M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Tasavvuf ve Hayat

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Çok değerli kardeşlerim, değerli dinleyiciler, beyefendiler, hanımefendiler!

Bu konferansı teklif ettiği için tertip heyetine, Kızılay-Yeşilay Kolunu çalıştıran kardeşlerimize ve dinlemeye teşrif ettiğiniz için sizlere teşekkür ediyorum.

Benim için gerçekten heyecanlandırıcı bir şeref. Geçen sene Bilkent Üniversitesi’ne çağırmışlardı. Bir-iki hafta önce Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde bir konuşmamız oldu. Boğaziçi Üniversitesi’ni, değerli hocalarını, değerli öğrencilerini gözümde saygıyla büyütüyorum, gönlümde onlara karşı saygı duyuyorum, ciddi bir ilim müessesesi olarak görüyorum.

Bendeniz terceme-i halimde anlatıldığı gibi ilâhiyatçıyım ama edebiyatçı bir ilâhiyatçıyım. İstanbul [Üniversitesi] Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldum. Ankara [Üniversitesi] İlahiyat Fakültesi’nde de Türk-İslâm Edebiyatı benim dalım olduğu için biraz ilâhiyatçı biraz edebiyatçıyım. Elbette yetişme tarzı, çalışma sahası, alanı belli olan bir insanım. İnsanın kendi sahasıyla ilgili konularda faydalı olması mümkün olur. Ben de “tasavvuf ve hayat” üzerinde bildiğim bazı şeyleri, bazı önemli noktaları vurgulayarak size anlatmaya çalışacağım.

“Niye Tasavvuf ve Hayat konusunu seçtiniz?” denirse öncelikle ben bu konularla ilgiliyim onun için. Sonra bu konular canlı, ilginç, sevilen konular. Belki bu konulara benim kadar yakın olmayan bazı kimseler, konunun benim ağzımdan anlatılmasını ilginç bulabilirler.

Hayat, hepimizin büyük bir titizlikle koruduğu bir varlık. Hayatı iyi değerlendirmeye çalışıyoruz, her yönden başarılı olmaya gayret ediyoruz. Bir müddet yaşamak, hayat. Bir ömür çizgisi. Bu çizginin boyu insanlarda farklı olabilir ama nihayet çizgi. Bir şairin dediği gibi;

Kıvrılır, uzar fakat daire olmaz bu hat.

Hat “çizgi” demek. Yani ne kadar kıvrılsa ne kadar uzasa daire olmadığı için devamlı değil, yaşam çizgisi sonlu ve fâni bir çizgi.

İnsanoğlu düşünen, çok da meraklı olan bir varlık olduğundan denizlerin dibine gidiyor, fezaya gidiyor, yerin altını üstünü araştırıyor, milattan öncesini de merak ediyor. Milat “doğum” demek olduğuna göre “Doğumdan önce neredeydik ve memattan sonra nereye gideceğiz?” diye bu iki tarafını merak ediyor. İranlı bir şairin Farsça bir mısrası hatırımda. Biliyorsunuz el yazması kitaplar kıymetlidir. Çünkü her birisi başlı başına önem taşır. Ama umumiyetle biz kütüphanelerde araştırma yaparız. Böyle yazısı eski, kâğıdı eski, gerçekten antika, güzel bir eser bulduğumuz zaman çok seviniriz, bayram ederiz.

Hatta, Konya’daki İzzet Koyunoğlu Müzesi’ni tesis eden, millete bırakan İzzettin, “Satıcılar Anadolu’dan çuvalla kitap getirirdi. Kitaplara meraklı olduğum için o çuvalı açarken evlendiği hanımın duvağını açan bir damat kadar heyecanlanırdım.” derdi. Bu çuvalın içinden ne çıkacak, bu yazma eserlerin içinden ne çıkacak? Kutadgu Bilig gibi bir şey mi çıkacak? Dîvânu Lügâti’t-Türk gibi dünyada bir tane olan bir eser mi çıkacak? Çünkü yazma eser, hiç belli olmaz. Şair bu hayatı bir esere benzetmiş, öyle bir kitaba benzetmiş, şöyle diyor:

“Evvel ü âhir-i in köhne kitâb mefkûdest. “Kitabın başı da sonu da kopuk.”.”

Hakikaten eski kitapların başı sonu umumiyetle kopuk olur. Hem de en önemli kısımlarıdır. Çünkü baş sayfalarda müellifin ismi, kitabın ismi vardır; bir de içindekiler kısmı olabilir. İlk sayfası koptu mu artık siz onun müellifini bulmak için çok ciddi araştırmalar yapmak zorunda kalırsınız. Sonu da çok kıymetlidir çünkü en sonunda “ketebe kaydı, ferağ kaydı” denilen kısımlar olur. “Yazar bunu hangi tarihte yazmış, hangi kâtip ne zaman kopyasını çıkarmış, nerede yazılmış?” gibi bilgiler vardır. Başı ve sonu çok mühimdir fakat cildi koptu mu ilk sayfalar koptu mu biz çok üzülürüz. Müellifini, yazarını bulmak çok zor olur. O İran’lı şair hayatı buna benzetiyor. “Başı ve sonu kopmuş bir köhne kitap.” Köhne “eski” eski kitap; bazı insanlar tarafından başı da bilinmiyor, sonu da bilinmiyor. Ama biz kendi inancımızdan, aldığımız birtakım haberlerden biliyoruz.

Hayatın mahiyeti gibi nasıl geçirilmesi gerektiği üzerinde de çeşitli görüşler, felsefeler, düşünceler vardır. Hayatı sürme yolları çok farklı. İnsanları görüyorsunuz; “Hayatı nasıl sürüyorlar?” diye arkadaşlarınıza da bakabilirsiniz, çevrenizde de görebilirsiniz çünkü burası zengin, çeşitli fikirdeki insanların geldiği bir üniversite.

Bizim bir komşu vardı, bahçeli güzel bir villa tuttu, biz yardımcı olduk, içine girdi. Kendisi elektrik mühendisi, inşaat mühendisi ama elektrik çalışmıyor. Sonunda ben gittim, uğraştım, elektriğini bağladım, çalışır hale getirdim.

Ankara’da kendi evime ilk gittiğim zaman da aynı şey oldu. Elektrikçi sabotaj yapmış. Bir yerlerde artı kutbu eksi kutbu birbirine bağlamış; sigortayı takar takmaz gümbürtüyle yüzünüze patlıyor, korkuyorsunuz. Balkonun elektriğini akımın içinden geçirmiş; akımı şöyle yapmış berikisini böyle yapmış, ortaya on-on beş tane sorun bırakmış. “Buraya ilk giren insan bana muhtaç olsun.” diye planlamış. Kooperatif evlerinin olduğu mahalleye elektrikçi dükkânı açmış, geçimini oradan sağlayacak. Bütün evlerde arızalar var. Tabii oraya giren, düzeltecek. Ben bunu anlayınca;

“Özellikle çağırmayacağım, ben bu işi kendim yapacağım.” dedim.

Merdivenlerde lamba tertibatı vardır; üstten açarsınız alttan kapatırsınız, alttan açarsınız üstten kapatırsınız. Oturdum, düşündüm; “Bu nasıl olur? Zor bir şey mi?” Sonra çözdüm, evin elektrik işini kendim hallettim.

Değerli gençler, sevgili ve muhterem dinleyenler!

Ben bu hayatı da biraz elektrik işine benzetiyorum. Herkes bir çeşit hayat tarzı sürüyor; sistemini kurmuş, tesisatını yapmış ama lambayı çevirdiğiniz zaman elektrik yanmıyorsa, aydınlanmıyorsanız, bağlantı yanlışsa kıymeti yok. Hayat felsefeleri çok, yaşam tarzları farklı ama sistem olarak hangisi doğru, bunu mutlaka iyi tespit etmek zorundayız. Mühim olan bu.

Şöyle bir genç hatırıma geliyor, eskiler “Boyu dal gibi olmuş.” derlerdi ama buradaki “dal” sözü “ağaç dalı” değil. Alfabenin harflerinden bir “dal” vardır ya eğri, işte o. “Boyu dal gibi olmuş.” “İki büklüm olmuş.” demek. Yaşını soruyorsunuz, henüz 32 ama boyuna bakıyorsunuz dal harfi gibi iki katlı olmuş, yerde bir şey arıyormuş gibi geziyor. Neden? Yanlış bir hayat tarzı sürmüş, gençliğini telef etmiş, kendi vücudunu ifnâ etmiş; tekrar onarılması, telafisi mümkün olmayan bir noktaya gelmiş. Tesisatın doğru bağlanması, hayatın doğru anlaşılması ve doğru yaşanması çok önemli. Elektriğin yanmasını, ortalığın ışıklanmasını esas olarak görüyorum. Yanlış bir yaşam tarzının telafisi mümkün değildir çünkü deney kendi yaşamının üzerinde yapılıyor, bittikten sonra insana artık ikinci bir hayat verilmiyor.

Bu hayatın çok kompleks meseleleri var; bileşik, karmaşık muammaları, esrarengiz tarafları var. Harikalar var, insanı hayrete sevk eden tarafları var. Vakit olsa onlar üzerinde de konuşabilirim. Bu hayatın nasıl başladığı, nasıl biteceği; “Evveli ne, sonrası ne, ortası ne ve ortasında insanın nasıl hareket etmesi lazım gelir?” sorularının cevabını çeşitli müesseseler, birtakım sosyal kurumlar, çeşitli akıllar, filozoflar, düşünen insanlar vermiştir. Din de bu konulardaki soruları cevaplandıran bir müessese, bir kurum; hem de bu soruların cevabını burada kendisi üreterek, kendisi düşünerek bulmuyor. Mâverâdan yani transandantal, bizim görmediğimiz öbür taraflardan haberler getirerek buluyor. O zaman o kıymetli. Yani havanda su dövmek değil; kendi içimizde, kendi zihnimizde mevcut malzemeyi evirip çevirip bir şeyler düşünmek değil; dışarıdan bir haber ile bunların çözümlerini, soruların cevaplarını getiriyor.

Tasavvuf da dinin özge, farklı bir yaşam şekli. İyi bir hayat var, dindarâne bir hayat var. Dine, dindarâne bir bağla bağlı olmayan veya inanmayan, ateist, münkir, inançsız, her şeyi reddeden bir hayat var, insanlar var. Dindar insanların içinde de bir tasavvufî meşrep, tasavvufî tarz, özge bir yaşam ve düşünce biçimi var. Bu bizim için çok önemli.

Biz dindar ve mutasavvıf bir milletiz. Kültürümüz tasavvufla yoğrulmuştur. Herşeyimizde; mimarimizde, konuşmamızda, edebiyatımızda, örfümüzde, âdetimizde tasavvufun tesiri vardır. Osmanlı tüm münevverleriyle hatta padişahlarıyla mutasavvıftır. Padişahlar derviştir. Halbuki derviş, padişah kelimesinin zıddı gibidir. Yani birisi zengin, birisi fakir. Aslında Farsça’da derviş, “fakir” demek. “Kapı kapı dolaşıp bir şey isteyen insan” demek ama padişah derviştir, Osmanlı padişahları birisine bağlanmış, tasavvufa girmiş ve derviş olmuştur. Tasavvufî hayatı, eğitimi görmüştür. Alimler öyledir, halk öyledir, esnaf öyledir. Esnafın ticarî hayatında tasavvufî bir neşe vardır. Esnaf teşkilatları, fütüvvet teşkilatları tasavvufî yapıdadır. Asker öyledir; Yeniçeri Ocağı tasavvufî bir hava içindedir ve Hacı Bektâş-ı Velî’nin makamı vardır. Yeniçeriler’in pîri Hacı Bektâş-ı Velî’dir. Osmanlı şeyhülislâmlarından hepsi hürmet görmüşlerdir ama bir tanesi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye ve mutasavvıflara karşı fikirler taşıdığı için padişah tarafından azledilmiş. Çivizâde Efendi. “Tasavvufa karşı” diye alimi, şeyhülislâmı bile makamda tutmamışlar.

Şairimiz mutasavvıftır, şiirini anlamak için mutlaka tasavvufu bilmek lazımdır. Birbirimize hitap ederiz, “eyvallah” deriz, “erenler” deriz, “canım” deriz, bunlar hepsi tasavvufî terimlerdir. Ya Mevlevî tarikatinden girmiştir ya Bektâşî tarikatinden girmiştir ama dilimiz, yaşayışımız, düşüncemiz, insanlara bakış tarzımız tasavvufîdir. Biz öyle Batılılar’ın yaptığı gibi, eski püskü elbisesi olan bir kimseyi gördüğümüz zaman küçümsemeyiz. Belli olmaz; “Her gördüğünü Hızır bil, her geceni Kadir bil!” demiş büyükler, “Belki bu evliyâullahtan birisidir.” diye ona saygı duyarız, tepeden bakmayız. Halbuki Batılı öyle değildir; onu siz daha iyi bilirsiniz, yabancı diliniz iyi, belki onların edebiyatlarını okudunuz, belki oralara gittiniz. Hâsılı; biz, dedelerimiz, bugüne gelinceye kadar şu ülkenin insanı, kültürü tasavvufî bir yapıdadır.

Tasavvuf hâlâ ilgi çekiyor. Tasavvuf müzede vardır; tarihte, edebiyatta, kitapta vardır ama aynı zamanda hayatta da vardır. Şu andaki hayatımızda da birçok kimse mutasavvıftır, birçok kimse ehl-i tarîktir. Bizim Ankara [Üniversitesi] İlahiyat Fakültesi’nde televizyona çıkıp tatlı konuşmalar yapan bir İbrahim Âgâh Çubukçu Bey var. Bir Fransız Profesör Ankara’ya gelmiş. Bizim rektörlük; “Bunu sen misafir et, sen gezdir.” diye emretmiş. O mihmandarlık yapıyor. İbrahim Âgâh Bey kendisi bana anlattı. Etnografya Müzesi’ni gezerken Fransız;

“Şu uzaktaki şahıs var ya o şahıs ehl-i tarîk, mutasavvıf. Git sor istersen.” demiş. Bizim İbrahim Agâh Bey felsefecidir. Yürümüş, gitmiş, sormuş, tanışmış, iltifat etmiş, gönlünü almış. Biraz yakınlık peyda ettikten sonra;

“Hacı bey, efendim, nereye mensupsunuz, intisabınız nereyedir?” diye sormuş, o da söylemiş yani Fransız’ın dediği doğru çıkmış.

“Yahu kardeşim, elin Fransız’ı bizim halkımızın ne olduğunu bizden iyi biliyor. Baktı, uzaktan; ‘Şu ehl-i tarîktir.’ diye anladı.” diyor.

Bizim Profesör Yusuf Ziya Binatlı da çok muhterem, -Allah ömür versin- tatlı bir kimsedir.

“Biz gençken karşılaştığımız zaman birbirimize ‘Hangi takımı tutuyorsun?’ diye sormazdık. ‘Mîrim! Hangi dergâhtan feyiz alıyorsunuz?’ diye sorardık.” diyor.

Fenerbahçeli misin, Galatasaraylı mısın, biz sizi nasıl yendik, kara kartallar şöyle uçar vs. O zaman öyle değilmiş. Kimisi Mevlevî dergâhında kimisi başka bir yerde. Böyle bir toplum içinden gelmiş bir kuşaksınız, nesilsiniz.

Bu sadece halkın arasında kalmış bir şey de değil. Son zamanlarda bizim devlet idaresi de mutasavvıflaştı, dervişleşti. Geçen sene “Yunus Emre Kültür Yılı” oldu, bu sene “Ahmed-i Yesevî.” Bir seneyi bir mutasavvıfın anısına tahsis ediyoruz. Biz de geçen hafta iki gün Çemberlitaş’ta Ahmed-i Yesevî Sempozyumu yaptık. Muhterem profesörler o konuda konuştular. Mevlânâ ihtifallerini biliyorsunuz, reisicumhurlar katılıyor. Hatırlıyorum eski ihtifallerin birinde Evren Paşa dönenlere “Aferin, dön bakalım!” diye aferin bahşettiler! Ve hayret edilecek daha başka bir olgu; Avrupa’da Amerika’da, Almanlar, Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar derviş oluyor. Almanya’dan tanıdığım birileri var, Mevlevî tarikatinden, hem de biraz paye kazanmış, zikir de yaptırıyor. İngiltere’den Abdülkadir es-Sûfî ve onun ekolü var. Amerika’da, Fransa’da böyle sûfî Batılılar var.

Filozof Roger Garaudy İstanbul’a gelmiş, Abdülkadir Karhanan Bey’le konuşmuşlar. Profesör Abdülkadir Bey kendisine; “Sayın Üstat! Sizin müslüman olmanıza çok memnun oldum. Aman tasavvufa çok dikkat edin, çok meyletmeyin.” demiş, öyle duydum. Tabi bir ilgi var; “Mistisizm nedir? İslâm tasavvufu nedir?” diye Batılılar da bunu merak ediyorlar.

Tasavvuf sadece biz Osmanlılar’da değil, başka milletlerde de var. Evet, bizim devletimiz ve milletimiz başka milletlerden farklı. Kültürler değişik olabiliyor. Mesela biz bir Suud vatandaşı gibi değiliz. Suudi Arabistan’ın ana yapısı, dinî zihniyeti bize benzemez. Vahhâbîlik cereyanını, Selefiye cereyanını çıkarmış; onun tarzı başka türlü. Mesela İran’ın dindarlığı bir başka türlü. O da Şiî mollalara, âyetullahlara sımsıkı bağlanma tarzında. Tasavvuf değil daha başka bir dinî hava gösteriyor. Hatta mutasavvıf olup da bölgeleri farklı olduğu için farklı görünümler arz eden ülkeler vardır. Mesela Hindistan’taki tasavvuf ile Kuzey Afrika’daki tasavvuf, Tunus’taki, Cezayir’deki, Yemen’deki tasavvuf hiç aynı değildir. Orta Asya’daki, bizim Türk ecdadımızın tasavvufî yaşantısı, görünümü, manzarası farklıdır.

Bu farklılık nereden doğuyor?

Bir kere tasavvuf müessesesi uzun asırlar içine ve geniş alanlara yayılmış. Hem tarih ve zaman boyutu hem mekân boyutu var. Ayrıca çeşitli ülkelere yayıldığı, çeşitli kültürlere hâkim olduğu için o kültürlerin rengi tasavvufa aksetmiştir. Beyaz her yerde beyazdır ama boyadığınız yerin zemini ıslaksa, kırmızıyı boyadığınız zaman pembeleşir, yeşile boyadığınız zaman filizî olur, maviye boyadığınız zaman gök mavisi olur; biraz öyle olmuş.

Bütün bunların üstünde İslâm tasavvufunun başka tasavvuflardan çok net ve bariz bir farkı vardır. Bizim tasavvufumuz Batılı’nın mistisizmine benzemez, yahudinin mistisizmine benzemez, hint mistisizmine benzemez, Yunan’ın panteizmine benzemez. Tenâsüh ve hulul akidelerinden ruhun bir varlıktan öbür varlığa geçmesi, dünyaya tekrar gelmesi gibi çeşitli inanışlar var ama bunlarla ilgisi yok. Çünkü kaynaklar gerçekten çok farklı. Farklı kaynaklarda farklı müesseseler konuşuyor. Buna alışmalısınız, alışmalıyız ve bu farkları fark etmeye çalışmalıyız.

Mesela bir müslümanın selamlaşma şekli “selamün aleyküm, aleyküm selam.” Dün vapurda bir Ermeni bana; “selamün aleyküm hocam” diye selam verdi. Kendisi Ermeni ama benim inancıma saygı gösteriyor. Bizim “selamün aleyküm”ümüz ile “günaydın”ın, “good morning”in çok büyük farkı var. Selamün Aleyküm’ün mânası çok daha derindir. “Dünyada da âhirette de selamet senin üzerine olsun. Âhirette de salim ol, cennete gir; azaptan, gamdan, kederden uzak ol!” gibi bir mâna taşıyor.

Sonra Batılı’nın bir “bye bye” demesi ile bizim “Allah’a ısmarladık” dememiz arasında büyük fark vardır. Biz ayrıldığımız kimsenin korunmasını Allah’tan istiyoruz, Allah’a havale ediyoruz, ‘Allah seni korusun!’ deyip öyle ayrılmış oluyoruz. Hatta Batılı’nın “God” kelimesi ile bizim “Allah” kelimemiz aynı değildir. Bir Fransız, bir İngiliz “God” dediği zaman başka bir şey düşünüyor, belki Hz. İsa’yı düşünüyor. Biz God demiyoruz, dememeliyiz, Allah demeliyiz. Bizim düşündüğümüz transandantal varlık başka, Batılı’nınki, Hintli’ninki, Mısırlı’nınki, Japon’unki farklıdır. Mesela Japon güneşe tapıyor, “imparator güneşin oğlu” diye düşünüyor. Biz meseleyi öyle görmüyoruz.

Demek ki müşterek kullanılan kelimeler de her yerde aynı değildir, hatta harfler bile aynı değildir, farklıdır. Bizim “v” harfimiz ile Arab’ın “v” harfi farklıdır. Biz “ve” deriz, Arap “vav” der, dudakları yuvarlatarak söyler. Bizim bazı harflerimizi, “ı” harfimizi onlar çıkaramaz. Onların, mesela İngiltere’nin th peltek “s” sesini biz çıkaramayız; harflerin de farkları vardır.

Tasavvuf tarih boyunca varolmuş, her millette var ama bizim tasavvufumuz farklı, bu sözlerle onu vurgulamak istedim ve yaşıyor, tarihî bir kurum, müzelik bir varlık değil, halihazırda yaşıyor ve seviliyor. Batı’da da Doğu’da da rağbet görüyor. Mevlânâ anma törenlerine İngiliz de geliyor, Fransız da geliyor, Amerikalı da geliyor ve bakıyorsunuz adam Mevlevî olmuş, külah giymiş. Bu gibi durumları görebiliyorsunuz. Çünkü tasavvuf bir gerçek ihtiyacı karşılıyor, bir rûhî ihtiyacı karşılıyor. O ihtiyacı duyan herkes bu müesseseye yanaşıyor, başka çaresi yok. Tabi bizim tasavvufumuz öbür tasavvuflardan farklı. Gerçekten farklıdır; içine girdiğiniz zaman çok net olarak görürsünüz. Kaynakları farklı, kökenleri farklı. Herşeyde büyük bir farklılık görünüyor

İslâm tasavvufu, ana ölçülerini Kur’an’dan alıyor, Peygamber Efendimiz’in yaşayışından, sünnetinden alıyor ve buna uymadığı zaman tenkit görüyor, itiraz görüyor, reddediliyor, kabul edilmiyor. O bakımdan tasavvuf, ana kaynağı Kur’ân-ı Kerîm olan, Peygamber Efendimiz’in sözleri, hareketleri ve hayat sürme tarzı olan bir kurum.

İslâm dini, mahiyeti itibariyle öbür dinlerden farklı olduğu için İslâm tasavvufu da ana yapısı itibariyle çok bariz bir yapı farkı gösteriyor. İslâm dininde ana mesele Allah’ın varlığı ve birliğidir, vahdaniyettir. İslâm dinini öteki ilâhî dinlerden, beşerî dinlerden veya dinler tarihinde bahis konusu edilen çeşitli dinlerden ayıran ana mesele odur. Vahdaniyyet, Allah’ın varlığı ve birliği.

İslâm dini bütün öteki dinleri, ilâhî kaynaklı dinleri tasdik eden, onaylayan bir din. Eğer İslâm gelmeseydi bilim adamları ötekilerden de bir şüphe ve tereddüt duyabilirdi ama İslâm onu tasdik etmiş oluyor. Belki bilseler Avrupalılar şaşırırlar; biz Hz. İsa’yı da seviyoruz, Hz. Musa’yı da seviyoruz. Hatta çocuklarımıza onların ismini koyuyoruz. İsa, Musa, İbrahim, Davud, İshak, Yakub, Eyüb vs. Onların kitaplarında adı geçen şahıslara sevgi ve saygı duyuyoruz, isimlerini çocuklarımıza veriyoruz. Kur’ân-ı Kerîm bütün eski kitapların içindeki özü ihtiva ettiğini kendisi bildiriyor. Ve Hz. İbrahim aleyhisselam’ın ümmetine bildirdiği şeylerin, Musa aleyhisselam’ın ümmetine bildirdiği şeylerin, isa aleyhisselam’ın ümmetine bildirdiği şeylerin Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu belirtiliyor.

İslâm’ın en önemli özelliklerinden birisi sağlam korunmuş olması, bilgilerinin saptırılmamış olması. Ama öteki dinlerde bu durum yok, apokrif yani gayr-i mevsuk, güvenilmeyen rivayetler var. Güvenilecek kaynaklar az. “Asıl mahiyeti nedir?” diye tereddütler fazla. Sonra, bir başka önemli husus; bütün eski dinlerde; “İleride Allah’ın çok sevgili bir kulu gelecek.” diye bilgi var. Hatta biz Turfan kazılarında çıkan Türkçe metinlerin içinde bile, Budizm metinlerinde bile; “İleride bir kurtarıcı, büyük zât gelecek.” diye haber görüyoruz ve Kur’ân-ı Kerîm bunlar hakkında diyor ki; Tevrat’ta ve İncil’de Hz. Muhammed’in ismiyle geleceği bildirilmiş.

Gerçekten de birçok papaz veya yahudi alimi bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’in söylediği gibi, “Evet böyledir.” diyerek müslüman olmuştur. Mesela Abdullah b. Selam, Hz. Peygamber zamanının yahudi hahamlarındandır, “Evet, doğru, Tevrat’ta vardı, biz zaten böyle bir peygamber bekliyorduk.” diye müslüman olmuştur.

Sonra Abdullah et-Tercüman vardır. Tunus’a geçmiş, müslüman olmuş ve et-Tuhfetü’l-erîb fi’r-reddi alâ ehli’s-salîb diye eser yazmış.

Sonra benim eserini neşrettiğim İbrahim-i Müteferrika, bizim ilk matbaacımız, o da aslında Romanya’nın Kolojvar şehrinden yetişmiş bir papazdır. “Kütüphanedeki eski kitapları okudum ve orada Kur’ân-ı Kerîm’in beyanatının doğru olduğunu gösteren delilleri gördüğüm için müslüman oldum.” diyor ve kitabını onun için yazmış. Neşrettiğim eseri Risâle-i İslâmiyye kendisinin niçin müslüman olduğunu anlatan bir kitaptır.

Sonra yakın zamanın bir papazı vardır. Yirminci yüzyıl başında yaşamış, İstanbul’da bulunmuş. İsmi Abdülmesih iken sonradan Abdülehad Davud ismini almış. Yazdığı kitapta çok net olarak bunu ispat ediyor. İbranice, Süryanice, Ermenice, İngilizce, Fransızca, Latince biliyor; iki doktora yapmış, İran’da profesörlük yapmış. Çok şükür ondan sonra da gelmiş, müslüman olmuş. Bize zahmet bırakmıyor; biz onları inceleyeceğiz de, bir şey yazacağız. Biz yazsak; “Bu zaten müslümandı. Müslümanlığı korumak, kollamak için tarafgirâne yazıyor.” diyecekler. Ama kendisi hristiyan olan, papaz olan bir kimse böyle söyleyince durum farklı oluyor. “İncil, müjde demektir.” diyor. Neyin müjdesi? Hz. İsa’dan sonra gelecek olan Hz. Muhammed’in müjdesi. Bunun için konuşmuştur, vaaz vermiştir; onun için İncil o’dur. “Müjde! Bir peygamber geliyor, gelecek.” mânasına. Evet, işte bu sebeplerden de yirminci yüzyılda beğenilen; birçok insanın inanmasına, bağlanmasına, müslüman olmasına sebep olan bir din. Tasavvufun kaynağı, inanç bakımından sağlam, akla ve mantığa uygun.

İslâm tasavvufu kısaca nedir? Bir insan Kur’ân-ı Kerîm’i okusa, Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîflerini de okusa, müslüman olsa; öyle olanlar var zaten. Mutasavvıf olanların bunlardan bir farkı mı var? Evet, bunların ötekilerden bir farkı var. İnsan, kendi kendine Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenebilir, ibadetini yapabilir, âbid ve zâhid olabilir, Peygamber Efendimiz’in tavsiyelerine uygun hareket edebilir. Mutasavvıf, böyle yaşayan bir insandan biraz daha farklı bir manzara gösteriyor.

Ama bu sahanın mütehassısı olarak şunu da altını çizerek ve kesin olarak söyleyeyim ki bize itiraz edenler İslâmî konularda, inanç konularında sorular sorarlar, fikirlerini söylerler, duydukları itirazları bize naklederler. Bazısı;

“Radikal müslamanım, selefî müslümanım.” diyor. “Kur’ân-ı Kerîm’i esas kabul ediyorum. Asırların getirdiği teressübâtı, yığıntıları silip öze, köke dönüp asıl İslâm’ı yaşamak istiyorum, ben Kur’ân-ı Kerîm’i kabul ederim.” diyor. Böyle bir insan ile bir mutasavvıf arasında fark var mıdır? Tabii bu, mutasavvıfın ekolüne göre değişir. Şeriate bağlı bir mutasavvıf ile böyle bir insanın varacağı nokta arasında fark yok. Ben onun için şöyle diyorum:

“Buyurun, siz Kur’an-ı Kerîm’e tâbi olun, ben sizi bütün kalbimle desteklerim. Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânıdır. Nasıl olsa buraya geleceksiniz, ister istemez buraya geleceksiniz. Zaten tasavvufun esasları Kur’ân-ı Kerîm’dendir.” diye söylüyorum.

Tasavvufun ana farkı nedir? Mutasavvıfın yaşayışındaki ana fark, çarpıcı fark nedir?

Tabi din kitaplarının bir kısmı formeldir, şekilcidir. Namaz nasıl kılınacak, abdest nasıl alınacak? Akşam [televizyonda] TGRT’de vardı. Annesi söylüyor, çocuk abdest alıyor; üç defa ağzını yıkıyor, üç defa burnunu yıkıyor. Formel, şekil.

Namazı nasıl kılacaksınız? Zekâtı nasıl vereceksiniz, ne miktarda vereceksiniz? Mirası nasıl taksim edeceksiniz; kaçta kaç ona düşecek, kaçta kaç buna düşecek?

Formel şekli, zâhirî şekli. Bizim kültürümüzdeki kelime budur. Dış görünüşü itibariyle, zâhirî şekli diyoruz. Dinin bir bu formel, zâhirî görünümü vardır bir de bâtınî, iç yönü, iç yapısı vardır. Elmanın bir dışı bir de içi vardır. Elmanın dışı kırmızı, içi çürük olabilir. Dışı başka içi başka. Zarfı çok güzel olabilir ama zarfın içindeki iyi olmayabilir.

Tasavvuf içe önem veriyor, için güzel olmasına önem veriyor. Bir ziyafette masanın üstünde bir erik gördüm, elimi uzatmak istemedim. Bir Ramazan’da, Erenköy’de, bahçede bir ziyafette, kocaman bir masa var, her yanı dolu. Köşede bir erik var, onu almak istemedim çünkü dışı ceviz gibi yeşil görünüyor. Ama acıdım eriğe.

“Haksızlık etmiş olmayayım; bu kadar nimetin hepsini yiyorum, tadına bakıyorum, şu zavallı eriğin de bir hatırını sorayım, bir de onun tadına bakayım.” dedim. Aldım, bir ısırdım; içi şeftali gibi kırmızı, tadı şeker gibi tatlı, fevkalade güzel. Bana dervişi hatırlattı. Dış görünüşü yok ama içi çok güzel. Sonra araştırdım, sordum; “Bu eriğin cinsi nedir, hangi ağaçtansa bir aşısını alalım, bizim bahçedeki eriğe de onu aşılayalım.” dedim, aradım ama bulamadım. Nihayet bizim Çanakkale’deki köyde birisine sordum; “Ona ‘hırsız almaz eriği’ derler.” dedi. Dışı gösterişli olmadığı için hırsız almıyor ama alsa iyi ederdi. Çünkü çok tatlı, çok güzel.

Tasavvuf işin içine bakıyor, dış şekle bakmıyor. Dışı “kırk yamalı aba” olabiliyor ama içinden büyük bir filozof, çok büyük bir hakim, çok güzel bir ahlâkçı çıkabiliyor.

Tasavvuf dinin özüne bakıyor, kalbe bakıyor. Hatta alimlerden birisi şöyle diyor:

Dinin ahkamını inceleyen; “Şu şöyledir, bu böyledir.” diye ahkam kesen ilme fıkıh ilmi diyoruz, mâlum. Fıkh-ı zâhir vardır, “dışın fıkhı” vardır, tasavvuf da “Fıkh-ı bâtındır.” “Kalbin, gönlün fıkhıdır.” diye söylüyor. Böylece ayırt edebilirsiniz. Biri aklın fıkhıdır, akla göre hükümler, ikincisi duygulara göre, kalbe göre hükümler; onu inceler. Dış şekil itibariyle, formel olarak bir şey güzel görünebilir ama içinden güzel olmaz. Birisi size çok saygı gösteriyor gibi yapabilir; önünüzde reverans yapar, tebessüm eder ama azılı düşmanınız olur, arkanızı döndüğünüz zaman sizi çelmeleyecek veya hançerleyecek olabilir.

Demek ki dışı güzel ama içi güzel değil. Tasavvuf, iç güzelliğine önem veren bir ilim. Ama bu iç güzelliği laik bir iç güzelliği değil. İnanca dayanmayan, pozitivist veyahut Sokrates’in, bizim Cahit Tanyol’un lanse ettiği gibi “laik ahlâklı” değil. İnanca dayalı, Allah’a dayalı, Allah’a inanmaya ve Allah’a hesap vermeye yönelik bir samimiyet içinde bir güzel ahlâk. İşte Sokrates laik bir insanmış da, o da belli değil ya. Eski Yunan’dan ne kadar malzeme elimize geçmiştir ki Sokrates’in ne olduğunu iyi bilelim. Sokrates’e soruyorlar;

“Yahu, sen bu gençleri niye aldatıyorsun, niye kandırıyorsun, niye başka bir yola çekiyorsun, niye bizim tanrılarımızdan vazgeçirmeye çalışıyorsun, niye yoldan, baştan çıkarmaya çalışıyorsun? Bunları sana birisi mi söylüyor?”

“Evet, bana ilâhî ilham geliyor.” diyor. Sonra tenkit ettiği hususlar güzel. Cahit Tanyol onu, laik ahlâkın kaynağı gösteriyor ama o da belki dinci, o da belki o ülkeye gönderilmiş bir peygamber. Yunanlı’yı çok tanrıdan; şarap tanrısından, aşk tanrısından, harp tanrısından bilmem ne tanrısından kurtarıp vahdaniyyeti öğretmeye çalışan bir insan. Cahit Tanyol orada da herhalde yaya kalacak.

Tasavvufun iç meselesi dinî olduğu için Allah’a inanmak, Allah’ı bulmak, Allah’ı bilmektir. Buna kendi tabirleriyle “mârifetullah” diyorlar, “irfan” diyorlar. İrfan kelimesini duymuşsunuzdur. İrfan sahibi kimseye de “ârif” diyorlar, “ârif-i billâh” diyorlar. “Allah’ı bilen, Allah’a ermiş kimse, eren” diyorlar. “Eren” kelimesi, “ermek” kelimesinden gelmiş olabilir. “Eren” kelimesinin etimolojisi hakkında benim de bir nazariyem var. Farsça’da çoğul takısı elif ve nun’dur. “Merd” adam demek, “merdân” adamlar demek. “Zen” kadın demek, “zenân” kadınlar demek. “Dost” ahbap olunan kimse demek, “dostân” dostlar demek. Âşıkpaşazâde’nin taksimatı var; Anadolu’ya gelmiş o ilk sâfî müslüman kitlelerin içinde Gâziyân-ı Rûm varmış. Ne demek? “Gazâ ile meşgul olan, gazî olan kimseler.” Rûm, Anadolu. “Anadolu’nun gaziyânı, gazileri.” Sonra bir de Baciyân-ı Rûm, “Anadolu’daki dindar hanımlar” varmış ki onlar da İslâmî birtakım çalışmalar yapıyorlarmış. Sonra Abdalân-ı Rûm; “Anadolu’nun üçleri, yedileri, kırkları” gibi birisi âhirete göçtüğü zaman “sayı tam olsun” diye yerine bedel geldiği için ebdal denilen Ebdalân-ı Rûmları varmış. İşte onun gibi erân yani er kişiler, eren değil de ermekten değil de er kelimesinin Farsça çoğulu gibi geliyor bana. Arapça’da ricâlullah vardır, yani “Allah erleri, Allah ehli kimseler” vardır, bana onun Türkçesi gibi geliyor, Farsça takılı Türkçe bir kelime gibi geliyor.

Bu arada bunu da edebiyatçılığım dolayısıyla söylemiş, anlatmış olayım. Mesela bir hadîs-i şerîfte şöyle buyuruluyor.

“Sizden biriniz devenize bindiniz, çölde seyahat yapıyorsunuz. İhtiyacınız oldu, devenizden indiniz. Kumların arasındasınız; bağlayacak bir yer yok, ağaç yok. Namaz kılmak için indiniz, deve ürktü, kaçtı. Uçsuz bucaksız çölde bu deveyi yakalayamazsanız öleceksiniz, helak olacaksınız. Çünkü su tulumları, yiyecekler devede. Mutlaka yakalamanız lazım ama deve kaçmış.”

Kovalasanız yetişemezsiniz. Kumda yürümek zaten bir afettir, bilmiyorum hiç yürüdünüz mü? Bata çıka yürümek çok yorar insanı. Peygamber Efendimiz’in bir tavsiyesi var; “O zaman şöyle deyin.” diyor:

Yâ Ricâlallâh! Eînunî. “Ey Allah’ın erleri! Bana yardım edin!”

Yâ Ricâlallâh! Eğîsûnî. “Ey Allah’ın erleri! Benim imdadıma yetişin!”

Fe-inne li’l-lâhi ibâde lâ yürâ. “Çünkü Allah’ın o kişinin görmediği, bazı er kişileri vardır.”

Bu “eren” kelimesi de öyle olsa gerek. Öteki mânası da olabilir. Bir; “Rûhî eğitimini tamamlamış, en son noktaya ulaşmış, maksuda ermiş.” mânasında olabilir. Ama ermişler tevazuları dolayısıyla kendilerini ermiş de saymazlar; “Ben âciz, ben günahkâr” derler, kendilerinden daima tevazu ile bahsederler. Ez’afü’l-ibâd derler “Kulların en zayıfı.” Efkaru’l-fukarâ derler, “Fakirlerin en fakiri.” Ahvecü’n-nâsi ilâ rahmeti’l-lâhi derler, “Allah’ın rahmetine en muhtaç olan kul.” Kendilerine; “Pür günah, pür hata, pür isyan” derler, ama aslında hiç öyle değildir. Sabah akşam ibadette, hayırda, hasenâttadır da tevazu olarak öyle söylerler. Onun için “eren” demeleri biraz bana zayıf gibi görünüyordu.

Allah’ı bilmek, Allah’a ermek, ârif olmak tasavvufun ana hedeflerindendir. Yunus Emre’nin güzel bir sözünü söyleyebiliriz. Şöyle diyor:

İstemegil anı ırak, gönüldedir ana durak.

“Allahu Teâlâ hazretlerini uzakta, fezada, mâverâda arama, O’nun makamı senin gönlündedir.” Ve tabi o aşk ile yanıp tutuşuyor. Allah’ı bilme ve O’na erme aşkıyla, O’nu sevme ve her şeyi O’nun rızası için yapma duygusuyla. Ana amaç Allah tarafından sevilen bir kul olmak. Kulun sevgisine, alkışlamasına, şöhrete, kulun verdiği bahşişe, vesaireye önem vermiyorlar. Allah’ın kendilerini sevmesini istiyorlar. Bu sevmenin nasıl olacağını gece gündüz düşünüp O’nun yolunda da yani sevgiyi kazanmak için de çalışıyorlar.

Allah’ın bir kimseyi sevmesi için onların düşündükleri nelerdir? Allah sevgisini kazanmak için neleri elde etmeye çalışıyorlar?

Peygamber Efendimiz dine çağırınca yahudi din adamları; “Biz Allah’ı seviyoruz, Allah’ın sevgili kullarıyız. Bizim kendi dinimiz, kendi inancımız var. Ne diye senin inancına gelelim? Sana tâbi olmaya lüzum yok, biz zaten Allah’ı tanıyoruz, seviyoruz.” deyince şu âyet-i kerîme inmiş:

İn küntüm tuhibbûna’l-lâhe fe’t-tebiûnî yuhbibkümu’l-lâh. “Eğer onlar Allah’ı seviyorlarsa sen Allah’ın sevgili kulusun, Resûlü’sün, sana uysunlar; o zaman Allah da onları sever.”

Buradan İslâm’a göre Allah’ın bir kulunu sevmesinin şartı, kesin olarak ortaya çıkıyor. Kulun Allah tarafından sevilmesinin ana şartı Resûlullah’ın izinden yürümek, Hz. Peygamber gibi olmak, Hz. Peygamber’in tavsiyelerini tutmak ve ona tabi olmak. Bunu uygulamışlardır.

Biliyorsunuz çok tatlı bir mutasavvıf vardır, meşhur Eşrefoğlu Rûmî. İznik’te çok güzel çinili camisi, dergâhı vardır.

Ey Allah’ım! Beni senden ayırma,

Beni senin cemalinden ayırma.

Balığın canı su içre diridir,

İlâhî! Balığı gölden ayırma. diyen, balık gölde nasıl canlı olursa o da Allah’ın sevgisi içinde; cemali ve cemâlullâh içinde sağlam olacağını söyleyen şahıs. Şöyle diyor:

“Şeyhlerin, mürşitlerin iki vazifesi vardır; bir, kullara Allah’ı sevdirmek.” Eşrefoğlu Rûmî’nin kendisi de Kâdirî tarikatinden büyük bir şeyh. “Bir vazifesi kullara Allah’ı sevdirmek, ikinci vazifesi Allah’a kulları sevdirmek.”

Kullara Allah’ı sevdirmek güzeldir. Çocuğa baklavadan, börekten, elma şekerinden, horoz şekerinden, çikolatadan bahsedersiniz, verirsiniz; tadar, sever. Tamam, kullara Allah’ı sevdirmek kolay. Peki, Allah’a kulları nasıl sevdireceksiniz? O, kendisine tesir edilen bir varlık değil ki. Eşrefoğlu Rûmî şöyle cevaplandırıyor.

“Müritleri Resûlullah’a uydururum, Resûlullah’ın sünnetine tâbi ederim, sünnet-i seniyyeye göre yetiştiririm. Öyle olunca Allah onları sever.” Bu âyet-i kerîme zaten bunu bildiriyor.

Onun için tarikatte, tasavvufta birinci esas; “Allah’ın sevgisini kazanmak için Resûlullah’a ittiba etmektir.” Demek ki “bid’atlerden uzak, sünnete uygun yaşamak” esas oluyor. Bid’at, “dinde sonradan, uydurma olarak ortaya çıkmış” şeylere deniliyor. Mesela tarikatlerin en meşhurlarından Nakşî tarikatinin ilk sayfada, ana cümlesi budur. Sünnet-i seniyyeye ittibâ etmek, bid’atlerden içtinab etmek. Kâdirî tarikati de öyledir, Halvetî tarikati de öyledir, Mevlevî tarikati de öyledir. Ana kitaplarında bu esası görürsünüz.

Şimdi bir kardeşimiz diyebilir ki; “Bazı tasavvuf erbabını biliyorum, böyle değil.”

Tamam, ben de biliyorum. Mesela on sene kadar önce Cumhuriyet gazetesinin bir muhabiri, Arnavutluk’a gitmişti. Arnavutluk’ta Bektâşî tekkelerini gezmiş. Orada, tekkede kendisine rakı ikram etmişler. Cumhuriyet gazetesinde bunu okuyan kimse diyecek ki; “Hani İslâm’da içki yasaktı, niye böyle yapıyor?”

Tasavvuf; çeşitli tarikatler halinde gelişmiştir ve çeşitli ülkelerde farklılık gösteriyor, bulunduğu bölgeden bazı tesirler alıyor. Hani; “Beyaz boya altı biraz ıslaksa, oradan tesir alıyorsa bazı yerde filizî olur, yeşil olur bazı yerde pembe olur, gök mavisi olur.” dedik ya. Orada, Balkanlar’da hıristiyanlar var. Kültür bakımından tam sâfî, İslâmî bir bölge değil, oradan tesir almış. Doğu Anadolu’da da veyahut orta Asya’nın bazı yerlerinde de böyleleri var. İran’da da var. İran’da da daha önceden Zerdüştîlik var. Öbür tarafta da Şamanizm var, onlardan tesir almış. Elbette buna benzer tesirler olacaktır. Onun için tarikatleri inceleyen kitaplar “Bir, sünnî tarikatler iki, râfızî tarikatler, sünni olmayan tarikatlar.” diye tarikatleri ikiye ayırırlar. Bunları kullanmaya ilk önce merhum Fuat Köprülü başladı; “Ortodoks tarikatler, heteredoks tarikatler.” diye. Tabi bu tatlı olmuyor, ortodoks deyince hristiyanlık hatıra geliyor. Öyle değil. Ortodoks “muhafazakâr” demek yani sünnî, “sünni tarikatler” demek, o kelimeyi kullanmamak lazım.

Evet, Allah’ın sevgisini kazanmak için buldukları şey güzel, mantıkî. Resûlullah’a, Allah’ın sevgili kuluna uygun hareket edecek. Allah o sevgili kulunu sevdiği gibi elbette ona uyan kimseyi, kendisini ona uyduran, benzeten kimseyi de sevecek; akıl, mantık kabul ediyor, âyet ve hadis bunu gösteriyor, bir.

İkincisi; Allah kendisine kafa tutanı mı sever, itaat edeni mi sever? Âsî olanı mı sever, ibadet edeni mi sever? İyilik yapanı mı sever yasakladığı zulmü, kötülüğü yapanı mı sever?

Bunun cevabı da çok net, gayet âşikâr. İtaat edeni sever, iyilik yapanı sever, muhsin kullarını sever. Zaten âyet-i kerîmede de bildiriliyor;

İnna’l-lâhe yuhibbü’l-muhsinîn. “Allah ibadetini cân-ı gönülden, güzel yapan kullarını sever.”

Elbette bunu da anlıyoruz. Bir memur yükselmek istiyorsa, bir genel müdüre kendisini sevdirmek istiyorsa elbette sözünü dinleyecek. Bir öğrenci sınıfı geçmek istiyorsa elbette hocasının dediğini yapacak, derslere çalışacak, imtihanda onun istediği başarıyı gösterecek; onun gibi bir şey. Onun için vazifelerini yapması lazım.

“Evladım, namaz kıl!” Kılmıyor.

“Abdest al!” Almıyor. “Oruç tut!” Tutmuyor.

“Zekât ver!” Vermiyor. “İyilik yap!” Yapmıyor.

“Zulmü bırak!” Bırakmıyor. “Tembelliği bırak!” Bırakmıyor.

Böyle bir insan sevilmez. İyilik yapan, fedakârlık yapan, ibadette, taatte olan insan sevilir.

Üçüncüsü uhuvvet, karşılıklı sevgi esasını kullanmışlardır. Hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

Hakkat mahabbetî li’l-mütehâbbîne fiyye. “Birbirlerini seven müslümanları Allah sever”

O halde Allah’ın sevmesi için müslümanların birbirlerini sevmesi lazım, bir.

Hakkat muhabbetî li’l-mütezâvirîne fiyye. “Birbirlerini ziyaret edenleri Allah sever.”

O halde müslümanların birbirini ziyaret etmesi, araması, yoklaması, soruşturması, “nasılsın” demesi lazım.

Hakkat muhabbetî li’l-mütebâzilîne fiyye. “Birbirlerine bezl eden; ikramda, hediyede, bağışta bulunanları Allah sever.”

O halde insanın dostuna hediyeler vermesi, ikramlarda bulunması lazım.

Hakkat muhabbetî li’l-mütenâsıhîne fiyye “Birbirine karşı samimi olup, güzel, açık kalplilikle hareket edenleri sever.”

Bu âyetlerden, hadîs-i şerîflerden çıkan bir mâna da, müslümanın müslümanı sevmesi. Başka bir hadîs-i şerifi; “Maksadı iyi ifade etsin.” diye belge olarak, delil olarak söyleyeyim. Mesela kandil gecelerinde Allahu Teâlâ hazretleri günahkâr kullarını affediyor ama affetmediği insanlar var. Birbirleriyle dargın olanları, birbirlerine düşmanlık yapanları affetmiyor. Melekler;

“Yâ Rabbi! Bunu da affet.” diye huzuruna teklif götürünce;

“Onlar birbirleriyle aralarını düzeltsinler ondan sonra.” diyor.

Demek ki müslümanın müslümanla iyi geçinmesi lazım. Müslüman müslümana üç günden fazla dargın kalamaz, dargın kalması haramdır. İçki haram, adam öldürmek haram, hırsızlık yapmak haram, dargın durmak da haram. Demek ki müslümanın müslümanı sevmesi lazım, böylece Allah’ın sevgisini kazanacak. Onun için tasavvufta ve tarikatin içinde kuvvetli bir muhabbet, bir tarikat kardeşliği, bir âhiret kardeşliği vardır. Hatta köylümüzde bugün yaşar. Köylerle ilgisi olan kardeşlerimiz; bazı kimseler, bazılarını âhiret kardeşi edinirler ve hatta bazısı bazısına samimi hitap etmek istiyorsa “Nasılsın ahretlik?” der. Yani; “Ey benim âhiret yönünden kendisini kardeş seçtiğim kimse! Nasılsın?” demiş oluyor. Allah’ın sevgisini kazanmak için bu sevgi ve muhabbet, dostluk ve kardeşlik fevkalade önemli bir husus oluyor. Sonra hadîs-i şerîf var:

Men lâ yerham lâ yürham. “Başkalarına merhamet etmeyen kendisi merhamet görmez.”

Hatta bir hadîs-i şerîf var. Kadının birisi zalimlik yapmış. Herhalde kedinin birisine kızdı. Kendisini mi tırmaladı, ortalığı mı pisletti? Kediyi hapsediyor, yiyecek vermiyor, dışarıya da çıkarmıyor ve kedi ölüyor. Peygamber Efendimiz;

“Bu kediyi öldürdüğü için bu kadın cehennemlik oldu.” buyuruyor.

Bir basit mahlûka zulmettiği için bile bu cezaya uğruyor. Sonra bir kötü kadından bahsediliyor. Kendisi çölde su olan bir kaynağa inmiş, tutunarak suyu içmiş, dışarı çıkmış. Bakmış ki köpek susamış, dili sarkmış, baygın, bitkin; acımış. “Ben susuzdum, içtim, kandım. Şuna da bir su alayım.” demiş. Tekrar aşağı inmiş; maşrapa yok, kap yok, naylon yok. Pabucunu suyun içine daldırmış, yukarıya çıkarmış, köpeğe su içirmiş. “Bu davranışından dolayı o kimsenin bütün eski günahlarını Allah affetti, onu cennetlik eyledi.” diye de hadîs-i şerîf var. Demek ki merhamet ve mahlûkata sevgi var.

Ve benim tespit ettiğim şeylerden sonuncusu, hizmet.

Nedir bu saydıklarımız?

Kul Allah’ın sevgisini kazanmak için bir yol izleyecek, bir şeyler yapacak.

Nedir bunlar?

Resûlullah’a uymak, ibadetlerini taatlerini yapmak, öteki müslümanları sevmek, bütün mahlûkata karşı şefkatli olmak ve beşincisi hizmet edecek.

Mecbur mu? Hizmetçi mi, müstahdem mi? Niye hizmet etsin?

Allah rızası için. İyilik yapacak, hizmet edecek, hizmet götürecek. Çeşme yapacak, köprü yapacak, yükünü taşıyacak. Hizmetin pek çok türü olabilir. Hizmet edecek. Hizmet eden ilerliyor, Allah’ın sevgisini kazanıyor ve yükseliyor.

Bir mutasavvıfın ana mantığı kendisini Allah’a sevdirmek. Sevdirecek şeyleri yapmak suretiyle Allah’ın sevgili kulu haline gelmek. Bu sayılan şeyleri yapmak, bu hale gelmek için de birtakım metotlar geliştirilmiş, uygulanmış. İşte bu metotlara “tarikat” deniliyor. Şu söz bütün tarikat kitaplarının baş tarafına yazılır:

et-Turuku ila’l-lâhi bi-adedi enfâsi’l- halâik. “Allah’a giden yollar, mahlûkâtın nefesleri sayısıncadır.”

Ben bir tek varlığım ama bu yaşıma gelinceye kadar kaç tane nefes aldım. “Allah’a giden yollar mahlûkâtın sayısınca” demiyor, “mahlûkâtın nefesleri sayısınca” diyor, o kadar çok. İnsan çeşitli yollarla Allah’ın sevgisini kazanabilir, Allah’a ulaşabilir ama yine de bir takım metotlar ortaya koymak ve insanları yetiştirmek lazım. Tasavvuf bunu üstlenmiş bir yoldur.

İslâmî ilimleri ele aldığımız zaman her birinin konusunu görüyoruz. Tefsir ilmi; Kur’ân-ı Kerîm’i anlamayı, anlatmayı esas alıyor. Akaid ilmi; doğru bir inancı tarif ediyor, öğretiyor. Fıkıh ilmi; muamelat dediğimiz insanlararası hukuku tanzim ediyor. Hadis ilmi; Peygamber Efendimiz’den gelen rivayetlerin ilmini yapıyor, doğrusunu eğrisini açıklamasını ortaya koyuyor. Tasavvuf ilmi de insanın ahlâkî olgunlaşmasını, kemale ermesini sağlayan ilim.

Tabii gaye bu olunca bunu sağlamak için birtakım metotlar geliştirmişlerdir. Bu metotlar her birinde farklı olduğu için çeşitli yollar, usuller, metotlar gelişmiş, çeşitli tarikatler ortaya çıkmıştır. “Hak tarikattır.” diyorlar, doğrudur ama metodu farklıdır. Bunu şuna benzetebiliriz. Çeşitli otomobiller vardır, BMW vardır, Mercedes vardır, Ford vardır, Rols Roys vardır, Chevrolet vardır. Buick vardır. Neticede hepsi otomobildir ama birisinin parçası ötekisinden farklı olabilir.

İnsanın yetişmesi için tasavvufun uyguladığı iki ana yol var.

Bir; insanın kendisini, iradesini, nefsini, nefis dediğimiz varlığını yola getirmek için uyguladığı bir sıkı eğitim, askerî disiplin içinde bir eğitim. Bu disipline “riyazet” diyorlar, rûhî bir riyazet, rûhî bir idman. Eski dilde jimnastiğin adı, Riyâzetü’l-Beden bedenin eğitimi. Ruhun riyazeti var; işte o da tasavvuf, ahlâken gelişmesini sağlayacak.

Bir de aşk, sevgi ve muhabbet yolu var. Birisi askerî disiplin içinde bir takım meşakkatli eğitimlerden geçirerek yetiştiriyor ötekisi ona sevgi aşılayarak; seven bir insan, âşık bir insan haline getirerek iyi işler yapması için güçlü hale getiriyor.

Bu iki ana yoldan bizim kültürümüzle yani Osmanlı kültürü, Orta Asya kültürü ile, mazimizle, tarihimizle ilgili olan; eğitim yolu, aşk yolu coşkunluk yoludur. Ahmed-i Yesevî’yi ele alın; şiirlerini, hikmetlerini okuyun. Yunus Emre’yi ele alın, başından sonuna divanını okuyun. Mevlânâ’yı ele alın; şiirlerini okuyun, baştan sona işlediği konuların istatistiğini yapın. Çok büyük ölçüde sevgi temasının, ilâhî aşk temasının işlendiğini göreceksiniz ve hakikaten bir coşkunluk göreceksiniz. Mesela Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’de o muazzam rûhî coşkunluk ve sevgiyi asırlar ötesinden hissediyoruz, görüyoruz. Yunus’ta o insan sevgisini çok net olarak görüyoruz. Eşrefoğlu Rûmî’de görüyoruz.

Ne diyordu?

Seni sevmek benim dinim, imanım.

Sevgiyle yanıyor. “Balık suyun içinde canlıdır, çıkınca ölür. Beni de senin aşkının deryasından dışarıya çıkarma yâ Rabbi! O deryanın içinde olayım.” diyor. Orhan Veli’nin dediğinin biraz farklısını söylüyor. Orhan Veli;

Bir rakı şişesinde balık olsam demiş.

Ondan asırlarca önce Eşrefoğlu Rûmî;

“Beni aşkının deryasından dışarı çıkarma yâ Rabbi!” diyor.

Kültürler farklı, dünyalar farklı, hedefler farklı.

Bizim ana yolumuz aşk yoludur. O bakımdan tarihimizde büyük mutasavvıf olarak gördüğümüz şahısların hepsinin hayatlarında ve eserlerinde bu ana gayeyi görüyoruz, sevgi halini görüyoruz. Fuzûlî de aynı ekoldendir. Fuzûlî, Mevlânâ, Hacı Bektâş-ı Velî, Yunus Emre, Ahmed-i Yesevî; bunlar Horasan’ın aşk ve sevgi ekolünün mümessilleridir. Fuzûlî’yi biliyorsunuz, ne der?

Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabib.

“Ben bu aşk derdiyle çok mutluyum, bu halimden memnunum. Sen beni tedavi etmekten vazgeç doktor, beni tedavi etme, bırak şu ilacı.

Kılma dermân kim helâkim zehr-i dermânındadır.

“Beni tedavi etme! Tedavi edilirsem mahvolurum, bırak böyle âşık, böyle hasta kalayım.” diyor. Şeyh Galib öyle, Hüsn-ü Aşk’ı yazmış, Mevlânâ ve bütün taraftarları öyle. Hakikaten de âşık adam.

Saraydan bir sultana mı âşık olmuş veya sultan ona mı âşık olmuş?

Seven bir insanın sevdiği için yapamayacağı fedakârlık yoktur. Yunus Emre’nin sözü hepinizin bildiği sözdür; “Yaratılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü.”

Yunus, sen bu dünyaya niye geldin?

Bir ilâhisinin son dörtlüğünde kendi kendisine soruyor;

Yunus, sen bu dünyaya niye geldin?

Gece gündüz Hakk’ı zikretsin dilin.

Evliyâya uğramaz ise yolun.

Göçtü kervan, kaldın dağlar başında.

“Kaldık” değil “Kaldın.” “K” harfi de –kaldın- kâf-i nûnî birbirine benzer. Bazıları bunları tam okuyamıyorlar, değerlendiremiyorlar.

Mutasavvıf nasıl bir insandır? Bizim kendi kültür çevremizde, kendi tasavvuf alanımızda mutasavvıf nasıl bir insandır?

“Dövene elsiz, sövene dilsiz” mütevazı, gönülsüz, kibirlenmeyen bir insan karşımıza çıkıyor. Tatlı dilli, güleç yüzlü, hizmet ehli, fedakâr, iyilik yapan; etrafa, ufak tefek şeylere aldırmayan, ufak tefek haksızlıklara önem vermeyen ama çok aktif bir insan tipi karşımıza çıkıyor.

“Dervişlik miskinlikmiş, geri kalmamızın sebebi dervişlermiş.” diyorlar. Böyle söyleniyor. Bazen aşağı mahallede birisi bir yalan söyler, yukarı mahalleye gelince kendisi de inanır. Birileri ortaya böyle bir söz çıkarmış, doğru olabilir tabi, düşünelim. Doğru olabilir ama misaller üzerinden düşündüğümüz zaman doğru değil. Bakıyorsunuz Horasan Erleri, Horasan Erenleri, Ahmed-i Yesevî’nin dervişleri hiç de öyle oturmamışlar; Anadolu’ya kadar gelmişler, burayı İslâmlaştırmışlar, Balkanlar’a kadar gitmişler. Bu konuda Ordinaryüs Profesör Ömer Lütfi Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” diye nefis bir makalesi vardır. Balkanlar’ı nasıl müslüman etmişler, onu anlatır.

Derviş, gidiyor; ölmeye razı, ölümden korkmuyor, yoksulluğa alışkın, yoksulluktan korkmuyor. Yabancı bir diyara gidiyor. Mütevazı, kendi halinde bir insan. Adamcağız, kervanların geçtiği bir dağ belinde, bir geçitte, böyle bir derbentte yerleşiyor. Herkese iyilik yapıyor, gelene geçene ikramda bulunuyor, evinde misafir ediyor. Misafirler çoğalmışsa binayı büyütüyor, bir tekke haline getiriyor, orası nihayet bir yerleşme alanı oluyor. Kervanların gelip durduğu bir yer oluyor. Sonra bir şehir haline geliyor. Yani Kolonizatör Türk Dervişleri, gayrimüslim bir ülkede bir koloni meydana getiriyor. Oradan etrafa yayılıyor. Hıristiyanlar da bakıyorlar, adamı seviyorlar. Ahali bakıyor dürüst, tatlı dilli, güleç yüzlü, şair ruhlu, iyiliksever, hizmet ehli bir insan.

Sadece insana yönelik ve “insandan bir menfaat gelsin” diyen materyalist bir anlayışta değil. Buraya özellikle dikkatinizi çekerim. Ben Yugoslavya’ya gideyim, bir koloni kurayım, orayı genişleteyim, Yugoslavya benim olsun.

Bu nedir?

Materyalist bir hesaptır. Böyle yapmış değiller. Sadece insana değil, hayvana da hizmet etmiş. Uyuz bir köpeği görüyor, acıyor, alıyor, tedavi ediyor. Yaratılanı Yaradan’dan dolayı hoş tutmaya çalışıyor. Köpeğe iyiliğin de kendisine fayda vereceğini biliyor.

Peygamber Efendimiz’e bir sahabi geliyor, diyor ki;

“Yâ Resûlallah! Binbir zahmetle bir kuyu kazdım, ipler elimi yara yapıyor. Kuyudan suyu çekiyorum; ‘Kendi develerim su içsin.’ diye hazneye boşaltıyorum. Uyuz, yaşlı, sahibinin bakmadığı, ot vermediği, salıverdiği başıboş develer de geliyor, bu sudan içiyorlar. Ne yapayım?”

“Bırak onlar da içsin, onun da ciğeri var, onun da içi yanar, o da hayırdır.” diyor.

Derviş iyiliği yaparken Allah’tan bekliyor, o deveden bir fayda yok, faydası olsaydı sahibi bırakmazdı. Belli bir yaştan sonra merkepleri salıveriyorlar hatta su olmayan adalara bırakıyorlar, affedersiniz “Eşek adası” diyorlar. Niye o ismi almış? Çünkü oraya bırakıyorlar. Zavallı hayvan deniz suyunu, tuzlu suyu içerek yaşarsa yaşıyor, ölürse ölüyor.

İyiliği Allah için yapıyor. Vakıf bırakıyor. “Ev sahibinin bulaşıklarını yıkarken tabak kıran hizmetçi dayak yemesin, azar işitmesin.” diye hizmetçilerin kırdığı tabakları telafi eden vakıf kuruyor. “Kanadı kırık, bacağı kırık olduğu için uçamayan leyleklere baksınlar.” diye vakıf bırakıyor. Evini inşa ettiği zaman sağ üst köşesine kuş köşkü yapıyor; “Serçeler gelsin, orada yuva yapsın.” diye düşünüyor. Çünkü onun cıvıldaşmasını da Allah’a bir niyaz, bir zikir olarak düşünüyor. Çiçeğe bile baktığı zaman onun haliyle halleniyor, konuşuyor.

Sordum sarı çiçeğe, Niye benzin sarıdır?

“Sen niye sararmışsın, solmuşsun?” diye soruyor. Ölüm varmış da, ölümden korkuyormuş da ondan sararmış.

“Ey çiçek! O halde neden boynun eğridir?” diye soruyor.

“Evet, boynum eğri ama özüm Hakk’a doğru.” diyor. Yunus Emre bakarsın sarı çiçekle konuşur, bakarsın dertli dolapla, gıcır gıcır dönüp de su çeken dolapla konuşur. Kuşları sever, ağaçları sever, çiçekleri sever.

Bizim kültür tarihimizde çiçek sevgisi muazzam bir şeydir. Baron de Büsbek, Hollanda’dan kalkmış, elçilik için Payitaht’a, İstanbul’a geliyor. Kervanı Yedikule’den İstanbul’a doğru yaklaşırken gördüğü lale, sümbül, gül bahçelerine hayran kalıyor, hayretlere düşüyor ve kitabına şöyle yazıyor: “Bu Osmanlılar’ın çiçek sevgisine akıl ermez. Bunlar çiçek âşığıdır, bir çiçeğe dünyanın parasını verirler.” Lale soğanını almış, Hollanda’ya götürmüş olan adam. Lale’yi bizimkilerden almış, oraya götürmüş. Bir çiçek bir kuş bir bülbül sevgisi, bir mahlûkâta acıma duygusu, bir insana hizmet etme aşkı, birisinin duasını alma, hiç kimseyi hor görmeme, toprak gibi mütevazı olma, gündüz kazanıp kazandığıyla akşam başkalarına hayır hasenât yapma; işte bu eğitimle yetişiyorlar.

İbn Batuta, meşhur Arap seyyahı kervanıyla, atlarıyla Anadolu’ya geliyor. Denizli şehrine geldiği zaman palabıyıklı bir adam atının yularını yakalıyor. Tabii o Arap, Türkçe bilmiyor. Bu da Türk, Arapça bilmiyor. Palabıyıklı bir adam, belinde de kocaman bir yatağan (kılıç) var, kuşaklı, şalvarlı, babayiğit, kırmızı yanaklı bir insan. Arap seyyahın ödü patlıyor. “Eyvah!” diyor. Kendi devesi var, atı var, arkasında katırlarla kendisine hediye verilmiş halılar var. Sevilen, padişahlara misafir olan bir kimse. “Eyvah! Galiba benim mallar gidiyor.” diye korkuyor. Tam o korku içindeyken bir palabıyıklı daha geliyor o da atının öbür tarafından tutuyor. Birisi bu tarafa birisi öbür tarafa götürmek istiyor. Aralarında bir tatlı münakaşa, ne olduğunu anlayamıyor. Münakaşanın sebebi şu: İlk yakalayan şahıs;

“Bu tanrı misafirini ilk defa ben gördüm, onun için bunu bizim tekkeye götürmem lazım, orada yedirip içirip ağırlamamız lazım.” diyor, onun için yakalamış. İkinci gelen şahıs da;

“İyi ama kardeşim! Ayıp değil mi? Bu mıntıka, bizim mıntıkamız. Şimdi bizim mıntıkamızdan misafiri sen al, öbür mıntıkaya götür, olur mu? Kısmet bize gelmiş, Allah bu misafiri bize göndermiş, biz ağırlayacağız; yedireceğiz, içireceğiz, yatma yerini göstereceğiz, duasını biz alacağız, sevabını biz kazanacağız.”

Osmanlı’nın, dervişin, Yunus’un, Mevlânâ’nın, Eşrefoğlu Rûmî’nin, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın vs. erbab-ı tasavvufun ana yapısı bu.

İşte bu güzelliklerden, bu tecrübelerden dolayı ve ortaya çıkan insan tipinin Mevlânâ gibi bir insan olması; Şark’ın Garb’ın beğendiği, güzel, insancıl, insan haklarına uygun fikirler söyleyen, son derece zarif ve edip kimseler olması hayran bırakıyor.

Birisi Mevlânâ hazretlerine gelmiş. Fukara, ihtiyacı var. Bir yazı yazmış;

“Bu fukaranın işini yap.” diye vezire göndermiş. Vezir, Mevlânâ hazretlerine şöyle bir cevap göndermiş:

“İsteği divan mevzuatına uygun değildir.” Yani “İsteği, resmi devletin kanunlarına uygun değildir. Divan mevzuatına uygun olmadığından yerine getirilememiştir.” demek. O mektubun altına tekrar yazmış, diyor ki;

“Vezir hazretleri divanın sahibidir, divan vezire sahip değildir.” Divan Arapça’da, Farsça’da iki mânaya geliyor.

Bir; şu bizim bildiğimiz “divan, divan-ı hümayun” gibi bir şey, “devlet dairesi” mânasına geliyor. Bir de “div” kelimesinin çoğulu oluyor. Hani merd, merdân, zen zenân, dost dostân diye çoğul oluyor demiştim ya, divân devler mânasına da geliyor. Dev de Türkçe’deki “büyük adam” mânasına değil, Farsça’da “şeytan” mânasına geliyor. Divân “şeytanlar” demek. Yani Mevlânâ hazretleri yazdığı cevapta;

“Vezir hazretleri divânın sahibidir, divân vezire hükmedemez. Vezir divâna istediğini yaptırabilir, şeytanlar vezire ters şey göstermesinler.” demiş gibi oluyor.

Tabi vezir bu nükteye gülmüş, hoşuna gitmiş. Yani o fukaracığın işini yapmayanları da şeytana benzetiyor. Zarif insanlar, tatlı insanlar, ölümden korkmayan insanlar.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ölümüne şeb-i arûs diyor. “Öldüğüm zaman arkamdan ağlamayın, elveda demeyin. Ayrılığa gitmiyoruz ki kavuşmaya gidiyoruz.” diyor, inanmış insan. Tasavvuf işte onun için yaşıyor. Tasavvuf büyükleri onun için seviliyor. Bu eğitim aynen bugün de devam ettiği için Avrupalısı, Amerikalısı mutasavvıf oluyor. Bizde kanunen yasak olduğundan pek çok kimse olmamış ama Avrupa’da böyle bir yasak olmadığından onlar Mevlevî veyahut Kâdirî veya Nakşî veya Kuzey Afrika’daki bir şeyhten feyiz almış olabiliyor.

Evet, işte tasavvuf bu ve hayatla, hayat faaliyetleriyle iç içe.

Toplum ile toplum içindeki münasebetlerle, toplum arasındaki münasebetleri düzenleyen konuya ahlâk diyoruz.

Ahlâk nedir?

Toplumun bir müessesesidir, kurumudur. İnsanlar arasındaki münasebetleri düzenler. İşte o toplum münasebetlerini en güzel, en fedakâr, en hasbî, en menfaat duygusundan uzak şekilde düzenleyen bir eğitim verdiğinden bugün de seviliyor, hayatla bugün de candan ilişkili. Onun için bugün de bu eğitimi görmek zorundayız. Biliyorsunuz öğretim görmek için müesseselerimiz var; ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, master, doktora, doçentlik, profesörlük var. Öğretim var, bilgi öğreniyoruz ama bu ahlâk eğitimini nerede göreceğiz? Bunu görmemiz lazım.

“Sevgi öğren!” Nereden öğreneceğiz?

Merhameti nerden öğreneceğiz?

Menfaatimizi ayaklar altına alarak bir insanı sevebilmeye nasıl alışacağız?

Birbirimizi sevmeyi, birbirimizi saymayı nasıl öğreneceğiz?

Bunun da eğitimi lazım.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî şöyle diyor:

Çend çend hikmet-i Yûnâniyân hikmet-i îmâniyân râ hem-be-hân

Mademki Yunanlı’nın felsefesini öğreniyorsun, imanlıların felsefesini de öğren, o da lazım.

Şimdi İşte Boğaziçi Üniversitesi, işte Bilkent Üniversitesi, işte ingilizce eğitim, işte sosyoloji, psikoloji, işletme, çeşitli ilim dalları.

Hani ahlâkın insana kazandırılması?

Öğretimi demiyorum. Öğretim ve eğitim. Öğretim bilgi vermek. Bilgi verirsiniz, bilgili olur ama yeterli olmaz. Eğiteceksiniz. Eğittiğiniz zaman, centilmen bir insan olduğu zaman kıymeti var. Evet, şimdi buralardan yetişen modern bir insan centilmen olmuyor mu? Amerika’dan yetişen bir insan centilmen olmuyor mu? Amerika’nın centilmeni bizim Yunusumuz gibi olamaz. Bizim Yunusumuz’un centilmenliği, Mevlânâmızın centilmenliği gibi olamaz.

Mevlânâ hazretleri yolda bir papazla karşılaşmış. Papaz bakmış ki karşıdan nurlu, mübarek bir şahıs geliyor; eğilmiş önünde. Mevlânâ hazretleri de ona eğilmiş. Papaz kalkmış, bakmış Allah Allah! Bu büyük zât, müslümanların itibarlı büyük alimi ona eğiliyor. Kendisi o şehirde fukara, cemiyetin kenar mahallesinde oturan bir kimse, tekrar eğilmiş, Mevlânâ da tekrar ona eğilmiş. Kalkmış, bakmış yine eğiliyor o da bir daha eğilmiş. Yani Mevlânâ eğilmekte aşağıda kalmamış, o da ona eğilmiş. Sonunda papaz müslüman olmuş. Benim hoşuma giden tarafı şu. Mevlânâ hazretleri olayı anlatırken birisine şöyle diyor:

“Papazın birisi tevazu kasketini elimizden alıp tevazuda bizimle yarışmaya kalktı. O kasketi hiç ona verir miyiz?”

İşte bu anlayışta olduğu için bu eğitimin Amerika’da yapılması mümkün değil. Avrupa’da yapılması mümkün değil. Cambridge Üniversitesi’nde yapılması mümkün değil. Yale Üniversitesi’nde görülmesi mümkün değil. Boğaziçi’nde de mümkün değil. Ama bu eğitimin görülmesi lazım!

Allah bizi hem dünyevî bilgilerle hem zâhirî bilgilerle öğrenimini tamamlamış; hem de bâtınî bilgilerle, derûnî, transandantal birtakım güzel his ve duygularla, beşerî insânî duygularla, iç eğitimini, kalp eğitimini, gönül eğitimini tamamlamış insanlardan eylesin.

Sayfa Başı