insan yapıyor mu?

"Tebareka'llâhuahsenü'l-hâlıkîn. Yapıyor hocam."

Her şeye kâdir. O zaman senin ve benim gibi nâkâbil insanı da dilerse ârif eder, âkil eder, kâmil eder, garip eder, edib eder, sevdiği, hoş halli bir kul eder, alim eder. Her şey ondan.

Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî Mesnevî'sinin başında diyor ki -Hüsameddin Çelebi için-;

"O şu şeyhe mensuptur.el-Mensûbile'ş-şeyh ellezî kâle emseytü kürdiyyen ve asbahtu arabiyyen. Akşam Kürt olarak akşamladım, sabah Arap olarak kalktım."

Uzun hikayesi vardır, o söz de çeşitli şahıslara isnad edilir. Yani adamcağız geceleyin âmmî olarak, bir şey bilmez olarak yatmış da sabahleyin neler neler öğrenmiş olarak Allah kaldırmış onu. Her şeye kâdirdir Mevlâ...

Bir teybin bir bandını alıyorsun, öteki teybe takıyorsun. Bu 45 dakika ise 45 dakika çaldığı zaman bu tarafa 45 dakikada geçiyor. Sen de o teybi alıyorsun, "Filanca hocanın konuşması bende de var şimdi." diyorsun. Ama öyle makineler var ki basıyorsun, çarçabuk buraya geçiriyor, 45 dakika geçmesine lüzum kalmıyor.

Allah 40 yılda verilen şeyi daha erken de verir, dilerse gösterir. Her şey O'ndan olduğu için, gece bir ağla bakalım, bir gözyaşı dök, günahlarına bir tevbe eyle, ondan sonra Allahu Teâlâ hazretlerine bir iltica eyle; hakkı, hayrı Allahu Teâlâ hazretlerinden iste, bakalım ne olacak.

Diğer hadîs-i şerîf:

Et'ımûnisâeküm fînifâsihinne't-temre fe-innehû men kâne taâmuhâ fî nifâsihâ et-temre harece veleduhâ zâlike halîmen fe-inne hûkâne taâmu Meryem haysü veledet İsâ velev alima'llâhu taâmen hayre'l-lehâ mine't-temriet'amahâ.

Bu, Hatîb-i Bağdâdî'nin rivayet etmiş olduğu bir hadîs-i şerîf. Senedine bir zât varmış ki güvenilen bir kimse değil.

Et'ımûnisâ eküm fîni fâsihin ne't-temr. "Nifas halinde -yani çocuğu olacağı zaman mânasına burada-hanımlarınıza hurma yedirin. Çünkü kim böyle, bu haldeyken kendisine hurma yedirilirse, o zaman çocuğu halim selim olur. Meryem validemizin Hz. İsa'yı doğurduğu zaman da taamı hurmaydı."

Fehuzzî ileyki bi-ciz'i'n-nahleti tusâkıt aleyki rutaben ceniyya.

Şöyle hurmalar döküldü, onları yedi diye…

"Eğer daha başka bir taam olsaydı Allah onu ikram ederdi. Bunu ikram ettiğine göre siz de ikram edin." denmiş bu sözde.

Bu sözün hadis senedindeki bir şahıs hakkında var ama Hocamız bunu almış, bir de diyor ki; lehûşevâhid. Hocamız yani bu kitabın müellifi olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi cennet-mekân, kaddesallahusırrahû, böyle başka yerlerden takviye edilmiş olan şeyleri senedinde kusur olsa bile naklediyor ki başka yerde deliller var, yani bunun böyle yapılması uygunolur mânasına.

Etfâlu'l-mü'minîne fî cebelin fi'l-cenneti fîhi yekfülühüm İbrâhimu ve Sâretü hattâ yerüddehüm ilâ âbâihim yevme'l-kıyâmeti.

Ebû Hüreyre radıyallahuanh'ten Müstedrek'te"sahih" diye bildirilmiş. Bu hadîs-i şerîfe göre Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Müslümanların evlatları, tıfılları, küçük çocukları cennette bir tepededir, dağdadır. Orada onlara İbrahim aleyhisselam ve hanımı Sâre validemiz nezaret ederler. Müslümanların çocuklarına cennetteki o dağda onlar bakarlar."

Hattâ yerüddehüm ilâ âbâihim yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde onları babalarına, 'Al, evladın bu.' diye verinceye kadar onlar cennetteki o tepede İbrahim aleyhisselam'ın ve hanımı Sâre'nin nezareti altında dururlar."

Demek ki müslümanların çocukları cennette olacaklar, buradan çıkıyor. Öbür âleme ait bir malumât bu. Fakat çocukların ruhlarının nerede olduğuna dair çeşitli rivayetler vardır. Onları uzun uzun burada kaydetmiş de onları şerhten okumayayım.

Utlübü'l-âfiyete li-ğayrike türzakhâ fînefsike.

Bu hadîs-i şerîfi Abdullah b. Amrİbnü'l-Âs rivayet eylemiş. İsbehânî'de kaydedilmiş. Bu hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

"Afiyeti başkası için, senden gayrısı için iste; senin bizzat kendine o ikram olunsun."

Kısa bir hadîs-i şerîf ama çok mühim bir kâideyi bize öğretiyor Peygamber Efendimiz.

"Afiyet nedir hocam?"

Afiyet, insanın bedeninin hastalıklardan, ruhunun üzüntülerden, elemlerden, kederlerden, sıkıntılardan sâlim olmasıdır. İki çeşit selamet vardır. Maddî selamet, mânevî selamet; hem bedenin rahat olacak hem ruhun, hem kafan dinç olacak hem vücudun. Afiyet bu.

"Yâ Rabbi sen bana sıhhat ver." desen; olur, insan turp gibi sağlam olur, yanağından kan damlayacak gibi olur, demiri sıksa suyunu çıkartacak kadar kuvvetli olur. Ama öyle üzüntüleri olur ki gecesi gündüzü birbirine karışır. Hanımı hastadır, felçlidir, çocuğu şöyledir, işi böyledir, başına bir sürü dertler yığılmıştır.. .Demek ki sıhhat yetmiyormuş;insanın mânevî bakımdan da huzurlu, saadetli olması lazımmış. İşte o afiyet.

O zaman istediğin zaman Allah'tan sadece sıhhat isteme, istediğin zaman afiyet iste. O zaman hem sıhhat gelecek hem huzur saadet gelecek, insan hem mutlu olacak hem sıhhatli olacak.

"Peki, o afiyeti ben kendim için isteyeyim?"

İste tabi, kendin için de iste.

Allahümme innânes'elüke'l-afveve'l-âfiyete ve'l-muâfâte'd-dâimete fi'd-dîni ve'd-dünyâve'l-ahîreti.

Dualar var zaten, Peygamber Efendimiz "Böyle dua edin." diyor. Ama bunun bir kestirme, güzel tarafı var; sen bunu gel kardeşin için iste, Allah sana da ikram etsin. Onun için istediğin zaman Allah sana onu ikram ediyor.

Burada ne var?

Allahu Teâlâ hazretleri kulların birbirlerini sevmesini, Resûlullah Efendimiz ümmetinin birbirini sevmesini ve birbirine hayır dilemesini istiyor. Gıyabında;

"Yâ Rabbi o kardeşime afiyet ver. Yâ Rabbi şu kardeşime afiyet ver. Yâ Rabbi bu kardeşime afiyet ver..."

Sen onun hayrını, iyiliğini isteyeceksin, bir de bakacaksın kendi halin güzelleşivermiş.

Neden?

Muhabbetten.

Sen ona istedin, Allahu Teâlâ hazretleri onun güzel bir şey olduğunu, senin canının çektiğini görmüyor mu, bilmiyor mu?

Sen madem kimüslümanı seviyorsun, başkası için bir şey isteyebiliyorsun... Ona insanın gönül zenginliği derler.

Bak, hasetçi öyle yapamıyor. Hasetçi karşısındakinin nimeti elinden gitsin istiyor.

Ama iyi müslüman ne istiyor?

"Yâ Rabbi! Sen ona afiyet ver; malı olsun, mülkü olsun, huzuru olsun, saadeti olsun, hem dünyada rahat etsin hem âhirette rahat etsin, sevdiğin kul olsun, cennetini bulsun, cemaline ersin..."

Ne olacak, senin kesenden mi çıkıyor yani? Allahu Teâlâ hazretlerinin cenneti dolacak da sen dışarıda mı kalacaksın? Ne olur istesen?

İstersen müslüman olursun; istemezsen sen bilirsin, o zaman mahrum kalırsın.

Birbirimize iyi şeyler isteyeceğiz, temenni edeceğiz. Birbirimizin gıyabında dua edeceğiz.

Duaların icabette en süratlisi, en çabuk kabul olanı nedir?

Kardeşin kardeşe onun arkasından yaptığı hayır duadır, en süratli hemen kabul olur.

"Hocam, bu kâide mi?"

Kâide.

"O halde iş tamam; ben kardeşime dua ederim, o bana dua eder, hepimiz gül gülistan geçiniriz."

Öyle yapsak geçiniriz. Öyle hepimiz rahat ederiz. Öyle yapalım inşaallah.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı