M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 353

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ-yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbu'llâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Lemmâ esleme Umeru etânî Cibrîl fe-kâle kadi'stübşire ehlü's-semâi bi'l-İslâmi Umer.

Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl

Çok aziz ve muhterem Müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, lütfu, keremi cümlenizin üzerine olsun. Şurada Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden rivâyet edilmiş olan hadîs-i şerîfleri okuyup içimizi, gönlümüzü nurlandırıp şenlendireceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce evvela ve hâssaten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin ruh-i pâki için, sonra O'nun âl'inin, ashâbının, etbâının ruhları için, sâdât ve meşâyih-ı turuk-i aliyyemizin ruhları için, enbiyâ, evliyâullahın, Rusül-i kiramın, asfiyânın, Allah'a yakın kulların ruhları için, bu eserin müellifi olan hocamızın hocası Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddîn hazretlerinin ruhu için, eserin içindeki hadîs-i şerîflerin bize kadar ulaşmasında bu bilgilerin bize gelmesinde emeği geçmiş olan bütün ulemânın ve râvîlerin ruhları için ve bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şurada cem olmuş bulunan kardeşlerimizin vesair ihvanımızın âhirete intikal eylemiş olan cümle yakınlarının ruhları için, biz mü'minlerin de saadet ve selamet üzere yaşayıp Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna sevdiği ve razı olduğu kullar olarak çıkmamıza vesile olması dileğiyle bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Dersin başında metnini okumuş olduğum hadîs-i şerîfi İbn Abbas radıyallahu anh'ten nakletmişler. Müstedrek'te var, Dârekutnî'de ve Suyûtî'de var. Meali şöyle:

Lemmâ esleme Umer. "Ömer müslüman olduğu zaman."

Hangi Ömer?

Ömer b. Hattab radıyallahu anh. O müslüman olduğu zaman.

Etânî cibrîl. "Cebrail aleyhisselam bana geldi. Fe-kâle. "Ve dedi ki." Kadi'stübşira ehlü's-semâi bi'l-İslâmi Umer. "Ömer'in müslüman oluşuyla sema ehli müjdelendi."

Mâlum Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Mekke-i Mükerreme'de İslâm kendisine geldiği zaman, önce kendisine en yakın akrabası, hanımı, Hz. Ali Efendimiz, Hz. Hatice Validemiz ve sair yakınları iman ettiler, bir kısmı muhalefete geçti. Bir kısmı Resûlullah Efendimiz'e bu gelen haberi kabul etmedi. Hatta yakınlarından, amcalarından bir kısmı kabul etmedi. Allahu Teâlâ hazretlerinin ne garip tecellisidir ki Resûlullah Efendimiz'in yakınlarından bazısı iman etti, bazısı etmedi. Nasip.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi hak yolda sabitkadem etsin. Hakkı hak olarak görüp tâbi olmak nasip etsin. Batılı batıl görüp ondan kendimizi korumak nasip etsin.

Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfundan kereminden gayri hiçbir dayanağımız yok. Allahu Teâlâ hazretleri eğer bize hidayeti ihsan etmemiş olsaydı biz nasıl hidayet bulurduk. Çünkü herkesin kendine göre bir aklı, mantığı var, herkes kendine göre, akılcağızına göre bir şeyler söylüyor. Kimisi kemiği eline almış, ufalamış da;

"Allah bu kemikleri mi diriltecek?" demiş.

Allahu Teâlâ hazretleri o kemikleri yoktan var etmedi mi? Bu kâinâtı, bu güzel nizamıyla kuran Allahu Teâlâ hazretleri insanları bir başka bilmediğimiz şekil ile tekrar diriltmekten aciz mi?

Ve hüve bi-külli halkin alîm.

Her çeşit yaratmaya kâdirken insanoğlu güya delil getiriyor. Kimisi de der ki;

"Aman sakın bizim düzenimizi bozma. Şurada kurulmuş bir düzenimiz var. Arap kabileleri geliyor, Kâbe'yi ziyaret ediyorlar; bu düzenimizi bozma, dedelerimizin putlarına dokunma.

Sen ne istiyorsun ya, ne istiyorsun sen?

Para istiyorsan gel seni paraya gark edelim, eğer reislik istiyorsan reisimiz yapalım, buyur başımıza geç, reis ol, ona itirazımız yok. Tek bizim yolumuza, düzenimize dokunma. Aman bu kurulmuş olan, tıkır tıkır çalışan düzenimiz bozulmasın. İstersen en güzel kızlarımızla seni evlendirelim. Ne istersen verelim."

Bak hepsine razı.

Peki, Hakk'a razı ol! Madem hükümdar yapmaya, para vermeye razısın, şuna buna razısın, bunların hepsini bırak da Hakk'a teslim ol. Bak, şeytan nasıl aldatıyor insanı. Bak, nefis nasıl aldatıyor.

Nedir o senin müdafaa etmek istediğin düzen? Ne oldu?

Yıkıldı gitti küfür düzeni, sonra Resûlullah Efendimiz onlara acıyarak, güldü dedi ki;

"Bir elime ayı verseniz, bak, işte ne güzel mehtap, bir elime de güneşi verseniz, pırıl pırıl etrafa ışık saçıyor, yine de bu yolu değiştirmem! Bana ne verseniz ben vazifeli bir insanım, Allahu Teâlâ hazretleri bana ne emretmişse onu söylemekle vazifeliyim, kendim bir şey yapmıyorum ki sizin tekliflerinizden birisini kabul etmek benim için bahis konusu olsun; değiştirmem."

Sen misin değiştirmeyen?

İktisadî ablukaya aldılar, sövdüler, saydılar Hz. Ebû Bekir'e;

"Sen evinden dışarı çıkmayacaksın." dediler.

"Peki!" dedi, halim selim, duygulu, hassas mizaçlı, zeki, ârif bir kimse; çıkmadı ama bahçesinde ibadet ederken cümle ahali gelir avlusunun etrafında, onun ibadet edişine bakardı.

Allah Allah! Bu nasıl şey böyle?

Onun gözyaşı döküşüne, Allah'a yalvarıp yakarışına bakarlardı. Bu kez de; "Böyle yapma! Herkes başına toplanıyor, görüyor." demeye başladılar.

Bu sıkıntılar içinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz üzülüyor, tabi beşer. Allahu Teâlâ hazretleri kendisini peygamber seçmiş, insanlara verilenlerin en büyüğünü kendisine vermiş. Seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn olmuş ama meşakkati var. Demek ki hak yolda meşakkatlere de sabretmeli. Bak, Kerem ile Aslı hikâyesinde diyorlar ki "Aslı'nın yüzünü göreyim." diye 32 dişini çektirmiş, hikâye ama oradan ibret al. Birisi bir sevdiğinin yüzünü görmek için 32 dişinin takır tukur çekilmesine razı oluyor da –hikâye ama belki de ona benzer hadiseler olmuştur- sen hak yolda, Allah'a kulluk etmekte niye ufacık bir meşakkate tahammül etmezsin?

İnsanların vasıfları içinde en güzeli "sabır" vasfıdır. Sabır ve sebat edecek, bastığın yerde sapasağlam duracaksın. Resûlullah; "Bir elime güneşi bir elime ayı verseler dönmem." dedi

Hadi bakalım, onun sünneti işte. Sen de bir eline ayı bir eline güneşi verseler dönme bakalım İslâm'dan. Birazcık nimeti gördün, birazcık kâfirin ileri gittiğini gördün; "Ha füze yapıyor, ha gemi yaptı, tayyare yaptı." diye hemen sarsılmaya başladın. Ondokuzuncu yüzyılda öyle oldu: Baktılar ki Allah Allah! Evvelce iyiydi. Osmanlı orduları yürüyüp gittiği zaman karşı tarafı devirip gidiyordu. "Müslümanlar galip gelir." derken iyiydi ama iş tersine dönünce; "Kâfirlerin de bayağı hünerleri varmış, orduları epeyce kuvvetliymiş, bilgileri varmış âleti edevâtı varmış, ilimde irfanda ileri gitmişler." deyince ahali bir tereddüt geçirmeye başladı.

Sımsıkı dursana! Bastığın yerde "Benim dinim hak din." diye sapasağlam, sımsıkı dursana.

Başladı tezelzül; "Acaba biz mi doğruyuz o mu doğru? Şöyle mi böyle mi?" diye ondokuzuncu yüzyılda yara patladı. Çıban büyüdü, büyüdü baş verdi, patladı. Artık bir kısmı;

"Biz bu yolun boşluğunu anladık. Yol o tarafmış." dediler, küfre döndüler. Bir kısmı döndüler.

Şimdi yirminci yüzyılda Avrupa müslüman olmaya başladı. Bu zavallılar ortada kaldı.

Ne yapacak şimdi?

Avrupa'daki insanlar müslüman oluyor; hem de alimleri, filozofları, büyük mütefekkirleri müslüman oluyor; orta yerde kaldılar.

Neyse.

Peygamber Efendimiz o sıkıntılı zamanlarda el kaldırıp dua ederdi.

"Yâ Rabbi! Benim grubumu, yolumu iki Ömer'den birisiyle takviye eyle." derdi.

Bu Ömer bahadır. Bir Ömer; Ömer b. Hattab. Eline okunu yayını aldı mı herkes ondan çekinirdi. Bir kere vücutluydu, boylu posluydu. O devirde boyun posun çok büyük önemi var. Pazusu kuvvetli, kimse önünde duramaz, bahadır insan, güçlü kuvvetli. Allahu Teâlâ hazretleri bu Ömer'e Müslümanlığı nasip etti. Ötekisi küfürde kaldı

"İkisinden biriyle beni takviye et yâ Rabbi!" diye dua etmişti. Allah duasını kabul etti, Hz. Ömer radıyallahu anh müslüman oldu.

Nasıl müslüman oldu?

Hz. Peygamber'i öldürmek üzere yola çıktığı zaman, okunu yayını aldı:

"Nedir bu adamın yaptığı? Bizim dinimizi, düzenimizi bozdu. Bir ayrılık gayrılık çıkardı. Bunu öldüreyim." diye adamakıllı, azimli, eline silahını aldı, yola çıktı. Hışımlı hışımlı giderken yolda kendisini görenlerden birisi sordu:

"Nereye gidiyorsun?"

"Muhammed'i öldüreceğim."

"Sen onu nasıl öldürebilirsin? Onun etrafında, canlarını vermeye razı ashabı var. Onun için canlarını verirler."

Hatta Kureyşliler bir müslümanı ölüme götürüyorlar da;

"Ne olurdu sen şimdi ailenin yanında olsaydın da Muhammed bizim elimizde olaydı; senin yerine onu öldürseydik."

Lâ diyor, "Hayır! Vallahi ben onun ayağına diken batmasına bile razı değilim. Ölürsem öleyim, ne olacak? İnsan hak yolunda ölünce şehit olur. Dikenin batmasına bile rızam yok. Değil benim yerimde o olsun da siz ona işkence edin, öldürün; benim onun ayağına bir diken batmasına bile rızam yok, gönlüm razı değil. Bir defa can dediğin şey nedir ki? Nasıl olsa zaman gelince Allah yolunda verilecek."

"Sen onu öldüremezsin! Sen asıl kendi ablana, eniştene bak; onlar müslüman oldular."

"Öyle mi? Ablamla eniştem de mi müslüman oldu, döndü?"

Bu sefer ablasının evine girdi. Onlar da Kur'an okuyorlarmış, seslerini duydu, müslüman olduklarını anladı, başladı dövmeye. Birisi kadıncağız, ötekisi Hz. Ömer'in karşısında dayanacak bir insan değil. Vurunca artık ne olursa olsun ağızlarına gelen doğru sözü söylediler. Onun üzerine Hz. Ömer insafa geldi. Baktı ki bunlar ayak diretiyor;

"Getirin bakalım şu okuduğunuz şeyi, neymiş?" dedi.

Okudukça yola geldi, okudukça yola geldi; sonunda o da müslüman oldu. Ava giderken avlandı ama hak yolda.

Hz. Peygamber'i öldürmek için evden çıkmış iken o gün evine müslüman olarak döndü. Ondan sonra da;

"Ya Resûlallah! Biz bu kâfirlerden niye korkuyoruz? Gel şurada namazı alenî kılalım." dedi.

İslâm kuvvetlendi. Etraftan perva etmez oldular. Çünkü Hz. Ömer'den korkarlardı, vurduğunu devirirdi. İşte bu Ömer, Ömer b. Hattab müslüman olunca Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimiz'e haber verdi:

"Sema ehli, gökteki melekler Hz. Ömer'in müslüman olmasıyla müjdelendiler, hepsi sevinçli, bayram yapıyorlar."

Sonra İslâm'a hizmet etti, etti, etti de o şerefi düşünün ki şimdi Resûlullah'ın yanında medfun. Resûlullah'a kayınpeder oldu. Kızı Resûlullah'ın zevcesi oldu, o da Resûlullah'a kayınbaba oldu ve Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk'la beraber Türbe-i Saadet'te onun yanında yatmak şerefiyle şerefyâb oldu. Onun yanında yatıyor. Allah şefaatine nâil etsin.

Kıssalardan nice hisseler çıkar. Uzun uzun üzerinde dursak, ashâb-ı kirâmın her birinin hayatında ne ibretler vardır. Her bir noktası üzerinde insan günlerce durabilir, saatlerce konuşabilir, ders yapabilir.

Adaletiyle meşhur oldu. O koca vücuduyla Allah korkusundan hüngür hüngür ağlardı. O koca vücuduyla kimse pazusunu, bileğini çeviremediği halde o Allah korkusundan ağlardı. Sonra da halife oldu; gece gündüz uyumaz, durmaz, dolaşırdı. Geceleyin herkes uyuduğu zaman "Bu ümmet bana emanet edilmiş, ben bunların başkanıyım, imamıyım, reisiyim." diye onu uyku tutmazdı, dolaşırdı.

Bu gezintilerinde başına gelmiş hadiselerden çok hikâyeleri vardır, kıssaları vardır. Mehmed Âkif bir kısmını Safahat'ta nazma çekmiş, bizim edebiyatımızda da mâruftur. Mesela "Kocakarı ve Ömer" hikâyesi vardır:

Bir müslüman harpte şehit olmuş; çocukları anneanneleri veya babaanneleri ile beraber kalıyorlar ama günlerce aç susuz. Hz. Ömer geceleyin dolaşırken onların seslerini duyuyor. Sırtına un çuvalını yükleyip onlara getiriyor.

"Ey Emîre'l-mü'minîn, ey müslümanların emiri, ey halife! Bırak biz taşıyalım." diyorlar.

Gözyaşları dökerek, ağlaya ağlaya o çuvalı kendisi taşıyor. Çok hikâyeleri var; Allah şefaatine nâil etsin, Allah onların hayatlarını okuyup onlardan ibret almayı bizlere nasip eylesin.

Lemmâ kâne leyletün üsriye bî merertü bi'l-melei'l-a'lâ ve Cibrîlü ke'l-hilsi'l-bâlî min haşyeti'llâhi azze ve celle.

Hani dedim ya Hz. Ömer o koca vücuduyla ağlardı; gözyaşları sakalından süzülürdü, yüzünden süzülürdü.

Bak neden?

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte şöyle diyor:

Lemmâ kâne leyletün üsriye. "Benim Mekke-i Mükerreme'den alınıp Kudüs'e, Kudüs'ten de Miraç'a çıkarıldığım gece, Merertü bi'l-melei'l-a'lâ. göklerde çok yüksek bir grubun, Allah'a yakın meleklerin yanından geçtim.

Ne grubu?

Allah'a yakın meleklerin grubu, melei'l-a'lâ, "O Miraç esnasında Allah'a yakın meleklerin grubunun yanından geçtim." Ve Cibrîlü ke'l-hilsi'l-bâlî min haşyeti'llâhi azze ve celle. Azîz ve Celîl olan Allahu Teâlâ hazretlerinin haşyetinden, korkusundan Cebrail aleyhisselam'ı gördüm ki eskimiş bir kilim gibi kenarda duruyor."

Eskimiş, buruşmuş bir kilim, hasır, bir keçe parçası gibi, Allah'ın korkusundan burulmuş, buruşmuş, bir kenarcıkta öyle duruyor. Allah korkusundan, haşyetullahtan Cebrail aleyhisselam öyle kenarda duruyordu.

Cebrail aleyhisselam dört büyük melekten birisi. Allahu Teâlâ hazretlerinden Peygamber Efendimiz'e vahiy getiren melek. Öyle bir ulu dergâhın sahibidir, öyle azamet sahibidir.

Senin cesaretin nereden geliyor? Senin bunca günahları, benim bunca günahları işlemekte bu cesaretimiz nereden geliyor? Bizim bu halimiz ne olacak?

Cebrail aleyhisselam bir buruşuk kilim gibi orada Allah korkusundan kenara büzülmüş kalmış da senin neyin var ki böyle burnunu havaya dikmiş de günahların içine girip duruyorsun, tozutup duruyorsun?

Cahillikten, akılsızlıktan, küçük bebek bilmem kaç bin voltluk teli tutarken içinde ne olduğunu bilir mi?

Cahil, teli tutar; ondan sonra kömür olur, gider.

Uçurtma uçuran çocuk bilir mi tele takılan uçurtmasının ipinden kendisine ne geleceğini? Cahil, el-câhilü cesûrun. Bizim bu halimiz, cahilliğimizden.

İnnemâ yahşa'llâhe min ibâdihi'l-ulemâ.

Sen Allahu Teâlâ hazretlerinin azametini bildikçe korkun artacak, haşyetullah artacak. O zaman başkasının karşısında eğilemeyeceksin, başkasının karşısında diz çökemeyeceksin. Başkasının değil Allahu Teâlâ hazretlerinin emrini kollamaya çalışacaksın. Allahu Teâlâ hazretlerine kul olmaya çalışacaksın. İçinde ikilik kalmayacak, içinde gıll u gış kalmayacak, kötülük kalmayacak. "Ben bunu böyle yaparsam Allah bunun hesabını benden sorar." diye tir tir titreyeceksin, harama el uzatamayacaksın, rüşvet alamayacaksın, rüşvet veremeyeceksin, zulüm edemeyeceksin, gadredemeyeceksin, gasp edemeyeceksin; Allah korkusundan uykun kaçacak.

"Hocam! Bu dini Avrupalılar tenkit ediyorlar, korku üzerine bina edilmiş."

Bizim dinimiz iki kanatlıdır; tek kanatlı değil, iki kanatlıdır. İnsan iki tarafı birden uçurarak yükseklerden yükseklere uçar, gider. Bizim dinimizde sevmek de var korkmak da var. Sen şu zenginlerin "Kaçırmayayım." diye, "Bu para azalmasın, elinden gitmesin." diye şu paraya nasıl sarıldığını bilmiyor musun? Bir yüksek mevkie çıkmış bir adamın o mevkii elden kaçırmamak için daha yukarılara ne kadar boyun eğdiğini bilmiyor musun?

İnsanın içinde bir his vardır. Elde bulunan nimeti kaçırmak istemez.

Peki, Allahu Teâlâ hazretleri sana "kulum" demişken, sana bunca nimetleri verip dururken, onun lütf u keremini görmekteyken onu kaçırmaktan korkmaz mısın?

Demek ki sevgiden de korku var. Hatta sevgide daha büyük korku var. Seven insan tir tir titrer; "Aman sevdiğimin hatırını kırmayayım, gönlünü kırmayayım, onun hoşuna gitmeyecek bir şeyi yapmayayım." diye ne derse "peki" der, "baş üstüne" der. İnsan Allahu Teâlâ hazretlerini tanıdıkça, O'nun kudretini, azametini bildikçe, Celâli'ni Cemâli'ni gördükçe, okudukça Cemâli'ne hasretinden, Celâli'nden haşyetinden Allah'a kulluğu çok güzel yapar. "O güzellikten mahrum olursam benim hâlim nice olur?" der; bir de kahrından korkar.

Allahu Teâlâ hazretleri bize şuur ihsan etsin. İnsanın kıldığı namazdan nasibi şuuru nispetindedir. Ne kadar şuurlu kılmışsa o kadar ecir alır. Söylediği sözden, yaptığı işten nasibi, sevabı, şuuru nispetindedir. Ne kadar şuurluysa o kadar ecir alır. Ne kadar takliden yapıyorsa paldur küldür, gelişi güzel yapıyorsa kendisi bilir. Allahu Teâlâ hazretlerine hiç kimse hiçbir şekil ile zarar veremez.

Allahu Teâlâ hazretleri kullarına zulmetmiyor Allahu Teâlâ hazretleri kullara kendilerinin yaptıklarına mukabele ederek muamele ediyor. Kul nasıl davranırsa ona göre davranıyor. Ama yine lütufla, bir yaparsa bine sayarak. Kul bir küçük iş yapıyor. Yaptığı şey nedir ki incirin çekirdeğinin içine koysan dolmaz. Küçücük bir şey yapıyor; ama Allah onu rahmetine vesile ediyor. Onun yaptığı işe göre, onun zihniyetine, şuuruna göre bir insan namaza durduğu zaman secde mahalline bakıyorsa baktığı zaman Allahu Teâlâ hazretleri de ondan hoşnut,razı, secdeden başını kaldırıp sağa sola bakmaya başladığı zaman Allah'ın iltifatı kesiliyor. Bak onun davranışına göre. Edep takındı mı, edebe riayet etti mi lütfa gark oluyor, edebi bıraktığı anda hemen olduğu yerden düşüveriyor. Allahu Teâlâ hazretleri bize şuur versin.

Müslümanlık zekâ işidir. İnsan ne kadar zeki ise o kadar yüksek dereceli kul olur. Düşünür taşınır, bilir. Allahu Teâlâ hazretlerine kulluğun güzel şeklinin nasıl olacağını, hangi sıfatların güzel sıfatlar, hangilerinin kötü sıfatlar olduklarını bilir; kötüleri atar, iyileri üzerine toplar ve neticede Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanır. Akılsız insan da kaş yapayım derken göz çıkarır; eğri büğrü yollarda giderek bir şey elde edemez.

Yalnız bilelim ki Allahu Teâlâ hazretlerinin kahrı çok şiddetlidir. İkabı, cezası çok elem vericidir. Çok şiddetlidir, fevkalede şiddetlidir. Allahu Teâlâ hazretleri biz günah yaptığımız zaman üzerimize taş yağdırmıyor. Yağdırır da. Peygamber Efendimiz'in zamanında kâfirin birisi giderken tepesine yıldırımı yağdırmış:

Ve yürsilu's-sava'ika fe-yusîbü bihâ men yeşâ'.

Âyet-i kerîmesinde bildiriliyor. İşte böyle dilediği kimsenin tepesine yıldırımı indirir ve onu olduğu yerde kahreder. Ona da kâdir. Yine lütfundan tehir ediyor, "Belki tevbe edersin." diye yine lütfundan tehir ediyor. Halîm olduğu, hilm sıfatıyla hareket ettiği için birden gazabıyla, celâliyle tecelli etmiyor.

Lemmâ kellema'llâhu Mûsâ kâne yebsuru debîbe'n-nemli ale's-safâi fî leyleti'z-zalmâi min mesîreti aşreti fe-râsih.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilen bu hadîs-i şerîf Musa aleyhisselam'ın hâletindeki tahammülü anlatıyor. Musa aleyhisselam ailesini alıp Mısır'a doğru giderken, peygamberlik vazifesiyle Tur dağına geldiği zaman orada tecelliye mazhar oldu. Orada Allahu Teâlâ hazretlerinin vahyine erince iştiyakı arttı, şevki galebe çaldı, Allahu Teâlâ hazretlerine karşı hasretliği coştu:

Kâle rabbi erinî enzur ileyke. "Dedi ki 'Yâ Rabbi! Müsaade eyle, kendini bana göster de ben seni göreyim, bakayım.'"

Allahu Teâlâ hazretlerini görmek istedi; fakat nasıl görecek?

Kâle len terânî ve lâkin unzur ile'l-cebeli fe ini'stekarre mekânehû fe-sevfe terânî. "Sen beni göremezsin, göremeyeceksin ama şu karşıdaki dağa bak; eğer o dağ benim tecellime tahammül edebilirse o zaman sen de beni görebilirsin." buyurdu Allahu Teâlâ hazretleri.

Fe lemmâ tecellâ rabbühû li'l-cebeli cealehû dekken ve harra Mûsâ saikâ. "Tecelli ettiği zaman dağ parça parça oldu. Allahu Teâlâ hazretlerinin tecellisi üzerine, o müthiş manzara karşısında Musa aleyhisselam baygın, yere serildi. Düştü, kaldı."

Ondan sonra kalkınca tevbe etti; o istediği şeyin kendi tâkatinin çok üstünde bir şey olduğunu itiraf ederek Tur dağında çok tecellilere nâil oldu.

Burada Peygamber Efendimiz onların hikâyesi sadedinde şöyle buyuruyor:

Lemmâ kellema'llâhu Mûsâ. "Allahu Teâlâ hazretleri, Tur dağında vahyedip Musa aleyhisselam'la konuşunca bir değişiklik oldu." Kâne yebsuru. "Görürdü." Debîbe'n-nemli ale's-safâi. "Kara taşın, düz taşın üzerinde karıncanın yürüyüşünü görürdü."

Ne zaman?

Fî leyleti'z-zalmâi. "Karanlık gecede."

Ne kadar mesafeden?

Mesîreti aşrati fe-rasih. "On fersah mesafeden görürdü."

Duygularına keskinlik gelmiş; Allahu Teâlâ hazretlerinin o tecellisi bereketiyle on fersah mesafeden kara taşın üzerinde karıncanın gezişini görür hâle geldi.

"Hocam bu işler nasıl oluyor?"

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyuruyor:

"Kul bana nafile ibadetleri işlemekle yaklaşmaya devam eder durur, her ibadet kendisini bana yaklaştırır. Namaz kıldıkça, oruç tuttukça yaklaşır, 'Allah' dedikçe yaklaşır, tevbe ettikçe yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır; nihayet ben o kulumu severim. Sevgime nâil olur. Kusurları vardır, kusurlardan paklanır paklanır, derecesi yükselir yükselir, yaklaşır yaklaşır; nihayet ben o kulumu severim. Ben bir kulu sevdiğim zaman, o kulu sevdiğim zaman gördüğü gözü olurum."

O zaman on fersah ne?

"Her şeyi görür. İşittiği kulağı olurum, her şeyi işitir."

Çünkü Allah işittiriyor. "Ben onun kulağı olurum." diyor.

"Söylediği dili olurum."

Sözü baldan tatlı olur, tesirli olur; hakkı söyler.

Hz. Peygamber hangi üniversiteden mezundu? Acaba nereden diploması vardı?

Allahu Teâlâ hazretleri yardım edince, lütfedince, seçince ümmîlerin içinden öyle bir peygamber çıkardı ki gelenlerin gidenlerin, gelmişlerin geleceklerin efendisi oldu, alimlerin alimi oldu. Neler söylüyor da seneler senesi burada okuya okuya bitiremiyoruz.

Benden önce hocam okudu, ondan önce hocası okudu, şimdi ben okutuyorum. Bir zaman gelecek, ben de toprağın altına gireceğim; Resûlullah'ın hadîs-i şerîfleri yine okunacak. Bak hepimiz istifade ediyoruz.

Alimler dağarcığı nispetinde ilminden pay alıyor. Allah öğretti mi böyle öğretir, Allah gösterdi mi böyle gösterir, Allah bildirdi mi böyle bildirir. Allahu Teâlâ hazretleri bizi kendisine has kul olmak şerefine erdirsin. Resûlullah'a has ümmet olmak şerefine erdirsin.

Cezayir'de Hasan Paşa ordusu ile sefere çıkmış, düşmanların hiçbirisi yanlarına sokulamamış, her birisi bir köşeye dağılmış, saklanmış. Gemilerle dolaşıyorlar, düşman gemisi görmüyorlar.

Nerede?

İtalya ile İspanya arasında, Fransa arasında. Cezayir, Fransa, İtalya arasında dolaşıyor da düşman gemisi göremiyor. Bu taraflara gelmek ne haddine? O taraflarda karşısına düşman gemisi çıkamıyor. Altı yedi gemi bir adaya gelmişler, demirlemişler. Hasan Reis daha ilk kez reislik yapıyor.

Geceleyin demirlemişler, sabah olmuş.

Sabah nasıl olur?

Mâlum gecenin karanlığı Doğu taraftan aydınlamaya başlar. İlk önce dağlar belirir; ortalıkta hiç bir şey görünmezken görünmeye başlar. Sonra aydınlanır, aydınlanır her taraf iyice görünmeye başlar; sonra da güneş çıkar.

"Demirleri toplayalım, yelkenleri açalım, bu adanın bu körfezinden dışarı çıkalım."

Emir yok; birbirleriyle söyleşmişler, işaretleşmişler, konuşmuşlar. Öteki gemilerin reisleri demişler ki;

"Bu adam tecrübesiz. Başımıza ilk defa reis tayin edildi, filonun başına komutan tayin edildi, bilmiyor. Şimdi düşman bizi bu körfezin ağzında bastırırsa burada mahveder. Açık denize çıkalım ki manevra yapacak kabiliyetimiz olsun, düşmanı yenebilelim. Gemilerimizi yakarlar. Burada durumumuz iyi değil. Ne yapalım? Söyleyelim bari." demişler, kayıklara binmişler, kendi gemilerinden Hasan Reis'in gemisine gelmişler, kapıyı çalmışlar.

Hasan Reis seccadenin üzerinde.

"Efendim! Gemicilik töresinde bir limanda uzun müddet beklenmez. Karadan ateş ederler, öbür taraftan tuttururlar, insan sıkışır, kıstırılmış olur. Burada durmamamız lazım, çıkalım. Emir buyurursanız buradan hareket edelim." demişler.

"Arkadaşlar!" demiş, "Biraz daha sabredin, inşaallah beş altı parça düşman gemisi gelir, onları yakalarız, öyle gideriz."

Dışarı çıkmışlar, birbirlerinin yüzüne bakarak demişler ki;

"Adam gemiciliği bilmiyor, bir; bir de şimdi bize evliyâlık taslıyor. Bak, olacak şeyden haber veriyor; 'İleride gemi gelecek de biz onları yakalarız inşaallah.' diyor."

Fakat emir emirdir. Gitmişler, hazırlıklarını yapmışlar, işaret bekliyorlar. Nihayet Hasan Reis'in gemisinden işaret çıkmış. Birden adanın burnundan açığa, denize çıkıverince karşıda beş altı parça düşman gemisi görünmüş. Düşman gemisi adanın içinden karşılarına aheste aheste gelirken, Osmanlı donanmasından birkaç parça çıkıverince ödleri patlamış, zaten hemen teslim bayrağını çekmişler. Yakalamışlar, onları Cezayir'e ganimet olarak götürmüşler. Şu kadar gemi içinde, şu kadar asker, bu kadar erzak, malzeme vesaire götürmüşler.

Peki, o karanlıkta o körfezin içinde Hasan Reis o gemilerin geleceğini nasıl gördü?

Hasan Reis görmedi ki insan Allahu Teâlâ hazretlerine kul olunca işte böyle olur. Ötesini buradan kıyas eyle.

Hüner Hasan Reis'te değil. Hüner Allah'a kul olmakta, insan Allah'a kul oldu mu böyle olur. O, kâinâtın sahibi. Her şeyi biliyor, her şeye vâkıf, her şeye gücü yetiyor, sen O'na kul olursan böyle olur.

O'ndan kulluğunu çekersen ne yaparsın?

Hiç bir şey yapamazsın. Doğumuna gücün yetmiyor, ölümüne gücün yetmiyor, hastalık gelse def edemiyorsun.

Bazen bakıyorum, doktor hastalanmış, takılıyorum;

"Doktorlar da hasta olur mu? Başkalarını tedavi eden insan kendisi hasta olur mu?"

Olur. Ne yapsın? O da âciz bir insan. Bu bir şey değil. Hasta olsa hastalığı def edemiyor, ölüm gelse ölümü def edemiyor. Doğmak, ölmek elinde değil, hiçbir şey insanoğlunun elinde değil. Felç gelse def edemiyor. Bu daha önce babayiğitti, pehlivandı, boksördü, vurduğu zaman üç kişiyi devirmişti; işte şimdi felç geldi.

Hadi bakalım! Ya bu damarın, kolun tertibini biliyoruz; işte şuradan damar geçer, buradan kas gelir, o kasın ucu buraya bağlanır, şu kemik vardır; biliyorsun ama hadi çalıştır bakalım. Çalışmayınca çalışmıyor.

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. "Bütün güçler, kuvvetler Allah'tadır, Allah'a kulluktadır."

O'na kul olursan yardım ederse eder, etmezse düz yolda insan yolunu şaşırır. "Yaparım." diyen birçok insan olduğu yerde yığılıp kalmıştır.

Allahu Teâlâ hazretleri ile Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgili kullarıyla, müslümanlarla Allah'a karşı gelerek harp ilan etmiş insanların hepsinin âkıbetleri tarih kitaplarında yazılıdır. Firavunlar, Şeddadlar, Kârunlar, nice nice kavimler, topluluklar… Kur'ân-ı Kerîm onların kıssalarıyla dolu.

Neden?

"Hisse alalım." diye.

O kıssalar neden okunuyor?

Kur'ân-ı Kerîm hikâye kitabı mı?

"Hisse al da kulluğu güzel yap." diye okunuyor.

İşte böyle. İnsan Allah'a kul olunca bir şey olur onda, bir değişik olur. Birçok değişiklik olur da hani "Toptan bir değişiklik olur." demek istiyorum. Musa aleyhisselam'da da böyle olmuş.

Le-mevkifun fî sebîli'llâhi lâ yüselli fîhi seyfün ve lâ yut'anu fîhi bi-rumhin ve lâ yürmâ fîhi bi-sehmin efdalü min ibâdeti sittîne seneten lâ yu'sa'llâhu fîhâ tarfete aynin.

Bu hadîs-i şerîf cihat ile ilgilidir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri buyuruyor ki:

"Allah yolunda bir duruş" mevkıf, vukuf, "durmak" demek, "bir müddet ayakta durmak, beklemek."

"Allah yolunda bir müddet bir yerde durmak"

Nasıl bir durmak?

Lâ yüselli fîhi seyfün. "Kılıç çekilmemiş." Ve lâ yut'anu fîhi bi-rumhin. "Kendisine mızrak saplanmamış, karşısında kılıç çekilmemiş. Düşman ona kılıç çekmemiş, mızrap saplamamış." Ve lâ yürmâ fîhi bi-sehmin. "Kendisine ok atılmamış, sıcak savaş başlamamış; kurşunlar, oklar atılıp, vızıldayıp geçmiyor."

Öyle de olsa "bir tehlike bahis konusu da olmasa Allah yolunda şöyle bir duruş."

Hayrun. "Daha hayırlıdır." Efdalü. "Daha faziletlidir." Min ibâdeti sittîne seneten. "60 senenin ibadetinden daha faziletlidir."

"Allah yolunda bir duruş 60 senenin ibadetinden daha faziletlidir."

Lâ yu'sa'llâhu fîhâ tarfete aynin. " Ama nasıl 60 yıl?

"İçinde hiç Allah'a isyan olunmamış olan 60 yıllık ibadetten daha hayırlıdır."

İnsan ibadet eder de ya kabul olunur ya kabul olunmaz. Veyahut hem ibadet eder hem günah işler. Gündüz gelir burada namaz kılar, gece gider orada hata işler. Sabah iyi yoldadır, akşama şaşırır; akşam iyi yoldadır, sabaha şaşırır. Alacalı, iyi kötü, düşe kalka; öyle değil:

"Hiç Allah'a isyan edilmeden 60 yıl ibadetle geçirilmiş bir fazilet, bir sevap kazanılır. Allah yolunda bir müddetçik duruş ondan daha hayırlı. 60 yıllık böyle bir ibadetten daha hayırlıdır."

İşte bizim bu topraklarda şimdi hür olarak nefes almamızın sırrı budur. Biz şimdi buralarda nefes alamazdık. Burası Bizans'ın idi, işte şu biraz ileride Kıztaşı var; onun üstünde bilmem hangi imparatorun heykeli vardı, altında çıplak kadın resimleri var, yılanlar dolanmış. Biraz ileriye gidersin, Saraçhane başında bir sürü sütunlar vardır, Bizanslıları'n bilmem hangi yapısıdır. Biraz ileriye gidersin Bizanslılar'ın sarnıcıdır, biraz ileriye gidersin Ayasofya vardır; Bizanslılar'ın kilisesidir. Biraz ileriye gidersin, Galata kulesi vardır; Cenevizliler'den kalmadır.

Biz burada ne arıyoruz? Nasıl gelmişiz? Buraları nasıl almışız?

İşte bizim buralarda şimdi hür olarak, babamızın malı olarak, dedemizden, ecdadımızdan bize intikal etmiş mal olarak şöyle rahat rahat oturup da Allah'ı anmamız, Resûlullah'ın hadîs-i şerîflerini okumamız, çalışıp kazanıp, yiyip içip şükretmemiz, Allah'ın nimetlerinden istifade etmemiz, şu güzel beldede, Akdeniz'de, Karadeniz'le Marmara'yı birbirine bağlayan bir nehir gibi Boğaz'ın içinde, Haliç gibi bir körfezin çevresinde, Çamlıca gibi bir güzel manzaralı yerde, adalar gibi bir safalı yerde, zevk ve safa içinde yaşamamız, Anadolu'ya, Trakya'ya sahip olmamız nedendir?

İşte bu hadîs-i şerîftendir. Resûlullah'tandır, Kur'an'dandır, İslâm'dandır. Eğer biz bu zihniyette, bu ideolojide, bu mantıkta, bu kanaatte insanlar olmasaydık, bizim dedelerimiz bu mantıkta olmasaydı ben Orta Asya'da yaşayacaktım. Benim dedelerim Orta Asya'da idiler. Orta Asya'da yaşayacaktık, burada da Bizanslılar yaşayacaktı.

Bizi buralara getiren, buraların sahibi eden bu zihniyettir. Bu zihniyete karşı gelmek, ters gelmek küfrân-ı nimet olur, haksızlık olur; fazilete yakışmaz.

"Ben Allah'a inanıyorum inanmıyorum, şöyledir böyledir."

İster inan ister inanma, ister mü'min ol ister kâfir ol. Eğer şu beldenin ahalisinden isen sen bir tahsil görmüşsün, o tahsil içinde senin söylediğin şeyi daha doğru sanıyorsun. Benim gördüğümü görsen benim okuduğumu okusan belki sen de iman edeceksin ama her ne olursa olsun buraları sana bağışlayan insanlara bir şükran borcun var, teşekkür borcun var.

Resûlullah'a borcun var. Bu hadîs-i şerîfe karşı borçlusun.

Biz İstiklâl Harbi'ni nasıl kazandık? Bu kazanma nasıl oldu?

Fransızlar Maraş tarafını aldı, İtalyanlar Antalya tarafını aldı, Yunanlılar İzmir tarafını aldı, şunlar şuradan saldırdı, bunlar buradan saldırdı da biz onları nasıl yendik? İhtiyar nineler, Nene Hatunlar, kazmayla kürekle mermi taşıyarak yendiler.

Bu milleti bu kadar canlı tutan nedir?

İman, İslâm.

Başka bir din olsaydı böyle olmazdı. Kâfir bunu senden daha iyi biliyor. Kâfir bu milleti ayakta tutan ruhun " İslâm ruhu" olduğunu biliyor da İslâm'dan ayırmak için yapmadığı iş, hile, döndürmediği dolap kalmıyor. İşte biz bundan dolayı harbe gidiyoruz. Bundan dolayı biz Allah yolunda cihat ediyoruz. Bu hadîs-i şerîften dolayı Allah yolunda canımızı veriyoruz.

Ben senin gibi safa sürmesini, yaşamasını bilmez miyim? Benim de elimin altında zevkler, safalar olup da yan gelip yatmayı, meyveleri yemeyi, höpürdetmeyi, içmeyi, gezmeyi, tozmayı istemez miyim? Bilmiyor muyum? Öyle bir şeyi duymadım mı?

Ama ben başka bir şeyi tercih etmişim. Ben "Allah yolunda böyle hareket edersem daha çok sevap alacağım." diye düşünmüşüm, dedem de öyle düşünmüş. Dedemin dedesi de öyle düşünmüş. Gaziler şehit olamadıkları zaman siperlerde hüngür hüngür ağlamışlar. Sakallarından utanmadan şıpır şıpır gözyaşı dökmüşler.

Neden ağlamışlar?

"Harbe giriyorum da bir türlü şehit olmadım, nedir benim bu hâlim?" diye ağlamışlar.

Düşmanların korkusundan ağlamamışlar, "Niye şehit olamadım?" diye ağlamışlar. Ben kefenimi zemzemle yıkadım, başıma sarık diye doladım, buraya geldim. Kaç çarpışmaya girdim, çıktım da bir türlü şehit olamadım." diye ağlamışlar.

Ashâb-ı kirâmdan Hâlid b Velid radıyallahu anh, Suriye'de -Humus muydu, Hama mıydı karıştırıyorum- camii var. Humus'ta, caminin önünde bir âbidesi var, âbideye yazmışlar:

"Benim şu vücudumda kılıç darbesi, ok saplantısı veya mızrak yarası olmadık bir karış yer yoktur. Vücudum harplerde aldığım yaralardan delik deşik. Her tarafımda bir yaralanma izi var. Ama işte yine yatağımda ölüyorum." diyor.

"Korkakların gözleri açılsın, uyumasınlar, gözlerini yummasınlar, açsınlar. Allah öldürmedi mi insan ölmüyor." diyor.

Kızıltoprak'ta Bir İstiklal gazisiyle görüştük, ziyaret ettik de dedi ki;

"Allah öldürmeyince insan ölmüyor. Ben kıtalar arasında posta subayıydım. O kıtadan oraya giderken kurşunlar etrafımda vızır vızır uçar giderdi. Ben artık onlarla ünsiyet peyda etmiştim."

Allah öldürmeyince öldürmüyor. Allah nasip ederse bir başka mazhariyetle insan şehit oluyor; ne mutlu! Sağ kalırsa gazi oluyor, bir başka mazhariyet! İşte bizi şu toprakların sahibi yapan bu duygu.

Biz sadece ölmeyi mi bilmişiz, harp etmeyi mi bilmişiz?

Hayır! Bu iman bizi bu topraklarda şu insanlığı da yapma durumuna yöneltmiş. Han, hamam, yol, çeşme, hayır, hasenât yaptırmışız. Binlerce konağında binlerce köle alıp yetiştiren paşalar var. Bin tane köleyi konağında terbiye etmiş, yetiştirmiş, devlet hizmetine vermiş.

Süleymaniye Kütüphanesi'ne gir bak, ecdadımız neler yazmış. Eğer yıktırılmamış ise tahrip olmamış ise -ahşaplar eridi gitti ama taşların kimisinin kalıntısı var- ecdadın neler yaptığını gör. Yoksullar için aşhane, hastalar için hastane, deliler için tımarhane yapmış, insanlar için çeşme yapmış, hayır hasenât yapmış. Hayrın her çeşidi var. Zarafetin, edebin, terbiyenin, insaniyetin, merhametin her çeşidinin eseri var.

Savaşta kahraman, sulhta emsalsiz, ârif, edip kimselermiş. Savaşta kılıç kullanırlarmış, sulhta kalem kullanırlarmış. Öyle ârif kimselermiş. Kalemiyle bir yazdığı zaman söylediği sözün altından bin bir türlü mâna çıkıyor; öyle zarif konuşurlar, yazarlarmış. Edebiyatlarını anlamak için edeplerini, terbiyelerini, zarafetlerini anlamak için insanın dünyanın tahsilini yapmış olması lazım. Bir sözünün altında düşündüğü 90 tane incelik var.

Vezni, kafiyeyi, edebî sanatları düşünür, tarih hesabı yapar; onun bir cümlecik sözü altından kaç türlü mâna çıkar. Öyle ârif, öyle zarif insanlar.

Ordu buradan Trakya tarafına yürüdüğü zaman ordunun vazifelileri köylerden küflü peynir toplarlarmış.

Neden acaba?

Penisilin olduğu için küflü peyniri ufalayıp kılıç yarasına ilaç yaparlarmış. Çiçek salgını gelip de bir şehrin yarısını alıp götürdüğü zaman, Avrupa çiçek salgınından kırıldığında bizim mahallemizdeki yaşlı nineler, başörtülü nineler çocukların koluna cız cız cız iğneyle üç çizgi yaparlarmış, çiçek aşısı yaparlarmış; bizim memlekette çiçek salgını olmazmış.

Fatih zamanında göz ameliyatları yaparlarmış.

Sen Süleymaniye'nin tekniğini az bir teknik mi sanıyorsun?

Bak bugün bir sürü cami yapıyorlar ama onlar gibi değil. Dün bir camiyi anlattılar; vaiz kürsüye çıkıp konuştuğu zaman tam karşısında durursan söz anlaşılıyormuş, yanında durursan anlaşılmıyormuş. Ama Mimar Sinan sesin muntazam gitmesi için caminin her tarafında nargile fokurdatmış. Fokur fokur fokurdatıyor; "Ses nasıl geliyor, nasıl gidiyor?" diye onu takip ediyor. "Ses yankılansın." diye duvarın içine ağzı delikli, gizli küpler koymuş. "Kandillerden çıkan isler bir yere toplansın." diye havanın cereyanını hesaplamış da tam öyle bir yere öyle bir delik açmış ki caminin içindeki bütün hava dönüp dolaşıp o deliğin içinden süzülüp geçiyor ve bütün isi oraya topluyor.

İşte böyle iki taraflı.

Bu zarafeti, medeniyeti, güzelliği, hoşluğu insana İslâm veriyor. İstersen İslâm'ı al. İslâm'ın alındığı memleketlere bak. Bak yirminci yüzyılın medeniyeti diyoruz ya, hani edebiyata, lafa gelince herkes bir sürü laf söylüyor. Şu İsrail'in Lübnan'da yaptıklarına bak. Şu hıristiyan falanjistlerin yaptıklarına bak; bizim tarihimizde öyle bir şey yok.

Biz yaşlı bir insana el kaldırmamışız, kadına el uzatmamışız, mala, çoluk çocuğa dokunmamışız. Kim bizim karşımıza çıkıp bizimle mücadele etmiş, bizi öldürmeye kastetmişse onunla savaşmışız. Bunların hepsi bir medeniyet, kültür, terbiye işidir.

Fakat bizim ecdadımızın öyle büyük bir talihsizliği var ki bir düşmanları tenkit eder, bir de şimdi evlatları tenkit ediyor.

Düşmanın tenkidinden yanmazlar da evlatlarının da kendi karşılarına hasım olarak çıkıp kendilerini anlayamamalarına çok yanar, yakılırlar, kemikleri çok sızlar.

"Ben bunlar için çarpıştım da öldüm, şunların gafletine, cahilliğine bak!" derler.

Allah bize ve şu memlekette yaşayıp da İslâm'a karşı olanlara insaf versin. İslâm'ı doğru düzgün görsünler. Millet İslâm'dan korkuyor. Yahu İslâm merhamet, zarafet, edep, terbiye dinidir; başkasını düşünmek, başkasına iyilik yapmak dinidir.

Yaratılanı hoş gör

Yaradan'dan ötürü.

Ben gelmedim dava için

Benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmaya geldim.

"Aman kimsenin kalbini kırma, gönül Allah'ın evidir, Kâbe gibidir." zihniyetine sahibiz biz. Biz her gördüğümüzü Hızır bilmişiz. "Belki Hızır'dır." diye önünde edeple durmuşuz. Biz öyle bir milletiz bu İslâm'dan geliyor. İslâm gitti mi kültür, medeniyet, vicdan vesaire - onların hepsini denedik, istemezdik ama iyi de oldu denediğimiz- hepsinin kofluğunu, bir netice vermediğini anladık.

Acaba bu devirde bu hadîs-i şerîften nasıl faydalanabiliriz?

Madem Allah yolunda cihat için bir müddet durmak Allah'a hiç isyan edilmedik 60 yıl ibadetten daha hayırlı oluyor; böyle bir şeye içinizden bir rağbet gelmiyor mu?

Geliyor.

Acaba nasıl olacak?

"'Bir harp çıksa da ben de hudutta dursam.' demeyin, harbi temenni etmeyin." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ama "Düşman saldırırsa geri de durmayın, düşman saldırırsa ondan da kaçmayın."

Hücum sizden çıkmasın!

Hiçbir devirde hücum müslümandan çıkmamıştır.

Peki bizim Osmanlılar Balkanlar'da niye düşmanlara hücum ettiler?

Hücum etmediler. Bizim Osmanlılar'ın yaptığı savaşların hepsi, Haçlı Seferleri karşısında müdafaa savaşıdır. Avrupa asker toplayıp hücum etmiştir.

Ecdadımızın tutumunu bilelim. Daima bu tarzda olmuştur, daima sulhu teklif etmişlerdir. Sulh ve sükun içinde yaşamayı tavsiye etmişlerdir, istemişlerdir. Böyle olduğu zaman anlaşmaya hiçbir halel getirmemişlerdir. Anlaşmaları daima karşı taraf bozmuştur. Zayıf olduğu zaman anlaşma yapmıştır; biraz güçlenip kuvvetlenince anlaşmayı onlar bozmuştur.

Savaş neden yapılıyor?

İslâm'ı korumak, savunmak, müslümanları rahat ettirmek için yapılıyor. Kâfire, zalime, gadredici kimseye, insafsıza, merhametsize fırsat vermemek için yapılıyor. Çünkü o içeri girdi mi ne ırz ne namus koyar, ne mal ne çocuk ne yaşlı koyar. Aksakallıların aksakalını kana bular. Ak başörtülü kadınların başörtüsünü kana bular. Çocukları küvetlere üçer beşer doldurur.

Kıbrıs harbinde resimlerini görmediniz mi?

Şimdi bu bir müdafaa. Öyle olunca böyle oluyor.

Pekâlâ. O halde demek ki harp olursa kaçmayacağız. Bir de düşman o kadar kurnazlaşmış ki bizim anlamadığımız şekilde de bizimle çarpışıyor. Eski usul çarpışma tarih kitaplarında. Bizim alıştığımız usul; düşman ordu çekip bizim üzerimize salıyor, geliyor; biz de kılıç çekiyoruz, kalkanımızı, oklarımızı alıyoruz, çatur çutur çarpışıyoruz; meydan savaşı oluyor. Ankara Meydan Savaşı, Mohaç Meydan Savaşı, Niğbolu Zaferi vesaire. Hep böylesine alışmışız.

Ama düşman bunu denemiş, denemiş, denemiş; muvaffak olamayınca o zaman;

"Ya ben bu adamları niye yenemiyorum? Adedim fazla, 200 bin kişilik orduyla gidiyorum, karşıma 60 bin kişi çıkıyor, yine yeniliyorum. Bunun sebebi ne?"

İncelemiş; bizim tarih, din, kültür, edebiyat kitaplarımızı terceme etmiş. Bugün Almanca'da, Fransızca'da, İngilizce'de bizim tarihimizle, kültürümüzle ilgili neşredilen o kadar çok kitap vardır ki Harf İnkılâbı'ndan sonra, Cumhuriyet'in ilanından sonra bizim neşrettiğimiz eserlerden daha fazla. İslâm üzerine 60, 70 bin tane eser yazmışlar.

Tasavvuf üzerine yazdıkları eserlerin haddi hesabı yok.

İnsan başa çıkamıyor. Alacak, her birisini okuyacak ne dediğini anlayacak. Başa çıkamıyorsun; onun için yığınla, sel gibi eser yayınlıyorlar, inceliyorlar. İncelemişler, incelemişler…

Bizim gücümüzün kuvvetimizin Allah'a has halis kulluk edip de ölümden korkmamakta ve cihatta olduğunu, dinimizde olduğunu görünce bizi dinimizden ayırmaya gayret etmişler. O zaman bizim arkadaşımız, bizimle akraba olan şahıs, onunla aynı masaya oturmuş, kadeh tokuşturmuş, dost olmuş. İngiliz dostum, aziz dostum, mister John vs. Fransız'la dost olmuş. O Fransız buraya gelmiş, hoş gelmiş; bizimki oraya gitmiş, ahbap olmuşlar. Ondan sonra da onları bizim üstümüze salmışlar.

Demek ki düşman bizi içten yıkmak için bizim enerjimizin merkezini, kaynağını kurutuyor. Biz İslâm'dan ayrılınca sudan çıkmış balığa döneriz.

O köpek balığı, o balina, o denizlerde herkesin korktuğu koca koca balıklar dışarı çıkınca ne oluyor?

Uzanıp kalıyor. Biz de İslâm'dan çıktığımız zaman bir gücümüz, kuvvetimiz kalmıyor.

O halde buraya kadar bir itiraz yok. Bu sözleri siz de kabul ediyorsanız demek ki Allah'ın dinini korumak için gece gündüz gayref sarf etmek; imanı korumak, kollamak, müdafaa etmek, insanları İslâm'a çekmek için çalışmak veyahut müslümanları kâfirce duygulardan, düşüncelerden, inkârdan, zevkperestlikten, mesuliyetsizlikten, afyonkeşlikten, hippicilikten, vesaireden korumak için gayret etmek; insanları şuurlu, pratik, terbiyeli, edepli, dinine, milletine, tarihine bağlı kimseler olarak yetiştirmek Allah yolunda bir cihattır. Çünkü düşman bize o silahla hücum ediyor. O halde bunu yapabiliriz. Hepimiz elimizden geldiği kadar İslâm'ı korumak için, evlatlarımızı, kendimizi, yakınlarımızı, çevremizi, komşularımızı İslâm'a bağlı tutmak için, İslâm'dan koparmamak için, kopmuşları tekrar uyandırıp İslâm'a bağlamak için gayret sarf edersek umarım ki o sevaba nâil oluruz; benim mantığım böyle çalışıyor. İnşaallah Allahu Teâlâ hazretleri dini korumak için böyle çalışanlara da o ecri ihsan eyler. Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi vazifelerini müdrik kimselerden eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-besmele.

Sübhâne rabbiye'l-aliyyi'l a'le'l-vehhâb el-hamdü li'llâhi hakka hamdihî nahmedühû bi-cem'î hamdih ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayri hâlkıhî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahî bi-ihsânin ecmaîn.

Yâ Rabbe'l-âlemîn! Tekabbel minnâ inneke ente's-semîu'l-alîm ve tüb aleynâ yâ mevlânâ inneke ente't-tevvâbü'r-rahîm. Ve'hdînâ ve veffıknâ ile'l hakkı ve ile'n-necâti ve ilâ tarîkin müstakîm Bi-hürmeti resûlike'l-kerîm. Allâhumme belliğ ve evsil misle sevabe mâ kara'nahü ve nura mâ televnâhü ba'de'l-kabûli minnâ bi'l-fadli ve'l-ihsâni hediyyeten vâsileten ilâ rûhi seyyidinâ Muhammedini'l-Mustafa ve ilâ ervâhi âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ ve ilâ ervâhi cemîi enbiyâike ve resûlike ve evliyâike ve ulemâike ve sulahâike ve ehl-i taatike ve ehl-i kurbike ve ilâ ervâhi külli min sâdâtinâ ve meşâyihinâ ve sâdât i turuku aliyyi'l-ecmaîn ve ilâ ervâhi abâinâ ve ümmühâtinâ ve ecdadinâ ve ceddâtinâ ve sâiri akrabâinâ ve ahbâbinâ ve ilâ ervâhi'l-Fâtihîne ve'l-guzâti ve'l-mücâhidîne ve'l-asâkiri'l-muvahhidîn ve ashâbihî hayrâti'l-ve hasenâtin ecmaîn kâffeten âmme ve ilâ rûhi iskenderpaşa ve ilâ ervâhi medfûhûne civâri mescidihî ve ilâ ervâhi müezzinihî ve ümmetihî ve hutabâihî ve camaatihî ve ilâ ervâhi'l-medfûnîne fîhâ ilâ ervâhi sâiri'l-mü'minîne ve'l-mü'minâti ve'l-müslimîne ve'l-müslimât kâffeten âmmeten alâ Allâhümme nevir derecâtihî ve zidhüm nûran ve sürûran ve'rda annâ anhüm yâ Rabbe'l-âlemîn. Allâhümme'rham ümmete Muhammeden rahmeten âmmeh. Allâhümme ferric ümmeti Muhammed. Allâhumme'r-ham ümmete Muhammed. Allâhumme aslih ahvâli ümmeti Muhammed. Allâhümme'nsur İslâma ve'l-müslimîn. Allâhümme'nsur men nasareddin vahyü'l-min hazere'l-müslimîn. Ve't-tîbü's-sıhhate ve'l-afâ ve'l-âfiyete aleynâ. Allâhümme hebbene's-saadete ve's-selâmete ve'l-beşarete ve'l-emân. Ve la tahtim lenâ bi'ş-şerri ve'şş-akabeti ve'd-dalâleti ve'd-dayyan ve lebbinnâ annevhü gafleti ve'l-keselân min kabli en kübitenâ ve min ehli'd-dîdân. Allâhümme sellim bilâdena ve bilâde sâiri'l-mü'minîn mine'l-âfâti ve'l-âfâti ve'l-ukubâti ve'l-belâ Allâhümme âti ve'şfu merdânâ ve'r-ham mevtânâ ve sellim ahyâ. Allâhümme huzbi eydinâ ve elhinnâ müştenâ ve haldimnâ mâ cehilnâ. âllahümme hebbenâ mârifeteke ve muhabbetek ve einnâ ilâ rıdvânike'l-ekber. Allâhümme yâ hayyu yâ kayyûm yâ bedîa's-semâvâti ve'l-ard. Yâ ze'l-celâli ve'l-cemâli ve'l-kemâli ve'l-ikrâm. Neselüke en tühiyye kulûbenâ ve essamenâ ve ervâhenâ ve vaslike ve tecellike ebeden dâimen bâtilen hâdiyen teâlla'l-lâh yâ Allah yâ Allah Allahümme'stecü'd-da'vâtinâ ve einnâ ilâ murâdâtinâ ve'hdi hâcâtinâ ve ağyuna bi fadlike ammen sivâk bi-hürmeti esmâike'l-hüsnâ ve resûlike'l müctebâ ve bi-hürmeti'l-Kur'âni'l-Kerîm ve bi-hürmeti esrâr-i sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı