M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 50.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Muhammedini'l-Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd.

Fa'lemû eyyuhe'l-ihvân! Fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbu'llâhi ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedinsallallahu aleyhi ve selleme veşerre'-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâri ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İzâ semi'tümü'l hadîse annî ta'rifühû kulûbüküm ve telînü lehû eş'ârüküm ve ebşârüküm ve teravne ennehû minküm karîbun fe ene evlâküm bihî ve izâ semi'tümü'l hadîse annî tünkiruhû kulûbüküm ve tenfiru minhü eş'ârüküm ve ebşârüküm ve teravne ennehû baîdün minküm fe ene eb'adüküm minhü.

Sadaka Resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünyada ve âhirette üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri lütfuyla keremiyle cümlenizi iki cihan saadetine nâil eylesin. Cennetiyle, cemaliyle cümlenizi müşerref eylesin.

Peygamber sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini okuyoruz, anlatıyoruz.

Bunların okunmasına başlamadan önce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin rûh-i pâkine hediye olsun diye ve onun mübarak âl'inin, pâk ashâbının ruhlarına hediye olsun diye, Peygamber Efendimiz'in mânevî varisleri, ümmetin mürşitleri, mânevî halifeleri, sâdât ve meşâyih-i aliyyemizin ruhlarına, Ebû Bekir es-Sıddîk ve Aliyyü'l-Murtezâ rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn'in ruhlarına, cümle sahabeden Hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî hazretlerine kadar, turuk-i aliyyemiz silsilelerinden, güzerân eylemiş olan, cümle sâdât ve meşâyihimizin ruhlarına, bu beldeleri fethedip bize emanet ve yâdigâr bırakmış olan ve müdafaa etmiş olan fatihlerin, şehitlerin, mücahitlerin ruhlarına ve bu hadîs-i şerîfleri bize kadar nakil ve rivayet etmiş olan alimlerin, râvîlerin bu kitabı cem ve telif eylemiş olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendimiz'in, kendisinden feyiz aldığımız Muhammed Zâhid-i Bursevî Hocamız'ın ruhuna hediye olsun diye, uzaktan yakından şu mübarek Ramazan gününde, kara soğuğa bakmadan bu dersi dinlemeye gelmiş, siz kardeşlerimizin bütün müslüman geçmişlerinin ruhlarına, sevdiklerinin ruhlarına hediye olsun, cümlesinin kabirleri nur dolsun; makamları âlâ, dereceleri yüksek olsun, Allahu Teâlâ hazretleri bizlere de onlara da rahmetiyle muamele eylesin, cümlemiz iki cihanda aziz ve bahtiyar olalım; cenneti ile cemali ile müşerref olalım diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı şerîf okuyup öyle başlayalım.

Okuduğumuz hadîs-i şerîfler Râmûzü'l-ehâdîs isimli Gümüşhaneli Hocamız'ın yazdığı, topladığı hadis külliyatının 50. sayfasında, 13. hadîs-i şerîften başlayıp devam ediyoruz.

Bu hadîs-i şerîfi Ahmed b. Hanbel hazretleri ve diğer kaynaklar rivayet etmişler. Mealini verelim.

Peygamber sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:

İzâ semi'tümü'l hadîse annî. "Benden bir söz, bir hadis işittiğiniz zaman." Ta'rifühû kulûbüküm ve telînü lehû eş'ârüküm ve ebşârüküm. "Kalbiniz onu hoş karşıladı, iyi gördü, bildi, beğendiyse ve o hadîs-i şerîfin mânasından, tüyleriniz, derileriniz yumuşadıysa içinize bir yumuşaklık yayıldıysa." Ve teravne ennehû minküm garîbün. "Ve mânası size yakın geldiyse, sevdiyseniz." Fe-ene evlâküm bihî. "Ben bu hadise sizin en uygun olanınız, en layık olanınızım."

"Evet, râvî bu hadîs-i şerîfi doğru söylemiştir, bendendir, ben söylemişimdir, tamamdır.

Ve izâ semi'tümü'l hadîse annî. "Aksine benden size bir şeyler rivayet ettiler. 'Peygamberimiz şöyle söyledi, böyle söyledi.' gibi bir şeyler naklettiler." Tünkiruhû kulûbüküm. "Kalbiniz onu inkâr ediyor, istemiyor, sevmiyor. O mâna gönlünüzün hoşuna gitmiyor." Ve tenfirû minhü eş'ârüküm ve ebşârüküm. "Tüyleriniz veya ciltleriniz ondan ikrah duyuyor, sevmiyor." Ve teravne ennehû minküm baîdün. "Ve bunu sizden uzak görüyorsanız." Fe-ene eb'adüküm minhü. "Ben o hadisten sizin en uzağınızım; yani ben onu söylememişimdir."

Ahmed b. Hanbel, İbn Saad Ebû Useyb ve Ümeyye'den rivayet etmiş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; peygamberlik vazifesini yapmaya başlayınca etrafındaki sahabe-i kirâm; ona karşı bağlılıkları, sevgileri dolayısıyla sözlerini can kulağı ile dinlediler ve hafızalarına tam almak ve tam nakletmek için çok dikkat etiler. Pür-dikkat dinlediler. Hatta öyle anlatılıyor ki;

"Biz Resûlullah'ı dinlerken sanki başımızın üstüne ürkek kuş gelmiş, konmuş da kıpırdarsak kuş kaçacak gibi -insan başına kuş konduğu zaman 'Ürkmesin, kaçmasın.' diye, nasıl kıpırdamazsa nefesini bile keserse- Resûlullah'ı öyle dinlerdik; öyle sevgi ile öyle dikkatle, kıpırdamadan, saatlerce aşk ile şevk ile dinlerdik."

Tabi bu bereketle, bu sevgi ile Resûlullah Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri, sözleri gönüllerine nakş olunuyor; kendileri öğreniyorlar, başkalarına da anlatıyorlar.

Öyle kimseler var ki ortak bahçeleri var. Bu ortak bahçede bir gün birisi çalışıyor, ortağına;

"Resûlullah Efendimiz'in mescidine bugün sen git, sabahtan akşama kadar etrafında bulun. Sonra gelir bana anlatırsın." diyor.

Ertesi gün ötekisi gidiyor. Bu kez o, gördüklerini anlatıyor. Hiç bir günü kaçırmıyorlar. Ortaklaşa; bir gün birisi bir gün birisi. Hem işler yürüyor, hurmalar sulanıyor, bağ bahçe işleri tamam oluyor hem de Resûlullah dinleniyor.

O zaman teyp yok, ses kayıt cihazı yok; tek çare dinlemek. Dikkatli dinlemek, dikkatli söylemek, başkalarına anlatmak. Sahabe-i kirâm bunu güzelce yaptılar. Fakat eğer bir münafık, kalbinde hastalık olan bir kötü insan, başkalarını kandırmak isterse ne olacak?

"Resûlullah böyle söyledi." diye yalan söylerse söylemediği şeyi söylemiş gibi başkasına naklederse ne olacak?

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Bu, sizin Müslümanlığınızın, irfanınızın, gönlünüzün ferasetine kalmış. Eğer birisi benden size bir hadis naklederse gönlünüz onu hoş karşılıyorsa derinize bir tatlılık yayılıyorsa tüyleriniz, kıllarınız, deriniz yumuşuyorsa ve 'Tamam, bu tatlı sözü muhakkak Resûlullah söylemiştir. Muhakkak üslup, onun üslubudur.' diye içiniz kabul ediyorsa 'Tamam, o hadisi ben söylemişimdir, öyledir.'"

Mü'minin feraseti var ya Peygamber Efendimiz ona havale ediyor:

İttekû firâsete'l- mü'min. Fe-innehû yenzuru bi-nûri'llâh. "Mü'minin ferasetinden sakının, korkun. Çünkü o baktı mı Allah'ın nuru ile bakar."

Şıp diye gerçeği görür, ondan bir şey saklanmaz. Anlar, bilir.

Gayrimüslimin birisi gelmiş; bizim mürşitlerimizden, evliyâullahtan birisine bu hadîs-i şerîfi sormuş ama müslüman kıyafetinde. Müslüman kıyafeti ile camiye gelmiş, oturmuş. Hoca efendi vaaz verirken;

"Yâ Üstat, yâ seyyid! Size bir soru sormak istiyorum. Peygamber Efendimiz; İttekû firâsete'l-mü'min buyurmuş. Bunu biraz açıklar mısınız?" demiş.

"Bu feraset nedir? Karşı tarafın kalbinden geçeni nasıl anlayacak? Bunu biraz izah eder misiniz?" demiş.

Hocamız, mürşidimiz ona bakmış;

"Ya Kâfir! Kelime-i şehâdet getir, müslüman ol! Müslüman olmanın zamanı geldi." demiş.

İki keramet gösteriyor. Bir; soru soranın kıyafeti müslüman kıyafeti olduğu halde onun aslında müslüman olmadığını biliyor. Yani ferasetiyle biliyor. Ferasetin nasıl olduğunu fiilen gösteriyor, uygulamalı gösteriyor, canlı misali gösteriyor:

"Sen mü'min değilsin. Henüz imana girmemişsin, kâfirsin. Kelime-i şahadet getir, müslüman ol." diyor.

Halbuki kıyafeti, müslüman kıyafeti; cübbesi, sarığı var; soru sormak için camiye gelmiş ama müslüman değil, gayrimüslim. Onun gayrimüslim olduğunu biliyor, bir.

İkincisi; "Kelime-i şehâdet getir, çünkü zamanı geldi." diyor. Yani hidayete ermesinin zamanının, o zaman olduğunu da biliyor. İki keramet, çifte keramet gösteriyor.

"Yâ Kâfir! Yıkıl karşımdan. Sen kimi aldatıyorsun?"deseydi demek ki daha vakti gelmemişti, belki hiç hidayete eremeyecekti ama "Hadi bakalım kelime-i şahâdeti getir; senin artık müslüman olma zamanın geldi." diyor.

O feraseti görünce, o hadîs-i şerîfin hak olduğunu ve karşıdaki insanın da mürşid-i kâmil olduğunu anlayınca daha ne bekleyecek?

O gayrimüslim tabi müslüman olacak.

Sorusuna bu kadar mükemmel bir karşılık görünce ne yapacak?

"Senin dinin hak dindir, eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû diyecek."

Başka çaresi yok. İşte mü'minin böyle bir hâli vardır.

Bir de icmâ-ı ümmet diye bir şey var. "Ümmetin bir konu üzerinde ittifakı."

"Güzeldir, doğrudur, tamamdır." demişse ümmetin o kararı da "icma" oluyor; o da güzel. Alimler, ümmetin aklı başında insanları ittifak etmişler; o da fıkhın ahkâmının bir kaynağı oluyor.

Mü'minlerin zevk-i selîmi vardır, bir akl-ı selîmi vardır, bir hiss-i selîmi vardır. Doğruyu bulurlar, görürler. Efendimiz böyle buyurmuş oluyor, bir ölçü vermiş oluyor.

O zamanın insanlarının bize gelen hadîs-i şerîfleri böyle ölçtükleri gibi bizim de ölçmemiz lazım. Bize birisi bir söz söyledi:

"Falan adam senin aleyhinde şöyle demiş."

Bir düşüneceğiz:

"Hayır, ben onu tanıyorum; o bunu demez, o böyle söylemez. Burada bir bit yeniği var."

Hakikaten kurcalıyorsun çıkıyor, yanlış anlaşılmış, yanlış söylenmiş veya yüzleştiriyorsun;

"Gel bakalım, sen böyle söyledin mi?"

"Evet, söyledim ama o maksatla söylemedim. Şöyle oldu, böyle oldu." diyor, izah ediyor.

Bir söz bize geldiği zaman irfan terazimizde bir tartalım, hemen karar vermeyelim. Aldatmak isteyenin aldatmasına kapılmayalım. Kışkırtırlar; aldatmak, şaşırtmak, saptırmak, dalalete düşürmek isterler. İmanınızı almak isterler. Şeytan var, şeytan gibi insanlar var:

Şeyâtînü'l-insi ve'l-cinni.

İnsanların da şeytanları var. Yüzü insan suretinde ama kendisi şeytan. Her çeşidi var.

Onun için mü'min ferasetini kullanacak.

İn câeküm fâsikun bi-nebein fe-tebeyyenû en tusîbû kavmen bi-cehâletin.

Fâsıkın birisi, bir haber getirdiği zaman hemen aldanmayacak, inceleyecek. Birtakım insanların aleyhinde yanlış düşüncelere kapılıp bazılarını haksız yere suçlama durumuna düşmeyecek.

Allah celle celâlüh bizi feraset sahibi eylesin. Eğriyi doğrudan, doğruyu eğriden ayırt edecek, farkı fark edecek; bir temiz, kabiliyetli insan eylesin.

Muhterem Kardeşlerim!

Kıyametin ahvalinden birisi de;

"Âhir zamanda münkerler mâruf, mâruflar da münker olacak." diyor hadîs-i şerîf.

Ne demektir?

İyi şeyler beğenilmeyecek, kötü şeyler makbul olacak.

Ne demek?

"Halkın zevki dejenere olmuş." demek.

İyiyi beğenmiyor, kötüyü beğeniyor. Çirkin şey alkışlanıyor, iyi şey yuhalanıyor. İyi insanın kadri kıymeti bilinmiyor; ayaklar baş, başlar ayak oluyor. Erâzil takımı, rezil rüsvâ takımı, başa geçiyor. Kıyametin alametlerinden birisi de bu; zevki kalmıyor, tadı kalmıyor. İnsanların terazisi bozuluyor. Allah bizim terazimizi bozmasın!

Adam âyet-i kerîmeyi beğenmiyor. Tevbe estağfirulah! Hadîs-i şerîfi beğenmiyor, sünnet-i seniyyeyi beğenmiyor.

Bizim ihvandan birisi camide sarık sarmış. Müftü efendi;

"Çıkar şunu! Ne bu sarık marık?" demiş.

Sarık sünnet. Peygamber Efendimiz;

"Sarın." demiş. Müftü efendi karşı koymaya kalkmış. Camide musafaha ediyoruz. Benim başka şehirde olduğum bir zamanda eski camilerden birinde bir kuyumcu;

"Yahu! Bırakın şu bid'at işleri, şu abuk sabuk işleri!" diyor.

Bu abuk sabuk iş değil ki senin yaptığın abuk sabuk, sonradan çıkma. Bu musafaha bizim ta 1400 yıldan beri, dedelerimizin yapageldiği şey; sonradan çıkma bir şey değil ki. Sen yanlış yoldasın. Sen dedenin, babanın, ananın yolunu şaşırmışsın.

Evren Paşa, bizim arkadaşlardan, eskiden bakanlık yapmış bir kardeşimize;

"Ne bu sakal ya? Ne diye sakal bıraktın?" demiş. O da zeki, karşısındaki cumhurbaşkanı tabi.

"Niye sakal bıraktın?" deyince ne desin?

"Efendim! Babanız gibi yaptım." demiş. Onun da babası sakallı.

"Şimdi beni zayıf yerimden yakaladın." demiş.

Çarşaf, başörtü, tesettür, sakal bunlar elhamdülillah babamızın, dedemizin, hatta senin ey ihtilalci herif! Senin babanın, dedenin! Göster bakalım ninenin resmini. Gel hadi! Aile albümünden dedenin resmini çıkar bakalım. İşte böyle.

Biz doğru yoldayız.

Sen kime benzemişsin?

Sen monşerlere, mösyölere, mistırlara benzemişsin. Ben dosdoğru gidiyorum. Benim yolumda bir eğrilik yok, sen sapıtmışsın. Bana "Ters gidiyor." diyorsun ama sen terstesin.

Evet, seninle benim aramda bir terslik var ama sen benim bütün kültürüme tamamıyla ters düşmüşsün. Ben doğru yolda gidiyorum. Sen başka kültürdesin. Millet onu anlamıyor.

"Bu asırda sakal bırakılır mı, bu asırda baş örtülür mü, bu asırda beş vakit namaz kılınır mı?"

Bu asrın nesi var? Ne olmuş asra? Bu asırda ne olacak?

Her türlü melaneti yapıyorsunuz da iyi şeyler yapılmayacak mı?

Bu asırda yapılmayacak her şey yapılıyor. Milet çıplak geziyor; çıplaklar kulübü var, plajlar var. Haramlar yeniliyor, her türlü rezalet, rüsvalık yapılıyor.

Bu asırda bu yapılır mı?

Keşke yapılsa, keşke iyi şeyler yapılsa da kötü şeyler ortaya çıkmasa. Çıkan her kötü şey, toplumu berbat ediyor.

Muhterem Kardeşlerim!

Allah gözümüzden basiret nurunu almasın. Ters görüyor, bizi tamamen ters görüyor. Adamı baş aşağı asmışlar; tepesi aşağıda, bacakları yukarıda. Bize "Sen terssin!" diyor.

Yok, biz doğruyuz. Biz yere basıyoruz, senin bacakların havaya asılmış.

Evet, aramızda bir terslik var ama sen tepesi aşağı durmuşsun; bu terslik ondan.

Herkesin aklı var mı?

Var.

Tahsili var mı?

Var.

Diploması var mı?

Var.

Bazen birkaç tane oluyor. Adam muayenehânesine veya yazıhânesine üç tane, dört tane diploma asıyor. Takdirnâme; yıldızlı, fiyonklu, kurdeleli belgeler oluyor.

Her akıl kıymetli değil, akl-ı selîm kıymetli. Herkesin bir zevki var ama her zevk kıymetli değil; zevk-i selîm kıymetli. Herkesin bir hissi, bir duygusu, bir sezgisi var. Her his kıymetli değil, hiss-i selîm kıymetli. Hepsinin selîm olması lazım.

Selîm ne demek?

"Hastalıktan, sakatlıktan, terslikten, acayiplikten kurtulmuş olmak." demek.

Adam kitap yazmış; içindeki bilgilerin hepsi yanlış ama kitabı Anadolu'nun bir taşra kasabasında yazdığı için kimse baş edememiş. Çenesi de kuvvetli demek ki. Oradan bana mektup yazıyorlar:

"Müftü de, vaiz de bu adamın hakkından gelemedi. Kimse buna cevap veremiyor. Hocam! Aman medet! Şuna bir cevap verin."

"Kitabını gönderin." dedim.

Gönderdiler. Her şeyi yanlış.

Neresini düzelteyim?

Hani deveye sormuşlar; "Boynun neden eğri?" diye. "Nerem doğru ki?" demiş. Boynu, bacağı, sırtı, her tarafı eğri. Kitabın her tarafı, deve gibi karmakarışık; her tarafı bozuk, her tarafı yanlış.

Âyet-i kerîmeyi delil getiriyor, bilmeyen inanır, işin tehlikesi burada. O âyetlere göre sözü doğru gibi görünüyor ama başka âyetler var. Başka âyetlerle incelediğin zaman onun öyle olmadığı anlaşılıyor. O âyetleri okumamış veyahut okumamış olduğunu sanıyorum. Bilip de saklayacak kadar akıllı da değil! Ahmak, Aptal! Resmen aptal! Kitap yazıyor ama aptal; hatta bön, kafası odun gibi.

Allah celle celâlüh bir şeye "şöyle" demiş; o, "hayır, böyle" diyor. Kur'ân-ı Kerîm'in içinde "Allah böyle demiş." diye yazıyor, o tersini söylüyor.

Buna ne diyelim?

Kelime zor bulunur. Bana telefon açtı:

"Hocam! Her şey mi yanlış? Düzeltme imkanı yok mu?"

"Bu kafa ile olmaz. Her şeyin yanlış, neresini düzelteyim?" dedim.

Her yaldızlı söze aldanmayın. Gazetelerde makaleler, radyolarda konuşmalar, televizyonlarda görüşmeler, paneller bilmem neler.

Gözünüzü açın; şu iman denilen cevherin peşine düşmüş, onu çalmak isteyen bir sürü hırsız var, şeytan var, kafir var, vesaire var. Hepsi de mü'minin iman cevherini çalmak; onu aldatmak, şaşırtmak, imanından etmek, vesvese vermek ve kötü şeyi güzel göstermek için etrafında dolaşıp duruyor.

Müstehcenliği methediyor, hürriyet sayıyor. Çirkinliği, ayıbı methediyor; ona uymayı medeniyet sayıyor. Güzel, namuslu ve temiz olan şeyi kötülüyor; bunu geri sayıyor. Misalleri çok. Onun için Allah bize hiss-i selîm, zevk-i selîm, akl-ı selîm ihsan eylesin. İmanımızda her türlü tehlikeden selamette eylesin!

Kuru gürültüye pabuç bırakmayalım, ufak tefek sözlerden yanılıp şaşırmayalım.

Gazete kültüründen Müslümanlık olmaz. Ana kaynaklardan öğrenmeli. Ana kaynakları çok kimse okumuyor.

Kur'ân-ı Kerîm ana kitabımız değil mi?

Dinimizin ana kaynağı, esas kaynağı nedir?

Kur'ân-ı Kerîm. Çok kimse okumamıştır. Tabi sen okumazsın; esnafsın, dinî tahsilin yok, vs. Sen de mâzur değilsin ama ben doçent, profesör biliyorum, okumamış; "İki kere iki dört eder." şeklinde ispat ederim. Talebeliğimde bir profesör var, bana şöyle diyor:

"Yahu! Şu hocalar da dört kadınla evlenmeyi iyi çıkarmışlar; keyiflerine uygun olarak."

Kaşlarımı çattım, dedim ki;

"Bu, hocaların çıkardığı bir şey değil. Bu, oyuna gelecek, şakaya gelecek bir şey değil!"

Fe'nkihû mâ tâbe leküm mine'n-nisâi mesnâ ve sülâse ve rubâ. "Kadınlardan sizin için uygun olanlardan iki, üç, dört tane alabilirsiniz." diye âyette müsaade var.

Harp oluyor, kadınlar dul kalıyor, bakımsız kalıyor; toplumun gereği var. Allah bizim işimizi bizden iyi bilir.

Mesela müslümanlar şimdi Bosna'daki kadınlardan birer tanesini almak istemez mi?

Birer tanesini, iki tanesini. Sen sadece kendi, daracık çerçevende düşünme; asırları düşün, çağları düşün, çeşitli olayları düşün!

"Bu, Kur'ân-ı Kerîm'in emri." dedim.

"Yok!" dedi. Bilgiç ya, doçent ya, ben de talebeyim ya. "Yok!" diyor. Ben de açtım Kur'ân-ı Kerîm'i, gösterdim. Koca doçent beynelmilel, uluslararası şöhreti var. Yurt içinde, yurt dışında kitapları basılıyor. Kur'an'ı okumamış. Üstelik konusu da "İnsan Bilimleri."

Onun için her profesör, doktor, vesaire laflarına kulak asmayın. Kur'ân-ı Kerîm'i ehil ve büyük alimlerden öğrenin. Hadîs-i şerîfleri iyi tahkik edin. Bilin ki bu işi karıştırmak isteyen çok insan var. Peygamber Efendimiz'in bu sözünden, bu hadîs-i şerifinden; "her şeyi tahkik etmek, her söze kulak vermemek gerektiği" anlaşılıyor.

Muhterem Kardeşlerim!

Bu dua yeter. Allah duamızı kabul etsin; bizi şaşırtmasın, yanıltmasın. Fitneli, fesatlı bir devirdeyiz; milletin öyle gözü dönmüş, öyle şaşırmış ki Allah'ın varlığını inkâr edenler, dini inkâr edenler; ahlâkı, aileyi, namusu, helali haramı inkâr edenler var, her tip insan var. Domuz kendi pisliğini yermiş; domuzdan beter insanlar var.

İzâ semi'tüm bi-kavmin kad husife bihim hâhünâ karîben fe-kad (ezallet) ezleleti's-sâatü.

Ezallet diye bir nüsha farkı da buraya yazılmış. Ezalleti's-sâ'atü.

Bu hadîs-i şerîf Ahmed b Hanbel'de, Taberânî'de ve diğer kaynaklarda var.

Efendimiz şöyle buyurmuş:

"Burada, şurada, yakın yerde, yakın zamanda, bir kavmin yerin dibine geçirildiğini işittiğiniz zaman bilin ki kıyamet tepenizdedir; sizin başınızda gölge edecek gibi tepenize gelmiştir, kopmak üzeredir."

Kıyamete yakın bir takım alametler var. Buna, eşratu's-sâa "kıyametin alametleri" deniliyor. Ahlâkın bozulması vs. Ama bir de herkesin gözle göreceği bir takım olaylar var. Onlar; kıyametin büyük alametleri olarak hadîs-i şerîflerde zikredilmiş.

Bazı kavimlerin yerin dibine geçirilmesi hadisesi de kıyamet alametlerinden biridir; Peygamber Efendimiz burada onu anlatıyor:

"Şu yakın yerlerde, şuralarda bir kavmin, toprağın altına batırılıp geçirildiğini gördüğünüz, işittiğiniz zaman bilin ki artık kıyamet."

Çünkü bir alamet belirdi mi ötekiler hemen peş peşe belirecek, kıyamet kopacak. İpi kopmuş tesbih tanesi gibi kıyamet alametlerinin hepsi artık peş peşe gelecek. Mekke-i Mükerreme'ye, Medine-i Münevvere'ye bir ordu hücum edecek; fakat Allah, çölde onları yerin dibine geçirecek. Bu hadîs-i şerîfte anlatılan, o olay olabilir.

İzâ semi'tüm bi-nâsin ye'tûne min-kibeli'l-meşriki ev küverihâ ya'cebu'n-nâsü min ziyyihim fe-kad ezalleti's-sâatu.

"Doğu tarafından, maşrık tarafından, kıyafetlerini hayretle karşıladığınız veya kıyafetlerini görüp hayran kaldığınız, bir takım insanların geldiğini duyarsanız bu tarafa doğru; işte o zaman kıyametin yakın olduğunu anlayın."

Mehdî aleyhisselam çıkacak. Kıyamet alametleriyle ilgili neşredilmiş müstakil kitaplar var. Onlarda böyle şeyler anlatılıyor. Sırasıyla olayların nasıl olacağı anlatılıyor. Bazı insanların siyah bayraklarla, Horasan tarafından geleceklerinden bahsediliyor. Kıyamet alametleri kitaplarında geniş teferruatlar vardır.

İzâ semmeytüm Muhammeden fe-lâ tücebbihûhü ve lâ tüharrimûhü ve lâ tükabbihûhü bûrike fî Muhammedin ve fî beytin fîhi Muhammedün ve bi-meclisin fîhi Muhammedün.

Deylemî Câbir radıyallahu anh'ten rivayet etmiş:

"Siz bir kişiye, çocuğunuza 'Muhammed' ismini koyduğunuz zaman artık onu küçümsemeyin, onu mahrum etmeyin ve ona 'Sen çirkinsin.' demeyin, onu çirkin görmeyin. Allah, Muhammed adına mübareklik vermiştir; içinde Muhammed olan eve, içinde Muhammed bulunan meclise bereket vermiştir."

Muhammed; Peygamber Efendimiz'in isimlerinden, muhterem bir isim. Peygamber Efendimiz'in ismi çok yok, o asırlarda nadir kullanılmamış. Bir iki misal var ama çok nadir. Abdulmuttalib'e;

"Torununa niye bu ismi verdin?" diye sormuşlar.

"Yerde de gökte de methedilen, övülen insan olmasını istediğim için koydum." demiş.

Tabi ismi ona verdiren Allah.

Peygamber Efendimiz'in yüzlerce ismi var; ona duyulan sevgiden dolayı herkes çocuklarına o isimleri koyuyorlar. Bize de isim soruyorlar. Biz de bazen;

"Adı Cevad olsun." diyoruz. Cevad, cömert demek ve Peygamber Efendimiz'in isimlerinden.

"Adı Muhsin olsun." diyoruz. Muhsin, "ihsan sahibi veyahut güzel,güzel yapan" mânasına geliyor ama Peygamber Efendimiz'in isimlerinden.

Ahmed olsun, Mahmud olsun vs.

Bunlar hep Peygamber Efendimiz'in isimlerinden. Mücteba, Mürteza, Müşteba, Rauf, Rahim Kur'ân- Kerîm'de geçen isimleri. Tevrat'ta, İncil'de bildirilmiş isimleri var. Bu isimler konulabilir ama bu hadîs-i şerîfte diyor ki;

"Çocuğunuza 'Muhammed' ismini koyduğunuz zaman artık onu küçümsemeyin, onu mahrum etmeyin; ona 'Sen çirkinsin.' demeyin, çirkin görmeyin. Allah; 'Muhammed' adına mübareklik vermiştir. İçinde Muhammed olan eve, içinde Muhammed olan meclise bereket vermiştir." diyor.

"Muhamed" ismini koyabilirsiniz ama o zaman "Muhammed" ismine azarlama olmayacak, ona hürmet olacak, dikkat olacak.

İkinci hadîs-i şerîf:

İzâ şebbehe alâ ehadikümü'ş-şeytânu ve hüve fî salâtihî fe-kâle ahdeste fe'l-yekul fî nefsihî kezebte hattâ yesmea savten bi üzüneyhi ev yecide rîhan bi-enfihî ve izâ sallâ ehadüküm fe-lem yedri ezâde em nekasa fe'l-yescüd secdeteyni ve hüve câlisün.

Ebû Saîd hazretlerinden rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Karşımıza çok sorulan bir konu geldi.

İzâ şebbeha alâ ehadikümü'ş-şeytânü ve hüve fî salâtihî. "Sizden birisi, namaz kılarken, şeytan ona bir vesvese verdi mi." Fe-kâle ahdeste. "Bak işte abdestin kaçtı, yellendin." Kezebte. "Yalan söyledin."

"Edepsiz, yalan söylüyorsun!" desin. Yani şeytanın vesvesine kanmasın; "Acaba hakikaten kaçtı mı?" demesin. İçinden ona öyle cevap versin.

"Abdestin kaçtı galiba, bak yellendin galiba, kıpırdadı biraz, hava çıkar gibi oldu." vesaire.

"Yalan söylüyorsun, yalancı!" desin.

Hattâ yesmea savten bi-üzüneyhi ev yecide rîhan bi-enfihî. "Eğer bir ses duyarsa veyahut bir koku hisserdese o zaman gerçekten bozulmuştur."

Abdestin bozulma sebeplerinden birisi de, insanın yellenmesidir.

"Oldu gibi galiba."

Oldu mu olmadı?

Öyle şey yok! Burnu ile koku almadıysa kulağıyla ses duymadıysa, öyle gibi gelmesi, "Kaçtı galiba, yellendim galiba." gibi bir düşünce doğru olmuyor. Şeytan böyle bir vesvese verince şeytana;

"Yalan söyledin. Yalancı! Beni kandırmaya çalışıyorsun." diyecek. Onun o vesvesesine pabuç bırakmayacak.

"Ve sizden birisi namaz kılarken 'Tam mı kıldı; eksik mi kıldı, yoksa fazla bir rekât mı yaptı?' bunu kararlaştıramazsa o zaman namazın sonunda 'sehiv secdesi' yapsın."

Böyle bir hata olmuşsa, o zaman telafi edilmiş olur.

Bu hususta bir hadîs-i şerîf daha var. Bu sayfada sekizinci hadis. Her halde oraya kadar gelemeyiz. Orada;

"Galip kanaati, hakim kanaati, daha kuvvetli kanaati neyse ona göre namazını kılsın."

Üç kıldım mı sanıyor, dörtlesin. "Dört mü kıldım, yoksa eksik mi?" tereddüt etti ama sonra "Tamam, kıldım." dedi. O daha kuvvetli. O zaman dörtte selam versin. Yalnız bir sehiv secdesi yapsın. Yani galip kanaatine, esas kanaatine, kuvvetli kanaatine göre işi tamamlasın. Efendimiz; "Bir sehiv secdesi yapsın." buyurmuş.

Çok olur bu. Bu da şeytanın insanı meşgul etmesi ile oluyor.

İnsanlar namaza kendilerini veremiyorlar.

Namaza kendisini verememek neden? Zikre kendisini verememek neden?

İş, abdest almaktan başlar. Abdesti güzel almazsa namazı da güzel olmaz; vesvese de gelir, başka şey de gelir. Abdestte eksiklik oldu mu şeytan o zaman vesvese verebilir ama abdesti tamam oldu mu şeytan, abdestli insana kolay diş geçiremiyor.

O bakımdan abdesti güzel almak lazım.

Abdesti güzel almak nasıl olacak?

Su değmemiş kısım bırakmadan, güzel yıkayarak olacak. Dualarını yaparak olacak. Abdestin; maddî ve mânevî yönü olan kıymetli bir iş olduğunu düşünerek olacak.

Abdestin iki yönü var:

Maddî yönü; insanın terini, kirini temizliyor. Elini yıkıyorsun, yüzünü yıkıyorsun, burnunu temizliyorsun, ayağını yıkıyorsun; kir, ter, koku gidiyor vesaire. Maddi yönü bu.

Bir de mânevî yönü var. Akan damlalarla beraber günahların affolunuyor. Günahlar gidiyor; insan mânevî bakımdan da temizleniyor. Hem maddî kirlerden pâk oluyor hem de mânevî bakımdan günahları affolunuyor, dökülüyor, siliniyor.

Abdest çok önemli bir işlem. Onun için onu tadını çıkara çıkara güzel yapmak lazım. Umumiyetle abdest güzel alınmıyor. Çocukların başında bir durun; nasıl abdest aldıklarına bir bakın veyahut başka insanların nasıl aldığına bir bakın. Dikkat edin; abdest âzâları tam yıkanmamış oluyor.

Ben dikkat ettim; birkaç defa başlarında bulundum, bekledim. Kolunu yıkadı.

"Abdestin bitti mi?"

"Bitti."

Bak şurasına hiç su gelmemiş. Kılları bile ıslanmamış. Dikkat edilmiyor. Yüzünü yıkayacak, ovuşturacak. Hakkını vererek, dualarını yaparak elini güzel yıkayacak, kolunu güzel yıkayacak. Duası oldu mu sevabı var. Duasız oldu mu sevabı yok. Duasını yaparak abdest alacak. Tamam. İş oradan güzel başladı.

Camiye gelecek. Namaza tam huşu içinde duracak ve okuduğu şeylere kendisini verecek. Yaptığı işe kendisini verecek.

Ben kimin huzurunda duruyorum?

Allah'ın huzurunda duruyorum.

Kime secde ettim?

Allah'a secde ettim.

Ne söylüyorum?

Allah'a hamd ediyorum, şükrediyorum, sübhânallah diyorum.

Kendisini yaptığı işe verecek. Aklı başka yerde olmayacak. Abdesti güzel almıyor. Huzur ve rahata ermeden, huşuya kavuşmadan namaza duruyor. Aklı alışverişte, problemlerinde, yapacağı işlerde oluyor. O zaman namazı şaşırıyor, rekâtı şaşırıyor. İkide miydi; üçte miydi, beşte miydi, bilemiyor. Farzı mı kıldı, sünneti mi bilemiyor. İhtiyar değil, yaşlı değil ama aklı başka yerde. Onun için insan önce abdest almaktan başlayıp bunlara dikkat etmesi gerekiyor.

Peki, bütün bunlara rağmen tam hatırlayamazsa!

Kuvvetli kanaati ne ise ona göre hareket edecek. Bir de iki secde, "sehiv secdesi" yapacak, bitirecek. Şeytana da yüz vermeyecek. O vesvese vermek istedikçe; "Yalan söylüyorsun!" diyecek. Onu başından def edecek.

Sayfanın üçüncü hadîs-i şerîfi.

İzâ şeribe ehadüküm fe'l-yemussa messan ve lâ yeğubbu ğabben fe-inne'l-kübâde mine'l-ğabbi.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte su içme âdâbını öğretiyor:

"Sizden biriniz herhangi bir şey, bir meşrubat içerken -hangisi olursa olur; su da olur, ayran da olur, daha başka bir yazlık, kışlık içecek de olabilir- Haram olmayan her meşrubat olur. İki türlü içilebilir. Bir lıkır lıkır, güp güp içilir; bir de yavaş yavaş içilir.- nasıl içecek? Yavaş yavaş içecek.

Peygamber Efendimiz;

"Sizden biriniz bir şey içerken süze süze içsin." buyuruyor.

Dudaklarını, ağzını çok açmadan, güp güp yutmadan süze süze içsin, yavaş yavaş içsin. Öyle toplu toplu yutup gümbür gümbür içmesin.

"Çünkü 'kübad hastalığı' ekseriyetle, hızlı ve çok içmekten olur."

Ağzını doldurup doldurup güp güp yuta yuta içmekle olur; süze süze içmemekten olur.

"Bu 'kübad hastalığı' nedir?" diye aşağıda izahat var:

"Terli iken içmekten ciğerde meydana gelen hastalığa denilir."

Hakikaten insan, soğuk bir şeyi, terli iken bu tarzda içince çeşitli hastalıklar oluşuyor.

Ben hatırlıyorum; şampiyon birisi, abime söylemişti. Türkiye şampiyonluğunu kazanmış, spor yapan, kuvvetli bir insan. "Terli iken içtiğim soğuk meşrubat beni mahvetti." demiş. Vereme kadar gitmiş ve sporu bırakmış. Vereme kadar gitmiş, ölümden dönmüş. Onun için biz de su içmenin âdâbı oturarak içmektir. Ayakta içmek mekruhtur. Zemzem hariç oturarak içeceksin, yavaş yavaş içeceksin, süze süze içeceksin, güp güp yutmayacaksın.

Peş peşe iki hadîs-i şerîf var:

Dördüncü hadîs-i şerîf, yine içmekle ilgili:

İzâ şeribe ehadüküm fe lâ yeteneffes fî'l-inâi ve izâ eta'l-halâ'e fe lâ yemesse zekerehû bi-yemînihî ve lâ yetemessah bi-yemînihî.

"Sizden biriniz bir meşrubat içerken içtiği kabın içine solumasın, hohlamasın."

Mesela bardakla bir şey içiyor; nefes alacağı zaman bardağı ağzından çekecek, nefesi öyle alıp verecek. Hohladı mı bardağın rengi değişiyor, içi buğulanıyor. Kabın içine nefes teneffüs etmek yok. İçecek; teneffüs edeceği zaman, kabı ağzından uzaklaştıracak. Kabın içine teneffüs etmeyecek.

Ne kadar güzel?

Niye?

Sebebini söylemiyor ama biliyoruz ki birçok mikrop nefesle intikal edebilir. İşte onu ayırıyor. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem böyle tavsiye buyurmuş. Devamında buyuruyor ki;

"Sizden biriniz tuvalete, ihtiyacını görmeye gittiği zaman sağ eliyle tenasül uzvunu, idrar uzvunu tutmasın ve sağ eliyle taharetlenmesin."

Bu büyük abdest, küçük abdest herkesin başında. Avrupalı'nın da başında, Doğulu'nun da, Batılı'nın da başında. Yemek yiyen canlıların olağan durumu. Bir kısmı idrar olarak çıkıyor, bir kısmı gaita olarak, büyük abdest olarak çıkıyor. Her gün insanların başına gelen bir olay. Temizlenmek lazım. İslâm'a göre bunların ikisi de pistir; bunlardan temizlenmek lazımdır.

Medeni sandığımız Avrupa temizlenmiyor.

Muhterem Kardeşlerim!

Sosyetik bir kadın, bizim bir doçent arkadaşa söylemiş.

Ne yaparsınız?

"Biz sık sık külot değiştiririz" demiş.

Yazıklar olsun! Demek ki temizlemiyor. Donu kirlenince, donu değiştiriyor. Yahu temizlemediği zaman insan pis kokar. O koyu koyu parfümler ondan demek ki. "Öbürünün kokusu duyulmasın." diye parfüme kuvvet gidiyor.

--

Olmaz!

Tertemiz yıkayacak, temizlenecek. Bizim dinimiz hem küçük abdestten korunmayı hem büyük abdestten korunmayı, sakınmayı kuvvetle tavsiye etmiştir. Onun için bu hususta çok dikkatli olun!

Ayakta idrar yapmak hadîs-i şerîflerle yasaktır. Yukarıdan şar şar döktüğü zaman ayakları, dizlerine kadar berbat olur, mahvolur. Öyle namaz olmaz! [Yani] o giyimle, o pantolonla namaz olmaz!

Ne yapacak?

Sıçramaması için dikkat edecek. Çömelecek, tedbir alacak. Bu pis bir şey; idrar pis. Sonra bunun sonunun tamamen alındığına dikkat edecek. Sonunun alınması için tedbir alacak. İdrarını yapıyor; tamam mı tamam. Çekiyor pantolonunu, vuruyor kapıyı, dışarıya çıkıyor. Üç adım attı mı, idrarın borularda kalan öteki kısmı iç çamaşırına gidiyor. Mesela şu kadarı ıslanmış.

"Kurur hocam, ziyanı yok."

Olmaz ki! Pis oluyor.

Ne yapacak?

Sonunun gelmesine dikkat edecek. Bir şey bırakmayacak.

Namaz da olmaz. Çünkü namazda bir insanın elbisesinin ve vücudunun temiz olması şartı var:

Ve siyâbeke fe-tahhir. "Elbisesinin de temiz olması" şartı var.

Namaz kıldığı yerin de temiz olması şartı var. İslâm, temizlik dini. Onun için ne üstüne sıçratacak ne külotuna bulaştıracak ne damlatacak ne de sağ elini kullanacak.

Sağ el, mübarek bir el. Sağ el, güzel işlerde kullanılacak, sol el de öteki işlerde kullanılacak. Tuvalette temizleme işlemini, yıkanmayı, kurulanmayı yaparken, sol elin kullanılması lazım; ayırım orada oluyor. Tertemiz olacak.

Bazıları tuvalet tipi konusunu taassup meselesi, milliyetçilik meselesi yapmış:

"Alaturka tuvalet bizimdir, alafranga tuvalet karşı tarafın." diyor. Binaenaleyh alafranga bile olsa alaturkaya çeviriyor. Alafranga klozetin üstüne teşkilat yapıyor; oraya kadar dolduruyor, onu alaturkalaştırıyor. Bazıları bu hususta bayağı dikkatli, gayretli. Ben bu işi yanlış görüyorum.

Eski çağlarda durum başka türlüydü. Dedelerimiz bu işi güzel halletmişler. Mesela eski camilerde tuvalet öyle güzel ki hiç sıçrama ihtimali olmayan şekilde tasarlanmış. Ama şimdi tuvaletlere konulan taşların şeklinden dolayı büyük abdest ve küçük abdest yapılırken çok sıçramalar oluyor.

O bakımdan nasıl olsa olur?

Bazı ihtiyar insanların dizleri bükülemiyor; alaturka da olur, alafranga da olur. Alafranga denilen şekilde, klozet kapaklı tipte, etrafa sıçrama daha az oluyor. Yıkama daha kolay oluyor. Yakın bir şeyde çekişme ve çatışma içine girmeye lüzum yok; mühim olan temizliği sağlamak. Sıçramamasını sağlamak; temizlemeyi ve korumayı sağlamak.

Kabir azabının ekseriyetle, "idrardan sakınmamaktan" dolayı olduğuna dair hadîs-i şerîfler vardır. Önemsemez, önemsemediği için dikkat etmez, dikkat etmediği için de cezalı duruma düşebilir. Kabirde, idrarından dolayı azap görüyor.

Müslüman kabre konuluyor, müslüman olmasına rağmen kabirde azap görüyor. Çünkü idrarına dikkat etmedi.

Çok dikkat edeceksin! Gayet dikkatli olacaksın!

Bir de soruyorlar; kitaplarımızda yazılmış, kâğıtla taharetlenme mekruhtur. Doğru; kağıt, ilim irfan malzemesidir. Defter yapılıyor, kitap basılıyor ama bu devirde artık özel olarak, onun için yapılmış, başka işte kullanılamayan tipte kâğıtlar var. Bez gibi. Bezden daha iyi. Neden daha iyi? Bezle kuruluyorsun, kuruluyorsun; daha sonra ıslaklık olan yerde mikrop ürüyor. Ama kağıtta bir defa kuruladığın zaman atıyorsun. O zaman mikrop üreme olmuyor.

Mendiller de öyle. Eskiden bez mendillerimiz vardı, cebimizde dururdu, evde yıkanırdı. Şimdi kâğıt mendil var; siliyorsun, atıyorsun. İyi oluyor. Bunları mâkul düşünmek lazım, temizliği esas almak lazım, lüzumsuz inatlara düşmemek lazım. Dinimiz ana hedefleri gösteriyor; o ana hedeflere uygun hareket etmeye çalışmak lazım.

İzâ şeribe'l-kelbü fî inâi ehadiküm fe'l-yağsilhü seb'a merrât.

Birçok sahih kaynakta, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş:

"Köpek sizden birinizin çanağından, kabından, kâsesinden bir şey içti mi o kabı yedi defa yıkayın."

Bir defa değil, iki defa değil, "Yedi defa yıkayın." diyor, Peygamber Efendimiz.

Köpeğe karşı gösterilen bu hassasiyetin, bu devirde ne kadar önemli olduğunu çok iyi anlıyoruz. Hakikaten köpeğin kuduz mikrobu ve daha başka bir takım parazitler taşıdığı, şu anda doktorlar tarafından biliniyor. Kuduz da zor bir hastalık! O bakımdan köpek beslemek tavsiye edilmemiş; Peygamber Efendimiz yasaklamış.

"Yâ Resûllallah! Sürülerimiz var, kurt gelir; köpek, bekçilik yapıyor. Evimiz var, bekçi olması gerekiyor." demişler.

"Pekâlâ, böyle zaruri ihtiyacı olanlar beslesin, ötekiler mümkün olduğu kadar beslemesin." tarzında; tavsiye böyle. Çünkü kudurabiliyor ve oradan hastalık bulaşabiliyor.

Bazı hayvanların hastalık yapmasından dolayı dinimizde müslümanlar asırlar öncesinden ikaz edilmiş. Elhamdülillah! Domuz etinin durumu böyle; domuzun da, köpeğin de böyle durumları var. O bakımdan uyarılmış, elhamdülillah!

Altıncı hadîs-i şerîf yine içmekle ilgili geldi:

İza şeribtüm fe'şrebû bi-selâseti enfâsin fe'l-ûlâ şükrun li-şerâbihî ve's-saniyetü şifâün fî cevfihî ve's-sâlisetü matradetun li'ş-şeytâni fe-izâ şeribtüm fe-massûhü massen fe-innehû ecderu en-yecriye mecrâhu ve innehû ehneü ve emreü.

Hz. Âişe validemizden, içmenin âdâbıyla ilgili bir hadîs-i şerîf:

İzâ şeribtüm. "Bir meşrubat, içecek içtiğiniz zaman." Fe'şrebû bi-selâsi enfâsin. "Üçe bölerek için; üç nefeste, üç defada için." Fe-ûlâ şükrun li-şerâbihî. "Bu içme, şükür mânasını taşır."

Üçe bölüyorsun: İlk içiş, o meşrubat için bir Allah'a şükür mânasını taşır.

Ve's-sâniyetü şifâün fî cevfihî. "İkinci içiş içenin içine şifa olur."

Birinci şükür, ikinci şifa.

Ve's-sâlisetü matradetün li'ş-şeytân. "Üçüncüsü de şeytanı def eder, şeytanı def edici olur." Fe-izâ şeribtüm fe-massûhu massen. "İçerken süzerek için."

Az önce de geçmişti hani; "Süzerek için, güp güp içmeyin. Süze süze, yavaş yavaş için."

Fe innehû ecderu en-yecriye mecrâhü. "Çünkü böyle içiş, yerine gitmesi için çok uygundur." Ve ehneü ve emreü. "Böyle yavaş yavaş içmek çok afiyetlidir ve sıhhate uygundur."

Sıhhat, afiyet ve lezzet bakımından da yavaş yavaş içmek daha uygundur.

Birileri galiba Amerika'da bizim Türkler'e kola ikram etmiş. Onlar da lıkır lıkır içmişler.

"Biz kolayı böyle içmiyoruz." demişler.

Ya nasıl içiyorsunuz?

"Birer yudum, birer yudum. Yavaş yavaş."

Biz güp güp içiyoruz. Zaten asitli bir şey, mideyi deler. Bir daha ver, bir daha içiyor; sıhhate zararlı. Yavaş yavaş içmek ve tadını çıkarmak bakımından böyle tavsiye edilmiş.

İzâ şeribü'l-hamre fe'clidûhüm sümme in şerebûhâ fe'clidûhüm sümme in şerebûhâ fe'ktülûhüm.

Bu da sarhoşlar hakkında bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde şöyle buyuruyor:

"Bu ayyaşlar, sarhoşlar, içkiyi içtiler mi onlara meydan dayağı çekin."

Meydan dayağı, gelişigüzel, herkesin çullanıp yapacağı iş değil. Bağlanacak; kamçı veya sopa alınacak, çat çat belli ölçüde kaldıracak; hızla vurmak yok, yavaş vurmak yok.

"Standart ölçüler içinde, sopa cezası ile vurun."

"Değnek cezası, değnekle dövülme cezası. Bir daha içerse yine değnekle dövülme cezası, bir daha içerse yine değnekle dövülme cezası; ondan sonra yine içer de bırakmazsa o zaman onu öldürün." buyurmuş.

İçkiden vazgeçirmek için bu değnek cezası var. Israr ederse o zaman Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle buyurmuş.

Şimdi de namazda şaşıranın durumu ile ilgili hadîs-i şerîf:

İzâ şekke ehadüküm fî salâtihî fe-lem yüdrik kem sallâ selâsen em erbaan fe'l-yatrahi'ş-şekke ve'l-yebni alâ me'steykane sümme yescud secdeteyni kable en yüsellime fe-in kâne sallâ hamsen şefa'ne lehû salâtehû ve kâne sallâ itmâmen li erbaîn kânetâ terğîmen li'ş-şeytân.

"Sizden biriniz, namazını kaç rekât kıldığında tereddüt eder, şüpheye düşerse şüpheyi atsın. Kuvvetli kanaati neyse ona binaen namazı tamamlasın. Sonra iki secde ile secde etsin; 'sehiv secdesi' yapsın."

Kable en yüsellime. "Selam vermeden evvel."

Sehiv secdesinin nasıl yapılacağına dair, mezheplerde çeşitli görüşler vardır.

Şefa'ne lehû salâtehû.

Sonra eğer beş rekât kılmışsa "Melekler onun namazını altıya tamamlarlar." Yani eksik kalmaz.

Ve in kâne sallâ temamen. "Tamam kılmışsa bu da şeytanın burnunu yere sürtmesi olur."

Yani secde de yapılmış olur.

Mü'min aldanmamış oldu, şeytan muradına eremedi. Şeytan kahrolur, burnu yerde sürter. Ama beş kılmışsa yanlış bile olmuşsa "Melekler onu altıya tamamlarlar." diyor.

Bu hadîs-i şerîflerden aldığımız şudur:

Vesveseye mahal bırakmayacak, şeytana kezebte "Yalan söylüyorsun." diyecek. Tereddüde meydan vermeyecek. Onu reddedecek ve genel kuvvetli kanaatine göre hareket edecek. İki rekât da secde edecek; gönlüne yük yapmayacak.

Sonuncu hadîs-i şerîf, dokuzuncu. Onu da okuyalım.

İzâ sâre ehlü'l-cenneti ile'l-cenneti ve ehlü'n-nâri ile'n-nâri cîe bi'l-mevti hattâ yuc'ale beyne'l-cenneti ve'n-nâri sümme yüzbehu sümme yünâdî munâdin yâ ehle'l-cenneti hulûdün lâ mevte yâ ehle'n-nâr, hulûdün lâ mevte fe-yezdâdü ehlü'l-cenneti ilâ'l-ferahan ve yezdâdu ehlu'n-nâri huznen ilâ huznihim.

Bu hadîs-i şerîf Buhârî'de ve diğer kaynaklarda Abdullah b Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Sayfanın onuncu hadîs-i şerîfi.

İzâ sâre ehlü'l-cenneti ile'l-cenneti. "Cennet ehli, cennetlikler, cennete varıp gittikleri zaman." Ve ehlü'n-nâri ile'n-nâri. "Cehennem ehli de cehenneme tıkıldı, atıldı; onlar da oraya girdi. Bitti bu iş." Cîe bi'l-mevti. "Ölüm ortaya getirilir." Hatta yuc'al beyne'l-cenneti ve'n-nâr. "Cennetle cehennemin tam orta yerine kadar getirilir." Sümme yüzbehu. "Sonra boğazlanır, kesilir. Kara bir koç gibi orada kurban edilir."

Sembolik bir şey ama cennet ile cehennemin arasında ölüm denilen olayın kafası kesilir.

Sümme yünâdî münâdin. "Sonra bir münâdî, seslenici seslenir. " Yâ ehle'l-cenneti. "Ey cennetlikler!" Hulûdün. "Siz cennette ebedî kalacaksınız." Lâ mevte. "Orada ölüm yok."

"Bak ölümü kestik. Cennette ölmek yok. Ebedî kalacaksınız." der, münâdî.

Ve yâ ehle'n-nâr. "Ey cehennemlikler!" Hulûdün lâ mevte. "Bak burada ölümü kestik. Siz o cehennem azabının içinde ebedî kalacaksınız. Ölmek yok; artık ölüm olayı yok."

Cennet ve cehennemin arasında ölüm kesiliyor, yok ediliyor. Cehennemdekiler ölseler gördükleri azaptan kurtulacaklardı ama ölmek yok.

Lâ yuktâ aleyhim. "Ölmek yok ki kurtulsunlar."

Allah onlara ölmeden o azabı devamlı çektirecek.

Fe-yezdâdü ehli'l-cenneti ferahâ. "Cennet ehlinin sevinçlerine sevinç katılacak, çok ferahlanacaklar."

"Ah ölüm yokmuş artık, elhamdülillah! Burada ebedî kalacakmışız." diye sevinecekler.

Ve lâ yezdâdü ehlü'n-nâri huznen. "Cehennem ehlinin de gam ve dertlerine dert eklenecek. Hüzünlerine hüzün eklenecek. 'Eyvah! Ölmek de yok. Bu azabı sonsuz bir şekilde, ebedî çekeceğiz.' diye üzülecekler."

Tabi bu arada şunu hatırlatmam lazım. Başka hadîs-i şerîflerden bildiğimiz bir hususu da anlatmamız gerekiyor. Bazı müslümanlar, günahından dolayı cehenneme girecek. Müslüman, mü'min, lâ ilâhe illallah diyen insan ama cehenneme girecek.

Neden?

İşlemiş olduğu kusur ve günahlarından dolayı cehenneme girecek, cezasını çekecek. Sonra onlar da cennete alınacak. Ölümün yok edilmesi olayı, onlar cennete alındıktan sonra olacak. O hususta hadîs-i şerîfler var.

Cehennemlikler onlara;

"Lâ ilâhe illallah demeniz size yaramadı; bir faydası yok. İşte siz de o Lât'a Uzzâ'ya, puta tapanlar gibi, bizim gibi cehennemde yanıyorsunuz." diyeceklermiş.

Allahu Teâlâ hazretleri onları, cayır cayır yanmış ve kömür gibi olmuşken hayat nehrine atacakmış, Orada, otların bittiği gibi yeniden bitecek, canlanacaklarmış. Bu kapkara kömür haline gelmiş olan yananlar, orada tekrar canlanacaklarmış. Ve o hayat nehrinde yıkandıktan, canlandıktan sonra cennete dâhil edileceklermiş.

Cennet ehli orada, cehennemde azap görüp sonradan geldikleri için bunlara "cehennemîler, cehennemlikler; yani cehennemden gelmeler" diyeceklermiş. "Sonradan gelmeler, göçmenler" diye onlara isim vereceklermiş. Tabi onlar da bundan üzüleceklermiş. Cehennemlik olduklarının böyle yüzlerine vurulması, söylenmesi onlara üzüntü olacakmış. Onun üzerine o isim de kaldırılacakmış; artık o isimle de anılmayacaklarmış. Onlar da ehli cennet olacaklar. İşte bundan sonra, artık kâfirler cehennemde ebedi kalacaklar:

Hüm fîhâ hâlidûn deniliyor, âyet-i kerîmelerde. Mü'minler de cennette ebedî kalacaklar.

Allah celle celâlüh, bizleri cehennemde hiç yanmadan, hiç azaba dûçâr olmadan, hiç o korkunç elemlere, kederlere, üzüntülere uğramadan, doğrudan doğruya cennete gitmeyi nasip eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-besmele.

Üç salavât-ı şerîfe.

Bir elem neşrahleke sûresi.

11 Kulhuvallahu ehad besmele ile.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-besmele.

Üç salavât-ı şerîfe.

Fa'lem ennehû lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, iâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah,lâ ilâhe illallâhü'l-melikü'l-hakku'l-mübîn, Muhammedün Resûllullâhi sâdiku'l-va'di'l-emîn ve âlihî ve sahbihi ve men tebi'ahum bi-ihsânin ecma'în.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yâ eyyühe'n-nebiyyü innâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiran ve nezîra. Ve dâîyen ilâllâhi bi iznihî ve sirâcen munîrâ. Ve beşşiril mu'minîne bi enne lehum minallâhi fadlen kebîrâ.

Sadakallahu rabbine'l a'lâ.

Sübhâne rabbike rabbi'l-izzeti ammâ yesifûn ve selâmün ale'l-mürselîn ve'l-hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn.

Yâ Rabbi! Okunmuş olan 5 adet hatm-i Kur'ân- Kerîm'i, çekilmiş olan iki adet 4444 tanelik salât-i tefrîciyeyi, hatm-i hâcegânımızı, hayrâtımızı hasenâtımızı, namazlarımızı, oruçlarımızı, zikirlerimizi, tesbihlerimizi, nasihatlerimizi, şu mübarek ayda, lütfunla, kereminle, ahsen ve etem olarak kabul eyle.

Bu ayda hasenâta kat kat yüksek, fazla, başka aylardan ziyade ecirler verirsin. Hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz müjdelemiş.

Yâ Rabbi! Bize fazl u kereminden, ecr-i cezîl, sevâb-ı kesîrler ihsan eyle.

Hâsıl olan bu ücûr u mesûbâtı evvelen ve hasseten Peygamber Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine arz, hibe ve hediye eyledik; yâ Rabbi şu anda vâsıl eyle.

Peygamber Efendimiz'i cümlemizden hoşnut ve razı eyle. Peygamber Efendimiz'in sevgisine, şefaatine iltifatına, teveccühüne cümlemizi nâil eyle.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in, o mübarek âl'inin, ashâbının, etbâının, sâdât ve meşâyih-i turuk-ı aliyyemizin, evliyâullahın, mürşid-i kâmillerimizin ve sair salihlerin ruhlarına, dereceleri üzere ayrı ayrı hediye ettik, vâsıl eyle yâ Rabbi!

O büyüklerimizin himmetlerine, teveccühlerine bizleri nâil eyle yâ Rabbi!

Bu beldeleri fetheden, Fatih Sultan Mehmet Hân'ın ve ordusunun ve sair fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına ikram eyle yâ Rabbi! "Âmîn" diyen kardeşlerimizin, âhirete göçmüş olan yakınlarının ve bu hatimleri okuyan kardeşlerimiz, kimlerin ruhları için okumuşlarsa onların ruhlarına da vâsıl eyle yâ Rabbi!

Ve sair mü'minîn ü mü'minât ve müslimîn ü müslimâtın da ruhlarına dereceleri üzere ikram eyle yâ Rabbi! Cümlesinin kabirlerini pür-nûr eyle, ruhlarını mesrûr eyle. Makamlarını âlâ, derecelerini yüksek eyle yâ Rabbi!

Bizlere rızana uygun yaşamayı nasip eyle yâ Rabbi!

Bizde sevmediğin ne gibi hal, huy ve sıfat varsa şu mübarek ayda bizi bunlardan kurtar yâ Rabbi! Bizi sevdiğin hallerle hallendir yâ Rabbi! Sevdiğin sıfatlarla muttasıf eyle yâ Rabbi! Sevdiğin huylarla mütehallik eyle yâ Rabbi! Sevdiğin salih amelleri işlemeye muvaffak eyle yâ Rabbi!

Yolunda daim, zikrinde kaim eyle yâ Rabbi!

Ümmet-i Muhammed'e umumi olarak rahmeyle yâ Rabbi!

Hastalarımıza şifa, dertlilerimize deva ver yâ Rabbi!

Mücahit kardeşlerimizi dünyanın her yerinde, kâfirlere karşı galip eyle yâ Rabbi! Mansur ve muzaffer eyle yâ Rabbi!

Hasseten Bosna'daki, Hersek'teki, Karabağ'daki, Hindistan'daki zulüm gören, tecavüze uğrayan, canlarına kast edilen kardeşlerimize yardım eyle yâ Rabbi!

Bizleri kimsenin önünde hor ve zelil etme yâ Rabbi! Kimsenin karşısında mağlup ve mahcup duruma düşürme yâ Rabbi!

Bizlere nusret ver yâ Rabbi! Bizlere tevfîkini refîk eyle yâ Rabbi! Bizleri nusretinle teyit ve takviye eyle yâ Rabbi!

Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz ve bilmediğimiz her türlü hayırlarını, lütfunla kereminle bizlere nasip eyle yâ Rabbi!

Dünyanın ve âhiretin, her türlü şerlerinden, cümlemizi koru yâ Rabbi!

Yolunda daim, zikrinde kaim, sevdiğin kullar olarak yaşamayı, huzuruna hüsn ü hâtime ile göçüp sevdiğin razı olduğun kullar olarak gelmeyi nasip eyle yâ Rabbi!

Kabirlerimizi cennet bahçesi eyle yâ Rabbi! Kabirde azap gösterme yâ Rabbi! Kabirden kalktığımızda, bizi Arş-ı âlâ'nın gölgesinde gölgelendirdiğin kullar olarak gölgelendir yâ Rabbi!

Peygamber Efendimiz'in livâü'l-hamdi altında topla yâ Rabbi! Cennete bi-gayri hisâb dahil eyle yâ Rabbi! Cehenneme düşürme yâ Rabbi! Azaba, ikâba uğratma yâ Rabbi! Sana has kul, Habîb-i Edîbi'ne has ümmet olmayı nasip eyle yâ Rabbi!

Şu hatmini indirdiğimiz Kur'ân-ı Kerîm'in ahkamına en güzel tarzda ittibâ edip ömrümüzü Kur'an yolunda geçirmeyi nasip eyle yâ Rabbi! Salât u selâmlar getirdiğimiz Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini öğrenip ona göre yaşayıp sünnet-i seniyyeyi bu asırda ihya eyleyip yüzlerce şehit sevabı kazanmayı bizlere de nasip eyle yâ Rabbi!

Dünyanın ve âhiretin, daha başka ne türlü hayırları varsa bildiğimiz bilmediğimiz her türlü hayırlara bizleri erdir yâ Rabbi!

Dünyanın ve âhiretin her türlü şerlerinden, şerlilerinden, tehlikelerden, üzüntülerinden, elemlerinden bizleri koru ve kurtar yâ Rabbi!

Dualarımızı lütfunla, kereminle kabul eyle yâ Rabbi.

Her hatim duası makbul, her hatim yapıldığı zaman yapılan dualar makbuldür; Peygamber Efendimiz müjdelemiş. Şu mübarek ayda hatim sonunda, bizim de yaptığımız şu dualarımızı eksiksiz kabul eyle yâ Rabbi!

Lütfuna erdir yâ Rabbi! Rahmetine mazhar eyle yâ Rabbi. Rızana vâsıl eyle yâ Rabbi!

Sübhâne rabbike rabbi'l-izzeti ammâ yesifûn ve selâmün ale'l-mürselîn ve'l-hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemin. el-Fâtiha.

Sayfa Başı